30 Mart Seçimleri Ön Notları

Cemaat olgusu temelde uluslararası kapitalizmle tanımlı bir vak’adır. Kendisine atfettiği ve atfedilen hizmet, camia vb. özellikler muhafazakâr Müslüman kitlelerin gözünü boyamak, aklını bulandırmak içindir. Uluslararası kapitalizmin emirlerini ve onun ihtiyaçlarını şimdiye değin AKP bedenini onun masif kütlesini kullanarak icra ediyordu. Geldiğimiz noktada bu beden ve masif kütle neredeyse bir kadavraya dönüşmüştür. Cemaat’in bütün ihtiyaçlarını karşılayan Erdoğan’la tanımlı AKP bedeni çürümüş, kokuşmuş yapısıyla Cemaat ideolojisi için tehlikeli bir hâl almıştır. Bu nedenle Cemaat ideolojisi AKP bedenini terk etmiştir ve bu ruh sığınabileceği bir bedene muhtaçtır.
Özünde küresel kapitalizmin Erdoğan kliği dışında kalan AKP bütünlüğü ile ideolojik, politik bir meselesi yoktur. Geçen süreç içinde Erdoğan kapitalizmin ahenkli işleyişine yolsuzluk, rüşvet, ihalelere müdahale vb. dengesizlikleriyle çapak olmaya başlamıştır. Böyle bir durumda, uluslararası kapitalizm piyasanın selâmetini, huzurunu muhafaza etmek zorundadır. Piyasada huzurun sağlanması için çapak, pürüz olarak görülen Erdoğan kliği tasfiye edilmelidir. Bu kliğin kendini bilmez, sonuçları öngörülemez politikaları ulusal ve uluslararası sermaye örgütleri gözünde ülkeyi uçuruma sürüklemektedir. Haziran Direnişi bu güçlerin nazarında bir uçurumdur.
Dolayısıyla 2000’li yılların başında uluslararası sermayenin yerli burjuvaziyi de ikna etmesiyle imal edilen AKP projesinde Erdoğan kliği bir sapmaya yol açmıştır ve anlaşılan o ki bütün bu toz duman Erdoğan kliğinin tasfiyesiyle nihayete erecektir.
Afrika mesellerinde çokça anlatılan bir hikâye vardır: Avcı bizona zehirli mızrağını saplar ve arkasından hayvanın şuursuzca kaçışını keyifle izleyerek şöyle der; öldü ama farkında değil. Erdoğan, esasında 25 Mart’ta kısa ya da orta vadede çekilmeyi kabul etmiş olabilir. Ancak yine de son kurşununu sıkmadan çekilmesi beklenemez.
Tayyip Erdoğan, işaretlerini daha evvelden almakla birlikte, asıl olarak 17 Aralık’tan sonra ülkede asıl iktidarın kendisi değil, Cemaat olduğunu görmüştür. Zira bedene hükmeden ruh ve akıl çekilince bedenin salınımları anlamsızlaşmıştır.
Dolayısıyla bu seçimlerde kaybetmek demek, yalnızca bir seçimi kaybetmek olmayacaktır. Seçim, Erdoğan kliğinin varoluşunun, istikbalinin, canının, malının kurtuluşu anlamına gelmektedir.
Kaybetmek ya da anlamlı ölçüde güç kaybetmek, büyük bir korku ve bu korku şuursuzca davranmayı beraberinde getirmektedir. Twitter, Youtube gibi yasaklamalar, İzmir mitingine Konya, Kayseri gibi illerden insan taşımak, Seçim öncesi Suriye’ye karşı savaş çıkarma teşebbüsleri bu anlama gelmektedir. Suriye uçağının yalan bir nedenle düşürülmesi büyük İstanbul mitinginde “Türkiye bizimle güçlü” diye bağırmak içindir esasında. Zira gücünün yerinde olduğunun gösterilmesi zorunludur.
Seçimlerde Erdoğan kliği iktidar olmanın bütün olanaklarını sonuna kadar kullanacaktır. Dolayısıyla her türden seçim hileleri kaçınılmazdır. Geçmiş dönemlerde burjuvazinin “demokrasi şenliği” olarak sunduğu seçim müessesesi bu defa hiç olmadığı kadar gerilimli, kavgalı-gürültülü geçmeye adaydır. Bu dolayımda TRT’de “sandık güvenliği” konulu kamu spotu gösterilmesi manidardır. Kamu spotu özünde yapılacak hilelere bir tür ön hazırlık ve kılıftır.
AKP’nin masif kütlesinden ayrılan ve bu masif kütlenin teorik-politik aklı olan Cemaat sığınacak geçici bir beden olarak CHP’yi seçmiştir. Bu cılız bedeni geçici suretle güçlendirmesi gereklidir. Sol, bu işlemde CHP’nin bedenini güçlendirecek bir vitamin olarak görülmektedir. Fethullah Gülen’in Berkin için yayınladığı taziyenin anlamı burada aranmalıdır. Zira damarlarında Kemalizm kanı dolaşan sol unsurlar, bu bedene çeşitli biçimlerde eklemlenmeye zaten teşnedir.
Esasında, Cemaat ideolojisinin kendi bütünlüğü için uygun bulduğu, genetik kodlarının uyduğunu düşündüğü gövde sağ muhafazakâr kitlelerdir. İslamî muhafazakâr referanslara sahip bu kitlenin kapitalizmin dönüşümlerine, yayılmasına, Ortadoğu’yu kuşatıcı politikalarına karşı direnç unsuru olamayacağı zannı üzerinden yaklaşıldığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamıyla “Ilımlı İslam Modeli” esasında Cemaat-ABD projesidir. Erdoğan, bu projenin başarısız olmuş yöneticisidir.
AKP içinde Erdoğan kliği dışında kalan klik tasfiyeyi beklemektedir. Abdullah Gül, Ali Babacan bu anlamıyla tozun dumanın dağılmasından sonra büyük AKP gövdesini devralacaklardır. Bu klik, küresel kapitalizmle son derece uyumlu, ultra liberal ve batıcı bir ekiptir. Zira adı anılan her iki siyasî figür de Amerika’da ve İngiltere’de Erdoğan sonrası dönem için işaret edilmektedir. Cemaat, tasfiyeden sonra masif AKP gövdesine geri dönecektir. CHP, bu tasfiye işleminde yalnızca bir uğrak nokta, ara istasyon olarak kalacaktır. 1999 senesinde Cemaat’in Bülent Ecevit DSP’sini desteklemesi hatırlanmalıdır. O dönem de AKP projesinin imal edilmesiyle Cemaat, sağ muhafazakâr masif kütleye geri dönmüştür. Nihayetinde, Cemaat’in CHP’nin halk tabanıyla çeşitli nedenlerden ileri gelen bir doku uyuşmazlığı olduğu söylenebilir.
Bu noktada Halk için, fakir fukara için gerçek somut düşmanın ulusal ve küresel kapitalizmin bir müessesesi olan Cemaat örgütlenmesinin olduğu belirtilmelidir. Zira bedene hükmeden, bu teorik-politik akıl ve ruhtur. Geçmişten bugüne ülkenin toplumsal, politik ve iktisadî biçimlenişi bu teorik akıl tarafından gerçekleştirilmektedir.
Sol, bu olup bitenlerin karşısında siyasetsizdir. Bu siyasetsizlik, esasında sınıfsal varoluşuyla ilişkilidir. Orta sınıf-küçük burjuva bir üst akıl tarafından yönetilen ve yönlendirilen sol unsurlar, temelde yaşanan alt-üst oluşlarda bir figüran konumundadırlar. Bu üst akıl, sokakta kazanılan mevzileri forumlarda, platformlarda, çeşitli ittifaklarda harcamaktadır. Haziran Direnişi bu anlamıyla, bir tarafında burjuvazi, bir tarafında sol olmak üzere, iki yönlü bir biçimde törpülenmiş, bastırılmış ve şimdiden mitsel bir anlatıya dönüştürülmüştür. Dolayısıyla seçimlerde sol, ne tarafından bakarsak bakalım, politikasızdır.
Temelde, solun bir kısmı bu olup bitenlerin arasında Cemaat/CHP ittifakına ikna olmuş durumdadır. HDP ise İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerde bölünme korkusunu örgütlemektedir. Sol, her halükârda bölünme korkusundan mustariptir ve bu bölünme korkusu onu iki farklı uca itmektedir. Biri, liberallikte cisim bulurken, diğeri, ulusalcılığa eklemlenmektedir.
Nihayetinde, 30 Mart seçimleri AKP’nin, CHP’nin, üretim-bölüşüm alanının, toplumsal dinamiklerin ve kurulu devlet düzeninin yeniden biçimlenişinde önemli bir noktada durmaktadır. Devrimci mücadelenin ve savaşın gelecekte yöneleceği güçlerin ve ittifakların politik temsilcileri seçimler neticesinde belirecektir.
İrfan Özgül
Devamını oku ...

