30 Mart Seçimleri Ön Notları

Cemaat olgusu temelde uluslararası kapitalizmle tanımlı bir vak’adır. Kendisine atfettiği ve atfedilen hizmet, camia vb. özellikler muhafazakâr Müslüman kitlelerin gözünü boyamak, aklını bulandırmak içindir. Uluslararası kapitalizmin emirlerini ve onun ihtiyaçlarını şimdiye değin AKP bedenini onun masif kütlesini kullanarak icra ediyordu. Geldiğimiz noktada bu beden ve masif kütle neredeyse bir kadavraya dönüşmüştür. Cemaat’in bütün ihtiyaçlarını karşılayan Erdoğan’la tanımlı AKP bedeni çürümüş, kokuşmuş yapısıyla Cemaat ideolojisi için tehlikeli bir hâl almıştır. Bu nedenle Cemaat ideolojisi AKP bedenini terk etmiştir ve bu ruh sığınabileceği bir bedene muhtaçtır.
Özünde küresel kapitalizmin Erdoğan kliği dışında kalan AKP bütünlüğü ile ideolojik, politik bir meselesi yoktur. Geçen süreç içinde Erdoğan kapitalizmin ahenkli işleyişine yolsuzluk, rüşvet, ihalelere müdahale vb. dengesizlikleriyle çapak olmaya başlamıştır. Böyle bir durumda, uluslararası kapitalizm piyasanın selâmetini, huzurunu muhafaza etmek zorundadır. Piyasada huzurun sağlanması için çapak, pürüz olarak görülen Erdoğan kliği tasfiye edilmelidir. Bu kliğin kendini bilmez, sonuçları öngörülemez politikaları ulusal ve uluslararası sermaye örgütleri gözünde ülkeyi uçuruma sürüklemektedir. Haziran Direnişi bu güçlerin nazarında bir uçurumdur.
Dolayısıyla 2000’li yılların başında uluslararası sermayenin yerli burjuvaziyi de ikna etmesiyle imal edilen AKP projesinde Erdoğan kliği bir sapmaya yol açmıştır ve anlaşılan o ki bütün bu toz duman Erdoğan kliğinin tasfiyesiyle nihayete erecektir.
Afrika mesellerinde çokça anlatılan bir hikâye vardır: Avcı bizona zehirli mızrağını saplar ve arkasından hayvanın şuursuzca kaçışını keyifle izleyerek şöyle der; öldü ama farkında değil. Erdoğan, esasında 25 Mart’ta kısa ya da orta vadede çekilmeyi kabul etmiş olabilir. Ancak yine de son kurşununu sıkmadan çekilmesi beklenemez.
Tayyip Erdoğan, işaretlerini daha evvelden almakla birlikte, asıl olarak 17 Aralık’tan sonra ülkede asıl iktidarın kendisi değil, Cemaat olduğunu görmüştür. Zira bedene hükmeden ruh ve akıl çekilince bedenin salınımları anlamsızlaşmıştır.
Dolayısıyla bu seçimlerde kaybetmek demek, yalnızca bir seçimi kaybetmek olmayacaktır. Seçim, Erdoğan kliğinin varoluşunun, istikbalinin, canının, malının kurtuluşu anlamına gelmektedir.
Kaybetmek ya da anlamlı ölçüde güç kaybetmek, büyük bir korku ve bu korku şuursuzca davranmayı beraberinde getirmektedir. Twitter, Youtube gibi yasaklamalar, İzmir mitingine Konya, Kayseri gibi illerden insan taşımak, Seçim öncesi Suriye’ye karşı savaş çıkarma teşebbüsleri bu anlama gelmektedir. Suriye uçağının yalan bir nedenle düşürülmesi büyük İstanbul mitinginde “Türkiye bizimle güçlü” diye bağırmak içindir esasında. Zira gücünün yerinde olduğunun gösterilmesi zorunludur.
Seçimlerde Erdoğan kliği iktidar olmanın bütün olanaklarını sonuna kadar kullanacaktır. Dolayısıyla her türden seçim hileleri kaçınılmazdır. Geçmiş dönemlerde burjuvazinin “demokrasi şenliği” olarak sunduğu seçim müessesesi bu defa hiç olmadığı kadar gerilimli, kavgalı-gürültülü geçmeye adaydır. Bu dolayımda TRT’de “sandık güvenliği” konulu kamu spotu gösterilmesi manidardır. Kamu spotu özünde yapılacak hilelere bir tür ön hazırlık ve kılıftır.
AKP’nin masif kütlesinden ayrılan ve bu masif kütlenin teorik-politik aklı olan Cemaat sığınacak geçici bir beden olarak CHP’yi seçmiştir. Bu cılız bedeni geçici suretle güçlendirmesi gereklidir. Sol, bu işlemde CHP’nin bedenini güçlendirecek bir vitamin olarak görülmektedir. Fethullah Gülen’in Berkin için yayınladığı taziyenin anlamı burada aranmalıdır. Zira damarlarında Kemalizm kanı dolaşan sol unsurlar, bu bedene çeşitli biçimlerde eklemlenmeye zaten teşnedir.
Esasında, Cemaat ideolojisinin kendi bütünlüğü için uygun bulduğu, genetik kodlarının uyduğunu düşündüğü gövde sağ muhafazakâr kitlelerdir. İslamî muhafazakâr referanslara sahip bu kitlenin kapitalizmin dönüşümlerine, yayılmasına, Ortadoğu’yu kuşatıcı politikalarına karşı direnç unsuru olamayacağı zannı üzerinden yaklaşıldığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamıyla “Ilımlı İslam Modeli” esasında Cemaat-ABD projesidir. Erdoğan, bu projenin başarısız olmuş yöneticisidir.
AKP içinde Erdoğan kliği dışında kalan klik tasfiyeyi beklemektedir. Abdullah Gül, Ali Babacan bu anlamıyla tozun dumanın dağılmasından sonra büyük AKP gövdesini devralacaklardır. Bu klik, küresel kapitalizmle son derece uyumlu, ultra liberal ve batıcı bir ekiptir. Zira adı anılan her iki siyasî figür de Amerika’da ve İngiltere’de Erdoğan sonrası dönem için işaret edilmektedir. Cemaat, tasfiyeden sonra masif AKP gövdesine geri dönecektir. CHP, bu tasfiye işleminde yalnızca bir uğrak nokta, ara istasyon olarak kalacaktır. 1999 senesinde Cemaat’in Bülent Ecevit DSP’sini desteklemesi hatırlanmalıdır. O dönem de AKP projesinin imal edilmesiyle Cemaat, sağ muhafazakâr masif kütleye geri dönmüştür. Nihayetinde, Cemaat’in CHP’nin halk tabanıyla çeşitli nedenlerden ileri gelen bir doku uyuşmazlığı olduğu söylenebilir.
Bu noktada Halk için, fakir fukara için gerçek somut düşmanın ulusal ve küresel kapitalizmin bir müessesesi olan Cemaat örgütlenmesinin olduğu belirtilmelidir. Zira bedene hükmeden, bu teorik-politik akıl ve ruhtur. Geçmişten bugüne ülkenin toplumsal, politik ve iktisadî biçimlenişi bu teorik akıl tarafından gerçekleştirilmektedir.
Sol, bu olup bitenlerin karşısında siyasetsizdir. Bu siyasetsizlik, esasında sınıfsal varoluşuyla ilişkilidir. Orta sınıf-küçük burjuva bir üst akıl tarafından yönetilen ve yönlendirilen sol unsurlar, temelde yaşanan alt-üst oluşlarda bir figüran konumundadırlar. Bu üst akıl, sokakta kazanılan mevzileri forumlarda, platformlarda, çeşitli ittifaklarda harcamaktadır. Haziran Direnişi bu anlamıyla, bir tarafında burjuvazi, bir tarafında sol olmak üzere, iki yönlü bir biçimde törpülenmiş, bastırılmış ve şimdiden mitsel bir anlatıya dönüştürülmüştür. Dolayısıyla seçimlerde sol, ne tarafından bakarsak bakalım, politikasızdır.
Temelde, solun bir kısmı bu olup bitenlerin arasında Cemaat/CHP ittifakına ikna olmuş durumdadır. HDP ise İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerde bölünme korkusunu örgütlemektedir. Sol, her halükârda bölünme korkusundan mustariptir ve bu bölünme korkusu onu iki farklı uca itmektedir. Biri, liberallikte cisim bulurken, diğeri, ulusalcılığa eklemlenmektedir.
Nihayetinde, 30 Mart seçimleri AKP’nin, CHP’nin, üretim-bölüşüm alanının, toplumsal dinamiklerin ve kurulu devlet düzeninin yeniden biçimlenişinde önemli bir noktada durmaktadır. Devrimci mücadelenin ve savaşın gelecekte yöneleceği güçlerin ve ittifakların politik temsilcileri seçimler neticesinde belirecektir.
İrfan Özgül
29 Mart 2014

