El-Hekim

Enternasyonalist Guevaracı Komite FHKC’nin kurucusu Corc Habeş’in, el-Hekim’in vefatının yedinci yıldönümünde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne aşağıdaki bildiriyi göndermiştir:
Corc Habeş’in, el-Hekim’in ölüm yıldönümünde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ndeki yoldaşlarımızın, kardeşlerimizin verdiği anti-emperyalist mücadeleye bağlı olduğumuzu yeniden ifade ediyoruz.
Yoldaş Corc Habeş, halkına kendisini adamanın ve ona bağlılığın bir timsali idi. O, bilimsel görüşünün sunduğu açıklıkla, FHKC’li yoldaşlarının Filistin kurtuluş mücadelesinin öncüsü olmasını ve Siyonizmle, çıkarlarını Arap dünyasındaki gerici rejimlerin temsil edip savunduğu, Arap kapitalizmine kahramanca meydan okumasını sağladı.
Bizler, emperyalizme karşı mücadelede aynı siperdeyiz, bizler, her yerde sınıf düşmanımızla mücadele ediyoruz.
El-Hekim’i anımsamak ve onun mirasına saygı göstermekle bizler, emperyalizmle mücadele etmenin, kapitalist sistemi söküp atmanın ve tek seçenek olan sosyalist bir toplumu inşa etmenin gerekliliğini bir kez daha ortaya koyuyoruz.
Siyonizm ve müttefikleri olan sınıf düşmanlarımız artık şunu anlamalılar: Ellerindeki iktidarın sonu geldi.
Coordinadora Guevarista Internacionalista
Enternasyonalist Guevaracı Komite

Rabarba

"Biz Adalet İstiyoruz!"
Bir sahne kuruldu, sahnenin bir ucundan diğer ucuna uzanan sokak dekorunda başroller, bu dünyanın kanını içenlere verilmişti. Arkada kalabalık olsun, rabarba yapsınlar diye toplaşan figüranlara ise “sol” deniliyordu. En önde bir pankart, ağızlarda “şarliyim ben” çığlıkları…
Bu resim, son Gazze katliamında annesini kaybetmiş, her gün ödevlerini gidip annesinin mezarında yapan bir çocuğu gösteriyor. Şarliciler, işte bu annenin ve binlerce Filistinlinin katilinin arkasında yürümekten hiç utanmadılar.
Çünkü onlar “insan”, “orta sınıf”, “özgür” değillerdi. Sol, en fazla, fukaraya sunulmuş sınıf atlama zokasıydı. O, efendilerine, fukaraya “insan, orta sınıf ve özgür” olmayı öğretme sözü verdiğinden, bu tür saldırı anlarında hemen başöğretmeninin eteğinin dibine koşmak zorundaydı. Efendi, sol, “insan, sınıf, özgürlük” dediğinde onun kendisine işaret ettiğini biliyor, görüyordu. Ona göre sol, babaya öfkelenip evi terk eden ama sonra tıpış tıpış yuvaya dönecek olan haylaz küçük çocuktu. O evden çıktığında bile hep o evi yücelten, onu güzel gösteren cümleler kuracaktı.
Türkiye özelinde bu üçü tek bir kelimede ifadesini bulmuştu: Türk. Türk olmak, insan, orta sınıf ve özgür olmayı hak etmek demekti. O hâlde “ifade özgürlüğü” ve “mizahın gücü” teranelerine pek kanmamak gerekliydi. Bu kelimelerin altı kazındığında ortaya gene o yüce Türk çıkıyordu. Bu kelimeler, onca Kürd’ün ve Müslüman’ın tepesinde sallanan kılıç gibiydi. İşte Şarliciler, o yüce Türk’ün kuyruğuna tutundular, efendilerine “gözümü kaparım, vazifemi yaparım” dediler.
Şimdi o Türk olabilen sol, yıllarca devletine ve mitine hizmet etmiş bir kişinin mezarı başında gözyaşı döküyor. Görev yemini için bu gerekli.
Sebep? Sebebi şu: yıllardır AKP’nin varlığı üzerinden nüfusunu ve nüfuzunu artırma hesabı yapıyor sol. En ufak olayı kendi çıkarına yontuyor, bunu da Türk olmaya göre tarif ediyor. Rahle-i tedrisi burjuvazi olduğu için en fazla tüccar olabiliyor ve her sinekten yağ çıkartmayı siyaset zannediyor.
İslamî muadilleri gibi sol da “bu memleket bizim” diyor; ne “Mülk Allah’ındır” diyebiliyor ne de Pir Sultan gibi, “bu yurt senin değil, konar göçersin”. Hemen mülkiyetçi refleks giriyor devreye, muadilini mas etmek için, oyuna alınmayan ama futbol oynanacak bahçenin sahibinin oğlu olan çocuk gibi, “iyi de bu bahçe bizim, oynatmam sizi, defolun” diyor. Siyaset bu iradenin kendisi olarak kurgulanıyor.
Sinekten yağ çıkartmak, mevcut sınırlı koşullarda mecburi oluyor. Fransa’da bir katliam mı oldu, o derhal ülke içi siyasete tahvil ediliyor, alanı genişletmek için bir araca dönüştürülüyor, 12 kişinin ölümünün bir hükmü yok aslında, esas olarak iç siyaset malzemesi hâline getirilen saldırı dolayımıyla AKP’nin alanı daraltılmak isteniyor. En azından son iki yıldır bu şekilde hareket eden sol, yaptığı tüm hamlelerin AKP’nin ekmeğine yağ sürdüğünü görmüyor; biraz da “AKP daha da güçlensin ki ben de güçlenebileyim” diyor sanki. Tayyip ve danışmanları bunu bildiğinden bu oyuna kendi kurallarını dayatarak dâhil oluyorlar.
Sol, son Şarliciliği ile aslında şunu demiş oluyor: “Ey Batı, bu AKP’yi başımıza siz musallat ettiniz, bizi ondan gene siz kurtaracaksınız, bakın gördünüz, İslam nasıl da başa belâ bir şey, gelin bir de bizim hâlimizi görün, n’olur kurtarın bizi AKP’den!” Bu yemeğe soğuk suyu, solun bir ara çok sahip çıktığı Amberin Zaman döküyor: “Amerika’daydım, oradan bakınca AKP’nin gidici olmadığı anlaşılıyor, bilginize.”
Sinekten yağ çıkartan bu yağ tüccarları, İslam’ı karalayıp AKP’yi köşeye sıkıştırdığında devrim olacağını zannedecek kadar acz içerisindeler. İslam düşmanı dalgaya binerek iktidara gelme hesabı yapıyorlar. Sonra da halka “biz anti-emperyalistiz” diyorlar. Hem emperyalistlerden icazet ve destek bekliyorlar hem de ona karşı olduklarını söylüyorlar.
Yağ tüccarlarının ağababaları da bu tür ticarette usta olduğunu anında gösteriyor: Market baskınında rehineleri saklayıp hayatlarını kurtaran Malili Müslüman, Lassana Bathily’ye Fransız vatandaşlığı veriliyor ödül niyetine. 16 yaşında Fransa’ya gelmiş, köpek gibi çalışmış, bugün 24 yaşında olan bu gence vatandaşlık ancak o yüce Fransız yurttaşlarını kurtardığında verilebiliyor, “köpeğin önüne atılan kemik” niyetine. Sekiz yıl sonra verilen vatandaşlık ödülünün töreninde sinekten derhal yağ çıkartılıyor ve Bathily “ılımlı İslam”ın yüzü olarak pazarlanıyor. Efendiler ve öğrencisi sol, hiçbir fırsatı kaçırmıyor…
Bugün sol, Şarlicilikte ekmek olmadığını düşünmüş olacak ki şimdi de bir köfteci zincirini gündemine aldı. O Suriyelilere “gidin AKP’ye dilenin” diyen ya da bu lafı edenlere seslenen sol, bu ülkede yüz binlerce fukara Suriyeli olduğunu nasıl olduysa anımsadı. Ankara Hacı Bayram’da berbat koşullarda yaşayan ama oradan da sökülüp atılmak istenen Suriyelileri görmedi, bir şerefsizin tokadını yiyen ufak çocuğu gördü. O çocuğun çilesini anladığı, yüreğinde duyduğu yoktu aslında. Tek derdi, bu sinekten kendince yağ çıkartabilmekti. Şarlicilik yaparak yeterince orta sınıflara seslendiğini düşünmüş olacak ki bu sefer orta sınıflarda arızi bir durum olarak, kısmen görülen vicdanî yaklaşıma yöneldi. Anlaşılan sol “ah yazık, çocuğa tokat atmışlar” diye ahlanan ama bir yandan da “gelmeselerdi canım” diyen bir kesimin oylarına muhtaçtı. Sol böyle bir fırsatı kaçırmak istemedi ve “yakarız ortalığı” diye bağırdı, bu laf, yakmayacağının garantisiydi zaten, çünkü içeride bir sürü “yoldaş”ı vardı. Zira o da biliyordu, Müslüm Baba’nın lafına atfen, “dünyayı yakarsa gariplerin yakacağını”…
Eren Balkır
25 Ocak 2015

