Devrim İran'ında 1 Mayıs Afişleri

[Demokratik Öğrenci Örgütü’nün 1 Mayıs afişi]
1 Mayıs 1979’da yüz binlerce İranlı, Uluslararası İşçi Günü’nü kutlamak için sokaklara döküldü. Şikago’da 1886’da meydana gelen Haymarket ayaklanmasını kutlamak amacıyla İkinci Enternasyonal tarafından başlatılan bir halk festivali olarak 1 Mayıs, tüm dünya genelinde solcu örgütlerce benimsenen bir tatil hâline geldi.
[Halkın Mücahidleri’nin 1 Mayıs afişi]
İranlı solcu gruplar, 1 Mayıs İşçi Günü’nü 1920’ler gibi erken bir tarihte kutlamaya başlarlar. 1941’de Rıza Şah’ın iktidardan indirilmesi sonrası yasaklanmayan 1 Mayıs için 1944’te Şuraye Mutehediye Merkezî’yi (Birleşik Sendikalar Merkez Şurası) teşkil etmek amacıyla birçok işçi sendikası biraraya gelir. Sonraki yıllarda işçi hareketi büyümeye devam eder ve 1 Mayıs törenleri birleşen işçi sınıfının artan gücünü ortaya koyar. Tude’nin etkisinin zirvede olduğu kırklı yıllar boyunca Tahran’da tertiplenen 1 Mayıs gösterilerine seksen binden fazla insan katılır. Ancak işçi hareketinin hâkimiyeti kısa ömürlü olur. 1953 darbesi sonrası sendikacılık, yasaklamalar ve kitlesel tutuklamalar üzerinden imha edilir. 1 Mayıs törenleri, ancak Pehlevi döneminin son yıllarında izinli hâle gelir.
Pehlevi’nin tatbik ettiği devlet baskısının ortadan kalktığı ve iktidarın Humeynîci güçlerin eline geçtiği 1979-1981 döneminde somutluk kazanan devrimci dönem, halkın kütlesel manada seferber edildiği bir dönemdir. Uluslararası İşçi Günü, işçilerle dayanışma içinde olan ve taraftarlarını örgütleme imkânı bulan seküler ya da dinî tüm politik örgütlerin rekabet ettiği ideolojik bir savaş alanı hâline gelir. Afişler gibi görsel malzemeler, devrimin ilk yıllarındaki çoğulcu yapıyı yansıtmaktadır. Dönemin örgütlerince dağıtıma sokulan muhtelif afişlere bakıldığında, politik hiziplerin benzer motifleri ve ikonaları nasıl kullandığı görülebilir.
İranlı solcu örgütler, işçinin yüceltilmesi üzerinden, İran’daki mücadeleleri uluslararası toplumun geri kalan kısmıyla ilişkilendirmeye çalışırlar. Bu afişlerde Marksizme özgü simgeler ön plana çıkar: ağır makineler, işçi kasketi ve fabrika bacaları sanayileşmiş toplumun geleneksel marksizmini kutlamak amacıyla resmedilir. Solcu 1 Mayıs afişleri, Avrupa ve Latin Amerikalı sosyalist hareketlerce kullanılan afişlere özenen, sosyalist gerçekçi bir tarza sahiptir. Enternasyonalist semboller, solcu örgütlerin kapitalist ve emperyalist güçlere karşı kitlelerin kolektif manada seferber edilmesi fikrine sarılmalarına imkân verir.
                 [Yumruk ve kızıl laleli bir 1 Mayıs afişi]                 [“Dünyanın İşçileri, Birleşin!”]
İlk iki afiş, Pehlevi devletine karşı faaliyetlerine 1971’de başlamış Marksist-Leninist bir gerilla grubu olan Halkın Fedaileri’ne aittir. Soldaki afiş, büyük bir çarkın önünde bir demet lale tutan kızıl bir yumruğu resmeder. Fabrikalar ve fabrika bacaları gibi endüstriyel altyapı unsurları ile petrol kuyuları arka plana yerleştirilmiştir. Endüstriyel teknolojinin temel bir bileşeni olan çark, tüm makinelerin bir delili ve rasyonalizm, doğruluk ve standardizasyon ilkelerinin bir amblemi olarak iş görür.
Aynı şekilde, sağdaki afişse sosyalist gerçekçi estetiğe başvurur. Bir grup kadın ve erkek hep birlikte kızıl bir bayrağı yukarı kaldırmaktadır. Bu afişte, özel bir görevi yerine getirmek için işbirliği kurmanın ve kolektif bir hareket içine girmenin önemi üzerinde durulmaktadır. Afişte, Komünist Manifesto’ya atıfla (“Proletarier aller Länder vereinigt Euch”), “Dünya işçileri, birleşin!” yazmaktadır. Yazı bir anlığına görmezden gelinecek olursa, afişin 1979 yılında Berlin, Moskova ya da 1 Mayıs’ın kutlandığı herhangi bir şehrin sokaklarına asılması pekâlâ mümkündür.
[Tude’nin 1 Mayıs afişleri]
İki afiş de Tude’ye aittir. 1941’de Rıza Şah’ın tahttan indirilmesinden hemen sonra hazırlanmıştır. Tude, İran Devrimi esnasında mevcut sol muhalif örgütlerin en eskisi ve en oturmuş örgütüdür. Ancak yetmişlerde Tude, Şah’ın istihbarat örgütünün baskıları sebebiyle, gücünü önemli ölçüde yitirir. Soldaki afiş, yitirilen yoldaşlarının yasını tutan gözü yaşlı bir işçiyi resmetmektedir. İşçiyi temsil eden bir karanfil kalbinin üzerine iliştirilmiştir.
Sağdaki afiş ise Avrupa’daki sosyalist geleneğin ortak mecazına atıfla, endüstri ve tarımın birliğini resmetmektedir. Uluslararası sosyalizme yönelik bu anıştırmalarla İran işçi hareketi en geniş manada dünya devrimi ve işçi dayanışması bağlamına yerleştirmek istenmiştir. Ancak aşina olmayan insanlara bu tarz biçimsel yaklaşımlar yabancı gelecektir, zira biçimsel unsurlar burada İran’ın kültürel bağlamına uyarlanmamıştır.
[“İslam İşçinin Yegâne Destekçisidir.” İslamî Cumhuriyet Partisi’nin 1 Mayıs afişi]

[İslamî Cumhuriyet Partisi’nin dağıttığı, fabrika ve işçi resimleri bulunan 1 Mayıs afişi]
Humeynîcilerin 1 Mayıs’ı “İslamîleştirmek” için sol akımlara, solun retoriğine ve imgelerine kendilerini uyarlaması gerçekten şaşırtıcı bir durumdur. 1 Mayıs’ın devrimci potansiyeline ait sembolik gücü seküler solculara terk etmeye karşı çıkan Humeynîciler, kitleleri merkeze koyan sembolleri benimseyerek, İslamî tarz dâhilinde, bu sembolik gücü yeniden tanımlamaya çalışmışlardır. Sıkılı yumruklar ve endüstriyel ürünler gibi uluslararası kaynaklardan türeyen görsel devrimci retorikten yola çıkan İslamî Cumhuriyet Partisi, dinî söylemini geleneksel sola ait görsel motiflerle pekiştirmiştir.
Kur’an ayetleri İslamî 1 Mayıs afişlerine eklenir. Suret ve nakış gibi hat sanatı örnekleri 1 Mayıs afişlerinin ilahi kesinliğini teşkil eden unsurlardır. Solculara ait ikonaların kutsal metne özgü mesajlarla birleştirilmesi suretiyle dinî örgütler, dinî kozmolojiye işçilerin dayanışması meselesini dâhil etme imkânı bulmuşlardır. Muhtelif ideolojilerin karıştırılması, bu örgütlerin esnekliğinin ve heterojenliğinin delili gibidir. Söz konusu örgütler, kapsamlı bir devrimci (hatta kimi zaman çatışmalı) bir mesaj ortaya koymak için dinî, ulusal kurtuluşçu, anti-emperyalist, hatta Marksist ikonografiden istifade etmişlerdir.
[“İslam Cumhuriyeti: Ferdiyetin ve işçinin değerlerinin yetiştiricisi”
İslamî Cumhuriyet Partisi tarafından dağıtılan bir afiş]

[Üzerinde çiçek ve el bulunan 1 Mayıs afişi. İCP afişi]
1981’de Ayetullah Humeynî ile ittifak kuran politik örgütler, diğer muhalif gruplara siyaseten üstünlük kurarlar. Ulusal Cephe ve Halkın Fedaileri (Çoğunluk) gibi ulusalcı ve solcu partiler yasaklanır ve kitlesel tutuklamalar gerçekleşir. Ayrıca 1 Mayıs’ın devrimci potansiyeli, yerleşik kimi kutlamalarla, üniversite kampusları ve stadyumlar gibi sınırlı alanlara sıkıştırılır. Tatil günü, Ayetullah Mutehari’nin ölümünün anıldığı “İşçiler ve Öğretmenler Günü” kapsamına alınır. Uluslararası İşçi Günü, eskiden olduğu gibi bugün de yaygın bir biçimde kutlanmamaktadır ve İran işçi hareketi değişim için gerekli itici güç olmayı hâlâ sürdürmektedir.
Rustin Zarkar