Tatava

Fransa’da bir duvar yazısı: “İktidar sandıkta değil sokakta”
Haricî kafasıdır hüküm süren. Hz. Ali, Hakem vak’asında belirli bir meseleyi çözüme kavuşturmak ister ama Haricîler O’na derler ki, “Hüküm Allah’ındır, sen insanı Allah’ın işine karıştırıyorsun.” Böylelikle istişare, şura, münazara gibi müesseseler üzerinden yönetimsel meselelerin hâl yoluna kavuşturulmasına karşı çıkarlar. "Yapılacak işler Kur’an’da belirlidir, O da bizim mülkümüzde, insanı dâhil etme sürece” derler. Bunu demekle, insan olmayı ipotek altına alırlar, kendisi dışındaki her şeyi ve herkesi insanlık dışı bulup ezme kudretini böylelikle elde ettiklerini zannederler. Ali insan olduğundan ezilir. İnsansız Allah, Allah’sız insanın diğer yüzüdür aslında.
Haricîlik, İslam iktidarının ve mücadelesinin kabileler şahsında ezilmesini ifade eder. O, kabilelerin ve kendilerini kabilelerle tanımlı kılmış bireylerin savunma-saldırı biçimidir. Esasta haricîler, Ali’nin iktidarına karşıdırlar ve bu karşıtlığı İslamî bir kılıf dâhilinde icra etmektedirler. Bu kafa için teorik, fikrî her türlü müdahale “insanî ve insana ait” olarak damgalanıp çöpe atılacaktır. Burada neye düşman olunduğu açıktır.
* * *
Belediye seçimleri konusunda dönen tartışmada da benzer bir hava hâkimdir. Burada HDP ve CHP şahsında, solculuğun ipotek, hüküm ve mülk altına alınması konusunda bir kavgaya rastlanmaktadır. HDP toplumsal muhalefet, CHP iktidar ilişkileri-yönetimsel meseleler konusunda tekel olma sancısı yaşamaktadır. İkisi “Allah” olmaya çalışınca, daha çok Ali sırttan bıçaklanacak, daha çok Hüseyin’in başı kesilecektir.
İkisi de Allah oldukları hususta insanın müdahil olmasına karşıdır. Tartışmanın, şuranın ve istişarenin devre dışı bırakılması için elden gelen her şey yapılmaktadır. CHP, “benim dışımdakiler asla sol olamaz” derken, HDP de aynı cümleyi tekrarlar ya da tekrarlayabilmek için fırsat kollar. Eleştirilmesi gereken yer, burasıdır. HDP’nin aday belirleme stratejisi, Gezi konusunda CHP’yle yürüttüğü alan kavgasının bir ürünüdür. Oysa mazlumların ve sömürülenlerin yeni bir CHP’ye ihtiyacı yoktur. “Tatava yapma” türünden bir gevezeliğe ve terbiyesizliğe muhatap olması, onun alternatif CHP olarak algılanmasının bir sonucudur. Aslında onun AKP ve CHP kitlesini devrimci manada dikine kesen bir irade olabilmesi gerekir.
* * *
Tatava, “bol, gereksiz söz” demektir. “Tatava yapma bas geç” cümlesi, “iktidar ilişkilerini ve yönetim meselesini biz biliriz, bize biat et” demektir. Bu cümleyi internet âleminde dolaştıranlar, tüm Gezi kıyamını bireylere bölüp kıyamı egemenlerin ve devletin önünde diz çöktürmek derdindedirler.
“Tatava yapma”, yani “boş konuşma, iş yap” diyenler, kıyamın ve devletin tartışılmasını, sindirilmesini, idrak edilmesini istemeyenlerdir. Hz. Muhammed’in haricîler için söylediği iddia edilen sözüyle, bu kesimler, “imanın gırtlaktan aşağı inmesine” mani olanlardır. Bu sözdeki kibir, devletin bekasını ve yüceliğini gizler.
Onlar, kitleyi bireye bölüp bireyin başarıcı, hesapçı, sonuca odaklı yuppie’ler (“genç kentli profesyonel”) olmasını talep etmektedirler. Bu kesim, süreç içerisinde siyaseti kariyer ve ikbal olarak görenlere seslenmektedir. “Ben iktidar olacağım, mani olma” demek olan “tatava” sözcüğü, iktidar mücadelesinin sınıfî ve devrimci zeminini ortadan kaldırmak derdindedir.
Salt iktidar olmanın egemenlerin kucağına oturmak olduğunu gizlemek, Gezi kıyamına küfürdür. Tüm devrimler tarihinde sadece şeklî olanı görüp, gördüklerine iman edenler, basit manada iktidar olabilmenin yollarını bildiklerine ve bulduklarına dair bir imajı satmaktadırlar sadece. Böylelikle iktidar olmanın sınıf ve devrim dolayımlarını ezmektedirler.
HDP şahsında “komün”, CHP şahsında “cumhuriyet” Allah yapılınca, sınıf ve devrim boşa düşmekte, değersizleşmektedir. “Hüküm Allah’ındır” diyen haricîler gibi, “hüküm komünün” ya da “hüküm cumhuriyetin” diyenler, sınıfa ve devrime, mutlak ve içi boş bir iktidar adına, küfredenlerdir.
* * *
İnternet âlemi, her ne kadar kitlelere sesleniyormuş gibi görünse de, klavye başında muktedir olma yanılsaması yaşayan bireylere hitap etmektedir özünde. Bu da, “bizim gençlerimizin elinde Molotof yok, tablet bilgisayar var” diyen Tayyip’in hizmet ettiği devlete bağlanmak demektir. İktidar mücadelesinin sınıfî ve devrimci boyutlarını toprağa gömüp sırf iktidar olmak için hesaplar yapmak, oluşu itibarıyla akimdir, atıldır.
* * *
Bir zamanlar Perry Anderson’ın, “devrimler çağı bitti, artık ufak başarılar devri” diyen yazısını kendisine teorik zemin kılan, sonrasında işine geldiği biçimde, “post-devrimcilik dönemi”ne giren bir teorinin ve politikanın, bugün kısa erimli başarı için fethullahçı olması anlaşılır bir durumdur. Fethullahçılıkta mündemiç yuppie’liği devrimcilere, marksistlere önerenlere, bu noktada, Engels’in şu sözünü hatırlatmak gerekmektedir:
“Günün ânlık/geçici çıkarları için önemli ve temel sebeplerin (bu) unutuluşu, takip edecek sonuçları göz önüne almaksızın ânın başarısı için verilen mücadele ile gösterilen gayret ve hareketin geleceği için bugününün kurban edilişindeki kasıt, muhtemelen ‘dürüstçedir’, fakat bu oportünizmdir ve oportünizm olarak kalacaktır, ayrıca ‘dürüst’ oportünizm, belki de tüm oportünizmlerin en tehlikelisidir.” [F. Engels -Erfurt Programının Eleştirisi]
* * *
HDP’nin kısa erimli değil, uzun soluklu bir mücadelenin eri olabilmesi, onun kendisini sığ bir AKP karşıtlığı ile tanımlamaması ile mümkündür. Dürüst oportünizm, çıkışsızdır.
İktidarı AKP’ye, AKP’yi Tayyip’e indirgemek, efendilerin ekmeğine yağ sürecek, bu süreçte güçlenen, gene Tayyip’te tecessüm etmiş iktidar ilişkileri olacaktır.
Kısa vadeli, hemen elde edilecek bir çözüme koşmak, kitlelerin söz, yetki ve karar süreçlerine duhul etmesine mani olacaktır. O kadar demokrasi edebiyatı yapanlar, “tatava yapma” diyerek, sözü öldürmekte, yetkiyi egemenlere teslim etmekte, karar vermenin ancak muktedir olanlara mahsus bir iş olduğunu söylemektedirler. Söz, yetki, kararın en basit ve en geri biçimi olan sandığın başatlaştırılması, halkın iradesini küçümseyen küçük burjuvaların işi olmalıdır. Tatavacılık, kendisini Müslüman’ın ve Kürd’ün geri, kaba, cahil ve kara öfkesine kapatmak, kendi varlığını ona karşı kurmak demektir.
Bu öfkeye karşı bir savunma biçimi olan haricî kafası, namazı her santimiyle icra etmeyene küfrederse, aynı kafa kendi barikatında taş atmayanı “devrimci” saymayacaktır. İlki İslam’ı, ikincisi sosyalizmi kendi icraatına ve eylemine kapatacaktır. Ama bu kafa, namazın ve barikatın neden ve nasıl içinin boşaldığını anlamayacaktır. Haricîler Suriye’de kafa kesiyorlarsa, bu şekilci devrim’ciler de burada kafa kesmeye çalışacaktır. Bunların, ortaklaşmanın, paylaşmanın, istişare etmenin, iş yapmanın yazılı olabileceği bir kitapları yoktur. Haricîler, onca Kur’an’cılıklarına karşın kitapsızlar ise, bunlar da kitabı, sözü, söze ve eyleme iştiraki öldürmek zorundadırlar.
* * *
Haricîler, onca enternasyonalistliklerine, onca Allah ve Kur’an demelerine karşın, Ali’nin ve İslam’ın diz çöktürdüğü kabilelerin müdafaası için çalışırlar. Demek ki bugünün post-haricî solcular da kendi kabilelerini, eski örgütlerini, bağlı oldukları CHP yuvasını korumaktadırlar özünde. Kürd ve Müslüman, ağzında hangi söz olursa olsun, bunlar için tehdittir.
Gezi kıyamı tatavacıların üzerine basıp geçecek güçtedir. Yeter ki burjuva yuppie’liğin hesapçılığından, iş bitiriciliğinden, icraatçılığından ve mesihçi, kısa vadeli çözüm edebiyatından kendisini kurtarabilsin.
Eren Balkır
23 Mart 2014

FHKC Bildirisi

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Yönetimi güvenlik aygıtının ve istihbarat servislerinin 20 Mart’ta Batı Şeria’nın muhtelif kesimlerinde örgütün destekçilerine ve üyelerine yönelik tutuklama ve baskı kampanyasına derhal son vermesini talep etti. FHKC bildirisinde özel olarak dile getirilen bir diğer husus da, Azza mülteci kampında 5 FHKC destekçisinin tutuklanması, onlarca evin saldırıya uğraması ve 5 kişinin de Filistin Yönetimi güvenlik güçlerince takibata uğramasıydı.
FHKC, Filistin Yönetimi güvenlik güçlerinin Filistin halkının ulusal gücü olan örgüte karşı sürdürdüğü kampanyayı kınadı. Bilindiği üzere örgüt, Siyonist işgalci devletin de hedefinde ve bu devlet yoldaşlarımızı cinayetler ve kitlesel tutuklamalarla hedef hâline getirmekte, her yerde halkımıza yönelik saldırganlığını giderek artırmakta.
FHKC, Filistin Yönetimi’nin halkımız için tam bir felâket olan işgalci devletle işbirliğinde hareket etmesine bir son vermesini, onurlu birçok eylemcinin serbest bırakılmasını talep etmektedir. Örgüt, ayrıca geçenlerde Filistinli eylemcilerin ve özgürlük savaşçılarının güvenlik aygıtınca serbest bırakıldıktan birkaç saat sonra Siyonist işgalcilerce tekrar tutuklanması gibi muhtelif olayları hatırlatmaktadır.
Cephe’nin bildirisindeki ifadeyle, Filistin Yönetimi’nin, bu uygulamaların Filistin halkınca reddedileceğini artık öğrenmesi gerekmektedir. Filistin güvenlik güçleri için en uygun görev, halkını, eylemcilerini ve özgürlük savaşçılarını korumak, ayağa kalkan kendi halkını ve eylemcilerini kırbaçlamamak olmalıdır.