Küfr ü Kibr ve Faust


CHP 90 yıldır küfr ü kibr içindedir. Bu seçimi de küfr ü kibr içinde oldukları için kaybedeceklerdir. Masa başında kurulan koalisyonlarla ve transfer adaylarla “halkı ayağıma getiririm” zannetmiş, şişirdiği kendi balonu yüzünden gözleri görmez olmuştur.
Tayyip Erdoğan da küfr ü kibr içindedir. Ama küfr ü kibr’ini, kendi kaderini ‘millet’in kaderi haline getirerek, ‘millet’in gündelik cefasına karıştırmayı becerebilmektedir. Bunun yaparken kullandığı yöntemlerin meşru ya da âdil olup olmadığı tartışması, siyaset dışıdır.
Cemaat de küfr ü kibr içindedir. Cemaat bir küfr ü kibr örgütüdür ve bu amaçla kurulmuştur. Faust’u okuyup da anlamayanlar var ise Hocaefendi’nin 1991 yılında Kocatepe Camii’nde verdiği vaazı dinleyebilir. Bu konuşmada Hocaefendi Faust’u anmakta ve “Allah bizleri birer Faust olmaktan korusun” temennisinde bulunmaktadır. Cemaat’in özellikle meslek sahibi ‘orta-sınıf’lar arasında örgütlenmesi, modern kent yaşamının bu ‘orta-sınıf’larda Faustlaşma eğilimlerini kamçılamakta, Marshall Berman’cı anlamıyla, modern kent yaşamının sınıfları aynı meydanda buluşturan doğası, bu kesimlerin sınıf atlama ya da sınıfsal imtiyazlarını kaybetme endişesini bir araya getirmekte, Hocaefendi de “baş Faust benim, sizin küfr ü kibr’inizi kendi üzerime aldım, en geniş anlamıyla cümle ticaret de bundan gayrı size helaldir” demektedir. Nüve halindeyken dinsel olanı önce sınıfsal olana sonra da siyasal olana sıçratan cemaatin, mensuplarının aileleri, eğitim çevreleri ve yardım ağlarının tesadüfî ve geçici teması dışında halkla organik bir ilişki içinde olmadığı kabul edilebilir. Bugün cemaatin CHP ve CHP’nin cemaatle kurduğu ittifak arızî değil, sınıfsaldır. Onun, orta sınıflar koalisyonunun, geliştirdiği orta sınıf hassasiyetlerle halka düşmanlık etmesi kaçınılmazdır.
Metin Çulhaoğlu, devrimin değil ama kendi partisinin şişinmesine hizmet eden siyasî yazılarından vakit bulup marksizmin sınıfsal çözümlemelerine ‘tenezzül’ eder ve kendi çevirdiği Bediüzzaman Said Nursi Olayı: Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim [İletişim Yayınları, Türkçede ilk baskı 1992] kitabında Şerif Mardin’in yaptığı sınıfsal tespitlere dikkat kesilirse, belki, genel olarak TKP çizgisinin ama özel olarak da birkaç hafta önce kaleme aldığı “gerçekçi ol, gerçekçi olanı iste” çağrılarının zorunlu olarak kitleleri CHP’ye örgütlediğinin farkına varabilir.
Ama gerçekçi olmak devrimci bir zorunluluktur. Bu nedenle de Sungur Savran’ın tespiti doğru ama haksızdır. Türkiye solunun bu en kültürlü ve dolayısı ile en cahil kuramcısı, sol içine hamle yapmayı siyaset yapmak zannettiği ve siyaset yapmayı sol içine hamle yapmak olarak bildiği için kitlelerin, sırf bu bazı parti ve örgütler zımnî CHP’cilik yaptığından CHP’ye koştuğunu iddia etmektedir. Hâlbuki kendi partisinin seçim çalışması, yani “Sandıklara Kırmızı Oy Atalım Hepsi Gitsin” kampanyası da CHP’ye çalışmaktadır. Savran, ‘her şeye karşı bir devrimciliğin’, özellikle evrenselleştirildiğinde, siyasî olanın muhtevasını boşalttığını görememektedir ve anlı şanlı anarşistlerle (örneğin Gün Zileli) yarış halindedir.
Buradaki ‘ince kırmızı hat’ şudur: Gezi, bir kere olmaklığı ile kitleleri CHP’ye savurmaktadır. Çünkü kitleler en kısa ve en erken çözümü, en ekonomik çözümü, bir diğer deyişle ‘sonuç odaklı çözüm’ü, üstelik siyasî kutuplaştırmanın ve tansiyon yönetiminin bir seçim stratejisi haline geldiği bu bir yıllık evrede tercih etmektedirler. Savran’ın kılıç salladığı ‘solcu’lar ise hareket halindeki kitlelerle aynı istikamette koşmakla kitleyi kendine örgütlediği zannına tabii ki kapılmamakta; yalnızca bu akıştan kendilerine düşen paya razı olmaktadırlar. Yani “Türk bayrağını devrimci yaptınız derim, kitleyi kendime örgütlerim”ciler, CHP’nin ataletinden tatminsiz üniversite öğrencilerini avlamaya çıkacaktır. Savran’ın yaptığı ise, bulunduğu ataletten hoşnut olmayan “solcu”ları, daha maceralı fikrî mecralara davet etmektir. “Heval” deyince Kürd’e konuştuğunu zanneden Savran’ın hamleleri de sol içidir ve akamete uğramaya mecburdur.
Diğer bir ifadeyle, zaten solculaşmış dinleyenlerine, “örgüt bende, kitlenin niteliği önemsiz” masalları anlatan Çulhaoğlu’nun gerçekçilik balonu da; masumiyet yitimi sebebiyle bir daha aynı şekilde ortaya çıkması imkânsız örgütsüz Halk Ayaklanması güzellemesiyle Savran’ın balonu da CHP lehine patlıyor esasında.
Bütün bu içe dönük siyasî manevraların ise kitleleri görmesi mümkün değildir. Hâlbuki partilerin seçim stratejilerinin ne olduğunu öğrenmek için önce adayları dinlemek gereklidir! Meselelerin tartışılmasını imkânsız kılmakla görevlendirilmiş olanlar tabii ki adayların ‘sosyalist’ ya da ‘yetmez ama evet’çi olup olmadığı zırvalıklarını mesele haline getirmeyi ve; partilerin, yani örgütlerin, yani kolektif aklın seçim stratejilerine kayıtsız kalınmasını örgütleyeceklerdir. Sırrı Süreyya Önder açık konuşmaktadır ve İstanbul’daki iki milyon Kürd oyu ile ilgili bir hesaptan bahsetmektedir. İstanbul’un göbeğindeki bu Kürd kelimesinden bütün siyasî, sınıfsal, tarihsel, devrimci anlamları çıkarıp atmak ve bunu evrensel, genelgeçer ve kitabî terimlerle ikame etmek içimizdeki CHP’cilerin görevidir. Önder’in paylaştığı seçim stratejisini ve mesela Altan Tan’ın yalnız parti içi değil, Türkiye devrimi için önemini kavramak ve kavratmak istemeyenler, ancak ‘tatavacı’ları bastırmakla uğraşacaklardır.
Zira kitleleri gören bir irade var ise bunun HDP/BDP çizgisi, ama özellikle de Kürt hareketi olduğu anlaşılıyor. Bunu, devletin buraya vurmasından anlıyoruz. Siyasal olarak örgütleriyle, kültürel olarak da kitabevleriyle taşradan tasfiye olan bir sol hareketin yerine hamle eden HDP/BDP çizgisi şüphesiz ki devlet eliyle akîm bırakılmak istenmiştir. Kürt hareketi örgütlü ve dolayısı ile akıllı olduğu için karşısındaki mukavemetin de örgütlü olduğunu fark ve ifşa etmiştir. İşbu sebeple de bu örgütlü gücü derin devlet olarak deşifre ve teşhir etmiştir. Bunu gizleme görevi ise CHP’ye düşüyor. Devletin bir kolu olarak Cumhuriyet Halk Fırkası, bir yanda Fethiye örneğinde olduğu gibi İlçe Başkanı’yla olayların içinde yer alırken, öbür yanda Emine Ülker Tarhan’ın Agos Gazetesi ile yaptığı röportaj’da görüldüğü gibi, olayları meşru görüyor. Bu süreçte CHP/MHP-Cemaat ittifakının şifresi ‘Kürd ve Müslüman düşmanlığı’ olarak netleşiyor.
Kibar şekilde ifade etmek gerekirse, solun taşradan geri çekilişi ve kitle bağlarını kaybetmesi beraberce ele alınması gereken meselelerdir. Haziran sürecinin kentli, orta sınıfı gözeten, “orantısız zeki” bir yorumu, solu kente hapsedip, onu bu geri çekilme ve kitle yitiminde sabitlemek istiyor. Dolayısı ile bu coğrafyadaki devrimci hareketler içinde kendiliğinden kategorik bir ayrışma göze çarpıyor: kitleleri gözeten, kent yoksullarına, Kürd’e ve Müslüman’a işaret eden bir anlayış diğer tarafta kalıyor. Bu nedenle de Türkiye’de solculuğun nasıl icra edileceğine dair derinden ve dolayımlamalı bir tartışma devamlı sürüyor ve Kürt hareketi ile kent merkezli, orta sınıf hassasiyetli bir solculuk arasında sürekli kriz çıkmasına sebep oluyor. Sözgelimi Bese Hozat ve Abdullah Öcalan’ın açıklamaları vesilesiyle başlayan bir tartışma, Kürt hareketini kimlikçi sınırlar içine sıkıştırıp yukarıda belirtilen hassasiyetlere tabi kılmak için terbiye etmeye çalışıyor. Diğer yandan, Altan Tan’ın sadece varlığı bile benzer tartışmaların her dem sıcak tutulması imkânını veriyor.
