İştebrak Katliamı

Bismillahirrahmanirrahim
Kamuoyuna,
Küresel emperyalizm ve Siyonizm'in bölgemiz halklarına biçtiği kanlı kefen hükmünde olan “kaostan düzen yaratma” projesi, vahşi katliamlar serisine bir yenisini daha ekledi. Ülkemiz sınırlarının hemen birkaç km ötesindeki İştebrak Köyü’nde yine onlarca sivil ve masum Alevi, emperyalistlerin bu kanlı yıkım projelerinin taşeronluğunu yapan ve Alevi-Sünni-Şii ayırmaksızın tüm Müslümanları ve diğer din ve ideolojilerin bağlılarını ortadan kaldırmayı sapkın dinî amentülerinin bir parçası kabul eden tekfirci caniler tarafından katledildi.
Bölgeden gelen teyit edilmiş haberlere göre bu katliam, bölgesel güçlerin ve devletlerin doğrudan sunduğu askerî, istihbarî ve lojistik destekle ve Körfez'in petro-şeyhliklerinin kanlı “sıcak paralarının” “himmetiyle” gerçekleşmiş bulunuyor.
Tüm bu kanlı süreçlerin asıl hedefinin Siyonist rejimin güvenliğini garantiye alma amacına matuf olarak yürürlüğe konulduğu ve bölgedeki direniş unsurlarının tasfiye edilerek Ortadoğu'nun Siyo-emperyalistler ve Körfez rejimleriyle bunların işbirlikçileri için dikensiz gül bahçesine çevrilmesinin amaçlandığı tüm vicdanlı insanlar tarafından teslim edilmektedir.
Mevcut siyasal iktidara şu hatırlatmada bulunuyoruz: İktidarın Suriye politikası yanlıştır. Bir an önce bu politikanın değiştirilmesi gerekmektedir. Şimdiye kadar uygulanan Suriye politikası iflas etmiştir. Bu politika; mezhep ve meşrep çatışmasını tetiklemiş ve Ortadoğu'yu bir yangın yerine çevirmiştir. Dinamitlenen sadece Suriye değil, halkların kardeşliğidir, İttihad-ı İslam'dır. Ateşe verilen Ortadoğu coğrafyasıdır, uhuvvettir, vahdettir. Bu ateş adım adım Türkiye'ye doğru ilerlemektedir. Yarın çok geç olmadan, ülke kan gölüne dönmeden bu politikadan vazgeçilmelidir.
Zulmün her çeşidini lanetlemeyi itikadî bir gereklilik addeden bizler; kimden gelirse gelsin, bugüne kadar masum halka yönelik yapılmış olan tüm katliamları telin ediyor, mazlumları katleden oluşumlardan ve güçlerden beri olduğumuzu bir kez daha ilan ediyor, katledilen tüm mazlumlara Allah'tan rahmet dileyerek “mazlumun intikamının ertelenebileceği, fakat asla ihmal edilmeyeceği” hakikatinin tecelli etmesi için Yüce Allah'a niyaz ediyoruz.
Devamını oku ...

Aritmetik

Türkiye’de örgüt vardır, komünist parti yoktur. Komünist parti, verili duruma ve döneme göre, mevcut dinamikleri örgütleyen ve onlara örgütlenen örgütlerin devrimci kolektifidir. Bu gerçeği, “kutsal birey” putuna kurban etmek ve onun kaprisleri önünde diz çöktürmek hatalıdır. Dolayısıyla komünist parti, üç-beş kişinin fantezisi, kurgusu değil, kolektif mücadelenin sürece dair bir ürünüdür.
Bugün örgütler, belirli özel şahısların hikâyelerine dairdirler. O şahısların fiziği, kimyası ve biyolojisi esası teşkil etmekte, onun dışındaki gerçek ona göre eğilip bükülmektedir. Örgüt şeflerinin “içimizdeki zararlı unsurları kustuk” demeleri ile Erdoğan’ın ülkeyi kendi bedenine dair bir imge olarak kullanması arasında fark yoktur. Zaten bu örgütlerin muhalefeti, basit bir garez ve haset üzerine kuruludur.
Fizik, kimya ve biyoloji tekil şahıslara kapatılınca, dış dünya ancak aritmetiğin konusu olabilmektedir. Belirli bir fiziği, kimyası, biyolojisi olan, ona tapan özneler, pratikte ancak aritmetikten söz edebilmektedirler. “Sayma becerisi” olarak aritmetik, bitmiş fizikî, kimyevî ve biyolojik bir varlığın olgun meyveleri dallarından toplamasıyla ilgilidir. Örgütlerin birbirlerinin olgunlaşmış kadrolarına, imkânlarına, araçlarına, yöntemlerine, teorik birikimine göz koymalarının sebebi burada aranmalıdır. Mülkiyetçilik ve rekabetçilik burayla ilgilidir. Bu hatta girilince, fizik, kimya ve biyoloji basit rakamlara kapatılmak zorundadır. Sol, bu kapatmanın adıdır.
Bugün esasen sol şefler şahsında hareketin fiziği kilitlenmiş, kimyası çözülmüş, biyolojisi çürümüştür.
Taksim’e çıkmak, ortak fiziğin, kimyanın, biyolojinin emri, ihtiyacı doğrultusunda talep edilmemektedir. Daha fazla kitleye ulaşmak, kilitlenen yerleri açmak, çözülen yerleri bağlamak, çürüyen alanları diriltmek değildir amaç. Kilitlenmeyi, çözülmeyi, çürümeyi isteyenler bellidir.
Bitmiş-tamamlanmış özne, kitlelerin derdine-öfkesine örgütlenmeyi de bilememektedir. Özne, sanki o kitlelerin fiziğinden, kimyasından, biyolojisinden ürktüğü için özne olmuş gibidir.
Engels “İhtiyaç her şeyin anasıdır” demektedir, Avusturya işçi marşı ise “Anamız işçi sınıfı.” Demek ki ihtiyacın sınıfsallığı belirlenmeli, sınıfın ihtiyacı gözetilmelidir. Özel şeflerin kendi özel fiziğini, kimyasını, biyolojisini koruma çabası, ihtiyacı ve sınıfı kapı dışarı etmek zorundadır.
Koruma çabası, ona uygun kadro üretmektedir. Kadrolar, ancak o özel kişilerin özel ihtiyaçlarını görebilmektedirler. Bu da kadroların, mazlumların-sömürülenlerin fiziğine, kimyasına ve biyolojisine karşı körleşmelerine neden olmaktadır. Hayat bir süre rakamlarla oyalanarak geçmekte, sonra gerçek rakamlar (maaş, kariyer, basamaklar, arkadaş sayıları vs.) baskın hâle gelmektedir. Zımnî anlaşma gereği, şefler, herkesin kendisi gibi olmasını istemekte ama kimsenin kendisi gibi olmasına izin vermemekte, sonuçta da kadrolar kısa sürede hareketi terk etmektedirler.
Ortada devrim gibi ağır bir iş süreci varsa, ağır bir yükü kaldırmak için başkalarına ihtiyaç duyulması gibi, bu iş için de her daim başkaları gözetilmelidir. Ötekicilik, postacılık, bu başka hayatı, başka insanları, başka dinamikleri kendi oldukları yerde boğmaya yazgılıdır. “Bana dokunma, ben de sana dokunmayayım” diyen bir sözleşme yürürlüktedir.
Sınıf derken, bu açıdan, meslekî ideolojilerin kendi dünyalarına benzetmek istedikleri bir yapıdan söz edilmemektedir. Sendikalar ve odalar, politikmiş gibi görünme imkânından başka bir şeye yaramamaktadır. Herkes her şeyi kendisine boğduğundan, bu tip mevziler de basit birer mevkie dönüşmektedir. Aritmetik bilinci, buralardaki fizikî, kimyevî ve biyolojik süreçleri örtmek zorundadır.
Devrim denilen iş süreci, ortaklaşmayı zorunlu kılar. Devrim şiddetini hissettirdiğinde, dip dalgada bir toparlanma söz konusu olur iken, yüzeydeki köpükler olarak sol örgütler sağa sola kaçışırlar. İşten kaçan, kaytaran insanlar başa geçerler. Mahallesindeki bakkalla, otobüsteki insanlarla, yolda, orada burada halkla teması artık devrim değil, kendi bireyselliğini korumak ve yaldızlamak amaçlıdır.
Oysa Taksim bir imgedir. Tarihselliğiyle devrimcidir. Taksim’e çıkma iradesi, ara sokaklara, o sokaklarda bulunan ve artık örgüt bürolarının yerini almış bar ve kafelere işaret etmekle ilgilidir. Aritmetik bilinci, “dostlar alışverişte görsün” anlayışını anbean güncellemek zorundadır. Eylemler, rakama indirgenmiş arkadaşların görüldüğü bir ziyaret yeridir. Bu anlayış, kendi fiziğini, kimyasını ve biyolojisini mutlaklaştırmaya, kitlelerin fiziğine, kimyasına ve biyolojisine ise ancak rakamlar üzerinden tahammül edebilmeye mecburdur.
Aritmetik anlayışının bir yansıması da, parçası olduğu yapı tarafından içi boşaltılmış, tasfiye edilmiş Antikapitalist Müslümanlar’ın, iş işten geçtikten sonra, ittifak konusu olabileceğini söylemektir. “İttifak” sözü, AKM’nin yerli, kendisini dışsal görmekle ilgilidir muhtemelen. Burada Soros vakıfları türünden, yerli ortaklar aranmaktadır. Onun sahip değil, ait olduğu fizik, kimya ve biyoloji asla ciddiye alınmamaktadır. Ya da kendisini yerli kabul etmekte, İslam’ı yabancı unsur kabul eden Kemalistler gibi, onu kandırma yoluna gidilmektedir. AKM, toplum denilen niceliksel toplama ait bir hesap kalemi olmadığına göre, buradaki ittifak arayışı üst, yönetsel hesaplara dairdir, alta, devrimci olana değil.
Burjuvaziyle sahte, yalan bir eşitlikçi hülya ile ilişkilenen, işine geldiği yerde onun sofrasına oturan küçük burjuvazinin, mazlumların-sömürülenlerin fiziğinden, kimyasından ve biyolojisinden korkması, onları rakamlara hapsetmesi kaçınılmazdır. Kurtuluş mücadelesi, bir yönüyle, bu hapisten kurtulmakla da ilgilidir. Taksim, ya zindan ya da hürriyet kapısıdır. Tercihi belirleyecek olan, gene ihtiyacın sınıfsallığı, sınıfın ihtiyacıdır.
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

Damar

Canavar düdüğü öttü Soma’da.
Keşan’da, Karakeçili’de, Lice’de, Digor’da, al biberden al oldu,
Kanayan yürek.
"Madende açık alev" diyordu haber,
Yokladım, ciğerimdeki ne idi?
Bant kantarı tartamadı üç yüz efeyi.
Bir çığlık!
“Bundan gari boş evim, boş tabağım,
Dirgenimi toprağa mı sallasam, kendime mi saplasam?”
Efeler yarı baygın, efendiler sağır.
Bürgüler mendil oldu,
Babalar, bebeler lal.
Boynuna baktım, damarlar…
Çökmüş, zift karası suretinde damarlar efenin.
Bir dinamit patladı bugün,
Vicdanın rezervinde bir damar bulundu,
Değerli, paslanmayan bir madenin damarı.
Bu damar,
Kavlakların kof seslerini bastırdı, usulca.
İlenmedi kalanlar, yalnız zahireyi çıkarıp serptiler,
İncir ağacının dibine.
Yediveren inciri,
Umudu,
Kardeşliği,
Adaleti verdi,
Sebatı,
Işığı,
Kas, inanç ve hissin harmanından bu düzeni yenecek kuvveti,
İştirakî verdi!
Zeyno Ceren
İştirakî Dergisi
Sayı 3-4
Devamını oku ...