Suudi Arabistan ve El-Kaide

Suudi Arabistan Terörizme Verdiği Destekten Ötürü Pişman mı?
Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından çekilmiş beş dakikalık film insanın kanını donduracak cinsten. Filmde savaşçılar, Suriye-Irak arasındaki karayolunda üç tırı durduruyorlar. Biri, gayet gergin bir hâldeki şoförlerin kimliklerini alıyor ve tehditkâr bir ifadeyle, “Hepiniz Şii misiniz?” diye soruyor. Soru, “Hayır, biz Humuslu Sünnileriz” şeklinde cevaplanıyor, alçak ve umutsuz bir ses tonuyla, “Allah size zafer nail eylesin” diye devam ediyor şoför sözlerine.
Şoförlerden biri, “biz sadece yaşamak istiyoruz” diye yalvarıyor. “Burada ekmeğimizi kazanmak için bulunuyoruz.” diyor. IŞİD militanı, şoförlerin Sünni olup olmadıklarını teste tabi tutuyor. “Sabah namazı kaç rekat?” diye soruyor. Cevaplar üçle beş arasında değişiyor.
Militanların arasına katılan bir başkası, “Alevîlerin Suriye için ne yapıyorlar?” diye soruyor. “Onlar kadınlara tecavüz edip Müslümanları katlediyorlar. Konuşmalarınızdan anlaşılıyor ki siz müşriksiniz.” diye devam ediyor sözlerine. Üç şoför yol kenarında kurşuna diziliyor sonra.
Suriye ve Irak’taki silâhlı muhalefet, bugün Selefî cihadcıların, kendilerini cihada adamış köktenci İslamî savaşçıların hâkimiyeti altında. Şam-Bağdat yolunda Sünni olmayan şoförleri katledenler de bunlar. Suriye, Irak ya da Pakistan’da kaç Şii’nin öldürüldüğü Batılı hükümetlerin umurunda değil ama onlar El-Kaide lideri Usame bin Ladin’in inancına benzer inanca sahip Sünni hareketlerin bugün 11 Eylül öncesinde Taliban’a tabi olduğu günlere kıyasla, Irak ve Suriye’de daha fazla alana sahip olduklarını görüyorlar.
Batı destekli, sözde seküler Özgür Suriye Ordusu’nun Beşar Esad’ı yıkacak savaşa öncülük ettiği iddiası, cihadcıların geçen Aralık ayında silâh depolarını ele geçirip ÖSO komutanlarını öldürmesiyle geçersizleşti.
Son altı ay içinde, Suriye’de artık epey kudretli olan cihadcı savaş ağalarını finanse etme ve destekleme noktasında Körfez ülkelerindeki Sünni krallıkların ve Suudi Arabistan’ın ortaya koyduğu eylemler Washington’da gerçek bir öfkeye yol açtı. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, 2012’den beri Suudi istihbaratının başındaki isim olan ve eskiden Washington büyükelçiliği yapan Prens Bender bin Sultan’ı eleştirdi. Prens, Esad’ın yıkılmasına yönelik kampanyayı yöneten isim.
Prens, ayrıca Suriye’de sivillere karşı kimyasal silâhlar kullanıldığı vakit, bu ülkeye müdahale etmediği için Obama’yı kınamıştı.
Geçen ay Prens Bender’in istihbarat başkanı olmasına karşın Suriye’deki Suudi politikasının yürütülmesi noktasında artık görevde bulunmadığı ortaya çıktı. Prens yerini Arap Yarımadası’nda El-Kaide’ye karşı yürütülen kampanyadaki sorumluluğu ile bilinen, ABD ile birlikte iş tutan içişleri bakanı Muhammed bin Nayif’e bıraktı.
Suudi Kralı Abdullah’ın oğlu ve Suudi Millî Muhafızları’ının başı olan Prens Mitab bin Abdullah da yeni Suriye politikasının formüle edilmesi sürecince rol oynayan diğer bir isim. Suudi Arabistan’ın diğer Körfez krallıklarıyla arasındaki farklılıklar daha fazla alenileşiyor, zira Suudilerle birlikte, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri de Katar’daki elçiliklerini bu ay geri çektiler. Bunun asli nedeni, Katar’ın Mısır’daki Müslüman Kardeşler’e destek sunması ama öte yandan da Suriye’deki kontrolden çıkmış olan cihadcı grupları parasal ve askerî açıdan desteklemesi.
Suudi Arabistan, Suriye’deki asilerin desteklenmesi görevini geçen yaz Katar’dan devralmıştı. Ancak Suudilerin Suriye meselesine duhulü daha derin ve daha uzun soluklu bir mesele, zira savaşçıların önemli bir bölümü diğer ülkelerden ziyade daha çok Suudi Arabistan’dan geliyor.
Suudi vaizler, Esad’a karşı silâhlı mücadele verilmesi konusunda hararetli vaazlar veriyorlar, bu mücadelenin bireysel gönüllülük ya da devletler düzeyinde gerçekleşmesi gerektiğini savunuyorlar. İslam’ın püriten, kitabî bir versiyonu olan Vehabîliğin inançları, Suriye, Irak, Afganistan, Pakistan, Mısır ve Libya’daki El-Kaide veya diğer Selefî cihadcı grupların inançlarından pek farklı değil.
Protestanlığı imha etmeye çalışan Roma Katolikliği gibi, Suudiler de ideolojik planda Şiiliği bir tür sapkınlık olarak görüyorlar ve ona kökten karşı çıkıyorlar. Bu husumet Vehabîlerle Suud Sarayı arasında 18. yüzyılda kurulmuş ittifaka dayanıyor. Politik birer oyuncu olarak cihadcı hareketlerin gelişimindeki önemli tarih ise Sovyetler’in Afganistan’ı işgal ettiği ve Humeyni’nin İran’ı Şii teokrasisiyle yönetmeye başladığı 1979 yılı.
Seksenler boyunca Suudi Arabistan, Pakistan (Pakistan ordusu) ve ABD arasında epey dayanıklı bir ittifak kuruldu. Suudiler, Amerika’nın bölgedeki hâkimiyetinin ana destekçilerinden biri oldular ama ayrıca El-Kaide için gerekli tohumları da attılar.
11 Eylül, ABD için bir “Pearl Harbour” momenti temin etti, oluşan ani fikir değişikliği ve korku, Saddam Hüseyin’in hedef alınması ve Irak’ın işgal edilmesi noktasında gerekli neo- muhafazakâr ajandanın tatbiki için maniple edildi. El-Kaide üyesi olma şüphesiyle tutuklanmış kişilere uygulanan su işkenceleri, esasta örgütün Suudilerle değil, Irak’la rabıtası olduğunu ispatlamayı amaçlıyordu.
11 Eylül Komisyonu raporu, El-Kaide’nin ana finans kaynağının Suudi Arabistan olduğunu gösterdi. Ama saldırıdan altı yıl sonra, 2007’de Irak’ta ABD ile El-Kaide arasındaki çatışmaların doruğa ulaştığı günlerde, terörün finansmanının izlenip engellenmesinden sorumlu ABD Hazine Bakanlığı Müsteşarı Stuart Levey, ABC News’e, konu El-Kaide’ye gelince, şunları söylüyor: “Parmaklarımı şıklatıp bir ülkenin parasal desteğini kesmem mümkün olsaydı, bu Suudi Arabistan olurdu.” Devamında da, terörizmi finanse ettiği için ABD veya Birleşmiş Milletler tarafından belirlenmiş herhangi bir kişinin Suudilerce kovuşturulmadığını ifade ediyor.
Suudilerin işbirliği yapmaması üzerinden yaşanan bu yoğun hayal kırıklığına karşın, son birkaç yılda değişen pek bir şey yok. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Wikileaks aracılığıyla sızan 2009 tarihli bir yazışmasında, şunu söylüyor: “Suudi Arabistan, El-Kaide, Taliban, LeT (Leşker-i Taiba) gibi terörist gruplar için önemli bir finansal destek üssü olma özelliğini hâlâ muhafaza ediyor.” Clinton, Suudilerin El-Kaide’nin sadece yurtiçi faaliyetlerine karşı harekete geçiyor olmasından şikâyet ediyor.
ABD Terörizm ve Finansal İstihbarat Müsteşarı David Cohen, geçen hafta El-Kaide’nin finansal kaynaklarını kuruttuğu için Suudileri övdü ama öte yandan da krallık sınırları içinde diğer cihadcı grupların hâlâ yardım aldığını öne sürdü.
Cihadcıların desteklenmesi hususunda Suudi Arabistan Körfez krallıkları arasında yalnız değil. Cohen’in ifadesiyle, “müttefikimiz olan Kuveyt, Suriye’deki terörist grupların finanse edilmesi amacıyla kullanılan ana merkez hâline geldi.” Cohen, öte yandan, Nayif Acmi’nin hem Adalet hem de Evkaf ve İslam İşleri Bakanı olarak atanması hususunda şikâyetlerini dile getiriyor: “Acmi uzun süre Suriye’de cihadı destekledi. O Nusra Cephesi’nin finansörü.” Cohen’in tespitiyle, evkaf bakanlığı cihatçılara Kuveyt camilerinde bağışlar topluyor.
Amerikalıların sızan diplomatik görüşmelerinde de görülüyor ki, Suudiler esas olarak Şiilikle mücadeleyi öncelikli kabul ediyorlar. Bu noktada paranoya derinlere ulaşıyor: örneğin, üst düzey bir Suudi diplomat, ülkesinin müttefiki olan Pakistan’da kendilerinin gözlemci değil, katılımcı olduklarını söylüyor. 11 Eylül öncesinde Afganistan’daki Taliban hükümetini sadece Suudiler, Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tanımıştı.
Suudilerin Şii yayılmacılığı ile ilgili korkuları abartılı ve histerik, zira Şiilik Şiilerin çoğunluğu teşkil ettikleri ya da güçlü bir azınlık oldukları bir avuç ülkede güç sahibi. 57 Müslüman ülkesi içinde sadece dördünde Şiiler çoğunluk.
Gene de Suudiler, Pakistan Cumhurbaşkanı Asif Ali Zerdari konusunda şüpheli bir yaklaşım içerisinde, bu nedenle ülkede askerî bir diktatörlüğün tesis edilmesini tercih ettiklerini söylüyorlar. Zerdari’yi sevmemelerinin nedeni, mezhepsel. BAE dışişleri bakanı Şeyh Abdullah Bin Zeyd’in ifadesiyle, “Suudiler Zerdari’nin Şii olduğundan şüphe ediyorlar, bu da onların İran, Irak’taki Malikî hükümeti ve Zerdari idaresi altındaki Pakistan arasında oluşabilecek Şii üçgeni konusunda endişelenmelerine neden oluyor.”
Şiilere yönelik mezhepsel husumet, İran’a yönelik korku ve nefretle birleşiyor. Kral Abdullah, Amerika’yı İran’a saldırması konusunda sürekli teşvik ediyor ve “kesin şu yılanın başını” deyip duruyor. Suudilerin diğer bir meselesi de Irak’taki Şii çoğunluğun artan etkisi. Birçok Suudi’nin hükümete karşı yapılan cihadcı eylemlerine sempati duymasının nedeni bu.
1171’de, Mısır’da Fatımî hanedanlığının Selahaddin Eyyubî tarafından yıkılmasından beri Arap dünyasında yaşanan ilk vaka olması hasebiyle, Irak’ta hükümetin Şiilerin eline geçmesi, Riyad ve diğer Sünni başkentlerinde herkesin alarma geçmesine neden oldu ve buralarda yöneticiler yaşanan bu tarihsel yenilgiyi terse çevirmek için çalışmaya başladılar. Irak hükümeti bu saldırıyı 2009’da bir Suudi imamın Şiilerin öldürülmesi için fetva vermesiyle fark etti. Bölgedeki Sünni hükümetler, bu fetvayı kınayan herhangi bir adım atmadılar ve “şüpheli bir sessizlik” içine girdiler.
2011’deki Arap ayaklanmaları mezhepçiliği körükledi. Bu, özellikle doğusundaki Şii azınlıkla ilgili yoğun şüpheler içerisinde bulunan Suudiler arasında cereyan eden bir süreçti. Mart’ta 1.500 Suudi askeri Bahreyn’deki Halife ailesini desteklemek için harekete geçti ve adadaki Şii azınlığın gerçekleştirdiği demokrasi yanlısı gösterileri bastırdı, Şii mabetleri buldozerlerle yıkıldı.
Suriye’de Suudiler, Suriye hükümetinin Kaddafi gibi yıkılacağını zannettiler. Onların hesaba katmadığı şey, Rusya, İran ve Lübnan Hizbullah’ının Suriye’ye yönelik desteği ve hükümetin elindeki güçtü. Ancak Katar ve Türkiye yanında, Suudilerin sürece dâhil olması ayaklanmanın ideolojisi olan seküler demokratik değişimin önemini azalttı ve isyanı, ön cephesinde Selefî cihadcı tugayların durduğu, Sünnilerin iktidarı alma teşebbüsüne dönüştürdü.
Tahmin edileceği üzere, Alevîler ve diğer azınlıklar ölümüne savaşmaktan başka bir seçeneklerinin olmadığını düşünüyorlar.
Birçok abuk sabuk komplo teorisi geliştirildi ve 11 Eylül saldırılarında ana suç ortağının ABD hükümeti olduğu iddia edildi. Bu teorilerdeki saçmalık, dikkatleri ortada bir komplo olduğu gerçeğine çevirdi oysa bu gayet açıktı ve asla bir sır da değildi.
ABD, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki üçlü ittifakın bedeli, cihadcı hareket. Bugüne dek bu hareket batı, karşıtı olmaktan önce Şii karşıtı ama Şam-Bağdat karayolundaki IŞİD militanlarının da gösterdiği kadarıyla, artık Sünni olmayan herkes tehlike altında.
Patrick Cockburn