Tuğla

“Halk hata yapmakta serbest bırakılmalıdır” diyor Lamartine. Bir ân neredeyse alıp/aldanıp amentümün içine ekleyeceğim. Bir ahlâkî bunalımın her gün soframıza kusulduğu çağımızda doğruların ve yanlışların endüstriyel bir tezgâhtan seri üretilerek adreslerimize postalandığını görmemek bir basiret bağlanması olarak geçiştirilemez. Gücü elinde bulunduran, hakkın ve halkın en parlak bilincinde hudutsuz zemin parsellemek ister. Bu istikamette kendine engel teşkil edecek hiçbir yapılanmanın değil nefes alması, var olmasına bile tahammül edemez. Yer yasalarını ve gök yasalarını kendi varlığının ve varsıllığının teminatı olarak sunar kitlenin iletişim organlarında. Tanrı’nın gölgesidir, mukaddes emanetin koruyucusudur, namus bekçisidir, vicdan yargıcıdır ve daha ne değildir ki. İslam’ın hâkim olduğu bir toprak parçasını ele geçirir, buna “fetih” demekten imtina etmez. Bir çağda var olan gerçeğin başka çağlarda izdüşümünü gözlemler dururuz. Ve tarih-i kadim böyle alınır kaleme.
Bir çağ! Anne emzirirken verdiği sütün, hoca tedris ettiği ilmin ve nihayet devleti yöneten yaptığı hizmetin hesabını sorar ve bir kişilik diyeti bekler. Var olmanın bireyi sorumlu kıldığı ödevler bir lütufmuş gibi zerk edilir damarlarımıza. Yapılması gerekenler bir nimetmiş gibi sunulur ve pranga vurulur aklımıza, kalbimize… Tam düşecekken tutunduğumuz tuğla(1), secde bekler vatanın coğrafyasına dönmüş alınlarımızdan.
Bir hak varsa takılmadan geçip giden arsızın kursağına, demirin toprağın bağrını deldiği gibi delecek tırnaklarımız haksızlığın pervasızlığını. Okşanmıyor diye yumuşak yerleri beylerin, beyzadelerin, ne ihanet damgası yedirtiriz özümüze, ne eser gideriz uzak diyarlara. Ferman varsın sahibinin olsun. Dağlar da bizimdir, sokaklar da bizimdir, ovalar da bizimdir. Bir çiçeğe aldanası olsak o da bizimdir. Var ederiz, bin yılların hüznünü soluruz bu topraklarda. Fırat damarlarımızın içinde akar. Toprak bizimdir, her karışında ölülerimiz vardır. Diplomatik cellâtların çizdiği tarihî sınırlarla ayrılmayız. Yüreğimize emir aldırtmayız. Her ne yazılmış, her ne söylenmiş ise bilcümle bizimdir.
Bir çağ! Fikri ideolojisini şimdi Piyer Loti’nin ebedî yolcularından olan bir zattan alan günümüz muktedirleri, onun “Kazanda su kaynasa sanki ben pişiyorum; / Bir kuş bir kuş öldürse ben can çekişiyorum” mısralarından neler anladılar bilmiyorum, fakat neler anlamadıklarına dair kanaatlerime tarih ve tabiat kefil olacaktır. Haziran hareketi, neler anlamadıklarını ve bu aymazlıkta ne denli yüzsüz olduklarını ispat etti. Kamu malını kamu canından aziz kılan kalemşorların kedi hırıltısını andıran vicdan gıcırtıları hâlâ yankılanıyor. Bilmiyorlar ki yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil(2). Fakat bir romantik kaygı da değildir elbet güttüğümüz. Nice yaşamaklar ve nice yaşamlar görmek ister gözlerimiz. Varlığımızı ve düşün dünyamızı düşmanlar yaratarak oluşturmayız. Bir doğal su kaynağı gibi kendinden besleniriz. İnanmamız ve inanan kardeşlerimiz ile bir yürek birliği yakalamamız için düşman algısına ihtiyacımız yoktur. Koşmak için bitiş noktalarına gerek duymayız. Koşu bittikten sonra da koşan atlarız biz(3). Birliktelik hayal ederiz, liderlikte gözümüz yoktur. Barışı ve erdemi her kim getirirse, onun sancağının altında otağ kurarız. Bir hürriyet türküsüdür şehrin sokaklarında seslendirdiğimiz. Ve her gün yatmadan önce bir kere;
Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten(4)
diyerek dem tutarız.
Ahmet Çınar
Dipnotlar
1. Of Not Being a Jew, İsmet Özel.
2. Yıkılma Sakın, İsmet Özel.
3. Şahdamar, Sezai Karakoç.
4. Hürriyet Kasidesi, Namık Kemal.

Cezayirli Siyasî Tutsaklara Mesaj

Özgürlük ve kardeşlik fikrine bağlılığından dolayı hayatının 13 yılını Türk hapishanelerinde geçirmiş büyük Türk şairi Nazım Hikmet, Cezayirli siyasî tutsaklara ulaşması niyetiyle aşağıdaki mesajı bize iletti.
Kardeşler,
Ne yüzünüzü gördüm ne de sesinizi duydum, hiçbirinizin elini sıkmadım ve aranızdan çoğunun ismini bilmem.
Ama sizi, sizinle aynı yoldaymışız gibi, aynı okula gitmişiz gibi, aynı işte çalışıyormuşuz gibi tanıyorum çünkü siz de, insanlık davasının en güzeli ve en haklısı için, ulusal kurtuluş için, özgürlük için, mutlu yarınlar için ve barış için omuz omuza mücadelede saflardaki yerinizi aldınız.
Yiğit liman işçileriniz(1) gibi siz de Cezayir halkının onurlu evlatlarısınız.
Adlarınızı bilmediğimi söyledim; ama dünyanın dürüst insanları birbirlerine sizin kahramanca kavganızı anlatıyor.
Aynı sizin gibi ben de tutsak düşmüştüm ve orada insanların aklına bazen neler geldiğini bilirim. Elleri bağlı bir şekilde bu işkenceyi çekmektense, darağacında bir özgürlük bayrağı gibi sallanmayı ya da düşmanın kurşunları altında yok olmayı istersiniz. Eğer aranızda bazıları böyle düşünüyorsa, onlar hiç de haklı değiller.
Cellâdlarımıza rağmen yaşamalıyız.
Mücadele için, bu yaşama iradesine birçoklarımız sahiptir. Burada sevgi ve saygı ile Abane’ın(2) adını anıyorum.
Hapishaneler Cezayir halkıyla, bu halkın dünyanın geri kalanındaki kardeşleri arasındaki dayanışmayı engelleyemez. Bizimlesiniz. Bana itimat ediniz ki halkınız ve milyonlarca insan, mücadele çığlıklarıyla, umutlarıyla, zaferleriyle hücrelerinizdedir.
Cezayir’in kurtuluşu için, Cezayir halkının özgürlüğü için, daha iyi günler için kavga ve bütün dünyada barış için mücadele, hem hapishanelerin içinde hem de dışında devam etmektedir.
Sizi bütün kalbimle kucaklıyorum.
Gözlerinizden öperim kardeşler
[Arapça: Yaşasın barış ve istiklâl]
[İMZA: NAZIM HİKMET]
1952, Pekin
Alger républicain(3), 30 Kasım 1952
Dipnotlar
1. Cezayir işçi sınıfının en örgütlü ve en militan öncülerinden olan Cezayir limanı işçileri kastediliyor.
2. Bu kişi büyük ihtimalle Cezayirli devrimci Abane Ramdane’dır (10 Haziran 1910-27 Aralık 1957). Abane Ramdane Cezayir’in kurtuluşu için yürütülen mücadelenin örgütlenmesinde önemli bir rol oynamıştır ve bu nedenle ‘devrimin mimarı’ olarak anılır. Modern Cezayir devletinin kurulmasını sağlayan Soummam Konferansı’nın (20 Ağustos 1956) toplanmasına önayak olmuştur. Frantz Fanon’un yakın dostudur.
3. Cezayir Komünist Partisi’nin gayri resmî yayın organıdır. 1938’de kurulmuştur, Fransızların sansür ve kapatmalarına rağmen Houari Boumédiène liderliğindeki Devrimci Konsey tarafından yasaklandığı 1965’e kadar sömürge karşıtı ve komünist Henri Alleg tarafından yayımlanmıştır. Cezayir’in bağımsızlığını kazandığı 1962 yılında en çok okunan günlük gazete olduğu tahmin edilmektedir.