Boğazdaki Diken

Ebu Mücahid Söyleşisi
Ahbar
Halk Direniş Komiteleri sözcüsü Ebu Mücahid Lübnan’daki İslamî Direniş’in misafiriydi. Ziyareti esnasında İsrail Suriye’deki Kuneytra bölgesinde Hizbullah’a mensup direniş savaşçılarını katletti. Ebu Mücahid, şehidlerin cenazelerine katıldı. "Lübnan direnişi ve Filistin direnişi yekvücuddur” diyen Ebu Mücahid Gazze’ye dönüşünden önce Ahbar gazetesiyle bir mülâkat gerçekleştirdi.
Halk Direniş Komiteleri, 2000 yılında ikinci Aksa İntifadası sonrası Filistin’de oluşturulan bir koalisyon. Askerî kanadı Nasır Selahaddin Tugayları bir dizi operasyon gerçekleştirdi. En önemli operasyonlarından biri, İsrailli asker Gilad Şalit’in ele geçirilip üç genel sekretere suikast düzenlendiği “Dağılan Yanılsama Operasyonu”na ek olarak, İsrail yapımı Merkava tankının ilk kez bombalanması.
Kuneytra’da Hizbullah savaşçılarının katline yönelik tepkiniz ne oldu?
Bu, çatışmanın seyrinde ciddi bir yükselişin yaşandığını gösteriyor. İsrail işgali bölgede sakinleşmeyecekmiş gibi görünüyor. İsrail Kuneytra’da bu kadar çok sayıda savaşçıyı şehid etmenin aptalca bir eylem olduğunu ve önemli sonuçlara yol açacağını anlayacak. Şehidlerin ve şehid komutan İmad Muğniye’nin oğlunun kanları direnişi daha da motive edecek.
Operasyonun zamanlaması konusunda ne düşünüyorsunuz?
İsrail devleti bir açmaz ile karşı karşıya. Başbakan Binyamin Netanyahu’nun en son Gazze’deki savaştan sonra yaklaşan seçimlerdeki şansı daha da azaldı. Bu operasyonla Netanyahu topu direnişin kucağına atmak, onun bir cevap vermesini sağlamak, ülkeyi yeni bir savaşa sürüklemek ve bu sayede hedeflerine ulaşmak istedi. Geçmiş deneyimlerin de gösterdiği üzere, seçimlerde başarı kazanmak için Hizbullah’ı veya Filistin’i hedef almak yenilgiyle sonuçlanıyor. Bu, daha önce Ehud Olmert’in ve Şimon Perez’in de başına geldi, Netanyahu da aynı kadere mahkûm. İşgalci güç bir mesaj vermek istedi. Direniş sessiz kalmayacak ve kesin olarak bir cevap verecektir.
Yaşam koşullarını iyileştirmek için Gazze’de 50 günlük bir savaş verdiniz. Bugün Gazze Şeridi’ndeki durum nedir?
Gazzeliler oldukça zor ve sert koşullarda yaşıyorlar. Durumları 2012’deki savaşın ardındaki durumdan daha kötü, çünkü o gün Kahire’de kabul edilen maddelerin hiçbiri uygulanmadı. İsrail ordusu anlaşma şartlarına uymadı, her şey lafta kaldı ve hiçbir taraf anlaşmaya imza atmadı. Bunun Gazze’ye yansıması olumsuz oldu, özellikle evleri yıkılanlar ve son fırtınadan mağdur olanlar çok kötü şartlara mahkûm oldular. Elimizdeki tüm imkânları kullandığımız 52 gün boyunca kararlı olmaya çalıştık ama eldeki sonucun bu olması gerçekten üzücü.
Mevcut durumun sorumlusu kimdir?
Taleplerimizi karşılamadıkları için siyasetçiler sorumludur. Direniş, olan biten karşısında terk edilmişlik hissi içerisindedir. Askerî yaratıcılığımızın zirvesinde iken siyasetçiler sahadaki başarıları halk için birer kazanıma dönüştürmeyi becerememişlerdir. Onlar bu başarılarımızı avantaja çevirip, düşmana daha fazla baskı yapabilirler ve taleplerimizi yerine getirmek için mevcut savaşı İsrail’e taşıyabilirlerdi.
Savaşı elli günden fazla sürdürme imkânına sahip miydiniz?
Savaşı aylarca sürdürecek imkâna ve beceriye sahiptik; düşmanın imkânlarımızı azalttığı ve altyapımızı imha ettiği iddiası doğru değildir. Sahadaki operasyonlara dair bilgime dayanarak bu gerçeği teyit etme imkânına sahibim.
Savaş süresince Hizbullah ile temas hâlinde miydiniz?
İslamî Direniş [Hizbullah] ve İran İslam Cumhuriyeti’ndeki kardeşlerimizden muhaberat konusunda yardım aldık. Daha öncesinde olduğu gibi savaş esnasında da ve savaş sonrasında da onlarla, özellikle Filistin meselesiyle ilgilenen liderlerle temas hâlindeydik. Savaşın başından sonuna dek verilen desteğin hiç kesilmediği konusunda sizi temin edebilirim.
Yani savaş esnasında aldığınız destek askerî mi yoksa ahlâkî miydi?
Her ikisi de: askerî ve ahlâkî destek aldık.
Mısır’ın Gazze’yle arasına tampon bölge kurması sonrası Gazze’ye silâh temini daha da güç bir hâl aldı mı?
Çok güç ama Filistinlilerdeki kararlılık ve direnişin evlatlarının halkını korumak için gerekli silâhları muhafaza etme gayretleri asla kesilmeyecek. Bu gayretler, ister yurtdışındaki kardeşlerimiz, yani Hizbullah ve İran üzerinden olsun isterse ülke içindeki kardeşlerimiz üzerinden olsun, hiç kesintiye uğramadı, bundan sonra da uğramayacak.
Gelecekte muhtemel yaşanacak bir savaşa yönelik hazırlığınız var mı?
Direniş, savaş sonrasında elindeki imkânları hemen geliştirmeye başladı. Restorasyon safhasını bitirip gelişme safhasına geçtik. Bugün kendi imkânlarımıza güvenecek durumdayız.
Hamas ve direniş ekseni arasındaki anlaşmazlık Halk Direniş Komiteleri’ni [HDK] etkiledi mi?
Hizbullah ve İran direniş sürecinin bileşeni olan hiziplere dönük desteğini hiç kesmedi, bildiğim kadarıyla [Hamas’ın askerî kanadı] Kassam Tugayları’na verilen destek Hamas politik liderliği ile direniş ekseni arasında yaşanan kavga ve ilişkilerin askıya alındığı dönemde bile devam etti. Politik cephede yaşanan ihtilafın Filistin davasına bir bütün olarak olumsuz yansıması oldu. Eğer bu, Hamas’ın yürüttüğü bir taktiktiyse, bu, karşılığında hiçbir şeyin alınmadığı, koşulsuz destek sunan kardeşlerine karşı tatbik edilmemesi gereken bir taktikti. Parti ve İran içerisindeki kardeşlerimizle aramızdaki stratejik ilişkinin sürdürülmesi zorunlu, zira hepimiz müşterek bir gerçekliği paylaşıyoruz. Direniş ekseni bize her türden desteği sundu. Yakın ya da uzak, hiçbir Arap ülkesi, Filistin’i İran kadar merkezî bir dava olarak görmedi.
