Suphi'lerin Öldürülmeleri

Mustafa Suphi 1882’de Giresun’da doğmuştur. İyi bir eğitim almış, Kudüs’te başlayan öğrenim hayatı; Şam, Erzurum, İstanbul’da devam etmiş, Paris’te tamamlanmıştır.
İttihat ve Terakki partisinde başlayan politik yaşamı, bir başka Türkçü parti Milli Meşrutiyet Fırkası’nda devam etmiş, Mahmut Şevket Paşa suikastından sonra İttihatçıların yarattığı terör ortamında Sinop’a sürülmüş, oradan da Kırım’a kaçmıştır.
Rusya’da, 1918 yılına kadar ‘yabancı ve düşman unsur’ muamelesi görerek ikinci sürgünlüğünü yaşayan Mustafa Suphi, bundan sonra ‘sol’ kimliği ile tanınacaktır.
Mustafa Suphi 1920’de Bakü 1. Doğu Halkları Kurultayı’na giderken trenin kapısında. Masanın başındaki kravatlı kişi Komintern Başkanı Zinovyev.
1918-20 yıllarında Rusya’daki Müslüman halklar arasında başlayan toplumsal uyanışın başarılı olabilmesi için Kırım’dan, Moskova, Kazan, Bakü ve Taşkent’e kadar geniş bir coğrafyada mücadele yürütmüştür.
1918’de Moskova’da Bolşevikler ve Müslüman-Komünistlerle başlayan işbirliği sonucunda ‘Türk Sol Sosyalistleri Kongresi’ni toplamış, aynı yıl düzenlenen ‘Müslüman Komünistler Kurultayı’na katılmıştır. 1919’da Moskova’da toplanan III. Enternasyonal 1. Kongresi’nde Türkiye komünistlerini temsil etmiş, 1920’de Bakü’deki ‘Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nda ise ‘Başkanlık Kurulu’ içinde yer almıştır.
Mustafa Suphi 10 Eylül 1920’de, Türkiye’den gelen delegeler ile Rusya’daki esir düşmüş Türkler arasından seçilen temsilcilerin katıldığı ‘Türkiye Komünist Fırkası’ kuruluş kongresinde başkan seçilmiştir.
Kongre sonrası, TKF faaliyetini Anadolu’ya nakletmeye karar vermiş, bu amaçla Kazım Karabekir ve Mustafa Kemal Paşa’larla ilişki kurmuştur.
‘Dönüş’ yolu, Kazım Karabekir Paşa’nın organize ettiği ve öteki ucu Ankara’ya uzanan bir tuzağa dönüşmüş, 28 Kânunusani (Ocak) 1921 günü Mustafa Suphi ve on dört arkadaşı Trabzon açıklarında vahşice öldürülerek Karadeniz’e atılmıştır.
Kim, ne dedi?
Bakü’den Anadolu’ya dönüşlerinde, Mustafa Suphi, eşi Meryem Hanım ve onunla birlikte diğer Türkiye Komünist Fırkası yöneticisi ve üyelerinin nasıl ve kimler tarafından öldürüldüğü üzerine o günden bu yana birçok yazı yazılmış ve araştırma yapılmıştır.
Son Osmanlı sadrazamlarından Kamil Paşa’nın torunu olan Hint Tarihi Ordinaryüs Profesörü Hikmet Bayur; Mustafa Suphi’lerin katledilmeleri emrini veren kişinin, Ankara’daki devlet büyüklerinden hiç kimsenin olamayacağı gibi, Kazım Karabekir Paşa’nın da asla böyle bir işe girişmeyeceğini, Yahya Kâhya’ya emrin olsa olsa İttihatçılar tarafından verilmiş olabileceğini yazmaktadır.
Cinayetin İttihatçılar tarafından işlendiğine ilişkin değerlendirmelerde bulunanların dayanakları farklılık göstermektedir.
Mustafa Suphi’nin İttihatçı karşıtlığı, İttihatçıların Anadolu’daki örgütleri kanalıyla iktidara oynaması ve Mustafa Suphi’yi bir engel olarak görmeleri, Türkiye Komünist Fırkası içindeki “ittihatçı ajanlar” ve Ord. Prof. Hikmet Bayur gibi “devlet büyüklerinin böyle kirli işlere kalkışmayacağı” inancı farklı araştırmacılarca İttihatçıları cinayet zanlısı yapmaktadır.
İttihatçı tezlerin en önemlilerinden biri Türkiye Komünist Fırkası içinde bulunan ve “dönüş yolunda devlete ajanlık teklif ettiği için canını kurtaran” Süleyman Sami üzerinden yapılan değerlendirmelerdir. Yaşamının ana çizgileri artık bilinebilen Süleyman Sami’nin, farklı bir insan olan bir başkasıyla; Teşkilat-ı Mahsusa’nın militanı (Hacı) Selim Sami ile karıştırılması İttihatçılar tezini öne çıkarmaktadır.
Mahmut Goloğlu, Rasih Nuri İleri, (eski) Türkistan Milli Komite Reisi (Hocaoğlu) Osman Hoca gibi yazarların yanında günümüzden Mehmet Perinçek de, Süleyman Sami’nin, (Hacı) Selim Sami olduğunu ileri sürerek ve bunun üzerinden katliamın sorumlusu olarak İttihatçıları görmektedirler.
(Süleyman Sami ve Hacı Selim Sami için bakınız: Toplumsol, “Mustafa Suphi ve Yoldaşlarının Öldürülmelerinin 93. Yılı…”
Cinayet üzerine gözlerin çevrildiği Kazım Karabekir Paşa’da Türkiye Komünist Fırkası heyetinin, Mustafa Suphi’nin İttihatçı karşıtlığı nedeniyle ortadan kaldırıldığını yazmaktadır.
Yazar Samim Kocagöz, “Mustafa Suphi’yi ve arkadaşlarını İttihatçıların öldürttüğü anlaşılmaktadır” diyerek kesin yargısını belirtmektedir.
Mustafa Suphi Taşkent’te.
Yanındaki kadın, Kazan Sosyalist Komitesi Başkan Yardımcısı Emine Muhiddinova
Fedakâr yoldaşlarımız Kars’ta tilki izaz (hürmeti) ve ikramatı (ikramları) görmüştü…
Yazar İsmet Bozdağ, “Kemal Tahir Söyleşileri; Mustafa Suphi’lerin katledilmesinin karanlık öyküsü” adlı yazı dizisinde Kemal Tahir’in; Lenin ve Stalin’in, Mustafa Suphi’yi Galiyev çizgisinde olduğundan Mustafa Kemal Paşa’ya para karşılığında öldürttüğüne” inandığını yazmaktadır.
Yalçın Küçük, “Erzurum Valisi Hamit Bey, Kazım Karabekir Paşa ve Erzurum’daki Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’nin terörü marifetiyle, linçten kurtarma gerekçesiyle boğulmak üzere Erzurum’dan Trabzon’a götürüldüler”, diye yazmaktadır.
Gazeteci Metin Toker cinayetler için “neden acaba?” diye sormuş ve “Ankara, olayı hep deniz kazası olarak niteledi, Sovyetler bilgi sordular, onlara da aynı cevap verildi. Tabii o konjonktür içinde böyle bir temizleme hareketi Sovyetler’in göstereceği tepki bakımından cüretli bir teşebbüstü ama demek Sovyetler’e iyi teşhis konmuştu” diye cevaplamıştır.
1925’de Türkiye Komünist Partisi’nin Merkez Komitesi’nde yer alan sonrada Kemalizm’i seçen Şevket Süreyya Aydemir, Mustafa Suphi cinayetinde yer alan kişileri; Kazım Karabekir Paşa, Erzurum Valisi Hamit Bey ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri olarak yazmaktadır.
Fethi Tevetoğlu; uzun değerlendirmelerinin sonunda “Trabzonluların ve Atatürk’ün basireti sayesinde yok edilmişlerdir” diyerek net bir yargıya varmaktadır.
Yavuz Aslan, çeşitli muhtemel çevreleri uzun uzun tartıştıktan sonra “İttihatçıların Mustafa Suphi ve arkadaşlarını öldürtmüş olma ihtimali, diğer ihtimallere göre çok daha fazladır” diye yazmaktadır.