Parti-Devlet vs. Cemaat Demokrasisi

Ülke, sermayenin bölgesel ve dönemsel çıkarları uyarınca yeniden kuruluyor. Kuruluş doğudan gerçekleşiyor. Kuruluşun doğudan gerçekleşmesi, kuruluşta Kürd’ü ve Müslüman’ı öne çıkartıyor. Hangi Kürd’ün ve hangi Müslüman’ın eleğin altında kalacağını, mücadele tayin ediyor. Kürd’ün belirli bir gücü var ve kendisini oradan teşkil ediyor. Ama Müslüman âlemin elinde, yıllarca antikomünist hareketin içinde ajanlık ifa etmekten başka bir iş yapmamış kadrolar mevcut. Bunlar kendilerine geçmişte emirler yağdırmış, DP geleneğinden gelen ağabeyleriyle iktidar koltuğuna yapışmışlar, olan bu. Dolayısıyla kuruluş momentinde eskinin koltuk sahipleri ön planda. Bu anlamda ilgili momentte bir tür İslam’dan söz etmek mümkün değil. İslam, sadece kurucu bir devlet ideolojisi olarak yeniden formüle ediliyor. İslam karşıtlığı ile kendi öznelliğini, failliğini bu momentte kurmak isteyenleri, demek ki, hüsran bekliyor. Sola yeniden böylesi bir kuruluş düşüyor. Son operasyonlar bahanesiyle, İslam ve Kürd karşıtlığı solda toplanıyor.
AKP, ülkenin yeniden kuruluşuna, doğudan gerçekleşen inşa faaliyetine “parti-devlet” olarak cevap vermek demek. O, esasında devletin eteğinin dibindeki tarikatları, grupları ve cemaatleri devlete ram ediyor. Onları dize getirmek gibi bir role, misyona sahip. Bugün “rol”den ve “misyon”dan bahsedenlerin AKP’ye işaret etmesi bu yüzden. Parti, fukara Müslüman halkı mevcut Kemalist iktidar ilişkilerine kul etmeye çalışıyor, onun için var. Yani AKP, İslamcılığın tüm tartışmalarının stabilize edilmesi, tüketilmesi ve ezilmesi demek. Kuruluş sürecinin iktisadî yapısını tabiî ki neoliberalizm tayin ediyor ama buradan bir ekonomizm türetmemek elzem. Zira ekonomizm üstyapısal unsurları dokunulmaz kılıyor. “Ekonomi-politik” formülünde politik özne iktisadî olan üzerinden tesis ediliyor. Bu da AKP’nin siyasetine eklemlenmekle sonuçlanıyor. İktisadî özneler, politikaya düşman olan kısmıyla ele alınıyorlar. Ulus-devlet türünden kurguları ezdiği için iktisadî öznelerin varlığını alkışlamak, politiklik zannediliyor. Tam da bu nedenle, “Tayyip Erdoğan’ın 2050 ufku”ndan dem vuruluyor. Müslüman halk, ancak egemenlerin ideolojisi uyarınca “ümmet” denilen cennete erişebileceklerine inandırılıyor. Buna, saf politik öznellikle karşı çıkıp, iktisadî olanı nesneleştirerek cevap vermek bir sonuç üretmiyor. Faşizan ya da totaliter, iktidarın ideolojik argümanlarına karşı tam boy cepheden bir karşıtlık üretmek gerekiyor. Belki de ümmetin bugünün mazlumlarının-sömürülenlerinin boynunun borcu olduğunu dillendirmek gerekiyor.
Bugün AKP ile Fethullah arasında cereyan eden kavgada AKP tetikçileri, açıktan cemaate parmak sallayıp, “CHP’yi desteklerseniz, bu ülkede devrimcilere yol açarsınız” diyorlar.(1) İşareti buradan almak gerekiyor. İlgili ideolojik balonun patlayacağı yerin işareti, devrimcilerin bizatihi varlığı oluyor. Zira cemaat, ABD-İsrail eliyle edindiği özerklik imkânı sayesinde, alternatif bir hattı temsil ediyor. O, ancak antikomünistlik yapmak kaydıyla hapisten çıkartılmış Said-i Nursi’yi takip ederek, devletin girmediği yerlere giriyor, devletin ajanı olarak. Özal’dan bugüne iktidarın hep bir yerinde var oluyor ve bu varoluş emperyalizmin sopası olmaya yazgılı. Dilipak’ın tespitiyle(2), köksüz bir hareket, balon misali şişiriliyor. Cemaat bu tartışmada AKP’ye diyor ki(3), “sen de doğuya doğru büyürken, içine İran giriyor, farkında değilsin.” Bu aşamada “İdris-i Bitlisî’nin ülkesi yıkılıyor” yaygarası kopartılıyor ve özünde “İran’a karşı oluşmuş varlığımız boşa düşüyor sizin yüzünüzden” denilmiş oluyor. Batı ajanlığı ve batılı ajanlık, alan kavgası veriyor. İran’a uzanan el, ona karşı olan kafanın kendisi kadar tehlikeli. Ülkenin doğudan kurulması, doğunun da yıkılmasını şart koşuyor. “Ümmet” denilen cennet için buranın cehenneme çevrilmesi gerektiği, millete inandırılmak zorunda. Bunun için herkesin ekmeğe, suya kul edilmesi gerekiyor. Suyun başına geçip herkesi yönetmenin yolları aranıyor. Ama tersten, meselenin dolarlara, avrolara indirgenmesi, kitlelerin paraya kulluğa devam etmesini anlatıyor.
Kavga İran hattından kopuyor. İran düşmanlığı Fethullah çizgisinde esasen İran Devrimi düşmanlığı ile tanımlı. O, İslamî devrimin önünü almak için görevlendirilmiş bir dalgakıran. İdris-i Bitlisî türünden tarihsel referansların bulunması, zarftan ibaret. Cemaat, temelde efendilerine, “bu topraklarda yeni bir devrim olmasın istiyorsanız, ben size lâzımım” mesajı vermiş oluyor. AKP de “ben varken sana iş düşmez” diye restleşiyor ve karşı-devrimci pratiğine alan açmak için uğraşıyor, zira Marx’ın tespitiyle, “karşı-devrim de sonuçta bir devrim”. Bu “devrim”in ilerlemesi, Fethullah’ın sinir uçlarına dokunuyor. Mesele, suyun başını tutmak ve herkesi susuz bırakıp bu suya mecbur etmek. Bu noktada mevcut gerilimin ne sebeple açığa çıktığının analiz edilmesi zorunlu. İlk elden verilerle, gerilim ve çatışmanın devletin parti nezdinde toplaşması ve milletin “kontrol dışı” unsurlarının törpülenmesinden kaynaklı yaşandığını söylemek mümkün. Ama verili hâlde Fethullah’a kontrol dışılık tespiti üzerinden, “solculuk” atfetmek büyük yanılsama.
Bir komplo teorisine göre, AKP devlet ideolojisinin bir kanadıyla anlaşıyor. Deniz Baykal’ın da içinde olduğu bir mekanizma sayesinde Tayyip başbakan yapılıyor. Burada bir şey verildiğine göre, bir şey de istenmiş olmalı. Burada istenenin, “Fethullah’ın kellesi” olduğu iddia ediliyor. Zira Fethullah yeni konsolidasyon momentinde ıskartaya çıkartılmış bir isim. Tayyip, özünde CHP’nin iç ve dış siyasetinin taşıyıcılığını yapıyor. Dış siyasette İsmail Cem, iç siyasette Kemal Derviş politikaları İslamî kılıfla sunuluyor. Bu kurguda Fethullah, Öcalan’ın ifadesiyle, merkeze çekilen polis şefi. Bu noktada Ergenekon yargılamaları üzerinden Fethullah’a bir alan açılıyor. Ordu, kendi artıklarından kurtuluyor. Yollar temizleniyor. Süreç içerisinde devlet mekanizması muhtaç olduğu parti-devletine kavuşuyor. Bu kurguda artık cemaat demokrasisinin terbiye ediciliğine ihtiyaç kalmıyor. Disiplin ve terbiye tek elde toplaşıyor.
Parti-devlet olarak AKP, kendi demokrasisini kurmak için kontrol dışı unsurları bertaraf ediyor ya da onu hizaya sokuyor dolayısıyla. “Paralel devlet” terennümlerinin dile dolanması buna işaret ediyor. Bu kavramı dillendiren ilk kişinin Öcalan olduğunu hatırda tutmak gerek. Demek ki doğudan kuruluş batılı ajanlarını vuruyor, doğunun faillerini öne çıkartıyor.
AKP, Mısırlı şehide Esma’yı anlatmak için kullanılan “4” işaretini ideolojik bir müdahale ile tek devlet, tek millet vs. yalanına dönüştürüyor. Müslüman halk, bu kâfir devletin kulu olmaya zorlanıyor. Onu sorgulama ihtimalleri bir bir siliniyor. Açık kapılar hızla kapatılıyor. Devletin partisinden parti-devlete evrilen bir oluşum, kaotik, belirsiz her türlü unsuru dışarıda bırakıyor. Nusaybin’de dikilen duvar ne ise, polise ve savcıya getirilen yetki sınırı da o. Sınırların çekilmesi için önce kılıçların çekilmesi gerekiyor. Bu kılıçlar ve sınırlar çekilince, AKP’nin kitle kaybedeceğini düşünmek yanılsamalı. Zira AKP, tam da kitlesine olan güveni için ve bu güven üzerinden ilgili hamleleri yapıyor. Eskiden Fethullah’ın yüzde sekizlik oyundan bahsedilirken, bu kitlenin yüzde bire gerilediği iddia ediliyor. Tam da bu nedenle Fethullah’a parti kurması söyleniyor. “Her partiye eşit mesafedeyiz” diyen bir hareketin parti-devlet için tehlike arz ettiği açık. Kontrol edilmesi gereken bu hareketin verdiği terbiye, devlet disiplinine sokulmak zorunda. Disiplin, yağma, talan, sömürü ve zulüm için önşart. İkinci şart olarak terbiyenin de imkânlarının devletin eline geçmesi mecburi. Yani AKP’yi her şeyden yalıtık, basit bir özne olarak okumak çıkışsız. Onun ardına, mazrufuna, derûnuna bakmak gerekli.
Konsolidasyon sürecinin en önemli tehdidi, esasında Kürd hareketi. Kavganın fitilini ateşleyen de, bir ölçüde, Öcalan’ın hamleleri olsa gerek. Çünkü AKP ile yaşanan geçici yakınlaşma, Cemaat’in bölgesel planlarda boşa düşmesine neden oluyor. Karşı-devrimci süreç Cemaat’i ıskartaya çıkartıyor. Kürdistan’da dershanelerle gençliği devlete ve sermayeye hizmet eri yapma projesi, Kürdlerin manevralarıyla değersizleşiyor. Kürd’e uzanan el, diğer el ile cemaatin iteklendiğini anlatıyor. Doğudan batıya doğru kuruluş, doğunun stabilize edilmesini, kontrol altına alınmasını dayatıyor. Doğuya sefer oluyor, zafer olmuyor. Bir yanıyla doğuda zafer olamadığından, Fethullah’ın “batı ajanı” olduğuna dair sözler işitiliyor. Doğudan kuruluş, Fethullah’ın mevcudiyetini tehlikeli ya da faydasız kılıyor. Yaşananı bir “iç” temizlik olarak okumak mümkün bu açıdan. Fethullah, “tam da bize hizmet ettiği için Özal öldürüldü” diyerek esasında “bize hizmet etmeyen de ölür” demiş oluyor ve bir yerlere işmar ediyor. Onun tasfiyesinin de belirli yerlere atıfta bulunuyor olması gerek. “Faşizm emperyalizmin içe dönük olan hâlidir” tespiti doğru ise, Türkiye alt-emperyalist olduğu değil, olamadığı için AKP merkeze çekilmiş olmalı. Biri içteki, diğeri dıştaki “İsrail”e bağlı. İçteki İsrail’in bugün Ortadoğu’ya kama niyetine sokulmuş gerçek, dışta olan İsrail’le bir tür rekabet içine girdiği momentler var. Demokrat Parti’nin ve Menderes’in tam da “ümmetin birliği” gibi şişirme bir hedefle öne çıktığı durumda tasfiye edildiği biliniyor. İç siyonizm dış siyonizmi kimi zaman hasım, kimi zaman rakip kimi zaman da düşman olarak görüyor. Bu durum yanıltıcı olmamalı.