Anlaşmazlık Gazze’deki kamuoyunu da etkiledi. Dürüst olmak gerekirse, Hizbullah mezhepçi bir parti olarak mı görülüyor?
Filistin halkı ve toplumu en genel manada mezhepçi değildir. Eğer Hizbullah mezhepçi bir gözle izleniyorsa bu, muhtemelen örgüt içerisindeki olumsuz bir kanaatin yayılmasıyla ilgilidir. Filistinlilerin mezhepçi bir zihniyeti yoktur çünkü halkın bir davası vardır ve o işgal koşulları altında yaşamaktadır. Birileri bize destek sunuyor ama bir yandan da emirler yağdırmıyorsa, bizim ona müteşekkir olmamız gerekir. Mezhepçilik söylemi, tüm Filistinlilerin başvurduğu bir söylem değildir.
Özellikle Hizbullah ve İran’la ilişkiler bağlamında Hamas içerisinde savaşçılar ve siyasetçiler arasında yaşandığı iddia edilen anlaşmazlık hakkında neler söyleyeceksiniz?
Hamas içerisinde açık ve net bir uzlaşma durumu mevcuttur. Direniş ekseniyle ilişkileri tekrar kurmakla ilgili olarak askerî ve politik liderlerin aldıkları karar baskı altında alınmış bir karar değildir, ortada birlikte geliştirilmiş bir görüş söz konusudur. Kardeşlerimiz [Hamas] Hizbullah ve İran’a teşekkür etmemekle hata yaptıklarını görmüşlerdir; bu yaklaşım, İzzeddin Kassam Tugayları sözcüsü Ebu Ubeyde’nin bir konuşmasında iki tarafa da teşekkür etmesine neden olmuştur. Konuşma özel olarak önemlidir zira Hamas savaşçıları askerî desteği almış, Gazze’deki politik liderlik savaşçıların arkasında durmuştur, bu da her iki tarafın söz konusu şükran ifadelerine onay verdiği anlamına gelmektedir.
Hiziplerdeki savaşçıların sayıları göz önünde bulundurulduğunda, silâhlanma süreci ne durumdadır?
Silâhlanma, sahadaki savaşçı sayısına dayanır. Örneğin bugün sahada HDK’nin 3.000, İslamî Cihad’ın 5.000, İzzeddin Kassam Tugayları’nın da 10.000 savaşçısı vardır. Silâhlanma süreci bazen sahadaki savaşçı sayısı ile orantısız seyretmekte ve belirlenen sınırı aşmaktadır.
Askerî kadrolarınızı Gazze dışında eğitme yoluna gidiyor musunuz?
Saha komutanlarının önemli bir bölümü ileri eğitimlerini yurtdışında aldı. Gençlerin Gazze dışında eğitilmesi konusunda karar güvenlik durumu ile bağlantılı. Bizim direniş faaliyetlerimizi sekteye uğratabilecek meselelere karışmak gibi bir niyetimiz bulunmamaktadır.
Seyyid Hasan Nasrallah’ın “Hizbullah zamanını Filistin direnişini desteklemeye vakfedecektir” açıklaması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Hizbullah içerisindeki kardeşlerimizle yaşadığımız deneyimlere dayanarak diyebilirim ki Seyyid Nasrallah’ın ifadesinin sahada pratiğe döküleceği kesindir zira o her daim sözlerini tutmuş biridir.
İşgal altındaki Batı Şeria’da yürütülen operasyon sayısı son dönemde epey arttı. Bu, yeni komando operasyonlarının yapılmasının muhtemel olduğunu mu gösteriyor?
Halkımız işgalci güçle savaşmanın en uygun araçlarını bulacaktır. Son operasyonlar Filistin Devleti’ni endişeye sürüklemiştir. Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas’ın çözüm bulamaması, yanılsamalara dayalı yaklaşımlarını sürekli dillendirmesi ve buna ek olarak kendisinin politik bir açmaza girmesi Batı Şeria’daki halk öfkesinin yoğunlaşmasına neden olacak ve direniş için askerî operasyonlarla sonuçlanacak oldukça mümbit bir toprağın oluşmasını sağlayacaktır.
Bu operasyonlarla ilgili olarak hizipler arasında alınmış herhangi bir karar mevcut mu?
Bazıları hiziplerin aldığı bir karar bazıları da kişisel bir karar üzerinden yürütüldü. Her ikisi de birbirini tamamlıyor. Sonuçta bunlar direnişin müşterek gayretleri. Biz Batı Şeria’da düşmana karşı ileride boğaza kaçmış birer diken gibi İsrail’e çok acı verecek yeni operasyonlar yapılmasını bekliyoruz.
Ama Batı Şeria’da silâhlanma sürecinin başladığından söz edilebilir mi?
Bu, çok hassas bir mesele. Batı Şeria’daki olaylar İran Dinî Lideri Ali Hameney’in Batı Şeria’ya silâh temin edilmesi gerektiğine ilişkin açıklamalarından ayrı düşünülemez. Burada, ileride, kısa bir süre içerisinde yeni operasyonlar yapılacağına dönük bir vurgu vardır. Hameney’in o güçlü mesajını işgalci güç de gayet iyi anlamıştır.
2000’deki ayaklanma esnasında Aksa Tugayları [Fetih] Batı Şeria’dan saldırı gerçekleşme becerisi en yüksek örgüttü. Tugayların ve diğer hiziplerin dağıtılması sonrasında öncü rolü orada kim üstlenecek?
Önceki çalışma tarzının aynısını benimsememiz gerekmiyor. Direniş yeni safhada operasyonlar yapmak için yeni bir yaklaşım benimseyebilir; Batı Şeria’da işgalci güce karşı yürütülen savaşta tek bir hizbin öne çıkması zorunlu değil.
Geçmişte görevinden azledilmiş Fetih lideri Muhammed Dahlen’in Gazze’ye dönüşü ve onun Hamas’la koordineli çalıştığı iddiaları hakkında ne diyeceksiniz?
Biz, Gazze’deki direniş cephesini güçlendirmeyi amaçlayan bir direniş hizbiyiz. Dahlen ve Hamas meselesi karmaşık bir konudur, biz bu meseleye girmek niyetinde değiliz. Dahlen ve Hamas arasındaki ilişkiye dair çelişkili bilgiler söz konusudur. Bu nedenle söz konusu ilişkinin stratejik mi yoksa taktiksel mi olduğunu, gerçekte neler olup bittiğini anlayana dek yorumda bulunmak istemiyoruz.
Sizce Dahlen cumhurbaşkanı seçilecek mi?
Filistin halkı bu seçimi yapmayacak kadar bilinçli bir halktır.
Gazze’ye karşı yeni bir savaş başlatılacak mı?
Toplumsal durum çok kötü ve muhtemelen yakında patlayacak.