Tam da bu noktada ‘tatava yapma bas geç’ kampanyası gerçekten ilginç bir kampanya olarak ortaya çıkıyor. CHP, HDP’den oy devşirmek hayallerine kapılmak kadar nesnellikten uzaklaşmadıysa, Türkiye çapında oy oranları çok küçük boyutlarda kalan ve zaten örgütlü olarak da zımnen CHP’nin seçim kampanyasına örgütlenmiş sosyalistleri hedef alan bir kampanya yürütmek nasıl açıklanabilir? Bu kampanya temel olarak, Haziran Kıyamı öncesi CHP’ye burun kıvıran ama gönlünden ‘adam edilmiş’ bir CHP geçen CHP’siz CHP’lileri hedef almaktadır. Bu kampanyanın tamamlayıcıları ise tape ve gerilim siyasetidir.
Kampanyanın temel mekanizması şudur: Kendi tabanını berkitmek zorunda olan AKP zaten gerilimi tırmandırmaktadır. CHP’ye düşen, bu gerilimi daim kılmaktır. Kutuplaşma mümkün olan en üst düzeye çıkarılmalı, böylece merkezkaç’a yakalanmış herkes, odağına CHP’yi almalıdır. İştirakî’nin daha önce de belirttiği gibi, esasında CHP seçmenini hedef alan tape siyaseti, bu seçmen kitlesini hem diri tutmaya hem de biçimlendirmeye dönüktür. Biçimlendirme kelimesi, Türkçede hem şekil verme ile hem de bilgisayar teknolojileri bağlamında, formatlama ile ilişkilendirilmiştir. Varolan gerçeklikten seçilmiş bir kurgu sunan tapeler bu anlamıyla montajdır ve amacı, aç güvercin yavrularının analarının onlara getireceği yiyeceği beklediği gibi tape bekleyen, iradesini kendi dışında ve kendi hilafına kurulmuş koalisyonlara tahvil eden, altını biraz kazıyınca özel olarak AKP'den, genel olarak neoliberal kapitalist düzenden farklı hiçbir şey vaat etmeyen, bu nedenle de aslında bir reklam, goygoy, kampanya ve şişirme olan 'sonuç odaklı çözüm'leri bu hedef kitleye kabul ettirmektir. Bir diğer deyişle, bu kampanyanın amacı Türkiye halklarının iradesini teslim alıp, bir masa başı mutabakatı ve şer koalisyonuna devretmektir.
Tapelerin muhtevası ve muhalefet tarafından nasıl kullanıldığı açıktır. Kentli, orta sınıf muhalefetini kendisine râm etmek isteyenlerin yaptığı en temel hata ise kendi hassasiyetlerinin halkın da hassasiyeti olduğunu düşünmek oldu. Halkın umutlarını çalmak, hayallerini sukûta uğratmak gibi bir büyük suçu işlemiş AKP’ye hırsızlık üzerinden saldırıldı. Halk ise, bu ehl-i küffar gibi sadece gördüğüne inananlar sürüsü olmadığı için bu kampanyaya kayıtsız kaldı. Bu kayıtsızlık, kampanyanın bahsinin sürekli arttırılmasına neden oldu. Milyon dolarlarla başlayan yolsuzluk iddiaları yüzlerce milyar avroya kadar yükseldi. Bahsin her yükselişi, CHP’nin hedefindeki kitle AKP’nin tesirindeki halkı birbirinden daha da uzaklaştırdı. Bir süre sonra tapeler belirli bir zümrenin kendi arasında oynadığı bir oyuna dönüştü. Üstelik tapeler geldikçe devletin içinde yerleşmiş paralel bir devlet olduğu inancı pekişti. Tayyip Erdoğan da seçim kampanyasını kendi imgesi üzerine ve ölüm-kalım savaşı olarak kurgulama imkânı kazandı.
Burada solculara düşen bir görev olduğunu ise ‘tatava yapma’ kampanyasından anlıyoruz. Bunun için de Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarına bakmak yerindedir. Kılıçdaroğlu’nun kampanyası, ilk kez oy kullanacak 2,5 milyon seçmene özel olarak hitap etmek üzere tasarlanmıştır. Ama bu nev-zuhûr seçmenin doğrudan ve kayıtsız şartsız kendisine gelmesini engelleyen çok önemli bir etmen Haziran Kıyamı olmuştur. Bu tapeleri zaten kendi zaferiymiş gibi benimseyen çevreler, önce kendisine bulaşan Gezicileri bu tapelerle eğitmiş, CHP de “tatava yapma” kampanyası ile bu gençleri bu çevrelerden “teslim almıştır”.
Yukarıda belirtilen sebeplerle Haziran Kıyamı’nın seçim sürecine kilitlenmemesi ve sürecin kazanımlarının tasfiyesinin önüne geçilmesi için de CHP’ye ve CHP’ciliğe karşı sürekli bir dikkati ayakta tutmaya çalıştık. Bugün Gezi’de orta sınıfları ve Türk bayraklarını görenler, çoğu durumda kendi adaylarının itibarını tesis edecek bir kampanya dahi yürütme imkânından yoksundurlar. Daha da kötüsü, Aydemir Güler örneği gibi örneklerde adaya gösterilen kentli ihtimam, yapıntılığıyla bir ev kedisine gösterilen şefkate benzemektedir. Sırrı Süreyya Önder’e attığı twit ve sonrasında gelişen süreçle bugün yaptığı ajanlığın daha iyi anlaşıldığını düşündüğümüz Enver Aysever’in programında komünistliği “Halet Çambel olmasaydı bir Türk arkeolojisi, Behice Boran olmasaydı bir Türk sosyolojisinden bahsedilemezdi” diyerek pazarlayan Güler’in kitle içinde hangi hassasiyetlere hitap ettiği ve neyi örgütlediği; daha da önemlisi neye örgütlendiği apaçık ortadadır.
Bütün bu gelişmeler ışığında İştirakî olarak biz, 30 Mart 2014 Mahalli İdareler Genel Seçimleri’nde aşağıdaki maddelerle belirtilen tavrı almayı uygun gördüğümüzü açıklıyoruz:
1. Ülke genelinde HDP/BDP belediye başkan adaylarının desteklenmesi, yukarıda da belirtildiği gibi, önümüzdeki süreçte şekillenen yeni koalisyonun ‘Kürd ve Müslüman düşmanı’ niteliği ve HDP/BDP çizgisinin taşraya, kent yoksullarına, Kürd’e ve Müslüman’a hamle yapma irade, yetenek ve deneyimini haiz olması nedeniyle de önemlidir.
2. Bununla beraber biz, aşağıda zikredilen adayların / adaylıkların belirli bir hatta işaret ettiği kanaatindeyiz:
a. Ankara: Ethem Sarısülük Partisi örgütlenemedi. Haziran sürecinde ısrarla üzerinde durduğumuz, halkın örgütlendiği ve örgütleyeceği bu parti seçim sürecinde akîm kaldı. [Bu konuda özeleştiri herkesin sorumluluğudur.]
b. İstanbul: Sırrı Süreyya Önder, barış sürecinde üstlendiği rol sebebiyle siyasî olarak anlam kazanmıştır. Sağ siyasete karşı tüm dinamiklerin ortak sesini oluşturma imkânı Önder’in siyasî varlığında mevcuttur.
c. Hatay/Defne: Suriye’ye karşı yürütülen kirli tezgâhın bozulması, bölge halkının öfkesinin nefes/ses bulması, önemlidir. Sevra Baklacı, kendisini aday çıkartan partinin çizgisinden bağımsız olarak, bölgedeki anti-emperyalist direnişin bir neferidir. Kürd’e bakarken, Arab’ın onurunu da görmemek olmaz.
d. Rize: Mehmet Bekaroğlu, Rize’de yürütülen mücadelenin önünü açacak, halka doğru hamle yapılmasını sağlayacaktır. Müslüman halk tağuta karşı çıkma ve örgütlenme imkânını Bekaroğlu’nun şahsında bulacaktır.
e. Adana/Seyhan: Ayhan Bilgen Seyhan’ın mazlumlardan yana aktığının kanıtı olacaktır. Kürd ve Müslüman, proleter yoksullarla yoldaşlaştığında nasıl bir kapı aralanacağını Çukurova ve Anadolu’ya gösterecektir.
Bu sebeple de okurlarımızı, oylarını genel anlamıyla halkın adaylarına, özel olarak da önder’lerimiz olan çocuklarımız Berkin Elvan’a ve Mehmet Ezer’e; firavuna karşı kıyama durmuş Hamdullah Uysal’a ve Metin Lokumcu’ya; savaşa karşı irade olmuş Ali İsmail Korkmaz, Abdullah Cömert ve Ahmet Atakan’a; vefakâr ana’larımızın Mehmet’i ve cefakâr oğullarımızın Fadime’si Ayvalıtaş’lara; yarının müjdecisi Ethem Sarısülük’e ve Mazlum Doğan’a; ruhunu ve bedenini halk düşmanlarına siper etmiş Hasan Ferit Gedik’e ve Medeni Yıldırım’a vermeye davet ediyoruz.
İştirakî
Devamını oku ...