Bugün AKP tetikçileri, açıktan “kurtuluş savaşı” yaşandığını ilân ediyorlar. Bu savaşın “yerli, güçlü, bu toprakların bağrından çıkmış, özgün ve dik duran bir halk önderi” şahsında gerçekleştiğine inanıyorlar. İlk kurtuluş savaşı savaşlardan yılmış halka rağmen, birkaç siyonistin, sabetayistin ve masonun tetiklediği bir hareket. Bu da öyle olmalı. Aynı jargona başvuruluyorsa, başka bir seçenek mümkün değil.
Tayyip, bir imge olarak parti-devlete işaret ediyor. İttihatçıların kurduğu devlet, yeni Kemal’ini buluyor. Dolayısıyla ülke, efendiler için yeniden koruma altına alınmış oluyor. Yıkılma ihtimali zamansal olarak ötelenmiş oluyor. Bu kurtuluş savaşında kurtulan şeyin işgalciler ve hainler olması gerek. Bir ânda Fethullah’ın işgalci ve hain seviyesine çekilmesi bu açıdan manidar. Mevcut momentte birden Yunan, İtalyan ve İngiliz sermayesiyle ilişkili olan batı Anadolu toprak ağalarına ve tefecilerine dönüşüveriyor. Eski gerilim, yeni bir biçim altında, tekrar su yüzüne çıkıyor. Batı Anadolu hattına çekilmek, onu bugün CHP-MHP hattına doğalında zorluyor. AKP ise alt sınıfsal katmanlara doğru evrilerek, gücünü oradan konsolide etme imkânı buluyor. Yolsuzluk operasyonlarının tersten, halkta aksi bir tepkiye yol açtığı biliniyor. Üç beş orta sınıf bond çantalı safları terk ediyor ama mütedeyyin fukara kesim çeşitli gerekçelerle AKP’ye bağlanıyor. Esasında devlet mekanizması AKP şahsında, bu kesimlerle kopan ya da esneyen ilişkilerini tamir etme şansına kavuşuyor. Fethullah cemaatten camiaya evrilerek, o fukaranın dininin dışına çıkacağını söylemiş oluyor. Bir fikir etrafında görece daha esnek ve liberal bir yapıya işaret ediyor. Ama düne kadar hizmet ettiği devlet onu içerip aşarak farklı kompozisyona evriliyor.
Solda da bu sürecin benzer bir seyri var: orada da parti-devlet anlayışına karşı anarşizmden rol çalan tuhaf demokratik cemaat ilişkileri çıkartılıyor. Benzer bir süreci, cemaat ile AKP arasındaki gerilimde de görmek mümkün. Parti-devlet anlayışına karşı bir tür cemaat demokrasisi savunusu yapılıyor. Bu noktada parti-devletin de cemaat demokrasisinin de efendilerin elindeki kılıcın iki keskin tarafı olduğunu bilmekte fayda var. Son operasyonla cemaat vurucu gücünden, AKP de hegemonik gücünden ödün vermeye zorlanıyor.(4) Aynı operasyon sola da çekiliyor esasında. Camialaşma partileşmenin karşısına çıkartılıyor. Bu türden sosyologlar eliyle sol iktidar mücadelesinden alıkonulmak isteniyor, yedeğe çekiliyor.
Kıyamet, İran’la gizli yapılan doğalgaz ithalatı yüzünden kopuyor. Bu kanalda Fethullahçıların suyun başına geçmeleri mümkün değil. Bugün AKP tetikçileri(5), tam da bu meseleyle bağlantılı olarak, “İran’ın Türkî cumhuriyetlerdeki etkisinin kırılmasına mani olmak için Fethullah okullarının desteklendiğini” ikrar ediyorlar. Türkiye “büyüyorsa” ve bu büyüme doğudan batıya doğru bir kuruluş üzerinden gerçekleşiyorsa, esasen İran’ın meselenin merkezine yerleştirildiği iddia edilebilir. İsrail ve ABD’nin yapılan “operasyon”un arkasında olması, AKP’lilerin gördüğü biçimiyle, tam da İran’ın ağırlığı ile ilgili. Muhtemelen yeni dönemde Tayyip’ten yerli ve Müslüman bir “Mustafa Kemal” karikatürü çıkartacaklar. Bu karikatürün eskinin Rıza Şah’ıyla ilişkilendirilmesi daha bir mümkün.
Mustafa Kemal’in bektaşî ya da mevlevî fetvacıları vardı, bugünkü karikatürse Hayrettin Karaman(6) türünden hocalara ihtiyaç duyuyor. Her ikisini de mutlak iktidar sahibi olarak görmek hatalı. Ana ittihatçı gelenek, parti-devlet ve cemaat demokrasisi arasında belirli bir gerilimde ifadesini buluyor. Biri içi konsolide etmeye, diğeri dışı düzlemeye mecbur. Dönemin “mazlum halkların önderi” olarak lanse edilen Mustafa Kemal ve Türkiye’nin yerini Tayyip ve “Yeni Türkiye”(7) masalları alıyor. Yeni savaş kabinesinde bir jitemcinin olması tesadüf değil.
Demokrasi, aslında devletin parçaladığı bireylere devletin dolaylı olarak yedirilmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla cemaat demokrasisinin açtığı kanala girmek, buna sevinmek, devletin mikro alana nasıl yerleştiğini görmezden geliyor. Emniyet ve yargı alanındaki tüm çatlakların kapatılması ile bu sürecin kapanacağı açık. “Amerikan polisi” eleştirisi, polisin Amerikanlaşmasını gizliyor.(8) Taktiklerin İsrail askerlerinden aşırma olduğunu örtbas ediyor. Silâhların menşesi unutuluyor.
Cemaat demokrasisinin açtığı yarıktan ilerlemek, sadece huzuru ve rahatı örgütlüyor. Huzursuzluk ve rahatsızlık terörize ediliyor. Sol, bu kanala girmekle kendi topuğunu nişanlıyor. “Hükümet istifa” söylemi, Gezi sürecini lime lime etmiş solun ağzında yalana dönüşüyor. Zira gerekli güç odakları ve ocakları oluşmadığı için bu slogan en fazla erken seçime ve CHP-MHP koalisyonuna işaret etmiş oluyor. Kitlelere “paranızın peşine düşün” demek, onları paraya kul ediyor; kitleleri hükümet karşıtlığında cisimleştirmekse, kitlelerin politik varlığını soyut kabul etmekten ileri geliyor. Dolayısıyla somut, elle tutulur güç ilişkileri ya görülmüyor ya da bu yönde bir ihtiyaç zuhur etmiyor.
Parti-devlet eleştirisi, devletin partileşmesini; cemaat demokrasisi eleştirisi, demokrasinin cemaatleşmesini görmüyor. Bir tür “cambaza bak” oyunu oynanıyor. Bu eleştiriler, esasında birer koruma biçimi. AKP, kendisini devletin partisi olarak inşa ediyor oluşunu gizliyor. Fethullah ise, demokrasiyi cemaatleştirme niyetlerini saklıyor.
Eleştiriler bu minvalde tek taraflıdır ve suyun başına geçenlerin çıkarları uyarınca biçimlenmektedir. Fethullah, devletin partileşmesi sürecinde kadrolarının tasfiye oluşuna karşı direnç geliştirmiştir. Muhtemelen demokrasinin cemaatleşmesi karşısında Tayyip, altının oyulduğunu düşünmüştür. Direnen de altının oyulduğunu düşünen de aynı güçlerdir. Tartışma yöntemseldir. Özetle AKP devletleşmiştir. Ama bu süreç, devletin de partileşmesine doğru evrilmiştir, demokrasi de cemaatleşmiştir.
Fethullah Gülen cemaat ve camia(9) arasında ayrım yapmaktadır ve kendi hareketini “camia” olarak tarif etmektedir. İlki bitmiş tamamlanmış olana, ikincisi bir iradeye, toplama iradesine işaret eder. Demek ki itiraz, “tek parti” ya da “diktatör” eleştirileri, devletin partileşip demokrasinin cemaatleşmesine izin verilmemesiyle ilgilidir.
Camia hareketi, Gezi’den, hatta Hakan Fidan krizinden beri ortaklık teklif etmektedir. Bir tür Selçuklu sultanının yanıbaşında onu ikaz eden Nizamülmülk olma hevesindedir. Bu, “bu kadar böbürlenme padişahım, halkın içinde yaptıklarının bir karşılığının olmasını istiyorsan bana muhtaçsın” demektir. AKP ise yeni kuruluşta bu türden bir ortaklığa kapalıdır. Bu devletin “serseri” ya da “alt-emperyalist” olmasından değil, tam aksine neoliberal hegemonyanın basit ve aktif bir aktörü olma gayretiyle ilgilidir. Devletin serseri ya da alt-emperyalist olma imkânı, şansı yoktur. Yapılanlar, olanlar, piyasaların, paranın akış hattının, emperyal projelerin, bölgesel tasarımın dışında asla gerçekleşmez. Sol özneler açısından meseleyi soyut bir kapitalizm eleştirisine indirgeyenlerin devleti olandan büyük göstermeleri zaruridir. Böylelikle kitleler devlete karşı mücadelenin nafileliğine ikna edilmiş olurlar.
AKP mülkün, metanın iktidarı, Fethullah paranın demokrasisi peşindedir. AKP devletin şirket gibi, Fethullah, şirketin devlet gibi yönetilmesidir. Demokrasi çığırtkanlığı yapmak, kitleleri o mülkün iktidarına bağlamak demektir. İktidar üzerinden siyaset yapmak, kitlelerin iradesini iğdiş etmektir. Bu çürümeyi kökünden söküp atacak, it dalaşına son verecek olan, mülksüz, parasız pulsuz kitlelerdir.
Tayyip Erdoğan Samsun mitinginde, “biz sistemdeki bozuk çarkları düzeltmek için geldik” demekte, bir yerlere mesaj vermektedir. Halkın kadîm mesajı ve tokadı ise şudur: “Bozuk düzende sağlam çark olmaz.”
Siyonist-emperyalist şebekenin tetikçisi olarak Fethullah milletin birliğine kastetmiştir. Millet bu saldırıyı savuşturacaktır.
Siyonist-emperyalist şebekenin faili olarak AKP hak-batıl ayrımına küfretmiş, halkın ikiliğine kastetmiştir. Halk bu cerahati içinden söküp atacaktır.
Cidal Haksoy
Dipnotlar
[1] “Fatih Tezcan: Asıl Hedef Erdoğan”, Yeni Akit, 1 Aralık 2013.
[2] “Tetikçileri de Vururlar”, Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit, 19 Aralık 2013.
[3] “Şah Diyen Şah İsmail Olmasın!”, Kerim Balcı, Zaman, 20 Aralık 2013.
[4] “(…) bu sürecin bu denli ağır geçmesinin temel nedeni, yukarıda bahsedilen üç sosyalleşme mecrasını tamamlaması gereken bir dördüncü mecranın son otuz yıldır Türkiye’de baskı altına alınmış olmasıdır. Bu sosyalleşme mecrası, cemaat ya da cemiyet değil ‘camia’dır.” (“Camia Cemaate Karşı: Halk Meclisleri Neyi Hedeflemeli?”, Utku Balaban, Bianet, 23.06.2013.)
[5] İsmail Nacar’dan aktaran: a.g.m., Abdurrahman Dilipak.
[6] “Türkiye’nin Dostları ve Düşmanları”, Hayrettin Karaman, Star Gazetesi, 19.12.2013.
[7] “Bu, Çokuluslu Bir Operasyondur”, İbrahim Karagül, Yeni Şafak, 20.12.2013.
[8] “Affedersiniz, Siz ABD Polisi misiniz?”, Ali Karahasanoğlu, Yeni Akit, 19.12.2013.
[9] “Cemaat Değil, Camia”, Ekrem Dumanlı, Zaman, 20.02.2012.