Tufan

Egemen Bağış’ın ifşa olan son tapesine kimse sevinmesin. Gezi sürecinde “AKP zulmü Allah’sızdır” dediğimize kızanlar, bugün utansın.
Hz. Nuh ve tufanla ilgili âyetler ya da önceki Kitaplarda dile getirilen hikâyeler, bir kavganın sürdüğünün delili. Bir kavmin veya bir insanın üstünlüğü yerle yeksan ediliyor, kavim ve insan Allah’a bağlanıyor. Nuh ve tufan hikâyesi Yahudileşme temayülü üzerinden de okunabilir. Bu temayül içre düşünenler, elbette kendilerini üstün kavim olarak takdim ediyorlardır. Mesele, Yahudi ve Hristiyan düşmanlığı değil; zira İslam, mülkün mecazı olarak Hristiyan ve paranın mecazı olarak Yahudi’ye karşı bir devrim.
“Andolsun ki Nuh'u elçi olarak kavmine gönderdik de dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka bir ilâhınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.’[…]" (A’râf:59)
İlahi görülen kavimse veya bireyse, onun için güvenli, huzurlu gemiler inşa ediliyor. Dışarıda kıyam eden kavimler ve insanlar var iken, bu gemiye hainler dolduruluyor. Egemen Bağış, bu ülkeyi AB’ye satan tezgâhın başında oturan kişi; doğalında, dinsiz-imansız biri olduğu için o koltuğa oturuyor. Vatan toprağını satanın dini olmaması gerekiyor.
Tufandan korkan kavimler ve kişiler gemi inşa ediyorlar. Kur’an, Nuh meselini meseleyi Allah’a, Kur’an’a ve Peygamber’e bağlamak için dile getiriyor, gemi sahiplerini yüceltmek, armatörleri övmek derdiyle değil:
“Buna rağmen yine de onu inkâr ettiler. Biz de onu ve gemide kendisiyle beraber olanları kurtardık. Ve onları yeryüzüne halifeler yaptık. Âyetlerimizi inkâr edenleri ise suda boğduk. Bak işte uyarılanların akıbeti nasıl oldu.” (Yûnus:73)
Yeryüzünün halifesi, Kur’an’a göre, mustazaflar, Nuh’un arkasındaki ayak takımı. Bu âyetleri kendi mevcudiyetine bağlamak ve birilerinin verdiği gücün ilahi olduğunu iddia etmek de mümkün. Yahudileşme temayülü burada. Sermayeyi Allah yapmak, bu küfür düzeninde olağan. İnşa edilen gemideki içişleri bakanının Gezi Parkı’ndaki inşaat şirketinin çıkarlarını savunması; AB bakanının gazete patronlarını pohpohlaması doğal.  
Egemenler, kendi mal ve can güvenliğini cana ve mala dair, içre korkularını genele yayarak sağlıyorlar. Asgari ücretle çalışan işçi, milyon dolarlar kazanan patronun hayatını bu nedenle korumak gerektiğini düşünüyor. O, milyon dolarların korunmasının kendi üç kuruşluk ücretinin korunması olduğunu zannediyor. Sonra o egemenlerin inşa ettiği gemilere biniyor.
“Buna karşılık, kavminin ileri gelen kâfirlerinden bir kısmı dediler ki: ‘Biz seni bizim gibi insanlardan biri olarak görüyoruz, başka değil. İlk bakışta bizim ayak takımımızdan başkasının senin arkana düştüğünü görmüyoruz. Sizin bizden fazla bir meziyetinizi de görmüyoruz. Aksine sizi yalancılar sanıyoruz.’[…]” (Hud:27)
Nuh’un peşine düşen ayak takımı, bir devrim yürüyüşüne denk düşüyor. Allah’sız-Kitap’sız Nuhların tufandan kaçmak için bindikleri gemilere o Nuhlara benzeyen insanlar eşlik ediyor. Onlar güç, servet ve iktidarı korumak için biniyorlar gemiye. Ayak takımından tiksiniliyor, Kürd ve Müslüman ve yoksul denilerek, limanda bırakılıyor. Demek ki mesele, kelamı, sözü, şekli çalıp onu taklit etmek değil, Allah’ın emrini yerine getirmek. Öyleyse Tayyip’in bir kez daha şiire sığınması boşuna. Şiir, arkasında kavga yoksa, şirkin ahlanmasından başka bir şey değil.
Fethullahçılar bugün, “korkmayın, bu CHP ve MHP’yi biz merkeze çektik, eskisi gibi değiller” diyorlar. Merkeze çekilme, efendilerin gemisine binmek anlamına geliyor. Can ve mal korkusu ile, yaşanan tufandan kaçanların bindikleri gemide Fethullahçılar geçiyor dümene. Yeni dönemde can ve mal korkusu yeni neferlerini emir altına alıyor. Şimdiden duyulmaya başlanıyor, CHP’lilerdeki şu mırıltı: “Artık yeter, sokağa çıkmayın, eylem yapmayın!”
Doksanların tufanında İslamî kesim huzura indirgenmiş bir İslam’a bağlanıyor. Huzurlu ve güvenli bir gemiye bindiriliyorlar. Cana ve mala bağlanmış Müslüman, Allah’sız kaptanların götürdükleri yere sürükleniyorlar. Mesele, Allah’ın emri dâhilinde olmak, tufana katılmak.
Huzura indirgenmiş, kapatılmış İslam stabil, kontrol edilebilir cemaatler örgütlüyor. Cemaatler, kendi bireyliğine kapanmayı namaz ve dua yerine sayan kişilikler üretiyor. Nuh’un gemisinin modern ve postmodern biçimleri, sol gibi İslamî kesimde de karşılık buluyor. Kaos, çatışma ve ucu açıklık sürekli öteleniyor. Zor koşulların içinden geçen Yahudi kavmi için yirmi dört saat bu nedenle sürekli kontrol altına alınıyor. O başkasını kaosçu yapıyor, kendisini sürekli kontrollü ve disiplinli tutuyor. Küçük gemiler dolaşıyor zaman denilen ummanda. “Huzur İslam’da” diyenler, huzuru ve rahatı kılıcıyla kesip atmış Peygamber’i dinden ve tarihten tasfiye etmek zorunda.
Tufanı bir kenara bırakalım, yağmur yağdığında bile, derhal gemiler inşa ediyorlar. Sol bu işi doksanlardan beri yapıyor. Çeşitli biçimleri mevcut. Sürekli bireyde vücut bulan kavimlere, kavimleşen bireylere sesleniliyor. Tufanın ucu açık, kontrolsüz, belirsiz niteliği gemi sayesinde dışlanıyor.
Gezi kıyamı bir tufan. Örgütler hemen başlıyorlar gemi inşaatına. Kendilerine benzerleri alıyorlar gemilere. Tufana örgütlenmiyorlar, tufanın emrini yerine getirmiyorlar. Yeryüzünde bir tek kâfir bırakmayacak olan sürecin şiddetini düşürüyorlar. (Nuh dedi ki: "Yeryüzünde kâfirlerden bir tek kişi bırakma.” (Nuh:26)
Gezi sonrası kitlesel tufanda örgütler gemilerini koruma derdine düşüyorlar. O gemiye sadece kendilerine benzeyenler girebiliyor. Müslüman’dan kaçılıp “işçi”ye ve “ezilen”e sığınılmasının nedeni de burada. Sığındıkları limanda gerçek işçi ve gerçek ezilen yok. Çünkü gerçek işçi ve gerçek ezilen, müslüman. Müslümanlığından arındırılmış, saf bir işçi ve ezilen, hükümsüz, batıl, manasız. Saf işçi ve saf ezilen, küçük burjuvaların özne-birey kurgusu sadece, bir ütopya.
Gezi tufanı karşısında kendi gemilerine sığınan sol örgütler, lafla, teoriyle bu minvalde ilişki kuruyorlar. Ortada ciddi bir mücadele var, sözü yükseliyor, dil buluyor, “o sözü edersek, mülk edinirsek, o mücadelenin öncüsü, sahibi oluruz” deniliyor. Öncü olmak denilen şey, mülk sahibi olmak zannediliyor. Söz ağza ve ağzın sahibine indirgeniyor. Çığlık, vaat ve öfkeden arındırılıyor. Ahenge kapatılıyor, bunun için, egemenler gerekli zemini sağlıyor.
Gemi için, öfkeli ve dertli laf tehlikeli. Öfkeli ve dertli lafın değersiz ve anlamsız kabul edilmesinin nedeni bu. Gemiye öfkenin ve derdin girmesi istenmiyor. Bu kadar mülkiyetçilikte, herkes Nuh olma derdinde, her örgüt Nuh’un gemisi. Ama bu nuhların Allah’ı yok.
Egemen Bağış’ın “Bakara-makara”sı, Kur’an’ı google’dan okuması ile solcuların tavırları benzeşiyor. Huzurlu-güvenli gemiler inşa etmekte ortaklar. Ortaklaşması gerekense, İslamî ya da sol, can ve maldan geçmiş, tufana örgütlenmiş kitleler.
Eren Balkır
18 Mart 2014