Şeytan Ayrıntıda

CNN’in Türk olanının reytingi HDP’nin muhtemel oy oranını belirleyecek. Eskiden CNN’e çıkmayı en fazla utanç meselesi sayan solun kitle partisi, bu kanalın desteğini arkasına almış görünüyor. Demek ki reel sosyalizmi eleştirmek, devleti çöpe atmak, onu anıştıran ne varsa kapı dışarı atmak, stüdyo kapılarını da aralıyor.
Bebeği yıkayanlar, bebeği yıkadıkları suyu dökerken bebeği de atıyorlar. Onu neden ve nasıl yıkadıklarını unutuyorlar. Belki de bebeği istemediklerinden, yıkama işlemi, ondan kurtulmak için ifa ediliyor.
Tam da bu sebeple, “Demokrasiyi bir devlet biçimi olarak gören anlayışın ne kadar yanlış olduğu artık netçe açığa çıkmıştır.” deniliyor. Bu sözün Lenin’e ait olduğu biliniyor. Netliğin, açıklığın hangi düzlemde mümkün olduğu ise sorgulanmıyor. Hangi düzleme çıkıldıysa, orası emrediyor bu cümleleri. Dolayısıyla bu cümleler, Leninist olduğu iddiasındaki yapıların silahlı birimlerini en fazla “tracking ve dağcılık kulübü” düzeyine düşürmek zorunda.
Devlete ve iktidara küfreden bu dil, nedense Marx’ın bu minvalde geliştirdiği Paris Komünü eleştirilerini ve o eleştiriler üzerine bina edilen Ekim Devrimi’ni de tarihten silmek istiyor. Ama silaha tapanlar, bu dilin işçi, mazlum, yoksul kitlelere yedirilmeye çalışıldığını hiç anlamıyor. Onların dikey, hiyerarşik, disiplinli bir örgütlü kalkışma potansiyeli toprağa gömülüyor. Düşman gösterilerek, ona işaret edilerek, kitleler, düşmanın kullandığı araçlardan soğutulmaya çalışılıyorlar. Parti gibi parti, bu coğrafyanın eşiğinde tutuluyor, içeri sokulmuyor. Kök salmasına izin verilmiyor. Zımni anlaşma bizlere bunları öğütlüyor. İşçi-emekçideki disiplin ve “dayatmacı” yan törpülenmek isteniyor.
Sol, kitleleri bireylere bölüyor; bireyleri bu bağlamdan çıkartıp, onu politik kılan tarihsel-toplumsal dinamiklerden arındırıyor. Varlık sebebi bu. Dolayısıyla Alevi olmayan, “Alevi kökenli” solcular, Alevileri terk ettiğinden, Aleviliğin komünizme açılan eşiğinde durmayı asla bilemiyorlar. “Sizdeki derdin ve öfkenin sebebi Alevilik. Ondan kurtulun, benim gibi özgür birey olun” diyorlar. Tek tek “kutsal birey”leri avlayabileceğini zannediyorlar. Bu konuda pazarlamacılığın, promosyon yöntemlerinin, halkla ilişkiler araştırmalarının, tüketim ideolojisinin dilini kullanıyorlar. Sokakta dağıtılan bildirileri, bizzat kapitalizme hizmet ederek geçinen özel bireyler hazırlıyor. Onlar da örgütlerin arkasından, “nasıl kandırıyoruz enayileri!” diye dedikodu yapıyorlar.
Özel bireyler, kendi “devlet”leri adına, her şeyde devlet görüyorlar. Sınırsız-sınıfsız bu özel bireyler kendileri gibi sınıfsız-sınırsız bir devlet kurguluyorlar. Onu her yere yayarak, burjuva niteliğinden arındırıyorlar. Burjuvaziden arındırılmış kendinden menkul, düşman devlete karşı herkes demokrasiye ikna edilmeye çalışılıyor. Devlet burjuvaziden arındırılarak, demokrasi rahatlatılıyor, özgürleştiriliyor ve oradan da cümle âlem burjuva pazarına örgütlenme imkânı buluyor.
Mazlumların-fukaranın tüm öfkesi, itirazı, kavgası bu düzeye, yani pazarda tezgâh sahibi olmaya indirgeniyor. Oysa o pazarda tezgâh sahibi olmak, sadece özel bireylere mahsus bir imtiyaz. Esnaf-zanaatkâr ideolojisinin orta sınıf meslek ideolojileri ile paslaşmasını ve bu tezgâhlara kul olmasını burada aramak gerekiyor. Bu kesimin yürüttüğü reklâm ve propaganda çalışmasında birden işçi bir adayın olduğu anımsanıyor ama kimse, o işçinin neden seçilebilir bir yerde aday olmadığını, neden birilerinin pahalı takım elbiseleri, otomobilleri ile kürsüden inanmadığı sözleri savurup çekip gittiğini sorgulamıyor.
AKP, başta Kürd’ün “parti-devlet”ini tasfiye etmek, sol-sosyalist hareketi en dipte tutmak için “muktedir” kılınmış bir yapı. İtiraz edilmesi, direnç geliştirilmesi gereken, onun kolektif hareketi kilitlemeye çalışması, küçük büyüklü burjuva siyasetinin birer figüranı hâline getirmesi, mazlumların, yoksulların zalime ve sömürücüye karşı muktedir olma imkânlarını yok etmeye çalışmasıdır. Onun dışında, seçimler ve başka hususlar ayrıntıdır ama şeytan her daim oralara gizlenmektedir.
Hüseyin Yusuf Kuzu
Devamını oku ...

Baltimore Protestolarının Arkasındaki Beş Önemli Gerçek

Freddie Gray’in ölümü, Maryland eyaletinde ölümle sonuçlanan bir dizi olayın en sonuncusu. Bu gelişme, halkın yükselen öfkesini de izah eden bir gerçek. Afro-Amerikan olan Freddie Gray’in polis gözaltısı esnasında ölmesi, Baltimore sokaklarını sallayan büyük gösterilere yol açtı. Gray gün ortasında bir arkadaşıyla sohbet ederken polis tarafından durduruldu. Gözaltındayken gördüğü şiddetten ötürü omuriliği ciddi hasar gördü, komaya girdi ve sonrasında da vefat etti. Baltimore Şehri Emniyet Müdürlüğü bu ölümdeki sorumluluğunu kabul etti ve Gray’in gördüğü tahribat sonrası gerekli ilgiyi göstermediğini ve sağlık ekiplerini daha erken çağırmaları gerektiğini söyledi. Ancak Gray’in ölümle sonuçlanan bu tahribata nasıl maruz kaldığını polis henüz izah etmediği için, soruşturma hâlâ devam ediyor. Özellikle siyahların hedef alındığı yaygın polis şiddetiyle bağlantılı bu ölüm, kentte yoğun bir öfkenin fitilini ateşledi.
Amerika Sivil Hakları Birliği’nin dile getirdiği aşağıdaki beş önemli gerçek Baltimore’luların öfkesine dair bir görüş geliştirmemize imkân sağlıyor:
1. 2010-2014 arası dönemde sadece Baltimore şehrinde polisle yaşanan çatışmalarda 31 insan öldü. Tüm Maryland eyaletinde ise ilgili dönemde ölen insan sayısı 109.
2. Maryland’de ölen insanların 75’i siyah ki bu da toplam içerisinde %69’luk bir orana denk düşüyor. Oysa eyaletin sadece üçte biri siyah.
3. Polisler 109 vakanın sadece ikisinde mahkûm edilmişler.
4. Maryland’da 140’tan fazla eyalet ve lokal emniyet teşkilatı var ama bunların sivil kayıplarına ne sıklıkta veya hangi koşullarda dâhil olduklarına dair resmî bir izleme yapılmıyor.
5. Toplam içerisinde ölen 41 kişide tıbbi ya da zihinsel sağlık sorunu, engellilik, madde kullanımı veya benzeri bir hususa rastlandı.
Telesur

Devamını oku ...

