31 Mart 2026

, , , ,

Faiz Ahmed Faiz Küba’da


1973 yılında Faiz Ahmed Faiz, Havana’daki José Martí havaalanına indiğinde duyduğu ilk ses, hoparlörden yankılanan Fidel Castro’nun konuşmasıydı.

Pakistan’ın ünlü komünist şairi, seyahatnamesine, bir zamanlar açlığa, yoksulluğa ve sömürüye alışmış insanların, dünyanın ezilenleri için umut ışığı olacak yeni bir toplum inşa ettiği bir ülkeye adım attığını söyleyerek başladı. Bu yazı, aynı zamanda Faiz’in bir siyasi analist olduğunu da ortaya koyuyor. Kendi ülkesinin insanları için Küba devriminin deneyimine ışık tutan bir yolculuğu belgelemeyi kendine görev edinmiş bir yoldaşın sözleri, üstlendiği görevi dile döküyor:

“Zihnimde Küba’ya dair net bir imaj, bir resim yoktu. Sadece orada Amerikalı gangsterlerin, birçok barın ve kumarhanenin olduğunu biliyorduk. [...] Sonra devrim geldi. Garip bir duygu açığa çıktı. Bu uzak, kimsenin bilmediği adada, Rusya’nın, Amerika’nın, sizin ve benim gözlerimizi kamaştırmaya başlayan tuhaf bir alev yükseliyordu. Siz de bu alevin ne olduğunu ve nedenini merak etmiş olmalısınız. Geçen ay bu ateşin kıvılcımlarını kendi gözlerimle görme ve sıcaklığını kendi bedenimde hissetme fırsatım oldu.”

Herkesin Şarkı Söylediği Ülke

Seyahatname, aynı zamanda insanların tarihinin bir belgesidir ve yazı akışı kronolojiktir. 1959’da Faiz, Küb’'nın bir fısıltıdan, devrimcileri haydut olarak adlandıranların sahip olduğu gazetelerde bir dipnottan ibaret olduğunu söylüyordu. Bir ulus değil, toprakların üçte ikisinin, nüfusun sadece yüzde 8’ini teşkil eden toprak sahiplerine ait olduğu bir plantasyondu. Birleşik Meyve Şirketi ve Amerikan şirketleri en verimli toprakların büyük bir bölümünü kontrol altında tutuyorlardı. Köylüler, kendilerine ait olmayan toprakları işliyor, emekleri kuzeye akan kârları besliyordu. Okuma-yazma bilmeyenlerin oranı yüzde 40’ın üzerindeydi, okulsuz, kimsenin okuma-yazma bilmediği köyler vardı. Devrimin miras aldığı Küba buydu. Askeri diktatör Batista’nın yönettiği, fiilen bir ABD kolonisiydi.

Faiz, devamında, derin duygularla dolu ifadelerle, Fidel Castro’nun öyküsünü anlatıyor. Küba'daki mücadele boyunca yaşanan olayların, Pakistan’da 1968-1969 döneminde Eyüb Han’ın askeri diktatörlüğünü deviren devrimci ayaklanmayı hatırlattığını görmezden gelmek imkânsız. Fidel’in Moncada’ya dair değerlendirmesi, bir kışlaya saldırdıktan sonra katledilen genç devrimcilerle, işkence gören ama ihaneti reddeden yoldaşlarıyla ilgili sözlerini okuyunca tanıdık bir ruhla karşılaştı. Sadece beş yıl önce Ravalpindi’deki Pakistanlı öğrencileri, polis karakollarını yakan işçi-öğrencilerin eylemlerini ve Heştnigar’daki köylülerin silahlanmasını görmüştü. İsimler ve coğrafya farklıydı, ama cesaret aynıydı. Faiz, Küba şehitlerinde Pakistan’ın kendi devriminin gerçekleşmemiş vaatlerini gördü. Fidel’in meydan okuyan “tarih beni aklayacak” sözünde, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar geniş bir coğrafyada şehit düşmüş her genç devrimcinin sözlerini işitti.

Fidel’in sözleri şairi o kadar derinden etkiledi ki, kendi sözleriyle özetlemek yerine, konuşmanın tamamını okuyucular için Urducaya çevirdi.

Faiz, daha sonra dikkatini o dönemde gördüğü Küba Devrimi’nin başarılarına odaklıyor. Tarım Reformu Yasası, toprak mülkiyetini ortadan kaldırdı ve topraklar köylüler arasında yeniden dağıtıldı. Her bölgeye klinikler inşa edildi ve daha önce hiç doktor görmemiş köylere koruyucu sağlık hizmeti ulaştırıldı.

Devamında Faiz, güzel üslubuyla, Moncada Kışlası’nın okula dönüştürülme sürecini aktarıyor. Eski askeri tesisler sınıflara dönüştürülüyor, ilkokullardan üniversiteye kadar eğitim tamamen ücretsiz hale getiriliyordu. Devrimin zaferinden sonraki 14 yıl içinde okuma yazma bilmeme oranı sadece yüzde 3’tü. Bu noktada devrim öncesiyle mevcut hali kıyaslayan Faiz, “Şimdi Küba’da nereye giderseniz gidin, bir uçtan diğerine okullar göreceksiniz” tespitinde bulunuyor.

Faiz bu bölümü, Küba Devrimi’yle ilgili en unutulmaz bulduğu deneyime, Küba’da hükümet ile halk arasında hiçbir ayrım bulunmaması gerçeğine değinerek sonlandırıyor. Sokaklarda, tarlalarda, fabrikalarda ve üniversite kampüslerinde sıradan Kübalılarla yaptığı görüşmelerde, liderlerden isimleriyle bahsedildiğini anlatıyor. Sanki herkes Fidel, Che, Celia ve diğer devrimcilerin isimlerini gündelik hayatlarında şahsen tanıyorlarmış gibi zikrediyor.

Devrimin liderleri, kriz ve zorluklar içinde halkla birlikte çalışarak sosyalizmi inşa ettiler. Doğrudan ABD destekli diktatörlük altında Küba’yı kuşatan karanlık, devrimci idealleri için ayağa kalkan bir ulusun mırıldandığı ezgiler, sanat ve müzikle aydınlanıyor. Faiz, “Burada herkes şarkı söylüyor” diye yazarken sayfalardan neşe fışkırıyor.

İnsanlığa Olan Borcumuz

Seyahatnamenin sonlarına doğru, ABD emperyalizminin devrimci projeyi baltalamak için Küba’ya uyguladığı tehditler ve baskılar karşımıza çıkıyor. Faiz bunu, Küba’nın ambargo altında olduğu, Domuzlar Körfezi gibi ABD müdahalelerine karşı zafer kazandığı bir dönemde yazıyordu. Burjuva tarihçilerinin “Küba Füze Krizi” olarak adlandırdığı olayın, eski sömürgecilerin yabancı saldırganlığı karşısında Küba halkının egemenliğini savunmasından başka bir şey olmadığını açıkça belirten Faiz, bu müdahalesiyle Soğuk Savaş propagandasını alt üst ediyordu. Emperyalizmin Küba’yı boğan elleri, bugün de ABD’nin Küba’ya karşı uyguladığı tek taraflı yaptırımlar, ablukalar ve tehditler şahsında tekrar kendisini tüm şiddetiyle hissettiriyor. Bu karşı-devrimci girişimlerin etkilerini anlayan Faiz şunu söylüyor: “Devrim bir lüks değil, bir sınıf savaşıdır. Savaştır bu, illaki yaralar açar.”

2005 yılında Pakistan, 7,6 büyüklüğünde bir depremle yerle bir oldu. 73.000’den fazla insan hayatını kaybetti, milyonlarca insan evsiz kaldı. Dünya yardım sözü verdi, ama Küba farklı bir cevap verdi. 13.000 kilometre uzakta, ABD’nin ağır ablukası altında bulunan bu ülke, diplomatik formaliteleri veya siyasi kazanımları bile beklemedi. Bir hafta içinde, ilk Kübalı sağlık tugayı, cerrahi setleri ve sahra hastaneleriyle Ravalpindi'ye indi. Bunu, Küba’nın Henry Reeve Uluslararası Tugayı’nın tarihindeki en büyük tıbbi misyonu izledi. Sonraki yedi ay boyunca, 2.400’den fazla Kübalı sağlık personeli, Pakistan’da görev yaptı. Hayber Pahtunva ve Keşmir’de 32 sahra hastanesi kurdular. Diğer uluslararası ekipler ayrılırken, Kübalılar kaldılar, dünyanın unuttuğu, yolları olmayan, depremden etkilenmiş köylere gittiler. Uzmanlar, hastalık bulaşmasından kaynaklanan ikinci bir ölüm dalgası konusunda uyarıda bulundular. Ancak, Kübalı doktorların yorulmak bilmeyen çabaları sayesinde bu dalga asla gelmedi.

Fidel Castro, 2006 yılında Pakistan halkına yönelik bir dayanışma jesti daha yaptı. Küba, Pakistanlı öğrencilerin tıp eğitimi almaları için ücretsiz burslar sağlayacaktı. Bugüne dek, yaklaşık 1000 Pakistanlı doktor, Küba üniversitelerinden mezun oldu ve genellikle Kübalı doktorların ilk çalıştığı aynı ihmal edilmiş bölgelerde toplumlarına hizmet etmek üzere eğitildiler. Küba, sağlık altyapısını yerinde incelemek üzere 2025 yılında Pakistan Sağlık Bakanı’nı ağırladı. Geçen yıl bile, Pencap kırsalından üç öğrenci, bu programa devam etmek üzere Küba üniversitelerine tam bursla kaydoldu. Tarih, Faiz’in elli yıl önce yazdığı şu sözlerinin doğruluğunu kanıtlıyor: “Küba devrimi asla sadece Kübalılarla ilgili değildi, ezilenlerin tümünün onuruyla ilgiliydi.”

Bugün ABD’nin uyguladığı petrol ambargosu nedeniyle yakıt kıtlığı ve elektrik kesintileriyle karşı karşıya kalan Küba’ya aynı desteği verip vermediğimizi kendimize sormalıyız. Küba’nın Pakistan’a verdiği yardım, koşulsuz yardımdı. Bu, IMF gibi kurumların kamu harcamalarını kısan ve bizi daha da borç batağına sürükleyen yapısal uyum programlarıyla tam bir tezat teşkil ediyor. Küba, milyonlarca Pakistan vatandaşının hayatını kurtarmak için doktor gönderdi. ABD ise bölgede milyonlarca insanın ölümüne ve yerinden edilmesine neden olan savaşları destekliyor. Dolayısıyla, Küba’ya olan borcumuz, insanlığa olan borcumuzdur.