Müslüman Gençlerden Manifesto

Biz, Türkiye’de son dönemde yaşanan ve kendilerini dindar olarak niteleyen insanların söz ve davranışlarını kesinlikle onaylamıyoruz.
Biz, İslam’ın oy ve pay kaygısına kurban edilmesine karşıyız.
Biz, hangi gerekçe ile olursa olsun, insanların gizli yönlerinin araştırılmasına ve bunların arsızca ortaya serilmesine karşıyız.
Biz, cemaat ve parti liderlerinin putlaştırılmasına, eleştirilemez oluşuna karşıyız.
Biz, ekonomik açıdan ve inanç yönünden iyileştirmeler oldu diye, Allah’ın emirleriyle uyuşmayan bir sistemin meşrulaştırılmasına karşıyız. Değil 110 ilahiyatçı, tüm dünya ilahiyatçıları bir araya gelse de “meşru otorite” kutsamalarına kanmayız.
Biz, siyonizmi meşru otorite olarak kabul edenlerin, emperyalist güçler hakkında tek kelime edemeyenlerin uzağındayız.
Biz, yıllar boyu birbirinin ayıbına ortak olmuşların, bugün birbirlerine höykünmelerine aldanmayız.
Biz, dindarların fiillerinin, İslam’ın kendisiyle karıştırılmasına karşıyız.
Biz, “Ne istediniz de vermedik!” denilerek, bir ülkenin kaynaklarının bir cemaate peşkeş çekilmesi anlayışına karşıyız.
Biz imam-hatip/ilahiyat lehine de olsa, haksız bağışlar yapılmasını istemiyoruz.
Biz, Müslümanların paraya, pula, makama değil; onura, gurura, izzet ve şerefe ihtiyacının olduğunu düşünüyoruz.
Biz, kendini İslam’a nispet eden hizmetin ve iktidarın; bölgesel ve ulusal düzeyde İslam’a ve Müslümanların onuruna verdikleri zararın farkındayız.
Biz, siyasetin ve cemaatlerin aktörlerinin hiçbirisinin, tüm toplum tarafından güvenilir kabul edilemeyeceğini biliyoruz. Azılı düşmanı olan Mekkeli müşriklerin bile, “O asla yalan söylemez!” dedikleri bir Peygamber’in ümmeti olarak, bugün böyle bir etiketi üzerimizde taşıyamıyorsak, “iktidar olmanın, cemaat olmanın ne anlamı var?” diye düşünüyoruz.
Biz, cemaatlere, tarikatlara karşıyız. Ümmet olmamızın, bütün müminlerin tek bir cemaat hâline gelememesinin önündeki en büyük engelin cemaatler ve tarikatlar olduğuna inanıyoruz.
Biz, “Birlik olmazsanız gücünüzü elinizden alırım!” diyen Allah’ın; cemaatleşmeler, tarikatlaşmalar, hizipleşmeler yüzünden İslam âlemini rezilliğe mahkûm ettiğini görüyoruz.
Biz, kendi mensupları dışındakileri tam anlamıyla doğru yolda kabul etmeyen ve onları sahiplenmeyen bu yapıların, birliğimizin karşısındaki en büyük engel olduğunu düşünüyoruz.
Biz, iktidar şehvetinden kaynaklanan ve oy kitlesinin gazını çıkartmak için kullanılan kaba dile karşıyız.
Biz, “Medine Vesikası” ile (Yahudi, Hıristiyan, Putperest Araplar gibi) toplumun tüm kesimlerinin güvencesi olan Elçi’yi örnek alıyor, insanların kendi inanışlarını dilediği gibi yaşamasını savunuyoruz.
Biz, dünya makamlarında yer edinmek için Allah’ın ayetlerinin kullanılmasına, “Bakara makara!” yapılmasına karşıyız.
Biz, rüyalarıyla, hayalleriyle Hz. Muhammed’le görüşen hoca efendiler yerine; Hz. Muhammed’in emperyalizmle, sömürüyle, haksızlıkla yaptığı mücadeleyi rehber edinen müminlerden yanayız.
Biz, Yahudi ve Hıristiyanların “Hahamlarını, papazlarını rabler edindikleri…” gibi, Müslümanların da tarikat liderlerini, hoca efendileri, ilahiyatçıları, parti liderlerini, abilerini, ablalarını rabler edinmesine karşıyız.
Biz, insanları Kuran-ı Kerim’den başka şeylere çağıranların tümüne karşıyız.
Biz, kaynağı Allah olmayan sistemlerin, dindar insanların yönetmesiyle batıldan makbule dönüşmeyeceğine iman ediyoruz. Eğer tersi mümkün olsaydı, Allah’ın Resulü mücadele ve hicret yolunu seçmez, müşriklerin yaptığı başkanlık teklifine “evet” derdi, diye düşünüyoruz.
Biz, çoğunluğun Hak demek olmadığına, hâkimiyetin kayıtsız şartsız Allah’ın olduğuna inanıyoruz. 
Biz, sınav sorularının çalınmasına, bazı kadroların haksızca birilerine peşkeş çekilmesine karşıyız. 
Biz, bazı odakların desteği ile halkın seçtiği hükümetin alaşağı edilmesine de, hükümetin bunu kullanarak iktidarını sağlamlaştırma çabalarına da karşıyız.
Biz, bu toplum içinde çok sıkıntılar, haksızlıklar, ötekileştirmeler yaşadık; ama yaşadıklarımızı bizim gibi düşünmeyen insanlara yaşatmayı onursuzluk sayarız.
Biz bu ülkede hak yiyen değil, hakkı yenen olarak anılmaktan yanayız.
Biz bu ülkede zulüm eden değil, zulüm edilen olarak anılmaktan yanayız.
Çünkü biz âdil olmakla emrolunduk!
Biz, “İyi insan olmadan Müslüman olamayız!” diyen Bilge Kral’ın tarafındayız.
Biz, adaletin, güvenin, şefkatin, güzelliğin, Hakkın yanındayız. Davranışlarımızla gösteremediğimiz Müslümanlığı, sözlerimizle asla gösteremeyeceğimize inanıyoruz.
Biz, bizim gibi düşünmeyenlerin, bize benzemeye zorlanmasına karşıyız. Kimsenin bizi kendisi gibi olmaya zorlamasına da müsaade etmeyiz.
Biz, ırkçılık hâline dönüşen mezhepçiliğin, İslam’ın önüne geçmesine karşıyız.
Biz, sağduyu ile hareket etmeye çalışan Müslümanlarız; sadece Müslüman olarak isimlendirilmek isteriz.
Ve sadece Allah’a ibadet eder, sadece O’ndan yardım bekleriz; sadece Allah’a boyun eğer, O’nun Kitabını rehber ediniriz.
Devamını oku ...

Twitter Örgütü

Tayyip Erdoğan'ın Twitter'ı yasaklamasından hareketle (25 Mart senaryolarını da gözeterek) sorulan "Acaba neden korkuyor?" sorusu anlamsızdır. Tayyip Erdoğan'ın Twitter'ı kapatması korku eksenli açıklanacak nitelikte değildir. Yaptığı iş siyaseten çok yerindedir. Erdoğan hâlihazırda aslında "o partiye-bu örgüte" değil, doğrudan doğruya Twitter'a örgütlü bulunanları ifşa etmiş, henüz Twitter'a biat etmeye yüzü tutmamış olanları da Twitter'a örgütlemiştir.
Durum "kızlı-erkekli" tartışmalarında yaşananların tekrarıdır. O günlerdeki yaşam tarzı'cı siyaset "sana ne" refleksiyle ortaya döküldüğünde yaptığı şey Erdoğan'ın işaret ettiği yerde kümelenmek ya da ait olduğu kümenin zaten orası olduğunu deklare etmek olmuştur. Erdoğan'ın güdülediği izlenimi uyandıran bu tutum, esasında bilumum sol'cunun temel meselesinin "özgürlükçülük" başlığı altında cehepenin altı okuna yedinci ok olarak eklemlenmek olduğunu ortaya koymuştur. Sosyalist sol özünde cehepelidir.
Özünde cehepeli olanların ve cehepenin kendisinin Tayyip'in oyununa geldiğini düşünmek de netamelidir. Tayyip konsolide ettiği kitleye bilcümle özgürlükçünün ne mal olduğunu göstermek hedefi güdüyor ve bu yolla kitleyi dirileştiriyorsa, bu "oyun"a zaten teşne olunduğundan koşa koşa "kızlı-erkekli eylemleri" düzenlenmiştir, tıpkı bugün "ille de Twitter" diye sayıklandığı gibi. Erdoğan her zamanki sahte kabadayılığını sergilemiş ve özgürlükçü unsurlara göğsünü gere gere Twitter'cı olma imkânı bağışlamıştır; adeta bir danışıklı dövüş sergilenmektedir.
Koskoca bir partinin danışma kurulu üyesi koskoca bir doçent -partiyle organik olarak ilgili ya da ilgisiz- politik ödevlerini inkâra tenezzülle kendini "basit bir Twitter kullanıcısı" ilân edebilmiştir. Yalnızca "danışılan" biri olarak konumunun tarafsızlığını savunmuş ve bu tarafsız konumun en güzel ifade vasıtası ve bir "tarafsızlık ideolojisi" ürünü olan Twitter'a sığınmıştır. Twitter dünya karşısında Batılı'nın mevkii gibidir; bir Batılı için dünya halklarının yeri kendi durduğu yere nispetle hep görecelidir. Zira bu göreceliliğin ölçütü olan "mutlak" bizzat kendisidir. Twitter işte bu ideolojinin bireylerde somutlanma imkânını sunan organdır. Bir tweet atan kişi bir anda dünyaya vahiy indirmekte, geri kalan "söz"ü göreceleştirmektedir. "Basit bir Twitter kullanıcısı" aslında tanrı simülasyonudur. Kendi varlığını basitleştirme stratejisi "aslolan benim"ci kibrin örtüsüdür. Bir Facebook yorumunda mealen söylendiği gibi, bu cehepeli kafaya göre kendi orta sınıf varlığından daha mühim bir şey mevcut değildir; akepe bu varlığa yönelmiş bir tehdit unsuru olduğu için bertaraf edilmelidir. Fethullah'ın ve cehepenin örgütlediği kitlenin ana güdülenimi budur.
Sosyalist solun bir bölümü seçimler özelinde pratik cehepecilik etmekten ar etmediği gibi, bu ortak adaycılar şimdi sokaklara astığı afişlerde belediye meclisi seçimlerinde kendi partilerine oy istemektedir. Bu tutum elbette kendi "ortak aday"larına küfürdür; zira zımnen “belediye başkanlığı için oyunuzu cehepeye verin (böyle yapacağınızdan zaten eminiz, hiç değilse belediye meclisi...)” anlamına gelmektedir. "Ortak aday"ın bu "siyasi strateji"yle bir sorununun olmadığı anlaşılmaktadır.
Tayyip Erdoğan diri tutmaya mesai harcadığı kitleyi "çakma" bir İslamcılıkla tavlama yolundadır. Bu "çakma İslamcılık" "ulu'l emr"ci bir "toplumsal müslümanlık"la dövüşürken bir Erbakan karikatürü çizmek zorunda kalmıştır. Ama "karikatür" karikatürlüğünden hoşnut bir biçimde kendisine bedavadan sunulan "mücahit" sıfatını hızla reddetmekte ve kitleyi susturmaktadır. Karşısında mevzi alan -şimdilik en uygun isimle- "toplumsal müslümanlık" zaten ilke olarak İslam'ı siyaset dışı görmekle tanımlıdır. Cehepe ile ortaklaşma zemini budur. Bahçeli mitinglerinde artık yalnızca örgütlü mehepelilere hitap etmekte ve konsolidasyona gitmektedir. Cehepeye bu pekiştirmelerden arta kalanların yuvalanacağı bir merkez parti olma rolü biçilmiştir. Tapelerin ana hedef kitlesi akepeliler değil, özünde cehepeli olanlardır.
Sıddık Doğugil
Devamını oku ...