Türkiye’de Yeni İslamcılık’a İslamî Muhalefet

Türkiye’de Yeni İslamcılık’a İslamî Muhalefet: Anti-kapitalist Müslümanlar[1]
Türkiye’de kapitalizme karşı, iktidara muhalif Müslüman grupların farklı oluşumlar adı altında ortaya çıkışı 2000’lerin sonlarını bulmuştur. Anti-kapitalist Müslüman gruplar, İslamcılık’ta AKP iktidarı sebebiyle gün geçtikçe daha fazla önemsizleştirilen sosyal adalet söylemine sahip çıkarak, sol geleneğin sınıfsal perspektifine sırt çevirmeyerek ve işçi sınıfından yana tavır alarak toplumsal muhalefetteki yerlerini almışlardır.
Anti-kapitalist bir Müslümanlığın adı konularak ortaya çıkışında, çelişkili bir biçimde en büyük pay, AKP’nin ve onun neoliberal politikalarınındır. AKP 2002’de iktidara gelirken açıkladığı parti programında sosyal adaleti, işler bir serbest piyasa ekonomisinin kurulması amacının altına, onun işlemesi durumunda zaten ortaya çıkacak doğal bir sonuç gibi ele almıştır. AKP, sınıflar arasındaki ekonomik eşitsizliği gidermede devletin bir işlevi olamayacağını savunan neoliberal politikaları tam olarak benimsemiş ve bunu, kendisini Milli Görüş’ün değil, Özal’ın siyasî mirasçısı gösterişiyle pekiştirmiştir. Diğer yandan, İslamcı kesimin bir bölümünün bu dönem iyice zenginleşmesi ve Milli Görüş’ü, 2000 sonrasında ise AKP hükümetini desteklemekte olan dindar kesim içinde sınıfsal kutuplaşmanın artışı ile eşitsizliğin görünür hale gelmesi de anti-kapitalist Müslümanlığın ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Zaten Milli Görüş Hareketi’nin de Adil Düzen projesiyle beraber savunduğu sosyal adaletin yine bu gelenekten gelen iktidar sahipleri tarafından unutulması, İslamcılık’ta temel amacın sosyal adalet olması gerektiği gerçeğini Kuran-ı Kerim’den kıssalar ve referanslarla savunan dindar kesimin Türkiye toplumsal muhalefeti içinde belli yer almasını sağlamıştır. Bu eylemlerden en önemlisi, Anti-kapitalist Müslümanların kendi oluşumları adına 1 Mayıs İşçi Bayramı’na katılmaları, kapitalizme karşı tavırlarını bu eylemde işçi sınıfının yanında olarak göstermeleridir ki bu, Türkiye İslamcı geleneği içerinde ilk kez gerçekleşmektedir.
Milli Görüş İslamcılığı’nın aksine, Anti-kapitalist İslamcılık, artık toplumsal sınıfların bulunduğunu kabul eden, bunlar arasındaki büyük çelişkiyi gören ve siyasetini bu çelişkide ezilen sınıftan yana koyarak eylemini ve söylemini şekillendiren bir ideoloji olmaya aday olmaktadır. Türkiye’de anti-kapitalist Müslümanlık, düşünsel mirasını kısmen Türkiye’deki radikal İslamcı gelenekten ama asıl olarak Mısır ve İran’daki kapitalizm karşıtı İslamcı gelenekten alır. Türkçeye de 1960’lardan başlayarak 1980’li yıllarda dahi çevrilen Ali Şeriati, Seyyid Kutup kitapları anti-kapitalist Müslüman politik hareketi için düşünsel bir zemin teşkil etmektedir. O dönem yapılan tartışmalar, kapitalizm yerine oluşturulacak İslamî bir düzenin sosyalizme daha yakın bir ekonomik sistem olacağı, kapitalizmle İslam’ın birbiriyle kesinlikle bağdaşmadığı ve biriktirilen zenginliğin “infak” (dağıtma) yoluyla yoksul olanlarla paylaşılmasıydı. Kuran-ı Kerim’de yoksullarla zenginler arasındaki çelişkiyi ve çözümünün “infak”tan geçtiğini işaret eden ayetlerle, adeta solun sınıf kavramına dayalı siyasetine ve analizlerine ilahi bir dayanak getiriliyordu. Bu dönemki İslamcı hareketler, emperyalist olduğu kadar, Batı’nın kapitalizmine de karşıydılar ve politik duruş olarak İncil’den sosyalist mücadele stratejileri için onay çıkaran Hristiyan din adamlarının geleneğine benzer biçimde, İslam’dan bir “özgürlük teolojisi” çıkarma yolunda önemli adımlar atmış oldular. Ancak İslamî bir özgürlük teolojisinin geliştirilmesi ve bunun pratiğinin politik hareket olma yolunda ilerlemeye başlaması, Türkiye’de ancak 2000’lerin sonunda ilahiyatçı ve anti-kapitalist Müslüman İhsan Eliaçık’ın tartışmalarıyla ve Anti-kapitalist Müslümanlar’ın 1 Mayıs’a verdikleri desteğin yanısıra Ramazan ayında zenginlerin otellerde düzenlenen iftarlara harcadığı büyük meblağlara tepki koyarak örgütledikleri “İsraf değil İnsaf!” başlıklı iftar eylemleriyle gerçekleşti. Kamuoyunda neoliberal İslam’ın ideolojisini seslendiren eski MÜSİAD başkanı Erol Yarar ile İhsan Eliaçık arasında geçen tartışmayla somutlaşan yeni İslamcılık ve anti-kapitalist Müslümanlık arasındaki net çatışma, dindar müslümanlar arasında kolun kırılıp yen içinde kalmayacağını göstermiş oldu. Erol Yarar’ın Müslüman bir zenginin zekâtını verdikten sonra sahip olduğu parayı lüks mallar için harcamasında ve hatta lüks içinde yaşamasının da dinen bir yasak olmadığını belirten konuşmalarına karşılık, Eliaçık’ın zenginliği biriktirmenin kınandığı ayetleri referans alarak yaptığı tartışma, yeni İslamcılık ile anti-kapitalist İslamcılık’ın temel karşıtlığını ortaya koymuştur. Zengin-yoksul arası uçurumun dinen caiz olduğunu savunan yeni İslamcılık karşısında buna tepki duyan ve Kur’an’ı referans alan kapitalizm karşıtı Müslüman politikliğinin ortaya çıkmasını da, Türkiye’de serbest piyasadan yararlanarak zenginleşen Müslümanların ve onların siyasal iktidara gelen temsilcisi AKP’nin varlığına toplumsal bir tepki olarak değerlendirmek mümkündür.
İlknur Karanfil
İştirakî Dergisi 3-4
Dipnot
[1] Bu değerlendirme yazısı, kaynağını “The Evolution of Social Justice Discourse of Turkish Islamism and Anti-capitalist Muslims” (Türkiye İslamcılığı’nda Sosyal Adalet Söyleminin Evrimi ve Anti-kapitalist Müslümanlar) başlıklı, 2013 tarihinde onaylanan yüksek lisans tezimden almaktadır.
Devamını oku ...

Balon

Burjuvazinin iki yüz yıl önce yere düşürdüğü bayrağı alıp göğe yükseltmek… Önerilen ve uygulanan siyasetin özü bu. Bir avuç azınlığın yüceye kurulduğu kurguda, kabaca, aradaki sınıfsal katmanlar, orta sınıf veya daha dar anlamda küçük burjuvazi, söz konusu azınlığın varlığına öykünmeyi, onun yaptıklarını yapmayı önermekten başka bir şey yapmıyor. Burjuva siyaseti, aşağıdan, kendi ajanlarını bulup yanına çağırıyor. Buna “özne olmak” diyorlar. Allah’sızlığın öteki ismi, bu oluyor.
Erdoğan Aydın’ın ağzından çıktığı biçimiyle, “İslam öncesi putperestlik dönemi daha demokratikti” cümlesi, böylesi bir öneriyi sunuyor aslında. Mit, put veya kutsal olan, burjuvazinin çeşitli kültürel-ideolojik yansımaları olarak iş görüyor. Yükselmek için sağ ya da sol şeritten yukarı çıkmaya bakanlar, yücedekini her yer ve zamanda alttakilere kabul ettirmek için uğraşıyorlar. AKP, sağ şeritten çıkanları toparladığı için başarılı bulunuyor. Başarıcı siyaseti sola önerenler, “sol-AKP” türetmenin tek çıkar yol olduğunu söylüyorlar. Biri, “benim ecdadım Ermeni öldürmedi” diyor, diğeri de “Ermenilerden özür dileriz”… Omuz başımızdaki boşluk, sırtımızdaki soğukluk, efendiler adına, tüm şiddetiyle muhafaza ediliyor. Yükselenler, Ermenilerin mallarıyla zengin olup yükselmiş olanların yanına çıktıklarını iyi biliyorlar. Sağ ve sol yaklaşım, bu konuda da söz konusu şiddeti etkisizleştirmek için var.
