Zelda

Saldırıda ölen kadına “ismi Aybüke, demek ki türkçü faşist” diyen birine sahip çıkmak, bu ülkenin feministlerine düştü.[1] Demek ki feminizm mahkemesinde bu kişinin kadın olmadığına hükmedilmişti. Özel, seçkin, üstün ve yüce olan bir mit olarak “kadın” ideolojisi karşısında sağcı olduğu düşünülen kişinin kadın olarak görülmesi zaten beklenemezdi.
Biz de yazarın yöntemini kullanalım ve Ayşe Düzkan’ın Sabetayist ve/veya Yahudi olduğuna dair çıkarımlarda bulunalım. Bu, doğru bir yol olmasa gerek.
Öyle olmasa bile, Ayşe Düzkan’ın İsrail’de 27 Mayıs günü düzenlenen gösteriye katılan Türkiyeli Yahudileri tanıdığını söylüyor olması anlamlı.[2] Kendisi de zaten Ankara’ya Tel Aviv’den bakmaya ahdetmiş bir isim. Türkiyeli Yahudileri 10 Ekim’de barış mitingine katılanlarla ilişkilendirmesinin sebebi burada. İsrail iyi, Türkiye kötü aklınca. Bu yaklaşım, içteki İsrail’i, tarihe sinmiş İsrail’i gizliyor.
Anlaşıldığı kadarıyla, ordudaki liberalleşme ve belirli politik yüklerden arınma sürecinde, özellikle 28 Şubat sonrası dönemde, ordunun görevlerini sol denilen yapı üstlenmiş. Çevik Bir’in “bin yıl sürecek” dediği 28 Şubat, bir İsrail projesi. Dolayısıyla bir tür solun sağın alanına sızma girişimleri, bu bağlamda anlam kazanıyor. Bu açıdan Soner Yalçın Küçük gibi isimlerin Sabetayist avcılığı, özünde hem sağın alanına girme hem de bu Sabetaycı unsurların aklanması amacını güdüyor.
Yani Ayşe Düzkan’ın İsrail sopası ile Ankara’yı dövmesi bir anlam içermiyor. Oradan bakıldığında buradaki İsrail görülmüyor, aksine gizleniyor. Tek derdi, İslamcıların hanesine yazılı Filistin sahasını boşaltmak olanların yürüttüğü pratik, en fazla Çevik Bir’e alan açıyor. “Laik-demokratik Filistin” dedikleri, Türkiye Cumhuriyeti’nden başka bir şey değil.
Dünyanın dört bir yanında İsrail, hasbara adı altında propaganda faaliyeti yürütüyor. Bu amaçla birçok dernek, kuruluş, birlik kuruyor, üniversitelere, devlet kurumlarına yerleşiyor. Örneğin internet sahasında belirli muhalif siteleri etkisiz kılmak için yüzlerce sahte hesap üzerinden ciddi bir çalışma yürütüyor. İsrail’i sevdirmek adına, çevre ve LGBT başlıklarında bir yığın masal üretiyor.
Buna karşılık, Filistinliler ve Filistin sevdalıları da boykot, tecrit ve yaptırımlar başlığı altında başka bir karşı faaliyet içerisinde. BDS hareketi, dünya genelinde bazı belediyelerin İsrail’le ilişkisini kesmesine katkı sunuyor, yerleşimlerden gelen malların boykot edilmesini sağlıyor, akademisyenlerin ve sanatçıların İsrail’i protesto etmeleri yönünde çağrıda bulunuyor.
Bizdeki BDS’nin başında Ayşe Düzkan gibi isimler olunca, solun kıymet verdiği sanatçılardan Selda Bağcan’ın İsrail çıkartmaları, Yahudi festivallerinde boy göstermeleri tek bir protestoya bile konu olmuyor. Birkaç yıldır Yahudi cemaatiyle ve hasbara ile sıkı bir bağ kuran Selda, Yahudi bir patrona ait olan bir plak şirketiyle anlaşıyor ve bir anda ünlü oluyor. Bu haberi parlatmak ve hasbaranın gücünü göstermekse Cüneyt Özdemir’e düşüyor.[3]
Özdemir’in aktardığı kadarıyla, Selda’yı keşfeden isim, Erkan Özerman. Büyük olasılıkla Yahudi olan Özerman, erkek mankenlere uygunsuz tekliflerde bulunup onları kölelik sözleşmelerine bağlayan bir isim. Ayrıca güzellik yarışmalarının piri. O yarışmaların, modanın, tekstil sektörünün yayın pratiğini de Düzkan gibiler üstleniyor. Özdemir’in aktarımıyla, Özerman nedense müzik piyasasının Yahudilerin elinde olduğunu düşünerek, Selda’nın ismini plağın üzerine Zelda olarak yazıyor. İbranice olan Zelda, “mutlu, kutsanmış” gibi anlamlara sahip. Bizim Selda’nın kutsandığı açık, çok kısa zamanda ünlü oluyor.
