Ulus Milliyetçiliğe Mahkûm mu?

Milliyetçilik teorisinin en önemli isimlerinden Ernest Gellner’in milliyetçilik tanımı üzerine düşünelim. Milliyetçilik, der Gellner, “siyasal birim ile ulusal birimin çakışmalarını öngören siyasal bir ilkedir” (1992:19). Milliyetçilik, çakışmayan sınırları çakıştırma işidir bu tanıma göre. Bu çakıştırma gayreti, Türkiye örneğinde olduğu gibi, yani siyasal birimin sınırları ulusal birimin sınırlarının ötesine geçtiği durumlarda asimilasyon ya da soykırım biçimini alabilir. Ulusal birimin sınırları siyasal birimin sınırlarının ötesine geçtiği durumlarda ise, örneğin 19’uncu yüzyıl Almanya’sı ve İtalya’sında ya da Kırım’ın 2014’te Rusya tarafından ilhakında olduğu gibi, bu çakıştırma gayreti sırasıyla birleştirici milliyetçilik ve yayılmacı milliyetçilik biçimlerini alabilir.
Buraya kadar Gellner’in milliyetçilik tanımı ile yetinmekte bir sorun olmadığı söylenebilir. Ancak siyasal birimin sınırları ve ulusal birimin sınırlarını çakıştırma gayretinin hayal edilebilir en az bir biçiminin Gellner’in milliyetçilik tanımı üzerine yeniden düşünmemizi gerektirdiğini ve bizi ulus temelli siyaset biçimleri arasında önemli bir ayrım yapmaya ittiğini ileri süreceğim. Şunu kastediyorum: Siyasi birimin sınırlarını ulusal birimin sınırlarıyla çakıştırmak için siyasal birimin sınırlarını ulusal birimin sınırlarına geri çekmeye yönelsek yine de milliyetçi bir siyaset mi yapmış oluruz? Daha açık konuşalım: Türk ulusu Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına saygı duyarak, siyasal egemenliğini ulusal birimin sınırlarına çekme iradesi gösterse bu iradeyi yine de milliyetçi olarak tanımlamanın bir anlamı olabilir mi?
Herhâlde olamaz. O hâlde Gellner’in milliyetçilik tanımına geri dönmek ve siyasal birim ile ulusal birimin çakışmalarını öngören siyasal ilkenin her durumda milliyetçi olmak durumunda olmadığını söylemeli ve önemli bir ayrıma gitmeliyiz. Milliyetçilik, siyasal birimin ve ulusal birimin sınırlarının çakışmamasından, yani ulusun kendi özdeşliğini sağlayamamasından “birilerinin”, “bizden olmayanların”, “yabancıların” ya da “milletine yabancılaşanların” sorumlu olduğu varsayımı üzerine kuruludur. Bu varsayım da bir başka varsayım üzerine kuruludur; ta ki birileri tarafından çalınana kadar özdeşliğini ve tamlığını muhafaza etmiş bir ulus varsayımı üzerine. Dolayısıyla milliyetçilik, hırsızın zor yoluyla, yani devlet eliyle, devlet desteğiyle ya da devlet kurarak etkisiz hâle getirilmesini ve ulusun çalınmış tamlığının ulusa iadesini hedefler (Bir yanlış anlamaya yol vermemek üzere: Sömürge karşıtı ulusal hareketlerin sömürgeci hırsızlığı devlet aygıtını ele geçirerek sonlandırmaya yönelmelerinin onları kendiliğinden milliyetçi yapacağını ima etmiyorum. Milliyetçilik, sömürgeci baş düşmana karşı mücadeleye öncülük edenler, sömürge toplumdaki sömürü ve tahakküm yapılarını bütünüyle sömürgeciye atfederek sömürge toplumunun geleneksel yapılarını ya da sömürgecilik öncesi toplumsal yapısını idealize ettiğinde ve bu yapılar içindeki tahakküm ve sömürü ilişkilerini görünmez kıldığı ya da doğallaştırdığı anda başlar. Ya da: sömürge toplumunun kendi mağdurlarının, kendi yerli ve milli zalimlerine karşı mücadelelerini ertelemeye yönelen “ulusal birlik” söylemlerine eşyanın doğası gereği itibar edeceklerine dair özcü orta-sınıf varsayımlar harekete yön verir olduğunda başlar milliyetçilik). Dolayısıyla milliyetçi fantezinin iki vazgeçilmez öğesi vardır: Devlet ve hırsızlık.
Milliyetçiliğin hırsızlık fantezisi üzerinden karşı-devrimci bir biçimde gizlediği hakikat ise ulusun asla kendisine atfedilen tamlığa ve özdeşliğe sahip olmamasıdır. Daha da ötesi: Ulus, tam da kendi kendisiyle özdeş olamaması sebebiyle mümkün olur; ulus, bünyevi bir eksikle tanımlıdır ama ona can veren de bu her zaman çoktan eksik oluşudur. Ulusun kendi kaderini tayin hakkıyla âdeta özdeşleşmiş olması, bir başka düzeyde ulusun kendi kaderini tayin imkânından yapısal olarak yoksun bırakıldığının bir göstergesidir. Bir diğer ifadeyle, ulusu tarihsel olarak imkân dairesi içine sokan toplumsal düzen, aynı zamanda ulusu kendini gerçekleştirmekten alıkoyar. Ulus, sermaye ve modern devletin çözdüğü etnik cemaatin ya da Hikmet Kıvılcımlı’nın tabiriyle (2006) “ilkel sosyalist kan toplumunun” kolektivist ve eşitlikçi değer ve ilişkilerinin yine sermaye ve modern devletin yarattığı maddi tarihsel düzlem içinde, bu düzlemin araçlarıyla ve fakat bu düzlemin kurucu prensiplerine karşı kendini ileri sürme ve tahkim etme çabasının ifadesidir.
Ulusun devrimci potansiyeli, tam da sermaye ve devlet ile olan bu tekinsiz ve mahrem ilişkisinde temellenmektedir: ulus, sermaye ve devlete ilişiktir; sermaye ve devlet, etnik cemaati tasfiyeye yönelmeden ulus varlık sahasına çıkamaz. Öte yandan, sermaye ve devlete ilişik olan ulus, sermaye ve devlet ile uzlaşmaz bir çelişki içindedir. Zira sermaye ve devlet, genişletilmiş yeniden-üretim, ilkel sermaye birikimi, zor araçlarının tekelleşmesi, dolaylı idareden doğrudan idareye geçiş üzerinden etnik cemaati bir maddilik olarak çözerek atomize edip, mülksüz bireyler, yoksulluk ve tahakküm üretirken, altyapısal düzeyde çözülen etnik cemaatin kolektivist, eşitlikçi değerleri ve hafızası ulus fikrinde kendini yeniden üretmeye devam etmektedir. Ulus, kapitalist modernitenin cemaatleri köksüzleştirdiği, yersiz yurtsuz kıldığı, kimliksizleştirdiği, atomize ederek ve sınıfsal hatlar boyunca parçaladığı bir dönemde cemaat fikrini ayakta tutarak kaybolanın, kaybedilmekte olanın adını koyabileceğimiz, davasını güdebileceğimiz, hesabını sorabileceğimiz, kapitalizm sonrası bir temelde ihyası için mücadele vereceğimiz bir platform, bir perspektif sunar. Dolayısıyla sermaye ve devletin aşılmasını öngören bir sosyalist siyaset, ulus içinden, ulustan doğru yol alan ulus-çu bir siyaset olmalıdır.
1- Marksist sosyalizm, bunu teorik düzeyde olmasa da el yordamıyla ve Leninist devrimci pragmatizmin emperyalizm teziyle dolaylı olarak tanımak zorunda kaldı. Tanımanın pragmatist ve dolaylı niteliği, yani ulusun devrimci potansiyelinin konjonktürel/dönemsel değil de kategorik ve yapısal olduğu tespitinin yapılamayışı, Marksist önderlikli ulusal kurtuluş hareketlerini milliyetçileşme riskine daha az bağışık kıldı;
2- Ulus, sermaye ve devletin yeniden üretim süreçlerinin şart koştuğu bir öğe olmamakla ve hatta bu süreçleri kategorik olarak aksatma ayrıcalığına sahip olmakla birlikte, sırf sermaye ve devlete ilişik olması hasebiyle, pek çok Marksist her ulus-çu siyasetin son tahlilde sermayenin ve devletin yeniden üretimine hizmet edeceğini varsaydı. Bu varsayım, ulusu aşılması gereken bir tarihsel tortu ve sosyalizmi burjuva-liberal medeniyetin radikalleştirilmesi olarak kavrayan Avrupa-merkezcilikle de birleşince sosyalist hareketler, nasyonal sosyalist/faşist hareketlerle rekabetlerinde ulusu cömertçe hasımlarına hediye etmiş oldular;
3- Belki tam da bu sebeplerden, Kıvılcımlı gibi, baktığı her yerde, hatta kapitalizmin gelişmesinde dahi ilkel sosyalist toplumun kolektivizmi ve dayanışmacılığının etkilerini gören birisi bile ulus fikrinin ilkel sosyalist kan toplumuyla olan bağının adını koyamadı ve Tarih Tezi’ni mantıksal sonuçlarına götüremedi.
O hâlde, yurtsever-sosyalist bir ulusal siyaset, ilk hesaplaşmasını milliyetçilikle yapmalıdır. Zira milliyetçilik, ulusun eksikliğinin bünyevi bir eksiklik olduğunu, bu eksikliğin ulus ve sermaye-devlet arasındaki uzlaşmaz çelişkide temellendiğini perdelemek üzere ulusa tarih-üstü bir tamlık atfeder ve bu tamlığı çalan hırsızlar icat eder. Hırsızlık sorunsalı, ulusun kendi bünyevi imkânsızlığıyla, yani sermaye ve devlet ile yüzleşmesini olanaksızlaştırır. Tam da bu noktada Gellner’in milliyetçilik tanımına itiraz ederken sorduğum soruya geri dönelim: “Siyasi birimin sınırlarını ulusal birimin sınırlarıyla çakıştırmak için siyasal birimin sınırlarını ulusal birimin sınırlarına geri çekmeye yönelsek yine de milliyetçi bir siyaset mi yapmış oluruz? Daha açık konuşalım: Türk ulusu Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına saygı duyarak siyasal egemenliğini ulusal birimin sınırlarına çekme iradesi gösterse bu iradeyi yine de milliyetçi olarak tanımlamanın bir anlamı olabilir mi?”