Sağ yaklaşım, yücedeki gücün eylemine; sol yaklaşım sözüne öykünüyor. Aradaki yarış, alt ve üst arasındaki kadim kavganın şiddetini düşürüyor. Söz konusu şiddetin dağıtılması, etkisizleştirilmesi için, eylemle sözün aynı ortak güce ait olduğu gerçeği örtbas edilmek isteniyor. Yükselmeye, yüksek siyasete odaklananlar, öykünme yöntemlerini yarıştırıyorlar. Sol da sağ da bu amaçla, “dayatma”dan bahsediyor. “Eylemini dayatma” diyen, kendi sözünün; “Sözünü dayatma” diyen kendi eyleminin yüceliğine ve kutsallığına iman ediyor. Burada liberallerin hamleleri, ilgili güzergâhı veriyor. Geçmişte “kutsal söz”le yol almış AKP’nin arkasında duran liberaller, bugün gene geçmişte “kutsal eylem”le yol almış Kürd’ün arkasına saklanarak, ilerlemeye çalışıyorlar. Bu ilerlemenin, geleceğin sosyalizmi için, bugünde halkın zihninde, gözünde olan perdeleri bir bir yırttığını düşünüp kendini kandırmak da sosyalistlere düşüyor. Kutsallığın burjuvaziyle tanımlı bir olgu olduğu görülmüyor.
Selahattin Demirtaş, bir TV konuşmasında, “bizde sosyalist gelir sosyalizmi anlatır, Müslüman gelir İslam’ı anlatır ama ne sosyalist sosyalizmi, ne de Müslüman İslam’ı başkalarına dayatır” diyor. Sorulması gereken soru şu: Müslüman’a ve sosyaliste bu yüce gönüllülüğü gösteren, lütufta bulunan kimdir ve nedir? Demirtaş, sosyalist ya da Müslüman değilse, kimdir ve nedir? “Üstte, yücede bir şey olmasın” derken, sadece serbestçe semada süzülenlere ve yükselmek isteyenlere seslenilmiş olmaz mı? Lütfeden irade olarak “eylem”i sorgulamak, onun batı ve liberalizmle bağlantılı yanlarını tartışmak, o eyleme düşmanlık mıdır yoksa o eylemi gene özel insanlara kapatanlara inat, kolektivize etmek, toprağa yedirmek midir?
Ya da İslam öncesi putperestlik döneminin “demokratikliği”ni yücede, üstte sağlayan nedir? Örneğin bugün HDP’ye negatif herhangi bir eleştiri, neden bir “mit, put veya kutsal”la karşılanıyor? “PKK”den “LGBT” veya “kadın”a bir dizi putun eleştirilerin önünü almak için devreye sokulması, irtifa ile ilgili olabilir mi? Bunları istismar edenler, bir ve aynı öznenin çeşitli tezahürleri midir?
İrtifada mesele, hem tarihsel ve toplumsal yüklerden arınmak hem de her türlü dayatma imkânını ortadan kaldırmakla ilgilidir. Şiddetsiz dünya, en çok, yücedekilerin hayali olarak dil bulur.
Yüceye, efendilerin yanına yükselme çabası için siyaset, bir balon gibi şişiriliyor. İrtifa kazanmak için halk, sınıf vs. gibi yükler bir bir atılıyorlar. Özel şahısların bindirildiği bu balona bazen hidrojen değil de normal hava üfleniyor, sıkıntı burada yaşanıyor. Örgütlerin balon gibi şişip sönmesinin sebepleri burada aranmalı. O kadar çabaya rağmen, kurtulmak istenen “aşağılık, kaba, kontrolsüz” kitlelerin arasında dolaşmak, balonu tehlikeye sokuyor. “Dayatma” gibi görülen, hissedilen bu kitleler ve onun kolektif şiddetidir.
Kişilerin gündelik pratikleri içerisinde de bu yönde sonuçlar alınıyor. Sınıf atlama, yükselme ve burjuvaziye yaranma derdiyle, önce birileri kurban seçiliyor. Dışarı atılıyor. Örneğin Sivaslı bir genç, kendi doğusundaki insanı aşağılayıp ona vurarak yükselmek istiyor. Ona topukları ile vurup yükselmek öğütleniyor. Halkın cahilliği, geriliği, sıradanlığı gibi konular, gündelik sohbetleri kaplıyor birden. Elde millet ve din ile ilgili cephanelik sağlam olduğundan, derhal bu imkânlar kullanılıyor. Mekânlar değiştiriliyor, dil ve üsluba çekidüzen veriliyor. Diyalektik ve madde, kendi özneliğinin parantezine alınıyor; kitleler, metafiziğin ve değersiz bir ruhun kölesi kabul ediliyorlar. Bu, yükselmek için bir bahane olarak kullanılıyor. Özünde, parantezdeki diyalektik ve madde, döne dolaşa ya burjuvaziyle tanımlanıyor ya da ona doğru büzülüyor. Kitlelerin içerisinden birileri, yenik, ezik, düşmüş, garip olmaya mahkûm insanlardan tiksinmeyi, onlardan kaçmayı öğreniyorlar. Böylelerine saray kapıları hemen açılıyor.
Burjuvazinin iki yüz yıl önce düşürdüğü söylenen bayrakta özetle üç renk vardı. Beyaz, mavi ve kırmızı, bugün kimi solcuların aklında ve dilinde, “kesk u sor u zer”e dönüşüyor. Yeşil-sarı-kırmızı, yeni yükselen balonun rengi oluveriyor. Bu, hem bu toprakların kolektif şiddetine örgütlenmiş, onu örgütlemiş bir yapının dağıtılması, hem de onu istismar ederek yükselmek için yapılıyor.
Yüceyle, yükselmeyle tanımlı siyaset, özel insanlara, özel pratiklere bakıyor sadece. Örneğin PKK önderi, eldeki sonuç üzerinden, sırf başarılı bir kişi olarak örnek alınıyor. Her şey bireysel beceriye indirgeniyor, böylelikle özel bireyler, kendi becerilerine işaret etme imkânı buluyorlar. Aynı özel bireyler, Türk ve Müslüman içerisinde siyasi çalışmada da onun yöntemini öneriyorlar. “O, Kürd’ü aşağılayarak, ezerek bugüne geldi, biz de aynısını yapalım” deniliyor. “Adam bir ‘sömürge’ dedi bu hâle geldi, biz de her şeye ve her yere ‘sömürge’ deriz, çok daha başarılı oluruz”dan başka bir şey söylenmiyor.
Genel siyaset bağlamında da aynı yöntem öneriliyor. AKP ve bilcümle sağ siyaset, Tayyip Erdoğan’a indirgeniyor. Ona karşı mücadele, doğalında, sadece yükselmek isteyen özel balon sahiplerine, bireylere hoş gelecek bir içeriğe ve biçime kavuşturulmaya çalışılıyor. Bu, betonun soğuğunu, toprağın sıcağını duymamak için yapılıyor. AKP ise kendisini buradan tahkim ediyor. Kendisine de kızan öfkeli halkı gene örgütlemeyi biliyor. O öfkeden, şiddetten kaçan sol ise AKP ile mücadele ettiğini zannediyor. Bu mücadele, sadece yükselmek için ifa ediliyor. AB kriterlerine topyekûn ikna edilmek istenmemizin nedeni de burada. O kriterleri dillerine pelesenk edenlerin Yunanistan, Portekiz, İspanya sokaklarındaki derde ve öfkeye bakması gerekiyor. Bir avuç efendinin özel koşullarda, üç-beş kömür maden ocağı üzerinden, Sovyet tehdidi bahanesiyle, dışa dönük saldırıları için anlaşmış olmasında, genel, evrensel ilkeler bulmak cidden sorunlu.
İlkeler adına balona binip yükselmek için topuklarıyla mazlumlara, fukaraya vuruyorlar. Onun ahlakını ezerek yükselmek isteyenler, “sokaklara çıkın sevişin, sevişmek politik bir eylemdir” diye yazılar döşeniyorlar. Bu yazılar, bir yanıyla cinsel ilişkinin yasak olduğu dağlara söylenmiş oluyor. AB kriterleri, Botan ve Okmeydanı kriterlerini tasfiye etmek istiyor. Buna mecbur. Para ve metanın akışı için aşağının rahatlaması, kontrol altına alınması, sorun çıkaracakların yukarıya kul edilmesi, sadece oraya bakıyor olması gerekiyor.
Tasfiyenin genel tezahürü, bir yanıyla, yüce gönüllülük, lütufkârlık. Mazlumun, fukaranın şiddetini “dayatma” olarak görenler, kendi burjuva efendilerinin yanına çıkmak için böylesi laflar ediyorlar. Hadi diyelim, Demirtaş’ı tenzih edelim; ama “dayatma” sözünün para ve metanın sahiplerine verilmiş gizli bir söz gereği söylendiği açık.
Onların akılları gibi gönülleri de yüce… Fukaranın, mazlumun kolektif iradesine değil, efendilerle yan yana oturma arzusundaki özel şahıslara bakıyorlar. Birden Ermeni oluyorlar, vazgeçiyorlar, Türk olup Ermenilerden özür diliyorlar. Havada uçtukları için her şey olabiliyorlar. O uçsuz bucaksız şiddeti özel bir-iki Ermeni’ye; komünizmi özel bir-iki kişiye, teoriyi özel bir akla kapatıyorlar. Kendi örgütsel kariyerlerini, yükselme imkânlarını, örgüt şeflerinin içki masalarına oturma şansını düşünüyorlar sadece. Onun dışında her şey tüketilecek, mendil gibi kullanılıp atılacak nitelikte.
Kim fukara-mazlum halkın aklıyla, kendisiyle dalga geçiyorsa, burjuvazinin tanrısına, yükselmek için dua ediyordur. Yüksek siyasetin hâkim olması, bu “din”le ilgilidir. Bu nedenle, soldaki “neden kitleselleşemiyoruz?” sorusu boş ve yalandır.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Kır Boyundurukları