1990’da dört kez[4] İsrail’e giden Zelda’nın yolu birkaç kez daha buraya düşüyor.[5] Ama hiçbirisinde BDS’nin radarına girmiyor. Tek bir eleştiriye bile maruz kalmıyor. “Yaz gazeteci”[6] diye bağıran Selda, sokak ortasında öldürülen genç kızları, çocukları, toprakları çalınan Filistinli köylüleri, yukarıdaki resimde görülen bombaları, üzerine düşülen notları hiç anmıyor.
Milattan sonra 50’de Kudüs’te faal olmaya başlayan bir örgüt var. Tarihçiler, bu örgüte sicarii diyorlar. İsmini ucu kıvrık hançerden alıyor. O hançerlerle Romalı yöneticileri ve onlarla işbirliğine giden toprak ağalarını öldürüyorlar. Yaklaşık iki bin yıl sonra, Filistin’de başlayan bıçak intifadası[7], belki de ezilenlerin mücadele geleneğinin kesintili bir süreklilik içerisinde olduğunun kanıtı. Selda’nın gazetecisi Ayşe Düzkan, o bıçaklardan ve hançerlerden hiç bahsetmiyor. Sadece Kaypakkaya anmasında tutuklanan arkadaşı için “onun Kaypakkaya ile ne alakası var, hapiste ne işi var” diye yazabiliyor. Ve bir şeyden daha bahsediyor laf arasında, solun Filistin meselesini İslamcılara teslim etmesinden yakınıyor.[8]
BDS başında olmasının sebebi bu. AKP’yi bahane ederek bu alanı temizleme faaliyeti içerisinde. Ama o çok yücelttiği ama tek bir sözünü bile dinlemediği, sırf vitrin malzemesi olarak kullandığı FHKC, Burak’ın Vaadi[9] diye operasyon düzenliyor. Operasyon, adını 1929’da Siyonistlerin Kudüs’teki Burak adını taşıyan duvara bayrak dikip burası bizim demeleriyle başlayan Burak Devrimi’nden alıyor.[10] Bu, hiç de Düzkan’ın laik-demokratik mücadelesine teslim edilecek cinsten bir olay değil. O “Yahudi devleti” olarak görülen yapıya karşı geliştirilen Müslüman itirazının kökünü temizlemek niyetinde. Bunun için FHKC basit bir kürekten başka bir şey değil. Çünkü büyük olasılıkla FHKC de Düzkan’ın haz etmeyeceği ölçüde, özgürlükçü olmayan bir örgüt. Hele ki elinde baltalarla Yahudi merkezine saldıran militanlara sahip, gerçekten tüyler ürpertici!
Onun kök ve tüy yolma işini burjuva basının çıkarttığı ucuz kadın dergilerinden öğrenmiş olması muhtemel. Bu dergilerde pişmiş birisinin sola akıl ve yön veriyor olması, orta sınıf siyasetinin kökleşmesiyle alakalı. Bu siyasetse, kendisine yönelik her türden eleştiriyi, teori, ideoloji ve politika dışı gördüğü, can gibi, yaşamak gibi ilkel, temel olguları yücelterek savuşturuyor. Özünde Düzkan gibiler, AKP denilen tencerenin kapağı. İçinde kısık ateşte kaynayan suda çığlık atan kurbağaların hiçbir değeri yok.
Dolayısıyla mazrufa, şekle, vitrine pek takılmamak gerekiyor. Bir sene boyunca “Türkiye’nin asıl Syriza’sı benim” kavgası veren örgütler, Yunanistan’daki gelişmeler için hiçbir şey yapmıyorlar. İsrail’le yürütülen tatbikatlara dair tek bir laf etmiyorlar. Venezuela’da yaşanan karışıklığa dair, Venezuela dostluk derneği kurmuş olan sol, hiçbir şey söylemiyor. Her şey, özellikle sosyal medyada, zevahirden, istismardan ibaret. Filistin meselesi de basit bir resim, ambalaj.