Olamaz, zira bu geri çekiliş, milliyetçiliği tanımlayan hırsızlık sorunsalından geri çekiliştir. Türk ulusu, Kürtler üzerindeki asimilasyonist siyasal tahakkümünü kaldırma iradesi gösterdiğinde bu, Türkler için sonuçları olmayan tek taraflı bir jest olmayacaktır. Bu iradenin gösterilmesi, Türklerin kendi ulusal imkânsızlıklarıyla, yani devlet ve sermayeyle yüzleşmekten kölece kaçmaktan vazgeçişleri anlamına gelir (Şayet bu geri çekiliş, aynı zamanda ulus/cemaat fikrinden de geri çekilmeyi getiren bir liberalizm eşliğinde olmayacaksa ya da bizatihi geri çekilişin kendisi örneğin refah şovenisti bir “hırsızlar”dan kurtulma senaryosu olarak icra edilmeyecekse). Tersten de ifade edilebilir: Türkler, sermayenin ücretli köleleri ve devletin tebaası mülksüz, atomize bireyler olarak ücretli köleliği ve devlete tabiliği doğallaştırdıkça/ içselleştirdikçe ulusu, cemaat fikrini ancak ve ancak ücretli köleliğin ve devlete tabiliğin ürettiği bütün sistematik yoksulluk ve yoksunlukları “bizden olmayanların” eylemlerine ve bizatihi varlıklarına atfederek ayakta tutabiliyorlar. Dolayısıyla yurtsever-sosyalist bir Türk ulusal siyaseti, şu kabul üzerine bina olunmalıdır: Türk milleti, Konya’da, Trabzon’da, Afyon’da, Sinop’ta kaybettiğini Şırnak’ın dağlarında, Diyarbakır’ın sokaklarında, üst akılda, Amerika’da, Suriyelilerde, Afrin’de, Kobani’de bulamaz. Sermayeci ve devletçi politikaların sonucunda yitirdiği özgüvenini ve özgücünü “hırsızlar” icat ederek, başka halklar üzerinde iktidar kurarak geri kazanamaz.
İlker Cörüt
Kaynakça
Gellner, Ernest. 1992. Uluslar ve Ulusçuluk. Çev. Büşra Ersanlı Behar ve Günay Göksu Özdoğan. İstanbul: İnsan Yayınları.
Kıvılcımlı, Hikmet. 2006. Tarih, Devrim, Sosyalizm. İstanbul: Derleniş Yayınları
Devamını oku ...

Fazıl Say Dönek mi Oldu?

İktidar'ın yaptıklarının AKP seçmeninde ne gibi yansımalar oluşturduğunu öğrenebilmek için AKP’li sayfaları, gazeteleri, bireyleri takip etmek gerek.
Rutkay Aziz, Erdoğan'ın Fazıl Say konserine gideceğini öğrenince “Çok iyi olur, Mozart ve Beethoven dinler, iyi gelir” dedi.
Sonrasında Erdoğan, “Bu ülkenin meşrebi ve duruşu belli olan cumhurbaşkanını Mozart dinlemeye zorlamak, faşistliğin dik alasıdır” açıklamasını yaparak, Rutkay Aziz'e çıkıştı.
Garip değil mi?
Klasik müzik konserine gidecek olan biri, neden böyle bir açıklama yapar? Ardından Fazıl Say konserine gitti ve Fazıl Say'la görüşerek samimi iltifatlar etti.
Win-Win.
Hem “Mozart da neymiş bee”ci avamlığı yücelten seçmeninin reisi olduğunu bir kez daha kanıtladı hem de “yerli ve milli” büyük bir sanatçıyı kucakladığını göstererek, seçmenine “hataları vardı Fazıl'ın, ama olsun, yerli ve milli o, reisiniz olarak bakın ben, bana muhalefet edene bile başarılı, millet için faydalı bir kimseyse sahip çıkacak kadar yüce gönüllüyüm, affettim onu, hatta destekliyorum” mesajı verdi.
Fazıl Say dönek mi oldu, Rutkay Aziz ulu devrimci mi, geçelim bunları, yetti artık! O kadar önemli ki!
İdeolojik magazinle boğuşurken Erdoğan'ın amaç için özneleri, bu amaca dair bilgileri olmadan, nasıl kullandığına şahit oluyoruz.
Seyhan Horoz
Devamını oku ...

Materyalizmin Teolojisi

Nazi yanlısı hukuk teorisyeni Carl Schmitt, “tüm politik kavramların teolojik olduğunu” söyler. Buradan bakan Schmitt, politikanın özünün iyiyle kötü arasındaki ebedi savaş olduğunu iddia eder ve bu savaşın dost-düşman arasında cereyan eden en yoğun uzlaşmazlık biçimini aldığından bahseder.
Peki ama düşman kimdir? “Öteki, yabancı”, varoluşsal açıdan farklı ve ecnebi olan kişi. Düşmanın kötü, itici veya saldırgan olması gerekmez. Bir düşmanı önsel olarak tanımlayan herhangi bir norm mevcut değildir. Lâkin bu tarz bir düşmanlık yoksa politika da olamaz, o durumda sadece teknik düzeyde idare edilen bir kültür, iktisat ve hukuk nizamı mevcuttur.
Schmitt, ilk çalışmalarını iki dünya savaşı arası dönemde kaleme alır. Böylesi bir dönemde “politika dışı” olarak tanımlayabileceğimiz bir dünyayı tahayyül etmek bile imkânsızdır. Rus devrimi gerçekleşmiş, İtalya’da faşistler iktidara gelmiş, Nazi Almanyası krizlerle yüzleşmiş, dünya savaşını tetikleyecek baskılar artmaya başlamıştır. Bu gelişmelerin hiçbirisi, düşmanlığın bulunmadığı bir dünyada asla yaşanamazdı. Schmitt’e göre, liberallerin düşmanlığı pazarlık, parlamentarizm ve nizamı gözeten bir hukukîlik üzerinden ezmeye dönük gayreti, esasen bir baskı politikasıdır. Bu politika, temelde sadece politika dışına çıktığımız o nadir görülen momentlerde tanık olunan güneşli havada uygulanabilecek bir öğretiye yaslanmaktadır.
Bu sebeple Schmitt, liberalizmdeki o onulmaz çelişki dediği şey üzerinde durur. Nazi anayasası iki eğilim içermektedir. Bir yandan orada devletin temsil ettiği, birlik hâlindeki Alman halkının varlığından söz edilir, diğer yandan da partilerin aracılık ettikleri toplumsal gruplara siyasetin ayrıştırıcılığının taşınması, seçimlerde geçici süre çoğunluğun elde edilmesi ve parlamentarizmdeki al gülüm ver gülümcü tarz üzerinden ilgili meşruiyet seyreltilir. Kriz ise parlamentarizmin yerini plebisite dayalı meşruiyete terk etmesine neden olur. Ortada bir karar veren bulunmalı, bu, halkla gerçek bir ilişkisi olan bir lider olmalıdır. Kimin düşman olduğuna, o kurucu politik soruya biri illâki cevap verebilmelidir.
John McCormick esasen odaklandığı husus ise bu öğretideki irrasyonalist özdür. Çünkü genelde derinlikli ve âlim bir gerici olarak kabul edilen Schmitt, bir “halk”ın nasıl meydana geldiğinden hiç bahsetmemektedir. Eğer anayasa halkın birliğini önkabul ediyorsa, bunun sebebi, halkın kendi kendine zaten varolmuş olması mıdır? Yoksa halk, o eyleme mi tabidir, yani halkı meydana getiren, bizatihi anayasanın kendisi midir? Eğer öyleyse “halk”taki o olumlu töz nedir? Liberalizmdeki şekilci hukukilik, temeli teşkil eden halk iradesini eziyorsa, o vakit, anayasayı önceleyen tarihaşırı bir töz var demektir ve bu anayasanın muhtevası izaha muhtaçtır. Savaş sonrasında Schmitt, tözün politik bir eyleminin olamayacağından söz eder. Politika, töze biçim veren örgütler (temelde devletler) arasındaki mücadeledir. Ama bu sefer de söz konusu tözlerin anlamı ve niteliğine dair soru kenara itilir. Schmitt, bu meseleyle yüzleşmekten kaçınır, bu noktada da milliyetçi döngüselliğe kaptırır saçlarını.
Anayasa politik bir edim olduğundan ve Schmitt açısından politik eylem, salt teknik değil aynı zamanda anlamlı da olması gerektiğinden, bu tür bir eylemin mit üzerine kurulu olması gerekir. Farklı yerlerde tekrar tekrar dile getirdiği üzere, milliyetçi mitler, sınıfsal mitlere nazaran daha güçlü olduklarını ispatlamışlardır. Ona göre, Rus devrimi bile, Avrupalılaşmış üst tabakaya karşı yapılmış milliyetçi bir isyan iken İtalyan faşizminin elde ettiği zafer, milliyetçi mitin gücünü ispatlamıştır. Marx’tan miras alınan burjuva ekonomik rasyonalizmdeki teknisist politikayı irrasyonalist şiddetle birleştirmek ve bu tehdidi Deccal’e denk kötücül bir figür hâline getirmek suretiyle Schmitt, birilerinin tam olarak ne olduklarını bilmemenin yol açtığı kâbustan kurtulma imkânı bulur. Volk (halk) ancak sahip olunmayan bir Volk’a karşı tanımlanabilir.
Dolayısıyla düşman, insanın öldürmek, böylelikle tarih yapmak için hayatını riske attığı kişidir. Haneye düşman buyur edilmişse, içteki hengâme, kargaşa da bitmiş demektir. Schmitt’in ilk geliştirdiği, bu varoluşsal mücadeleye yönelik çağrıya zemin oluşturan formüllerde, batıda kavga edilmesi gereken unsurlar arasında sosyalistleri, liberalleri ve Yahudileri sayar. Bu kavga, Rus tehdidine karşı, Katolik kilisesinin yönergesi uyarınca verilmelidir. Bunlar, politik açıdan öyle muğlâk kişilerdir ki Nazi döneminde sürgüne gönderilecek olan Yahudi iş hukukçusu Franz Neumann türünden Marksistlere yönelik hayranlığı artırabilmektedirler. Fakat düşman sadece kötü, itici ya da saldırgan değil, ama aynı zamanda farklıdır; tam da bu sebeple, sol ilahiyatçı Catherine Keller’ın da iddia ettiği biçimiyle, Schmitt zamanla Yahudileri terörize edip onları fiziken yok etmeye ahdetmiş olan rejime bağlı bir saray hukukçusu hâline gelmiştir.
Savaş sonrasında ise Schmitt, hayran olduğu bir isim olan Alexandre Kojève’e yazdığı mektuplarda, politikanın gerçekte sona erip ermediği sorusu üzerinde durmaktadır. “Günümüzde işlemekte olan idarî aygıtın adı devlet değildir” ona göre. Devlet, sadece varoluşla ilgilenmek içindir. Avrupa’da devlet, ne savaş yürütebilmiş ne ölüm cezasını uygulayabilmiş bir güçtür, dolayısıyla onun tarih yapması imkânsızdır. Amerikan devleti ise, Schmitt’e göre, düşmanlarının tanımlayabileceği belirli bir biçimden mahrum olduğu, saf mânâda burjuva-rasyonel bir ticarî varlık olarak hareket ettiği için gerçek bir düşmana sahip değildir. Oysa ilginç olan şu ki ABD, tam da Schmitt’in yirmilerde takip edilmesini önerdiği hattı takip ederek, Rusya’ya karşı mücadele yürütmüştür. ABD, düşmanlık yapmasını ve can almasını bilen bir güçtür. Schmitt’in devletin doğduğu, varolduğu ana dair tespitinde faşizme has bir melankoli açığa çıkmaktadır. Ayrıca ondaki liberalizm eleştirisi de yanlıştır.