Tatava

Haricî kafasıdır hüküm süren. Hz. Ali, Hakem vak’asında belirli bir meseleyi çözüme kavuşturmak ister ama Haricîler O’na derler ki, “Hüküm Allah’ındır, sen insanı Allah’ın işine karıştırıyorsun.” Böylelikle istişare, şura, münazara gibi müesseseler üzerinden yönetimsel meselelerin hâl yoluna kavuşturulmasına karşı çıkarlar. "Yapılacak işler Kur’an’da belirlidir, O da bizim mülkümüzde, insanı dâhil etme sürece” derler. Bunu demekle, insan olmayı ipotek altına alırlar, kendisi dışındaki her şeyi ve herkesi insanlık dışı bulup ezme kudretini böylelikle elde ettiklerini zannederler. Ali insan olduğundan ezilir. İnsansız Allah, Allah’sız insanın diğer yüzüdür aslında.
Haricîlik, İslam iktidarının ve mücadelesinin kabileler şahsında ezilmesini ifade eder. O, kabilelerin ve kendilerini kabilelerle tanımlı kılmış bireylerin savunma-saldırı biçimidir. Esasta haricîler Ali’nin iktidarına karşıdırlar ve bu karşıtlığı İslamî bir kılıf dâhilinde icra etmektedirler. Bu kafa için teorik, fikrî her türlü müdahale “insanî ve insana ait” olarak damgalanıp çöpe atılacaktır. Burada neye düşman olunduğu açıktır.
Belediye seçimleri konusunda dönen tartışmada da benzer bir hava hâkimdir. Burada HDP ve CHP şahsında, solculuğun ipotek, hüküm ve mülk altına alınması konusunda bir kavgaya rastlanmaktadır. HDP toplumsal muhalefet, CHP iktidar ilişkileri-yönetimsel meseleler konusunda tekel olma sancısı yaşamaktadır. İkisi “Allah” olmaya çalışınca, daha çok Ali sırttan bıçaklanacak, daha çok Hüseyin’in başı kesilecektir.
İkisi de Allah oldukları hususta insanın müdahil olmasına karşıdır. Tartışmanın, şuranın ve istişarenin devre dışı bırakılması için elden gelen her şey yapılmaktadır. CHP, “benim dışımdakiler asla sol olamaz” derken, HDP de aynı cümleyi tekrarlar ya da tekrarlayabilmek için fırsat kollar. Eleştirilmesi gereken yer burasıdır. HDP’nin aday belirleme stratejisi Gezi konusunda CHP’yle yürüttüğü alan kavgasının bir ürünüdür. Oysa mazlumların ve sömürülenlerin yeni bir CHP’ye ihtiyacı yoktur. “Tatava yapma” türünden bir gevezeliğe ve terbiyesizliğe muhatap olması alternatif CHP olarak algılanmasının bir sonucudur. Aslında onun AKP ve CHP kitlesini devrimci manada dikine kesen bir irade olması gerekir.
Tatava, “bol, gereksiz söz” demektir. “Tatava yapma bas geç” cümlesi, “iktidar ilişkilerini ve yönetim meselesini biz biliriz, bize biat et” demektir. Bu cümleyi internet âleminde dolaştıranlar, tüm Gezi kıyamını bireylere bölüp kıyamı egemenlerin ve devletin önünde diz çöktürmek derdindedir. “Tatava yapma”, yani “boş konuşma, iş yap” diyenler, kıyamın ve devletin tartışılmasını, sindirilmesini, idrak edilmesini istemeyenlerdir. Hz. Muhammed’in haricîler için söylediği iddia edilen sözüyle, bu kesimler “imanın gırtlaktan aşağı inmesine” mani olanlardır. Bu sözdeki kibir, devletin bekasını ve yüceliğini gizler.
Onlar kitleyi bireye bölüp bireyin başarıcı, hesapçı, sonuca odaklı yuppie’ler (“genç kentli profesyonel”) olmasını talep etmektedirler. Bu kesim, süreç içerisinde siyaseti kariyer ve ikbal olarak görenlere seslenmektedir. “Ben iktidar olacağım, mani olma” demek olan “tatava” sözcüğü, iktidar mücadelesinin sınıfî ve devrimci zeminini ortadan kaldırmak derdindedir. Salt iktidar olmanın egemenlerin kucağına oturmak olduğunu gizlemek, Gezi kıyamına küfürdür. Tüm devrimler tarihinde sadece şeklî olanı görüp, gördüklerine iman edenler, basit manada iktidar olabilmenin yollarını bildiklerine ve bulduklarına dair bir imajı satmaktadırlar sadece. Böylelikle iktidar olmanın sınıf ve devrim dolayımlarını ezmektedirler. HDP şahsında “komün”, CHP şahsında “cumhuriyet” Allah yapılınca, sınıf ve devrim boşa düşmekte, değersizleşmektedir. “Hüküm Allah’ındır” diyen haricîler gibi, “hüküm komünün” ya da “hüküm cumhuriyetin” diyenler, sınıfa ve devrime, mutlak ve içi boş bir iktidar adına, küfredenlerdir.
İnternet âlemi, her ne kadar kitlelere sesleniyormuş gibi görünse de, klavye başında muktedir olma yanılsaması yaşayan bireylere hitap etmektedir özünde. Bu da, “bizim gençlerimizin elinde Molotof yok, tablet bilgisayar var” diyen Tayyip’in hizmet ettiği devlete bağlanmak demektir. İktidar mücadelesinin sınıfî ve devrimci boyutlarını toprağa gömüp sırf iktidar olmak için hesaplar yapmak, oluşu itibarıyla akimdir, atıldır.
Bir zamanlar Perry Anderson’ın, “devrimler çağı bitti, artık ufak başarılar devri” diyen yazısını kendisine teorik zemin kılan, sonrasında işine geldiği biçimde, “post-devrimcilik dönemi”ne giren bir teorinin ve politikanın, bugün kısa erimli başarı için fethullahçı olması anlaşılır bir durumdur. Fethullahçılıkta mündemiç yuppie’liği devrimcilere, marksistlere önerenlere, bu noktada, Engels’in şu sözünü hatırlatmak gerekmektedir:
“Günün ânlık/geçici çıkarları için önemli ve temel sebeplerin (bu) unutuluşu, takip edecek sonuçları göz önüne almaksızın ânın başarısı için verilen mücadele ile gösterilen gayret ve hareketin geleceği için bugününün kurban edilişindeki kasıt muhtemelen “dürüstçedir”, fakat bu oportünizmdir ve oportünizm olarak kalacaktır,  ayrıca “dürüst” oportünizm belki de tüm oportünizmlerin en tehlikelisidir.” (F. Engels -Erfurt Programının Eleştirisi)
HDP’nin kısa erimli değil, uzun soluklu bir mücadelenin eri olabilmesi, onun kendisini sığ bir AKP karşıtlığı ile tanımlamaması ile mümkündür. Dürüst oportünizm, çıkışsızdır. İktidarı AKP’ye, AKP’yi Tayyip’e indirgemek, efendilerin ekmeğine yağ sürecek, bu süreçte güçlenen, gene Tayyip’te tecessüm etmiş iktidar ilişkileri olacaktır.
Kısa vadeli, hemen elde edilecek bir çözüme koşmak, kitlelerin söz, yetki ve karar süreçlerine duhul etmesine mani olacaktır. O kadar demokrasi edebiyatı yapanlar, “tatava yapma” diyerek, sözü öldürmekte, yetkiyi egemenlere teslim etmekte, karar vermenin ancak muktedir olanlara mahsus bir iş olduğunu söylemektedirler. Söz, yetki, kararın en basit ve en geri biçimi olan sandığın başatlaştırılması, halkın iradesini küçümseyen küçük burjuvaların işi olmalıdır. Tatavacılık, kendisini AKP’nin ve Kürd’ün geri, kaba, cahil ve kara öfkesine kapatmak, kendi varlığını ona karşı kurmak demektir.
Bu öfkeye karşı bir savunma biçimi olan haricî kafası, namazı her santimiyle icra etmeyene küfrederse, aynı kafa kendi barikatında taş atmayanı “devrimci” saymayacaktır. İlki İslam’ı, ikincisi sosyalizmi kendi icraatına ve eylemine kapatacaktır. Ama bu kafa, namazın ve barikatın neden ve nasıl içinin boşaldığını anlamayacaktır. Haricîler Suriye’de kafa kesiyorlarsa, bu şekilci devrim’ciler de burada kafa kesmeye çalışacaktır. Bunların, ortaklaşmanın, paylaşmanın, istişare etmenin, iş yapmanın yazılı olabileceği bir kitapları yoktur. Haricîler onca Kur’an’cılıklarına karşın kitapsızlar ise, bunlar da kitabı, sözü, söze ve eyleme iştirakı öldürmek zorundadırlar.
Haricîler, onca enternasyonalistliklerine, onca Allah ve Kur’an demelerine karşın, Ali’nin ve İslam’ın diz çöktürdüğü kabilelerin müdafaası için çalışırlar. Demek ki bugünün post-haricî solcuları da kendi kabilelerini, eski örgütlerini, bağlı oldukları CHP yuvasını korumaktadırlar özünde. Kürd ve Müslüman, ağzında hangi söz olursa olsun, bunlar için tehdittir.
Gezi kıyamı tatavacıların üzerine basıp geçecek güçtedir. Yeter ki burjuva yuppie’liğin hesapçılığından, iş bitiriciliğinden, icraatçılığından ve mesihçi, kısa vadeli çözüm edebiyatından kendisini kurtarabilsin.
Eren Balkır
Devamını oku ...