Mete Tunçay, cinayetin Kazım Karabekir Paşa - Vali Hamit Bey’in ortak kararlarıyla; kendi inisiyatifleri, kendi dünya görüşleri ve Doğu’da kurdukları egemenlik düzeninin gereği sonucunda öldürüldükleri görüşündedir.
Suphi’lerin öldürülmesinde son halkada yer alan kişilerin arasında (Trabzon’un kabadayılarından İttihatçı ve Kuvay-ı Milliye Kumandanı) Yahya Kâhya da bulunuyordu. Mete Tunçay’ın “Türkiye’de Sol Akımlar” kitabının basılmasından sonra Yahya Kâhya’nın oğlu Osman Kâhya, Mete Tunçay’a bir mektup yazarak babasının eylemini savunmuş ve şöyle yazmıştır: “Yahya Kâhya Bey o zamanki faktörlere göre vatani vazifesini yapmıştır, asıl katilin bugün tapılan biri olduğunu zaman gösterecektir.”
23 Haziran 1921’de Komintern Başkanı Zinovyev’e gönderilen bir belgeye göre; Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Ali Fuat Paşa “Mustafa Suphi ve diğer Türk komünistlerinin öldürülmesine hükümetin kayıtsız kaldığını” kabul etmemekte ve “Suphi’lerin öldürülmesini engellemeyen Trabzon Valisi ve emrindekilerin ağır ceza aldıklarına dair verileri -böyle bir veri hiç olmadı- ” bildireceğini söylemiştir.
Bakü’de kalan TKF üyesi Ahmet Cevat 2 Nisan 1921 tarihinde Pavloviç’e gönderdiği mektupta şöyle yazmaktadır: “Korkunç ve kanlı darbe yoldaşlarımıza 28 Ocak’ta indirildi; iki aydan uzun süreden beri yoldaşlarımız kayıp ve birçok rapora göre, Trabzon burjuvazisi ve bizzat hükümet tarafından satın alınmış cellâtların darbeleri altında yaşamlarını yitirdiler…”
Mustafa Suphi ve TKF heyetinin öldürülmelerinin 2. yılında anıları için Moskova’da çıkarılan kitapta; İlhami Saffet “Büyük Ölülerimiz ve Anadolu Diktatörlüğü”, Ahmet Cevat “Matem Günü Dolayısıyla” başlıklı makalelerinde; “Memleket dâhilinde bir nutuk irad etmemiş ve bir makale neşretmemiş 15 siyasinin alçakça itlafı nasıl kabil olabilir” diye sorulmakta ve “fedakâr yoldaşlarımız Kars’ta tilki izaz (hürmet) ve ikramatı (ikramlar) görmüştü, onlar; sınıfi farkların, sınıfi istismarların, sınıfi muhasama ve mübarezelerin lafını bile işitmeye tahammül edemeyen Türkiye bürokrat ve burjuva sınıflarının kendi sınıf menfaatlerini muhafaza için en vahşiyane cinayetler önünde zerre kadar tereddüt etmezler” denilmektedir.
Kars’ta Mustafa Suphi ve arkadaşlarının kaldıkları “Kars Tüccar Kulübü” binası,
sonradan Kars Ticaret ve Sanayi Odası.
Kazım Karabekir Paşa: “Eğer Suphi olayını sorarlarsa…
Türkiye Komünist Fırkası Merkez-i Heyet üyesi olan yedi kişiden Bakü’de kalan Kayserili İsmail Hakkı ve Süleyman Nuri dışındaki beş kişi Anadolu’ya gelen heyet içindeydiler.
Bunlardan Mehmet Emin Maçka’da alıkonulmuş, geriye kalan diğer Merkez-i Heyet üyeleri; Mustafa Suphi, Ethem Nejat, Hilmi oğlu (Arap) İsmail Hakkı, Cemil Nazmi öldürülenler arasındadır.
Mustafa Suphi ve yoldaşlarının öldürülmelerinde emrin kim tarafından verildiği bugün için bilinmemektedir.
Olayların karşılıklı temaslar sonucunda normal işleyen olumlu bir süreçten negatife döndüğü tarih; 25 Aralıkta (1920) Kazım Karabekir Paşa’nın Mustafa Kemal Paşa’ya çektiği ve “gelen heyeti bir refakatle Ankara’ya göndereceğim” telgrafından sonra, Mustafa Kemal Paşa’nın Kazım Karabekir Paşa’ya 29 Aralıkta cevaben, “heyet’le siz görüştükten sonra cevabınızın bildirilmesi’ telgrafıyla değiştiği kesindir.
Bu telgrafa Kazım Karabekir Paşa’nın yanıtı ve Mustafa Kemal Paşa’nın karşı değerlendirmesi bilinmemektedir.
Bilinen ise, Kazım Karabekir Paşa’nın bu günlerden itibaren girdiği faaliyetlerden, çevirmeye başladığı kirli oyunlardan, Mustafa Suphi heyetinin Ankara’ya sokulmaması kararına varıldığı ve bunun uygulamasına geçildiğidir.
Bugün işlenen faili meçhul cinayetlerde bile olayın gerçek sorumlusunu -çoğu zaman- bulmak mümkün değilken, 1920 koşullarında bu durum daha vahimdi.
Erzurum Valisi Hamit Bey (Kapanlı), Doğu Cephesi Kumandanı Kazım Karabekir Paşa, Erzurum’da kurdukları Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti ve Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yöneticilerinin birlikte tertibin içinde yer aldıkları belgelerle sabittir.
Kars’ta tören yapılarak karşılanan bir heyetin kaderi Erzurum’dan sonra ölüm yolculuğuna dönmüştür.
Kazım Karabekir Paşa’nın, Mustafa Kemal Paşa ve Hükümet’in onayı olmaksızın olası sonuçları kendisini sıkıntıya düşürecek böyle bir heyetin toplu olarak öldürülmesi emrini vermesi de o günün koşullarında mümkün değildir. Bu durum, Vali Hamit ve Yahya için de keza böyledir.
Suikasttan sonra; Trabzon Valisi’nin, Hükümet’in, Kazım Karabekir Paşa’nın ve Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Ali Fuat Paşa’nın ‘olayla ilgimiz yok, bu bir deniz kazasıdır’ argümanını sözleşmişçesine dile getirmeleri oldukça anlamlıdır.
Trabzon’da, Yahya’nın Umumi Vekili Mehmet Efendi’ye ‘koş kardeşini kurtar, bunlar öldürülecek, emir büyük yerden’ diyerek gelenlerin içinden Abülkadir’in kurtarılması, Yahya’nın gelen heyetin akıbetini okuması bunun bir plan içinde gerçekleştirildiğini güçlendirmektedir.
Bu büyük cinayetten sonra Hükümet’in hiçbir soruşturma yapmaması, sorumluların bulunması konusunda teşebbüste dahi bulunmaması olayın boyutunun Erzurum ve Trabzon’u aştığını göstermektedir.
“28 / 29 Kânunusani 1921
Karadeniz Kıyılarında Parçalanan
Mustafa Suphi ve Yoldaşlarının İkinci Yıl dönümleri”
adlı kitabın kapağı
Tablonun görünen yüzünün gerisinde cereyan eden olaylar ise Ankara’da tırmanmaya başlayan iktidar mücadelesinde; 1920 yılının ortalarından yılsonuna kadar geçen zaman diliminde iklimin oldukça değiştiği, komünizme ve komünistlere bakışın bu geçen dönem içinde farklılaştığı; eşraf, ağa, büyük toprak sahibi milletvekilleriyle, İttihat ve Terakki’nin tedrisatından geçmiş Batı yanlısı paşa ve memurlardan meydana gelen Büyük Millet Meclisi’nde birinci büyük ittifakın ‘komünistleri’ dışarıda bırakmak üzere geliştiği görülecektir.
Bir telgraf bilgisi ile tamamlayalım.