Sözlerime, Faiz’in Küba onuruna düzenlenen bir akşamda okuduğu, pek bilinmeyen şu şiiriyle son vermek istiyorum:

“Dün
Sen, çiçekler açan bir adanın sesiydin.
7 milyon
Belki de daha fazla sayıda insanın lideriydin.

Bugün
Çin’de milyonlarca insan
Seninle omuz omuza.
Binlerce dil,
Senin adına saygı duruşunda.

Bugün
Sen, üç kıtanın sesisin.
Sen, tarihe ebedi bir çağrı olarak kazındın.
Sen çağlar ve gelecek nesiller için varsın.
Sen, köleleştirilmiş halklara mücadele lütfunu bahşettin.
Her çağda, sen baharın müjdecisisin.
Onca zorluğa rağmen,
İnsanlığın haklarını her daim sen koruyacaksın.

Fatma Şahzad
26 Mart 2026
Kaynak

, , ,

İsrail Askerine Mektup

1978 yılında Minneapolis şehrinde düzenlenen Amerikalı Araplar Konferansı’nda çekilmiş fotoğraf. Soldan sağa: Mahmud Derviş, Semih Kasım, Muayin Bisisu.

 

Şiir ve tarih arasındaki çatışma, tarihin yenilgisine hangi koşullarda yol açabilir? Şiirde tarihi alt edebilecek olan nedir? Basit bir tanıklık eylemi mi? Derin, keskin bakış mı? Deneyimi somutlaştırma arayışı mı? Yoksa anlam yaratmaya yönelik umutsuz bir girişim mi? Bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, İsrail’in Gazze’ye, şimdi de komşu Lübnan’a yönelik saldırısı şiddetlenirken şiir, aldığımız, okuduğumuz ve çevirdiğimizdir.

1982’de Mahmud Derviş ve Muayin Bisisu, İsrail’in Beyrut’u iki ay boyunca kuşatmasına tanıklık ettiler. Bu şiiri birlikte yazdılar. Şiir, 24 Temmuz 1982’de Safir’de yayınlandı.

Bisisu ve Derviş, ölene dek dost kaldılar. Bisisu, Derviş’ten yirmi yıl önce, 1984’te öldü, ancak Bisisu’nun Derviş’in yanından hiç ayrılmadığı anlaşılıyor. Anlatılana göre Derviş, Bisisu’nun dünyadan göçtüğü günün gecesi onu rüyasında görmüştür (merhum İlyas Huri, bu öyküyü Filistinli gazeteci Ekrem Heniyye aracılığıyla kendisine iletmiştir).

Derviş, Bisisu için yazdığı ölüm ilanında, Bisisu’nun şiirinin siyasi gücüne, şiiri imparatorlara ve diktatörlere karşı bir silah olarak kullanmasına değinir. Ancak Derviş, Bisisu’nun güzelliği talep eden yönünden de bahseder. Derviş, dostuyla ilgili şunu söyler: “Kötü şiir yazmak, bu şiir ilerici bir rol üstlenmiş olsa bile, karşı-devrimcidir, çünkü Filistin, kötü bir Filistin şiirinin güzelliğine ve adaletine verdiği zararı asla affedemez.”

1982’de kuşatma koşulları, dar alana hapsolma ve ölümün kesintisiz baskısı, iki şairin dostluğunu tarihi bir işbirliğine dönüştürdü. O yaz, İsrail işgaliyle yüzleşen Beyrut'ta bir araya gelip “İsrail Askerine Mektup” adlı şiiri kaleme aldılar. Aslında bu, hepimiz için yazılmış bir mektuptu.

“Yaklaşık 2000 yıllık şiir tarihimizde, iki şairin aynı şiiri yazdığı hiç görülmemiştir. Bu yüzden, her birinin yöntemini, üslubunu, imgelerini, psikolojilerinin ve hayal güçlerinin kıvrımlarını yakından bilmeme rağmen, Muayin’in bir dizesini Mahmud’un bir dizesinden, Muayin’in beytini Mahmud’un beytinden, Muin’in vizyonunu Mahmud’un vizyonundan ayırt edemiyorum” diye yazmıştı büyük Mısırlı yazar, kısa öykünün prensi, put kırıcı Yusuf İdris.

Bu nedenle, Bisisu ve Derviş’in şiirinin bir başka Mısırlı kısa öykü ustası Ehdef Suayf tarafından çevrilmesi gayet yerinde olmuştur. Bisisu ve Derviş’in düşmana yazdığı mektup, iki yazar arasında bir sohbet başlatır. İlk olarak, kendi emsalsiz işbirlikleri; Ardından, İdris ve Suayf arasında bir konuşma sahnelenir. Beyrut ve Kahire, birleşir. Gazze ve dünya, birbirine yeniden sarılır.

Yukarıdaki notu İdris’ten aldık, çünkü bu not, Muayin Bisisu’nun dul eşi, aktivist ve eğitimci Sahba Barabri tarafından, sürgün, yerinden edilme ve tecrit hayatı boyunca toplanan ve korunan, Muayin Bisisu’nun ailesinin elindeki belgeler ve eşyalar arasında yer alıyor. Bu arşiv, geçen Ekim ayında Muayin’in oğlu Tevfik Bisisu tarafından, soykırımcı saldırılar esnasında yok olmaktan kurtarıldı. Tevfik, Gazze, kendi apartmanı da dahil olmak üzere, İsrail tarafından karadan, denizden ve havadan acımasızca bombalanırken, arşivi korumayı, dikkatlice paketlemeyi ve cesaretle taşımayı bildi. Bisisu’nun arşivi, Filistin’in ABD, Avrupa, Birleşmiş Milletler, NATO ve Avrupa Komisyonu’ndaki düşmanları tarafından desteklenen bir yıkım ve ölüm harekâtından bir kez daha kurtuldu.

Suayf, Filistin’in eski bir dostudur. Ayrıca İngilizce yazan bir diğer büyük Arap yazar Edward Said’in de yakın arkadaşıydı. Suayf, 2003 yılında Londra’da Said için düzenlenen bir anma töreninde şunları anlattı: “Beytüllahim’de, Kudüs’te ve Nablus’ta, Edward’ın resminin, hayatları artık halklarının kalplerinde ve anılarında yaşayan diğer Filistinlilerin resimlerinin yanında, evlerin duvarlarında yerini aldığını gördüm.”

Suayf, İkinci İntifada’nın başlamasından kısa bir süre sonra, 2000 yılında ilk kez Filistin’e gitti. 2003 yılında tekrar geri döndü. O zamana kadar Suayf, İsrail sömürge yönetimi altında Filistinlilerin günlük yaşamının sürekli kötüleştiğini fark etmişti. “Üç yıl önce, Birzeit Üniversitesi Ramallah’tan 20 dakikalık bir sürüş mesafesindeydi. Şimdi, iyi bir günde bile oraya ulaşmak bir saatten fazla sürüyor.”

2012 yılında, Camp David'in pençesinden kurtulmuş bir dünya vaat eden Mısır devriminin ardından, Suayf, nihayet Mısır’ına en yakın Filistin köşesi olan Gazze’ye gitti. Şoruk için yazdığı bir dizi haberde Suayf, halkı ile Gazzeliler arasındaki akrabalığı, yapay ayrılıklarının ironisini ve acısını yansıtarak aktardı. Kudüs Üniversitesi’nde, son bir yılda olmasa bile, Gazze’ye yönelik önceki İsrail savaşlarında yıkılmış olan bir salonda Suayf, cep telefonlarının flaş ışıklarıyla hoparlörleri aydınlatan ve dört saat boyunca (sadece dört saat, çünkü salon başka bir etkinlik için gerekliydi) konuşmayı sürdüren Filistinli öğrencilerin azmine hayran kaldı. Gazze’deki türünün en büyüğü olan ve şimdi de enkaz halinde bulunan Reşad Şava Kültür Merkezi’nde, Suayf’ın kurucu ortaklarından olduğu, ziyaretine vesile olan Filistin Edebiyat Festivali, yaklaşık 3.000 katılımcı için bir konser düzenledi. Suayf’ın Filistinlilerle sürekli iş birliği, Bisisu ve Derviş’in iş birliğinin derin ve yeni olmasına rağmen, tüm büyük yazıların kolektif olduğunu, tam olarak daha büyük bir oluşumu yansıttığı için böyle olduğunu bize hatırlatıyor.

Şimdilerde Bisisu’nun düşmanı, Filistin toplumunu tamamen veya kısmen yok etmeyi amaçlıyor, benzeri görülmemiş sayılarda ölüme sebep oluyor. Derviş, Karmel’deki arkadaşı için yazdığı ölüm ilanında, Bisisu’nun “başka bir saplantıyla da boğuştuğunu” söylüyordu: “Zamana damgasını vurmak, her yere imzasını atmak. Bir ağaç dikmek, Gazze’yi mümkün olduğunca çok dile çevirmek. Yağmurdan bir kulübe inşa etmek, rüzgâra şekil vermek. O, ölüm fikrini bir sineği kovalar gibi kovaladı... Yas tutmaktan nefret etti ve her gün ölüme yürüyen Filistin’i hor gördü.” Son zamanlarda Gazze’nin birçok yazarını ve okurunu etkisi altına alan ölüme karşı, Suayf, Gazze’yi, Beyrut üzerinden, Filistin şairleri aracılığıyla, tüm imkânsızlığına rağmen, dünyaya tercüme etti.

Joe Hill’den sonra, Derviş’in o gece rüyasında Bisisu’yu gördüğünde, Bisisu’nun “Ben hiç ölmedim” dediğini hayal edebiliriz.

* * *

İsrail Askerine Mektup


Beyrut Beyrut içre
Demlenmede
Kuş konmuş barikatın üzerine
Dinlenmede.
Beyrut Beyrut içre
Demlenmede
Bir pencere açılmış harabede
Direnmede.
Beyrut bir kadın,
Parmak uçlarından
Fırtınalar emmede.

Bir şarapnel, seni ya da beni tutuşturmadan
Bir mektup yazalım dedik
Kuşatılmış olan bizden
Kuşatan olarak sana.
Bedenlerimize gettonun karanlığını taşıyacak
O şarapnel yazıyor kâğıda.
Derdimizse şunu sormak:
Bir ada, denizle daha ne kadar savaşabilir?
Kaburga kemiğimizden o elmaları
O yaseminleri gözlerimizden
Daha ne kadar toplayabilirsin?
Mezarın daha ne kadar büyüyebilir
Orada daha ne kadar yaşayabilirsin?

Bir şarapnel, seni ya da beni tutuşturmadan
Bir mektup yazalım dedik
Bu mektup, Beyrut’tan, kuşatmanın şiirinden,
Daha ilk dizelerinde şunu soruyor:
Kim kimi kuşatıyor,
Çeliği yurt bilen mi
Yoksa bir marşın bağrında yaşayan mı?