“Ayşe Düzkan’ın eline burjuvazi karşısında yine burjuvazinin ideolojik ölçüleri baz alınsın diye kalem tutuşturuluyorsa, AKP’ye de bulunduğu mevki bu nedenle teslim ediliyor.” O ölçüler, mücadeleye ait olguları basit bir resme indirgiyor ve içeriksizleştiriyor. Burjuvazi, kendisini aşacak içeriğe ve kütleye asla tahammül edemiyor. Laiklik ve demokrasi savunusu, özünde bu tahammülsüzlüğü gizliyor.
Eren Balkır
20 Haziran 2017
Dipnotlar
[1] Ayşe Düzkan, “Türkler İçin Düşünme Vakti”, 11 Haziran 2017, Artı Gerçek.
[2] Ayşe Düzkan, “Tel Aviv’e Ankara’dan Bakmak”, 31 Mayıs 2017, Artı Gerçek.
[3] Cüneyt Özdemir, “Selda Bağcan”, Youtube.
[4] “Selda Bağcan”, Wikipedia.
[5] “Selda Bağcan İsrail’de”, 20 Eylül 2016, Şalom.
[6] “Yaz Gazeteci”, Youtube.
[7] Budur Yusuf Hasan, “Bıçak İntifadası”, İştirakî.
[8] Ayşe Düzkan, “Harun”, 28 Mayıs 2017, İştirakî.
[9] FHKC, “Promise of Al-Buraq”, 17 Haziran 2017, PFLP.
[10] “Al-Buraq Revolution”, 18 Haziran 2017, Samidoun.

Ali Şeriati’ye Mersiye

Ali Şeriati defnedildiği sırada Mustafa Çamran bu mersiyeyi okudu:
Ey Ali!
Seni tanımamla birlikte “Kevir”ini açtım. Ruhunun ve kalbinin derinliklerinde yüzdüm. Kendi gizli ve söylenmedik duygularımı onda buldum. Bundan önce kendimi hep yalnız hissederdim. Hatta kendi duygu ve düşüncelerimden, gayri tabii kendimden utanırdım. Fakat seninle tanışınca, yalnızlıkların uzağında bir kapının önüne geldim. Seninle sırdaş ve dert ortağı oldum.
Ey Ali!
Sen bana “kendin” olma olgusunu öğrettin. Kendime yabancıydım, manevi ve ruhi boyutlarımı tanımıyordum. Sen beni bir gül bahçesine götürdün, kötülükleri ve güzellikleri görmem için bir gedik açtın.
Ey Ali!
Belki hayrete düşeceksin; geçen hafta “Bint-i Cebel” savaş cephesinde idim. Birkaç gün cephe ilerisindeki “Tilli Mes’ud” siperinde Emel gerillalarıyla birlikteydim. Yanımda bir kitap götürmüştüm, o kitap senin “Kevir”indi.
Kevir ki; bir mana ve zenginlik âlemi… Beni bulutların ötesindeki ezeliyet ve ebediyetle buluşturuyordu. Kevir ki; onda yok oluşun çığlığını işitiyordum. Vücudun baskısından kurtulup, gökyüzü melekûtuna doğru uçuyordum. Yalnızlık dünyasında vahdet mertebesine ulaşıyordum. Kevir ki; benim vücut cevherimi soyuyor, yakıcı hakikat güneşinin önünde çıplak bırakıp eritiyordu. İhlas ve samimiyete ters düşen her şeyi yerle bir ediyor, beni aşk kurbangâhında âlemi yaratana feda ediyordu.
Ey Ali!
Seninle birlikte Kevir’e gidiyorum. Yalnızlık Kevir’ine… Tarihin o korkunç tufanında aşkın kavurucu ateşi altına.
Ey Ali!
Seninle birlikte hacca gidiyorum. Şevk ve heyecanla, yücelik ve celal karşısında yok oluşa… Ve Allah’a senin bakışınla bakıyorum.
Ey Ali!
Seninle birlikte Fırat kenarındaki hurmalıklara gidiyorum.
Ey Ali!
Dert ve endişe sahibi olmayı gecenin kalbinde buluyorum. Açılmış engin bir kuyu senin derdini bana döküyor.
Ey Ali!
Seninle birlikte Hz. Fatıma’nın küçük ama küçüklüğüyle birlikte, dünyanın ve tarihin hepsinden büyük evini görmeye gidiyorum. Öyle bir ev ki; Hz. Ali’yi, Fatıma’yı, Zeyneb’i, Hüseyin’i kendinde toplamış. Öyle küçük bir ev ki; aşkın ortaya çıkış yeri, fedakârlığın, imanın, istikametin ve şehadetin…
Ey Ali!