Gene de Schmitt’in politikayı sekülerleştirilmiş bir teoloji üzerine kurma girişimi, bizim, politika ile teoloji arasında ne tür bir ilişki bulunduğuyla ilgili soruyla yüzleşmemize sebebiyet vermektedir. Schmitt’in değersiz gördüğü marksizm biçimlerinden biri de “İdea”ya karşı mücadelesinde epey radikal olduğunu söylediği, bolşevizmdir. Schmitt, burada materyalistler gibi Bolşeviklerin de aşkınlığın, yani beş duyuyla hissedilebilir olan, ancak temsil yoluyla somutlaşan maddenin ötesine geçmenin mümkün olduğunu kabule yanaşmadıklarından bahsetmektedir. Katoliklikse bu türden yoğun varoluş tarzlarını dinî ve ayinsel yapılar dâhilinde temsil eder ve onaylar. Schmitt’e göre milliyetçi mit, devlete ait yapılar üzerinden işler. Oysa kendisini zihninde barındırdığı aşırı rasyonalizmiyle “kendi kendine işleyen makine” kuralına adamış olan marksizm, “İdea”ya, hatta “İdea’nın hayaleti”ne karşı savaş vermeye mecburdur. Marksizm, devrimler yaptığı dönemde burjuvazinin yaşadığı inanç yitiminden daha yoğun bir yitimi tecrübe etmek zorundadır.
Schmitt’e verilecek materyalist cevap ise iklim krizi sonucu yok olmanın eşiğine gelen hayat vermektedir. Ekolojik kriz, maddeye ve neyin önemli olduğuna dair düşüncelerin oluşmasını sağlamıştır. Son dönemde moda olan, “yeni materyalizm”den nesne güdümlü ontolojiye kadar (hatta metabolizmadaki yarıktan ona dair eleştiriye dek) bir dizi madde teorisinde müşterek bir tespit mevcuttur. Bu tespite göre özelde faillik, genelde maddi nesnelerin özellikleri ve hakları bir biçimde örselenmiştir. Otopsi yapılan kadavra gibi madde de, ister burjuva ister Marksist, berbat bir dizi soyutlama üzerinden lime lime edilmiştir. Bruno Latour’un ontolojisine dair eleştirisinde Benjamin Noys bile Marx’ın insanî pratiklerin nesneleri hem duyumsal olana hem de duyumsallığı aşan şeylere dönüştürdüğüne dair o çok önemli iddiasını anımsatır bizlere. Esasen bu, toplumsal pratiklerden ötürü emtianın sahip olduğu niteliğe cuk oturan bir tespittir. Noys, bu noktada şu tarz bir çıkarımda bulunur: görünüşte nesneyi kötü soyutlamalardan kurtarmak için oluşturulmuş bu türden ontolojiler, varlıkla ilgili teoriler, pratikte maddeyi şeyleştirmektedirler. Kavramsal mekanizmayı harekete geçirenin ne olduğundan bağımsız olarak bizim, maddeye yeniden can vermemiz, makineyi ruhla tekrar buluşturmamız gerekmektedir.
Sonuçta iklim krizi, bizi şunu söylemeye itmektedir: politika seküler bir teoloji değildir ama tüm politika da bir teolojiyi gerektirir. Catherine Keller’ın tespitiyle, belirli bir koşula bağlı olmadan önem arz edeni söyleyen, teolojinin ta kendisidir. Sonuçta Paul Tillich’in dediği gibi, “Tanrı yoktur ama O varoluşun zeminidir”; o vakit teoloji, varoluşun dayandığı, herhangi bir koşula bağlı olmayan koşullara dair bir incelemedir. O yoksa politik rıza da mümkün değildir. Önerilen her politik çözüm, nerede ve ne vakit önerilirse önerilsin, farklı dizgeler dâhilinde, fiziğe, hayata, doğaya, maddeye, yani materyalizmin teolojisine dair bir konum üzerinden dillendirilir.
Richard Seymour
Devamını oku ...

Dersim ve Radikal Demokrasinin İflası

Mart 2019 seçimlerinin demokrasi güçleri açısından şüphesiz en dikkat çeken yereli, Dersim oldu.
Dersim, başta Kaypakkaya geleneği olmak üzere, devrimci-demokrat güçlerin birçoğunun şah damarı olma özelliğini taşıyordu. Keza Dersim’i bu kadar önemli kılan bir başka husus da yaşadığımız coğrafya üzerinde Alevi nüfusunun en yoğun olduğu bölge olmasıdır.
Bu hâliyle devlet açısından da Kürt Ulusal Hareketi açısından da ziyadesiyle önemlidir. Çünkü “Dersim’i kazanan, Alevilerin gönlünü kazanmıştır” gibi bir algı, her zaman zihinlerin bir köşesinde yer edinmiştir.
Bakıldığı zaman AKP iktidarının atadığı kayyumlardan en büyük bütçeyi bu bölgenin kayyumu almıştır. Parklar, bahçeler, yollar, kitap biçimli otobüs durakları, içerisinde bol bol “12 İmam”, “Düzgün Baba”, “Hızır” geçen AKP pankartları hâlihazırda bir bütün olarak daha önce de çokça denenmiş bir projenin ürünüdür.
“Dersim’i Ele Geçirme”
İşte görüldüğü üzere Dersim, seçimlere böyle bir atmosferde giriyor. Ancak Dersim’de bu seçimi biraz daha farklı kılan en önemli husus, Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF: önceli Demokratik Haklar Federasyonu -DHF) ile HDP’nin uzlaşamayarak seçime ayrı adaylarla girmesi durumudur.
SMF üyesi Fatih Maçoğlu’nun Dersim yerelinde aday adaylığını açıklaması belli tartışmaları beraberinde getirmiş, nihai olarak SMF tarafından adaylığının onaylanması ve HDP ile yapılan görüşmelerde iki kurum arasında gerçekleşmesi olası ittifakın gerçekleşmemesi tartışmaları daha da alevlendirip olmadık söylemleri-ithamları beraberinde getirmiştir.
Özellikle sosyal medya ve bazı yayın organlarında kaleme alınan ifadeler, yazılar, alışılmış bir tarzın tekrardan teşhir olmasına vesile oldu. SMF’nin tüm ittifak çabalarına rağmen HDP’nin benmerkezci ve dayatmacı tutumu ayrışmayı getirmiş, akabinde Fatih Maçoğlu üzerinden SMF’ye yapılan ağır ithamlar ve eleştiriler, çok az kalan ittifak umudunun da yitirilmesine sebep olmuştur.
En başta HDP cenahı meseleyi Fatih Maçoğlu ile başlatıp Fatih Maçoğlu ile bitirme gafletine düşerek tarihi herkesçe malum olan bir geleneği karalama politikasını seçim politikası hâline getirmiştir.
Elbette kişilerin eksikleri-yanlışları mevcuttur, aynı zamanda bağlı bulunduğu bağlardan da söz edilebilir, lakin bunun üzerine yem bulmuş güvercin gibi takla atarak gelmek, oportünist siyasetin dik alasıdır.
Bakıldığı zaman Ovacık’ta yapılanlar, taraflı tarafsız birçok insanın takdirini kazanmış, kamuoyunda örnek teşkil edecek bir model yaratmıştır. Fatih Maçoğlu’nun defalarca ifade ettiği gibi bu projeler, bireylerin ve ya da kişilerin bireysel marifetleriyle ya da çabalarıyla gerçekleşmiş meseleler değildir. Bu projenin ve politikanın mimarı SMF ve onun tarafından başlatılan “Devrimci-Halkçı-Yerel Yönetimler” politikasıdır.
Tarz, biçim, üslup, siyasal yapılanmaların sahip olduğu çizginin dışavurumu olma gibi bir özellik taşır. Çok net ifade etmek gerekirse, bu tartışmalarla beraber HDP’nin başını çektiği “Radikal Demokrasi” akımı, artık iflas etmiştir.
2016 sürecine kadar Türkiye’deki birçok sol kurumu da yanına alarak Avrupa’dan bu akımı ihraç eden HDP, nihai olarak Dersim pratiğiyle beraber HDP projesinin de aslında ortak bir proje değil, yalnızca belli bir grubun kazanımlarına vesile olacak bir araç olduğunu dosta-düşmana deklare etmiştir. Zira iş o kadar ileri gitmiştir ki SMF bazı sosyal medya trollerince “işbirlikçi, Kemalist vb.” gibi ithamlarla nitelendirilir olmuştur.
Geçmişte sıkça tekrarlandığı gibi “tabanımız yaptı, bizim haberimiz yoktu” gibi savunular bence yeterli olmayacaktır. Tabii olarak ortalığı daha da germek ve provokasyon yaratma amacıyla bilinçli olarak bazı hesaplar, bazı güçler tarafından devreye konulabilir ancak bunların bir nebze dahi olsa önüne geçmek adına pekâlâ HDP, tıpkı SMF’nin yaptığı gibi, bir açıklama yapabilirdi. Ancak ne yazık ki bu da olmadığı gibi, yalan yanlış bir biçimde ittifakı SMF’nin bozduğu, Fatih Maçoğlu’nun seçimi CHP’ye hediye etmek adına aday yapıldığı gibi ithamların önü arkası kesilmedi.
Şimdi madem SMF, ittifak bozucu, madem bir bal meselesi üzerinden Fatih Maçoğlu’na en ağır ithamlarda bulunuluyor, her ne hikmetse Fatih Maçoğlu’nun kayyıma bal hediye etmesi (ki bu mesele büyük bir eksikliktir) bu kadar gündem oluyor da hâlihazırda HDP genel başkanı olan Sezai Temelli’nin 2010 referandumunda “yetmez ama evet”çi olarak kapı kapı gezip sizin boykot ettiğiniz bir seçimde evet oyu topladığı konuşulmuyor.
“Fatih Maçoğlu tutuklanmadı, kesin bir bit yeniği var” deniliyor da HDP içerisinde tutuklanmayan onlarca vekile SMF içerisinden en alt taraftarın bile aynı biçimde karşılık verildiği duyulmuş mudur?
Mademki Maçoğlu ile alakalı bu biçim rahatsızlığınız vardı da neden bunu Maçoğlu aday yapıldıktan sonra dillendirmeye başladınız? 2018 Haziran seçimlerinde Maçoğlu, köy köy gezip HDP’ye oy toplarken bir sorun yoktu da, SMF faaliyetçileri-taraftarları bir bütün olarak seçim kampanyalarınızı yürütürken “bozguncu” değildi de sizin deyiminizle “en tutarlı devrimciler”di de SMF değerlendirmesi yapmak için neden seçimleri beklediniz?