Bir şarapnel, seni ya da beni tutuşturmadan
Bir mektup yazalım dedik
Senki sarhoş halinin üzerine zırh geçirmişsin
O kalın zırhının ardında tutsak ve mahpussun.
Söyle, şimdi güvende misin?
Tankının içinde, hücrendesin
Onca demir parmaklık ardında mahsur
Peki güvende misin?

Şiirimiz Ester’in de halını hatrını soruyor:
Aşkelon denizinde
Yüzüyor mu hâlâ?
Bir narı yarar gibi yarıyor mu dalgaları
Doğurabiliyor mu çocuklarını güven içinde?

Harap edeceğini harap ettin
Katledeceğini katlettin
Göreceğini gördün.
Tahrip ettin, edildin
Kırdın, kırıldın
Söyle, güvende misin?

Şimdi Lübnan’da bizi ne olarak görüyorsun?
Kum torbası
Bir avuç duman?

Ah! Sen ki coğrafyanın ve zamanın masallarında
Nisyanın haritasında yitip gitmişsin.
Sen ki feda edilen adak, ateşin ve hançerin çocuğu,
Onca hatıradan
Auschwitz’de senin etinden kalan onca külden
Öğrene öğrene senin peşi sıra sürüklenen
Bileği taşını mı öğrendin?
Kudüs’ün düşüşünden
O kadim esaretten
Eski Ahit’ten sana kala kala
Davud’un sapanındaki taşlardan ürettiğin
Silahlar ve peygamberler mi kaldı?
Etini örste dövüp madalyalar ürettin
Cellât oldun, adaklar kestin
Söyle, güvende misin?

Ayşe on yaşında
Kum torbalarını yatağı bilmiş.
Sara on yaşında,
Anasının elindeki ayna, penceresi.
Sense bir tankın camından bakınca
Bizim kanımızdan gayrı bir şey görmüyorsun.
Ellerinde yedi kollu kutsal şamdanın
Söyle, güvende misin?

Kuşatmamız uzun
Deniz ardımızda
Kanımıza giren sen.

Kuşatmamız uzun,
Cesetlerimiz siperlere dizili,
Kanımız alev alev.
Namluların ağzından iniyor
Yaradan
Yurt biliyor Celile’yi.

Kuşatmamız uzun
Taşları kavurup
Dolunayı yoğuracağız
Yolculuğumuzu
O bal akan nehirde tamamlayacağız.
Kuşatmamız uzun
Yüzüğümüzde yârin ismi
Âdemoğlu’nda Hûda yazılı
Işıldayan yaralarımızdan doğacak dünya.
Kuşatmamız uzun
Bugün hasat nasıl?
Kanın çığlığı sardı mı göğü?
Öldürdüklerinle tatmin oldun mu?
Öldürdün de bir şeyler mi keşfettin yoksa?

Tutuşturmak için semayı, dalgaları ve mısırı
Kokulu pınarları
Yeterince benzinin ve bomban var hâlâ.

Çocukların ellerindeki oyuncak bebekleri
Ürkütüyor yüzün
Gölgesi yok.
Âlemi gezip duran katilin yüzüne benzemiş
Babil’den Babil’e uzanan uzun zincirlere vurulmuş
Maktulün katilisin sen.
Babil’den Babil’e
O aynalar ne kadar süre parçalandı
Babil’den Babil’e
Kaç asker ve tutsak taşındı?
Daha ne kadar zaman dövüşeceksin?
Dünyanın gözüne bu dumanı
Daha ne kadar zaman üfleyeceksin?
Kendini ne vakit güvende hissedeceksin?
Altıgen suratınla
Pirinçten sesinle
Paramparça yolların tellâlı
Bizi sürecek çöl
Gömecek mezar arıyordun ya
Şimdi bir sokakta delikten aldığın nefesle
Tankın içine zincirlenmiş, demire yapışmış halde
Bir mezar buldun mu kendine?

Kabul et
Çok geç olmadan kabul et.
Yurdumuz da denizimiz de orada.
Portakallar çiçek açıyor Delila’da
Peki çocukluğun bir mevsimi var mı?
Bizim tarihimiz yağmur misali
Elimiz kolumuz taş kesilmiş
Ama biz hâlâ oradayız.
Orada...
Orada.

Köklerimiz seni görüyor.
Dikkat et de çocuklar
Senin adımlarını takip etmeyi öğrenmesin!
O volkanın patlayacağı ana
Kendini güvende hissetme haline
Dikkat et!

Sen ki bir tankın içinde yaşıyorsun
Tüm ömrün boyunca işeyebilir misin bir köşeye?
Kitap okuyabilir, yazı yazabilir misin mesela?
Bir tankın içinde güvercin uçurabilir misin?
Sevişebilir misin?
Ağaç dikebilir misin?
Bir tankın rahminden çıkıp
Bir tankın rahmine girmişsin
O makinenin pençelerinde
Daha ne kadar yaşabilirsin?
Ne kadar zaman güvende olabilirsin?

Bugün uzak diyarlardaki Ester’e
Gönderdiğin yeni mektupta neler yazdın?
“Çok geçmez dönerim.
Savaş yakında bitecek” dedin mi?
Ateşi sönmemiş tek bir siper kaldı
Tek tabanca, tek sokak,
Yanan odunların üzerinde
Bir avuç kuşatılmış insan kaldı.
Bu savaşı bitirelim ki yenisi başlasın.
Böyle dönüyor bu çark
Eller böyle yunuyor.
Peki ama bir çocuğun başı sabun
Kum da su olmuşsa o eller
Nasıl yunacak?
Sen bugünden sonra
Güven içerisinde nasıl yürüyeceksin?

Altıgen suratınla
Toprağı işgal eden sen
Daha ne kadar savaşabilirsin ki zamanla?
Duvarda asılı saat gibi
Cesedim ne zamana dek uyaracak seni?
Sahile her dalga vurduğunda
Daha ne kadar korku kaplayacak içini?
Dağları çiçekler her renklendirdiğinde
Daha ne kadar ürkeceksin?
Bir ceylanın adımlarından
Daha ne kadar ürpereceksin?
Her sarsıldığında toprak
Daha ne kadar sıçrayacaksın yerinden?
Sen infilak ettiğinde biz de edeceğiz
Seni daha ne kadar bekleyeceğiz?
Aramızdaki bu su
Bu ekmek ne vakit ölüme dönüşecek?
Biz ne zaman öleceğiz?
Sen ne zaman öleceksin?
Biz ki aynı cesedin iki yüzü
İkimizin arasında kopan tufan.
Sen ki tabutun bekçisisin,
Tabutu omuzlarında ne zamana dek taşıyacaksın?
Söyle bana
Güvende misin?

Mahmud Derviş
Muayin Bisisu
24 Temmuz 1982
Kaynak

30 Mart 2026

,

Kenan Hatırlıyor

Dün tüm akşamımı feda edip oturdum, Tucker Carlson’ın Amerika’nın İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile yaptığı röportajı izledim. Bağnaz Siyonizmini dile dökme fırsatını kaçırmayan elçi, Yahudilerin sadece Filistin toprakları değil, tüm Levant üzerinde, Tanrı tarafından bahşedilmiş bir hakka sahip olduklarını iddia etti. Gördüğüm kadarıyla, Carlson, milattan önce 1500 civarında Levant’ta yaşayan, dünyanın dört bir yanına dağılan, bugünlerde “eve dönerek” orada yaşayanları kovmak isteyen atalarının soyundan geldiğini iddia eden Avrupalı sömürgecilerin yerlilik iddialarına karşı elinden gelenin en iyisini yaptı.

Tucker’a ise, Avrupalı yerleşimcilerin fantastik ve temelsiz iddialarının aksine, Filistin’de ve Levant’ın geri kalanında yaşayan mevcut insanların yerliliğini ortaya koymak için kılını kıpırdatmamak düştü.

Yüzeysel ve sığ kaldığını düşündüğüm röportaj boyunca Mike Huckabee, Siyonizm olarak adlandırılan Tanrı vergisi “Lebensraum” ideolojisini bağnaz bir biçimde savunurken, Gazze’deki soykırımı inkâr etti, çocukların öldürülmesini haklı çıkarmaya çalıştı. 

Tucker ise esas olarak Huckabee’nin “Önce Amerika” ideolojisine bağlı bir isim olmadığını, Hristiyanları yeterince güçlü bir şekilde savunmadığını göstermek için debelenip durdu. Oysa meselenin özü bu değildi, onunla uzaktan yakından bir alakası yoktu.

Öncelikle Kitab-ı Mukaddes’ten başlayalım, çünkü her iki adam da onu yetkin bir referans noktası olarak kullanıyor. Kitab-ı Mukaddes, elbette, modern bir tarihsel kayıt olmaktan ziyade, bir inanç metnidir. Ampirik olarak doğrulanabilir tarih yazımı yerine, teoloji, anlatı ve mitolojik hafıza sunar. Bununla birlikte, siyasi iddialar için bir temel olarak gösteriliyorsa, aslında ne söylediğini incelemek meşrudur.

Dini Siyonizmin temel argümanlarından biri, Tanrı’nın Nil ve Fırat nehirleri arasındaki toprakları İbrahim’e ve soyundan gelenlere vaat ettiği yönündedir. İlgili pasaj şöyle der:

“Size ve soyunuza verdiğim sözü daima tutacağım, çünkü ben, sizin ve onların Tanrısıyım. Şimdi yabancı olduğunuz bu toprakları size ve onlara vereceğim. Kenan diyarının tamamını sonsuza dek ailenize vereceğim ve ben, onların Tanrısı olacağım.”

[Yaratılış 17:7-8]

Buradan, hemen ilk elden iki tespitte bulunabiliriz.

1. Ülkenin adı açıktan dile getiriliyor: “Kenan diyarı” deniliyor. İbrahim’in “yabancı” olduğu bir ülke olarak tanımlanıyor. Başka bir ifadeyle, buranın boş bir ülke değil, zaten belirli bir halka ait, yerleşim yeri olarak kullanılan bir bölge olduğunu bizzat Kitab-ı Mukaddes söylüyor.

2. Metin, soy meselesini gündeme getiriyor. İbrahim, Yahudi, Hristiyan ve İslam geleneklerinde bir ata olarak kabul edilir. Arapların da, İsmail aracılığıyla, geleneksel olarak “İbrahim’in soyundan geldikleri” söylenir. Bu nedenle, İbrahimî bir çerçeve içinden bile bakılsa, vaadin verildiği kesimin kimlerden oluştuğu sorusuna, dışlayıcı yorumlarda sıklıkla sunulduğu kadar basit bir cevap bulmak mümkün değildir.