Olayların merkezindeki kişi Kazım Karabekir Paşa’dır. Mustafa Suphi ve TKF yöneticileri katledildikten sonra Tiflis’deki TBMM temsilcisi Kazım (Dirik) Bey’e bir telgraf göndererek; “eğer Suphi olayını sorarlarsa, onun memlekete İngilizler tarafından ve onların namına ihtilal çıkarmaya gönderildiğini, bunların aslında Hürriyet ve İtilaf partisi yandaşı olduklarını, bilhassa şaki Çerkes Ethem’in iki kardeşiyle bir olup komünizm taraftarı oldukları ve Yunanlılarla müştereken hükümet ve ordu aleyhine isyan çıkarmak üzere memlekete ayak basar basmaz her türlü anarşist şahısla ilişkiye geçtiği ve hakkında dehşetli nümayiş …” gibi, (Kazım Karabekir Paşa’nın o anda aklına gelen bütün uğursuz yalanlar bunlar olsa gerek) bunları aynı anda yapan birisi olarak gösterilmesini istemiştir.
‘Tiflis Mümessili Kazım Beyefendi’ye
Bakü’den gelerek Ankara’ya gitmek isteyen ve fakat Erzurum ve Trabzon’da ahalinin nefretli nümayişleri karşısında Batum’a kaçan Mustafa Suphi Heyeti hakkında icap edenlere âtideki malumatı verirsiniz:
Mustafa Suphi Heyeti, Türkiye’ye ayak basar basmaz İstanbul’da ve Anadolu’da komünist ve anarşist eşhastan mürekkep bazıları ile münasebata geçti. Son zamanlarda bunların bir kaçı tevkif edilerek üzerinde zuhur eden evraktan Mustafa Suphi ile muârefe ve muhabereleri olduğu ve kendilerinin Türkiye’de ihtilal çıkarmak üzere İngilizler tarafından gönderildikleri anlaşıldı. Bu mesele şahsen İngilizlerce maruf ve mergub ve esasen İngiliz ve Antanta taraftarı ‘Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na intisab etmiş olan Mustafa Suphi’nin memlekette ancak İngilizlerin hesabına ve Antanta lehine bir ihtilal koparmak niyetiyle memlekete girdiğine dair büyük şüpheler tevlid etmiştir. Bilhassa Şaki Ethem’in iki kardeşiyle birlikte komünist taraftarı oldukları ve Mustafa Suphi ile muhabereleri olduğu halde, Ankara Hükümeti’ne isyan ve Yunanlılarla müştereken ordumuz aleyhine harbe kıyam etmeleri bu şüpheyi takviye etti. Memleketin her tarafında Mustafa Suphi aleyhinde dehşetli nümayiş oldu.
Şark Ordu Kumandanı
Kazım Karabekir’
Kaynaklar
Milliyet Gazetesi Arşivi.
Rüstem Aziz (Derleyen), Mustafa Suphi’ler (Şahsi Dosyası-Değerlendirmeler-Anmalar), Sosyal Tarih Yayınları, İstanbul 2009.
Yavuz Aslan, Türkiye Komünist Fırkası’nın Kuruluşu ve Mustafa Suphi, T.T.K. Yayınları, Ankara 1997.
Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar 1 (1908-1925) Belgeler 2, BDS Yayınları, İstanbul 1991.
Hamit Erdem, Mustafa Suphi, Sel Yayıncılık, İstanbul 2010.
Rasih Nuri İleri, Atatürk ve Komünizm, Sarmal Yayınevi, İstanbul 1995.
Mahmut Goloğlu, Milli Mücadele Tarihi IV, Cumhuriyete Doğru, T. İş Bankası Yayınları, İstanbul 2010.
Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, İstanbul 2003.
Fethi Tevetoğlu, Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1967.
Mehmet Perinçek, Atatürk’ün Sovyetler’le Görüşmeleri, Kaynak Yayınları, İstanbul 2007.
Mustafa Suphi ve Yoldaşları, “28-29 Ocak 1921”i Unutma, İnfo-Türk Ajansı, Brüksel 1975.
Yücel Demirel (Çeviren) TKP MK 1920-1921 Dönüş Belgeleri-1, Türkiye Sosyal Tarih Araştırmaları, İstanbul 2004.
Yalçın Küçük, Sırlar, YGS Yayınları, İstanbul 2001.

El-Hekim

Enternasyonalist Guevaracı Komite FHKC’nin kurucusu Corc Habeş’in, el-Hekim’in vefatının yedinci yıldönümünde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne aşağıdaki bildiriyi göndermiştir:
Corc Habeş’in, el-Hekim’in ölüm yıldönümünde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ndeki yoldaşlarımızın, kardeşlerimizin verdiği anti-emperyalist mücadeleye bağlı olduğumuzu yeniden ifade ediyoruz.
Yoldaş Corc Habeş, halkına kendisini adamanın ve ona bağlılığın bir timsali idi. O, bilimsel görüşünün sunduğu açıklıkla, FHKC’li yoldaşlarının Filistin kurtuluş mücadelesinin öncüsü olmasını ve Siyonizmle, çıkarlarını Arap dünyasındaki gerici rejimlerin temsil edip savunduğu, Arap kapitalizmine kahramanca meydan okumasını sağladı.
Bizler, emperyalizme karşı mücadelede aynı siperdeyiz, bizler, her yerde sınıf düşmanımızla mücadele ediyoruz.
El-Hekim’i anımsamak ve onun mirasına saygı göstermekle bizler, emperyalizmle mücadele etmenin, kapitalist sistemi söküp atmanın ve tek seçenek olan sosyalist bir toplumu inşa etmenin gerekliliğini bir kez daha ortaya koyuyoruz.
Siyonizm ve müttefikleri olan sınıf düşmanlarımız artık şunu anlamalılar: Ellerindeki iktidarın sonu geldi.
Coordinadora Guevarista Internacionalista
Enternasyonalist Guevaracı Komite 


Yağ Tüccarları

Dur bir bakalım. Evet, soğumuş. O vakit bir-iki kelâm edebiliriz.
Bir sahne kuruldu, sahnenin bir ucundan diğer ucuna uzanan sokak dekorunda başroller, bu dünyanın kanını içenlere verilmişti. Arkada kalabalık olsun, rabarba yapsınlar diye toplaşan figüranlara ise “sol” deniliyordu. En önde bir pankart, ağızlarda “şarliyim ben” çığlıkları…
Bu resim, son Gazze katliamında annesini kaybetmiş, her gün ödevlerini gidip annesinin mezarında yapan bir çocuğu gösteriyor. Şarliciler, işte bu annenin ve binlerce Filistinlinin katilinin arkasında yürümekten hiç utanmadı.
Çünkü onlar “insan”, “orta sınıf”, “özgür” değillerdi. Sol, en fazla, fukaraya sunulmuş sınıf atlama zokasıydı. O, efendilerine, fukaraya “insan, orta sınıf ve özgür” olmayı öğretme sözü verdiğinden, bu tür saldırı anlarında hemen başöğretmeninin eteğinin dibine koşmak zorundaydı. Efendi, sol, “insan, sınıf, özgürlük” dediğinde onun kendisine işaret ettiğini biliyor, görüyordu. Ona göre sol, babaya öfkelenip evi terk eden ama sonra tıpış tıpış yuvaya dönecek olan haylaz küçük çocuktu. O evden çıktığında bile hep o evi yücelten, onu güzel gösteren cümleler kuracaktı.
Türkiye özelinde bu üçü tek bir kelimede ifadesini bulmuştu: Türk. Türk olmak, insan, orta sınıf ve özgür olmayı hak etmek demekti. O hâlde “ifade özgürlüğü” ve “mizahın gücü” teranelerine pek kanmamak gerekliydi. Bu kelimelerin altı kazındığında ortaya gene o yüce Türk çıkıyordu. Bu kelimeler, onca Kürd’ün ve Müslüman’ın tepesinde sallanan kılıç gibiydi. İşte Şarliciler o yüce Türk’ün kuyruğuna tutundular, efendilerine “gözümü kaparım, vazifemi yaparım” dediler.
Şimdi o Türk olabilen sol, yıllarca devletine ve mitine hizmet etmiş bir kişinin mezarı başında gözyaşı döküyor. Görev yemini için bu gerekli.
Sebep? Sebebi şu: yıllardır AKP’nin varlığı üzerinden nüfusunu ve nüfuzunu artırma hesabı yapıyor sol. En ufak olayı kendi çıkarına yontuyor, bunu da Türk olmaya göre tarif ediyor. Rahle-i tedrisi burjuvazi olduğu için en fazla tüccar olabiliyor ve her sinekten yağ çıkartmayı siyaset zannediyor.