1 Mayıs'ta Fatih Camii'nden Alanlara...
Allah'ın izniyle, bu sene 1 Mayıs yürüyüşümüzün dördüncüsünü gerçekleştireceğiz. İbrahimî gelenekten ve kadim halkların temiz bilinçlerinden aldığımız maneviyatla yolumuza devam ediyoruz.
İktidarların, profesyonel siyasetçilerin, kapitalistlerin yalan dolu sahte dünyalarının karşısında hasretini çektiğimiz sınırsız, sınıfsız bir barış yurdu var.
Artık toparlanıp harekete geçiyoruz.
Yegâne Rabbimize verdiğimiz sözü tutmak istiyoruz.
“Yeryüzünde ezilenleri önderler kılmak istiyoruz.”
“Faiz bir dünya gerçeğidir” diyen alçaklara meydan okumak için,
Her dönem ezilmiş, istismara konu olmuş kadının adını var kılmak, kadına şiddeti ve cinayetleri durdurmak için,
Halkın mütevazı maaşlarını her gün emerek Aksarayları diken, makam arabalarına yenisini katanlardan hesap sormak için,
Yolsuzlukların, hırsızlıkların, talanın ve peşkeşin, nesli ve ekini ifsad eden politikaların karşısında durmak için,
3. Köprü, Kanal, Akkuyu Nükleer gibi projelerle hırsları uğruna hayatımıza ve geleceğimize kastedenlerden hesap sormak için,
Soma'da 301 canın, Ermenek'te 19 canın ve sene içinde iş kazalarında katledilen emekçilerin hesabını sormak, geride kalanlarının yanında olmak için,
Taşeron çalıştırılan, emekleri sömürülen, bankalara muhtaç bırakılan milyonlarca emekçimizin alınteri için
Kürd'üyle Türk'üyle Sünni'si Alevi'siyle farklılıklarımızın rahmet olduğunu bilip halklarla buluşmak,
“Mülk Allah'ın, Emek işçinin, Kahrolsun Küresel Kapitalizm” diye haykırmak için,
Şimdi
İnanmak zamanı,
Kırbacı ancak ve ancak zalimlerin suratında patlatmak zamanı,
Bir avuçluk mülkiyetçi zümreyi itibarsızlaştırmak, onlarla iş tutanları dışlamak zamanı,
Umudumuzu yüceltmek, inancımızı sıkılaştırmak zamanı,
Şimdi yeniden ve yalnızca Allah'ı vekil kılmak zamanı,
Haydi 1 Mayıs'ta 10:30'da Fatih Camii'ne!
“Elbette her zorluğun yanında bir kolaylık vardır.”
Devamını oku ...