Ancak bu tartışma için özellikle önemli olan, ülkenin adıdır: Kenan. Vaat, soyut coğrafi terimlerle ifade edilmemiş, aksine, mevcut bir kimliğe sahip belirli bir bölgeye atıfta bulunulmuş. Bu da tarihsel ve kavramsal bir soruyu gündeme getiriyor: Kenanlılar kimlerdi ve toprakların vaat edildiği anda zaten onların adını taşıması ne anlama geliyor?

Kenan, sadece Filistin’den ibaret değildir. Ciddi tarih çalışmalarında kullanılan haliyle, Kenan, Filistin, Lübnan, Ürdün ve Suriye kıyılarını kapsayan Levant bölgesini anlatıyor; modern kimlikler uluslara dönüşmeden çok önce yoğun nüfuslu olan şehirler, iç bölgeler ve ticaret yollarından oluşan bir alan bu.

Halk arasında Kenanlılar, sıklıkla “Fenikeliler” olarak adlandırılır. Ancak onlar, kendilerini hiçbir vakit bu şekilde tanımlamadılar. Tarihte Fenikeliler olarak bilinen halk, kendini Kenanlılar olarak tanımlıyordu; “Fenikeliler” ise Yunanlılar tarafından verilen, dış kaynaklı bir isimdi.

Yunanlıların Kenanlılara verdiği isim zamanla kalıcı hale geldi. Kanıksandı. Ama öte yandan Kenanlılar da Yunanlılara bundan çok daha fazlasını verdiler. Kenanlıların Yunanlılara armağanları arasında, alfabe geleneği bulunuyor. Bu gelenek ki Avrupa’nın o hep bildiğimiz, kendisini efsanevi kılma çabalarını hükümsüz kılıyor. Yunanlıların milattan önce sekizinci yüzyılda Fenikelilerden alfabe yazısını alması, yaygın olarak belirleyici bir kültürel dönüm noktası olarak kabul edilir.

İlk harf, Levant’ın maddi hayal gücünün küçük bir anıtıdır: alef (öküz/boğa). Alef, Fenikeliler aracılığıyla Yunanca alfa’ya, ardından Latince A’ya dönüştü. A harfini ters çevirirseniz, Kenanlıların boğasını görürsünüz.

İşte bu noktada Europa efsanesi, klasik bir süsleme olmaktan öteye geçiyor. Yunan geleneğinde Europa, bir boğa tarafından batıya taşınan Fenikeli kadındır. Hikâye, cinsellik, politika ve imparatorluk gibi farklı düzlemlerde yorumlanmıştır.

Ateş Altında Aydınlanma adlı kitabımda, daha fazlasını söylüyorum: Alfabenin kendisi olarak Europa, boğa tarafından kaçırıldı; bu, sadece boğanın aktarım aracı olmasından değil, aynı zamanda boğanın alep/alef, yani ilk harf, köken işareti olmasından kaynaklanıyor. Bu bir teori, bilimsel bir fikir birliğinin ortaya koyduğu bir iddia değil. Ancak, bildiğimiz somut gerçekle örtüşme avantajına sahip: alfabe teknolojisi, denizi aşarak batıya ilerliyor, önce Yunanca, sonra Latince, sonra da Avrupa alfabesine evriliyor ama kimse, alfabenin Levant’teki köklerine bakmıyor.

Modern genetik, tezi bir biçimde teyit ediyor: Levant halkının soyu uzun süre Kenanlılarda devam ediyor. 2017 yılında American Journal of Human Genetics dergisinde yayınlanan bir çalışma, Kenanilerin önemli şehir devleti Sidon’da yaklaşık 3700 yıl önce yaşamış insanların genom dizilimlerini ortaya koydu. Ardından, bunları günümüzde yaşayan Lübnanlıların genomlarıyla kıyasladı. Çalışmanın temel bulgusu, Kenan genomunun modern Lübnan nüfusuna kadar devam ettiğini ortaya koyuyor.

Cell dergisinde 2020 yılında yayınlanan bir çalışma, Güney Levant’ta yapılan kazılarda bulunan, antik çağda yaşamış bireylere ait kalıntılardan elde edilen verileri analiz etti ve bunları modern genomların büyük veri kümeleriyle kıyasladı. Bu araştırma, Filistinliler, Lübnanlılar, Suriyeliler, Ürdünlüler, Bedeviler ve Dürziler gibi Arapça konuşan grupların birincil genetik bileşeninin, büyük ölçüde Kenan kültürüyle ilişkili yerel Bronz Çağı Levant popülasyonlarından kaynaklandığını ortaya koydu. İstatistiksel modellerde, modern Levantlıların çoğunun atalarının büyük bir kısmını bu Kenan popülasyonlarından miras aldığı ortaya çıktı.

Bu verilerin hiçbirisi, kimseye DNA üzerinden siyasi hak bahşedemez. Böyle bir şey söz konusu olamaz, olmamalıdır da. Bugün yapılan bir DNA testi, bir Fransız vatandaşının İtalyan kökenli olduğunu ortaya çıkarsa, bu kişinin kimliğini veya uyruğunu değiştirmez, değiştirmemelidir de. Ancak tarihsel gerçek ve genetik kanıtlar siyasi haklar vermiyorsa, yalanlar da kesinlikle böyle haklar vermemelidir.

Ancak Rusya, Polonya, Almanya, ABD ve başka yerlerden gelen kişiler, kendilerini Levant’tan gelen Sami ırkı mensupları olarak takdim ediyor. Oysa bu iddianın dilbilimsel ve genetik temeli bulunmuyor. Ama gene de bu iddia üzerinden söz konusu kişiler, bugün Kenan illerinde yaşayan yerli halkı buralardan kovma veya öldürme hakkına sahip olduklarını öne sürüyorlar.

Bu çalışmalar, Siyonist propagandanın temel iddialarından olan, Levantlıların ve dolayısıyla Filistinlilerin, Kenan’a ancak İslam fetihleriyle girebilmiş olan Arap kabileleri olduğu iddiasını kesin olarak çürütüyor.

Geç antik çağdan itibaren Arap dilinin ve Arap kültürel biçimlerinin yayılması, nüfus değişimini gerekli kılmadı. Levant, Mısır ve Kuzey Afrika genelinde, mevcut halklar, yüzyıllar boyunca devlet yönetimi, ticaret, dini ve eğitim kurumları ve kentlerdeki toplumsal yaşam yoluyla Arapçayı kademeli olarak benimsedi. Arapça konuşmanın, Arap kökenli oluşun ispatı olduğunu iddia etmek, Fransızca ve İspanyolca, Latince kökenli diye, bu iki dili konuşanların Galyalıların veya İberlerin yerini alan İtalyanlardan geldiğini iddia etmek kadar mantıksızdır.

Müslüman fetihleri başladığında, Arapça, doğal olarak siyasi ve ekonomik yaşamın yeni dili haline geldi. Yüzyıllar boyunca, Kenan lehçeleri konuşurken Aramiceyi ortak dil olarak kullanan nüfusun büyük bir kısmı Arapçayı ortak dil olarak benimsedi. Kullanılan üç dilin de (Kenan dili, Aramice ve Arapça) aynı Semitik dil ailesine ait olması nedeniyle, bu süreç doğalında gerçekleşti. Zorla Araplaştırma politikası uygulanmadı. Semitik dil konuşulmayan bölgelerde Arapça benimsenmedi. Örneğin, insanlar Müslüman oldular ama Farsça konuşmaya devam ettiler. İslam’ı benimseme konusunda da aynı dinamik yaşandı: Arapça konuşmaya başlayan topluluğun önemli bir kısmı Hristiyan olarak kaldı.

Ama gelin, şimdi de Siyonizmin dini temeline bakalım. İbranilerin kutsal kitabı Tanah’a göre, bu topraklar, İsrailoğulları kimliğinin ortaya çıkmasından çok önce, halkının adı olan Kenanlıların adıyla anılmıştır. İbraniler hikâyede karşımıza çıktığı vakit esasında boş veya terk edilmiş bir toprağa “geri dönmemişlerdi”. Tıpkı İbrahim’in Kenan’a yabancı biri olarak gelmesi gibi, yerleşik bir bölgeye giren yabancılar olarak geldiler:

“[...] Kenan diyarına geldiklerinde, İbrahim, Şekem denilen yerdeki kutsal More ağacına kadar gitti. O zamanlar Kenanlılar, hâlâ o topraklarda yaşıyorlardı, fakat Rab, İbrahim’e göründü ve şu sözü verdi: ‘Bu toprakları sonsuza dek ailenize vereceğim.’ Bunun üzerine İbrahim, orada Rab için bir sunak yaptı.”

[Yaratılış 12:4-7.]

İbrahim, Mısır’a yerleştikten ve İbraniler Yeşu önderliğinde ikinci kez Kenan’a “döndükten” sonra, “vaat”, şiddet ve soykırım ve silahlarını kuşandı. İncil metni bu gerçeği gizlemiyor. Aksine, sözde “Vaat Edilmiş Topraklar”ın kurulmasını, yerli Kenanlı nüfusu yok etme yönünde açık emirlerle birlikte gelen şiddetli bir fetih olarak sunuyor:

“Rabbiniz Tanrı, sizi sahip olacağınız diyara götürdüğünde ve önünüzden birçok ulusu kovduğunda [...] onları tamamen yok edeceksiniz.”

[Tesniye 7:1-2

Mülksüzleştirmenin mantığı, başka yerlerde daha da açık bir şekilde ortaya konuyor:

“Sizin inşa etmediğiniz şehirlerde oturuyorsunuz; sizin dikmediğiniz bağlar ve zeytinliklerden besleniyorsunuz.”

[Yeşu 24:13]

Kutsap kitap kaynaklı erem doktrini, Kenan şehirlerinin, erkekler, kadınlar ve çocuklar da dâhil olmak üzere, tümüyle yok edilmesi (Yeşu 6-11), soykırım niyetinin bugüne ait tanımlarıyla örtüşüyor. Teolojik görüş ne olursa olsun, metin açık ve net: İbranilerin Kenan’a girişi, bir istila ve soykırım olarak anlatılıyor.

Bu önemlidir, çünkü Siyonist ideoloji, kutsal metinleri seçmeci bir üslupla, işine geldiği gibi kullanarak, kadim sahiplik iddiasında bulunurken, aynı kutsal metinlerin Kenanlıların daha önceki varlığını ve şiddet içeren mülksüzleştirmeyi açıkça onayladığını görmezden geliyor. Kitab-ı Mukaddes’i tarihsel bir otorite olarak kabul etsek bile, kitabın, Yahudilerin yerliliğini, bu topraklara ait olduğu iddiasını kanıtlamadığını söylememiz gerekiyor. Metin, sadece fethe ve soykırıma dair bir kanıt olarak okunabilir.