FHKC'den Hizbullah'a Başsağlığı Mesajı

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Genel Sekreter Ahmed Sedat, tüm liderleri ve üyeleri adına, Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah’a başsağlığı mesajı göndererek, Siyonist hava saldırısı sonucu Suriye’de katledilen altı Hizbullah lideri ve kadrosunun yasını tuttuğunu ifade etti.
Cephe, Hizbullah’ın “stratejik bir seçenek ve kapsamlı bir kültür olarak direnişin yoğunlaştırılması […] dikkate alınmak zorunda kalınacak ciddi bir güç inşa edilmesi, hem sözlerle hem de eylemlerle Siyonist düşmana karşı konulması ve bugün söz konusu gücün tüm dünya devrimcilerinin bütünüyle hak edilmiş saygısını kazanması”na dair ifadelerini selamladı.
FHKC’nin silâhlı kanadı Ebu Ali Mustafa Tugayları da bir bildiri yayınladı ve bildiride Lübnan direnişinin katledilen liderlerinin, Muhammed İssa, Cihad İmad Muğniye, Abbas Hicazi, Muhammed Ali Hasan Ebu Hasan, Razi Ali Davi ve Ali Hasan İbrahim’in yasını tutan ifadelere yer verildi, ayrıca Filistin ve Arap direnişinin sabıkalı Siyonist düşmana karşı birlikte mücadele içinde olduğu tespit edildi.
FHKC