İslamî muadilleri gibi sol da “bu memleket bizim” diyor; ne “Mülk Allah’ındır” diyebiliyor ne de Pir Sultan gibi, “bu yurt senin değil, konar göçersin”. Hemen mülkiyetçi refleks giriyor devreye, muadilini mas etmek için, oyuna alınmayan ama futbol oynanacak bahçenin sahibinin oğlu olan çocuk gibi, “iyi de bu bahçe bizim, oynatmam sizi, defolun” diyor. Siyaset bu iradenin kendisi olarak kurgulanıyor.
Sinekten yağ çıkartmak, mevcut sınırlı koşullarda mecburi oluyor. Fransa’da bir katliam mı oldu, o derhal ülke içi siyasete tahvil ediliyor, alanı genişletmek için bir araca dönüştürülüyor, 12 kişinin ölümünün bir hükmü yok aslında, esas olarak iç siyaset malzemesi hâline getirilen saldırı dolayımıyla AKP’nin alanı daraltılmak isteniyor. En azından son iki yıldır bu şekilde hareket eden sol, yaptığı tüm hamlelerin AKP’nin ekmeğine yağ sürdüğünü görmüyor; biraz da “AKP daha da güçlensin ki ben de güçlenebileyim” diyor sanki. Tayyip ve danışmanları bunu bildiğinden bu oyuna kendi kurallarını dayatarak dâhil oluyorlar.
Sol, son Şarliciliği ile aslında şunu demiş oluyor: “Ey Batı, bu AKP’yi başımıza siz musallat ettiniz, bizi ondan gene siz kurtaracaksınız, bakın gördünüz, İslam nasıl da başa belâ bir şey, gelin bir de bizim hâlimizi görün, n’olur kurtarın bizi AKP’den!” Bu yemeğe soğuk suyu, solun bir ara çok sahip çıktığı Amberin Zaman döküyor: “Amerika’daydım, oradan bakınca AKP’nin gidici olmadığı anlaşılıyor, bilginize.”
Sinekten yağ çıkartan bu yağ tüccarları, İslam’ı karalayıp AKP’yi köşeye sıkıştırdığında devrim olacağını zannedecek kadar acz içerisindeler. İslam düşmanı dalgaya binerek iktidara gelme hesabı yapıyorlar. Sonra da halka “biz anti-emperyalistiz” diyorlar. Hem emperyalistlerden icazet ve destek bekliyorlar hem de ona karşı olduklarını söylüyorlar.
Yağ tüccarlarının ağababaları da bu tür ticarette usta olduğunu anında gösteriyor: Market baskınında rehineleri saklayıp hayatlarını kurtaran Malili Müslüman, Lassana Bathily’ye Fransız vatandaşlığı veriliyor ödül niyetine. 16 yaşında Fransa’ya gelmiş, köpek gibi çalışmış, bugün 24 yaşında olan bu gence vatandaşlık ancak o yüce Fransız yurttaşlarını kurtardığında verilebiliyor, “köpeğin önüne atılan kemik” niyetine. Sekiz yıl sonra verilen vatandaşlık ödülünün töreninde sinekten derhal yağ çıkartılıyor ve Bathily “ılımlı İslam”ın yüzü olarak pazarlanıyor. Efendiler ve öğrencisi sol, hiçbir fırsatı kaçırmıyor…
Bugün sol, Şarlicilikte ekmek olmadığını düşünmüş olacak ki şimdi de bir köfteci zincirini gündemine aldı. O Suriyelilere “gidin AKP’ye dilenin” diyen ya da bu lafı edenlere seslenen sol, bu ülkede yüz binlerce fukara Suriyeli olduğunu nasıl olduysa anımsadı. Ankara Hacı Bayram’da berbat koşullarda yaşayan ama oradan da sökülüp atılmak istenen Suriyelileri görmedi, bir şerefsizin tokadını yiyen ufak çocuğu gördü. O çocuğun çilesini anladığı, yüreğinde duyduğu yoktu aslında. Tek derdi, bu sinekten kendince yağ çıkartabilmekti. Şarlicilik yaparak yeterince orta sınıflara seslendiğini düşünmüş olacak ki bu sefer orta sınıflarda arızi bir durum olarak, kısmen görülen vicdanî yaklaşıma yöneldi. Anlaşılan sol “ah yazık, çocuğa tokat atmışlar” diye ahlanan ama bir yandan da “gelmeselerdi canım” diyen bir kesimin oylarına muhtaçtı. Sol böyle bir fırsatı kaçırmak istemedi ve “yakarız ortalığı” diye bağırdı, bu laf, yakmayacağının garantisiydi zaten, çünkü içeride bir sürü “yoldaş”ı vardı. Zira o da biliyordu, Müslüm Baba’nın lafına atfen, “dünyayı yakarsa gariplerin yakacağını”…
Eren Balkır
25 Ocak 2015

Boğazdaki Diken

Halk Direniş Komiteleri sözcüsü Ebu Mücahid Lübnan’daki İslamî Direniş’in misafiriydi. Ziyareti esnasında İsrail Suriye’deki Kuneytra bölgesinde Hizbullah’a mensup direniş savaşçılarını katletti. Ebu Mücahid, şehidlerin cenazelerine katıldı. "Lübnan direnişi ve Filistin direnişi yekvücuddur” diyen Ebu Mücahid Gazze’ye dönüşünden önce Ahbar gazetesiyle bir mülâkat gerçekleştirdi.
Halk Direniş Komiteleri, 2000 yılında ikinci Aksa İntifadası sonrası Filistin’de oluşturulan bir koalisyon. Askerî kanadı Nasır Selahaddin Tugayları bir dizi operasyon gerçekleştirdi. En önemli operasyonlarından biri, İsrailli asker Gilad Şalit’in ele geçirilip üç genel sekretere suikast düzenlendiği “Dağılan Yanılsama Operasyonu”na ek olarak, İsrail yapımı Merkava tankının ilk kez bombalanması.
Ahbar: Kuneytra’da Hizbullah savaşçılarının katline yönelik tepkiniz ne oldu?
Ebu Mücahid: Bu, çatışmanın seyrinde ciddi bir yükselişin yaşandığını gösteriyor. İsrail işgali bölgede sakinleşmeyecekmiş gibi görünüyor. İsrail Kuneytra’da bu kadar çok sayıda savaşçıyı şehid etmenin aptalca bir eylem olduğunu ve önemli sonuçlara yol açacağını anlayacak. Şehidlerin ve şehid komutan İmad Muğniye’nin oğlunun kanları direnişi daha da motive edecek.
A: Operasyonun zamanlaması konusunda ne düşünüyorsunuz?
EM: İsrail devleti bir muamma ile yüz yüze. Başbakan Binyamin Netanyahu’nun en son Gazze’deki savaştan sonra yaklaşan seçimlerdeki şansı daha da azaldı. Bu operasyonla Netanyahu topu direnişin kucağına atmak, onun bir cevap vermesini sağlamak, ülkeyi yeni bir savaşa sürüklemek ve bu sayede hedeflerine ulaşmak istedi. Geçmiş deneyimlerin de gösterdiği üzere, seçimlerde başarı kazanmak için Hizbullah’ı veya Filistin’i hedef almak yenilgiyle sonuçlanıyor. Bu, daha önce Ehud Olmert’in ve Şimon Perez’in de başına geldi, Netanyahu da aynı kadere mahkûm. İşgalci güç bir mesaj vermek istedi. Direniş sessiz kalmayacak ve kesin olarak bir cevap verecektir.
A: Yaşam koşullarını iyileştirmek için Gazze’de 50 günlük bir savaş verdiniz. Bugün Gazze Şeridi’ndeki durum nedir?
EM: Gazzeliler oldukça zor ve sert koşullarda yaşıyorlar. Durumları 2012’deki savaşın ardındaki durumdan daha kötü, çünkü o gün Kahire’de kabul edilen maddelerin hiçbiri uygulanmadı. İsrail ordusu anlaşma şartlarına uymadı, her şey lafta kaldı ve hiçbir taraf anlaşmaya imza atmadı. Bunun Gazze’ye yansıması olumsuz oldu, özellikle evleri yıkılanlar ve son fırtınadan mağdur olanlar çok kötü şartlara mahkûm oldular. Elimizdeki tüm imkânları kullandığımız 52 gün boyunca kararlı olmaya çalıştık ama eldeki sonucun bu olması gerçekten üzücü.