Aynı şekilde, bugün de dindar Siyonizm, Siyonist yerleşimci sömürgecilik, varlığını sürdürebilmek için Kenan’ı yok etmek zorunda, çünkü yerli halk, zaman içinde varlığını sürdürdüğü sürece Siyonizm kendi varlığı için gerekli meşru zemine sahip olamaz.

İşte bu noktada Kenan’a, mevcut kültürel söz dağarcığımızda daha fazla güç kazandırılması gerekiyor; bu, Arap karşıtı bir unsur değil, Araplığın daha derin bir katmanı, Levantlıların kendi kendini tanımasını sağlayan bir unsur olarak ele alınmalı.

Arap medeniyeti, yaklaşık bin beş yüz yıllık bir sürekliliğe dayanan, Levant kimliğinin en yeni ve en aktif katmanıdır. Süs değil, kurucu unsurdur. Levant’ın dünyadaki yerini yeniden düzenleyen Arap medeniyeti, onu Atlas Okyanusu’ndan Körfez’e uzanan geniş bir medeniyet ufkuyla birleştirdi. Bugün Levant’tan, Arap medeniyetine değinmeden bahsedilemez.

Ancak Levant kültürü, yedinci yüzyıldan çok öncesine dayanan ve kendine özgü Levant Araplığı içinde varlığını sürdüren, belirgin bir Doğu Akdeniz imzası taşır. Bu imza, büyük tarihsel anlatılarda değil, günlük yaşamın dokusunda, zevkte, ritimde, jestlerde ve toplumsal alışkanlıklarda kendini gösterir. Bunlar, fetih veya din değiştirme yoluyla nadiren değişen ve ideoloji yoluyla neredeyse hiç değişmeyen alanlardır.

Belki de bu sürekliliğin en açık göstergesi, mutfak kültürüdür. Bugün Lübnan mutfağı olarak adlandırılan şey, Lübnan, Filistin, Suriye ve Ürdün’de ortak olan geniş Levant mutfağının en rafine ifadesidir. Aynı durum, Levant müzik folkloru ve dabke gibi dans biçimleri için de geçerlidir. Bu tutarlılık, konuşma dilinde de mevcuttur. Levant genelinde, birbirine çok benzeyen lehçeler, yalnızca küçük farklılıklarla konuşulur; bu da eski bir dil birliğini yansıtır ve Kenan dilinin yapılarının seslerini hâlâ taşır.

Sömürgeci, bu kültürel sürekliliği herkesten daha iyi anlar, bu nedenle, onu sahiplenmeye çalışır. Yerleşimci sömürgeciliği sadece toprağı ele geçirmekle kalmaz; aynı zamanda toprağın öyküsünü de ele geçirmeye çalışır. Bu nedenle, Arap-İsrail çatışması “yemek politikası”nda da karşılık bulur. Levant mutfağının belirleyici özelliklerinin, misal humusun, ulusal “İsrail” kimliği olarak yeniden markalaştırılması, toprak gaspına paralel bir silme biçimidir.

Kenan, nostalji değildir. Tüm yönleriyle bu kültürün içinde yaşar. Varoluşunu ilan etmek, dile getirmek, sahiplenmeye ve yok edilmeye karşı bir direniş eylemidir.

Bugün Kenan üzerindeki mücadele, bu nedenle geçmişe ait bir mücadele değil. Pratik anlamda sömürgecilik karşıtı bir mücadele. Zamanın çalınmasına karşı çıkmakla ilgili. Levant’ta ve Filistin’de daha derin bir hafızayı yeniden canlandırmakla ilgili. Araplıktan kurtulmak değil, onu yoğunlaştırmak. Arap katmanına karşı çıkmak değil, onu yer, kültür ve katkının daha eski katmanlarına dayandırmakla ilgili.

Çünkü sömürgeci, sadece toprağı çalmaya çalışmıyor. Aynı zamanda Kenan’ı da çalmaya çalışıyor. Arkeolojisini, yemeklerini, müziğini, ritmini, yerli halkta devam eden unsurları yerleşimcinin kullandığı dil ve söylem araçlarına dönüştürüyor. Bu noktada sadece savunmacı bir tepki ortaya konulmamalı. Tepki, yeniden yapılandırıcı olmalı: katmanları adlandırmalı, derinliği geri kazandırmalı, Arap medeniyeti ve Levant kültürünün rakip değil, tamamlayıcı olduğunu, birinin son on dört yüzyılın şemsiyesi, diğerinin ise onun altındaki daha eski temel gerçek olduğunu vurgulamalı.

Kenan, Levant ve Filistin’deki halkımızın hatırasını canlandırmak zorunda. Mevcut kimliklerin yerine geçmek için değil, toprağa dair diğer tüm iddialardan önce gelen ve onları aşan daha derin bir aidiyet yapısı olarak.

Toprak hatırlıyor. Kültür hatırlıyor. Kenan hatırlıyor.

Diyab Ebu Cehcah
21 Şubat 2026
Kaynak

,

Evet Tüm Yahudiler


Halkıma, yaptığımız kötülüklere ve dönüştüğümüz şeytanlara karşı muazzam bir tiksinti duymaya başladım. O korkak ikiyüzlülüğümüz, soykırımcılara yönelik yalakalığımız, bencilliğimiz neticesinde gerçeklikten kopmuş halimiz, uçsuz bucaksız “iki tarafı da görmek gerek” diyen yanımız, uyuşuk eylemsizliğimiz, güçsüz pankart sallamalarımız, küçümseyen kınamalarımız, acınacak mağdurlar olduğumuzu söyleyen kompleksimiz, bencil ihanetlerimiz, arsız benmerkezciliğimiz, sömürücü kariyerizmimiz, kan ve toprak ırkçılığımız, liberal korkaklığımız, soğukkanlılıkla yok ettiğimiz Filistinli cesetleri arasında yığılmış boş laflarımız... hepsinden tiksiniyorum.

İsrail, Gazze’de iki buçuk yıldır aralıksız bombardıman, infazlar ve kurgulanmış açlıkla muhtemelen yüz binlerce insanı öldürdü. Görünen o ki sadizmimizin ulaştığı derinliğin bir sınırı yok.

Yahudiliğin nefesinin ve atan kalbinin, peygamber Musa’nın müjdelediği şeyin, var olduğu ve kendini gösterdiği son anlardan biri, Yahudi Siyonistlerin zaten “İsrail” olarak adlandırılacak Yahudi ölüm kolonisini inşa etmekle meşgul oldukları Auschwitz’de sona erdi.

Musa’nın Yahudiliğinin bir yankısının hâlâ var olup olamayacağına veya onun kurtarılıp kurtarılamayacağına henüz karar verilebilmiş değil, ancak gene de şunu güvenle söyleyebilirim: cevap benim hiç umrumda değil, buraya bunun için gelmedim. Siyonist teşekkül, küle dönüp Filistin özgürleşene dek Yahudiliğin devamlılığı olasılığını düşünmeye bile niyetim veya arzum yok.

Bu , “Yahudiliğin ruhu” için yapılan, içe dönük bir mücadele değil , Filistin, bizim “Yahudi ahlakı üzerinden yaptığımız bir hesaplaşma” değil. Ortada Yahudi ahlakından eser yok. Filistin, Yahudiler olarak bizim faşist efendiler, acımasız propagandacılar ve fon sağlayıcıları sıfatıyla evler yıktığımız, çaldığımız, Batı Şeria’da pogromlar başlattığımız, askerileşmiş yerleşimciler olarak çocukları toplu halde infaz ettiğimiz bir sömürgeciliğe karşı verilen bir sömürgecilikten kurtulma mücadelesidir.

Yahudi Siyonistler, bunun “antisemitik klişeler”i çağrıştırdığını söyleyecekler, zerre umrumuzda değil, sözleriniz tamamen anlamsız, çünkü İsrail’deki Yahudiler Purim bayramlarını, ABD-İsrail’in İran’a düzenlediği, 165 kız öğrenci ve personelin katledilmesiyle neticelenen saldırıları alkışlayak kutladılar. Yahudi terörizminin gerçeği, Filistin topraklarına çoktan kazınmıştır, Davud’un gamalı haçları, Filistinlilerin derilerine işlenmiştir. Yahudiler, artık totaliter Yahudilik çağında yaşıyor ve bu çağa can veriyor. Artık bundan sonra “Antisemitizm”e veya “Yahudilerin mağduriyeti”ne dair bir şey duymak istemiyorum.

Siyonistler, İsrail’den nefret etmenin Yahudilerden nefret etmekle eşdeğer olduğunu iddia ediyorlar ama bir yandan da insanların İsrail’i Yahudilerle yan yana getirmemesini talep ediyorlar. Yahudilere Siyonizmi ve devam eden Filistin soykırımını sona erdirmekten hepimizin sorumlu olduğunu söylediğimde, genellikle şu cevabı alıyorum: “Tüm Yahudiler değil, ‘Siyonistler’ de, ‘Yahudiler’ deme. Aslında Hristiyan Siyonistler Yahudilerden daha fazla.” Şu anda tam da muhatabım, Yahudiler, toplumumuzun her kurumunda faşist Siyonizmi destekleyen halk.

Sorumluluklarınızdan sürekli kaçıyorsunuz, artık yeter. Yahudiler olarak kendimizi gururlu, kolektif bir halk, nesilden nesile kesintisiz akan bir soy olarak görüyoruz, ta ki modern Yahudiliğin çatlak aynasında terörizm, katliam, kan, sadizm, tecavüz ve organ hırsızlığından başka bir şey yansımayana kadar. Neredeyse her Yahudi grubu, bir şekilde İsrail’in varlığını destekliyor ve biz, kendi kirli evimizi temizlemek yerine başkalarını suçlamaya cüret ediyoruz.

Topluluğumuzun tamamında örgütlü Yahudi oluşumları, sarsılmaz ve tutarlı bağlılıkları, propagandaları, paraları ve kaynaklarıyla koloniyi ayakta tutuyor. “İsrail”i güçlendirmeyi ve savunmayı sadece bir mitzva (dini görev) değil, Yahudi halkına karşı görevlerinin bir parçası ve Yahudi kimliklerinin bir uzantısı olarak görüyorlar. Unutmayın, Yahudiler, şu anda Filistin'de bir dizi işkence ve tecavüz zindanı işletiyor. Lübnan ve İran’ı bombalıyor. İsrailli işkenceciler, geçen gün bir yaşındaki bir Filistinli çocuğu kaçırıp bacaklarına yanan sigara bastılar. İşte “Yahudi devleti” dedikleri şey bu, ne kadar ileri gittiğimizin kanıtı bu.