Devletin Liberalizmi

Marksizm bir “uygarlık” olmamıştı o da oldu.[1] Küçük burjuva için aşağısı kesmezdi. O, ancak Marksizm bir uygarlık olabiliyorsa ya da buna dair bir izlenim sunabiliyorsa Marksist olabiliyordu. Onun için Marksizm liberalizme teslim olmamalıydı, çünkü liberalizm de genel bir ifadeydi, onun yerelleştirilmesi ve söz konusu küçük burjuva özneyi işaretliyor olması gerekiyordu. O, esasında elin liberalizmine, sırf elin olduğu için karşıydı; kendi mülkiyetinde olsa, o liberalizm epey kıymetliydi.
1919 ile birlikte Lenin’in ulusal sorun tezlerine yönelik itirazlar derinlemesine enternasyonalist telden çalıyor ama makamı alabildiğine ulusalcı bir seyir izliyordu. Yani “devrimi-sosyalizmi yaymalıyız” diyenler, kendi ülkelerinde devrim olmasını istemeyenlerdi. Çünkü bunlar, “ben devrim yaparım ama ya diğer ülke yapamaz ve dımdızlak ortada kalırsam, ezerler beni” korkusu içerisindeydi. Sol Komünizm bu koşullarda yazıldı.
Devlet ve Devrim ise iktidar kaçkını kesimlere verilen ayardı. Arkasında ciddi bir mücadele birikimi olan Bolşevikler “iktidarı alacağız” diyorlardı. Lenin, hasımlarının arazisine kılıçla dalıyordu bu metinde. Yanılgı, bu kitabın Lenin’in hasımlarının yanında oturarak okunması, “anarşistmiş” gibi görünen kısımlarının Kur’an ayeti düzeyine taşınmasındaydı. Bu hâliyle metin, bugünün yüksek siyasetine tercüme ediliyor, karşımıza yerel ya da genel, baskın bir liberalizm çıkıyordu. Bu liberalizm, devletin karşısına koyduğu “devrim”in içini boşaltmak zorundaydı. “AKP, AKP olmadı Tayyip giderse devrim olur” havaları çalanların yaptığı bundan başka bir şey değildi.
Devletin kemalizmi kadar devletin İslamcısına da düşman olan bir tür liberalizm, Lenin’in bu çalışmasını yanlış anlamıştı.[2] Bu liberalizm, başarılı olanı simule ettiğinde aynı sonucu alacağını zannetmek demekti. “Devlete karşı olan ne varsa, bir el işaretimizle, twitter âleminde bir araya getiririz, böylece devrim yaparız” diyorlardı. Sonra da matah bir şeymiş gibi, o tweetlere dergi sayfasında yer vermek “Marksist devrimcilik” sayılacaktı.
Devletin kemalizmine karşı olan bu liberallerin asıl maksadı, demek ki “devletin olmayan Kemalizm”di. Kemalizmde sorun yoktu, ilericiydi, tek sorun, suyu bulandıran şey, devletti. “Huruc ediyoruz, Müslümanlara koşuyoruz, hanifleşiyoruz, Muhammed devrimini de ciddiye almıyoruz, biz ezelden beri ezilenciyiz” demeleri, aslında “devletin olmayan İslamcılar”ı bulmak içindi. Bula bula, devletin içerisinde, özellikle dış coğrafyalarda uzun süre ajan faaliyeti yürütmüş Fethullahçıları buldular. Bu liberaller öyle arsızlaştılar ki Fethullahçıları koruma altına almak için, gazetelere ve polislere yapılan operasyonlar sonrası, “bugün Fethullah’a saldırmak AKP’ye yaltaklanmaktır” dediler. Daha da ileri gittiler; 17 Aralık sonrası kendilerine yoldaş belledikleri Fethullah’ı yüceltmek için Ethem Sarısülük’ün katiline “az değil çok ceza verildi, bıdı bıdı yapmayın” dediler.
Burada girilen yol belliydi: AKP=İslam=Devlet: Böylece sadece yukarıya baktıklarını, aşağıda yaşananları umursamadıklarını kabul etmiş oldular. Buradan da “devletin olmayan Kemalizm”e, yani yeni cehepeye yamanmış oldular. Hâsılı, küçük burjuva, kendisinden büyüğüne tahammül edemiyor; gerçekten küçük insanların birleşerek büyümesine de mani oluyordu.
* * *
Devlet ve Devrim’in gerisinde, devrimci bir güç, mevzi, ortaklaşma, devrimci bir hat, ocak vardı. “Devlet’in karşısında olan her şey devrimdir” mantığı, çocuksu bir mantıktı. Bu mantığı sürekli tatbik eden liberaller, devlet içerisindeki gerilimlerde, yani yüksek siyasette rol alabileceklerini zannettiler. Lenin’in eserinin iğdiş edilmesi, bu yüksek siyaset için zaruriydi. Bir zamanlar İGD’li olan ama seksenlerde bir açlık grevi esnasında “aklına Lenin’in ‘siyaset uzlaşma sanatıdır’ lafı gelip soldan kopan”, sonra burjuvaziyle en pespaye biçimde uzlaşılabileceğini kanıtlayan Kadir Çöpdemir gibi bu liberaller de Lenin’i kendi öznel çıkarları için eğip büküyorlardı.
Bu liberaller ki 2000’de Perry Anderson’ın “devrimler çağı bitti” yazısına biat edip aynı lafı tekrarlıyor, on yıl sonra “post-devrimcilik çağındayız” diyor, devrimcileri sığ, reformist siyasetin serin sularına çekmek istiyorlardı. Ama bugün soyut devlete dönük hasetlerini, nasıl oluyorsa, “devrimcilik” diye yutturabiliyorlardı. Tıpkı Gezi’yi tasfiye etmek, daha başında ezmek için çabalayan, eylemlilik sürecinde korkup “mahallelere kaçan” kimi örgütlerin Birleşik Haziran Hareketi kurması gibi.
Devletin olmayan Kemalizm var mıdır? Cumhuriyet gazetesine bekçi olmak nasıl bir devrimcilik ve Marksistliktir? Batıdan esen liberalizm rüzgârına karşı IŞİD güzellemeleri ama içeriye gelince Cumhuriyet’in bekçiliği? Kimin ve ne için bu taklalar?
Demek ki bu liberallerin esasında itiraz ettikleri, kendilerini adam yurduna koymayan dış, yabancı liberalizmdi. O kulvarda koşturamadıklarından, “şu liberalizmi yerelleştirmek lazım” dediler. Yerelleştirmeden kasıt, “bize mecbur olun, bizi dinleyin” demekti. Üç ayrı bileşen belirlemek, “bu üçü ancak bende birleşir” anlamına geliyordu. Sadece kendine işaret etmekse, liberalizme mecburdu. Marksizm lafının üzeri kazındığında ortaya çıkan, yerel liberalizmdi.
“Devletin İslamcısı” derken AKP’ye işaret ediliyordu. Bu da siyasetin salt yüksekte, yücede oynanan bir oyun olarak görülmesinin sonucuydu. Peygamber’ine küfredene tepki koyanı hemen devletin yanına atmak, alt siyaseti asla görmemek demekti. AKP kitlesi içerisinde fiilîleşen sınıfsal, ideolojik ve politik gerilimleri, oluşan çatlakları görmemek, liberalizmin ana siyasetiydi. O, bu düzenin bekası için şarttı.
* * *
Liberalizm, insan-birey ve onun failliği demekti. Kürşat Kızıltuğ ve Gün Zileli gibi isimlerin kendilerini inkâr edecek biçimde, sınıfsaldan, sınıf mücadelelerinden son günlerde bu kadar çok bahsetmelerinde tuhaf bir yan vardı. Anarşist Kızıltuğ, Paris saldırısı sonrası İslam’ı ve Müslümanları önemseyenlerin “sınıf”ı gözden kaçırdıklarını söylüyor; gene Anarşist Gün Zileli de Kürd’ün adını duyunca, sarımsak niyetine, “sınıf” yazılı tabelasını gösteriyordu.
Burada “sınıf” denilen şey, sınıfsız, tarihsiz, toplumsuz insan-bireyden başka bir şey değildi. Bu isimler, liberalizmlerini işine geldiği yerde elmalı şeker misali kırmızı boyaya daldırıyorlar, kimi sınıfçılar da “ne güzel yazıyor adam” diyorlardı. Bir put misali İnsan-bireye tapanların burjuva siyasetinden başka bir şey önermesi mümkün değildi.
“İnsan”dan bahsediyorlardı. Bu kelime hep, birileri öfkeyle ayağa kalktığında, ezmek için dile dökülüyordu. “İnsan” denilen ideolojik kavram, bir silâh gibi, sömürülen-mazlum kitlelerin kafasına doğrultuluyordu. Oysa bu “İnsan”, sadece mülk sahibi, beyaz, müesses nizama bağlı, yağmadan pay almış, güce ortak kesimleri ifade ediyordu. Bu “insan”, solcu olup aynı zamanda işletme sahibi olduğunda, doğalında o işletme de “solcu” oluyordu, nasıl oluyorsa. Ama o işletmede işçiler greve gittiğinde o işçiler bir anda “açgözlü, doymak bilmeyen, aşağılık varlıklar” hâline geliyor; işçiler de bu duruma “bir işletme solcu olamaz” diye cevap veriyorlardı. Türkiye solu bu işletmecilerin soluydu, ideolojisini, teorisini tayin eden, işletme cirosu ve pratiği idi. Sınıf mücadelesi, kara, kızıl, mavi, ne kadar uyduruk renk varsa söküp atıyor, alttaki burjuvalığı ve liberalliği hemen açık ediyordu ama.
* * *
Charlie Hebdo saldırısı sonrası İştirakî olarak yayınladığımız yazılara yönelik tepkiler de bu liberal kaynaktan besleniyordu. Oysa biz, Avrupalı, Amerikalı, Latin ve Ortadoğulu yazarların “Ben Charlie Değilim” demelerine işaret ederek, bir tartışma zeminine bakıyorduk. Ama bu yazarlardan “daha sosyalist” olan kimileri küfürler savurdu, mesajlar attı, saflarını belli etti. Safları, uzun yıllar Sarkozy yanlısı yayın yapmış, Arap ve Müslüman düşmanı, emperyalizmin kibrine bulanmış bir dergiden yana oldu.
Bu tartışmaya ve tartışma dâhilinde dile dökülecek anti-emperyalizme, zulüm karşıtlığına, mazlumlardan yana saf tutmaya hiç gerek yoktu. Batı’dan gelen rüzgâra güvenerek, Batı’ya, “bakın, İslam tehlikeli işte, bizi şu AKP’den kurtarın artık” diyenlerin kervanına bağlanmak gerekiyordu.
John Kerry’den “ifade özgürlüğü”nün önemini, Hollande’dan “ulusal birlik ve basın özgürlüğü”nü, Mısır’da bir gün içinde kurşuna dizilen binlerce Mısırlı Müslüman’la dalga geçen karikatüristten “mizahın gücü”nü öğrenmek, bu evrede zorunluydu.
Sol, bu kervanın peşine takılacak kadar aciz durumdaydı, tartışmayı, eleştiriyi ve özeleştiriyi çöpe atmıştı. Sadece nasıl göründüğünü önemsiyor, sadece nasıl göründüğünü önemseyen bireylere seslenebiliyordu. O nedenle bazı solcu yazarlar, Fransız istihbaratına ve devletine akıl veren yazılar yazdılar, “teröre karşı savaşın ideolojik ayağını ben yürütürüm” dediler.[3]
Kitlelerin sancılı, uzun soluklu, dişlerini tırnaklarını toprağa ve zamana geçirerek ilerlediği bir mücadele, bu solcular için değersizdi. Onlar, her şey hemen olsun istiyor, olmuyorsa, içki sofralarına oturup biriktirdikleri paraları sayarak, villalarında tweet’ler atıp tatmin olarak ömürlerini tüketmeye bakıyorlardı. Üretmeyenin anlamadığı, işte bu uzun soluklu mücadele idi.
Bu mücadelenin basit neferleri olarak bizleri, kendi güdük teorik âlemlerine figüran kıldıklarını, İştirakî’yi ehlileştirip bir kenara koyduklarını zannedenlerin gözleri, parmaklarımızdaki kana ve kire takılsın, oradan da o alaycı, mizahî pozlarını sürdürsünler, ama aslolarak o parmağın işaret ettiği yere baksınlar.
Kayıt düşelim, unutulmasın: Marksizm-Leninizm’e göre, hem utanmak hem de özeleştiri devrimcidir.
Eren Balkır
15 Ocak 2015
Dipnotlar
[1] Teori ve Politika, Twitter.
[2] Teori ve Politika, Twitter.
[3] Mustafa Peköz, “Charlie Hebdo’ya Yapılan Saldırı”, 8 Ocak 2015, Sendika.