FHKC Bildirisi

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Yönetimi güvenlik aygıtının ve istihbarat servislerinin 20 Mart’ta Batı Şeria’nın muhtelif kesimlerinde örgütün destekçilerine ve üyelerine yönelik tutuklama ve baskı kampanyasına derhal son vermesini talep etti. FHKC bildirisinde özel olarak dile getirilen bir diğer husus da, Azza mülteci kampında 5 FHKC destekçisinin tutuklanması, onlarca evin saldırıya uğraması ve 5 kişinin de Filistin Yönetimi güvenlik güçlerince takibata uğramasıydı.
FHKC, Filistin Yönetimi güvenlik güçlerinin Filistin halkının ulusal gücü olan örgüte karşı sürdürdüğü kampanyayı kınadı. Bilindiği üzere örgüt, Siyonist işgalci devletin de hedefinde ve bu devlet yoldaşlarımızı cinayetler ve kitlesel tutuklamalarla hedef hâline getirmekte, her yerde halkımıza yönelik saldırganlığını giderek artırmakta.
FHKC, Filistin Yönetimi’nin halkımız için tam bir felâket olan işgalci devletle işbirliğinde hareket etmesine bir son vermesini, onurlu birçok eylemcinin serbest bırakılmasını talep etmektedir. Örgüt, ayrıca geçenlerde Filistinli eylemcilerin ve özgürlük savaşçılarının güvenlik aygıtınca serbest bırakıldıktan birkaç saat sonra Siyonist işgalcilerce tekrar tutuklanması gibi muhtelif olayları hatırlatmaktadır.
Cephe’nin bildirisindeki ifadeyle, Filistin Yönetimi’nin, bu uygulamaların Filistin halkınca reddedileceğini artık öğrenmesi gerekmektedir. Filistin güvenlik güçleri için en uygun görev, halkını, eylemcilerini ve özgürlük savaşçılarını korumak, ayağa kalkan kendi halkını ve eylemcilerini kırbaçlamamak olmalıdır.
Devamını oku ...

Suudi Arabistan ve El-Kaide

Suudi Arabistan Terörizme Verdiği Destekten Ötürü Pişman mı?
Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından çekilmiş beş dakikalık film insanın kanını donduracak cinsten. Filmde savaşçılar, Suriye-Irak arasındaki karayolunda üç tırı durduruyorlar. Biri, gayet gergin bir hâldeki şoförlerin kimliklerini alıyor ve tehditkâr bir ifadeyle, “Hepiniz Şii misiniz?” diye soruyor. Soru, “Hayır, biz Humuslu Sünnileriz” şeklinde cevaplanıyor, alçak ve umutsuz bir ses tonuyla, “Allah size zafer nail eylesin” diye devam ediyor şoför sözlerine.
Şoförlerden biri, “biz sadece yaşamak istiyoruz” diye yalvarıyor. “Burada ekmeğimizi kazanmak için bulunuyoruz.” diyor. IŞİD militanı, şoförlerin Sünni olup olmadıklarını teste tabi tutuyor. “Sabah namazı kaç rekat?” diye soruyor. Cevaplar üçle beş arasında değişiyor.
Militanların arasına katılan bir başkası, “Alevîlerin Suriye için ne yapıyorlar?” diye soruyor. “Onlar kadınlara tecavüz edip Müslümanları katlediyorlar. Konuşmalarınızdan anlaşılıyor ki siz müşriksiniz.” diye devam ediyor sözlerine. Üç şoför yol kenarında kurşuna diziliyor sonra.
Suriye ve Irak’taki silâhlı muhalefet, bugün Selefî cihadcıların, kendilerini cihada adamış köktenci İslamî savaşçıların hâkimiyeti altında. Şam-Bağdat yolunda Sünni olmayan şoförleri katledenler de bunlar. Suriye, Irak ya da Pakistan’da kaç Şii’nin öldürüldüğü Batılı hükümetlerin umurunda değil ama onlar El-Kaide lideri Usame bin Ladin’in inancına benzer inanca sahip Sünni hareketlerin bugün 11 Eylül öncesinde Taliban’a tabi olduğu günlere kıyasla, Irak ve Suriye’de daha fazla alana sahip olduklarını görüyorlar.
Batı destekli, sözde seküler Özgür Suriye Ordusu’nun Beşar Esad’ı yıkacak savaşa öncülük ettiği iddiası, cihadcıların geçen Aralık ayında silâh depolarını ele geçirip ÖSO komutanlarını öldürmesiyle geçersizleşti.
Son altı ay içinde, Suriye’de artık epey kudretli olan cihadcı savaş ağalarını finanse etme ve destekleme noktasında Körfez ülkelerindeki Sünni krallıkların ve Suudi Arabistan’ın ortaya koyduğu eylemler Washington’da gerçek bir öfkeye yol açtı. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, 2012’den beri Suudi istihbaratının başındaki isim olan ve eskiden Washington büyükelçiliği yapan Prens Bender bin Sultan’ı eleştirdi. Prens, Esad’ın yıkılmasına yönelik kampanyayı yöneten isim.
Prens, ayrıca Suriye’de sivillere karşı kimyasal silâhlar kullanıldığı vakit, bu ülkeye müdahale etmediği için Obama’yı kınamıştı.
Geçen ay Prens Bender’in istihbarat başkanı olmasına karşın Suriye’deki Suudi politikasının yürütülmesi noktasında artık görevde bulunmadığı ortaya çıktı. Prens yerini Arap Yarımadası’nda El-Kaide’ye karşı yürütülen kampanyadaki sorumluluğu ile bilinen, ABD ile birlikte iş tutan içişleri bakanı Muhammed bin Nayif’e bıraktı.
Suudi Kralı Abdullah’ın oğlu ve Suudi Millî Muhafızları’ının başı olan Prens Mitab bin Abdullah da yeni Suriye politikasının formüle edilmesi sürecince rol oynayan diğer bir isim. Suudi Arabistan’ın diğer Körfez krallıklarıyla arasındaki farklılıklar daha fazla alenileşiyor, zira Suudilerle birlikte, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri de Katar’daki elçiliklerini bu ay geri çektiler. Bunun asli nedeni, Katar’ın Mısır’daki Müslüman Kardeşler’e destek sunması ama öte yandan da Suriye’deki kontrolden çıkmış olan cihadcı grupları parasal ve askerî açıdan desteklemesi.
Suudi Arabistan, Suriye’deki asilerin desteklenmesi görevini geçen yaz Katar’dan devralmıştı. Ancak Suudilerin Suriye meselesine duhulü daha derin ve daha uzun soluklu bir mesele, zira savaşçıların önemli bir bölümü diğer ülkelerden ziyade daha çok Suudi Arabistan’dan geliyor.
Suudi vaizler, Esad’a karşı silâhlı mücadele verilmesi konusunda hararetli vaazlar veriyorlar, bu mücadelenin bireysel gönüllülük ya da devletler düzeyinde gerçekleşmesi gerektiğini savunuyorlar. İslam’ın püriten, kitabî bir versiyonu olan Vehabîliğin inançları, Suriye, Irak, Afganistan, Pakistan, Mısır ve Libya’daki El-Kaide veya diğer Selefî cihadcı grupların inançlarından pek farklı değil.
Protestanlığı imha etmeye çalışan Roma Katolikliği gibi, Suudiler de ideolojik planda Şiiliği bir tür sapkınlık olarak görüyorlar ve ona kökten karşı çıkıyorlar. Bu husumet Vehabîlerle Suud Sarayı arasında 18. yüzyılda kurulmuş ittifaka dayanıyor. Politik birer oyuncu olarak cihadcı hareketlerin gelişimindeki önemli tarih ise Sovyetler’in Afganistan’ı işgal ettiği ve Humeyni’nin İran’ı Şii teokrasisiyle yönetmeye başladığı 1979 yılı.