Bir Düğün Bir Cenaze

HDP’nin seçim bildirgesi, itikatta liberal, amelde sosyal demokrat bir programdır. Genelde HDP’nin “Twitter partisi” kulislerinde kullandığı bir cümleye atfen, “çocuklara masal” derekesindedir. Huzur, iç güven, istikrar zeminine oturmaktadır. Dolaylı olarak AKP’ye eklemlenmektedir. Liberaller, dışarıdan ve içeriden verdikleri destekle, HDP’yi muhtemelen AKP’nin “yaramaz” müttefiki olmaya zorlamaktadırlar. AKP koalisyon yaygarasını bile seçim malzemesine dönüştürebilmektedir. Öz itibarıyla CHP’nin ekonomik önerileri, AKP’nin ekonomi politikalarının ve sicilinin “başarılı” olduğunu dolaylı olarak teyit etmektedir. Yani AKP, HDP ve CHP’ye “onca şey öneriyorsunuz, kaynağınız var mı?” diyerek kendi tuzağına çağırmakta, onlar da örneğin Kılıçdaroğlu ağzından, “bu ülke zengin, yeterince para var” cevabını vererek bu tuzağa düşmektedir. Dolayısıyla Figen Yüksekdağ’ın “bildirgenin her cümlenin arkasında onlarca yılın mücadelesi vardır” derken “neyin mücadelesi ve kim için mücadele?” sorularının cevabını vermesi gerekir.
Sol, HDP şahsında, 19. yüzyılın ortasında Adiller Birliği ağzından çıkan ütopik “tüm insanlar kardeştir” cümlesinin daha da gerisine düşerek, “tüm canlılar eşittir” noktasına gelmiştir. Bilindiği üzere, Marx-Engels bu sözü “tüm insanlar kardeş değildir, dünya iki sınıftan müteşekkildir” diye tashih etmiştir. Oysa “tüm canlılar eşittir” sözünün politik bir anlam ve bağlam kazanabilmesi için dünyanın uzaylıların saldırısına uğraması gerekir. Böylesi bir boşlukta ileri sürülen öneriler de aynı uzay boşluğunda salınmak zorundadır. Bu soyutluk, mevcut somutun sorumluluğunu almamak, ona müdahale etmemek, “ilkeler siyaseti” üzerinden, somut dumurun somut tahlilini de gerçekleştirememektedir. Dumur, orta sınıfın huzur ve güvene dayalı, tatminsiz dünyasına kapanmakla ilgilidir. Asıl “orta sınıf tuzağı” budur.
Soldaki ütopik apolitizm, “gençlik ve kadın” denilen sınıfsız, sınırsız, politika dışı bir kavramsallaştırmaya denk düşmektedir. 100 yıl önce sol partiler, işçileri nicel, sayısal olarak ele alıp işçilerin sayılarının artışına bakmışlar, bu yönde seçimlerde başarı imkânları aramışlardır. Yüz yıl sonra o işçilerin yerine, gene soyut bir gençlik ve soyut bir kadın sosyalitesi ikame edilmiş görünüyor. Aynı nicelikçi yaklaşım, işçileri daraltıcı buluyor, sayısal baktıkları için işçilere küfrederek onlardan uzaklaşıyor ve gençlerle kadınlara işaret ediyor. Gençlik ve kadın, seçime dönük bir aritmetiğe indirgeniyor. Onların kimliği yüceltiliyor, ne’liği çöpe atılıyor.
HDP’li bir aydın, kısa süre önce partisine öneriler sunduğu yazısında, bir olaydan bahsediyor. Ümraniye’de bir HDP binasında yapılan toplantıda yoksul Kürd genci, mini etekli orta sınıfa mensup bir kadına, bu kadının bacak bacak üstüne atması üzerine, “toparlanır mısınız?” diye uyarıda bulunuyor. Bu yazarın çözüm yöntemi ise, en azından seçim sürecinde, bu kadınla yoksul Kürd gencini birbirine değmeyecek şekilde ayırmak. Dolayısıyla HDP, esas olarak kaynaşmanın, ortaklaşmanın, birlikteliğin, “biz”in dağıtılması işlemi olarak var ediliyor. Bu kadar çok “biz” güya “ben” demiş olmamak için dillendiriliyor ama ancak mülk sahibi olunduğu vakit “ben” diyebilmenin imkânlarına oynuyor. Bu kadar mülkün ve mülkiyetçiliğin olduğu yerde sol, fuatavnicilikten, boğazdaki Diken’den, yirmi dört saat tasfiyecilikten (T24) medet umar hâle geliyor. Devrim, devrimci mücadele, mücadelenin dip dalgasına katılmak, tümden geçersiz kılınıyor.
Özünde kadın ve gençlik meselesi, birilerinin kendi itikadî liberalizmini güncellemek ve güçlü kılmak için istismar ediliyor. Yoksa kadının ve gençliğin mücadelesi kimsenin umurunda değil. Bu, öyle güçlü bir ideolojik hücum ki dün bizim İslam’a dair vurgularımızı boşa düşürme kaygusuyla, “tarih sınıf mücadeleleri tarihidir” diyenler, bugün “patriyarka”dan dem vurur hâle geliyorlar. Buradan, “işçi sınıfı” vurgusunun, mazlumların-sömürülenlerin derdine ve öfkesine uzak durmaya yeminli tercümanlarca yapıldığı anlaşılıyor. Meslekî ideolojiler birden kendi yuvasına koşuyorlar. AKP ise kendisini buradan konsolide ediyor.
Seçim bildirgelerinde, vapurlarda cüzdan satan işportacının kafası işliyor. Her bir cepten tırnak makası, tarak vb. çıkıyor ama mazlumlar-sömürülenler için devrimci bir program ve strateji çıkmıyor. HDP, gayri safi yurtiçi hâsılanın yüzde üçünü; CHP de yüzde üç buçuğunu sosyal yardım olarak dağıtacağını söylüyor. “İslamcı” bankaların faize “kâr payı” demesi gibi, bu sefer de laik bir müdahale gerçekleştirilip AKP’nin yaptığına “sadaka”, kendi yaptığına ise “sosyal hak” diyor. Dolaylı olarak AKP’nin iktisadî zeminine bağlanılmış oluyor.
İnsan Hakları Derneği’nde son dönemde yaşanan iç kavga, seçim bildirgesinin soyut içeriğinin somut hayatta hiçbir karşılığının olmadığını gösteriyor. Somutta eşbaşkanlık önerisini yapanın da ona karşı çıkanın da HDP’li olması insanı afallatıyor. Tüm bu kadın ve genç vurgusuna karşın, pratikte başka güçler devreye giriyor. Kadın ve genç denilen paravanın ardında başka türden ilişkiler kuruluyor. Savaşın ön cephesine sürülen kadın ve genç, başka güçlerin siyasetiyle hareket ediyor. Gündelik siyasete bağlandıkça geçmiş-gelecek, bağlam, neden-sonuç ilişkileri hükmünü yitiriyor. Efendiler, mevkilerini korumak için herkesi metafiziğe ikna ediyorlar. Diyalektik ve maddîlik düşman kabul ediliyor. Neoliberalizmin kadın ve genç kapısından girişine karşı devrimci bir direniş hattı örülmüyor.
Sol burjuva partisi olarak HDP, genel politik podyumdaki yerini almış görünüyor. Allı pullu lafların ardında düzenin bekası, sistemin sürekliliği ve liberalizmin güncellenmesi duruyor. Bir başkaldırı olarak 2013 Haziran’ı böylelikle 2015 Haziran’ında kendi cenazesinin kaldırılmasını bekliyor. Tabuta son çivi çakılıyor.
Kürd hareketiyle sol yapılar, ya teslimiyetçi ya çıkarcı ya da gizli bir düşmanlık/tasfiyecilik ilişkisi kuruyorlar. Son çivi de onlara ait. Kendi metafizik gerçekliklerinin geçmişle, gelecekle, dışarıyla, hayatla ilişki kurmalarını istemedikleri için, “kadın ve genç” liberalizmine sarılıyorlar. Kadını ve genci kendi metafizik konumlarına benzetmeye, etkisizleştirmeye, örgüt içerisinde pasifize etmeye çalışıyorlar. Ağızlara çalınan balın, kulaklara çalınan hoş sözlerin bir hükmü yok.
Bu cenaze törenine bir de bir düğün eşlik ediyor. İki yapı “Dev-Güç” ismiyle birleştiklerini ilân ediyorlar. Muhtemelen bol miktarda maytabın patlatıldığı bu düğünde gene soyut bir gençlik güzellemesine tesadüf ediliyor. Örgüt, bu güzelleme dâhilinde, Castro ve arkadaşlarının kavgaya “genç” olarak girdiklerini varsayıyor. “Ücretsiz internet” vaatleriyle gözlerini boyayacaklarını düşündükleri gençlere bir de toprağa düşmüş devrimcilerin posterleri gösteriliyor. Ama “eskinin yollarıyla gidilemeyeceği artık çok açıktır” denilerek, gençler pohpohlanıyor, onların gökkuşağı liberalizmine ait bir renk olması isteniyor. Bu liberalizm, doğalında Deniz’e, Mahir’e ve İbrahim’e ancak “Dev-Genç”in üyesi olmaklığıyla tahammül edebiliyor. Böylece şefler, geçmişten çıkardıkları derslerle, kafalarındaki TİP güzellemeleri ile, gençlere had bildiriyorlar: “Boynuz olmayın, bu kulaklar her şeyi duyuyor!”
Gösteri dünyasına teslim oluşumuz, düğünün ve cenazenin havasını, içeriğini tayin ediyor. Kendimizi göstermek istiyoruz. “Kendimizi kime göstermeye çalışıyoruz?”, soru bu. Kendimizde ve onu gösterdiğimizde devrimci bir dönüşüme yazgılı değilsek, teslimiyet kaçınılmaz. Şunu bilelim: bahsedilen düğün de cenaze de iç içe ve aynı mekânda icra ediliyor.
Bahri Dikmen
Devamını oku ...

1 Mayıs

İnsanlığın cehennemî bir uçurumun kenarına geldiği günlerdeyiz. Kapitalist ekonomi modeli; tüm dünyaya gelişme, kalkınma, büyüme şemsiyesi altında pazarlanırken, aslında tarih geriye doğru ilerliyor. Tüm değerler sisteminin çöktüğü yeni bir cahiliye dönemine gelmiş durumdayız.
Küresel kapitalizm, insanî olan her şeyi bayağılaştıran, çürüten, yozlaştıran bir ifsad kaynağına dönüşmüş vaziyette. Egemen emperyalist akıl, insana ‘sermaye’ ya da ‘kaynak’ gözüyle bakıyor. Bu düzende, insanın değeri ahlâkla değil, banka hesaplarıyla ve ne kadar tükettiğiyle ölçülüyor!
Hayatlarımız, sınırsız bir üretim ve tüketim çılgınlığının vesayeti altında. Ne yazık ki, buna karşı başka bir dünyayı mümkün kılma iddiasını taşıması gereken Müslümanlar, geleceğini bu kapitalist bataklığın içinde arıyorlar. Oysa tüm insanlığın mirası olan yeryüzünün kaynaklarını ve insan emeğini sömüren bu sistemin, bizi sürüklediği felaketi görmek zorundayız.
Neoliberal politikaların, insana, topluma ve doğaya dair ne varsa piyasaya sürdüğü, değerlerinden arındırılmış bir ticari metaa dönüştürdüğü bir ülkenin, bir dünyanın yaşanabilir bir yer olması mümkün değildir.
O halde, kapitalist çıkarlar için uydurulan “ihtiyaçlar sonsuz, kaynaklar ise sınırlı” hurafesini şiddetle reddedelim.
Tüketime dayalı, faiz ve rant ekonomisinin yol açtığı sosyal ve ahlaki çürümüşlüğü görelim. Toplumu ifsad eden bu düzenle uyumlu her türlü siyasi anlayışı, bunu meşrulaştırmak için üretilen yanlış dinî ve kültürel argümanları hayatımızdan çıkaralım.
Rabb’imizin bize verdiği yeryüzü nimetlerinin, adil bir bölüşüm ile herkes için yeterli olduğuna inanalım.
Adil ücret ve çalışma koşullarında çalışmak isteyenlerin mücadelesini yükseltmek, hepimizin sorumluluğundadır. Gelin, emeğimizin hakkını birlikte arayalım.
“Çalışanın hakkını, alın teri kurumadan veriniz” diye bildiren Allah Resulü’nün takipçileri, bu emri çiğneyenlere karşı duyarsız kalabilirler mi?
Gelin sömürü, kötülük ve utanç çağında, sesimizi birlikte yükseltelim:
Mülkün, egemenliğin yalnızca Allah’ın olduğunu haykıralım. Rabb’imizin bize verdiği yeryüzü nimetlerinin, hakça paylaşım, adil bir bölüşüm ile herkes için yeterli olduğunu savunalım.
Daha insanî ve adil bir dünyanın mümkün olduğunu gösterelim.
Güç ve iktidar gösterilerinin tayin edici hale geldiği, içerisinde yaşadığımız sömürü, kötülük ve utanç çağında, gelin, sesimizi birlikte yükseltelim:
Başka bir gelecek ancak vahyin aydınlığıyla mümkün!
Küresel zulme karşı yaşasın küresel dayanışma!
Küresel kapitalist-emperyalist sömürüye karşı yaşasın Küresel İntifada!
Beytullah Emrah Yüce
Devamını oku ...