Kaldıraç'ın Feminizmle İmtihanı

Bir kadın ya da bir erkek, bir erkeğe ya da kadına âşık olduğunda, kâğıda döktüğü kelimeler, o kadına ya da erkeğe değil, aşka aittir. Çünkü o kadın veya erkeğin, aşk olmadan o kâğıttaki kelimeleri bulması, manalandırması mümkün değildir.
Marx denilen, 1818 ile 1883 yıllarında yaşamış tarihsel kişi, onca lafı bir kavga sayesinde, bir kavgadan ötürü ve o kavganın yüzü suyu hürmetine edebilmiştir. Marksizm düşmanlarının ilk planda yaptıkları liberal işlem şudur: marksizm, Marx denilen o kişiye kapatılır, indirgenir. Böylelikle marksizm, Türkçünün ağzında, “Marx Alman’dı, size ne ey Türk milleti!” lafıyla karşılanır. Dinci aynı tepkiyi, “Marx Yahudi’ydi” şeklinde dile döker. Feminist (kadınsıcı) ise Marx’ın erkek oluşuna vurgu yapar.
Bu işlemde dert, kitleleri Marx’ın yoldaşı, ortağı, emekçisi olduğu o kavgadan uzak tutmaktır. Özetle, kitleler bireylere bölünüp, o bireylere şu zoka yutturulur: “Sen bireysin, aklın-fikrin var, irade sahibisin, özgürsün, bir adamın ortaya attığı bir işe niye uşaklık edesin?” Kolektif işten ve kavgadan uzak tutulan bireylerin önce kitleden ve kolektiften nefret ettirilmeleri gerekir.
Kadın, güçlü bir ideolojidir. Bu ideolojinin teorik ve politik karşılıkları da vardır, olmalıdır. Bu açıdan feminizm o güçlü ideolojiyi kırıyorsa kesilip atılmalı, ama o ideolojinin hizmetkârı oluyorsa desteklenmelidir. Esasında böyle olduğu takdirde feminizmin “marksist” ya da “sosyalist” sıfatıyla tanımlanmasına da gerek kalmaz. Sınıflar mücadelesine iman (güven) önemlidir; bu açıdan feminizmin içinde veya altında hüküm süren o güçlü ideolojinin (kadının) kavgaya yoldaş olmayı bileceği görülmelidir. “İşçi” denilen güçlü ideolojiyi bireye kapatanların, onu kavgadan kaçıranların, kendileri dışındaki her şeyi kimliğe indirgemelerine ve onları küçümsemelerine karşı çıkılmalıdır.
Marx’ın örgütlendiği, ait olduğu, kendisini yoldaşı, ortağı, emekçisi kıldığı kavgadan tecrit edilmesi mümkündür. Belirli özel bireylerin uhdesinde ve mülkiyetinde, özel odalarda kurgulanmış bir Marx’ın üzerinden tanımlanan bir marksizmin sömürülenlere ve mazlumlara bir hayrı yoktur. Marx da o kavga hasebiyle güçlü bir ideolojidir. Feminizmin kadına yaptığı gibi, bir tür marksizm de Marx’ı iğdiş ediyor, o kavgadan çalıyorsa, kesilip atılmalıdır.
Feminizmin marksizmin ezilmesi ve yok edilmesi için kullanılmasına karşı dikkatli olmak gerekir. Geçen yüzyıl, marksizmin feminizmdeki zenginliğe muhtaç olduğu, feminizmle pekiştirilmesi gerektiği, feminizmin krizdeki marksizmin kurtuluş yolu olduğuna ilişkin tezlerle doludur. Bu tezlere dair esas tartışılması gereken, kavgadan ve aşktan soyutlanmış, tecrit edilmiş, metafizik bir olgu olarak, bedenin neden bu kadar altının çizildiğidir. Bu beden kimindir ve nedir?
İki dünya savaşı, muhtemelen, bedenin putlaştırılmasında önemli bir rol oynamıştır. Marksizmin yeni oluşan döneme cevap olamaması, onun bedeni ve bedenin mutlak sahibi bireyi anlamamasıyla ilişkilendirilmiştir. Bu yaklaşım, doğalında, marksizmin değdiği yerlerin kendisine kapatılmasını beraberinde getirmiştir. Marksizm o kavgaya açılmayı ifade ettiğinden, toplumdaki çeşitli unsurlar kimlik haznesine kapatılmışlardır. Ulrike Meinhof’un bugün feminizmin şehidi sayılması, onu var eden kavganın boşa düşürülmesi ve değersizleştirilmesi içindir.
Şiddet sınır çeker. Kavgadan kaçan birey, o sınırı boğucu, ezici bulur. Oysa o sınır, kolektif kavganın daha geniş bir düzleme, zamana-mekâna açılmasını sağlar. Örneğin bir kadının kocasına attığı tokat, onu birden uçsuz bucaksız bir kadınlık ordusuna dâhil eder, coğrafya genişler, dil güçlenir, tarih kökleşir.
* * *
Bu uzun girizgâh, 8 Mart’ta İstanbul’da yapılan kadın yürüyüşünde çeşitli örgütlerle feministler arasında yaşanan kavgaya dairdir.
İstanbul Feminist Kolektifi ve İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği, özellikle Kaldıraç’ın tavrını eleştirmiş, bu hususta Partizan, Kaldıraç ve Emekçi Kadınlar (EKA) birer cevap kaleme almıştır.
Kaldıraç ve EKA gösterdiği tavrın arkasında durmuş, Partizan ise feministlerden özür dilemiştir. Partizan’ın “biz aslında kadın yürüyüşüne değil, Berkin Elvan’la ilgili eyleme gelmiştik, yanlışlık oldu, kusura bakmayın” demesi, politik açıdan sorgulanmaya muhtaçtır.
Feministlerin söylemlerinde iki eleştiri öne çıkmaktadır: ilkine göre, Kaldıraç ve diğer gruplar, feministlerin kitlesini mülk edinmek, kullanmak istemiş; ikinci eleştiriye göre de söz konusu gruplar alana çıkacak olan feministlerin eylemini sabote etmişlerdir. Bu tartışma vesilesiyle, uzun süredir 8 Mart’a erkeklerin gelmemesi telkininde bulunan feministler, sosyalist hareketlere olan düşmanlıklarını bir kez daha açık etme imkânı bulmuşlardır.
Gezi sürecinde, Çarşı grubu içinde, sahada dövüşen gençlerin söylediğine göre, kendileri en iyi LGBT hareketi üyeleriyle anlaşabilmiş ama feministlerle anlaşmaları mümkün olmamıştır. Feministlerin, çatışma esnasında baret, gözlük, maske takmadan dövüşmeye bile karşı çıkmaları Çarşıcıların asabını bozmuştur. Feministler, bu tarz dövüşmeyi “erkekçe” bulmuşlar, herkesi kendileriyle eşitlenmeye zorlamaya çalışmışlardır.
Aynı şekilde, Gezi Parkı’nda bir kadına tecavüz edildiğini bir Zaman gazetesi bir de feministler dillendirmişlerdir. Feministler zabitliğe soyunduğundan, tıpkı burjuva basını gibi, Taksim’in ele geçirildiği günlerde, alanda yüzlerce taciz vakası olduğunu söylemişlerdir. Kavganın dışında olunca, kavgaya dair ve ait her şey çapak, pürüz, pislik olarak görülecektir. Demek ki (genellemeyelim ama) o günlerde Taksim ve civarında olan (kimi) feministler, kavgaya yoldaş olmayan kadın bireylerin sığınağını inşa etmişlerdir.
Kavganın komün gücü, bu tarz bireyselleştirici, tecrit edici yaklaşımlara karşıdır. “Biz kadınız, bizim derdimizden sadece biz anlarız, her şeyi biz halledeceğiz, kimse karışmasın” diyen bu yaklaşımın ilgili sorunları çözmek değil, satmak gibi bir derdi vardır sadece. Kavgadan soyutlanan bir öz, özne, birey kurguları ancak dükkân açar ve ilgili mevzuyu dükkânı önünde satmaya çalışır.
Bu küçük burjuva tarzın feminist harekete galebe çaldığı aşikârdır. Sınıftan, işçiden, sol değerlerden tiksinerek bahsetmesi, tam da onun bu sınıfsal karakterinden ötürüdür. Tekraren: kadın güçlü bir ideolojidir ve küçük burjuvanın rolü bu gücü kırmaktan ibarettir. O, özneliğini bencil bir intikam üzerine kurar; proleterin özneliği sınıfsal öfkeye dairdir.
Anarşistler gibi feministler de önemli ölçüde eski solcudur, dolayısıyla feminist hareket, ayrıldıkları örgütlerden intikam almaya çalışan bireylerin egemenliği altındadır. Son tartışmada polise yönelmeyen kinin sola çevrilmesi, bunun delilidir.
Kaldıraç’ın bu olayda, tüm sol özneler gibi, genel sol düzlemin içine doğru siyaset yapmış olması, yanlıştır. Feministlerin anlatımına göre, örgütün attığı adım ve yaptığı müdahale, solun içine dönüktür. Kitlesel bir yürüyüşün önüne geçip bayrak açmak, asla öncülük demek değildir. “Bu feministler korkar, polisle çatışmaz, biz şimdi barikata saldıralım, şanımız yürüsün” demek de anlamsızdır.
Yıllar önce üç sendikacının, kendi aralarındaki sohbette, “bu gençler gelmesin, ortalığı karıştırıyorlar” dediğine tanık olunmuştur. Aynı sendikalizmin bir türevi, bugün feminist harekette de zuhur etmektedir. “1 Mayıs’a işçi olmayan gelmesin, Newroz’a Kürd olmayan gelmesin, 19 Ocak’a Ermeni olmayan gelmesin” denilemez. Yarın bir gün muhtemelen Gezi şehitlerinin anmalarında da “devrimci olmayan ya da bizden olmayan gelmesin” denileceğinden korkulmaktadır. Mesele, galiba bu takvim solculuğundan kurtulmaktır.
İşçi'yi, Kürd’ü, Ermeni’yi, şehitleri ve kadını yılbaşı öncesi dükkân önlerinde müşteri çekmek için dikilen Noel Baba’ya dönüştürmemek gerekir. Hele ki 8 Mart, burjuvazinin daha fazla mal tüketilsin diye icat ettiği Sevgililer Günü’ne indirgenmemeli, kadın denilen güç, Aziz Valentine ikonalarına dönüştürülmemelidir.
Kaldıraç’ın feminizmle imtihanı çetin olmuştur. Kaldıraç’ın kadının komünal gücüne örgütlenmesi; feministlerin kaldıracı doğru dayanak noktasına erkek ve LGBT yoldaşlarıyla birlikte yerleştirmesi zorunludur.
Eren Balkır
10 Mart 2014