Seksenler boyunca Suudi Arabistan, Pakistan (Pakistan ordusu) ve ABD arasında epey dayanıklı bir ittifak kuruldu. Suudiler, Amerika’nın bölgedeki hâkimiyetinin ana destekçilerinden biri oldular ama ayrıca El-Kaide için gerekli tohumları da attılar.
11 Eylül, ABD için bir “Pearl Harbour” momenti temin etti, oluşan ani fikir değişikliği ve korku, Saddam Hüseyin’in hedef alınması ve Irak’ın işgal edilmesi noktasında gerekli neo- muhafazakâr ajandanın tatbiki için maniple edildi. El-Kaide üyesi olma şüphesiyle tutuklanmış kişilere uygulanan su işkenceleri, esasta örgütün Suudilerle değil, Irak’la rabıtası olduğunu ispatlamayı amaçlıyordu.
11 Eylül Komisyonu raporu, El-Kaide’nin ana finans kaynağının Suudi Arabistan olduğunu gösterdi. Ama saldırıdan altı yıl sonra, 2007’de Irak’ta ABD ile El-Kaide arasındaki çatışmaların doruğa ulaştığı günlerde, terörün finansmanının izlenip engellenmesinden sorumlu ABD Hazine Bakanlığı Müsteşarı Stuart Levey, ABC News’e, konu El-Kaide’ye gelince, şunları söylüyor: “Parmaklarımı şıklatıp bir ülkenin parasal desteğini kesmem mümkün olsaydı, bu Suudi Arabistan olurdu.” Devamında da, terörizmi finanse ettiği için ABD veya Birleşmiş Milletler tarafından belirlenmiş herhangi bir kişinin Suudilerce kovuşturulmadığını ifade ediyor.
Suudilerin işbirliği yapmaması üzerinden yaşanan bu yoğun hayal kırıklığına karşın, son birkaç yılda değişen pek bir şey yok. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Wikileaks aracılığıyla sızan 2009 tarihli bir yazışmasında, şunu söylüyor: “Suudi Arabistan, El-Kaide, Taliban, LeT (Leşker-i Taiba) gibi terörist gruplar için önemli bir finansal destek üssü olma özelliğini hâlâ muhafaza ediyor.” Clinton, Suudilerin El-Kaide’nin sadece yurtiçi faaliyetlerine karşı harekete geçiyor olmasından şikâyet ediyor.
ABD Terörizm ve Finansal İstihbarat Müsteşarı David Cohen, geçen hafta El-Kaide’nin finansal kaynaklarını kuruttuğu için Suudileri övdü ama öte yandan da krallık sınırları içinde diğer cihadcı grupların hâlâ yardım aldığını öne sürdü.
Cihadcıların desteklenmesi hususunda Suudi Arabistan Körfez krallıkları arasında yalnız değil. Cohen’in ifadesiyle, “müttefikimiz olan Kuveyt, Suriye’deki terörist grupların finanse edilmesi amacıyla kullanılan ana merkez hâline geldi.” Cohen, öte yandan, Nayif Acmi’nin hem Adalet hem de Evkaf ve İslam İşleri Bakanı olarak atanması hususunda şikâyetlerini dile getiriyor: “Acmi uzun süre Suriye’de cihadı destekledi. O Nusra Cephesi’nin finansörü.” Cohen’in tespitiyle, evkaf bakanlığı cihatçılara Kuveyt camilerinde bağışlar topluyor.
Amerikalıların sızan diplomatik görüşmelerinde de görülüyor ki, Suudiler esas olarak Şiilikle mücadeleyi öncelikli kabul ediyorlar. Bu noktada paranoya derinlere ulaşıyor: örneğin, üst düzey bir Suudi diplomat, ülkesinin müttefiki olan Pakistan’da kendilerinin gözlemci değil, katılımcı olduklarını söylüyor. 11 Eylül öncesinde Afganistan’daki Taliban hükümetini sadece Suudiler, Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tanımıştı.
Suudilerin Şii yayılmacılığı ile ilgili korkuları abartılı ve histerik, zira Şiilik Şiilerin çoğunluğu teşkil ettikleri ya da güçlü bir azınlık oldukları bir avuç ülkede güç sahibi. 57 Müslüman ülkesi içinde sadece dördünde Şiiler çoğunluk.
Gene de Suudiler, Pakistan Cumhurbaşkanı Asif Ali Zerdari konusunda şüpheli bir yaklaşım içerisinde, bu nedenle ülkede askerî bir diktatörlüğün tesis edilmesini tercih ettiklerini söylüyorlar. Zerdari’yi sevmemelerinin nedeni, mezhepsel. BAE dışişleri bakanı Şeyh Abdullah Bin Zeyd’in ifadesiyle, “Suudiler Zerdari’nin Şii olduğundan şüphe ediyorlar, bu da onların İran, Irak’taki Malikî hükümeti ve Zerdari idaresi altındaki Pakistan arasında oluşabilecek Şii üçgeni konusunda endişelenmelerine neden oluyor.”
Şiilere yönelik mezhepsel husumet, İran’a yönelik korku ve nefretle birleşiyor. Kral Abdullah, Amerika’yı İran’a saldırması konusunda sürekli teşvik ediyor ve “kesin şu yılanın başını” deyip duruyor. Suudilerin diğer bir meselesi de Irak’taki Şii çoğunluğun artan etkisi. Birçok Suudi’nin hükümete karşı yapılan cihadcı eylemlerine sempati duymasının nedeni bu.
1171’de, Mısır’da Fatımî hanedanlığının Selahaddin Eyyubî tarafından yıkılmasından beri Arap dünyasında yaşanan ilk vaka olması hasebiyle, Irak’ta hükümetin Şiilerin eline geçmesi, Riyad ve diğer Sünni başkentlerinde herkesin alarma geçmesine neden oldu ve buralarda yöneticiler yaşanan bu tarihsel yenilgiyi terse çevirmek için çalışmaya başladılar. Irak hükümeti bu saldırıyı 2009’da bir Suudi imamın Şiilerin öldürülmesi için fetva vermesiyle fark etti. Bölgedeki Sünni hükümetler, bu fetvayı kınayan herhangi bir adım atmadılar ve “şüpheli bir sessizlik” içine girdiler.
2011’deki Arap ayaklanmaları mezhepçiliği körükledi. Bu, özellikle doğusundaki Şii azınlıkla ilgili yoğun şüpheler içerisinde bulunan Suudiler arasında cereyan eden bir süreçti. Mart’ta 1.500 Suudi askeri Bahreyn’deki Halife ailesini desteklemek için harekete geçti ve adadaki Şii azınlığın gerçekleştirdiği demokrasi yanlısı gösterileri bastırdı, Şii mabetleri buldozerlerle yıkıldı.
Suriye’de Suudiler, Suriye hükümetinin Kaddafi gibi yıkılacağını zannettiler. Onların hesaba katmadığı şey, Rusya, İran ve Lübnan Hizbullah’ının Suriye’ye yönelik desteği ve hükümetin elindeki güçtü. Ancak Katar ve Türkiye yanında, Suudilerin sürece dâhil olması ayaklanmanın ideolojisi olan seküler demokratik değişimin önemini azalttı ve isyanı, ön cephesinde Selefî cihadcı tugayların durduğu, Sünnilerin iktidarı alma teşebbüsüne dönüştürdü.
Tahmin edileceği üzere, Alevîler ve diğer azınlıklar ölümüne savaşmaktan başka bir seçeneklerinin olmadığını düşünüyorlar.
Birçok abuk sabuk komplo teorisi geliştirildi ve 11 Eylül saldırılarında ana suç ortağının ABD hükümeti olduğu iddia edildi. Bu teorilerdeki saçmalık, dikkatleri ortada bir komplo olduğu gerçeğine çevirdi oysa bu gayet açıktı ve asla bir sır da değildi.
ABD, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki üçlü ittifakın bedeli, cihadcı hareket. Bugüne dek bu hareket batı, karşıtı olmaktan önce Şii karşıtı ama Şam-Bağdat karayolundaki IŞİD militanlarının da gösterdiği kadarıyla, artık Sünni olmayan herkes tehlike altında.
Patrick Cockburn
Devamını oku ...