Madem SMF ittifak bozucu, mızıkçı, neden geçmiş dönemlerdeki tüm yanlışlarınıza rağmen ortak mücadelede ısrar edip sizlerle beraber mücadele etti? 2009 seçimlerinde sırf DHF’den (SMF önceli) aday olduğu için “kontra” ilân ettiğiniz Murat Kur, seçimlerden sonra tutuklanıp yıllarca hapis yatmadı mı? Sonrasında özeleştiri vermediniz mi? Dersim’deki SMF taraftarları, 1993’te yaşanan “Kahraman Ailesi Katliamı” ve sizce de kabul edilmiş birçok yanlışa rağmen kurumlarının bir açıklamasıyla bunları sineye çekip sizler için bütün seçimlerde seferber olmadılar mı?
Bunların siyasi çıkarlar uğruna gerçekleştiğini kim söyleyebilir? Eğer bazı çevrelerin ifade ettiği gibi bu kurum “bozguncu” olsaydı, dayanışmadan kaçıp bireysel hesapların peşinde koşan bir kurum olarak hareket etseydi, yukarıda ifade ettiğim birçok meseleyi bahane edip çoktan ittifaktan kaçardı.
HDP’nin kavraması gerektiği en birincil mesele, coğrafyamızdaki devrimci güçlerin abisi olmadığı gerçekliğidir. “Ben dedim olacak!” “Şöyle yapın!” gibi tarzlar belli mecralarda karşılık bulabilir, ancak “her kuşun eti yenmez” diye de bir söz var.
Bir dayanışmanın en birincil kuralı, karşılıklı olarak hassasiyetleri gözetme durumudur. Dersim’de yaşanan bu ayrışma, tabii olarak üzücüdür ancak bazı sorgulamalara vesile olması açısından da olumlu bir gelişmedir. Zira Dersim, devrimci güçlerin turnusolüdür. Orayı iyi okuyan, geleceği görür.
Delil Derviş
Devamını oku ...

Pendik-Kadıköy Hattı

Yıl 1968. Bir minibüs şoförünün aracına “proleter” ismini verdiği öğreniliyor. Yaşar Kemal gidip bu kişiyle röportaj yapıyor ve röportaj Ant dergisinde yayınlanıyor. İsmi neden koyduğunu soran Yaşar Kemal’e şoför şunları söylüyor:
Ben bu kelimeyi çok severim. Kelimeyi değil de anlamını çok severim. Ben proletaryadan bir kişiyim. Ve proletarya, insan soyunun en namuslu, en sıcak, en insan sınıfıdır. Kimseyi sömürmez, kimseye hükmetmez, kimseyi ezmez… Dünyayı yaratan, proletaryanın elleridir. Proletaryanın elleri olmasa, dünya olmazdı. Ben proletaryaya hayranım… Şu dünyada yapılmış güzel olan, faydalı olan ne varsa, proletaryanın güzel ellerinin eseridir.
Elli yıl geçti. Solun bir elli yıllık faaliyet dönemi sona erdi. O gün “proleter” kelimesinin anlamını öğreten, o anlama örgütlenen insanları kalmadı. Devrimci ama “proleter devrimci” olunduğu günler nostaljinin konusu hâline geldi. Bugün proleter, işçi, tiksinilecek, uzak durulacak şeyler. En fazla birey kelimesinin karşılığı olarak anlam kazanabiliyor.
Bir vakitler bu yazıyı yazan fakir, (fanzin) bir dergiye yazı kaleme aldı. O günlerde geçici süre tersanede çalışan bir arkadaş, “ben bu yazıya dergide yer veremem, çünkü onu işçiler anlamaz” dedi. İşçiyi mi hor görüyor, yazıyı mı anlaşılamadı ama ben “yazı çıksın o vakit” diyebildim ancak.
“Yazı girmesin” diyen arkadaş, o dönemde üniversiteden atılmıştı. Sonrasında kendi bireysel siyaset yolunu yürümeye başladı. Bu yolda Darıca’dan çıkış aldı. Önce Ahmet Davutoğlu af çıkarttı, bu sayede okul bitirildi, cübbe giyildi, Bostancı’ya oradan da Kadıköy’e taşınıldı. İşçiden, tersaneden, sosyalizmden bahseden arkadaş, başında rengârenk ponponu, Kadıköy sokaklarında dans eder hâle gelmişti. Hatta Gezi sürecinde oğlunu kaybetmiş olan bir babayı turistik ziyaretlerinde çekilmiş bir fotoğrafta, bu genç ve arkadaşlarının neşe ve keyif içerisinde şarap şişelerini ve kadehlerini havaya kaldırdıklarına tanık oluyorduk. Fotoğrafın hüzünlü yanı ise bir kenarda boynu büyük ve hüzünlü oturan babanın hâli idi.
Şimdi bu genç arkadaş ne yapıyor? Bana “işçiler anlamaz” diye 19 Aralık ve sonraki sürece dair yazıyı dergiden çıkartan bu arkadaş, şimdilerde köstebeğin maceralarından bahsediyor. Hiyerarşi yaratmamaktan, devlet iktidarını almamaktan, proletaryayı “sınıf”a dâhil etmekten, Zizek’ten, feminist siyasetten, kapitalizme yönelik postmodern tepkilerden söz ediyor. İşçilere okuttuğu bu yazılarla çeşitli noktalarda yer altından başını gösteren işçi direnişlerini tetikliyor, ne güzel!
Bu işçi direnişlerinden biri, o gencin rengârenk ponponlu hâlinin, proto-feminist duruşunun eseri. Flormar direnişçileri, bu tür arkadaşlara çok şey borçlu! Ama garip olan şu ki “kadınlar birlikte güçlü” diyorlar ama Flormar işçileriyle birlik olmuyorlar. Galiba onları kadından da saymıyorlar. Kadın tasavvurları esasen aileye, erkeğe düşman sadece. Patron milletini fazla seviyorlar ama.
Öyle ki bugün şampuan, makyaj malzemesi, ped gibi ürünlerin reklâmlarında feminizmin geçit törenine şahitlik ediliyor. Yani Flormar işçilerinden tiksiniliyor ama Flormar’ın hizmet ettiği sektöre reklâm jingle’ları, reklâm sloganları armağan ediliyor. Feminizmin bu ülkedeki hâl-i pürmelali bu: ivroşeye yoldaş, Flormar işçilerine soğuk.
Üstelik ülkenin en “işçi” örgütü olan EMEP bile bugünlerde Selin Sayek Böke ile geziyor. Sosyalizm dışı seçenekleri yaldızlamakla meşguller. Bunlar, hep o “proleter” kelimesini seven şoförün, Yaşar Kemal’in ve devrimcilerin yerini başkalarının almasının bir sonucu.
Elbette bir kesim de bu yönelimi meşrulaştıracak tavır içerisinde. “Toplumdaki tek devrimci kesim, işçilerdir” diyorlar, her şeyin merkezine bir işçi putu yerleştiriyorlar ama putun üzerindeki yaldız kazındığında, putu imal edenin bireyliği günışığına çıkıveriyor. Bizim kendi bireyliklerine, benliklerine tapmamızı istiyorlar. “Tek devrimci kesim” diyerek ama işçi de olmayarak devrimcilik yapmayacaklarına dair birilerine sözler veriyorlar. Siyaset ve devrimcilik, bir tür bireye bağlanıyor, ona indirgeniyor. Böylelikle başkalarıyla, başka dinamiklerle nefes alamaz hâle geliyor. Dert de bu zaten. Yani işçiyi 19 Aralık’tan habersiz kılmak, sadece kendi meselesini görmesini sağlamak isteyenle, işçiden habersiz işleri yapanlar yan yana yürüyorlar ve bu yürüyüşten gayet memnunlar.
Sonuçta arkadaşın yürüdüğü yol, bireysel bir yol değildi. Bilhassa 2007 sonrası bu tür gençlere, “bireyliğin, kariyerin, kişisel hazların, zevklerin, algın, bilgin bizim için çok önemli” denildi. Aynrandizm bir tür Marksizmin yerini aldı. Şeytan her yüzünü gösterdiğinde, yürüyüş kolundan birileri ayrıldı. Darıca’dan Pendik’ten Kadıköy’e göç edildi. Orası kimsenin kimseye karışmadığı, zevklerin, hazların havada uçuştuğu bir yerdi. Sonuçta arkadaş, bu birey partisine örgütlendi.
Bugün devlet ve AKP birilerine saldırdığı noktada kolektif ve tarihsel olan değil, bireysel olan havalanıyor, şahlanıyor. Yani örneğin faşistlerin üniversitede şiire, şaire, aydınlanmaya, bilgiye saldırdıkları söyleniyor ama Ahmet Telli “saldıranlar beni tanımıyorlardı” diyerek bu haberleri boşa düşürüyor. Sol, mesleği, kariyeri, bireysel meziyetleri, AKP kitlesine göre sahip oldukları üstünlükleri cepheye sürüyor, buradan örgütleneceğini sanıyor. İllaki gazeteciliğe saldırılıyor, illaki avukatlığa saldırılıyor ama nedense işçiliğe saldırıdan söz edilmiyor. O çünkü aşağı kabul ediliyor. Sonuçta önce Kadıköy’e oradan Avrupa’ya kaçanların ideolojisi, Flormar işçileri arasında dikiş tutmuyor. Çünkü o işçilerin gidecek bir yerleri yok! Ama onların var, hiç olmadı Selin Sayek’in yanına gidebiliyorlar.
“En namuslu, en sıcak ve en insan sınıf”, proletarya, kurtuluş yolu olarak sosyal demokrasiye ve liberalizme ya da ikisinin harmanı olarak sosyal liberalizme kul edilmeye çalışılıyor bugünlerde. Meslek sahipleri, meslekî ideolojiler, bireysel zevkler âlemi, bu sürecin papazları olarak rol oynuyorlar. Bu dine karşı işçilerin dindışı, din karşıtı hareketine örgütlenmek şart.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Talip

“Gramsci ve İslam”[1] başlıklı yazının bir dipnotunda şu söyleniyor: “Gramsci’nin kiliseye hayranlık duymasının ve ona öykünmesinin sebeplerinden biri, onun [Gramsci’nin] kiliseye bağlı olan insanların hayatlarının her yönüne nüfuz edebilen imanı yaratmak istemesidir.” Bizde ise esasen tam da bu imana küfredildiği için İslam hedef tahtasına yerleştiriliyor. AKP ise bu fırsatı verdiğinden, o gizliden gizliye seviliyor.
Candan Badem, üzerine yapışmış “Fethullahçılık” yaftasını söküp atmak için tam da bu yüzden çırpınıp duruyor. Bu sebeple sürekli AKP, şeriat, dindarlık eleştirisi üzerinden dine küfretme ihtiyacı duyuyor. Gramsci’nin yaratmak istediği imana bu topraklarda talip olan yok.