Lenin ve Şark

Birinci Enternasyonal, Komünist Enternasyonal’in esaslarını ortaya çıkarmıştı ama Enternasyonal’in kısa ömrü, temel rotanın belirlenmesinden fazlasına izin vermedi ve sömürgecilik sorunu, derinlemesine ele alınamadı.
İkinci Enternasyonal’e gelince, orada MacDonald[1], Vandervelde[2], Henderson[3], Blum[4] gibi ve bu tipteki delegelerle ne kadar da ilgi gösterilmişti bu konuya! Bu liderler, en ufak fırsatı kapitalistlerinin sahip oldukları sömürgelerde uyguladıkları emperyalist siyasete kayıtsız şartsız eklemlendiklerinin altını çizmek için kullanıyorlardı. Bu baylar, sömürülen halkların bağımsızlık için verdiği mücadeleyi desteklemediler. Bir kere iktidara geldiğinde, başta Hint ve Sudan halkları olmak üzere, sömürgelerdeki halkların yabancı zalimlere karşı cesaret dolu mücadelelerinin bastırılmasında, Baldwin[5] ve Chamberlain’e[6] hiçbir yönden karşı koymayan MacDonald’dan başkası mıydı?
Bu bayların emirleriyle yerlilerin köylerine bombalar yağıyor, görülmemiş zalimlikte ve vahşilikte baskı uygulanıyordu. Bu oportünistlerin uyguladıkları siyasetle işçileri, beyaz ırktan olanlar ve beyaz olmayanlar olarak ayrıştırmaya çalıştıkları; bu aldatıcıların etkisindeki sendikaların da beyaz olmayan işçileri bünyelerine katmayı reddettikleri herkes tarafından bilinir. Başka diğer konular yanında, sömürgecilik konusundaki siyaseti söz konusu olduğunda, gerçek bir küçük burjuva örgütü olan İkinci Enternasyonal’in maskesi düşer. İşte bu nedenle sömürge ülkelerde, Ekim Devrimi gerçekleşene kadar sosyalizm, sömürü ve aldatmanın yeni bir enstrümanı ve beyazlara ayrılmış bir öğreti olarak algılanıyordu.
Sömürülen halklar için gerçekten devrimci bir çağın açılmasının müsebbibi, Lenin’dir.
Lenin, ilk olarak Avrupalı ve Amerikalı emekçiler arasında sömürülen halklara yönelmiş olan kemikleşmiş önyargıları mahkûm etmiştir. Onun Komünist Enternasyonal tarafından da kabul edilen ulusal sorun hakkındaki tezleri, dünyanın ezilen halklarının gerçekleştireceği o büyük bir devrim sürecini tetiklemiştir.
Lenin, ilk olarak dünya devrimi için sömürge meselesinde doğru çözümün önemini kavramış ve bunun altını çizmiştir. Hem Komünist Enternasyonal’in hem Uluslararası Sendikalar Federasyonu’nun hem de Komünist Gençlik Enternasyonali’nin[7] kongrelerinde bu sorun, her daim en önemli konular arasındadır.
Lenin, ilk olarak mesaisini sömürülen halkları devrimci harekete kazanmanın önemine hasretmiştir. Sosyalist devrimin sömürülen halklar olmadan başarılamayacağının altını ilk çizen de odur.
Ayırt edici özelliği olan öngörüsüyle Lenin, sömürgelere devrim konusunda yol göstermek için bu topraklarda yükselen ulusal kurtuluş hareketlerinden sonuna kadar yararlanmayı bilmenin önemini kavramıştı. Sömürülen halkların mücadelesinin desteklenmesiyle, dünya emekçilerinin sosyalist devrime çok sayıda yeni ve güçlü müttefik kazandığını görmüştü.
Sömürge halkların Komünist Enternasyonal’e katılan delegeleri, önderimiz ve yoldaşımız Lenin’in ilgisini hiçbir zaman unutmayacaklar. Lenin’in kendi ülkelerindeki devrimci çalışmaların son derece karmaşık şartlarını ve özgünlüklerini nasıl da derinleştirdiği, sömürge halklar tarafından her zaman hatırlanacaktır. Hiçbirimiz Lenin’in öngörülerinin hangi noktalarda haklı olduğunu ve öğretilerinin ne kadar dakik olduğunu takdir edemedik.
Sömürge ülkelerin en geri kalmış kitlelerini seferber edebilmeyi onun bilgeliğine borçluyuz. Dünyanın her tarafındaki komünist partiler tarafından uygulamaya konan taktikleri, sömürge ülkelerin en iyi ve en faal unsurlarını, her zaman bu ülkelerdeki komünist harekete kazanmamızı sağlamıştır.
Ulusal soruna Lenin’in Sovyet Rusya’da ileri sürdüğü çözüm ve bunun Komünist Parti tarafından gerçekleştirilen uygulamaları, sömürge ülkeler için en etkili propaganda silâhları olmuşlardır.
Ezilen ve köleleştirilen halklar için Lenin, esaret altındaki sefil hayatların tarihsel miladının kahramanı ve aydınlık geleceğinin sembolü olarak kalacaktır.
Ho Chi Minh
La Sirène
21 Ocak 1926
Œuvres Choisies [Seçme Eserler], Paris: François Maspero, s. 30-32.
Dipnotlar
[1] James Ramsay MacDonald (1866-1937): Bağımsız İşçi Partisi ve İşçi Partisi’nin önderidir. Sınıfların işbirliği tezinin ve “kapitalizm içinde sosyalizmin ilerici entegrasyonu” programının taraftarıdır. 1924’te ve 1929-1935 arasında Birleşik Krallık Başbakanlığı görevlerinde bulunmuştur. 1931'de Liberaller ile Muhafazakârları da kapsayan bir Millî Hükümet kurulması çağrısında bulundu (Süreci gerçekte yönlendiren muhafazakâr Baldwin’di). Bunun üzerine MacDonald, bakanları Snowden ve Thomas ile birlikte İşçi Partisi'nden ihraç edildi. MacDonald, Britanya emperyalizmini ateşli bir şekilde savunmuş ve İngiliz işçi sınıfı içinde reformizm yanılsamasının yayılmasına katkıda bulunmuştur.
[2] Emile Vandervelde (1866-1938): Belçika İşçi Partisi lideri ve İkinci Enternasyonal’in önderlerindendir. Sovyetler Birliği’ne silâhlı bir şekilde müdahale edilmesi gerektiğini savunmuştur ve işçi hareketinin bölünmesi için çaba göstermiştir.
[3] Arthur Henderson (1863-1935): İşçi Partisi’nin (İngiltere) liderlerindendir. İçişleri Bakanlığı (1924) yapmıştır. İkinci MacDonald Hükümeti’nde, 1929-1931 arasında dışişleri bakanlığı görevinde bulunmuştur. Ulusal ve uluslararası meselelerde gerici bir politika izlemiştir.
[4] André Léon Blum (1872-1950): Fransız Sosyalist Partisi’nin lideridir. Uzun yıllar boyunca partinin merkezî yayın organı olan Populaire’in yayın yönetmenliğini yapmıştır. Halk Cephesi’nin (Front Populaire) 1936 seçimlerindeki başarısından sonra Başbakanlık yapmıştır. Gerçekte ise Cephe’yi baltalamaya ve eylem planını sabote etmeye uğraşmıştır. Blum’un bütün çabası marksizmi “aşmak” ve “sosyal-demokrasi”yi yaymaktır.
[5] Stanley Baldwin (1867-1947): Britanya muhafazakârlarının önderidir. 1923-24, 1924-29 ve 1935-37 tarihleri arasında başbakanlık yapmıştır. Aşırı derecede sömürgeci bir politika izlemiştir. 1924-27 Çin Devrimi’ne karşı silâhlı müdahalenin kışkırtıcılığını yapmıştır. 1926’daki genel grevin ve madenciler grevinin bastırılmasını yürütmüş ve Moskova ile diplomatik ilişkilerin kesilmesini (1927) sağlamıştır. İtalyan ve Alman faşizmlerini teşvik etmiş ve Alman militarizminin SSCB’ye yönelmesi beklentisiyle faşist rejimlere yaklaşmıştır.
[6] Austin Chamberlain (1863-1937): İngiliz siyaset adamı. Muhafazakâr Parti hükümetlerinde maliye ve dışişleri bakanlığı yapmıştır. Uyguladığı siyasetle SSCB’yi yalnız bırakmaya ve büyük kapitalist güçleri SSCB’ye karşı bir blok hâline getirmeye çalışmıştır. Almanya’nın yeniden silâhlanmasını desteklemiş ve Alman militarizminin SSCB’ye yönelmesine çabalamıştır.
[7] Komünist Enternasyonal’in gençlik örgütlenmesidir. 1919’da başlayan faaliyetlerine 1943’te son vermiştir.