Suud Sarayı’nın Gönlünü Almak

Yemen’de Ne İşimiz Var?
ABD hükümeti, Ortadoğu’da başka bir iç savaşa daha müdahil oldu. Bu noktada karşınıza şu soru çıkıyor: “Bu yaptıklarından bir şey öğrenecekler mi?” Ama görünen o ki karar vericiler, bir şeyleri farklı yapma noktasında herhangi bir güdüye sahip değiller. Yapılacak hata, arzulanan sonuçmuş gibi görünüyor. Bataklığın da kimi faydaları var, ama bu noktada Amerikalıların kayıplarını minimize etmek isteyecek.
Obama yönetimi, Suudi Arabistan’a Yemen’in bombalanması noktasında yardım ediyor. Buna bir de Suudilerin ambargosu ekleniyor. Böylece Ortadoğu’nun en yoksul ülkesi insanî bir felâketle yüzleşiyor. Siviller ölüyor, altyapı imha ediliyor.
Peki neden? Dışişleri Bakanı John Kerry’nin ifadesine göre, “ABD bölge istikrarsızlaşırken yerinde durmayacaktır.” Kendisi de savaş gazisi olan Kerry, Amerika’nın Hintçini savaşının bir öğrencisidir. Bu nedenle onun bombardımanın istikrarsızlaşmaya mani olma konusunda devreye sokulacak berbat bir yol olduğunu biliyor olması gerekir. Kerry aptal biri değil ama onun yalancı ve demagog olduğu kesin.
Konuşmasında “Yemen” yerine “bölge” diyor. Yemen’deki iç savaş bölgeyi neden etkilesin? Çünkü haber kanallarının önemli bir bölümünce sadakatle taşınan resmî anlatıya göre Yemen İran’ın ajanları olan Husilerin kuşatması altında.
İran, bugün Sovyetler Birliği veya Uluslararası Komünist Komplosuyla aynı amaca hizmet ediyor. Komünist komplosunun II. Dünya Savaşı’nın bitiminden 1989-91’de Sovyetler’in çöküşüne dek iş gördüğü biliniyor. İran ise her amaca hizmet eden bir düşman. Dolayısıyla her türden şer odağının onun üzerinden suçlanması mümkün. Dolayısıyla savaş partisi ile onun Suudi ve İsrailli müttefikleri bize her gün İran’ın ilerlediğini ve Ortadoğu genelinde, Bağdat’ta, Şam’da, Beyrut’ta ve bugün de Sana’da kontrolü elinde bulundurduğunu söylüyor.
Ama bu tespit saçma. İran belirli bir ilerleyiş içerisinde değil. Bağdat’ı İran’a dost Iraklı Şiilere 2003’te teslim eden George W. Bush’un bizatihi kendisi. Suriye’deki Esad rejimi uzun süredir İran’ın müttefiki idi. Obama ve Hillary Clinton Esad’a savaş açtı, El-Kaide ile onun daha tehlikeli versiyonu olan IŞİD’i yüreklendirdi. İran’ın Lübnan’daki dostları, Hizbullah kendisini 1982’de İsrail’in gerçekleştirdiği istila ve uzun soluklu işgal sürecine bir tepki olarak oluştu. Bunların hiçbirisi İran’ın saldırgan olduğunu göstermiyor. Daha iyi bir izahat şu: bu ittifaklar İran’ın Amerika’nın kuşatmasını kırmasına katkı sunuyorlar. (Bu noktada şunu hatırlamak lazım: CIA 1953’te İran’daki demokratik hükümeti devirdi ve seksenlerde Irak’ın saldırısına ortak olunarak Saddam’a kimyasal silâhlar verildi. O günden beri ABD’li başkanlar ve İsrail hükümeti İran’a ekonomik, siber, vekil-terörist ve gizli, birçok şekilde saldırdı.)
Yemen’de ise Husiler, ABD destekli otokratik cumhurbaşkanını kovdu, öte yandan da ABD, El-Kaide ve IŞİD’e bağlı Yemenlilerle savaşıyor. Evet, Husiler Şiiliğin bir kolu olan Zeydîliğe mensuplar ama İran Şiiliğinden farklılar. Esasında Husiler merkezî hükümetten özerklik elde etmeye çalışan uzun süredir zulüm görmüş Yemenli bir dinî azınlığın en son ifadesi. Engellemeler, yalanlar ve kuşatmalara rağmen Husiler nihayet hükümete geldiler. Bu grupla ilgili her şey söylenebilir ama onun İran’ın ajanı olduğunu söylemek kesinlikle mümkün değil.
Suudi Arabistan İran’ı bir tehdit olarak görüyor ama bu krallığın itibarı çok az. Obama yönetimi de muhtemelen nükleer anlaşması imzalamak istediği İran’a karşı Suudilerin gönlünü almak istiyor. Bağımsız araştırmacı Jonathan Marshall’ın ifadesiyle, “Oysa İran düşman olmazdan onlarca yıl önce Suudi Arabistan güney komşusuna müdahale etmeye başlamıştı. Topraklara el koyan Suudiler Vahabizm denilen Sünni İslam’ın aşırı biçimini yaymak için Yemen’e tonlarca para akıttı. 2009’da bu ülke Husilere saldırmak için Kuzey Yemen’e girdi ama başarılı olamadı.”
Marshall sözlerine şunu ekliyor: “Washington da Yemen’de iç çatışmalarla geçen onlarca yıllık sürece bir biçimde dâhil oldu.”
2001’de Sana’daki yozlaşmış ve zalim hükümet “teröre karşı savaş”ın müttefiki olduğu günden beri Washington insansız hava araçları ile Yemenlileri katletti. Üstelik bu insanların çok büyük bölümü “şüpheli terörist” bile değildi.
“Yemen hükümeti, Husilere karşı saldırılarda kullanılmak üzere yıllarca ABD askerî yardımı aldı. “Yanmış Toprak Operasyonu” ismi verilen bu saldırılarda, Marshall’a göre, “çok sayıda sivil katledildi.”
Artık şunu bilmemiz gerek: ABD müdahalesi hiç de masum bir hata değil.
Sheldon Richman
Devamını oku ...

Hindistan Komünizmi ve Geleceği

Hindistan’ın eyaleti Andhra Pradesh’in en büyük kenti Visakhapatnam’daki sahil bu Pazar günü kızıl bir deniz gibiydi. Hindistan Komünist Partisi (Marksist) üyesi yüz binlerce sempatizan ve eylemci, partinin 21. kongresini tamamlamak için bir araya geldi. HKP-M, Sol Birlik platformunun oluşumuna dönük yaptığı yeni vurgusu ile diğer sol partilerle sıkı bir ittifak içinde olsa da, Hindistan’daki en büyük ve en önemli sol parti.
HKP-M bu kongreyi Hint halkı için oldukça zor bir dönemde gerçekleştirdi. 1,2 milyarlık nüfusa sahip ülkenin yarısı mahrumiyet koşullarında yaşıyor. Son otuz yıldır neoliberal politikadan ilham alan devlet, hayatta kalma konusunda oldukça zor bir ortam yarattı. Ülke genelinde 250.000 civarında çiftçi ve köylü intihar etti. Bu, kapitalist tarımın ve olumsuz küresel ticaret düzeninin doğrudan bir sonucu. Hindu Sağı’nın elindeki mevcut hükümet sadece bu türden sert ekonomi politikalarının eksiksiz bir varisi değil, ayrıca kültürel açıdan boğuluyor oluşun ek dezavantajını yaşıyor. İfade özgürlüğüne yönelik saldırılar ve kültürel, dinî farklılıklara karşı bir dizi tehdit, toplumsal manzaraya esas olarak damga vuran hususlar.
Bu politik gidişatın soldan başka bir alternatifi yok. Ama solun da sorunu, yoğun eleştirilerine ve süreçten istifade etmesi olası politik görüşlerine karşın, bu görüş ve eleştirileri uygulama kudretinin bulunmaması. Solun asli ihtiyacı, onun neoliberalizmi tespit edip ülkede alternatif politik süreci başlatabilmek için gerekli büyümeyi sağlaması.
Kaynaklar
Sol, ülke genelinde gerekli temellerini nasıl inşa etmeli? Sendikalar türünden önemli işçi sınıfı güç imkânları son otuz yıldır köşeye sıkışmış durumda. Mahkemelerin emek karşıtı sert hükümleri ve işçi düşmanı kanunlar, üretim alanındaki yeni manzaraya eşlik eden hususlar. Üretim alanında fabrikalar taşeronda çalışan göçmen işçilerin çalıştığı parçalı yapılara dönüşmüş durumda. Bu koşullarda sendika örgütlenmesi hiç de kolay değil. Ama öte yandan sendikalar işçiler adına cesurca bir mücadele içerisindeler. Nisan başında on bin inşaat ve tuğla ocağı işçisi HKP-M’ye bağlı Hindistan Sendikaları Merkezi bayrağı altında emek karşıtı politikalara karşı Hindistan parlamentosuna doğru yürüyüş gerçekleştirdi.
2003’te HKP-M Merkez Komitesi’nin tespitine göre, “çiftçi tarım örgütlerinin büyütememek, ülkedeki demokratik hareketin en önemli zayıflıklarından birini teşkil ediyor.” HKP-M sendikaların ve tarım işçileri birliklerinin artan sefalete karşı etkilerini neden artıramadığı üzerinde durdu. Kast ve cinsiyet ayrımcılığının üzerine yeterince gidemediğini tespit eden Merkez Komitesi “bu olguların hareketin yavaş büyümesine katkı sunduğunu” belirledi. Parti 2002’de ise şu tespiti yapmıştı: “Solun ana kaynaklarından biri de işçi sınıfının tüm taleplerini almak. Bu noktada işçilerin sadece ekonomik değil, ayrıca toplumsal ve kültürel talepleri üzerinde duruluyor. Bu mücadeleler tali değil, aksine sosyalizm kültürünün merkezî unsurları olarak görülüyor. Kast ve cinsiyet baskılarına karşı verilen mücadeleler, işçi sınıfının feodal, burjuva ve aşırı sömürü formlarına yönelik mücadelesinin parçası.”
Son yirmi-otuz yıldır ülkedeki komünist hareket, işçi sınıfının kazanımlarını savunmak ve tüm sınıfın haysiyeti ve kültürlerini içerecek şekilde tüm toplumsal alanı genişletmek amacıyla mevcut bütün mücadele alanlarına girmeyi bildi. HKP-M’ye bağlı Tüm Hindistan Demokratik Kadın Derneği (bu konuda Elisabeth Armstrong’in Gender & Neoliberalism [Cinsiyet ve Neoliberalizm -2013] isimli çalışmasına bakılabilir) ve Hindistan Demokratik Gençlik Federasyonu bu alanlarda aktifler. Bu örgütlerden biri de Tamil Ülkesi Sürgünün Kaldırılması Cephesi. Kast ve cinsiyet hiyerarşilerine karşı verilen söz konusu mücadeleler, günümüzün en önemli toplumsal mücadeleleri. Bunlar sadece kimlik değil, ayrıca sosyalizmin unsurları olan haysiyet, hayatta kalma ve hayal gücünün geniş imkân bulması ile ilgilidir.
Kongrenin kapanış konuşmasında yeni genel sekreter solun bu toplumsal mücadeleleri, özellikle (mazlum kast cemaatleri anlamında) dalitlerin kurtuluşu mücadelelerini üstlenmesinin bir zorunluluk olduğunu ifade etti. Bu yıl içerisinde Örgütsel Genel Kurul toplanacak. Toplantıda HKP-M’nin örgütsel kapasitesinin oluşturulması için somut adımlar üzerinde durulacak. Elbette bu adımların da tüm sol üzerinde önemli bir etkiye sahip olacağı söylenebilir.
Gerçekler
Kongre esnasında komünistlerin otuz yıldır kalesi olan Batı Bengal’in başkenti Kalküta’da belediye seçimleri yapıldı. Sol Cephe’nin elinden iktidarı alan Trinamul Kongresi, ruhunda insanlıktan çok demir barındıran bir örgüt. Sol eylemcilere ve sempatizanlara karşı uyguladığı şiddet, giderek bir yaygınlaşmış bir gerçeklik. Örneğin kısa süre önce Trinamul çeteleri, Batı Bengal eyaletinin Bardhwan bölgesindeki Batar kentinde saldırılar gerçekleştirdiler. Çeteler, birkaç HKP-M’li işçiyi ele geçirip Mangal Hembram isimli kırk sekiz yaşındaki bir kişiyi öldürdüler.
Seçimler esnasında yaşanan saldırılar ölümlerle sonuçlandı. İki üst düzey HKP-M lideri (Subhash Mukhopadhyay ve Manash Mukhopadyay) Belgarya’da dövüldü, öte yandan Nanda Bose isimli bir parti üyesi ise Trinamul üyelerinde saldırıya uğradı. Bose’ye göre, saldırganlar demir çubuk, sopa hatta kılıç taşıyorlardı. Sandıklar kapandıktan bir saat sonra bir polis müfettişi Girish Park yakınlarında vuruldu. Batı Bengal başbakanı Trinamul üyesi Mamata Benerci bunların bir-iki yerde gerçekleşen münferit olaylar olduğunu söyledi. Kentin en önemli gazetesi ise birkaç güneyli yandaşın dışında sol Kalküta’da Trinamul’un oyları silip süpürmesini seyretti. Bu ne anlama geliyor? Trinamul’un oy kabinlerini neredeyse ele geçirdiği söyleniyor.
İşte sol, yeniden güç kazanmak için böylesi bir düşmanlığın hüküm sürdüğü koşullarda yola çıkıyor. Hindistan’ın diğer yerlerinde de durum farklı değil. Solu inşa etmek, seminer vermek gibi bir şey değil. Böylesi bir inşa iktidar, mülkiyet ve imtiyaza dayalı kireçleşmiş kurumlarla yüzleşme cüretine ihtiyaç duyuyor. Hata yapmak doğal, umut yitimi de. Ama bu HKP-M kongresi milyonlarca Hintlinin işçi sınıfının haklarını savunmayı ve tüm Hindistan için bir alternatif tahayyül etmeyi sürdürdüğünü gösterdi. Kongre sonunda yapılan bir yürüyüşte parti lideri Brinda Karat şunu söylüyor: “Bir kadın, eline kızıl bayrağı aldığında hiçbir güç onu elinden söküp alamaz. Adivasi (yerli) topraklarının onlardan kopartıldığı her yerde o kızıl bayrak da olacak. Bugün Hindistan halkına sol bir alternatif sunmayla ilgili taahhüdümüzü yeniliyoruz.”
Vijay Prashad
Devamını oku ...