İslam ve Sol Çalıştayı’nı düzenleyenlerin de ona küfredenlerin de talip olmadıklarını görmek gerekiyor. “Marx’ı düzünden okuyamayanlar”, “Kuran’ı soldan okuyanlar”a savaş açıyorlar. Herkes, kendisine açılan alan kadar, o alandan konuşabiliyor.
* * *
12 Eylül sonrası bir sabah Moda sahilinde gezerken Mahmut Dikerdem, yanındaki sendikacı dostunun kulağına eğilip, “Sovyetler olmasaydı, hepimizi kurşuna dizmişlerdi” diyor. İşte o fısıltıyla birlikte TKP, kadrolarını teslim ediyor. Teslim edilenlerin içinde, örgütteki muhalif kesim, daha fazla yer tutuyor. O günden sonra darbe, “Kemalist müdahale” olarak değerlendirilmeye başlanıyor ve destekleniyor. Bir ara CHP ile iktidar hayalleri kuran TKP, MSP ile ittifak yapmayı tartışıyor[2] (ki bu tartışma gizlide yürüyen bir pazarlığın ürünü, somutta hiçbir karşılığı yok), ama süreç içerisinde, bir anda çark edip Kemalist yuvara yerleşiyor. “Kongresini Konya’da topladığı” yalanını yayıp, aslında onu Moskova’da topladığı günler geride kalıyor. Bu toprakların dinamikleriyle hemhal olma meselesi, yönetsel erk ve elitist dile kurban ediliyor. TKP, gene devrimin partisi olmadığını ve olamayacağını beyan ediyor.
“Konya’da kongre düzenledik” diyen TKP ile bugün Flormar işçilerini ziyaret ederken fotoğrafa başörtülü bir kadın iliştiren parti, aynı. Aynı şeyi geçmişte Kürtlerle çatışma içine girdikleri süreçte yapmışlar, bir mitinge ait fotoğrafa poşulu bir genci iliştirmişlerdi. Bunlar hep imaj çalışması! Piar!..
Bu tür imaj çalışmalarıyla devrim olunca keseceklerini söyledikleri Müslüman kitleye hoş görünmeye çalışıyorlar. Onca ateizm propagandası sonrası, direnemeyecekleri söylenen başörtülü kadınlar yumruklarını havaya kaldırınca, “işçiye yabancı” demesinler, dostlar alışverişte görsün diye, ziyaret gerçekleştiriyorlar ve fotoğrafa hemen bir başörtülü kadın ekliyorlar. Sınıf mücadelelerinin kesmediği taban ve tavan, kimseye fayda getirmiyor. Söz ve eylem, her daim sınıf mücadelelerini gizlemek, ötelemek, görmemek için var. Çalıştayı ve eleştirileri de buradan okumak lazım.
* * *
Sol ve İslam Çalıştayı’nın kendisi de benzer türden bir imaj çalışması. Bu sefer söz konusu çalışmayı CHP yürütüyor. Esasen Ekrem İmamoğlu isimli adayın arkasına allı güllü bir fon yerleştirilmek isteniyor. Çalıştayda hazır bulunacak isimlerin büyük kısmı, teorik, ideolojik ve politik açıdan CHP’ye bağlı ve meftun isimler. En azından bu imaj çalışmasının bir yerine eklenmekten rahatsız olmayacak hâldeler. Çalıştay, adalet yürüyüşünün devamı…
İslam ve Sol Çalıştayı, doğrudan Ekrem İmamoğlu’yla ve CHP’nin muhafazakâr kesime açılmasıyla alakalı. Ama şu husus atlanıyor: Zekeriya Beyaz’ın ve Yaşar Nuri’nin bu kitlede bir karşılığı olmadığı gibi, İhsan Eliaçık’ın da yok. Hele ki Sarp Kuray’ın sol kitle nezdinde hiçbir karşılığı yok.
Doksanların sonunda Deniz Baykal’ın “Anadolu solculuğu”, Anadolu irfanı temelli siyaset çıkışı, AKP için zemin oluşturma amaçlıydı. Erdoğan, Baykal sayesinde siyaset sahnesine girebildi. Bu sağa yönelme sürecinde CHP içerisindeki Aleviler, solcular, Kürtler kovuldular. Yanlış ellere geçmesin, sağa sola savrulmasın diye onlar için ayrı bir parti kuruldu, partinin başında Karayalçın, arkasında Sarp Kuray vardı. Kuray’ın ismi, Öcalan’la devlet görüşmelerindeki arabuluculuk için de geçmekteydi ama yıprandığı için geri plana atıldı. Son dönemde Eliaçık ile Kuray’ın buluşması, asla tesadüfî değil. Kuray, "tüm sosyalistleri CHP'de toplamaya yemin ettim" sözünün sahibi.
Çalıştaydaki isimlerin yan yanalığı da öyle. Sahne ve içeriği belirleyenleri sorgulamak şart. Her şey teferruat, gerisi Vatan…
* * *
Devlet, bir dini zayıflatmaya, bir başka dini de güçlendirmeye mecbur. Çalıştayın adında geçen İslam ve Sol, devletin İslam’ı ve devletin Sol’u. Temelde devletle hükümet, devletle AKP arasındaki mesafeye oynuyorlar. O mesafe, 2007’de, 2010’da ve 2013’te farklı müdahalelerle açıldı. Dün AKP yanında yöresinde, içinde olan isimler, başka bir mevzie taşındılar. Kopması muhtemel dinamikler kontrol altında tutuluyor böylelikle. Cinsel yönelimleri, toplumsal cinsiyeti gören, kadını güçlendiren bir devlet var bugün (ETCEP) ve hâlen daha “Siyasal İslam”dan söz ediyorlar, AKP’yi buradan sıkıştırmaya çalışıyorlar. Komik!..
Ama tabii devlet, bir tür sol ve bir tür İslam yoğurup şekillendirmeye mecbur teknesinde. Çalıştaydaki isimler, bunun için aracı sadece: “İslam, vicdana ve bireye kapatılmalı”, sol da öyle. Liberalizmin kimyasal bağlarıyla aradaki ilişki sağlanmalı ve bunun için gerekli kitle oluşturulmalı. Sonuçta her birey, kendi dışıyla ilgilenmemeli, bir talepte bulunmamalı, bir irade ortaya koymamalı. Bireyin vicdanî ve duygusal alanı ihlal edilmemeli, o alan başka alanlara taşmamalı, devlet, her alanı bireyde kontrol edebilmeli. Din, neoliberal devletin dini olacak kıvama getirilmeli.
Tam da bu sebeple İhsan Eliaçık, “mevcut gerilim ortamının sonlandırılması” çağrısında bulunuyor.[3] Gerilimi dert edinmek, ilahiyatçılara düşüyor. Yeni devletin dini, kendi din adamlarını yetiştiriyor. Maraz çıkartanlara başka bir sopa sallanıyor. Kullanılan dilin CHP diliyle uyumlu olduğunu görmek gerekiyor. Sonuçta CHP ve AKP, el ele ilerliyor.
* * *
Gelelim Manifesto’ya.
Bir şirket gibi yönettikleri partiye kayyım atandı, parti battı, neredeyse “konkordato” ilân etti, krizi aşmak için üçe bölündü. Eski Bilenist TKP’den gelenlerinse bahtına Manifesto ve TKH düştü.
Bugün çalıştayı dert edinmelerinin sebebi[4], bir zamanlar yoldaşları olan Alper Taş’ın kurultaya katılacak olması. Aktarıldığına göre Taş, laiklikten bahsedecekmiş, şaşırtıcı doğrusu! Çıkınında başka ne var ki?
Taş, Kılıçdaroğlu’na demiş ki “gel beraber Hopa ve Şavşat’ta ortak aday belirleyelim” ama Kılıçdaroğlu kendi adaylarını belirlemiş. Şimdi solcular buna kızıyorlar. Bu tür kurultaylara katılmasını eleştiriyorlar. Oysa mecbur, CHP’nin eteğinin dibinden ayrılmamaya söz verdikleri için var bu örgütler! "CHP’ye mecburuz" diyenle "biz CHP oluruz" diyen arasındaki kavganın bir anlamı yok.
Dolayısıyla Manifesto’nun cehaletle saldırdığı meselenin somut bir karşılığı da yok. “Adalet mülkün temeli”ndeki “mülk” malı değil, idareyi, yönetimi ifade ediyor. Bu ve benzeri, temelsiz değerlendirmeleri sebebiyle yazar, zırcahil!
Ayrıca “düzünden okuyalım” dediği Marx’ın nefes aldığı ortam da o küfredilen dinle ve dinî ideolojilerle yüklü. Ama bugün dinsizlik adına, Marx’tan uzaklaşmak, kural hâlini almış. “Yoksul değil işçi” demelerinin sebebi de burada. Yoksuldan tiksindikleri için “işçi” diyorlar, ezilenden rahatsız oldukları için işçiye işaret ediyorlar. İşçi’den bahsetmelerinin sebebi, geri kalmış bir ülkede kapitalizmin gelişiyor olmasını sevmeleri, böylelikle kapitalizmi yüceltme imkânı bulmaları. İşçi imgeden, mecazdan başka bir şey değil, gerçek işçiyle bir alakalarının olmadığı, herkesin malumu. Kendi dinini mülk sahiplerine karşı örgütleyecek olan kitlelere inanmadıkları gibi işçiye de inanmıyorlar.
* * *
Enver Aysever, Sabah gazetesi mülâkatlarının sol olanını yapıyor. Orada mikrofon Korkut Boratav’a uzatılıyor. Boratav da TKP’lileri sinir edecek bir laf edip “Müslümanlığın sosyalizme engel olmadığını” söylüyor.[5]
Ama Boratav, her solcu gibi kendisine açılan alan kadar düşünüp konuşabiliyor. Taşma ve aşma pratiklerine düşman olmanın sebebini burada aramak gerekiyor. "Osmanlı’ya son vermiş cumhuriyet" masalına inandıkları için ötesini, öte halkları, coğrafyaları göremiyorlar.
“Siyasal İslam bu topraklara yabancı” diyen dille “Mustafa Suphiler, komünizm vs. bu topraklara yabancı” diyen dil aynı. Boratav, “halkımızı kökü dışarıda fikirlere karşı korumak lazım” diyen devlet candarmaları gibi konuşuyor. O, tarihi cumhuriyetle başlatabilir ama Osmanlı coğrafyası ve civarında hilafetin kaldırılması sonrası oluşan boşluğu doldurmaya dönük çabalarla varoluyor Siyasal İslam dediği şey. Boratav, sömürgeciliği, emperyalizmi, sömürüyü, zulmü akademik veri derekesinde ele alabilir ama onları başka bir gerçeklikte yaşayanlar var ve bu noktada dinlerine örgütleniyorlar, dinlerini örgütlüyorlar. (Ne yapsın, herkes akademisyen mi olsun!)