Senin kokun, ismin, sözlerin ve düşüncelerin beni Allah’a daha çok yaklaştıran bir çeşit ibadettir.
Ey Ali!
Bizim tüm samimi namazlarımızda bizimlesin. Bizlerin göklere her yükselişinde, bizlere eşlik ediyorsun. Hak yolunda şehadet mertebesine ulaşan mücahitlere şahid ve şehidsin.
Mustafa Çamran

Celebin Sopası

Bugün itibarıyla solun gözünde Nuriye ve Semih’in Enis Berberoğlu kadar değerinin olmadığı anlaşılmıştır. Onlar için kılını kıpırdatmayanlar, dağın başına masa kurmuş bir gazeteci için sokağa dökülme derdine düşmüşlerdir. “Ölüme tapan bir örgütün emirlerini yerine getiren kuklalar” dedikleri isimler değil, bir gazetecidir değerli olan.
Doğaldır, özellikle üç-beş yıldır solun başbuğu, Kılıçdaroğlu’dur. O, dağdaki demiri eritip solu kurtuluşa götürecek mi, göreceğiz. Asıl mesele ise bu son hamlenin CHP’nin iç krizi ile alakalı olmasıdır. Sonuçta düzene bağlananlar, düzenden kopuş dinamiklerini küçümsemek durumundadırlar.
* * *
Üç-beş değil aslında belki de yetmiş-seksen yıldır solun öncüsü, CHP’dir. TKP’nin iç kavgasına nedense müdahil olan TÖP çevresi, “biz Şefik Hüsnücüyüz” demektedir.[1] Çünkü Doktorcu olmak, artık arkaiktir, gericidir. Kopuş denemeleri, tarihsel bir sapmadır, bugünün yeknesaklığında hükümsüz kılınmalıdırlar.
Hatta herkes artık “Yiğidim Aslanım” şarkısını gözyaşları içerisinde Anıtkabir’e dönerek söylemekte, böylece laik dinî ayinini ifa etmektedir.
Şiir, Bedri Rahmi’ye aittir ve Nâzım için yazılmıştır. Şair, 15-16 Haziran’daki işçi ayaklanmasında fabrikasında mahsur kalmış Vitali Hakko’yu işçilerin elinden kurtarandır. Bugün artık şiiri ve bestesi Uğur Mumcu ve Atatürk için mırıldanılmaktadır. Sonuçta herkes, patronu işçilerin elinden kurtarmaya ant içmiştir. Çünkü patron ilerici, işçi gericidir.
* * *
“CHP tabanı, tavanından bağımsız bir şekilde Türk toplumunun en aydın, en ilerici ve en devrimci kesimidir. CHP tabanı, eksiğiyle gediğiyle Türkiye'nin aydınlanma mirasını ve devrimci dinamizmini bünyesinde barındırır. Sosyalizm adına güçlü bir dinamik ortaya çıkacaksa, bunun temel bileşeni CHP tabanı olacak.”
Bu sözler, bir Sosyal Demokrasi Vakfı üyesine aittir. Öncesinde emek-sermaye çelişkisinden bile söz etmektedir. Ve bu sözler, etnisite, kimlik ve mezhebe edilen politik küfürlerle birlikte dillendirilir. Çünkü aslında emek safında değildir bu kişi, sadece egemenlerin siyaset alanından bu tür çapakları temizlemek derdindedir.
Asıl temizlikse, emek-sermaye çelişkisinin yol açtığı pürüzlerle ilgilidir. Yani emekten, ezilenden yana kudret biriktirme, hat açma ve devrim gibi bir derdi yoktur onun. Bu temizlik siyaseti, Şefik Hüsnü ile Aybar’dan bugüne dek uzanır ve her zaman CHP’ye bağlanır. Asıl dert, işret sofralarını dilencilerin, evsizlerin, yoksulların rahatsız etmemesidir. Bu siyasetin ufku bu kadardır.
* * *
Yukarıdaki resimde, 2000’deki ölüm orucu sürecinde hapishanelerdeki saldırıya karşı direnirken devlet güçlerince kolu kopartılan biri vardır. Yanındaki ise o günlerde o saldırıyı yürüten partinin üyelerinden biridir. Bağlanma budur.
Benzer bir durum, birçok Sivas Katliamı anmasında eli öpülen, selam durulan Kamer Genç için de geçerlidir. O katliamın yapıldığı dönemde Genç, Çiller’in partisindedir.