A: Mevcut durumun sorumlusu kimdir?
EM: Taleplerimizi karşılamadıkları için siyasetçiler sorumludur. Direniş, olan biten karşısında terk edilmişlik hissi içerisindedir. Askerî yaratıcılığımızın zirvesinde iken siyasetçiler sahadaki başarıları halk için birer kazanıma dönüştürmeyi becerememişlerdir. Onlar bu başarılarımızı avantaja çevirip, düşmana daha fazla baskı yapabilirler ve taleplerimizi yerine getirmek için mevcut savaşı İsrail’e taşıyabilirlerdi.
A: Savaşı elli günden fazla sürdürme imkânına sahip miydiniz?
EM: Savaşı aylarca sürdürecek imkâna ve beceriye sahiptik; düşmanın imkânlarımızı azalttığı ve altyapımızı imha ettiği iddiası doğru değildir. Sahadaki operasyonlara dair bilgime dayanarak bu gerçeği teyit etme imkânına sahibim.
A: Savaş süresince Hizbullah ile temas hâlinde miydiniz?
EM: İslamî Direniş [Hizbullah] ve İran İslam Cumhuriyeti’ndeki kardeşlerimizden muhaberat konusunda yardım aldık. Daha öncesinde olduğu gibi savaş esnasında da ve savaş sonrasında da onlarla, özellikle Filistin meselesiyle ilgilenen liderlerle temas hâlindeydik. Savaşın başından sonuna dek verilen desteğin hiç kesilmediği konusunda sizi temin edebilirim.
A: Yani savaş esnasında aldığınız destek askerî mi yoksa ahlâkî miydi?
EM: Her ikisi de: askerî ve ahlâkî destek aldık.
A: Mısır’ın Gazze’yle arasına tampon bölge kurması sonrası Gazze’ye silâh temini daha da güç bir hâl aldı mı?
EM: Çok güç ama Filistinlilerdeki kararlılık ve direnişin evlatlarının halkını korumak için gerekli silâhları muhafaza etme gayretleri asla kesilmeyecek. Bu gayretler, ister yurtdışındaki kardeşlerimiz, yani Hizbullah ve İran üzerinden olsun isterse ülke içindeki kardeşlerimiz üzerinden olsun, hiç kesintiye uğramadı, bundan sonra da uğramayacak.
A: Gelecekte muhtemel yaşanacak bir savaşa yönelik hazırlığınız var mı?
EM: Direniş, savaş sonrasında elindeki imkânları hemen geliştirmeye başladı. Restorasyon safhasını bitirip gelişme safhasına geçtik. Bugün kendi imkânlarımıza güvenecek durumdayız.
A: Hamas ve direniş ekseni arasındaki anlaşmazlık Halk Direniş Komiteleri’ni [HDK] etkiledi mi?
EM: Hizbullah ve İran direniş sürecinin bileşeni olan hiziplere dönük desteğini hiç kesmedi, bildiğim kadarıyla [Hamas’ın askerî kanadı] Kassam Tugayları’na verilen destek Hamas politik liderliği ile direniş ekseni arasında yaşanan kavga ve ilişkilerin askıya alındığı dönemde bile devam etti. Politik cephede yaşanan ihtilafın Filistin davasına bir bütün olarak olumsuz yansıması oldu. Eğer bu, Hamas’ın yürüttüğü bir taktiktiyse, bu, karşılığında hiçbir şeyin alınmadığı, koşulsuz destek sunan kardeşlerine karşı tatbik edilmemesi gereken bir taktikti. Parti ve İran içerisindeki kardeşlerimizle aramızdaki stratejik ilişkinin sürdürülmesi zorunlu, zira hepimiz müşterek bir gerçekliği paylaşıyoruz. Direniş ekseni bize her türden desteği sundu. Yakın ya da uzak, hiçbir Arap ülkesi, Filistin’i İran kadar merkezî bir dava olarak görmedi.
A: Anlaşmazlık Gazze’deki kamuoyunu da etkiledi. Dürüst olmak gerekirse, Hizbullah mezhepçi bir parti olarak mı görülüyor?
EM: Filistin halkı ve toplumu en genel manada mezhepçi değildir. Eğer Hizbullah mezhepçi bir gözle izleniyorsa bu, muhtemelen örgüt içerisindeki olumsuz bir kanaatin yayılmasıyla ilgilidir. Filistinlilerin mezhepçi bir zihniyeti yoktur çünkü halkın bir davası vardır ve o işgal koşulları altında yaşamaktadır. Birileri bize destek sunuyor ama bir yandan da emirler yağdırmıyorsa, bizim ona müteşekkir olmamız gerekir. Mezhepçilik söylemi, tüm Filistinlilerin başvurduğu bir söylem değildir.
A: Özellikle Hizbullah ve İran’la ilişkiler bağlamında Hamas içerisinde savaşçılar ve siyasetçiler arasında yaşandığı iddia edilen anlaşmazlık hakkında neler söyleyeceksiniz?
EM: Hamas içerisinde açık ve net bir uzlaşma durumu mevcuttur. Direniş ekseniyle ilişkileri tekrar kurmakla ilgili olarak askerî ve politik liderlerin aldıkları karar baskı altında alınmış bir karar değildir, ortada birlikte geliştirilmiş bir görüş söz konusudur. Kardeşlerimiz [Hamas] Hizbullah ve İran’a teşekkür etmemekle hata yaptıklarını görmüşlerdir; bu yaklaşım, İzzeddin Kassam Tugayları sözcüsü Ebu Ubeyde’nin bir konuşmasında iki tarafa da teşekkür etmesine neden olmuştur. Konuşma özel olarak önemlidir zira Hamas savaşçıları askerî desteği almış, Gazze’deki politik liderlik savaşçıların arkasında durmuştur, bu da her iki tarafın söz konusu şükran ifadelerine onay verdiği anlamına gelmektedir.
A: Hiziplerdeki savaşçıların sayıları göz önünde bulundurulduğunda, silâhlanma süreci ne durumdadır?
EM: Silâhlanma, sahadaki savaşçı sayısına dayanır. Örneğin bugün sahada HDK’nin 3.000, İslamî Cihad’ın 5.000, İzzeddin Kassam Tugayları’nın da 10.000 savaşçısı vardır. Silâhlanma süreci bazen sahadaki savaşçı sayısı ile orantısız seyretmekte ve belirlenen sınırı aşmaktadır.
A: Askerî kadrolarınızı Gazze dışında eğitme yoluna gidiyor musunuz?
EM: Saha komutanlarının önemli bir bölümü ileri eğitimlerini yurtdışında aldı. Gençlerin Gazze dışında eğitilmesi konusunda karar güvenlik durumu ile bağlantılı. Bizim direniş faaliyetlerimizi sekteye uğratabilecek meselelere karışmak gibi bir niyetimiz bulunmamaktadır.
A: Seyyid Hasan Nasrallah’ın “Hizbullah zamanını Filistin direnişini desteklemeye vakfedecektir” açıklaması konusunda ne düşünüyorsunuz?
EM: Hizbullah içerisindeki kardeşlerimizle yaşadığımız deneyimlere dayanarak diyebilirim ki Seyyid Nasrallah’ın ifadesinin sahada pratiğe döküleceği kesindir zira o her daim sözlerini tutmuş biridir.
A: İşgal altındaki Batı Şeria’da yürütülen operasyon sayısı son dönemde epey arttı. Bu, yeni komando operasyonlarının yapılmasının muhtemel olduğunu mu gösteriyor?
EM: Halkımız işgalci güçle savaşmanın en uygun araçlarını bulacaktır. Son operasyonlar Filistin Devleti’ni endişeye sürüklemiştir. Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas’ın çözüm bulamaması, yanılsamalara dayalı yaklaşımlarını sürekli dillendirmesi ve buna ek olarak kendisinin politik bir açmaza girmesi Batı Şeria’daki halk öfkesinin yoğunlaşmasına neden olacak ve direniş için askerî operasyonlarla sonuçlanacak oldukça mümbit bir toprağın oluşmasını sağlayacaktır.