Şiddete Dair

Şiddete Dair: Bütün Mesele Katırların Katledilmesidir!
Concerning Violence (Şiddete Dair, Goran Hugo Olsson, 2014), Franz Fanon’un 1961’de yazdığı Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabının ilk bölümünün adını taşıyan bir belgeseldir. Belgesel, tıpkı adı ve baz aldığı kitap gibi oldukça serttir; sert bir geçmişi sert bir gözle; sert bir üst sesle ve sert bir kurgu tekniğiyle anlatır. Fanon’un kitaplarında bize öğütlediği gibi sömürgeciliğin şiddeti ancak sert bir şekilde anlaşılabilir ve aşılabilirdir; film de bu yolu takip eder. Yönetmen Goran Hugo Olsson’ı özellikle siyahların Amerika’daki 1960’lar ve 1970’lerdeki mücadelelerini, siyahî liderlerle günümüzde yaptığı söyleşiler üzerinden anlattığı The Black Power Mixtape 1967-1975 belgeseliyle tanıyoruz.
Şiddete Dair, Yeryüzünün Lanetlileri kitabının ilk bölümü olan “Şiddete Dair”in sadece adını taşımakla kalmaz, bu kitabı film boyunca Lauryn Hill’in üst sesi bize ‘okur’. Film dokuz bölümden oluşur, her bölüm Fanon’un kitabından dizelerle açılır, sürer ve kapanır; bu açıdan kitap gibi bir belgesel olduğu söylenebilir. Bu bölümlerin her biri kitabın bölümlerine ithaf olunarak yazılmıştır/kurgulanmıştır. Belgesel, bize kitabı ‘okurken’ arşivlerden alınan arşiv görüntüleriyle destekler. Bu arşiv görüntülerini ‘diyalektik kurgu’ ile bir araya getirip, özgürlük örgütlerinin liderleriyle, Afrika halklarıyla ve sömürgecilerle yapılan söyleşilerle birlikte kullanır.
Yönetmenin İsveç’in resmi devlet arşivine girip bu görüntüleri bulması sisteme içeriden yöneltilmiş bir eleştiri, daha doğrusu içerden açılmış bir delik gibidir. Film, emperyal devletlerin şiddetlerini onların kendi arşivlerinden kullanarak gösterirken Fanon’un nasihatini alır. Fanon, “efendinin geliştirdiğini, köleleştirilen/sömürülen halkların yararına kullanın” der.[1] Örneğin, Mozambik ile Angola arasındaki sınır, emperyalistler tarafından belirlenmiştir, özgürlük mücadelelerinde halklar bu sınırı ve buradaki ‘altyapıyı’ kendi yararlarına kullanırlar. Aynı şekilde Olsson da emperyal devlet arşivlerini, Avrupa devletlerinin inşasındaki en temel yalanlardan birini ortaya sermek için, emperyalist/sömürgeci geçmişi anlatmak için kullanır.
Belgesel, dekolonizasyonun emperyalist şiddet tarihine karşı ‘mecburen’ şiddet ile kurgulandığını gösterir. Şiddetin kolonyal geçmişle nasıl da ilişkili olduğunu yüzümüze vurur, bu şiddeti aşmanın yolunun şiddetten geçtiğini anlatır. Örnekleri Mozambik, Angola, Gine, Liberya gibi ülkelerdeki bağımsızlık mücadelesi hikâyeleridir. 1967-1987 arasındaki birçok ülkeden dekolonizasyon tarihini gözler önüne serer ve bu mücadelelerin aralarındaki ‘farklılıkları’ sıfırlayarak da yapmaz. Sonuçta bağımsızlık mücadelelerinin farklılıklarını da anlatan ama hepsinin emperyal şiddete karşı nasıl da zorunlu olarak şiddete dayanan mücadeleler olduğunu anlatır çünkü bu derece büyük bir şiddetten kurtulmak için şiddet şarttır.
Bu dokuz bölüm açılmadan karşımıza ilk çıkan ses ve görüntü çağımızın en önemli filozof ve sosyologlarından Gayatri Chakravorty Spivak’ınkidir, Spivak üniversitedeki odasından seslenir seyirciye. Ve der ki: “Sömürgecilik insanlığın paylaştığı bir açgözlülüktür. Tüm nesillere öğretmemiz gereken, kimsenin bir diğerinden daha iyi olmadığıdır. Sermaye oluşturma açgözlülüğünden kaynaklanan sömürgecilik, gündelik hayatta hâlihazırda var olan ırkçılığı medeniyet, modernleşme veya küreselleşme adı altında dönüştürür ve yaygınlaştırır, tıpkı bugünkü gibi”. Farklı dönemlerde farklı boyutlarda ve türlerde yayılan bu açgözlülük ve nihayetinde sömürgeciliğin kökenlerinin ve mekanizmalarının geçmişte de yaşadığımız anda da bizimle iç içe olduğu, film boyunca deşifre edilir.
Şiddete Dair’in Spivak’ın odasında bu sözleriyle başlayan sahnesini takip eden arşiv görüntüsünü filmin ve emperyalizmin bir alegorisi olarak görmek mümkün. Bu sahne askerlerin helikopterden aşağıdaki büyük baş hayvanları vurdukları bir sahnedir. Kamera ateş açan askerin bakış açısındadır. Daha sonra helikopter iniş yapar, askerlerin ölmeyen hayvanların yanına gidip vurduklarını yakın çekimde görürüz. Yavaş ve yedire yedire hayvanların ‘sebepsizce’ katledilmelerine askerlerin gözünden bakarız. Bu gerçek arşiv görüntülerinde pek duygu belirtisi de yoktur. Sartre, Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabındaki giriş yazısında “sömürgelerde sömürgecilerin kullandığı şiddetin tek amacının oradakilerin silahın gücünü öğrenmeleri değil, onların insanlıktan çıkmalarını da sağlamaktır” der.[2] Bu sahne, sömürgeciliğin şiddeti nasıl doğallaştırıp insaniyetten uzak bir ‘doğal’ dünya yarattığının habercisidir.
Film, insanların ölene kadar çalıştırılıp Avrupa’nın kendisine saraylar inşa ettiğini anlatır. Aslında filmin asıl meselesi bu da değildir. Auschwitz’de gerçekleşen katliamın/soykırımın Avrupa’da gerek filmlerle gerek medya ile sürekli anılması, bu konuda farkındalık olması ile Avrupa’nın ‘kaçmadığı’ bir mesele olması, fakat konu Afrika’ya geldiğinde temsiliyeti bırakın ‘şiddet uygulayanlar biz değiliz onlar’ gibi bir ideoloji yayılmış olması ve bu ideolojinin anayasaların ve ‘modern’ devletlerin tüm aygıtlarının temelini oluşturmasıdır. Belgesel, bu açıdan Avrupa’nın ‘şiddet tarihi’ üzerineyken içinde ironi de barındırmıyor değildir. Örneğin belgeselin bir bölümünde İsveçli sömürgeci çift kölelerinin değerlerini nasıl da güzel güzel değiştirdiklerini, İncil’de sonuçta çokeşliliğin olmadığını ve tabi ki kölelerin de bu erdemi öğrenmesi gerektiğini anlatır. Fakat bu çekimi yapan gazeteci ‘çokeşlilik İncil’de yasaklanıyor mu?’ diye sorar. Çift birbirlerine bakıp öylece kalakalır, bir sessizlik ve uzun bir bekleyiş olur.
Tıpkı Concerning Violence belgeseli gibi, Franz Fanon’un filme konu olan kitabı bugün belki her zamandan daha da geçerli. Bu kitapta Fanon, Cezayirlilerin Fransa sömürgesinden mücadele ile kurtulduğunu, Fransa’nın onlara özgürlüklerini ‘vermediği’nin altını çizer ki bu da birçok bağımsızlık mücadelesinde milliyetçilerin/ jakobenlerin/ ulusalcıların bu mücadeleleri desteklememe bahanesidir. Fanon’un kitabı, bugünün dinamiklerini sivil haklar hareketlerinden sonra anlatmıyor diyen akademisyenlerin aksine gerçekleri tüm vuruculuğuyla yüzümüze çarpıyor. Bugün ‘sömürgecilik bitti’ diyenlere karşı sömürgeciliğin hem gerçekte hem de zihinlerde sürdüğünü göstermek için Fanon’un kitabına tekrar tekrar dönmek gerek, çünkü sömürgecilik sadece doğrudan şiddetle, doğrudan işgalle veya sömürüyle olmuyor, daha ‘görünmez’ ve daha ‘gizli’ şekillerde de devam ediyor. Elleri temiz Avrupa devletleri, bu gerçeği halen sanki kendi gerçekliği değilmiş gibi davranıyor. Şiddeti gizleyip kendisine şiddet olmayan bir dünya yaratan sömürgecilik tarihi en pis işlerini arka bahçelerde, resmi tarihlerin bakmadığı, günümüzde medyaların veya tarih kitaplarının ilgilenmediği yerlerde yapıyor.
Afrika haklarının Afrika’da, Avrupa’da ya da Amerika’da emperyalizme karşı mücadeleleri, belgesel sinemada All Power to the People (1996) ya da Adwa (1999) gibi eski örneklerle temsil edilse, ana akım sinemada da Selma (2014) ile yeni yeni temsiliyet bulsa da yine de konu üzerine kaynaklar oldukça az. Kaynaklar pek artmazken çok geçmişte değil 2013 ve 2014’te bile silahsız Afro-Amerikalı Trayvon Martin’in Amerika’da polis tarafından katledilmesi ve sonrasında Micheal Brown ve John Crawford’un da aynı şekilde vurulması üzerine bir alev gibi yanan Ferguson ayaklanmasını vurgulamak bu noktada mecburi. Siyahilerin ya da ötekileşmiş/sömürülmüş halkların yaşadığı ırkçı ve emperyalist saldırılara karşı günümüzde #blacklivesmatter yani ‘Siyahların hayatları önemlidir’ demek acildir. Bu bağlamda belgeselin büyük bir eşitsizlik tarihine dayanan sömürgeciliği bu derece sert bir şekilde karşımıza çıkarması, hem de konu üzerine özellikle batı menşeli ‘cesur’ çok da kaynak olmaması açısından çok önemli.
Türkiye’de Şiddete Dair
Geçen hafta Türkiye devleti, Roboskî’de onlarca katırı hunharca katletti. Bu katırların bir kısmı doğrudan öldürüldü, diğer bir kısmı “terörize olup askerden kaçarken uçurumdan düştüler”, şu anda bu katliam hâlâ devam ediyor. Bölgede köylülerin geçim kaynağı olan neredeyse bütün katırlar, devlet tarafından katledildi. Roboskî, devletin bir bahaneyle; bu dönemine göre kaçakçılık olur, protestolar olur, kalekol inşa etmek olur ya da hiçbir sebebi olmadan katliam yaptığı bir yerdir. Katırları öldürmesi ise bu kapsamda ‘sıradanlaşmış’ bir durumdur. Onur Günay, Türkiye’de şiddetin devletin monopolisi altında uygulandığını anlatır. Yasanın, hukukun ve normun altında devletin şiddeti yatar. 1915 Soykırımı ve devamında süregelen şiddet, devletin varlığı ve bekası için kurucudur. Bu şiddete, Walter Benjamin’i takip ederek ‘kurucu şiddet’ adını verir. Günay, bu şiddete halklar karşı koyduğu zaman, imtiyazlı entelektüelin oturduğu yerden bu şiddeti hemen kınadığını anlatır. Devletin şiddetini zerre kadar sorunsallaştırmayanlar, halklar, muhalifler direnişe geçtiğinde uyguladıkları şiddeti lanetlerler. Bu göz, devlet şiddetini görmezden gelirken kendilerine uygulanan şiddete karşı duranları kınar. Devlet şiddeti, bu açıdan, ‘öteki’ne dair yaratılan ‘şiddetli, vahşi, terörist’ imgesi üzerinden kurulur ve meşrulaştırılır. Bir başka deyişle, devlet tekelindeki kurucu şiddet, ‘şiddetli bir öteki’ yaratarak kendi şiddetini görünmez ve hatta meşru kılar.[3] Tıpkı Avrupa’nın Afrika’da veya kendi topraklarında yarattığı ‘şiddetli siyah’ imgesi veya Türkiye’nin yarattığı şiddetli Kürt imgesi gibi.
Günay, 28 Aralık 2011’de F16’larla bombalanan Roboskî’de 34 insanın kaçakçılık yapıyorlardı gerekçesiyle katledilmesi örneği üzerinden, devlet ve ana akım medyanın burada yapılan katliamı göstermediğini anlatır. Dönemin başbakanı ise bu başarılı operasyonu için çalışanlara teşekkür eder. Roboskî örneği üzerinden hem AKP’nin devlete karşı bir hükümetmişçesine ve de kendisinden önce gelen devlet geleneğinden farklıymışçasına ortaya çıkışının büyük bir mit olduğunu anlatır.[4] Şiddetin ve terörün nasıl halen ve hep devlet tekelinde uygulandığını, özgürlükleri için ötekiler tarafından uygulandığında ise kullanılan söylemlerin birbirine zıt olduğunu anlatır.
Afrika’nın kesik damarlarıyla Kürdistan’ın kesik damarlarının birleştiği nokta, tam da Şiddete Dair filminde karşımıza çıkar. Bu kurucu şiddet, kendisini sürekli hatırlatmak üzerine kurulmuştur, damarları hep keserek buradaki toprakların nefes almasını, yaşamasını engellemek üzerine kurmuştur ki bir yaşam belirtisi olamasın, sömürmeye devam etsin ki ucuz işgücü sağlasın, kendi büyük devlet şanı yürüsün… Roboski’de aldığı canlar yetmez bir de katırları öldürerek buradaki halkı kışkırtmaya çalışır. Tıpkı Şiddete Dair’de mesele katledilen hayvanlarsa, Türkiye’de de sömürgeci bir devlet geleneği olarak mesele, tüm sıradanlığıyla katledilen katırlardır. Burada katırların katledilmesi, Türkiye devletinin inşa ettiği sömürgesinde katırlar üzerinden halkları kışkırtmak amacı taşır. Roboskîlilerin neredeyse tek geçim kaynağı olan bu katırların katledilmesi üzerine Kürt halkının silahlara davranmasını sağlamak ister. Böylelikle Türkiye tarihinin kendisini kurduğu ‘şiddetli öteki’ imgesini her seferinde tescillemek amacındadır. Bunun üzerinden ise tabii ki kendi şiddetini meşru kılacaktır. Tam da silahların değil, barışın konuşulduğu bir dönemde bunu yapması, barışı AKP’den korumamız gerektiğini bir defa daha hatırlatır hepimize.
Son Söz Yerine: Katırlar
Şiddete Dair, özellikle üst sesten ve kitabî tarzından dolayı bazı eleştirmenler tarafından didaktik bulundu. Kullandığı arşiv görüntülerinde beyazlarla siyahları çok ayırdığından, bir ‘ikili karşıtlık’ yarattığından da bahsedildi. Filmi birlikte izlediğim seyirciler ise filmin şiddeti biraz fazla göze sokarak kullandığından şikâyetçiydiler. Özellikle yine çok yavaş sekanslardan birinde kamera Mozambikli bir kadının bize doğru baktığı bir anı gösterirken, kamera yavaş yavaş aşağı doğru kaydığında, yeni doğmuş bebeğinin de kendisinin de vücudunun sağ tarafının olmadığını gördüğümüz bölüm, seyircisini rahatsız etti. Oysaki film, tam da şiddetin bu kadar normalleştirildiği bir ortamda, şiddetin gösterilerek yansıtılabileceği veya yok edilebileceği ironisini yapmaktaydı.
Şiddete Dair, tam böyle bir boşlukta devlet şiddetinin ne boyutlarda olduğunu, hem de lafa Roboskî’deki gibi Afrika ülkelerinde ‘öylesine katledilen’ hayvanlar üzerinden başlıyor. Bugün şiddet kültürünü yok etmek istiyorsak, şiddet üreten ideolojilerin devlet tarafından yeniden ve farklı formlarda üretildiğini görmemiz, #blacklivesmatter ve #DevletEliyleHayvanKatliamı dememiz, katırların katledilmesini engellememiz, Kısırkaya toplama kampını yıkmamız gerekir. Tıpkı katırların öldürüldüğü yerde nöbet tutan Roboskîliler gibi… Şiddete Dair’in en şiddetli sahnesi, nasıl açılış sahnesinde askerlerin hayvanları hunharca katlettiği sahneydiyse, Türkiye’de her gün şiddete maruz kalsak da Roboskî’deki katırlara uygulanan şiddet belki de en vurucusudur. Devletin ‘şiddetli öteki’yi yeniden kurmak ve ‘barışın neden olamayacağını’ bir bakıma kanıtlamak adına yaptığı bu katliam, Türkiye devletinin provokasyon tarihinin âdeta bir özeti gibidir, tıpkı sömürgeci Avrupa devletlerinin Afrika’da ‘öylesine’ katlettiği hayvanlar gibi. Mesele katırlar değil mi? Hayır mesele katırlar, hep katırlardı, hep katırlar olacak.
Tashih: Harun Ercan
NOT: Bu yazının ilk hali, Yeni Film dergisinin 35-36’ncı sayısında yayınlanmıştır.
Referanslar
[1] Spivak, G. C. “Preface to Concerning Violence”, Film Quarterly, Güz 2014, Cilt 68, Sayı 1.
[2] Sartre, J.P. ‘Preface’ in The Wretch of The Earth, Franz Fanon. New York: Grove Press. s. 7-35, 15.
[3] Günay, O. (2013). Toward a critique of non-violence. Dialectical Anthropology, 37(1), s. 171-182. 174.
[4] a.g.y., s. 180-181.
Devamını oku ...