Ankara'nın Taşı

Bugün batıda HDP bürolarına yağan, Ankara’nın taşıdır. Faşizm muhtelif versiyonlarıyla Kürd’e karşı gövde gösterisi yapmaya soyunmuştur. Yerel seçim gündeminde Türklüğün hıncı, hasedi ve öfkesi sandığa örgütlenmeye çalışılmaktadır. “Türk”, zulme, gadre uğramış göçer ve yerleşik kavimleri anlatmaz, onlara “idraksiz” diyen Osmanlı’dan miras kalan devletin başına çöreklenmiş bir avuç seçkinin, subayın, zenginin ve akademisyenin masa başında ürettiği bir kurguyu ifade eder. Kavganın ortasında olanın kalbi ve aklı anlar Kürd’ün derdini ama o devletin Türk’ü, Ermeni, Arnavut ve sonrasında Kürd’ün şuurlanmasına karşı bir kılıç olarak dövülmüştür. “Türk”, bu topraklarda yaşamış kadim milletlerden çalınan mülke ucundan ortak olmak için alınan giriş biletidir. Kendisine “Türk” demek, o mülke manen-maddeten sahip olmayı ifade eder. Dolayısıyla bugün milletten çalındığı söylenen milyon dolarların peşine düşenler, önce geçmişte Anadolu ve Mezopotamya’nın mazlum milletlerinden çaldıkları malın-mülkün hesabını vermelidirler. Müslüman halk, yanlış bilinçle, Tayyip’in kendisinden çalınanı kendisi adına aldığını düşünmektedir. Müslüman’a dönük öfke, daha yoğun biçimde, bu sefer Kürd’e yöneltilmektedir.
Göçer ve yerleşik kavimler dikkate alındığında, bu devletin asla ve kesinlikle Türk olmadığı açıktır. İbrahim Halil Baran gibi isimler, Fethiye’deki saldırının batıda HDP’nin popülerleştirilmesi için MİT tarafından tertiplendiğini iddia etmektedir. Kürd’cü kurgunun da dağlarda bedel ödeyen fukara Kürd’le alâkası yoktur. Devletin Türk’üne karşı muhayyel bir devletin Kürd’ünü çıkartmak anlamsızdır.
Lübnan’da Hizbullah, verdiği mücadeleyle ülkesindeki vatanseverleri, Hristiyanları ve Sünni Arapları kendisine örgütleyebilmektedir. Mücadelenin kolektif niteliği, esas olarak o mücadelenin öznesinin başka dinamiklerle buluşması ile ilgilidir. O özneyi diğer dinamiklerden tecrit etmeye çalışmak, küçük burjuva bir reflekstir. Kürd’ün kavgası Fars’ı, Arab’ı, Türk’ü örgütleyecek güçtedir. Kürd’ü şahsileştirmek, onu kavgasından ayırmak, Kürd’ün o kavgada yeniden kurulduğunu görmemek, bu gücü kıracaktır.
Bugün Mustafa Kemal’in askerleri HDP’ye saldırmaktadır. Ağızlarından düşürmedikleri “Ankara’nın Taşına Bak” marşı konusunda İbrahim Halil Baran şunları yazmaktadır:
“Türk milliyetçiliğinin meşhur ‘Ankara’nın Taşına Bak’ marşının notalarının rahmetli Hesen Zîrek’in 1946 Kürdistan Cumhuriyeti (Mahabad) anısına yazıp bestelediği yarı ağıt bir şarkıdan çalındığını biliyor muydunuz?
Hesen Zîrek, Kürdistan Cumhuriyeti’nin 1947’de yıkılmasıyla başlayan korku döneminde, kimsenin Kürdistan ve pêşmerge diyemediği günlerde gizlice doldurduğu kasetlerinden biri için yazıp okumuş bu parçayı. Şarkının sözlerinin bir kısmının tercümesi şöyle:
"Ey vatan, güzel vatan, Aryan’ın toprağı, Kürt’ün vatanı,
Direniyorum canım ve ruhumla,
Özgürlüğün için ey Kürdistan’ın toprağı.”
Ve Baran şu notu düşmektedir.
“Eldeki Hesen Zîrek kaydı, 1947 yılına aittir. Ankara’nın Taşına Bak’ın ilk kayıtları ise Vanlı Ruhi Su tarafından ilk olarak 1970’lerin ortasında okunmuş.
Bestesi Zîrek’e mi aittir bilinmez ama bu tını Kürtler arasında yaygın bir ağıt formudur.
Rakel Dink’in kocası için okuduğu şu ağıda bakmanızda fayda olacaktır: (Rakel’in Okuduğu Ağıt)
Ayrıca Hekîm Zîrek’in uyarısıyla şu kaydı dinlemekte de fayda var. Seîd Axayê Cizîrî’nin okuduğu Ew Milkê Kurda (O Kürt Vatanı).
Hakîm Zîrek’in notunda belirttiği gibi, kaydın 1920’ler olması biraz zor çünkü Seîd Axa, 1905 doğumlu. Kaydın kalitesi göz önüne alınırsa en erken 1930’larda kayıt altına alınmış olabilir. Fakat arkadaki düzenlemeler Bağdat Radyosu orkestrasının işine benziyor, bu da 1950’lere denk gelecektir.”
Bugün HDP bürolarını taşlayanlar, emekçinin terini, kadınların canını, gençlerin geleceğini, köylülerin toprağını-suyunu, Kürd’ün vatanını çalanlara hizmet etmektedirler ve bu hizmetkârlar Tayyip’in çaldıklarının hesabını asla soramazlar. “Hır”, hayat için verilen kavga ise, hırsız oturduğu yerden rahat ve zengin yaşamak için başkalarının emeğine el koyan demektir. Ankara’nın taşını savuranlar, Ankara’nın hır’sız olduğunu bilmelidir. O, cepheye mermi taşıyan, dağlarda çetecilik yapan, canını namluya süren, anasının-yârinin başındaki örtü, elindeki Kur’an yırtılmasın diye direnen bir halkın kanına-terine çöreklenenlerin saltanatıdır.
Eren Balkır
9 Mart 2014