Nur ve Fer

Peygamber’in doğuşu, mazlumun nurudur. Onu mülk edinenlerin ve mülklerinin muhafızı kılanların elinden, o nuru söndürmekten başka bir şey gelmez. Soy sop sahiplerinin ilk işi, Hz. Muhammed’i kutlu bir soya bağlamak; mülk sahiplerinin ilk hamlesi, O’nu kale kapısına iliştirmek olacaktır.
Bu soy hikâyesi, mecazî bir anlatıma dayanır aslında. Allah’ın değil, Mülkün yarattığı “Türk”, Peygamber’in İbrahim soyundan oluşunu şu şekilde tefsir edecektir bu noktada: “İbrahim Peygamber Sümerliydi, Sümerler de Türk olduğuna göre, Hz. Muhammed de Türk’tür.”
Aynı hikâye insan olmayı bir nur mecazına indirgeyecek, Hz. Âdem’den beri bu nurun soydan soya geçtiğini söyleyecektir. Özel insanlara mahsus olan bu nura bağlanmak da gene ancak özel insanlara mahsus olacaktır. Dolayısıyla buradan, özel insanlar olan zenginler, mülk sahipleri, kendi dinlerini kurma imkânı bulacaklardır. Genele mahsus olması gereken nur, özel kişilerin gözlerindeki fere indirgenecektir.
Hz. Muhammed söz konusu nuru, babası Abdullah’tan almıştır. Babanın alnındaki nuru ilk ve tek gören de pazardaki zengin bir kadındır, hikâyeye göre. Bu izahta, zenginliğin altı çizilmekte, o nuru görmenin ve buradan da Allah’a yakın olabilmenin önkoşulunun zenginlik olduğu, dolaylı olarak söylenmiş olmaktadır. Tevbe-32’ye atıfla, Allah’ın nurunu tamamlaması, putlaştırma gayretleri ve bu gayretlerin sahiplerinin kuru gürültüleriyle engellenmeye çalışılmaktadır. Hz. Muhammed ile Allah arasındaki açı silinmekte, Peygamber’i taklit etmek, nurun tamamlanması olarak görülmektedir. Oysa Medine, son değil, başlangıçtır. Tevbe ise “başa, başlangıca dönmek” demektir.
Fâtır Suresi’ne göre, “Allah zengin, kul yoksuldur.” Mal azgınlığından kulakları sağır, gözleri kör, kalpleri mühürlü olanın Allah’a yakın olmasının imkânsızlığını dile döken Kur’an’ın yırtılıp atıldığı yer, zenginliğin Allah’a yakınlığın temel ölçütü kılınmasıdır. Tersten, aslında, zenginler, kendi din algılarını mutlaklaştırmakta, bunu resmî din olarak pazarlamaktadırlar. Bu aşamada Peygamber’in bireye, Kur’an’ın O’nun anlattığı bir masala dönüşmesi kaçınılmazdır. Zengin, kendi iç huzuru için bu hamleyi yapmak zorundadır. Kavgaya çağıran ayetler geri plana itilecek, Peygamber, şirket yöneticilerine ve sahiplerine kişisel gelişim ve yönetişim dersleri veren bir hocaya dönüştürülecektir.
Elbette saraylarda farklı bir siyer, ilim, fıkıh, akaid ve tarih yazılacaktır. Ömrü boyunca mazlumun ve fakirin safında olmuş, kuru ekmeğini onlarla bölüşmüş bir önderin bugün zenginlere iç rahatlatıcı, manevi bir hap olarak sunulması tesadüf değildir. Hint gurularına binlerce dolar ödemek yerine, bu ülkede Müslümanlık daha kârlıdır. Zengin’in Allah’sızlığı din hâline getirmesi, ancak bu şekilde mümkündür. Zengin olması mümkün olmayan fakirlere, “size, bize özenmenizi mümkün kılacak bir oyuncak veriyoruz işte, daha ne istiyorsunuz” denilecektir. Alkol ve esrar âlemlerini taklit eden fukara gençler, bu sayede zenginlerle birkaç saatine de olsa özdeşlik kurma şansı elde etmektedirler. Aynı şekilde zenginler, alkol ve esrarın yanına dini de eklemektedirler. Dinin kendisi mazlumun içli çığlığıdır, afyon olan ise zenginin din dediği müsameredir.
Ancak böylesi bir Müslümanlık, zenginliği Allah’a yakın olmanın ölçütü kılabilir. O’na yakın olmaksa Muhammedî ve Kur’anî sorumluluğun silinmesinin ön şartıdır. Bu sorumluluk, zenginlerin tırnağına taş değmesin diye silinmektedir. “Leh’ül Mülk” çığlığı tam da bu sebeple sinir bozucudur. Allah’a yakın olmanın ölçütü zenginlik olunca, mal ve para ve iktidar, Lat, Menat, Uzza kılığında, yeniden Kâbe’yi işgal edecektir. Müşrik, Allah’a inanır, namaz kılar, Kâbe’yi tavaf eder, oruç tutar, bu üç putu da “Allah’ın kızları” olarak görür, onlar üzerinden Allah’a ulaşacağına, O’nun rahmetinden istifade edeceğine iman eder. Demek ki bugün de yeni bir Hicret’in, Bedir’in zamanıdır. Sonuç nedenin, biçim özün yerini almışsa, kıyam farzdır.
Mülkiyetle ve rekabetle düşünenlerin hazin sonudur bu. Diğer dinlerle veya putlarla yarışan, kendi dinini dinlerden bir din, putlardan bir put kılanların yapacağı ilk iş, Peygamber’in elindeki kılıcı kırmak olacaktır. Özde ve nedende duran bir önderin şekle ve sonuca kapatılması, modern veya postmodern zamanların putu kılacaktır onu.
Mülkiyetle ve rekabetle düşünenlerin, kendilerini buradan kuranların anlamadığı şudur: “Başarıya ait ve dair kelimeleri ve sözleri mülk edinirsek, biz de başarılı oluruz.” anlayışı ciddi bir açmazdır. Sözsüz eylem, eylemsiz söz ihanettir. Eylemin sözü, sözün eylemini görmemekse, esaret. Eylem nedene, söz öze dairdir. Kendi mülklerini neden ve öz olarak görenler, eylemli söze, sözlü eyleme asla tahammül edemeyecektir.
Varlığını ve özneliğini mülkiyete ve rekabete borçlu olanın, kendisine yönelik her eleştiriyi, tanrısına küfür olarak karşılaması doğaldır. Hak gelince batıl zail olacaktır, korkunun sebebi budur. Eleştirinin savuşturulmasının nedeni buradadır. Eleştiriden korkanlar, sömürü ve zulüm düzeni içinde buldukları yerden memnundurlar.
Reformizm ve teslimiyet kadar haricî kafası da eleştirilmelidir. Bu kafa, Allah’sız ve Muhammed’sizdir, tam da bu nedenle Kur’an’cıdır. Haricî kafası Allah’la Muhammed’i bir görür, Muhammed’i birey-insana indirger, bu yüzden insansızmış ve insana karşıymış gibi görünür, bu nedenle Hz. Ali’ye, “sen din işine insanı karıştırıyorsun” diye kızar. Aslında bu tepki, gayet insancıdır. Onlar için Kur’an mülk edinilmiş, rekabete sokulmuş bir metadan başka bir şey değildir. Arapçada “meta” sözcüğünün bir anlamı da bebeğin kirli bezidir. Artık haricî kafası için Kur’an bu düzeydedir. O artık mızrağın ucuna da takılır, twitter’a malzeme de kılınır.
Aynı haricî kafası, sadece kendi mülkünü ve rekabetçiliğini, oradan türemiş güdük “özne”liğini gören kimi sol ekiplerde de zuhur etmektedir. Reformizm de haricî kafası da herkesi kendi bireysel bilgi birikimi ve bireysel hikâyesine/varlığına ram etme peşindedir. Bunu da politika zannetmektedir. Kendi bireyliğine saygı duyulmasını isteyen bu özneler, bireyliklerini kuran dinamiklerin eleştirilmesini kat’a istememektedirler. Gizli bir akit vardır ortada.
İlk insan Hz. Âdem’dir. Ondaki nur Hz. Muhammed’e dek akıp geliyorsa, insan olma da o nurun mülk sahiplerine mahsus bir özellik olacak, böylelikle kabile mantığı ile, kendisi dışındakiler “hayvan” olarak kodlanabilecektir. İslam, tam da bu kodlamanın bir aracına dönüştürülmek zorundadır.
Kendi özneliğini rekabetle ve mülkiyetle kurmuş olanın, “Allah zengin, kul yoksuldur” ayetini anlaması mümkün değildir. Zira bu ayette, zenginlik “kendine yeterlilik” manasındadır bir yanıyla. Rekabetin ve mülkiyetin kurduğu özne, kendisini sürekli “kendine yeterli” olan bir varlık şeklinde satmak zorunda olduğundan, onun başkalarına muhtaç olduğunu görmesi de imkânsızlaşacaktır. Din tam da bu nedenle mazlumun bayrağıdır, tam da bu yüzden Kur’an müstezaflar yeryüzüne halife olsun diye inmiştir.
Mücadele içinde oluşmuş şeklî kimi unsurların savunuculuğunu ve koruyuculuğunu yapmak, Müslümanlık ve solculuk zannedilmektedir. Namazın ya da bir alana çıkmanın manası unutulmuş, her şey şekle kapatılmıştır. Bunu yapmayan, doğalında, haricî kafasıyla, kâfir ve münafık ilân edilecektir.
Zengin de, zenginin sefalı dünyasına öykünen de nurun tamamlanmasına karşıdır. Kendi bireysel, gündelik çıkarlarıyla bu kesimlerin söz konusu süreci anlaması mümkün değildir. Onların nur diye bildiği, kendi gördükleri ve gözlerindeki üç günlük ferdir.
Hz. Muhammed doğduğunda gökten bir nur inmiştir. İman da teslimiyet de O’nadır. İsmini mülk edinenlerin ve ol ismi put kılanların, böylelikle muktedir olanların doğdukları gün Şeytan’ın gülümsemesinden başka bir şey değildir. Şeytan’ın yüzündeki o pis gülümseme, 1 Mayıs ve diğer günlerde verilecek kolektif kavgalarla parça parça dağıtılacaktır.
Eren Balkır
21 Nisan 2014