Siyonizm, Yahudilik içinde marjinal bir akım değildir: Her yerde mevcuttur. Vicdan sahibi Yahudilerin, Siyonizm ile Yahudilik arasındaki ayrımı somut bir şekilde ortaya koymaları, kendi topluluklarımızda Siyonizmi yok etmeleri, yaygın suç ortaklığımızı görmezden gelmememeleri ve bugünkü Yahudiliğin faşist gerçekliğine dair gözlemlerini aktaranlara polislik yapmamaları gerekiyor.

Filistinliler, Araplar ve Müslümanlar, kendileri ve halkları için büyük bedeller ödeyerek, bu gerçekleri nesillerdir açıktan dile getiriyorlar. Yazar Nida Şehadet, Yahudi yerleşimci sömürgeciliğinin gerçekliğini her gün canlı bir şekilde anlatıyor. Söylediklerimin hiçbiri yeni değil, sadece bir Yahudinin bunu bir Yahudiden duyması, nadir görülen bir durum.

Yahudi halkı, Filistinlilerin sömürgecilikten kurtulma mücadelelerinin anlatılarını küçümsüyor, bu mücadeleyi ırkçı bir yerden redde tabi tutuyor, bunun yerine, sürekli Yahudi masumiyetinden dem vuruyor: Bir halk olarak, hem insanlıktan hem de gerçeklikten alabildiğine kopmuş haldeyiz.

Neredeyse tüm Yahudilerin ve Yahudi mekânlarının Siyonist olması ve İsrail’in varlığını desteklemesi, ahlaki olarak iflas etmiş bir halk olarak bizim suçlanmamızın bir delili. Hiçbir Yahudi, Filistin’i destekleyemez. Bu durum bizi, sadece faşist yönetimimizin baskısı altında olanları değil hepimizi, sadist katliamlarımıza direnmek ve varlığımızı sürdürmek için sürekli yeni yollar geliştirmeye mahkûm ediyor. Yahudilerin Filistin hakkındaki düşünceleri ve duyguları önemli değil ya da daha doğru bir ifadeyle, önemli olmamalı: Yahudilerin duygularına şu anda çok fazla önem veriliyor, özellikle de beyaz Yahudilerin duyguları için dünya durma noktasına geliyor. Yahudi üniversite personeli ve öğrencileri, kutsal Aksa Tufanı operasyonundan sonra sözde “antisemitizm” iddiaları için büyük tazminatlar alıyorlar (Columbia Universitesi’nde açılan davalar neticesinde 21 milyon dolar tazminat ödenecek). Sürekli hedef gösterilen, saldırılara uğrayan, suiistimallere maruz kalan Araplara ve Müslümanlara yönelik baskılarla Yahudilerin yüzleştiklerini kıyaslayın. Filistin, nesiller boyu süren bir özgürlük mücadelesidir, bir avuç Yahudi’nin halka oluşturup ağladığı, yas tuttuğu bir mekân değil.

Filistin’in özgürlüğüne kavuşması için Yahudilerin onayına ihtiyaç yok. Yahudilerin ciddiyetle hareket etmeleri, Filistin’den çekilmeleri ve Yahudiliği faşist Siyonizmden arındırmaları gerekiyor.

Kendi irademizle, Yahudi halkı, Siyonizmi modern Yahudiliğin merkezi bir payandası olarak görüp taçlandırdı. İsrail’i yeni Tanrımız haline getirdi. Giderek inançsızlaşan ve (beyaz üstünlüğünün, yerleşimciliğin, ulus inşası pratiğinin ve Avrupa-Amerika imparatorluğunun iktidarının hüküm sürdüğü) Yukarıdakilerin Dünyası’nda kendisine yer arayan bir halk için aşırı militarize edilmiş bir altın buzağı o.

İsrail’i ve Siyonizmi, dünya Yahudilerinin hayatının her yönüne sorunsuz bir şekilde entegre ettik: Siyonizmin sınırları yok. İsrail, Netenyahu ve Likud partisi üzerinden faşist bir ülke haline gelmedi, bilâkis İsrail, yerleşimci-sömürgeci yapısı nedeniyle doğuştan faşist. Aynı şey, Trump ve Amerika’ya haçlı seferi düzenleyen yerleşimci kolonileri için de geçerli. Dr. Muhammed Abdu’nun Islam and Anarchism [“İslam ve Anarşizm”] kitabında dediği gibi, İsrail’in planı da bu pratik üzerine kurulu.

Amerika ve İsrail, 1492’de kurulan dünyanın ürünü olan, soykırımcı yerleşimciler eliyle yerli halkın toplu mezarlarının üzerine kurulan, ıslah edilmesi ve kurtarılması mümkün olmayan teşekküllerdir.

Küresel Yahudi nüfusunun neredeyse yarısı (yüzde 46’sı) İsrail’de yerleşimci-işgalci olarak yaşıyor: Bunların büyük çoğunluğu (yüzde 82’si), Gazze’deki etnik temizliği destekliyor. ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü mevcut savaşa yönelik desteğin oranı ise yüzde 93. Geri kalanımızın büyük bir kısmı ise Amerika gibi kolonilerde ayrıcalıklı beyaz yerleşimciler olarak yaşıyor (yüzde 41). İsrail haricinde yerleşimci kolonilerinde yaşayan biz de, bulunduğumuz yerlerde Yerlilerin Topraklarına Dönüş Hakkı, Siyahilerin kendi kaderlerini tayin hakkı temelli hareketlere karşı yerleşimci olarak sorumluluklarımızı yerine getirmemeyi iş ediniyoruz. Kaplumbağa Adası denilen tüm bu Kuzey Amerika’da, Siyahilere ve Yerlilere yönelik soykırım 533 yıldır devam ediyor.

Neredeyse tüm Yahudilerin ve Yahudi oluşumlarının Siyonist olduğunu söylediğimde, kendilerini “anti-Siyonist” veya “Filistin yanlısı” olarak tanımlayan çok az sayıdaki Yahudi ve Yahudi örgütünün önemli bir bölümünü de kastediyorum. Yüzeyin altına indiğinizde, Lara Kilani ve İyi Çoban Kolektifi ekibinin sık sık dile getirdiği biçimiyle, çoğunun liberal Siyonist olduğunu göreceksiniz. “Siyonizm karşıtı” olduğunu iddia eden tüm Yahudiler, direnişi her zaman küçümsedikleri ve sömürgeciyi sömürgeleştirilenle özdeşleştirdikleri için (örneğin, “Hem Hamas’ın şiddetini hem de İsrail’in şiddetini kınıyoruz” veya “Filistinliler ve İsrailliler/Yahudiler için toprak üzerinde birlikte var olabilecek bir gelecek” dedikleri için) siyaseten Siyonisttirler.

Gerçek Yahudi anti-Siyonistler, İsrail’in (büyük şeytan Amerika’nın) tümüyle ortadan kaldırılması, Siyonist veya Avrupa-Amerikan emperyalizminin/yerleşimci-sömürgeciliğinin zerre kontrol etmediği toprakların tamamen geri alınması fikrini tereddütsüz desteklerler. Bu destek, Yahudilerin (gittikleri yerlerde zarar vermemelerini veya başka yerlerdeki yerli halkları daha fazla yerinden etmemelerini sağlamak suretiyle) Filistin’den çıkarılmasını, Filistin’in sürdürdüğü silahlı direnişe açıktan ve saygı temelli bir destek sunulmasını ihtiva eder.

Gazze’nin mücahitleri, şu anda Hamas’ın Kassam Tugayları tarafından yönetilen mücadelenin kalbinde yer almaktadırlar. Bu tugaylar, 7 Ekim 2023’te o mucizevi Aksa Tufanı’nı gerçekleştirmişlerdir. Gerçek Yahudi anti-Siyonistler, bu operasyonu tarihteki en verimli sömürge karşıtı operasyonlardan biri olarak görürler.

Yahudiler arasında bu tür siyasi bağlılıklara nadiren rastlanmaktadır. Varolan bağlılıksa halen daha zayıftır. Zira, işgal altındaki Filistin’de son yüzyılda halkımızın akla gelebilecek en iğrenç ve en tiksindirici eylemleri gerçekleştirmesini engellemek için maddi veya anlamlı hiçbir şey yapamadık. Yahudiler, şu anda Filistinlileri toplama kampına dönüştürülmüş hapishanelerde tutsaklara kızgın metal çubuklarla tecavüz edip onları katlediyorlar. Emperyalizmin merkezinde rahat bir hayat süren sözde “müttefik” Yahudilerse, hâlâ “antisemitizm”den dem vuruyor, “İsrail’in eylemlerinden tüm Yahudileri sorumlu tutmayın” diyerek şikâyetlerini dile getirmeye cüret ediyorlar. Yahudiler olarak bu Siyonizm denilen kâbusla kendi saflarımızda yüzleşmek ve savaşmak, ahlaki sorumluluğumuzdur:

Evet, tüm Yahudilerin sorumluluğudur.

Son dönemde kendisini “Siyonist” olarak tanımlamak, gözden düşmüş bir pratikse de Yahudi halkı içerisinde İsrail’in varlığına olan destek, halen daha epey güçlü. Dünyanın dört bir yanında insanlar, Siyonizmi kötü bir şey olarak gördükten sonra İsrail’e karşı giderek daha fazla tavır alırken, Yahudi halkı, faşist bağlılıklarından taviz vermedi. Dünyanın dört bir yanındaki sinagoglarda Yahudi soykırımı üzerine hararetli çatışmalar çıktığını görüyor musunuz?

Filistinlilerin topraklarını satan, İsrail İşgal Güçleri’ne mensup teröristleri konuşturan, bağış toplama etkinliklerinde ağırlayan Yahudi toplulukları ve dini mekânlar içinde iç karışıklıklar yaşandığını görüyor musunuz? Hayır, elbette ki hayır. Yahudiler, tüm sinagoglarda İsrail’e destek verilmesi beklentisi içerisinde. Bu duruş, Yahudi’nin olağan hayatının bir parçası olarak görülüyor: “Sadece Yahudi olduğumuz için sürekli olarak bizden nefret eden bir dünyada doğuştan gelen hakkımızı savunuyoruz” diyorlar. Yahudilerin masumiyetine dair yanılsamalarımız, kendimize verdiğimiz o büyük önem, kurulmuş olan koloniye yönelik haklı ve güçlü bağlılığımız, Yahudi topluluğu içinde neredeyse hiç tartışılmıyor.

Yahudi Siyonistler, Filistin’i Yahudilerle aynı safta görüyorlar çünkü onlar Yahudi; Yahudi anti-Siyonistlerse Filistin’i Filistinlilerle aynı safta görüyorlar çünkü onlar, yukarıdakilerin ezdiği, kutsal alt dünyanın insanları, kendi topraklarında, kendi şartlarında onur ve özgürlük için savaşan yeryüzünün saygıdeğer halkı. Ülke, gerçekten de onlarla birlikte savaşıyor.