Neticede Boratav ve sol, kendisine tahsis edilen coğrafyadan, dilden ve tarihten konuşuyor. Onun sınırlarını aşan her şeyi, devlet ve sermayeyle birlikte, düşman belliyor. Kendi öznelliğini kurana biatten asla vazgeçmiyor. Asıl sorun burada. Manifesto yazarı ve Boratav gibi solculardaki sorun, bu aşma-taşma hâlini, pratiğini Marksizmi veya İşçi’yi bahane ederek boğmak istemeleri. Böylelikle marksizmi ve işçiyi de boğuyorlar.
Sonuçta Çalıştay, bu tür (bi tür) solculukla malul, İslam’la değil. Bir iki kavrama sol adına dans ettirdiklerinde Müslüman ahalinin dikkatini çekeceklerini düşünüyorlar ama oradaki aşma-taşma hâlini, pratiğini hiç görmek istemiyorlar, devlet adına onu fazla, aşırı, zararlı, dışsal, yabancı vs. buluyorlar. Çalıştay türü teşebbüsler, herkesi bu devletin ve sermayenin tayin ettiği alana bağlamak, mahkûm etmek istediği için eleştiriyi hak ediyor. Onu eleştirenlerin eleştirisi de bu eleştiriye dâhil.
Ve bu eleştirinin bir yanı da ortalıkta fazla şeyh, şef ve hoca olması ile ilgili. Çünkü bize bunlar değil, imanlı bir kavgaya, kavgalı bir imana talip olanlar, taliban gerek.
Cidal Haksoy
Dipnotlar
[1] Thomas J. Butko, “Gramsci ve İslam”, İştirakî.
[2] Atılım, “MSP ve TKP”, İştirakî.
[3] Gülçin Karabağ, “Neden İslam ve Sol Çalıştayı?”, 07.01.19, Medyascope.
[4] Nevzat Kalenderoğlu, “Tek Yol Devrim, Allah Kerim”, Manifesto.
[5] Enver Aysever, “Korkut Boratav Söyleşisi”, 08.01.19, Cumhuriyet.
Devamını oku ...

Bir Garip Seçim Tartışması

Bir Garip Dersim Belediye Seçimleri Tartışması
ve Ortasında Dersim Halkı
Toplumumuz, öyle kutuplaşmaların içine düşürülüp orta yerinde öylesine yalnızlaştırılıyor ki, bazen bunların görünürleştiği kimi tartışma konularının içeriğine, seviyesine, geldiği hâle baktığında, kahroluyor insan.
Son zamanlarda Dersim belediye seçimleri üzerine, iktidar savaşlarına dönüştürülürcesine önem atfedilerek yürütülen tartışmalara- kavgalara (ki daha da keskinleşecek gibi görünüyor) ve bunların seviyesine bakınca, maalesef dilden “sistem klikleri arasındaki dalaş bundan daha düzeyli” türü laflar dökülebiliyor.
Meselenin en can alıcı noktası da sınıfsal-ulusal-cinsel sömürünün üstünde taht kuran ceberut devlete karşı her türlü baskıyı göze alan bir coğrafyayı ikiye bölmektir. Hem de mevcut sistemde pek de anlamı olmayan “belediye” mevzusu için.
Bunu yaparken “ben daha fazla bedel ödedim” söylemine başvurulması ise kendi içerisinde trajik bir yanı barındırıyor. Ne Beritan ne de Barbara bu uğurda can verdiler. Nedir, Ayşe Hür’ü dâhi üzerine en geri düzeyden söz söyletecek bir noktaya getiren bu meret kavganın içindeki, ötesindeki, berisindeki sır?
Aslında yerel belediyecilik alanındaki pratiğe Kaypakkaya geleneğinin de Dersim’den bir ucundan girdiği yıllardan beri, bu tartışmalar olurdu. Hatta 2009’daki durum, herkesin malumudur. Ama o zamanlar tartışmalar ya da kavgalar, daha çok tarafların kemikleşmiş kesimleri arasında olurdu ve Dersim nezdinde, bir iktidar kavgası olarak cereyan ederdi. Kemikleşmiş taraftarlar dışındaki kesimler, bu tartışmalardaki rengini belli etmekten imtina ederken, girenler açısından da durum, şimdiki gibi bir varlık-yokluk meselesi hâline getirilmemişti hiçbir zaman. Belki bunda, o dönemler tartışmaları fitilleyen diaspora devrimcilerinin varlık kanalı olarak kullandığı sosyal medya meselesinin bu kadar revaçta olmamasının etkisi olabilir. Doğrudur, ama işin esas arka planına bakarsak çok tali bir etkendir bu.
Ya da geçmiş süreçlerde de olduğu gibi Kürt ulusal hareketi ve devrimci hareketin Dersim’e yüklediği anlam ekseninde yerelin hassasiyetlerini, kırılma noktalarını anlamamaları, dolayısıyla toplumu böylesi kutuplaşmaların ortasında bir tercihte bırakmaları da doğru bir tespit olarak görülebilir. Fakat o zamanlar sözkonusu tarafların hâlâ, bir belediye başkanlığını almanın dışında önemsediği mücadele alanları ve buna dair ortaya koymaya çalıştıkları pratikleri vardı. Ve şimdiki hâliyle körüklenmiş bu tartışmaların dolaylı-dolaysız muhatabı olan kesimlerin, sözkonusu tarafların mücadele alanlarındaki pratik varlıklarına duydukları bir saygınlıkları vardı.
Bugün Dersim belediye seçimleri üzerine bunca fırtına koparılmasının esas sebebi, özellikle devletin çözüm süreci aldatmacasının ayyuka çıktığı dönemlerden ve Gezi sürecinden beri, halkın nezdinde inandırıcılığını, güvenirliğini, samimiyetini yitiren devrimci hareketin geldiği vaziyette aranmalıdır.
Mesela çok değil, birkaç yıl öncesine kadar devrimci-ulusal-demokratik hareketler nezdinde ya da ezilen sınıf ve kesimler nezdinde cereyan eden bir tartışma sözkonusu olduğunda, Kaypakkaya geleneğinin meseleye dair bir fikir ya da pratik ortaya koyması, insanların durup bir düşünmesine, kendilerini gözden geçirmesine sebep olurdu.
Güç zehirlenmesinin yarattığı etkiyle ilgisi yoktu bunun. Ya da kavgada şöyle dövüşken böyle bedel ödeyen olmakla da ilgisi yoktu. Ki ömürleri boyunca sömürülmeyi, katledilmeyi, baskı görmeyi iyi bilen bir toplum, öyle içi boş güç gösterilerine kanmayacak kadar yaşamın orta yerindeki bir mücadelenin niteliğinin nasıl olması gerektiğini iyi biliyordu.
Bir nitelikti, o saygınlığın arkasındaki. İdeolojisine, siyasi hattına katılmıyor olsalar da “elbet bir bildiği var bu güzel çocukların.” diye düşünürlerdi. Çalınan kapıya “Kamo? Kimsin” diye sorulduğunda “Mayime ma, olwoze Kaypakkayay. Biziz biz, Kaypakkaya’nın yoldaşları” cevabının içleri ısıtmasının, saygınlıkla, hürmetle karşılanmasının sebebi buydu.
Ya da donanımları nasıl olursa olsun herhangi bir muhabbet sofrasında, bir sokakta belirdiklerinde yoldaş sıcaklığıyla kucaklayan gülüşleriyle kendini belli edişlerinin sebebi de bu nitelikti. Bu samimiyet hâli, elbette kişilerin karakterleriyle ilgili değildi. Onları toplum ile o samimi sofrada buluşturan şey, inandıkları, doğru buldukları yolda gerekli olanı pratikte uygulamaya çalışan ideolojik, siyasal, pratik ve teorik nitelikleriydi.
Oysa şimdi “şöyle düşünüyoruz, öyle düşündüğümüz için de böyle yapacağız” diyen her söz, ağızdan çıktığı (klavyeye basıldığı) andan sonra hiçbir zaman pratikle buluşmayınca, inandırıcılığını yitirmeye başlıyor. Kehanete gerek yok, bu noktadan sonra toplum, açtığı sıcak kucağı kapatıyor.
Sonra vaziyet öyle bir hâl alıyor ki, dümen, yapılmak istenmeyeni dillendirme gereği bile duymadığı gerçek rotaya doğru kırılmaya başlıyor artık. Diyalektik tarihsel materyalizmin çelişki sorunsalında ortaya koyduğu üzere, yaşamdaki her şey iki zıt kutbu içinde barındırır ve bu şeylerin varlığı, içlerinde taşıdıkları bu zıtlıkların varlığına ve mücadelesine, bu mücadelede hangi yönün öne çıkıp galip gelmesine bağlıdır. Yani içinden “bu devrim mevrim, sınıf mücadelesi, işçi sınıfı falan filan... bunlar modası geçen şeyler” diyerek başka bir rotaya kırılsa da dümen, organizma kendi içinde ona karşıt olana dair nitelikli şeyleri de ufak da olsa barındırıyor. Ve girilen rotadan bağımsız olarak belli etkenler ve bahsi geçen cılız niteliğin öznel çabasıyla belli işler yapılsa da, o rotanın anlayışı onu da mundar etmesini iyi biliyor.
Nitekim Ovacık örneğinde görüldüğü gibi, hareketin güncel niteliğine zıt bir şekilde ortaya konan olumlu pratikler, bir “komünist” kelimesi vesilesiyle çorap söküğü gibi popüler kültürün garabetine uğrasa da, dümenin başındaki anlayış, o niteliği besleyip geliştirmenin, sürecin pratiği düşürdüğü handikaplarla girdiği eksiklikleri gidermenin derdine düşmüyor. Ne böyle bir becerisi ne de en önemlisi, böyle bir perspektifi bulunuyor çünkü. O cılız niteliğin pratiğinin bu handikaplara düşmesinin esas sebebi, kendisidir zira.
O, oturduğu yerden popülerleşmenin muazzam tadına varmakla meşguldür. Bu anlayışın yarattığı güç zehirlenmesiyle hareketin, ittifak görüşmeleri sürerken, hem toplumun eğilimini yoklamak için hem de bu eğilim yoklamasından geleceğini düşündüğü toplum desteğiyle masada elini güçlendirmek amacıyla Fatih M. Maçoğlu’nu Dersim belediye başkanlığına SMF’nin bağımsız aday adayı olarak kamuoyuna önden ilan etme hamlesi, tartışmaları fitilleyen durum oldu.
Dolayısıyla bu yanlış hamleden sonra bu duruma refleks gösteren, sınıfsal bakan ya da bakmayan karşıt çevrelerin, hareketin bu niteliğine, bu pratiksizliğine, bu gidişatına rağmen, üstelik ülkenin gidişatı ve kapattığı mücadele alanları ortadayken, “komünizmi popüler kültüre malzeme ettiğiniz yetmezmiş gibi, küçücük bir ilçedeki bal-nohut-fasulye üçlemesiyle komünizm devşireceğinizi iddia ederek, üstelik kimseye sormadan Dersim’e göz dikmeye hangi hakla, nasıl cüret edersiniz” penceresinden baktığı anlaşılıyor.