Ab-ı Dest

Sömürülenin teri, mazlumun kanıyla abdest almak, mücadeleye arınarak karışmaktır esas mesele. Önce niyet etmek, teslim olmak, sonra eli, yüzü, başı, ayakları yıkamak… “Namaz kılıyoruz” diye caka satanlara abdestinin boş olduğunu haykırmak… Abdestsiz namazın olmayacağı sözünü, bir çentik gibi, atmak zamana…
Hayata değdiğimiz yerler, kirli. Suya vermek, kirden arınmak, işe başlamanın değil, işe karışmanın önkoşulu. Suya karışmaksa, işin doğaya içkin bir pratik olarak zuhur etmesinin şartı. Su veya toprak salt Allah’ın olduğu için böyle. Onun sahipleri varsa, abdestin de değeri yok. Elimiz sömürülenin terine, mazlumun kanına bu sebeple değmeli.
Kendisini doksanlarda bulan öznelerin Kürd’ü ve Lenin’i inkâr etmesi kaçınılmaz. İş yapmayanlar, işe örgütlenmeyenler, işçilikten kaçmak, Kürd’ü ve Lenin’i kir olarak görmek zorundalar. Sömürülenin teri, mazlumun kanında değil, efendilerin suyunda abdest almaya kalkışanların böylesi bir yola girmesi doğal.
Doksanların makamı, tasfiye. Kürd’e ve Lenin’e düşmanlık. Biri olmasa diğeri… Tasfiye edilen bölücülük, tasfiye eden, efendilerin bütünü. Kürd ve Lenin’in karşı karşıya getirilmesi bu yüzden. Kürd’ü tasfiye etmek Lenin’ci; Lenin’i tasfiye etmek için Kürd’cü olunuyor ister istemez. Oluşunsa yapma niyeti hiç olmadı.
Efendilerin döktüğü suda alınan abdest, leninist siyasetin tasfiyesine yazgılı. Leninist siyaset kir olarak görülüyor zira. Yüce idealler adına dillendirilen onca gevezelik, Kürd’ü kir olarak görmek zorunda. Tertemiz bedenleri siyaseten kirlenmesin diye, her şeyi ve herkesi kendilerine mecbur kılmaya çalışıyorlar. Her şeyin başını ve sonunu kendilerinin tayin etmelerini istiyorlar. Kirlenmemek için bu şart. Bu yaklaşımın kendisi dışındaki her şeyi kir olarak görmesi kaçınılmaz. “Benim borum ötsün, kimse benim kümesime girmesin”, temiz kalmak için, tek dert bu.
Doksanlarda ülkeye taşınan kitaplarda Engels kir, Stalin pas. Bu iki ismin, işaret ettiği şahıslardan daha öte bir anlamı var. Engels, marksizmin; Stalin leninizmin tasfiye edildiği kavşak, o nedenle önemli. Millet “temiz Marx” ve “temiz Lenin” ile kandırılmaya çalışıyor, bu iki isim günah keçisi ilân ediliyor önce. Engels marksizmin, Stalin leninizmin mucidi olarak kodlanıyor. Oysa marksizm ve leninizm, Marx ve Lenin’in yoldaşlarını aşağılamak, küçük görmek için bizzat düşmanlarınca kullanılmış ilkin. Engels ve Stalin, düşmanın ağzındaki bu kelimeleri alıp belirli bir bağlama oturtuyor. Onların “kirlettiği” öz marksizme ve öz leninizme ulaşmak için iki isim tasfiye ediliyor. İki işlemde de politik-teorik mücadele ilgili kişilere indirgeniyor, talileştiriliyor, kir-fazlalık görülüp atılıyor. Kişinin kendisi, kariyeri yaldızlansın diyedir ki politik-teorik mücadele kişilere indirgeniyor olmalı. Aslında gerisin geri marksizmi ve leninizmi aşağılamak için kullananların hükmü yürüyor onlarda.
Engels, Marx’ın bir Alman düşünürü olmaya indirgenmesine karşı bir direnç gibidir. Engels’in tasfiye edilmesi, Marx’ın Alman düşünürü olmaya indirgenmesi için gerekli yolu açmakla ilgili. Engels, Marx’ın sadık yoldaşı olarak, Marx’ın Avrupa devrimine bağlılığının sıkı (kimilerine göre kaba) bir takipçisi. Engels’in marksizm kurgusuna yönelik itiraz, onun Almanya’ya kapatılan marksizme itirazıyla bağlantılı. Marksizmi kendisine mecbur edenin, onu kendi varlığına ve ülkesine kapatanın Engels’e tahammül etmesi mümkün değil. Engels aşılınca, silinince yeni diyarlara özgürce uçacaklarını sanıyorlar, oysa bu aşamada marksizm kendisine hasım düşüncelerin esiri oluyor. Bir yerlerden Marx’ın kızıyla evlenmek isteyen Lafargue’a yazdığı baba mektubunu buluyorlar, yeni diyarların feminist lafları arkasına sığınarak, Marx’ı aşağılıyorlar, bunu da marksizm olarak pazarlamayı gene de beceriyorlar. Anarşizmin pazar payının yükseldiğini görüp onun malına-mülküne el atıyorlar, bunu yaparken bile gene marksist kaldıklarını söylüyorlar. Marksizm onlar için laftan, etiketten ibaret zira. Küçük burjuva, belkemiksiz ve ruhsuz bir bukalemun olmayı “devrimcilik” zannediyor. “Ruh bedenin hapishanesidir” (Foucault) diyen bir marksizm karşıtı, sırf bu nedenle popüler bugün.
Lenin, I. Dünya Savaşı konjonktüründe genel siyaset alanında zuhur eden, esasta daha önce de varolan ama komünist siyasetin değmediği bir başka özneyle yüzleşiyor. Ulusal kurtuluş mücadeleleri, Lenin’in kurgusunda “yeni devrimci özne”ye tekabül ediyor. “Her şeyi ben yapacağım” hevesinde olmayan Lenin, bu öznenin kendisine örgütlenmekte beis görmüyor. Süreç içerisinde meseleyi işçi-burjuva kavgasına indirgemiş, ama Avrupa’daki işçinin sömürgelerden gelen kârla susturulduğunu görmeyen sosyalistlerden ayrışan Lenin, ulusal kurtuluş mücadelelerine, o yeni devrimci özneye kırıyor dümenini. Onun rüzgârı ruhu oluyor hareketin. Leninizm bir soyutlama, somutu, mücadelenin kendisi. Lenin bu işlemle, işçi-burjuva kavgası yerine kendisine ait ezen-ezilen formülünü çıkartanların asla anlamayacağı, köklü bir teorik eylem gerçekleştiriyor.
İşçilik yapamayanlar, işe örgütlenemeyenler, işçilerden nefret eden küçük burjuvalar, başkalarının emeklerini sömürmek, onların ortaya koyduğu ürünleri yağmalamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Marksizmin ve leninizmin arkasındaki yoğun emekle değil, onun görünürdeki satılabilirliği ile ilgileniyorlar.  
Lenin bahsi üzerinden şu söylenebilir: ulusal kurtuluş mücadelelerini görmek ve kabul etmek yetmez. Leninist siyaset, onu örgütlemeyi ve ona örgütlenmeyi şart koşar. “Yeni devrimci özne” olarak ulusal hareketler örgütleyicidir. Devrim işçisi, hamalı değil, tüccarı olmak isteyenlerin anlamadığı husus bu.
Doksanların ikliminde Kürd’ün bölücülüğü ile Leninizmin bölücülüğü bütüncülük felsefesi, politikası ile aşılmak isteniyor. İkisi de küçük burjuva nezdinde, aynı kaderi paylaşıyor. Bölücülük, dışarıdan getirilen bir suçlama. Kötü olan dillendirilip varolana teslim alınmak isteniyor kitleler. Edirne’den Hakkari’ye tüm halkın mücadelesinin öznesi olduğu yalanı bu sebeple söyleniyor. Colemerg tarihten siliniyor. Buranın küçük burjuvaları efendileri için yolu temizliyor, kâh fethullahçı oluyor, kâh cehepeli, kâh anarşist... Yeter ki dükkâna mal ve para akışı kesilmesin. “Kürd’süz HDP” hesapları tam da bu yüzden yapılıyor. “Kürd eşektir, koyarız kıçına tekmeyi, parti bizim olur” mantığı, küçük burjuvanın son dönemde bulduğu tek çıkış yolu. HDP’nin cephe düzeyinde tutulması, parti olmasına mani olunmasının nedeni de burada. (Sırrı Süreyya bu nedenle hüzünlü ve öfkeli galiba.)
Esasında bugün “ben yeni devrimci özneyim” ya da “yeni devrimci özneyi ben kuracağım” diyenler, Kürd’ü ve Lenin’i tarihten ve toplumdan tasfiye etmek isteyenlerdir. Onların muhayyilesi ve havsalası, Kürd’ün ve Lenin’in varlığını, maddesini ve diyalektiğini kavrayamaz. Onların varlığı, Kürd’e ve Lenin’e düşmandır, olmak zorundadır. Küçük burjuva için ezen-ezilen, emek-sermaye gibi yarılmalar tüyler ürperticidir, ölümcüldür. O sahneye çıkar ve “bu yarığı ben kapatırım” der. İşçi ya da ezilen partisi kurar ki, işçi ve ezilen olmak istemeyenleri örgütleyebilsin.
Yahudi bir akademisyen, Amerika’yı terk edip neden İsrail’e taşındığını şu şekilde izah eder: “Dünya üzerinde Yahudi olmam gerekmeyen tek yer burası.” Siyonist küçük burjuvazi, işte bu Yahudi olmama arzusunu ve bu konudaki hıncı örgütlemiştir. Ciddi tehlikeleri olmasına rağmen bu Yahudi, Yahudi olarak kodlanması gerekmeyen bu “cennet” diyarını asla terk edemez. Bunun için dinî referanslara bile gerek yoktur.
İşçi veya ezilen olmamanın “cennet” diyarı örgütse, o örgüt, kadrosuna sürekli şunu fısıldar: “beni terk edersen, gene işçi/ezilen olursun, etme!” Bu mesajı alan kadro, örgütten ancak örgütün ulaşamadığı yerlerde ajanlık yapacak bir eleman olarak faaliyet yürütmek için ayrılır. Ezilen partisi ezilen olmak istemeyenlerin partisidir, bu sebeple, böylesi bir partiden çıkmış kadro, dışarıda sömürüye karşı mücadele konusunda birikimi olmadığı, bu yönde pişmediği için, ancak sömürü mekanizmasına katkı sunabilir. İşi, emeği, kavgayı sömürüp durur. İşçi partisinden ayrılan, işçi olmamaya örgütlenmiş bir kadro ise dışarıda zulüm mekanizmasına örgütlenir. İlki burjuvazinin; ikincisi devletin ajanıdır en fazla.
1968, Lenin’in Sol Komünizm’inden alınan intikamdır. Bugün sahada Gezi sürecini 1968’e kilitlemeye çalışanlar da aynı intikam sürecinin içerisindedir. İşçi partisi de, ezilen partisi de Gezi’den Tayyip kadar korkmuştur.
1968, “yeni devrimci özne” keşiflerinin yapıldığı dönemdir. Önüne gelen, yeni bir devrimci özne bulmuştur kendince. Bu öznelerin hareketliliğinin komünist hareketi uçuracağı iddia edilmiştir. Kaz gibi havalanıp tavuk gibi yere çakılan bu kesimler yollarına devam etmiş, marksizmi ve komünizmi sümüklü mendil gibi kaldırıp atmıştır. Parti ile yeni devrimci özne arasındaki açı leninist manada korunmamış, bu diyalektik, devrimci edinime tabi tutulmamıştır.
Lenin için ulusal kurtuluş mücadeleleri yeni devrimci öznedir. O hâlde, “ben devrimci özneyim” diyen, ulusal kurtuluş mücadelelerinin maddîliğine ve diyalektiğine alan ve imkân tanımamak istememektedir. Küçük burjuva, kendi madde oluşuna tapındığından, diyalektiğe asla tahammül edememektedir. “Yeni devrimci özne benim” diyen, dolayısıyla Kürd’ü tasfiye etmek derdindedir. Başka yol yoktur. Bunu diyebilmesi için de aradaki açıyı, diyalektiği gören leninist gözün kör edilmesi şarttır. Son dönemde ezilenlerin partisinin kripto ajan faaliyetinin ve süreçte tekrar ona karışanların Kürd’e ve Lenin’e yönelik küfrü ve saldırısının sebeplerini burada aramak gerekir. Bu saldırı için eski cephelilerin birer sopa niyetine kullanılması cidden hüzünlüdür.
Ab-ı dest, kolektif olana karışmak, iştirak etmek için binlerce yıldır Âdemoğlu’nun devreye soktuğu bir ayıraçtır. Onsuz kılınan namazın da manası yoktur.
Eren Balkır
8 Mart 2014