“Ben Charlie Değilim”

Öncelikle şunu açıklığa kavuşturmama izin verin; ben bu hicivci mizah dergisi Charlie Hebdo’ya yönelik saldırıyı bir şiddet olarak değerlendiriyorum ve bir gazetecinin, ne kadar militarist bir amacı olursa olsun veya onun gazeteciliği hakkında görüşleriniz ne olursa olsun, hiçbir koşul altında, katledilmesinin meşru gösterilebileceğine inanmıyorum. Bunlar Fransa’da da geçerlidir, Kolombiya’da ve Filistin’de olduğu gibi. Ve de ister Hıristiyan olsun ister Musevi ister Müslüman; ben kendimi ne tutuculukla, ne de cumhuriyeti ilahlaştıran Fransız laikliğiyle özdeşleştiriyorum.
Bu gerekli açıklamaları yapıyorum, çünkü ne kadar siyasetin yüksek rahipleri bizim mükemmel özgürlüklere sahip bir şekilde, harikulade bir demokrasi içinde yaşadığımız konusunda ısrar etseler de, hepimiz biliyoruz ki Büyük Birader hepimizi izliyor ve bize verilen metnin dışına çıkan her söylem, çok ciddi biçimde cezalandırılıyor. Ancak inanıyorum ki, Charlie Hebdo’ya yapılan bu saldırıyı kınamak; aslında tahammülsüzlüğün, ırkçılığın ve sömürgeciliğin verdiği kibrin timsali olmuş bir dergiyi tebrik etmekle aynı şey değil.
“Ben Charlie’yim” diyen ve anlaşıldığı üzere bu saldırının etkisiyle yazılan milyonlarca mesaj dolaştı, sanki bu mesaj özgürlük savunmasının en yüksek ifadesiymiş gibi. O halde, “Ben Charlie değilim”. Ben kendimi “terörizme karşı savaş” çağının tam ortasında yer alan, ancak buna neden olan ırkçılığı ve sömürgeciliği kendi içinde barındıran, İslam dünyasını aşağılayan ve karikatürize eden bir sunumla özdeşleştirmiyorum.
Bu durağan, sembolik saldırganlığa da; onun eşdeğeri olan, devletlerin bombalamak ya da militer işgaller gibi fiziksel ve gerçek saldırganlığına da hoşgörü gösteremiyorum. Tarih boyunca vahşice muamele gören Araplar, şimdi de Fransa toplumunun en marjinalleştirilen, yoksullaştırılan ve sömürülen topluluklarından biriyken; ben, bu karikatürleri ve onların saldırgan yazılarını hoş göremem. Ben, 1960’larda Paris metrosunda, polislerin -zaten milyonlarca “medeniyet görmemiş” Arap’ın ölmesine neden olan polislerin- sadece kendi ülkelerindeki Fransız işgalinin bitmesini talep eden 200 Cezayirliyi sopalarla döverek katledişini unutmam.
Bu, özgür düşünen çizerlerin masum çizgi karakteriyle alakalı değil, ana akım medya (evet, her ne kadar alternatif bir duruş çizse de, Charlie Hebdo ana akım medyanın bir parçasıdır) tarafından üretilen, nefret söylemleri içeren, basmakalıp, Arap halkının sınırlandırılması, kontrol altında tutulması, ezilmesi, hatta kökünün kazılması gereken barbarlar gibi gösteren mesajlarla ilgilidir. Bu mesajların Ortadoğu’daki ülkeleri işgal etmeyi haklı gösteren üstü kapalı bir anlamı vardır; tıpkı Batı dünyası tarafından ayarlanan diğer işgalleri ve bombalamaları meşrulaştıran ve yeni emperyal haritayı koruyan anlamları olduğu gibi. İspanyol aktör Willy Toledo tartışmaya yol açarak şunu söyledi: “Batı her gün öldürür. Sessizce.” İşte bu Charlie’dir ve onun kara mizahı, hiciv örtüsü altında gizlidir.
Charlie Hebdo’nun, üzerinde bir çizgi karakter bulunan ve “Mısır’da Katliam. Kuran pisliktir; o asla kurşunları durdurmaz.” yazan; binden fazla Mısırlının vahşi, militarist, ABD ve Fransa’nın onayını alan diktatörlük tarafından katledilişini önemsiz bir olaymış gibi gösteren 1099. sayısının kapağını unutmayacağım. Karikatür, kurşunlanan Müslüman bir adamı ve adamın kendini korumak için önde tuttuğu ama kurşunların delip geçtiği bir Kur’an’ı göstermektedir. Bazıları bunu komik bulabilir. Onların zamanında da, Tierra del Fuego-Arjantin’de, İngiliz sömürgeciler, yüzlerinde kocaman gülümsemeleriyle ve ellerinde süngüleriyle katlettikleri yerlilerin daha vücudundaki kanı soğumamış ölü bedenlerini ayaklarının altına alıp çektikleri fotoğrafları komik buluyorlardı.
Komik olmak yerine vahşi, kolonyalist ve aslında olmayan, manipülasyona açık Batı “özgürlüğünün” suiistimali olarak gibi görünüyor bu karikatür bana. Eğer ben, üzerinde “Paris’te Katliam. Charlie Hebdo pisliktir: o kurşunları durduramaz.” yazan bir dergi kapağı tasarlasam ve üzerine kurşunlanarak yere düşen ama düşerken bir kopya Charlie Hebdo’yu kurşunlara doğru tutan bir Jean Cabut karikatürü koysam, insanlar nasıl tepki verir? Açıkçası bu son derece çirkin olurdu: “Bir Fransız beyefendisinin hayatı kutsaldır.” Bir Mısırlının hayatı (veya Filistinli, Iraklı, Suriyeli, vs.) “şaka” malzemesidir. Bundan dolayı “Ben Charlie değilim”, çünkü benim için katledilen her bir Mısırlının hayatı, bugün suikasta uğrayan o karikatüristlerin herhangi birinin hayatı kadar kutsaldır.
Biz zaten şu an ne olacağını biliyoruz. 1999′da Belgrad’da Sırp devlet televizyonunu bombalayan ve burayı “Yalanlar Bakanlığı” olarak adlandıran NATO’ya şükranlarını sunan devletler, 2006′da İsrail Beyrut’taki El-Manar televizyonunu bombaladığında sessiz kalan devletler, Kolombiyalı ve Filistinli eleştirel gazetecilerin öldürülmelerine sessizlikleriyle cevap veren devletler; basın özgürlüğünü savunan demeçler verecekler.
Özgürlüğün önemini vurgulayan güzel konuşmalardan sonra, özgürlüğü yoksayan uygulamalar ve hareketler gelecek; daha fazla McCarthizm, maskelenmiş, kolonyal “anti-terörizm”, daha fazla kolonyal işgaller, imha politikası tehdidiyle kısıtlanan demokratik teminatlar ve tabii ki daha fazla ırkçılık. Avrupa; yabancı düşmanlığı, İslamofobi, Sami halkı düşmanlığı (aslında Filistinliler de semitik halklardandır) spiralleri etrafında tüketilir ve bu, dayanılmaz boyutlara ulaşır. Müslümanlar, 21. yüzyıl Avrupa’sının Yahudileridir ve neonazi partiler 80 yıl sonra yeniden saygı duyulan bir hale gelmiştir, bu nefret uyandıran hislere şükürler olsun!
Bütün bunlardan dolayı, içimde uyanan nefret hissine neden olan Paris saldırısına rağmen, “Je ne suis pas Charlie.”: Ben Charlie Değilim!
José Antonio Gutiérrez D.
7 Ocak 2015