Aslında komünizm denen mefhumun ya da devrim mücadelesinin böyle bir şey olmadığını, harekete hâkim olan anlayışın dışındaki o cılız niteliğin (taşıdıkları handikaplar ve düştükleri hataların gerçekliğini reddetmeden) iddiasının da bu olmadığını, bu alanı komünizm tasavvurunun nasıl bir şey olduğunu halka kendisinin de dâhil olduğu çeşitli üretimsel ve yönetsel pratiklerle olanaklar ölçüsünde anlatabilmenin bir aracı olarak algıladığını ve bunun sınıf mücadelesinde ufak bir yer kapladığını onlar da biliyor.
Yani eskiden de Kaypakkaya hareketinin bu kulvarda aday olduğunu ve benzer ittifak oluşturma-oluşturamama süreçlerini belirleyen anlayışın Dersim’den güç devşirme amacındaki mülkiyetçi anlayıştan beslendiği bilinse de, bugün sözkonusu aday nezdinde görünürleşen pratiğin, hareketin siyasetine yön veren esas anlayışça yok edilen nitelik sebebiyle halk nezdinde yitirilen saygınlık, bağımsız adaylaşma hakkını kendilerine tanımamaya kadar götürüyor. Yani cılız niteliğin hatalı yanlarıyla ortaya koymaya çalıştığı pratik, hareketin belirleyici niteliğiyle ters bir durumda olunca, eleştiri sahipleri, bu kadar popülerleşmeyi ya da bu popülerleşme üzerinden okunan aday olma hâlini bu geleneğin hak etmediğini düşünüyorlar.
Dersim özelinde HDP belediyesine atanan kayyum gerçekliğinde ittifakın yapılamamasının faturasının esasının, Eren Keskin’in de dâhil olduğu çevrelerin eleştirilerinde olduğu gibi, HDP’ye değil de SMF’ye kesilmesinin arkasında da bu gerçeklik bulunuyor. Çünkü Eren Keskin de, Ayşe Hür de Ovacık deneyiminin zayıf da olsa hangi nitelikle ele alındığını çok iyi biliyor, bu azınlık niteliğin pratiğinin, içeriği popüler kültür tarafından tarumar edilmeye çalışılırken içine düştüğü handikaplardan çıkamamasının temel sebebinin hareketin dümenini tutanların anlayışı olduğunu da çok iyi görüyorlar.
Eleştirileri aslında bu anlayışa yönelik, bu eleştirileri iyi okumak gerekiyor. Bu tartışmalardaki hakarete varacak söylemlerin kurumsal yapısının geçmiş mücadele geleneğine de yönelmiş olduğu Kaypakkaya hareketini bu noktaya getiren anlayış sahiplerine, son birkaç yıldır Ovacık Belediyesi dışında bir çalışmayla gündeme gelip gelmediğini açıkça sormak gerekiyor.
Bahsedilen gündem meselesi, genel anlamda basında ve popüler kültürde oluşan gündem değil. Söylemsel olarak o çok dem vurdukları faşizm karşısında yalnız başına bırakılan halkın, sınıfın, toplumun gündemine, hatta sıkıştığı Dersim halkının gündemine bile seçimler dışında ve Ovacık belediyesi dışında girmişliği var mıdır?
Bu sorulara, dilde amentü hâline getirilen “faşizmin geldiği vaziyet, devrimci güçlere hareket alanı bırakmıyor” gibi gerekçelerle süslenen cevaplar verilmeyecekse, o hâlde ilerleyen günlerde daha da kızışarak yerelin yaşamına inecek olan tartışmalara karşı, kurtlar sofrasındaki Dersim halkını, yoldaşını, yoldaşlarını sahiplenmek adına her kesimin, özellikle de SMF’nin, elinden ne geliyorsa yapması gerekiyor.
Nitelikleri ve girdikleri rotanın ideolojik temeli buna müsaade etmese dahi, bu onların geçmiş mücadelelerine, Dersim toplumuna bir borcudur. Çünkü bu tartışmalar, bu hâliyle giderse, seçim çalışmalarının yerelde pratik açıdan halka ulaşacağı oy isteme süreçlerinde istenmeyen gerginliklere ve kavgalara açık olduğu ortadadır.
Bu noktadan sonra da başta Dersim halkı olmak üzere, tarafların faaliyetçileri ya da taraftarlarının bu süreçte en çok yıpranacak olan kesim olacağı bellidir. Bu yüzden Dersim’deki toplumsal, ulusal ve sınıfsal odakların konu hakkında bir görüşme yapıp toplumu kutuplaştıran bu tartışmalara son verilmesini sağlamak için, hem kendi tabanlarına hem de bu çevrelerden bağımsız duran halka yönelik ortak açıklamaların yapılması ve devamında buna uygun davranılması olasılığı, en yüksek seçenek olarak görülüyor.
Bu konuda öncülük görevi de, sınıf hareketi olma hâli en azından söylemsel açıdan hâlâ devam ettiği için, SMF’ye düşüyor. Her iki kurum ve diğer hareket-sendika-dernek bileşenleri ile basın açıklaması yapılarak, belediye seçimlerinin sistem içerisinde sadece bir küçücük alan olduğunu, tüm taraftarların varsa küfür-hakaret-hınç ve kinlerinin asıl yerlere (sisteme-devlete) yöneltmelerinin daha makbul olacağını açıklamaları gerekiyor.
Selin Kaya
Devamını oku ...

Leyla Halid Söyleşisi

Geçen hafta sizin de üyesi olduğunuz Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nin 51. kuruluş yıldönümü kutlanıyordu. Mücadelenizle sizin de sembolü olduğunuz FHKC'ye dair neler söylemek istersiniz?
Biz FHKC olarak yola çıkışımızı, Filistin solunun yola çıkışı olarak görüyoruz. O dönemde sahada devrimci bir sol yoktu. Özellikle de Filistin toprağının tamamen işgal edildiği 1967'de, işgale yanıt verebilecek bir sol yoktu. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), özgürlük amacıyla silahlı mücadeleyi bir yol olarak benimsedi ve mücadeleye başladı. Bugün hâlâ biz ve Filistin ulusal ve İslami güçleri, silahlı mücadele yolunu benimsemiş bir şekilde savaşımıza devam ediyoruz. Bizim, geçmişimizde olduğu gibi bugün de izlediğimiz hat budur. Netanyahu liderliğindeki faşist İsrail'in, halkımıza ve davamıza karşı her türlü saldırı yoluna başvurmasına rağmen bizim çizgimiz ve mücadele yolumuz bellidir.
Yıldönümü, şehitlerimizi andığımız ve esirlerimize saygı sunup selamlarımızı gönderdiğimiz bir duraktır. Onlar, bu vatan için ve bu vatanı geri almak için şehit oldular. Esirlerimiz ise düşman İsrail'in başvurduğu tüm cezalandırma yollarına rağmen mücadeleye devam eden cephenin ön safında yer alanlardır.
Biz bugün zor ve tehlikeli bir döneme şahit oluyoruz. Trump, yönetimin başına geldiği günden beri Yüzyılın Anlaşması isimli bir anlaşmadan bahsediyor. Anlaşmanın tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz ama şimdiye kadar yansıyan hali ve taşıdığı özellikleri ile bizim açımızdan ne olduğu açık. Bu girişim, Filistin davasını tasfiye etme hedefini taşıyan bir anlaşmadır. Bu anlaşma, düşmanımız Siyonist İsrail'e karşı özgürlük için verilen savaşımızı sonlandırma hedefi taşıyor.
FHKC'nin kuruluş yıldönümü, silahlı mücadele zamanlarından ve Filistin mücadelesinin ağırlık merkezini İşgal Altındaki Topraklara taşıyan 1987'deki Filistin İntifadasından güzel anılar taşıyan bir yıldönümüdür. Bugün Filistin halkının önünde, başta silahlı mücadele yöntemi olmak üzere, tüm çeşitleri ile direnişten başka bir seçenek yoktur. FHKC'nin yıldönümünü biz bu şekilde ele alıyoruz. Yıldönümünü bir kutlamadan ve slogan atmaktan ibaret görmüyoruz. Biz, bir kısmı hâlâ işgal altında bir kısmı ise mülteci olarak Filistin dışında yaşan bir halkın topraklarını özgürleştirme yolundaki Filistin solunun çocukları olarak tarihimizle gurur duyuyoruz.
Biz, ne hedeflerimizi ne de yolumuzu değiştirmişiz. Bugün Filistin'in önündeki en büyük sorunlardan biri, üzerinden 25 yıl geçen başarısız Oslo Anlaşması’dır. Her zaman olduğu gibi bugün de bu anlaşmanın sonlandırılması, bunun ve düşmanın tanınmaması çağrısı yapıyoruz. Çünkü bu durum, artık çok açık ki ne halkımızın ne de davamızın çıkarınadır. Dolayısıyla Filistin'deki bölünmüşlük de Filistin mücadelesinin önüne bazı zorluklar çıkarmıştır. Filistin, Arap ve uluslararası olmak üzere farklı alanlar ve düzeylerde, dostlarımızla birlikte bu bölünmüşlüğün ve Oslo'nun bıraktığı olumsuzlukların sona ermesi için büyük uğraş veriyoruz. Bu, zor bir aşamadır. Bu savaşı kazanmak için bize her türlü faşizan yol ile, Nazi yöntemleri ve diğer tüm saldırı şekilleriyle saldıran bu düşmana karşı devrimci şiddet yolunu benimsememiz gerekiyor. Biz, bu şekilde bir anlayışa sahibiz ve özgürlüğü için mücadele veren diğer halklardan öğrendiğimiz de budur.
Gazze'deki silahlı fraksiyonlar, İsrail'in son saldırılarına nitelikli bir cevap verdi ve bu cevap İsrail yönetimi içerisinde, seçim öncesinde birçok krize neden oldu. Gazze'deki silahlı grupların füzeleri İsrail'in Demir Kubbesi tarafından düşürülemedi. İsrail askerlerini hedef alan nitelikli operasyonlar düzenlendi. Arından İsrail yönetiminde istifalar gerçekleşti. Netanyahu, Nisan ayında yapılmak üzere erken seçim ilan etti. Bu sırada yine Netanyahu, Filistin kuzeyinde Hizbullah'a ait tünellerin bulunduğunu iddia ediyor ve operasyon sinyali veriyor. Bütün bu gelişmeleri ve silahlı Filistin direniş gruplarının Ortak Operasyon Odası’ndan komuta ettiği Gazze direnişini nasıl okumak lazım?