Bahreyn-Ukrayna İkiliği

Başkan Obama, “hiçbir ülkenin başka bir ülkeye askerî birlik gönderme hakkı yoktur” ilkesinden söz ederken elbette Ukrayna’daki karışıklık konusunda kimi endişeleri bulunan Rusya’ya ve bu ülkenin Kırım Yarımadası’ndaki askerî hareketliliğine atıfta bulunuyor. Ama bu ilke, Suudi Arabistan Mart 2011’de Bahreyn’i işgal ettiği vakit nedense hiç dillendirilmedi. Bahreyn halkının büyük bir çoğunluğu reform yanlısı harekete destek vermiş iken, Suudiler bu kalkışmayı zorla bastırdılar.
Ukrayna’nın aksine Manama’daki İnci Meydanı’nda düzenlenen barışçıl gösteriler hükümetin devrilmesiyle sonuçlanmadı. Şurası açık ki, yüz yıllık Halife ailesinin sandıktan zaferle çıkması hiç mümkün değildi. Aynı şekilde ülkedeki Ulusal Eylem Sözleşmesi de Kral Hamid Halife tarafından hanedanlığın sürekli kılınması için ortaya atılmıştı.
New York Üniversitesi’nde Rusya Çalışmaları ve Tarih alanında profesör olarak görev yapan Stephen F. Cohen, Avrupa’nın ve NATO’nun Rusya sınırlarındaki ajitatif faaliyetlerinin Ukrayna’da bugün zuhur eden çatışmaya nasıl yol açtığını şu şekilde izah ediyor:
“[…] Rusya ve Putin’in Gürcistan denilen o ufacık ülkeyi işgal ettiğini her fırsatta dile getirsek bile, gerçek şu ki savaş esasında, Gürcistan’daki Rusya’ya ait yerleşim bölgelerine saldıran Gürcistan’ın Amerika destekli askerî güçleri eliyle başlatılmıştır.”
Cohen devamında şu tespiti yapıyor: “Birkaç ay öncesine, Kasım ayına geri dönüp baktığımızda şunu görüyoruz: göstericiler Ukrayna’da sokaklara döküldüğünde, Putin Avrupa ve Washington’a şunları söylemiştir: ‘Ukrayna’yı neden Rusya ve Avrupa arasında bir seçim yapmaya zorluyorsunuz? Biz Ukrayna’nın mali destekle ekonomik sıkıntıdan kurtulması için Avrupa ile birlikte bir tür mini Marshall Planı hazırlıyoruz. Bu işi birlikte yapalım.’ Ama bu teklif Washington ve Brüksel tarafından reddedilmiş, söz konusu red de bugünkü duruma yol açmıştır. […] Buradaki temel mesele şudur: üç-dört yıl önce Putin kendisinin iki kırmızı çizgisi olduğunu deklare etmiştir. Hatırlarsınız, Obama’nın kırmızı çizgisi Suriye idi. Ama Putin de ciddiydi. İlk kırmızı çizgi eski Gürcistan Sovyet Cumhuriyeti’ydi. NATO ve NATO’nun etkisi bu ülkeye giremezdi. Diğer kırmızı çizgi ise Ukrayna’ydı. Biz her iki çizgiyi de ihlal ettik. 2008’de Gürcistan’da savaş oldu, bugün de savaş Ukrayna’ya sıçramış durumda. Bunun nedeni, ABD ve Avrupa’nın Putin’in kırmızı çizgisini ihlal etmesi. Bugün onun bu kırmızı çizgilerini belirlemesi noktasında haklı olup olmadığını tartışmak mümkün, ama mesele de bu tartışmayı yürütmekte.”
Oysa Bahreynliler anayasal monarşi talebini ortaya atıyorlar, başbakanlarını seçmek istiyorlar, dış güçlerin elindeki meclisin yerel güçlere dayanmasını ve yargının bağımsız olmasını talep ediyorlar. Halkın büyük bir bölümü bu reformları destekliyor; halk burada, Ukrayna’daki gibi, iki rakip güç odağı arasında ayrışmış durumda da değil. İran’ın Bahreyn’in iç işlerine müdahale etmesi Körfez ülkelerindeki diktatörlüklerin halk içerisindeki mezhepçi ve milliyetçi korkuları kaşımasından farksız. Eski ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in ifadesiyle, “İran’ın bölge genelinde bu türden halk devrimleri veya gösterilerinin fitilini ateşlediğine ilişkin elimizde herhangi bir delil yok.” Aynı şekilde, Wikileaks belgeleri de İran’ın müdahalesine dair iddiaların asılsız olduğunu gösteriyor.
Üç yıl önce Suudi ordusunun ve 16 millik Kral Fahd geçiş yolu üzerinden hızlı bir saldırı gerçekleştiren “Yarımada Zırhı” güçlerinin desteğiyle, yüzde doksanı Bahreynli olmayan Bahreyn güvenlik güçleri İnci Meydanı’ndaki kitleyi ezdi. Tanklar ve buldozerlerin daldığı meydanda çevik kuvvet halka ateş açtı, helikopterlerle desteklenen saldırıda evler ateşe verildi, hastaneler kapatıldı, yaralılara baktı diye doktorlar dövüldü. Başkentteki Selmaniye Hastanesi kuşatıldı ve bir süre sonra da soruşturma, işkence direnişin merkezi hâline geldi.
Bu yazı yazılırken, Rus güçleri Kırım’da herhangi bir saldırı gerçekleştirmedi, tek kurşun sıkılmadı.
Bugün Obama Putin’e fırça atarken, 2011’de Bahreyn’deki saldırı sadece “maksimum baskı” yönünde bir çağrıya yol açtı.
Suudi işgali sonrası Bahreyn’de yaşananlar herkesin gözünün önüne serildi. Bu konuda göstermelik duruşmaların, demokrasi yanlısı eylemcilerin tutuklanmasının, insan hakları ihlallerinin toplumu nasıl mahvettiğini görmek için Bahreyn İnsan Hakları Merkezi’nin internet adresine bakmak yeterli. ABD ve Avrupalı müttefikleri bu zulmü görmezden geliyorlar ama aynı ülkeler bugün Rusya’nın Kırım’a girişine öfke kusuyorlar.
Profesör Cohen, Rusya’nın NATO’nun Rusya sınırlarındaki tecavüzlerinin giderek arttığından bahsediyor ve bu tecavüzlerin “yirmi yıl önce Clinton’ın NATO’nun namlusunu Rusya’ya çevirdiği günlerde başladığını, söz konusu harekâtın hâlâ devam ettiğini” söylüyor. Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in devrilişi karşısında dehşete düşen ve kendi ülkesinde halk isyanlarının olması ihtimali karşısında panikleyen Suudi Arabistan sürece Bahreyn’i işgal ederek cevap veriyor (Bahreyn Krallığı Suudileri tanklar yolda iken gönderiyor.).
Bahreyn köylerinin fakir, sefalete gömülmüş sokaklarında bir tane bile faşist dolaşmıyor. Burada katledilenler ve işkence görenler için gözyaşı döken bir tane bakan yok. Kısa süre önce imha edilmiş olan İnci Meydanı’na bırakılan çiçeklerle ilgili yorumda bulunan bir ABD diplomatına da rastlanmıyor. Putin, Ukrayna’da başkanlık seçimlerinin özgürce yapılması yönünde çağrıda bulunurken, hiçbir batılı devlet aynı talebi dillendiren Bahreyn halkı için destek açıklaması yapmıyor.
Bahreyn ve Ukrayna için süreç aynı şekilde işliyor. Ama şurası açık ki, iki ülke arasındaki farklar ve batılı ulusların bu iki ülkeyle ilgili ikiyüzlülükleri bugünkü kadar göze batmamıştı.
Rannie Amiri