A: Bu operasyonlarla ilgili olarak hizipler arasında alınmış herhangi bir karar mevcut mu?
EM: Bazıları hiziplerin aldığı bir karar bazıları da kişisel bir karar üzerinden yürütüldü. Her ikisi de birbirini tamamlıyor. Sonuçta bunlar direnişin müşterek gayretleri. Biz Batı Şeria’da düşmana karşı ileride boğaza kaçmış birer diken gibi İsrail’e çok acı verecek yeni operasyonlar yapılmasını bekliyoruz.
A: Ama Batı Şeria’da silâhlanma sürecinin başladığından söz edilebilir mi?
EM: Bu, çok hassas bir mesele. Batı Şeria’daki olaylar İran Dinî Lideri Ali Hameney’in Batı Şeria’ya silâh temin edilmesi gerektiğine ilişkin açıklamalarından ayrı düşünülemez. Burada, ileride, kısa bir süre içerisinde yeni operasyonlar yapılacağına dönük bir vurgu vardır. Hameney’in o güçlü mesajını işgalci güç de gayet iyi anlamıştır.
A: 2000’deki ayaklanma esnasında Aksa Tugayları [Fetih] Batı Şeria’dan saldırı gerçekleşme becerisi en yüksek örgüttü. Tugayların ve diğer hiziplerin dağıtılması sonrasında öncü rolü orada kim üstlenecek?
EM: Önceki çalışma tarzının aynısını benimsememiz gerekmiyor. Direniş yeni safhada operasyonlar yapmak için yeni bir yaklaşım benimseyebilir; Batı Şeria’da işgalci güce karşı yürütülen savaşta tek bir hizbin öne çıkması zorunlu değil.
A: Geçmişte görevinden azledilmiş Fetih lideri Muhammed Dahlan’ın Gazze’ye dönüşü ve onun Hamas’la koordineli çalıştığı iddiaları hakkında ne diyeceksiniz?
EM: Biz Gazze’deki direniş cephesini güçlendirmeyi amaçlayan bir direniş hizbiyiz. Dahlan ve Hamas meselesi karmaşık bir konudur, biz bu meseleye girmek niyetinde değiliz. Dahlan ve Hamas arasındaki ilişkiye dair çelişkili bilgiler söz konusudur. Bu nedenle söz konusu ilişkinin stratejik mi yoksa taktiksel mi olduğunu, gerçekte neler olup bittiğini anlayana dek yorumda bulunmak istemiyoruz.
A: Sizce Dahlan cumhurbaşkanı seçilecek mi?
EM: Filistin halkı bu seçimi yapmayacak kadar bilinçli bir halktır.
A: Gazze’ye karşı yeni bir savaş başlatılacak mı?
EM: Toplumsal durum çok kötü ve muhtemelen yakında patlayacak.

FHKC'den Hizbullah'a Başsağlığı Mesajı

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Genel Sekreter Ahmed Sedat, tüm liderleri ve üyeleri adına, Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah’a başsağlığı mesajı göndererek, Siyonist hava saldırısı sonucu Suriye’de katledilen altı Hizbullah lideri ve kadrosunun yasını tuttuğunu ifade etti.
Cephe, Hizbullah’ın “stratejik bir seçenek ve kapsamlı bir kültür olarak direnişin yoğunlaştırılması […] dikkate alınmak zorunda kalınacak ciddi bir güç inşa edilmesi, hem sözlerle hem de eylemlerle Siyonist düşmana karşı konulması ve bugün söz konusu gücün tüm dünya devrimcilerinin bütünüyle hak edilmiş saygısını kazanması”na dair ifadelerini selamladı.
FHKC’nin silâhlı kanadı Ebu Ali Mustafa Tugayları da bir bildiri yayınladı ve bildiride Lübnan direnişinin katledilen liderlerinin, Muhammed İssa, Cihad İmad Muğniye, Abbas Hicazi, Muhammed Ali Hasan Ebu Hasan, Razi Ali Davi ve Ali Hasan İbrahim’in yasını tutan ifadelere yer verildi, ayrıca Filistin ve Arap direnişinin sabıkalı Siyonist düşmana karşı birlikte mücadele içinde olduğu tespit edildi.
FHKC

Devletin Liberalizmi

Marksizm bir “uygarlık” olmamıştı o da oldu.[1] Küçük burjuva için aşağısı kesmezdi. O, ancak Marksizm bir uygarlık olabiliyorsa ya da buna dair bir izlenim sunabiliyorsa Marksist olabiliyordu. Onun için Marksizm liberalizme teslim olmamalıydı, çünkü liberalizm de genel bir ifadeydi, onun yerelleştirilmesi ve söz konusu küçük burjuva özneyi işaretliyor olması gerekiyordu. O, esasında elin liberalizmine, sırf elin olduğu için karşıydı; kendi mülkiyetinde olsa, o liberalizm kıymetliydi.
1919 ile birlikte Lenin’in ulusal sorun tezlerine yönelik itirazlar derinlemesine enternasyonalist telden çalıyor ama makamı alabildiğine ulusalcı bir seyir izliyordu. Yani “devrimi-sosyalizmi yaymalıyız” diyenler, kendi ülkelerinde devrim olmasını istemeyenlerdi. Çünkü bunlar, “ben devrim yaparım ama ya diğer ülke yapamaz ve dımdızlak ortada kalırsam, ezerler beni” korkusu içerisindeydi. Sol Komünizm bu koşullarda yazıldı.
Devlet ve Devrim ise iktidar kaçkını kesimlere verilen ayardı. Arkasında ciddi bir mücadele birikimi olan Bolşevikler “iktidarı alacağız” diyorlardı. Lenin, hasımlarının arazisine kılıçla dalıyordu bu metinde. Yanılgı, bu kitabın Lenin’in hasımlarının yanında oturarak okunması, “anarşistmiş” gibi görünen kısımlarının Kur’an ayeti düzeyine taşınmasındaydı. Bu hâliyle metin, bugünün yüksek siyasetine tercüme ediliyor, karşımıza yerel ya da genel, baskın bir liberalizm çıkıyordu. Bu liberalizm, devletin karşısına koyduğu “devrim”in içini boşaltmak zorundaydı. “AKP, AKP olmadı Tayyip giderse devrim olur” havaları çalanların yaptığı bundan başka bir şey değildi.
Devletin kemalizmi kadar devletin İslamcısına da düşman olan bir tür liberalizm, Lenin’in bu çalışmasını yanlış anlamıştı.[2] Bu liberalizm, başarılı olanı simule ettiğinde aynı sonucu alacağını zannetmek demekti. “Devlete karşı olan ne varsa, bir el işaretimizle, twitter âleminde bir araya getiririz, böylece devrim yaparız” diyorlardı. Sonra da matah bir şeymiş gibi, o tweetlere dergi sayfasında yer vermek “Marksist devrimcilik” sayılacaktı.
Devletin kemalizmine karşı olan bu liberallerin asıl maksadı, demek ki “devletin olmayan Kemalizm”di. Kemalizmde sorun yoktu, ilericiydi, tek sorun, suyu bulandıran şey, devletti. “Huruc ediyoruz, Müslümanlara koşuyoruz, hanifleşiyoruz, Muhammed devrimini de ciddiye almıyoruz, biz ezelden beri ezilenciyiz” demeleri, aslında “devletin olmayan İslamcılar”ı bulmak içindi. Bula bula, devletin içerisinde, özellikle dış coğrafyalarda uzun süre ajan faaliyeti yürütmüş Fethullahçıları buldular. Bu liberaller öyle arsızlaştılar ki Fethullahçıları koruma altına almak için, gazetelere ve polislere yapılan operasyonlar sonrası, “bugün Fethullah’a saldırmak AKP’ye yaltaklanmaktır” dediler. Daha da ileri gittiler; 17 Aralık sonrası kendilerine yoldaş belledikleri Fethullah’ı yüceltmek için Ethem Sarısülük’ün katiline “az değil çok ceza verildi, bıdı bıdı yapmayın” dediler. Burada girilen yol belliydi: AKP=İslam=Devlet: Böylece sadece yukarıya baktıklarını, aşağıda yaşananları umursamadıklarını kabul etmiş oldular. Buradan da “devletin olmayan Kemalizm”e, yani yeni cehepeye yamanmış oldular. Hâsılı, küçük burjuva, kendisinden büyüğüne tahammül edemiyor; gerçekten küçük insanların birleşerek büyümesine de mani oluyordu.