Charlie Hebdo Şehid Değil

Artık Batılı ulusların içinde çoğunluğu oluşturan kesimlerin şu ahmakça ve yıkıcı gösterilerden vazgeçme zamanları gelmedi mi? “Özgür toplumlarda sınırların ne olduğunu ‘onlar’ ‘biz’e dikte edemezler.” İşte bu sözlerin edildiği o anlamsız ve hırçın gösteriler, sadece o toplumların Müslüman üyelerini taciz etmeye yarıyorlar. Zira bu İslamofobik soytarılıklar, sadece abes ve çocukça olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu lafları edenlerin kamu yararı adına gururla meydan okudukları aşırılıkçılardan gelecek şiddetli bir karşılığı âdeta yalvararak davet ediyor. Ayrılığı ve öfkeyi körükleyip şiddetli bir tepkiyi kışkırtmakla nasıl bir kamu yararı gözetiliyorsa?
Bu soruyu cevaplandırmaktaki güçlük, bir Fransız mizah dergisinin ofisinin bir kere daha İslam’la alay eden, tamamıyla lüzumsuz ve ahmakça bir sayı yayınlamasının ardından bu sabah kundaklanması meselesinde yayıncılara yönelik bir sempati geliştirmeyi zorlaştıran şeyle aynı. Bu saldırı Charlie Hebdo’nun davalarına sadık İslamcıları öfkelendireceği (ve sıradan Müslümanları yaralayacağı) kesin olan İslam’da tasvir edilmesi yasaklanmış olan Muhammed Peygamber’in resmedildiği “komik” karikatürler ve makalelerin yer aldığı bir sayı yayınlandıktan sonra gerçekleşti ve derginin Paris’teki merkezini harap etti. Öngörülebileceği gibi bu ani darbe, kendini bilmezliğiyle meşhur bu derginin yakılmasını “demokrasi düşmanlarının bir saldırısı” olarak niteleyen Fransız politikacıların demeçlerinin ortalığı kaplamasına vesile oldu.
Bizimse bu yakma hadisesine bakışımız farklı: Kaybınız için üzgünüz Charlie ve tamam, son sayınıza bu türlü gayrı meşru bir karşılık verilmesinin bahanesi olamaz ama siz hâlâ “yapıyoruz çünkü yapabiliriz” mantığıyla yaralayıcı, utanç verici ve mizahtan nasipsiz bir dergi yayınlamak için ödediğiniz bedelin buna değdiğini düşünüyor musunuz? Eğer öyleyse, yolunuz açık ola.
Her ne kadar polis “açık bir saldırı” olan eylemin failini hâlâ belirleyemediğini söylüyorsa da derginin yeni sayısının ortalığı kızıştırmaya yönelik olarak kullandığı din teması herkesin Müslüman aşırlıkçılardan şüphelenmesine neden oldu. İnsan, açıkçası Charlie Hebdo’nun peşinde olduğu tepkinin zaten bu olduğunu düşünmeden edemiyor. Yoksa neden böyle bir sayı çıkarsınlardı ki? Tabii insanları sözlerine verilebilecek karşılıkları da gözetmeleri konusunda dikkatli olmaya çağırmak yerine politikacılar ve uzmanlar kundaklama eylemini ifade özgürlüğüne ve Batı toplumlarındaki diğer temel haklara yönelik bir saldırı olarak lanetlediler. Bu tutumda yalnız değildiler. Fransa’daki ve başka ülkelerdeki Müslüman liderler de öne çıkıp eylemi kınadılar, usulen de insanları polis faillerin kimliklerini tespit edene kadar kimseyi, hele ki sadece ilişkilendirme yoluyla, zan altında bırakmamaları konusunda uyardılar.
Böyle bir endişenin sebebi, eylemi kimin gerçekleştirdiği konusundaki şüpheler kadar barizdi: Charlie Hebdo’nun son sayısının İslamcılığı kaba saba, işlenmemiş ve sert bir üslupla ele alışı. Şakanın bir parçası olarak son sayıda derginin adı “Şeriat Hebdo” olarak değiştirilmişti. Ayrıca Muhammed Peygamber’i Tunus’ta geçen hafta gerçekleşen ilk hür seçimlerde İslamcı Ennahda Partisi’nin elde ettiği “zaferi kutlamak” üzere konuk editör olarak davet ettiğini açıklıyordu dergi. İslam temalı mizahi makalelerin yanı sıra dergi Muhammed Peygamber’in Charlie Hebdo’nun alamet-i farikası olan abartılı (ve çoğunlukla hiç de komik olmayan) mizahına konu edildiği karikatürlerini de içeriyordu. Örneğin kapakta baştan savma çizilmiş bir karikatürde Peygamber, “Gülmekten ölmeyene 100 kırbaç” diyordu.
İnançları hakkındaki şakalara karşı hassas Müslümanların incinmesi için bu yeterli görülmüyorsa, geçmişe de bakılabilir. 2007’de Charlie Hebdo 2005 yılında Danimarka gazetesi Jyllands-Posten’de yayınlanmış olan kötü şöhretli (ve kabul edelim ki resmen berbat) Muhammed karikatürlerini tekrar bastı. Amaçlandığı gibi bunlar, dünyanın çeşitli ülkelerindeki Müslümanların öfkelenmesine ve kimi durumlarda şiddetli tepkiler vermelerine neden oldu (karikatürleri çizenlerin mükerrer terör pusularının hedefi olması da cabası). Hiç ikna edici olmayan özgür ifade hakkının kullanımı iddialarından gayrı bu karikatürlerin Müslümanları rencide etmek (ve aşırılıkçılar arasında bir histeriye yol açmak) dışında ne gibi bir amaç taşıyor olabilecekleri belli değil. Bu karikatürlerin 2007’de tekrar yayınlanmasının ardından Charlie Hebdo Fransız İslamî çevrelerinin mezkûr karikatürler ve diğer benzerleri üzerinden açtığı davada beraat etti.
Editörler, çalışanlar, okurlar ve Charlie Hebdo’nun savunucuları, sürekli olarak derginin dinler, siyasi partiler ya da toplumsal çevreler arasında ayrım gözetmediğini vurguladılar. Aynı zamanda bu yayının bir anlamda özgür toplumun kendi değerlerine sahip çıkıp çıkmayacağının denetlenmesi görevi gördüğünü de iddia ettiler: medya ayrımsız olarak herkesi kızdırabilir ya da incitebilirdi. Bu nedenlerle Charlie Hebdo da küstahlığını bir kamu görevi yapar gibi gururla sergiliyordu; sonucu ne olursa olsun ifade özgürlüğünün sınırları zorlanmalıydı. Ancak bu tutum giderek kızışan kapalı bir ortamda “yangın” var diye bağırma hakkı olarak tasavvur edildiğinde bu insanların kendilerine karşı fazla anlayışlı ve kayırmacı oldukları anlaşılır.
Neden mi? Çünkü Fransa’nın kamusal alanda tamamen örtünmeyi yasaklayan 2010 tarihli kanunu (ya da daha önce devlet okullarında hicabın yasaklanması) gibi İslam’ın Fransa’daki yeri konulu hükümetin desteklediği tartışmalar da toplumda giderek yaygınlaşan son derece gerçek İslamofobik tutumları yansıtıyordu. Gerçekten de artık gözle görünür hâle gelen bu Müslüman karşıtı hareket, İslam’a yönelik saldırganlıklara dair emareleri gözleyen içerideki ve dışarıdaki İslamcı radikaller için Fransa’yı odak noktası hâline getirdi. Ayrıca Fransa’da sayıları 5 milyonu bulduğu tahmin edilen Müslüman nüfusun kendilerini dışlanmış ve yaftalanmış hissetmelerine yol açtı; Charlie Hebdo’nun karikatürlerinin “sırf eğlenme amaçlı” olarak görülmesinin Fransız politikacılarınca toplumsal özgürlüğün kutsal bir örneği olarak savunulması ile pek de azalmayan bir dargınlık bu. Bu yangının arkasında İslamcı aşırılıkçıların olup olmadığı görülecek ama hem derginin son sayısı hem de politikacıların onu Fransız demokrasisinin ikonu olarak alelacele sahiplenmeleri ılımlı Müslümanların bile eylemi yapanlara “aferin” deme ihtimalini yükseltiyor.
Özgür toplumların her haddini aşana yönelik histerik karşılıklar veremeyeceği açık. Tehdit ve şiddetin lanetlenmesi ve mücadele edilmesi gereken şeyler oldukları da öyle. Ama bu toplumların üyelerinin haklarını kullanırken asgari ölçekte de olsa medeni ve aklı başında davranmaları gerektiği de meydanda; bir dergi haksız yere insanları öfkelendirmeyi politik olarak soylu bir davranış belleyip bu mantıkla bir inancı topyekûn alay konusu ettiğinde bu tavır sergilenmiyor.
Baskı karşısında ifade özgürlüğünü savunmak başka şey, iğrenç ve rencide edici olma hakkını sırf bunu kendinize hak gördüğünüz için savunmak başka şey. Aşırılıkçıları kızdırmak, böyle yaparken aynı zamanda milyonlarca insanı da yaralıyorsanız, hiç de cesurca bir meydana okuma sayılmaz. Ayrıca şiddetli bir karşılık riskinin bulunduğu bir durumda kimsenin zaten itiraz etmediği bir ilkeyi savunma adı altında kışkırtıcılık yapmanın bir anlamı yok.
Bruce Crumley
2.11.2011