Tufan

Egemen Bağış’ın ifşa olan son tapesine kimse sevinmesin. Gezi sürecinde “AKP zulmü Allah’sızdır” dediğimize kızanlar, bugün utansın.
Hz. Nuh ve tufanla ilgili âyetler ya da önceki Kitaplarda dile getirilen hikâyeler, bir kavganın sürdüğünün delili. Bir kavmin veya bir insanın üstünlüğü yerle yeksan ediliyor, kavim ve insan Allah’a bağlanıyor. Nuh ve tufan hikâyesi Yahudileşme temayülü üzerinden de okunabilir. Bu temayül içre düşünenler, elbette kendilerini üstün kavim olarak takdim ediyorlardır. Mesele, Yahudi ve Hristiyan düşmanlığı değil; zira İslam, mülkün mecazı olarak Hristiyan ve paranın mecazı olarak Yahudi’ye karşı bir devrim.
“Andolsun ki Nuh'u elçi olarak kavmine gönderdik de dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka bir ilâhınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.’[…]" (A’râf:59)
İlahi görülen kavimse veya bireyse, onun için güvenli, huzurlu gemiler inşa ediliyor. Dışarıda kıyam eden kavimler ve insanlar var iken, bu gemiye hainler dolduruluyor. Egemen Bağış, bu ülkeyi AB’ye satan tezgâhın başında oturan kişi; doğalında, dinsiz-imansız biri olduğu için o koltuğa oturuyor. Vatan toprağını satanın dini olmaması gerekiyor.
Tufandan korkan kavimler ve kişiler gemi inşa ediyorlar. Kur’an, Nuh meselini meseleyi Allah’a, Kur’an’a ve Peygamber’e bağlamak için dile getiriyor, gemi sahiplerini yüceltmek, armatörleri övmek derdiyle değil:
“Buna rağmen yine de onu inkâr ettiler. Biz de onu ve gemide kendisiyle beraber olanları kurtardık. Ve onları yeryüzüne halifeler yaptık. Âyetlerimizi inkâr edenleri ise suda boğduk. Bak işte uyarılanların akıbeti nasıl oldu.” (Yûnus:73)
Yeryüzünün halifesi, Kur’an’a göre, mustazaflar, Nuh’un arkasındaki ayak takımı. Bu âyetleri kendi mevcudiyetine bağlamak ve birilerinin verdiği gücün ilahi olduğunu iddia etmek de mümkün. Yahudileşme temayülü burada. Sermayeyi Allah yapmak, bu küfür düzeninde olağan. İnşa edilen gemideki içişleri bakanının Gezi Parkı’ndaki inşaat şirketinin çıkarlarını savunması; AB bakanının gazete patronlarını pohpohlaması doğal.  
Egemenler, kendi mal ve can güvenliğini cana ve mala dair, içre korkularını genele yayarak sağlıyorlar. Asgari ücretle çalışan işçi, milyon dolarlar kazanan patronun hayatını bu nedenle korumak gerektiğini düşünüyor. O, milyon dolarların korunmasının kendi üç kuruşluk ücretinin korunması olduğunu zannediyor. Sonra o egemenlerin inşa ettiği gemilere biniyor.
“Buna karşılık, kavminin ileri gelen kâfirlerinden bir kısmı dediler ki: ‘Biz seni bizim gibi insanlardan biri olarak görüyoruz, başka değil. İlk bakışta bizim ayak takımımızdan başkasının senin arkana düştüğünü görmüyoruz. Sizin bizden fazla bir meziyetinizi de görmüyoruz. Aksine sizi yalancılar sanıyoruz.’[…]” (Hud:27)
Nuh’un peşine düşen ayak takımı, bir devrim yürüyüşüne denk düşüyor. Allah’sız-Kitap’sız Nuhların tufandan kaçmak için bindikleri gemilere o Nuhlara benzeyen insanlar eşlik ediyor. Onlar güç, servet ve iktidarı korumak için biniyorlar gemiye. Ayak takımından tiksiniliyor, Kürd ve Müslüman ve yoksul denilerek, limanda bırakılıyor. Demek ki mesele, kelamı, sözü, şekli çalıp onu taklit etmek değil, Allah’ın emrini yerine getirmek. Öyleyse Tayyip’in bir kez daha şiire sığınması boşuna. Şiir, arkasında kavga yoksa, şirkin ahlanmasından başka bir şey değil.
Fethullahçılar bugün, “korkmayın, bu CHP ve MHP’yi biz merkeze çektik, eskisi gibi değiller” diyorlar. Merkeze çekilme, efendilerin gemisine binmek anlamına geliyor. Can ve mal korkusu ile, yaşanan tufandan kaçanların bindikleri gemide Fethullahçılar geçiyor dümene. Yeni dönemde can ve mal korkusu yeni neferlerini emir altına alıyor. Şimdiden duyulmaya başlanıyor, CHP’lilerdeki şu mırıltı: “Artık yeter, sokağa çıkmayın, eylem yapmayın!”
Doksanların tufanında İslamî kesim huzura indirgenmiş bir İslam’a bağlanıyor. Huzurlu ve güvenli bir gemiye bindiriliyorlar. Cana ve mala bağlanmış Müslüman, Allah’sız kaptanların götürdükleri yere sürükleniyorlar. Mesele, Allah’ın emri dâhilinde olmak, tufana katılmak.
Huzura indirgenmiş, kapatılmış İslam stabil, kontrol edilebilir cemaatler örgütlüyor. Cemaatler, kendi bireyliğine kapanmayı namaz ve dua yerine sayan kişilikler üretiyor. Nuh’un gemisinin modern ve postmodern biçimleri, sol gibi İslamî kesimde de karşılık buluyor. Kaos, çatışma ve ucu açıklık sürekli öteleniyor. Zor koşulların içinden geçen Yahudi kavmi için yirmi dört saat bu nedenle sürekli kontrol altına alınıyor. O başkasını kaosçu yapıyor, kendisini sürekli kontrollü ve disiplinli tutuyor. Küçük gemiler dolaşıyor zaman denilen ummanda. “Huzur İslam’da” diyenler, huzuru ve rahatı kılıcıyla kesip atmış Peygamber’i dinden ve tarihten tasfiye etmek zorunda.
Tufanı bir kenara bırakalım, yağmur yağdığında bile, derhal gemiler inşa ediyorlar. Sol bu işi doksanlardan beri yapıyor. Çeşitli biçimleri mevcut. Sürekli bireyde vücut bulan kavimlere, kavimleşen bireylere sesleniliyor. Tufanın ucu açık, kontrolsüz, belirsiz niteliği gemi sayesinde dışlanıyor.
Gezi kıyamı bir tufan. Örgütler hemen başlıyorlar gemi inşaatına. Kendilerine benzerleri alıyorlar gemilere. Tufana örgütlenmiyorlar, tufanın emrini yerine getirmiyorlar. Yeryüzünde bir tek kâfir bırakmayacak olan sürecin şiddetini düşürüyorlar. (Nuh dedi ki: "Yeryüzünde kâfirlerden bir tek kişi bırakma.” (Nuh:26)
Gezi sonrası kitlesel tufanda örgütler gemilerini koruma derdine düşüyorlar. O gemiye sadece kendilerine benzeyenler girebiliyor. Müslüman’dan kaçılıp “işçi”ye ve “ezilen”e sığınılmasının nedeni de burada. Sığındıkları limanda gerçek işçi ve gerçek ezilen yok. Çünkü gerçek işçi ve gerçek ezilen, müslüman. Müslümanlığından arındırılmış, saf bir işçi ve ezilen, hükümsüz, batıl, manasız. Saf işçi ve saf ezilen, küçük burjuvaların özne-birey kurgusu sadece, bir ütopya.
Gezi tufanı karşısında kendi gemilerine sığınan sol örgütler, lafla, teoriyle bu minvalde ilişki kuruyorlar. Ortada ciddi bir mücadele var, sözü yükseliyor, dil buluyor, “o sözü edersek, mülk edinirsek, o mücadelenin öncüsü, sahibi oluruz” deniliyor. Öncü olmak denilen şey, mülk sahibi olmak zannediliyor. Söz ağza ve ağzın sahibine indirgeniyor. Çığlık, vaat ve öfkeden arındırılıyor. Ahenge kapatılıyor, bunun için, egemenler gerekli zemini sağlıyor.
Gemi için, öfkeli ve dertli laf tehlikeli. Öfkeli ve dertli lafın değersiz ve anlamsız kabul edilmesinin nedeni bu. Gemiye öfkenin ve derdin girmesi istenmiyor. Bu kadar mülkiyetçilikte, herkes Nuh olma derdinde, her örgüt Nuh’un gemisi. Ama bu nuhların Allah’ı yok.
Egemen Bağış’ın “Bakara-makara”sı, Kur’an’ı google’dan okuması ile solcuların tavırları benzeşiyor. Huzurlu-güvenli gemiler inşa etmekte ortaklar. Ortaklaşması gerekense, İslamî ya da sol, can ve maldan geçmiş, tufana örgütlenmiş kitleler.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Ali İsmail'in Ruhu

Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği
Antonio Gramsci
Yılanı Öldürmek ya da Öldürmemek:
Tekno-muhafazakârlık ya da Ali İsmail'in Ruhu
Ali İsmail Korkmaz’ın ruhuna…
Tekno-muhafazakârın ve kültürel solcunun mahir bir biçimde gizlediği politik hakikât: Zalim uygulayıcıları tarafından “çılgın” sıfatıyla anılan modern-kapitalist-kentsel dönüşümün doğaya karşı tutumu, diktatörün insanlara karşı tutumu gibidir. Tayyip Erdoğan’ın ceberrutluğunu basit bir "otoriterlik" vâkıası gibi anlayamayız; öte yandan, organisist aydınların onu "otoriterlik"ten azâde kılma cambazlıklarıyla hiç değerlendiremeyiz elbette. Bu hem ahlâka mugayir hem de politik zekâya hakâret olur. Aslında, ne hükümetin (“inşaat ya resûlallah”ın sembolü) meşhur/meşum Karadenizli müteahhidinin işçilerine karşı tutumu ne de Erdoğan’ın kindar zihniyeti doğaya hunharca yaklaşımlarından ayrılabilir. Frankfurt Okulu’nun en stratejik dersi…
Ali İsmail Korkmaz kardeşimizin abisinin aktardığı bir hatıra üzerine aklıma geldi bu: Bir gün okuldan döndüğünde babasını kürekle bir yılanı öldürmeye çalışırken görür ve seslenir: "Baba ne yapıyorsun? Sen onun yuvasının üzerine ev yaptın; şimdi o da orayı hâlâ kendi yuvası sanıyor (ondan geliyor)". (Ali İsmail Kormaz’ın babası… Çocuklarını okutabilmek için yıllarca yurtdışında çalışan baba…)
"Anadolu'nun ruhu" diyebileceğimiz bir şey varsa, bu, daha 10'lu yaşlarındaki Ali İsmail'in hiçbir egemen/araçsal/tekno (muhafazakâr) rasyonellik ölçütünün künhüne varamayacağı bilgeliğinde aranmalı. Bu, aynı zamanda, -arkadaşımız Veysel Kaya’nın- bahçesini ziyaret eden yılanı sütle besleyen Batmanlı dede(sin)de dile gelen bilgeliktir. Biz, -söylemsel olarak bütün sömürgeleştirilmişliğine rağmen- "bu topraklar"la milliyetçi olmayan biçimlerde ilişki kurmaya devam edeceksek, kapitalizme yaklaşımımız da bu bilgelikle ünsiyet kurmak/hemhâl olmak zorunda. Bu sadece (soyut-Kantçı) bir ahlâki emperatif değil, karşı-hegemonyanın yalın başlangıç noktasıdır.
Spinoza bir şeyi imajını kur(a)mazsak onu sevemeyiz (dahi) diyordu; Hrant Dink'in ruhu için "delik ayakkabı"sı; Ali İsmail'in yılanı öldürmemesi... bu onların ruhlarına ne yapar bilemeyiz ama bizim ruhumuza ruh katacağı kesin... Bunlar, postmodern imajları ya da "imgenin pornografisi"ni aşan imgelerdir: bir parçadan bütüne varırlar; ona işaret ederler; bulundukları toplumsal koşulları görünür kılarlar; varolan toplumsal koşulları eleştirirler... Hrant'ın ve Ali İsmail'in ruhlarının biz ölümlülere devrimci bir biçimde dokunması, hareket vermesi, harekete geçirmesi bu ruhlu imgelerle mümkün... Bu imgeler, iktidar imajları tarafından saldırıldığı bir tarihsel anda çok daha aciliyet kazanırlar.
Ali İsmail'in katledilmiş olması, Türkiye'yi (tikel) bir toplumsal sınıfın çıkarları uğruna; "kentsel dönüşüm" adı altında; her biri kendi tarzında yoz/çarpık ulûhiyetler tesis eden AVM'lere dayanan "çılgın proje"lerle; ("milli irade" fetişizmiyle) toplumsal mutabakat dahi aramaksızın (aramaya gerek duymayan bir çoğunluk putperestliğiyle); doludizgin bir kapitalizmle kalkındırmaya uğraşan zalim bir hükümetin paramiliter güçleri tarafından katledilmiş olması çok üzücü ama üzücü olduğu gibi diyalektik bir çatışmayı önümüze koyuyor.
Diyalektik aklın görebileceği, âdeta "ya barbarlık ya sosyalizm" gibi önümüzde duran iki seçenek var. Biri, geniş anlamda bakıldığında dini bir kimliğe/forma indirgeyen ama sistematik biçimde zulmeden (yani esasen Tanrı’sız) bir tekno-muhafazakârlık ve onun şiddetli/otoriter kapitalizmi; diğeri Ali İsmail'de ve Batmanlı dedemizde somutlaşan Anadolu ruhu ve o ruhtan neşet edecek sosyalizm... Ama orada öyle durmuyor; sosyalizm o ruhtan kendiliğinden neşet edemez. O ruhta varolan kendinde sosyalizmin kendi için/bilinçli/politik bir forma dönüşmesini sağlayacak iradî bir çabayı gerektirir.
Said Hamid Topçuoğlu
Devamını oku ...