Devlet ve Devrim’in gerisinde, devrimci bir güç, mevzi, ortaklaşma, devrimci bir hat, ocak vardı. “Devlet’in karşısında olan her şey devrimdir” mantığı, çocuksu bir mantıktı. Bu mantığı sürekli tatbik eden liberaller, devlet içerisindeki gerilimlerde, yani yüksek siyasette rol alabileceklerini zannettiler. Lenin’in eserinin iğdiş edilmesi, bu yüksek siyaset için zaruriydi. Bir zamanlar İGD’li olan ama seksenlerde bir açlık grevi esnasında “aklına Lenin’in ‘siyaset uzlaşma sanatıdır’ lafı gelip soldan kopan”, sonra burjuvaziyle en pespaye biçimde uzlaşılabileceğini kanıtlayan Kadir Çöpdemir gibi bu liberaller de Lenin’i kendi öznel çıkarları için eğip büküyorlardı.
Bu liberaller ki 2000’de Perry Anderson’ın “devrimler çağı bitti” yazısına biat edip aynı lafı tekrarlıyor, on yıl sonra “post-devrimcilik çağındayız” diyor, devrimcileri sığ, reformist siyasetin serin sularına çekmek istiyorlardı. Ama bugün soyut devlete dönük hasetlerini, nasıl oluyorsa, “devrimcilik” diye yutturabiliyorlardı. Tıpkı Gezi’yi tasfiye etmek, daha başında ezmek için çabalayan, eylemlilik sürecinde korkup “mahallelere kaçan” kimi örgütlerin Birleşik Haziran Hareketi kurması gibi.
Devletin olmayan Kemalizm var mıdır? Cumhuriyet gazetesine bekçi olmak nasıl bir devrimcilik ve Marksistliktir? Batıdan esen liberalizm rüzgârına karşı IŞİD güzellemeleri ama içeriye gelince Cumhuriyet’in bekçiliği? Kimin ve ne için bu taklalar?
Demek ki bu liberallerin esasında itiraz ettikleri, kendilerini adam yurduna koymayan dış, yabancı liberalizmdi. O kulvarda koşturamadıklarından, “şu liberalizmi yerelleştirmek lazım” dediler. Yerelleştirmeden kasıt, “bize mecbur olun, bizi dinleyin” demekti. Üç ayrı bileşen belirlemek, “bu üçü ancak bende birleşir” anlamına geliyordu. Sadece kendine işaret etmekse, liberalizme mecburdu. Marksizm lafının üzeri kazındığında ortaya çıkan, yerel liberalizmdi.
“Devletin İslamcısı” derken AKP’ye işaret ediliyordu. Bu da siyasetin salt yüksekte, yücede oynanan bir oyun olarak görülmesinin sonucuydu. Peygamber’ine küfredene tepki koyanı hemen devletin yanına atmak, alt siyaseti asla görmemek demekti. AKP kitlesi içerisinde fiilîleşen sınıfsal, ideolojik ve politik gerilimleri, oluşan çatlakları görmemek, liberalizmin ana siyasetiydi. O, bu düzenin bekası için şarttı.
Liberalizm, insan-birey ve onun failliği demekti. Kürşat Kızıltuğ ve Gün Zileli gibi isimlerin kendilerini inkâr edecek biçimde, sınıfsaldan, sınıf mücadelelerinden son günlerde bu kadar çok bahsetmelerinde tuhaf bir yan vardı. Anarşist Kızıltuğ, Paris saldırısı sonrası İslam’ı ve Müslümanları önemseyenlerin “sınıf”ı gözden kaçırdıklarını söylüyor; gene Anarşist Gün Zileli de Kürd’ün adını duyunca, sarımsak niyetine, “sınıf” yazılı tabelasını gösteriyordu. Burada “sınıf” denilen şey, sınıfsız, tarihsiz, toplumsuz insan-bireyden başka bir şey değildi. Bu isimler, liberalizmlerini işine geldiği yerde elmalı şeker misali kırmızı boyaya daldırıyorlar, kimi sınıfçılar da “ne güzel yazıyor adam” diyorlardı. Bir put misali İnsan-bireye tapanların burjuva siyasetinden başka bir şey önermesi mümkün değildi.
İnsandan bahsediyorlardı. Bu kelime hep, birileri öfkeyle ayağa kalktığında, ezmek için dile dökülüyordu. İnsan denilen ideolojik kavram, bir silâh gibi, sömürülen-mazlum kitlelerin kafasına doğrultuluyordu. Oysa bu İnsan, sadece mülk sahibi, beyaz, müesses nizama bağlı, yağmadan pay almış, güce ortak kesimleri ifade ediyordu. Bu “insan” solcu olup aynı zamanda işletme sahibi olduğunda, doğalında o işletme de “solcu” oluyordu, nasıl oluyorsa. Ama o işletmede işçiler greve gittiğinde o işçiler bir anda “açgözlü, doymak bilmeyen, aşağılık varlıklar” hâline geliyor; işçiler de bu duruma “bir işletme solcu olamaz” diye cevap veriyorlardı. Türkiye solu bu işletmecilerin soluydu, ideolojisini, teorisini tayin eden, işletme cirosu ve pratiği idi. Sınıf mücadelesi, kara, kızıl, mavi, ne kadar uyduruk renk varsa söküp atıyor, alttaki burjuvalığı ve liberalliği hemen açık ediyordu ama.
Charlie Hebdo saldırısı sonrası İştirakî olarak yayınladığımız yazılara yönelik tepkiler de bu liberal kaynaktan besleniyordu. Oysa biz, Avrupalı, Amerikalı, Latin ve Ortadoğulu yazarların “Ben Charlie Değilim” demelerine işaret ederek, bir tartışma zeminine bakıyorduk. Ama bu yazarlardan “daha sosyalist” olan kimileri küfürler savurdu, mesajlar attı, saflarını belli etti. Safları, uzun yıllar Sarkozy yanlısı yayın yapmış, Arap ve Müslüman düşmanı, emperyalizmin kibrine bulanmış bir dergiden yana oldu. Bu tartışmaya ve tartışma dâhilinde dile dökülecek anti-emperyalizme, zulüm karşıtlığına, mazlumlardan yana saf tutmaya hiç gerek yoktu. Batı’dan gelen rüzgâra güvenerek, Batı’ya, “bakın, İslam tehlikeli işte, bizi şu AKP’den kurtarın artık” diyenlerin kervanına bağlanmak gerekiyordu. John Kerry’den “ifade özgürlüğü”nün önemini, Hollande’dan “ulusal birlik ve basın özgürlüğü”nü, Mısır’da bir gün içinde kurşuna dizilen binlerce Mısırlı Müslüman’la dalga geçen karikatüristten “mizahın gücü”nü öğrenmek, bu evrede zorunluydu. Sol, bu kervanın peşine takılacak kadar aciz durumdaydı, tartışmayı, eleştiriyi ve özeleştiriyi çöpe atmıştı. Sadece nasıl göründüğünü önemsiyor, sadece nasıl göründüğünü önemseyen bireylere seslenebiliyordu. O nedenle bazı solcu yazarlar, Fransız istihbaratına ve devletine akıl veren yazılar yazdılar, “teröre karşı savaşın ideolojik ayağını ben yürütürüm” dediler.[3]
Kitlelerin sancılı, uzun soluklu, dişlerini tırnaklarını toprağa ve zamana geçirerek ilerlediği bir mücadele, bu solcular için değersizdi. Onlar, her şey hemen olsun istiyor, olmuyorsa, içki sofralarına oturup biriktirdikleri paraları sayarak, villalarında tweet’ler atıp tatmin olarak ömürlerini tüketmeye bakıyorlardı. Üretmeyenin anlamadığı, işte bu uzun soluklu mücadele idi.