Ben, az önce “başta silahlı mücadele olmak üzere tüm şekilleriyle direniş” derken Gazze'de 30 Mart'tan bu yana süren geri dönüş yürüyüşlerine de işaret ediyordum. Geri dönüş yürüyüşleri her defasında yenileniyor. İşgalci güçler de her defasında, Gazze'deki geri dönüş yürüyüşü kitlesinin silah kullanması için çaba sarf ediyor. Biz, Birinci İntifada'dan dersler aldık, çok şey öğrendik. Kitlelerimiz ses çıkartmak, protesto etmek ve sözünü söylemek için sokağa çıktıklarında silah kullanmıyor. Bu yöntem, İsrail'in caydırıcı olamadığı ve durduramadığı bir direniş yöntemidir. Gazze'de Mart'ta başlayan geri dönüş yürüyüşlerini işgal güçleri tüm çabalarına rağmen durduramadılar.
Geçen ay içerisinde İsrail işgal güçleri, Gazze'de Han Yunus Kampı’na bir operasyon düzenledi ve direniş grupları bu operasyonu başarısızlığa uğrattı. Ve hemen ardından silah taşıyan tüm Filistinli fraksiyonlar bir Ortak Operasyon Odası kurdu. Biz de bu operasyon odasındayız. FHKC'ye bağlı Ebu Ali Mustafa Birlikleri, Hamas, İslami Cihad, Ulusal Direniş ve Filistin halkını silahlı mücadele ile savunmaya inanan diğer tüm fraksiyonlar, bu operasyon odasında beraber hareket ediyor. Düşman İsrail'in, Gazze'de gerçekleştirmek istediği operasyon, Filistin silahlı gruplarınca başarısızlığa uğratıldı. Diğer tarafta Batı Şeria, eşzamanlı olarak nitelikli eylemlere şahit oldu. Ateş açılan eylemlerden tutun da diğer şekilleriyle birçok eylem gerçekleştirildi.
Dolayısıyla bugün düşman, kendi içerisinde ciddi seviyede bir siyasi kriz yaşarken, direnişin çatışmayı şiddetini yükselterek sürdürmesi, İsrail yönetiminde ve sokağında paniğe neden oluyor. Bugün içte ciddi ihtilaflar yaşıyorlar. Savunma Bakanı Lieberman ve birçokları hükümetten istifa etti. Erken seçime gidiyorlar. Biz çok iyi biliyoruz ki bu an, tam olarak Filistin içerisindeki bölünmeleri bitirme ve ulusal birlik sağlama zamanıdır. Bunun için Filistin içerisindeki bölünmelerin bitirilmesine ve ulusal birliğin sağlanmasına çağrı yapıyoruz. Çünkü biz, bugün ulusal kurtuluş aşamasındayız. Ulusal birlik, zafere giden en önemli silahlardan biridir.
Netanyahu'nun seçim öncesinde Gazze'ye veya kuzeyde Hizbullah'a karşı bir savaşa girişmesi mümkün mü?
Evet mümkündür. İsrail'de hükümetler, krizlerini dışarıya daima savaş şeklinde ihraç ederler. “Buyursunlar denesinler” diyoruz. Direnişin etrafında bir olmayı başarabilen bir halk görecekler.
Bugün Batı Şeria'da bazı gelişmeler var. Bazı eylemler gerçekleştiriliyor. Bu eylemler “Taş İntifadası”nın 31. yıldönümüne denk geldi. Batı Şeria'daki gerginliğin tırmanması her zaman akıllara aynı soruyu getiriyor: Batı Şeria'da silahlı direniş hazırlığı mı var? Filistinli fraksiyonların bu konuda hazırlığı var mı? Buna dair İranlıların da “Batı Şeria için hazırlıklarımız var” açıklaması mevcut.
Öncelikle şunu söyleyeyim, hazırlık her zaman vardı. Direnişe inanan Filistinli gruplar her zaman hazırlık içerisinde. Lakin bugün bu meselenin, Batı Şeria'da askerlerin ve yerleşimcilerin hedef alındığı eylemlerle yenilenmesi bir çeşit direniş yaklaşımıdır. Bizim, şartların uygun olduğu her an başvurduğumuz bir yaklaşımdır. Bugün maalesef Filistin yönetimi, İsrail işgal güçleri ile güvenlik koordinasyonu içerisindedir. Bu da Filistin içerisinde bir çeşit caydırıcılık yaratma girişimidir. Bu anlama gelmektedir. Fakat bu durum bir Filistinliyi, bıçak taşımaktan ve kendi toprakları üzerindeki işgal askerini bıçaklamaktan alıkoymuyor.
Bölgede önemli bir gelişme daha var. ABD, bölgeden çekileceğini ilan etti. Yüzyılın anlaşmasının uygulayıcılarından Suudilerin, İsrail ile birlikte, ABD'nin bölgede kalmasını istediklerini biliyoruz. İsrailli yetkililer rahatsızlıklarını belli eden ve endişe duyduklarını ifade eden açıklamalar yaptı. Siz bu gelişmeyi nasıl okuyorsunuz? Bu çekilme, sizce Suriye'nin bir zaferi olarak mı okunmalı yoksa durumu “ABD başarısız olmamıştır, bir sonraki plana geçiş için çekiliyor” şeklinde değerlendirenler gibi mi anlamalıyız?
Bana kalırsa Amerikalılar, halkının desteğini alan Suriye ordusunun kazandığı zaferleri idrak etmeye başladılar. Tabii Suriye hükümetinin resmi daveti ile orada bulunan Suriye'nin iki müttefiki İran ve Rusya da Suriye ordusunun yanında durdu. Trump, Suriye ordusu ve müttefikleri ile çatışmaya girip kendini utandıracak bir durum yaşamak istemedi. Şunu öncelikle net olarak söylemek gerekiyor. Amerikalılar açısından, ABD'nin müttefiki yoktur, Amerika'nın çıkarları ve Amerika için çalışanlar vardır. Tarihlerine bakılınca bu açık bir şekilde görülür. İran şahından vazgeçtiler, Şili'de Pinochet, Mısır'da Hüsnü Mübarek, Tunus'ta Zeynel Abidin'den ve birçok yerde birçok rejimden vazgeçtiler. Amerika, ne bu ülkelere, ne de halklara, müttefik veya dost gözüyle bakar. Çıkarlarına uygun olduğu anda, geçici olarak koruma sağladığı rejimlerden vazgeçer. Bunun örnekleri pek çoktur. Amerika'ya güvenen herkesin şunu hatırlaması gerekir: Emperyalistler, hiçbir zaman halkların safında durmazlar.
Trump geçenlerde göç ile mücadele hakkındaki bir açıklamasında “Artık sınırımızı korumanın zamanı gelmiştir” dedi. Trump bugün, 8 yıl boyunca terör gruplarına ve işgalcilere karşı kararlı bir şekilde duran Suriye devletine karşı masayı devirebilir pozisyona sahip değil. Suriye devleti, terör gruplarına ve işgalcilere karşı zaferler kazanınca bu durum Amerikan liderliği cephesinde şüphesiz kafa karışıklığına yol açtı. Trump, Amerikan güçlerini Afganistan'dan da aşamalı olarak çekecek. Bugün Suriye'de işgalci konumundaki Amerikan güçleri, Suriye'den de aynı şekilde aşamalı olarak çekilecek. Trump, daima sürpriz kararlar veren biri oldu. Amerikalılar, Trump'tan güçlerinin çekilmesini talep ettikleri zamanlarda bu talebi Trump'ın kendisi reddetti. En nihayetinde uykudan uyanıp, Amerikan savunma bakanının da istifa etmesine neden olan Suriye'den çekilme ilanı ile geldi.
İsrail, bu çekilmeden hiç memnun olmadığını açıkladı. İsrailliler, “Biz kendimizi savunmaya devam edeceğiz” diyor. İsrail'in Suriye'deki Amerikan güçlerinden beklentileri nelerdi?
İsrail'in siyaseti her zaman aldatıcıdır. Daima kendilerinin savunma pozisyonunda olduklarını söyleyip savaşlar açarlar. Suriye'yi birkaç defa bombaladılar. Suriye Ordusu, IŞİD ve Nusra gibi teröristlerle savaşırken İsrail uçakları Suriye'yi bombaladı. Suriye'nin teröristlerle meşgul olduğu dönemi fırsat bilip Suriye'yi bombalayan İsrail bugün kendini savunmaktan bahsediyor. Sanki İsrail değil de Suriye'nin kendisi saldıran pozisyonda. İsraillilerin bu ve buna benzer açıklamaları dünya kamuoyunu aldatmaya yöneliktir.
Son sorum ise Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ile Lübnan Komünist Partisi (LKP) arasında Beyrut'ta gerçekleştirilen toplantı ile ilgili. Bu toplantıda Arap Direniş Cephesi kurma önerisi dile getirildi. FHKC ile LKP bu cephe ile neyi hedefliyor? Bugün FHKC ile LKP'nin, bu hedefleri gerçekleştirme yolundaki imkânları hangi düzeydedir?
Sol güçlerin üzerine düşen, Filistin ve herhangi bir Arap ülkesinde, direniş bayrağını göndere çekmeye yönelik yollar yaratmaktır. FHKC ve LKP, sadece Filistin veya Lübnan için değil, kapsayıcı bir Arap Direniş Cephesi inşa etme çağrısı yaptı. Daha önce 1982'de inşa edilen Lübnan Ulusal Direniş Cephesi tecrübesi var. Başta Lübnan Komünist Partisi olmak üzere bu cephe içerisinde Filistinli ve Lübnanlı fraksiyonlar vardı. O zamanlar Hizbullah yoktu ve Lübnan Ulusal Direniş Cephesi Lübnan'ı işgal eden İsrail'e karşı Lübnan güneyinde savaşlar verdi. Bu tecrübenin, daha kapsayıcı ve geniş bir şekilde tekrarlanma vakti gelmiştir. Yüzyılın Anlaşması, sadece Filistinlileri değil, tüm Arap milletini hedef almaktadır. Bugün Netanyahu'nun Arap devletlerinden nasıl resmi ziyaretler aldığına ve bu devletlerde nasıl dost olarak kabul gördüğüne şahit oluyoruz. Bazı Arap devletleri, ABD'yi razı etmek için düşmanımız İsrail ile normalleşme siyasetini benimsemiş durumda. Dolayısıyla Yüzyılın Anlaşması, sadece Filistin'i değil tüm bölgeyi hedef alan tehlikeli bir anlaşmadır.
ABD'nin, Siyonistlerin ve Batılıların bölgemize yönelik politikalarına, ancak Filistin Direnişi ve bu direnişe inanan diğer güçlerle birlikte karşı koyabiliriz. Bu aşamada Arap Direniş Cephesi’nin inşa çağrısını yapıyoruz. Yüzyılın Anlaşmasına karşı koymak isteyen herkesi bu cepheye katılmaya ve ana direği silahlı mücadele olmak üzere tüm şekilleriyle direnişe desteğe davet ediyoruz.
Hasan Sivri
Devamını oku ...