1 Mayıs'ın Kökenleri Nedir?

Bir proleter bayram gününü, sekiz saatlik iş gününü elde etme aracı olarak kullanma düşüncesi ilk kez Avustralya'da doğdu. Avustralyalı işçiler, 1856'da, sekiz saatlik işgünü lehinde gösteriler yaparak, toplantılar ve eğlenceler düzenleyerek, hep birlikte bir günlük iş bırakmaya karar verdiler. Bu kutlamanın yapılacağı gün olarak da 21 Nisan tarihi saptandı. Avustralyalı işçiler bu kararı, yalnızca 1856'da uygulamaya niyetlenmişlerdi. Ama bu ilk kutlamanın Avustralyalı proleter kitleler üzerinde çok büyük etkisi oldu, onları canlandırıp yeni bir heyecana yol açtı ve bu kutlamanın her yıl tekrarlanmasına karar verildi.
Gerçekten işçilere, kendi kendilerine kararlaştırdıkları bir anda, kitle halinde işi bırakmaktan daha fazla cesaret ve kendi gücüne güven duygusunu ne verebilirdi? Fabrikaların ve atölyelerin ebedi kölelerine, kendi öz birliklerini toplamaktan daha fazla ne cesaret verebilirdi? Böylece, proleter bir kutlama günü düşüncesi hızla benimsendi ve Avustralya'dan diğer ülkelere yayılmaya başladı, ta ki sonunda tüm proleter dünyayı fethedene dek.
Avustralyalı işçilerin örneğini ilk izleyen Amerikalılar oldu. 1886'da 1 Mayıs'ın evrensel bir iş bırakma günü olmasına karar verdiler, 1 Mayıs'ta 200 bin Amerikalı işçi iş bıraktı ve 8 saatlik işgünü talebinde bulundu. Daha sonra uygulanan polisiye ve yasal baskılarla, işçilerin bu ölçekte bir gösteriyi tekrarlaması birkaç yıl engellendi. Yine de 1888'de bu yolda yeniden karar aldılar ve gelecek gösterinin 1 Mayıs 1890'da olmasını kararlaştırdılar.
Bu sırada Avrupa'daki işçi hareketi de güçlendi ve canlandı. Bu hareketin en güçlü ifadesi, 1889'da toplanan Uluslararası İşçiler Kongresi oldu. 400 delegenin katıldığı bu kongrede, sekiz saatlik işgünü talebinin en başta yer alması gerektiği yolunda karar alındı. Bunun üzerine Fransız sendikalarının temsilcisi, Bordeaux'lu işçi Lavigne, bu talebin tüm ülkelerde evrensel bir iş bırakma ile dile getirilmesini teklif etti. Amerikan işçilerinin temsilcisi, yoldaşlarının 1 Mayıs 1890'da grev yapılması yolunda aldığı karara dikkat çekti ve kongre bu tarihte uluslararası bir proletarya gününün kutlanmasına karar verdi.
Otuz yıl önce Avustralyalı işçiler, aslında yalnızca bir günlük kutlama düşünmüşlerdi. Kongre, tüm ülkelerin işçilerinin, 1 Mayıs 1890'da sekiz saatlik işgünü için, hep birlikte gösteriler yapmasını kararlaştırdı. Kimse bu kutlamanın daha sonraki yıllarda da tekrarlanmasından söz etmedi. Doğal olarak, kimse, bu düşüncenin bir şimşeğin çakışı gibi başarı kazanacağını ve işçi sınıfı tarafından kısa zamanda benimseneceğini önceden göremezdi. Bununla birlikte, 1 Mayıs'ın her yıl kutlanacak sürekli bir kurum haline getirilmesinin gerekliliğini herkesin kavraması ve hissetmesi için, 1 Mayıs'ın yalnızca bir kez kutlanması yeterli oldu.
İlk 1 Mayıs'ta sekiz saatlik işgününün uygulanması talep edildi. Ama bu hedefe ulaşıldıktan sonra da, 1 Mayıs'ın kutlanmasına son verilmedi. İşçilerin burjuvazi ve egemen sınıf karşısındaki mücadelesi devam ettiği ve tüm talepleri karşılanmadığı sürece, 1 Mayıs, işçi sınıfının bu taleplerinin her yıl dile getirildiği gün olacaktır. Ve daha iyi günler doğduğunda, dünya işçi sınıfı kurtulduğunda, büyük bir olasılıkla insanlık o zaman da 1 Mayıs'ı, geçmişte verilen zorlu mücadelelerin ve çekilen acıların anısına yine kutlayacaktır.
Şubat 1894