Bu mücadelenin basit neferleri olarak bizleri, kendi güdük teorik âlemlerine figüran kıldıklarını, İştirakî’yi ehlileştirip bir kenara koyduklarını zannedenlerin gözleri, parmaklarımızdaki kana ve kire takılsın, oradan da o alaycı, mizahî pozlarını sürdürsünler, ama aslolarak o parmağın işaret ettiği yere baksınlar.
Kayıt düşelim, unutulmasın: Marksizm-Leninizm’e göre, hem utanmak hem de özeleştiri devrimcidir.
Eren Balkır
15 Ocak 2015
Dipnotlar
[1] Teori ve Politika, Twitter.
[2] Teori ve Politika, Twitter.
[3] Mustafa Peköz, “Charlie Hebdo’ya Yapılan Saldırı”, 8 Ocak 2015, Sendika.

“Ben Charlie Değilim”

Öncelikle şunu açıklığa kavuşturmama izin verin; ben bu hicveden mizahi dergiye, Charlie Hebdo’ya yönelik saldırıyı bir şiddet olarak değerlendiriyorum ve bir gazetecinin, ne kadar militarist bir amacı olursa olsun veya onun gazeteciliği hakkında görüşleriniz ne olursa olsun, hiçbir koşul altında, katledilmesinin meşru gösterilebileceğine inanmıyorum. Bunlar Fransa’da da geçerlidir, Kolombiya’da ve Filistin’de olduğu gibi. Ve de ister Hıristiyan olsun ister Musevi ister Müslüman; ben kendimi ne tutuculukla, ne de cumhuriyeti ilahlaştıran Fransız laikliğiyle özdeşleştiriyorum.
Bu gerekli açıklamaları yapıyorum, çünkü ne kadar siyasetin yüksek rahipleri bizim mükemmel özgürlüklere sahip bir şekilde, harikulade bir demokrasi içinde yaşadığımız konusunda ısrar etseler de, hepimiz biliyoruz ki Büyük Birader hepimizi izliyor ve bize verilen metnin dışına çıkan her söylem, çok ciddi biçimde cezalandırılıyor. Ancak inanıyorum ki, Charlie Hebdo’ya yapılan bu saldırıyı kınamak; aslında tahammülsüzlüğün, ırkçılığın ve sömürgeciliğin verdiği kibrin timsali olmuş bir dergiyi tebrik etmekle aynı şey değil.
“Ben Charlie’yim” diyen -anlaşıldığı üzere bu saldırının etkisiyle yazılan- milyonlarca mesaj dolaştı, sanki bu mesaj özgürlük savunmasının en yüksek ifadesiymiş gibi. O halde, “Ben Charlie değilim”. Ben kendimi “terörizme karşı savaş” çağının tam ortasında yer alan, ancak buna neden olan ırkçılığı ve kolonyalizmi içinde barındıran, İslam dünyasını aşağılayan ve karikatürize eden bir sunumla özdeşleştirmiyorum.
Bu durağan, sembolik saldırganlığa da; onun eşdeğeri olan, devletlerin bombalamak ya da militer işgaller gibi fiziksel ve gerçek saldırganlığına da hoşgörü gösteremiyorum. Tarih boyunca vahşice muamele gören Araplar, şimdi de Fransa toplumunun en marjinalleştirilen, yoksullaştırılan ve sömürülen topluluklarından biriyken; ben bu karikatürleri ve onların saldırgan yazılarını hoşgöremem. Ben, 1960’larda Paris metrosunda, polislerin -zaten milyonlarca “medeniyet görmemiş” Arap’ın ölmesine neden olan polislerin- sadece kendi ülkelerindeki Fransız işgalinin bitmesini talep eden 200 Cezayirliyi sopalarla döverek katledişini unutmam.
Bu, özgür düşünen çizerlerin masum çizgi karakteriyle alakalı değil, ana akım medya (evet, her ne kadar alternatif bir duruş çizse de, Charlie Hebdo ana akım medyanın bir parçasıdır) tarafından üretilen, nefret söylemleri içeren, basmakalıp, Arap halkının sınırlandırılması, kontrol altında tutulması, ezilmesi, hatta kökünün kazılması gereken barbarlar gibi gösteren mesajlarla ilgilidir. Bu mesajların Ortadoğu’daki ülkeleri işgal etmeyi haklı gösteren üstü kapalı bir anlamı vardır; tıpkı Batı dünyası tarafından ayarlanan diğer işgalleri ve bombalamaları meşrulaştıran ve yeni emperyal haritayı koruyan anlamları olduğu gibi. İspanyol aktör Willy Toledo tartışmaya yol açarak şunu söyledi: “Batı her gün öldürür. Sessizce.” İşte bu Charlie’dir ve onun kara mizahı, hiciv örtüsü altında gizlidir.
Charlie Hebdo’nun, üzerinde bir çizgi karakter bulunan ve “Mısır’da Katliam. Kuran pisliktir; o asla kurşunları durdurmaz.” yazan; binden fazla Mısırlının vahşi, militarist, ABD ve Fransa’nın onayını alan diktatörlük tarafından katledilişini önemsiz bir olaymış gibi gösteren 1099. sayısının kapağını unutmayacağım. Karikatür, kurşunlanan Müslüman bir adamı ve adamın kendini korumak için önde tuttuğu ama kurşunların delip geçtiği bir Kuran’ı göstermektedir. Bazıları bunu komik bulabilir. Onların zamanında da, Tierra del Fuego-Arjantin’de, İngiliz kolonyalciler, yüzlerinde kocaman gülümsemeleriyle ve ellerinde süngüleriyle katlettikleri yerlilerin daha vücudundaki kanı soğumamış ölü bedenlerini ayaklarının altına alıp çektikleri fotoğrafları komik buluyorlardı.
Komik olmak yerine vahşi, kolonyalist ve aslında olmayan, manipülasyona açık Batı “özgürlüğünün” suiistimali olarak gibi görünüyor bu karikatür bana. Eğer ben üzerinde “Paris’te Katliam. Charlie Hebdo pisliktir: o kurşunları durduramaz.” yazan bir dergi kapağı tasarlasam ve üzerine kurşunlanarak yere düşen ama düşerken bir kopya Charlie Hebdo’yu kurşunlara doğru tutan bir Jean Cabut karikatürü koysam, insanlar nasıl tepki verir? Açıkçası bu son derece çirkin olurdu: “Bir Fransız beyefendisinin hayatı kutsaldır.” Bir Mısırlının hayatı (veya Filistinli, Iraklı, Suriyeli, vs.) “şaka” malzemesidir. Bundan dolayı “Ben Charlie değilim”, çünkü benim için katledilen her bir Mısırlının hayatı, bugün suikasta uğrayan o karikatüristlerin herhangi birinin hayatı kadar kutsaldır.
Biz zaten şu an ne olacağını biliyoruz. 1999′da Belgrad’da Sırp devlet televizyonunu bombalayan ve burayı “Yalanlar Bakanlığı” olarak adlandıran NATO’ya şükranlarını sunan devletler, 2006′da İsrail Beyrut’taki El-Manar televizyonunu bombaladığında sessiz kalan devletler, Kolombiyalı ve Filistinli eleştirel gazetecilerin öldürülmelerine sessizlikleriyle cevap veren devletler; basın özgürlüğünü savunan demeçler verecekler.
Özgürlüğün önemini vurgulayan güzel konuşmalardan sonra, özgürlüğü yoksayan uygulamalar ve hareketler gelecek; daha fazla McCarthizm, maskelenmiş, kolonyal “anti-terörizm”, daha fazla kolonyal işgaller, imha politikası tehdidiyle kısıtlanan demokratik teminatlar ve tabii ki daha fazla ırkçılık. Avrupa; yabancı düşmanlığı, İslamofobi, Sami halkı düşmanlığı (aslında Filistinliler de semitik halklardandır) spiralleri etrafında tüketilir ve bu, dayanılmaz boyutlara ulaşır. Müslümanlar, 21. yüzyıl Avrupa’sının Yahudileridir ve neonazi partiler 80 yıl sonra yeniden saygı duyulan bir hale gelmiştir, bu nefret uyandıran hislere şükürler olsun!
Bütün bunlardan dolayı, içimde uyanan nefret hissine neden olan Paris saldırısına rağmen, “Je ne suis pas Charlie.”: Ben Charlie Değilim!