Biz pozisyonlarımızdan asla taviz vermeyiz veya geri adım atmayız çünkü tanklarla çocukları diri diri ezen faşistler, Yahudi kardeşlerimiz: Anti-Siyonist bağlılıklar etik temellidir, kimliksel değil.

Yahudi halkı, Netenyahu hükümetinin politikaları, Siyonist teşekkülün liderliğini kimin üstlenmesi gerektiği, Batı Şeria yerleşimleri ve benzeri konularda farklı görüşlere sahip olabilir, ancak Hamas’ın Kassam Tugayları’nı ve 7 Ekim’i desteklediğinizi, Filistin’den Yahudilerin çıkarılmasını savunduğunuzu, İsrail’in tamamen dağılmasını istediğinizi söylediğinizde, Yahudiler, sizi Yahudi topluluğuna ihanet eden kişiler olarak mimler. Ahlaki netliğe sahip Yahudiler, Siyonizmi Yahudilikten söküp atmak için gereken cesarete, omurgaya, örgütlenmeye, inanca, somutlaşmış ilkelere ve iradeye sahip değiller.

İsrail’den ve onun yol açtığı her şeyden nefret eden Yahudilere sesleniyorum: Sizi ölüme yazgılı projelerine ihanet eden biri olarak adlandırdıklarında, kendinizle gurur duyun. “Hain” olmaktan asla vazgeçmeyelim.

İsrail’in tamamı gayrimeşru bir yerleşim yeridir. Tüm İsrailliler, başkalarından çaldıkları topraklarda yaşayan yerleşimciler ve askerlerdir, “siviller” değil. Hem liberal hem de muhafazakâr Yahudi Siyonistler, özgür bir Filistin’de Yahudi yerleşimcilerin geleceği fikrine sıkıca bağlılar, o kibirleriyle, kendilerini Filistin’in sömürgecilikten arınmış geleceğinin önüne koyuyoylar, Yahudi yerleşimcilerin topraklarda kalmaya ve çalıntı ganimetlerinin en azından bir kısmını ellerinde tutmaya hak kazandıklarına inanıyorlar.

Yahudi anti-Siyonistler, kendi halkımız arasında bu hak sahipliği duygusunun en ufak bir izine bile tahammül etmemelidir. Kimse, Filistinlilerin soykırımcılarıyla birlikte yaşamalarını beklemesin.

İki buçuk yıl geçti, Amerikan yapımı bombalar hâlâ gökyüzünden düşerken, gururla Yahudi pilotlar, Gazze, Lübnan ve İran’da hayatlarını tehlikeye atıyor, dünyanın dört bir yanında Yahudi cemaatler o mağrur halleriyle, İsrail bayrağını dalgalandırıyor, Siyonizm karşıtlarının işten çıkarılması, görevden uzaklaştırılması, sınır dışı edilmesi ve suçlu ilan edilmesi için örgütleniyor, bu cemaat mensuplarının İsrail’de yerleşim imkânı bulması sağlanıyor, seyahatleri önündeki engeller kaldırılıyor, Siyonist orduya kaynaklar teksif ediliyor, modern tarihin en büyük engelli çocuk neslini yaratan o kıymetli Yahudi kolonimizi korusun diye Tanrı’ya dua ediyor. “Büyük İsrail” için kapsamı acımasızca genişletilen şiddetli etnik temizlik harekâtıyla birlikte Lübnan’da bir milyondan fazla insan yerinden yurdundan oldu. Sinagoglar artık kutsal değil, Siyonizmin yaşadığı yerde Tanrı yok. Bari Yahudi halkı olarak ne hale geldiğimiz konusunda dürüst olalım.

Avrupa-Amerika’daki Yahudiler, çocuklarını sinagoglara, yaz kamplarına ve Yahudi okullarına gönderiyorlar. Hepsi Siyonist. En nihayetinde onlara İsrail hakkında (“yurtsuz bir halka halksız bir yurt bahşeddildi” veya “çölü biz yeşerttik” türünden) apaçık yalanlar öğretiyorlar. İsrail’in doğum gününü (Nekbe) kutluyorlar. Yahudi çocuklarını bir gün kendileri de Siyonist yerleşimci ve asker olmaya veya Yahudi kimliklerinin ve görevlerinin bir parçası olarak bulundukları yerden Yahudi devletini savunmaya hazırlıyorlar.

Yahudi çocuklarını bu Siyonist Yahudiliğin kurumlarına hizmet yoluna sokan, beyinlerini yıkayıp şekillendirerek genç Yahudileri propagandanın etkisiyle Arap karşıtı, İslam düşmanı, milliyetçi, hak iddia eden bağnazlara dönüştürenlerin suçu günahı, Yahudi anne babalarının, öğretmenlerinin ve toplumdaki yetişkinlerin boynuna.

Onlar da, tıpkı sizin şu an olduğunuz gibi, insanlığın ahlaki nabzından son derece kopuk olacaklar. Oysa insanlık, Siyonizmin ve İsrail’in derinlere işlemiş bir kötülük olduğunu giderek daha iyi anlıyor. Bu gerçeği en son Yahudiler görecek, en son onlar anlayacak, ama iş işten geçecek.

Filistin konusunu analiz ederken Yahudilere başvurmamak, onların sözüne kulak vermemek gerek. Buna hâlâ ihtiyaç duyanlar, bu gerçeği idrak etmeli. Zaten orijinal hiçbir şey söylemiyoruz, her şey sulandırılmış, özünden arındırılmış ve bizi şekillendiren Yahudi propagandacıların süzgecinden süzülmüş halde. Kendinizi, iktidarın boğazından zorla geçirilmemiş, kısıtlanmamış bakış açılarıyla ödüllendirin.

Yahudi halkı, Yahudi topluluğunu ancak kendimizi kahraman veya kurban olarak gördüğümüzde ya da tarihin sunduğu o rahat mesafeyle meseleye yaklaştığımızda savunuyor. Sorumluluk almamız ve mevcut felâket anında faşist rolümüzle yüzleşmemiz gerektiğindeyse bunu yapmıyor. Siyonizm, Yahudi topluluğunu romantize ediyor. Ütopik kavramlarıyla, Avrupa-Amerika’nın emperyalist amaçları adına istisnai bir durum oluşturmak için, Yahudi üstünlükçülüğüne iman etmiş kabileciliği kendince istismar ediyor.

Ayrıca “İsrail, Yahudileri güvensiz hale getiriyor/antisemitizmi artırıyor” söylemini de reddetmek gerek, çünkü:

1. İsrail bağlamında baskı uygulayan, zulmeden biziz, biz kurban değiliz;

2. Bu söylem, Yahudilerin sorumluluğunu göz ardı ediyor, çünkü “İsrail”, sadece üzerimizde asılı duran, şekilsiz, kendi kendini canlandıran bir şey değil, Yahudiler olarak nesiller boyu süren ortak çabalarla günbegün aktif bir şekilde inşa ettiğimiz ve sürdürdüğümüz bir koloni;

3. Bu “antisemitizm” değil, tüm kurumlarımızın desteklediği Yahudi önderliğindeki soykırıma bir tepki;

4. Yahudiler, şu anda Yahudi oldukları için sistematik bir baskıyla karşı karşıya kalmıyorlar. Buna karşılık, “antisemitik olaylar”a dair verileri İftira ve İnkârla Mücadele Birliği (ADL) tutuyor ve bu kurum, her anti-Siyonist eylemde kullanılan afişi ve pankartı “antisemitik bir olay” olarak kayıt altına alıyor. Bu anlamda, “antisemitizm artıyor” propagandasına boyun eğmemek gerekiyor;

5. Yahudilerin mağduriyeti, “Yahudilerin güvenliği” ve “antisemitizm” söylemlerinden gına geldi. Bunlar, sadece dikkatleri Yahudilerin Filistinlilere, Araplara ve Müslümanlara karşı işlediği soykırımdan başka yöne çekmek için kullanılan yöntemler.

Birçoğu, ortaya koyduğum argümanın Yahudi halkını haksız yere hedef haline getirdiğini söyleyecektir: Asıl noktadan hâlâ uzaksınız. Tüm dinimizle soykırımcı Siyonizmi destekliyoruz, sonra da “hedefe” kendimizi koyuyoruz. Oysa soykırımcı Siyonizmi terk edip, ilkeli anti-Siyonizmi savunarak kendimizi hedeften çıkartabiliriz. Aslında temelde Siyonizmin hedef aldığı kurbanlar biz değiliz, biz Siyonizmin failleriyiz: Gerçek hedefler, İsraillilerin “çifte saldırılar” ve “Babam Nerede?” adını verdikleri yapay zekâ ürünü teçhizatın belirlediği hedeflere gönderilen bombalarla olabildiğince çok Filistinli aileyi öldürmek için hedefe konulan Filistinlilerdir.

Eğer Yahudiler adalete önem verselerdi, faşizme karşı savaşan atalarımızın ruhunu somutlaştırsalardı, cemaatlerinin İsrail bayraklarını yırtıp yakarken, ırkçı soykırımcı hahamları Bima’dan ve sinagoglardan kovarken, tapınakların ölüm kolonisiyle tüm bağlarını koparmasını talep ederken, Siyonist kanseri ortadan kaldırmak için din bünyesinde devrim başlatırken görürdük. Kendimizi feda eder, Filistinlilere ve direnişe canımızı verirdik, modern Yahudiliğe ihanet eder, son yüz yıldır, hele ki 7 Ekim 2023’teki kutsal Aksa Tufanı’ndan sonra var olmayan “ortak halk” kavramına karşı açıktan isyan ederdik. Eğer Yahudilerde bir nebze olsun ahlak olsaydı, Yahudiliğin içinde şiddetli bir bölünme ve savaşa tanıklık ederdik. Onlarda böylesi bir erdeme rastlanmıyor. Ve soykırım hâlâ devam ediyor.

Yeter artık, bizim tartışma zemini oluşturma çabalarımızdan, sponsorlu paylaşımlarımızdan, Filistinliler, Araplar ve Müslümanlar gerçeği söyledikleri için çok daha kötü bir kaderle karşı karşıya kalırken, Filistin için kimliklerinin ifşa edilmesi veya işten çıkarılmamızla ilgili kendi kendini haklı çıkaran röportajlarımızdan. Yeter artık, bizim sığ liberal influencer sınıfımızdan, kariyeristliğimizden, müsrif ve anlamsız seçimciliğimizden, Filistinlilerin, Arapların ve Müslümanların etlerinin, derilerinin ve organlarının geride hiçbir kimlik veya iz bırakmadan beton yığınlarının altında toplanıp buhar olması karşılığında yapılan kendi kendimizi tebrik ettiğimiz kitap anlaşmalarımızdan. Biz Yahudiler özel değiliz. Açık olan şu ki “Yahudilerin desteği”, niyeti ne olursa olsun, Filistin’in mücadelesini liberal ve şarkiyatçı bir şekilde etkisiz kıldığı için çoğu vakit zararlıdır.