Charlie Hebdo, İfade Özgürlüğü ve Savaş

Fransız dergisi Charlie Hebdo’da 12 insanın korkunç bir şekilde vurulmasının üzerinden bir saat bile geçmeden siyasetçiler kamuoylarına yalan söylemeye çoktan başladılar bile.
ABD Dışişleri Bakanı John Kerry şunu söyledi: “İfade özgürlüğü, bu türden bir terör eylemiyle katledilebiliyor olmak demek değildir.”
Medya da bu tespite “eyvallah” dedi ve saldırıya dair yazıları kâğıda döken kalemler “İfade Özgürlüğü” için sivriltilmeye başlandı. Zira ifade özgürlüğü, Batı’nın aşırı kıymet verdiği ve el üstünde tuttuğu bir değerdi.
Britanya Hükümeti de bu değere âşık olan hükümetlerden biriydi, öyle ki bu hükümet, Müslüman bebeklerle ilgili olarak hemşirelik okulu öğretmenlerinin casusluk yapmasını talep eden kanunları yürürlüğe sokuyordu, çünkü Müslümanların çok bebeği oluyordu. Yeni yeni yürümeye başlayan bebekler, tabii ki Britanya Hükümeti’nin bu politikasını kabul edene dek fikirlerini “özgürce” dillendirme konusunda özgürlerdi.
Bir “özgür ifade” makinesi. Yeterince ifade özgürlüğü olmayan insanlar
arayıp onlara biraz özgürlük veriyor.
Bu yaşananlar, biraz olsun özgürce konuştuklarını düşünenlere yönelik Batı hükümetlerindeki rutin rahatsızlık kadar gaddarca değil elbette. Bu konuyu yanlışlıkla terörizmle suçlanıp aylarca tutuklu kalan, bugün serbest olan Guantanamo Hapishanesi mahpusu ve insan hakları kampanyacısı Muazzam Bey’e sorun. Muazzam, Suriye’ye döndüğünde yanında, Britanya’nın Müslüman dünyada hüküm süren işkencelerdeki suç ortaklığına dair kahredici deliller vardı.
Ya da bu meseleyi El-Cezire’de çalışan gazeteci Abdulilah Hayder Şaye’ye sorun. Şaye, gerçekleri yanlış bir biçimde haber yaptığı için Amerika’nın emriyle hapse atılmıştı.
Onlar çok seviyorlar ifade özgürlüğünü, herkesi gözetliyorlar, telefonlarını dinliyorlar ve insanları ifade özgürlüğünün doğru versiyonuna sahip olmadıkları için tutukluyorlar.
Temelde Müslümanlar, anlamadıkları, kapsayıcı ve el üstünde tutulan o büyük Batılı ilkeleri kabul edip etmemekte özgürler.
Genelde gözlemlendiği biçimiyle, medyadaki analizlerin hiçbirisinde gerçek bir derinlik mevcut değildi. Kamuoyu, gerçek herhangi bir cevap verilmeksizin, şok ve öfke hâline mahkûm edildi.
Elitler, hemen şu basit hikâyeyi anlatmaya başladılar: Solcu bir dergi, tüm dinler ve siyasetçilerle ilgili “hicve dayalı” karikatürler çizmiş, bunların bir kısmı İslam Peygamberi ile ilgiliymiş, bu karikatürlere bir tek Müslümanlar alınmışlar. (Buradaki lafın altmetninde şu yazıyor: “çünkü Müslümanların barbar ve gerici dini yabancı ve hoşgörüsüz.”)
Burada argüman insana yeterince makul görünüyor… tabii orta sınıfa mensup beyaz insanların ülkesinde, bir hayal âleminde yaşıyor iseniz. Üzücü olan şu ki Müslümanlar genelde böylesi bir lükse sahip değiller.
Meseleyi tüm Müslümanların da açık bir biçimde görmüş oldukları bir yoldan, farklı bir perspektiften izah edelim şimdi.
Sonuçta alt tarafı bir şaka!
Otuzlu yıllarda Amerika’da beyazlar siyahları ağaçlara asıp yaktıklarında beyazlar da muhtemelen aynı şekilde kullandılar bu argümanı. Sonuçta cumhurbaşkanı ile ilgili karikatürler bile çizilmişti! Ancak iktidar yapılarını kontrol eden beyazlarla ilgili hakarete dayalı karikatürler çizmek, güçsüz bir altsınıf olarak siyahları şeytanlaştırmakla aynı şey değildi.
Siyahların aptal, şiddete düşkün ve tembel hırsızlar olarak tasvir edilmesi, mevcut gerçekliğin sürmesine katkı sağladı; söz konusu tasvir, iktidardakilerin ve boyun eğdirilmiş siyahların önyargılarını pekiştirdi.
Aynı durum, Nazi Almanya’sındaki Yahudiler için de geçerli: bugün öne sürülen uyduruk ve kibirli argümanın Nazilerce kullanıldığını bir düşünelim, bir Alman gazetesi beyaz Almanlarla da dalga geçtiği iddiasının arkasına saklanabilir miydi? Gazetenin Yahudilere yönelik hakaretinden sadece Yahudilerin şikâyet etmesi ne kadar haksız bir davranış değil mi? Sonuçta Almanlar, kendileriyle dalga geçilmeleri karşısında şikâyetçi değiller; o gerici Yahudiler ve açgözlü dinleri, ifade özgürlüğünün ne olduğunu anlamıyorlar!
Beyazlar kabul etmiyor olabilir ama bu karikatürler, onların önyargılarını, ırkçılığını, politik üstünlüklerini destekleyen karikatürler; ayrımcılık üzerine kurulmuş bir politik düzeni destekleyen imajları dilediğiniz gibi kırpıp atmanız mümkün. 
Bugün Müslümanlar Fransa’da şeytanlaştırılmış bir altsınıftır. Onlar, iktidar yapılarınca saldırıya uğrayan ve karalanan bir halktır. Bu rezil karikatürler, çok az güce sahip olan, hatta her türlü güçten mahrum olan bu fakir halkın hayatını daha da kötüleştirmiş, kendisine yönelik ırkçı önyargıyı daha da pekiştirmiştir.
Beyaz liberallerin tavırları bile alabildiğine önyargılıdır. Sanki Müslümanları rencide etmek beyazların hakkıymış da Müslümanların gücenmeye hakları yokmuş gibi bir durum vardır ortada.
Mısırlı diktatörün bir gün içerisinde bin Müslüman’ı katletmesi ardından dergi şu manşeti attı: “Kur’an boktur. O mermileri durdurmuyor.” Bir düşünün, bir Müslüman dergisi bu lafın aynısını bugün manşet yapsa, hâlâ komik bulunur muydu?
Sağcı basında bugün kimi beyazlar (ya da bazı Siyonistler) beni cinayeti meşrulaştırmakla suçlamak için sıraya girecekler, biliyorum. Sonuçta Müslüman’sanız, meseleleri izah etmek onları meşrulaştırmak demektir değil mi?!
Hakikat şu: bu yaşanan korkunç saldırı bir boşlukta, onu kuşatan bir bağlam olmaksızın izah edilemez. Saldırı, Filistin’den Pakistan’a uzanan savaşlara kilitlenmiş bir çift gözle, dünyada olan biten olayların prizmasından bakılarak ele alınmalıdır.
Müslüman dünyadaki yaygın görüş, Batı’nın kendileriyle savaş hâlinde olduğuna dairdir (propagandacılar bu görüşün nefret vazedenler yüzünden geliştiğini, söz konusu görüşün birinci ve ikinci dünya savaşının tamamında atılandan daha fazla bombanın Irak’a atılmış olmasıyla bir alakasının bulunmadığını söylüyorlar.)
Müslüman dünyaya yayılan bu öfke, milyonlarca insanın bilincinde somutlanıyor, her gün atılan bombalarla, kaçırılan insanlarla ve elbette Batı’nın başlatıp yürüttüğü savaşlarla daha da pekişiyor. Bu politikalar, birçok Müslüman’ın barışçıl yollardan herhangi bir değişimin gerçekleşebileceğine dair inancı terk etmesine neden oluyor, bu yüzden de silâhlanan insanların sayısı giderek artıyor.
Müslüman çocukları öldürmek, Müslümanları silâhlanmaya itmez, gerçekten tüm samimiyetimle söylüyorum, onların silâhlanmalarının nedeni, ifade özgürlüğünden nefret ediyor olmalarıdır!
Bu görüntüler o vakit “biraz eğlence” olarak görülüp kaale alınmayabilir, tabii bunun için de sizin meseleyi tartışmamanız veya teröre karşı savaş prizmasından bakmamanız gerekir. Oysa teröre karşı savaş denilen şey, birçok insanın hayatına mal olan ve İslam’ı şeytanlaştıran İslam’a karşı savaşın bir başka cephesi olarak görülmektedir.
Espri anlayışından yoksun Müslüman barbarla ilgili oryantalist ve ırkçı klişeye dayalı bu karikatürde Hz. Muhammed’in (s.a.v.) görüntüsüne yer veriliyor ve “gülmekten ölmeyene yüz kırbaç!” deniliyor.
Benim iddiam şu: bu bitmek bilmeyen teröre karşı savaş yüzünden tonla aşırıcı yaratıyoruz ve bunların sayılarının katlanarak artmasını sağlıyoruz. Politikalarımız her yönden sertleşmeye hizmet ediyor.
Bu savaşın sürmesini meşrulaştırmak için siyasetçiler (uysal şirket medyası aracılığıyla) halka sürekli yalan söylemek, Müslümanlara uygulanan şiddetin sebebinin “İslamcılar, Aşırıcılar, Nefret Vazedenler” olduğunu iddia etmek zorunda; onlar, bu kötü Müslüman masalını anlatmaya ve gerçek sebebin savaş değil, inanç olduğuna dair laflar etmeye mecbur.
Bu uydurma hikâye, beyaz toplumlar dâhilinde de aşırıcılığa yol açıyor (tüm Avrupa genelinde neofaşist sağın yükselişini bu noktada belirtmek gerek.). Tabii bombalar yağmur gibi yağdıkça, Müslüman dünyada da kanaatler sertleşiyor ve her yanı aşırıcılar kaplıyor. Her iki taraf da birbirlerini en çirkin halleriyle aktarıyor, burada yaşanan tam olarak bu.
On iki insan öldü, bunun nedeni dünyanın alabildiğine kutuplaşmış olması.
Bizim ve onların attığı bombalar “özgürlükler”e pek yer bırakmıyor.
Aşırıcılık aşırıcılığa yol açıyor; Bush ve Blair’in bize bıraktığı dünyanın diğer bir semptomu da bu. Politik sınıflarımız bu hâlin sürmesi konusunda kararlılar. Daha fazlasını buradan ve buradan okumak mümkün.
İnsansız hava aracı saldırısı: gene bir Müslüman ölüyor.
Gaz pedalından ayağımızı çekmediğimiz sürece iki taraf çatışmaya devam edecek: elitlerimizin bunu yapmaya niyeti yok.
Zamanla toz duman dağılacak, sokaklarda Müslümanlara karşı daha fazla saldırı gerçekleştirilecek, camiler yakılacak, siyasetçiler Müslümanlara karşı zorba kanunlar uygulayacak, medya şeytanlaştırma gayretine her yönden devam edecek ve Fransa Avrupa’nın geri kalan kısmı ile birlikte sağa savrulacak; böylelikle Müslümanlar, Batı’nın kendilerinden nefret ettiği görüşünün doğruluğunun ispatlandığını ve kendilerinin de tümüyle yanlış olmadıklarını düşünmeye başlayacaklar.
Benden ya da sizden daha güçlü olan ve politik elitler arasında bulunan birilerinin savaş ve nefrete dayalı bu ruh hâlini değiştirmeyi fikretmesi, mevcut siyasetlere yeniden bakıp “herkes sakin olsun, silâhları yere bırakın, konuşalım” demesi gerekiyor.
Ben yanlışsam bile şurası kesin: bu olup bitene son vermek için bizim farklı bir şeyler yapmamız gerekiyor, zira hâlihazırda yaptıklarımız bir işe yaramıyor.
Asgar Buhari
8 Ocak 2015