Mehdi Âmil

Mehdi Âmil’in yeniden gündeme gelişi yereldeki devrimcilerin çektiği acıyı ifşa etmektedir
Mehdi Âmil olarak bilinen Hasan Hamdan bölgenin dışında yaşayanlar için gizemli bir isimdir. Âmil, üretken bir kişi, şair, akademisyen ve Lübnan Komünist Partisi’nin üst düzey üyelerinden biridir. Batı Asya toplumunun özgül gerçekliği ve özel kimi içeriklerini marksizmin ilkeleriyle buluşturmaya hevesli bir Marksist teorisyen olarak Âmil’in ortaya koyduğu eser, onu Lübnan ve diğer Arapça konuşan toplumlar nezdinde önemli kılmaktadır.
Dünyayla ilgili günbegün değişen tarihsel kayıtlarda, hayatı önemli olup ciddi etkiler bırakmış ama bir biçimde kendi toplumları içinde sınırlı kalmış sayısız insan hikâyesi mevcuttur. Bu insanlar, kendilerini ünlü kılacak ve ölümsüzleştirecek sahne ışıklarından uzaktırlar. Mehdi Âmil, gölgede kalmış bu isimler için klasik bir örnektir.
Âmil, nadir bulunan cinsten bir aydındır. O kendi felsefesini açık, özlü, kapsayıcı ve ilişkili terimler dâhilinde, aktif biçimde uygulamaya ve yaymaya çalışmış devrimci bir düşünürdür. Hayatı, düşünceleri ve yazıları Arapça okuyabilen insanlarca, özellikle kendi neslince gayet iyi bilinir. O mezhepçiliğin hâkim olduğu bir ülkede seküler hareketin bir parçası, alternatif sosyo-ekonomik ve politik teorilerin var olma ve takip edilme imkânı bulduğu bir dönemde, Lübnan Komünist Partisi’nin üst düzey bir üyesi olarak faaliyet yürütür.
İsmi cismi bilinmeyen iki kişi tarafından Beyrut’taki evinin yakınında 18 Mayıs 1987 tarihinde suikasta uğrar. Bu suikast, ideolojilerinden bağımsız, mevcuttaki otoriter güçlerle özgürlük davasını güden kesimler arasında onlarca yıl sürecek mücadelenin bir parçasıdır. Bu eylemle bölgedeki komünistler çok sayıda rakip unsura ayrıştırılma sürecine girerler.
Ancak Mehdi Âmil’in ölümü son değildir.
Zaman içerisinde Âmil’in ortaya koyduğu külliyat ilgi çeker ve popülerleşir, belki de daha önemlisi, bu külliyat, Ortadoğu ve Kuzey Afrika genelinde patlak veren 2011 ayaklanmaları ile ilişkilendirilir.
Mehdi Âmil Kimdi?
Âmil, 1936 yılında Lübnan’ın güneyindeki Nebatiye bölgesinin Haruf isimli küçük bir kasabasında dünyaya gelir. Liseyi 1955’te Beyrut’taki Makasid Okulu’nda bitirir. Doktorasını ise Fransa’daki Lyon Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden alır.
Genç aydın ardından Cezayir’e gider ve orada eğitim sektöründe çalışır. Bu dönemde aynı zamanda Afrika Devrimi isimli dergi için eğitim ve yöntemlerini incelediği bir dizi makale kaleme alır.
1976’da Lübnan’a döner ve kısa bir süre sonra felsefe, siyaset, metodolojiler gibi başlıklarda, Lübnan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tam zamanlı profesör olarak dersler vermeye başlar.
Âmil, 1960’ta Lübnan Komünist Partisi’ne girer; suikasta uğradığı 1987 yılında ise Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi seçilir.
Âmil, aynı zamanda Lübnan Yazarlar Birliği’nin, Güney Lübnan Kültür Konseyi ve Lübnan Üniversitesi Profesörler Birliği’nin önemli bir üyesidir. “Hilal bin Zaytoon” ismiyle şiirler yazar. Ayrıca ilgili dönemde marksizme karşı ya da onun yanında duran başka fikirlere yönelik eleştirilerle teorik makaleler kaleme alır.
1987’deki suikast, sadece ülkedeki LKP’nin değil, bölgede ve bölge dışındaki komünistlerin yüzleştikleri çok sayıda yenilginin bir sembolü gibidir. Suikast, LKP’li bir başka aydının, Hüseyin Muruvva’nın katlinden birkaç ay sonra gerçekleşmiştir. Aynı dönemde ülke genelinde çok sayıda komünist kaçırılıp katledilmiştir.
Özü Arap Olan Bir Marksist
Âmil’in esasta boğuştuğu açmaz, Batılı olmayan toplumlarda yaşayan diğer birçok Marksistin ve solcunun yüzleştiği açmazdır: Avrupalı ya da yeni Avrupalı olmayan bir gerçeklik dâhilinde Marksist ilkeler nasıl tatbik edilebilir ve bu gerçeklik içinde nasıl çalışılabilir?
Arap dünyası için sömürgeciliğin ve emperyalizmin açtığı derin yaralarla ilişkili kimi gerçeklikler vardır. Burada din önemlidir, yereldeki insanların ihtiyaçlarını pekiştiren yerele ait ve burayla alâkalı kavramlara bakmak ve kendi kaderini eline almanın peşine düşmek gerekir.
Âmil bu temel meselelerin farkındadır ve onları kendi teorileriyle bütünleştirmeye aktif biçimde uğraşır. O, Lübnan toplumunun bileşenlerini ve Marksist sonuca hangi etmenlerin katkı sunabileceğini kendine özgü biçimde gözlemleyip inceler. Özellikle mezhebî dinamiklere bakar ve iktidardaki güçlere karşı olan gruplar arasındaki birliğin tesisi için ne yapılabileceğini tartışır. Başka yollardan ilerleyerek, Marx’ın tarif ettiği biçimler dâhilinde olmayan proletarya sınıfına dair alternatif tahliller yapmaya başlar.
Toplam külliyatı içerisinde bu, zaman zaman yeniden ortaya çıkan bir temadır. Âmil, Marksizmle toplumun yapıları arasındaki çelişkileri uzlaştırmaya çalışır. Başka bir ifadeyle, o yerel tecrübe için anlamlı ve tipik bir yoldan, Marksist teorileri rasyonalize etmeye çabalar.
Âmil, aynı zamanda felsefesini ileri itmek için kimi noktalarda edebiyat eleştirisine başvurur. Şiir yazarak ve başka şiirleri eleştirerek okurları provoke etmeye çalışır ve onları yeni bir fikriyatla tanıştırmak ister.
Belirsizlik veya kafa karışıklığı yüzünden fikrini dile getiremeyenleri şiddetle eleştirir ve cehalet yüzünden eylemsizliği meşrulaştıranların temelde baskı ve zulmü pekiştirip süreklileştirdiğini söyler.
Ortaya koyduğu gayretleri desteklemek amacıyla Âmil, Lübnan genelinde ziyaret ettiği sayısız köy, kasaba ve şehirde devrimci teorileri, kurtuluş teorilerini ve Marksist teorileri anlatır ve tartışır. Bu tartışmalarda, sahada bulunan ve teoriyle haşır neşir olmayan insanlarla yaşadığı güçlükleri ve itirazları dikkate alan, kapsayıcı bir üsluba başvurur.
Geçen Mart ayında Hindistan’da yayınlanan Frontline isimli dergi için kaleme aldığı Mehdi Âmil ile ilgili makalesinde Vijay Prashad şu tespiti yapmaktadır:
“Komünist mücadele genişleyip ülke sathına yayıldıkça Mehdi Âmil de tütün üretimi yapılan alanlara gider, Marksizmle ilgili dersler verir ve Marksizmin Lübnan’ın mevcut sorunlarıyla ilişkisini anlatır. Eşi Evelyne Brun’un sözüne uyarak, evlerde ve camilerde halka hitap eder ve buralarda ‘ilahiyatçılar’a özgü bir dil kullanır.” Âmil, geri kalmışlığın nasıl işlediğini izah eder, Lübnan sağcılarının (Falanjistlerin) dış güçlerin temsilcileri olduklarını söyler ve onların niyetlerini bir bir ifşa eder. Yıllar sonra eşinin öğrendiği kadarıyla, Mehdi Âmil halk arasında “yeşil sakallı adam” olarak bilinmektedir, tüm bu gayretleri ardından çiftçiler arasında efsanevî bir konuma sahip olur.
Âmil, Arapça konuşan dünya dışında pek bilinmez. Onun eserlerinin herhangi bir dile tercüme edilmemiş olması trajiktir. Umarım, Mehdi Âmil Kültür Merkezi bu tercüme işini üstlenir. Prashad’ın dile getirdiği biçimiyle, başka yerlerde ona karşı muazzam bir ilgi mevcuttur.
“Mehdi Âmil ile neden ilgileniyorum ve yazdığım makaleye neden ‘Arap Gramsci’ ismini veriyorum? İki nedeni var. İlki, yenilikçi Marksizmle ilgilenmem. Esasında 9 Nisan’daki konuşmam dünyaya Perulu Jose Carlos Mariatequi ve Hintli Marksist EMS Namboodripad’ı takdim etmekti. Bu iki isim de Mehdi Âmil gibi yenilikçi Marksist. Üç isim de marksizmi toplumlarının somut koşullarının hizmetine sunmaya çalışmışlar, ortaya koydukları politikanın temel güçlerini, imkânlarını, sınırlarını ve sosyal dinamikleri anlamaya gayret etmişler. Mehdi Âmil’i Hintli okura takdim etmek ve onun çalışmalarının bir kısmını Hindistan’da yayınlamak istememin sebebi bu.”
Ardından da şunu ekliyor: “Mehdi Âmil’in ailesiyle tanıştım ve onların hikâyesi, suikastın üzerinden geçen 28 yılın ardından Âmil’e duydukları büyük hayranlık ve aşk beni büyüledi. Biraz da bu aşkı paylaşmak istedim.”
Prashad’ın kıyaslamalı incelemesine yer vereceği dersi, Âmil’in mirasını öne çıkartmayı, onun önemini anlatmayı amaçlıyor. Ders bir hafta sürecek. Ev sahipliğini Amerikan Üniversitesi Beyrut Kızıl Meşe Kulübü yapıyor. Kulüp bu yıl içinde solcu öğrencilerce kuruldu ve öğrenci eylemliliğiyle topluma hizmeti teşvik etmeyi amaçlıyor. Bu noktada “haklarını yitirmişlerin, kenara itilmişlerin, sessiz kesimlerin haklarını anlama, onları destekleme ve bu konuda lobi faaliyeti yürütme”ye çalışıyor.
Kızıl Meşe üyesi Jana Nahal kulübü şu şekilde tarif ediyor: “Kulüp, yönetimin politikalarının öğrencilerin tüm verimli yanlarını katleden politikalarına karşı çıkan bilinçli öğrencilerin teşkil ettiği bir harekettir.”
Nahal’a göre, “öğrenciler kendi gerçekliğinden ve bağlamından kopartılmıştır. Seçkinci bir kampusun ortasındaki bir ipekböceği kozasına dönüşmüştür. Mezun öğrenciler, içinde yaşadıkları toplumun sorunları hakkında zerre bilgisi olmayan birer cahile dönüştürülmüştür. İdare de bu öğrencilerin batıda ya da Körfez ülkelerinde çalışacak birer işçi olmalarını sağlamaktan başka bir iş yapmamaktadır.”
Nahal şu şekilde devam ediyor sözlerine: “Bizim çıkış yaptığımız yer burası: biz kendi vizyonumuzu tanımlayacak ve temsil edebilecek bir insana işaret ediyoruz. Mehdi Âmil’in eseri, etrafımızdaki gerçeklere tepki vermek, onları aramak ve bu yönde üretimde bulunmak için gerekli bilgi araçlarını temin etmektedir.”
Etkinlikteki diğer konuşmacılar arasında, eski Lübnan Çalışma Bakanı Şarbel Nahas da var. Nahas, Lübnan’ın yüzleştiği mevcut ekonomik meseleler hakkında konuşuyor ve bu ekonomik meselelerin sebeplerini sömürgeciliğin belirlediği üretim tarzına bağlıyor. Diğer bir konuşmacı da İlyas Şakir. Âmil’in bir dostu ve bir akademisyen olan Şakir, Âmil’in teorilerinden bahsediyor ve bugüne tatbik edilip edilemeyeceğini sorguluyor.
Nahal, Âmil’in çalışmalarını 2009-2010’da fark ettiğini söylüyor. Arap bölgesi, özelde Lübnan’la ilgili meseleleri tartışan ve bu meselelerle ilgili kalem oynatan Marksist teorisyenleri incelemek istediği noktada karşısına Mehdi Âmil çıkıyor.
“Âmil’in külliyatı, sadece bugün bizimle ilişkili bir eser olmakla kalmıyor, aynı zamanda tarihi de izah ediyor. Biz, tarihi bilen ama onu anlamayan bir nesiliz. Âmil’in külliyatı, aynı zamanda liberal ve burjuva aygıtları yapısöküme uğratıyor ve bunu gayet verimli bir tarzda gerçekleştiriyor.”
Alternatif Arayışı
Nahal şu hususun altını çiziyor: “Bugün Âmil’in fikirlerini ve teorilerini tatbik etmek mümkün mü? Bu fikir ve teoriler bugün ne ölçüde ve nerede geçerlidir? Bu etkinlikle birlikte bizim sormaya çalıştığımız budur, bu soruları açmak ve geliştirmek niyetindeyiz.”
Esasında bu, geçen haftaki konuşmaların önemli bir bölümünde gayet sarih bir biçimde dile getirilen tema idi. Nahal, Pazartesi günü Şarbel’in yaptığı konuşmaya işaret ediyor ve onun eleştirel yaklaşımından bahsediyor. Eski bakan Şarbel, bu konuşmada, Âmil’in teorilerini tartışıyor ve bu teorilerin anlaşılmasının önemli olduğunu ama bugüne tatbik edilemeyeceğini söylüyor.
Buna ek olarak, Lübnan bağlamı dikkate alındığında, iç savaş, mezhepçilik ve seçkinlerin ekonomik sistem üzerindeki tarihsel hâkimiyeti ile ilgili meseleler Şakir’in konuşmasında ağırlıklı bir yer tutuyor.
“Seküler düşünce devrimci, devrimci hareketler seküler olmalı” diyor Şakir, Âmil’in ifadelerine başvurarak.
Konuşmalar esnasında ve sonrasında yaşanan tartışmalarda mezhepçilikten neoliberal kapitalizme kadar çeşitli başlıklarda bugün Lübnan’ın alternatif arzusu içinde olduğunu gösteriyor. Bu arzu, aynı zamanda söz konusu engellerle yüzleşen solun nasıl değerlendirileceği ve yeniden nasıl güç kazanacağı sorularına cevap verme isteğini de içeriyor.
Şakir’e göre, “Lübnan’da kapitalizm muzafferdir ve bu, sadece kapitalist işletme formları değil, ayrıca sermayenin kapitalist olmasıyla ilgili bir etmendir.”  
Âmil’in teorilerini devreye sokan Şakir, mevcut koşullarla bu teorileri ilişkilendiriyor ve Lübnan’daki modern devletin ortaya çıkışını ele alıp, iç savaş öncesi mücadeleleri ve sonuçlarını değerlendirmeye tabi tutuyor.
Âmil’in yaklaşımı üzerinden Şakir şu tespiti yapıyor: meselenin temeli kültürel ya da dinî değildir, esasta politik ve maddî kökenlere dayanmaktadır. Bu temeller sistemin özüne yönelik ciddi gayretlerle değiştirilebilir. Bu gayretler, şiir yazmak ya da büyük kitlesel seferberlikler gibi basit eylem formlarını içerir.
Esasta araştırılan husus, bir taraftan ortadaki mevcut güçlüklerle başa çıkabilecek, daha da önemlisi, en geniş manada halkın sesi olabilecek bir ideoloji tesis edebilmektir. Örneğin Âmil’e göre, mesele İslam’ın kendisi değildir, hatta İslam devrimin ve değişimin bir parçası olabilir. Dahası devrimci dönüşüme dönük engellerin, sadece burjuvazi veya diğer güç sahipleri değil, solcu mahfiller üzerinden türemesi de mümkündür. Her türden değişim, bağlamı ve ortamı kavrayabilme becerisine sahip olan, yereldeki normları kabul edip kendi bünyesinde buluşturan aktörler eliyle gerçekleşir.
Prashad’ın makalesinde belirttiği gibi, Âmil 1968’de şunları yazıyor: “Eğer siz sahih Marksist fikriyatınızın yenilenmesini ve bu fikriyatın bilimsel bir perspektiften gerçekliği görebilmesini gerçek manada istiyor iseniz, işe Marksist fikriyatın kendisinden ve onun kendi gerçekliğinize tatbik etmekten değil, aksine, kurucu bir hareket olarak gerçekliğinizin bizatihi kendisinden başlamalısınız.”
Özellikle 2011’deki bölgesel ayaklanmaların şok dalgaları bilinmeyen bir geleceğe doğru uzandıkça, alternatifler konusunda ciddi bir arzunun duyulduğu görülüyor. Politik, ekonomik ve toplumsal sistemler bölge toplumlarına hükmediyor ve esas meseleyi teşkil ediyor. Böyle olmakla, daha geniş bir kamusallıkla ilgili özlemler ve ihtiyaçlarla başa çıkmak ve bu tarz bir kamusallığı temin etmek noktasında gerekli sonuçlar alınamıyor.
Neoliberal ekonomiden liberal demokratik yapılara ve politik dinî hareketlere kadar tüm dinamikler, kendi seçmenlerini şu veya bu şekilde temsil ve tatmin edemez bir noktaya savruluyor. Sol da yirminci yüzyılın ortasında elde ettiği halk nezdindeki ilgi ve etkiyi yeniden kazanmak için seksenlerin sonundan beri mücadele ediyor. Bu noktada kök bulmak istiyorsa, solun halk denilen suyun içine dalması gerekiyor.
Bugün Âmil’in eserleri ve teorileri içinde yeniden kazı yapmak, söz konusu sürecin bir parçasıdır. Bu süreç dâhilinde mevcut nesil puslu geçmişten kurtulup, daha iyi bir geleceğin temellerini teşkil edebilecek fikirleri ve felsefeleri çıkartacak, yeniden keşfedecektir.
Mehdi’nin de dile getirdiği biçimiyle, “Direndiğin sürece yenilmezsin.”
Yezan Saadi