Tanrı İsrail’i kahretsin, “Yahudilerin genel güvenliği”ni koruma bahanesiyle yüz binlerce insanı katleden Yahudi yerleşim kolonisi, yerle yeksan olsun.

Tanrı, bu hasta, pedofil ve tecavüzcü devleti lanetlesin. Biz Yahudilerin “geri dönüş yasası” uyarınca varolduğunu düşündüğümüz, sömürgeci fikrin ürünü “doğuştan hak olarak kurulmuş devlet”i, tüm Yahudi kurumlarımız hep bir ağızdan destekliyor. Kendi halkımız içinde bu acı gerçeği saptırmak veya küçümsemek, bunu dile getirenleri “antisemitik” olarak karalamaya cüret etmek, sahip olduğumuz sorumluluktan dürüst olmayan, korkakça bir şekilde kaçmaktır. Yahudi ahlakının her türlü emaresi çoktan silinip gitti, o ahlakı Gazze’de biz öldürdük.

Gazeteci Leys Maruf’un sık sık dile getirdiği üzere, “bugün Yahudilerin en gür çıkan sesi, soykırımdır.” Maruf, Yahudilerin kendi toplulukları içinde Siyonizme karşı savaşmaları, Filistinlilerin, Arapların ve Müslümanların Siyonizmin başlangıcından beri yaptıkları gibi, polemiklerin ötesine geçip, maddi anlamda fedakârlıkta bulunmaları gerektiğini söylerken haklı.

Siyonizmin bitmek bilmeyen ölüm makinesinin çarklarına kum atarken, nesillerini ve tüm ailelerini yitiren onlar. Nazizme karşı savaşan anti-faşist Almanlardan bahseden Leys Maruf, anti-Siyonist Yahudilerin Yahudi Siyonizmine karşı anlamlı bir direniş sergilemediklerini söylüyor. Şu hususa dikkatimizi çekmek istiyor: “Yahudi John Brown nerede?” “Yahudi Oskar Schindler nerede?” Maruf, açıklamasında, Siyonist projenin bir asırdan fazla süren tarihinde, Filistin özgürlüğü davası için tek bir Yahudi’nin bile ölmediğine dikkat çekiyor. Peki, biz Yahudiler olarak ayrılık için savaşmaya ve fedakârlık yapmaya yeterince önem vermediğimiz halde, Leys’ten veya herhangi bir Filistinliden Yahudilik ve Siyonizmi birbirine karıştırmamalarını neden bekliyoruz? Kimse bekleyemez. Filistinliler, bize hiçbir şey borçlu değil, asıl bizim Filistin’e olan borcumuz her gün katlanarak büyüyor, ödenemeyecek bir düzeye çıkıyor.

Tarihin bu anında ahlaken Yahudi olmak, Siyonizmle aktif ve militan bir şekilde mücadele etme sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelir. Evet, tüm Yahudiler mücadele etmelidir. Her bir anımız soykırımla tanımlı. Bu Yahudi üstünlükçüsü teşekkül, işleyişini sürdürmek için Yahudilerin rızasına ve iştirakine güveniyor. Eğer Yahudiler, ona iştirak etmezlerse, hele ki ona karşı aktif olarak savaşırlarsa, çöker.

Bu Avrupa-Amerika emperyalizminin askeri karakolunu biz işletiyoruz, onu aklamak ve soruşturmalara karşı korumak için üzerine Yahudilik kılıfı geçiriyoruz, kendi bencil, yerleşimci çıkarlarımız için onu sürekli çalışır durumda tutuyoruz. Yahudi halkı adil olsaydı, her ayinde, bayramda ve toplantıda Yahudi mekânlarını protesto eden, onlarla karşı karşıya gelen Yahudiler görürdük. İşgal altındaki Filistin’de direnişi desteklemek için askeri becerilerini kullanan Yahudilere rastlardık. Bu nesiller boyu süren soykırıma katılan Yahudilere karşı mahkemeler kurulurdu. Halkımızı Nazilerden ve Siyonizmden arındırmak için büyük ölçekli çabalar gösterilirdi ki kimseye daha fazla zarar vermeyelim.

Yahudilik, bu türden bir enerjiye sahip değil. Son iki buçuk yılda, onca dökülen kana rağmen, tek bir sinagog bile Siyonistlikten anti-Siyonistliğe geçmedi. Tam tersi oldu. Birçok Yahudi, Aksa Tufanı operasyonu denilen o sömürgecilik karşıtı eylemin ardından, Siyonist Yahudiliğe ve İsrail’e yönelik desteğini ikiye üçe katladı.

Hâlâ (en azından Avrupa-Amerika’da) Filistin’in silahlı direnişini destekleyen, ABD/İsrail’in tamamen dağılmasını, toprakların sömürgecilikten arındırılmasını savunan, gerçek anlamda Siyonizm karşıtı tek bir haham veya sinagog bile tanımıyorum. Bu, bizi tümüyle töhmet altında bırakan somut bir gerçek.

Yahudi bombaları ve kurşunlarına, her gün diri diri yakılan bebeklere tanıklık eden, canlı yayınlanan şu soykırım bile, Yahudi kurumlarını ve liderlerini Siyonizmden ciddi veya somut bir şekilde bir adım bile uzaklaştırmaya yetmedi.

Modern Yahudilik, hâlâ Tanrı’sızken ki bunun kanıtı, şu yerle bir edilmiş Gazze’dir, İslam, Filistin’in ve bölgedeki müttefiklerinin, tüm Ümmetin, Siyonist sömürgeleştirmeye ve Avrupa-Amerika imparatorluğuna karşı koymak için manevi güç aldığı derin bir kaynak olduğunu cümle âleme gösteriyor.

Çoğu Yahudi olan soykırım sorumlularıyla hesaplaşma vakti giderek yaklaşıyor. Yahudiler, Yahudiliklerinden değil, İsrail ve Nazi-Siyonizmine olan sarsılmaz, tekdüze bağlılıkları sebebiyle soykırıma suç ortağı oluyorlar. Üstelik bir topluluk olarak bu bağdan asla vazgeçemiyorlar. Ne söylenebilir ki? Bu, bizim yarattığımız bir soykırım. Bu şiddeti yaydığımız ve soykırımı destekleme taahhüdümüzden vazgeçmeyi reddettiğimiz için sonuçlar kaçınılmaz olarak Yahudi kurumlarına ve bireylerine geri döndüğünde, bunu kimse “antisemitizm” olarak yaftalayamaz. Herkes, yaptıklarının bedelini illaki ödeyecek. İnsanlar, bu suçların işlenmesi için gerekli zemin sunan kişilerin ve oluşumların peşine ömür boyu düşecekler. Bu, onların hakkı. Tıpkı katliama zemin hazırlama konusunda oynadığı roller ne kadar küçük olursa olsun, yaşlılıklarına kadar aranan Naziler gibi aranacaklar. Üstelik bu soykırım, sadece nesiller boyu süren bir süreç değil, aynı zamanda halen daha devam eden bir soykırım. Bu soykırım, doğası gereği yerleşimci-sömürgecilikle ilgilidir, dolayısıyla Nazi soykırımıyla kıyaslanamaz.

Çözüm, her Yahudi bireyin, sinagogun ve kuruluşun “İsrail” denilen koloniyi derhal, tamamen ve alenen terk etmesi, halkımızı olan bitenden sorumlu tutması ve kaynakları Filistin’in kendi şartlarına göre özgürleşmesine teksif etmesindedir. Evet, bu söylediklerim tüm Yahudiler için geçerlidir.

Eğer sorumluluklarımızı yerine getirip bu işi kendimiz yapmazsak, başkaları kaçınılmaz olarak işi kendi ellerine alacaklardır, çünkü insanlığa yapılan bu hakaret, asla kabul edilemez.

O buldozer, o kadının bedeni üzerinden hiç geçmemiş gibi yapamazsınız. O kablolardan yaptığınız kırbaçlar, sırtlara vurulmamış gibi yapamazsınız. Filistin’deki kıymetli şehitleri hayata geri döndüremezsiniz. O gemi çoktan yelken açtı, Yahudiliğin suçları ebediyen dillendirilecek. Siz gözlerinizi kaçırsanız da, “bizim suçumuz değil” diye gerekçeler uydursanız da, katliam her gün devam ediyor. Bu, bizim suçumuz ve kan dökenler zor kullanılarak durdurulana dek durmayacak.

Yaşasın, onurlu ve çelik gibi sağlam adamlarıyla yer altından kendi yaptıkları silahlarla ve o sarsılmaz inançlarıyla ayağa kalkarak Siyonist düşmanın kalbine korku salan, ölümcül darbeler indiren Hamas ve Kassam Tugayları! Yahudilerin hayatı çaldığı yerde, Kassam, vücudu ihtiyaç duyduğu oksijene kavuşturdu.

Bu, gelmiş geçmiş en utanç verici Yahudi nesli. Hiçbirimiz “bilmiyorduk” diyemeyiz. Manevi olarak boş, ahlaken içi boşaltılmış haldeyiz. Sadece bencillikle “İsrail tüm Yahudileri temsil etmiyor” demekle yetinmeyin. Yahudilik içindeki Siyonizmi ortadan kaldırmak suretiyle bu ayrımın maddi olarak doğru olması için mücadele edin. Tek seçenek bu.

Siyonizmin kötülükleri konusunda Yahudiler, zayıf ve bencil sloganların ötesine geçip sorumluluk almaktansa, kendilerine yalan söylemeyi, kendilerini kandırmayı tercih ediyorlar. Filistin ve tüm bölge, bu değerli ve kırılgan gezegende hezeyanlar üzerine kurulu inkârımızın, bitmek bilmeyen şiddet pratiklerimizin ve bu kadar çok hayatı yok etmek için başvurduğumuz yol ve yöntemlerin sorumluluğunu üstlenmeyi reddetmemizin bedelini daha ne kadar ödemek zorunda kalacak?

Yahudiler, İsrail devletini ve Siyonist ideolojiyi, İsrail’in ev sahibi olan Amerika denilen koloni de dâhil olmak üzere, her düğümü ve uzantısıyla birlikte tümden yok etmelidir. Filistin’i Yahudilikten daha çok önemsiyorum. Eğer Filistin’in yaşaması için Yahudiliğin ölmesi gerekiyorsa, onu öldürün.

Amanda Gelender
28 Mart 2026
Kaynak