Çünkü bugün safça “CHP’nin bütün kurumlardan kovulduğuna” inanılmaktadır. Onca Kaypakkaya, onca aydınlanma eleştirisi, dönüp dolaşıp CHP’ye bağlanmıştır. Bu sözü sarfeden, doğrudan ya da dolaylı olarak orduya hizmet ediyordur. “Bütün kurumlar” dediğine göre, orduyu da kastetmektedir. Bu sözlerin sahibi, mesajını vereceği yeri iyi bilmektedir. Postalı giymiştir, egemenlerin siyasetine insan devşirmektedir. Kişisel ömür putlaştırılmış, herkesin ait olduğu kavgalı hayat geri plana atılmıştır.
Bu tür zihinlerde baş çelişki-tali çelişki ayrımı, yerini baş yanılsama-tali yanılsama ayrımına bırakmıştır. Devrim hayal, burjuva demokratlık gerçektir; ilki Parisli, ikincisi Muşludur.
* * *
Bugün birileri, sosyal medyada Can Dündar’ın iki yıl önce kaleme aldığı, “Sabredin 40 Gün Sonra Gidiyorlar” başlıklı yazısını paylaşmıştır. Asıl hayalcilik devrimcilik değil, Dündar ve Kılıçdaroğlu gibi celeplerin salladığı sopaya güvenip peşlerine takılmaktadır.
Kavgalı hayatın çileli halkı, koyun olarak görülmektedir. Ondaki irade tehlikelidir, törpülenmelidir. Son hamle, bunun içindir. Yeniden kursakta kalacak hevesin adıdır. Uğranılacak sükut-u hayalin karşılığıdır. Yiğitler, aslanlar burada yanılmaktadır.
Çünkü o sopa, koyun görülen halk için sallanmaktadır ve bir yönüyle içe dönüktür. Yani CHP, kendi iç krizini bu yürüyüşle aşma derdindedir ve ne kadar kitleselleşirse o ölçüde mevkiini koruyacaktır. Hayalcilik, bu partiden demokrasi mücadelesi ve devrim beklemektedir. Kendi düştükleri kuyunun ağzından gördüklerini dünya zannedenler, nefslerini ilahlaştırmaya mecburdurlar. Aza, öze değil, kendisi gibi yüce olana bakılmaktadır.
SEP gibi yapıların[2] son günlerde neden Kürt hareketi eleştirileri kaleme aldıkları artık anlaşılmıştır. 7 Haziran günü limandan ayrılan Nuh’un gemisine binenler, kısa sürede gemiyi terk etmişlerdir. O yazılar, yeni yönelimin diyetidirler. Bunlar, doksanlarda Kürtler solla ittifak yaptığında, “Oylar CHP’ye” diyenlerdir, bugün de dillerinden bundan başka politik bir cümle dökülememektedir.
* * *
Faşizm düzler. Düzlenmiş olmak, eşitlikçi ideolojiye bağlı olanları öne fırlatır. Devrimci politika ise saflaşmak, hat çekmek, ayrım yapmak, çentik atmaktır. Bu irade, düzlenmiş olanı ayrımsız, çentiksiz, nimet olarak görenlere zararlı görünür. Egemenlerin siyaseti içinde çekilen silik çizgileri devrimci zannedenlerin yanılsaması buradadır.
Bugün CHP, AKP’nin de parçası olduğu devlet kurgusuna aykırı hiçbir şey yapamaz. O devlete karşı güç biriktirmek zorunda olanların bir kuyruğa bağlanmaları, verili dönüşüm momentinin hayrınadır. Yenikapı’nın parçası olan siyasi yapıdan devrim yolunu çizmesini beklemek, asıl hayalcilik budur.
CHP, bir komünizmle mücadele yöntemidir. 1974’te Bülent Ecevit, meclisteki konuşmasında Adalet Partisi sıralarına dönüp, “sizin komünizmle mücadele yönteminizi denedik, sıra bizimkinde” der. Bu söz, birkaç ay sonra çıkartılacak olan genel afla ilgili olarak edilmektedir. Rahşan Affı da bu dizgenin parçasıdır.
Turan İtil de diğer bir parçadır.[3] Mahkûmlar arasında devlet adına psikolojik incelemeler yapan bu zat, “teröristler idealist ancak bağlı oldukları gruplar değil” demektedir. Ülküye ve davaya bağlılık, yukarı çıktıkça zayıflamaktadır.
Aydın Çubukçu’nun onca sınıftan, diyalektikten dem vurduktan sonra, Londra’daki saldırı sonrası büyük harflerle HAYAT’tan bahsetmesinin sebebini burada aramak gerekir.[4] O, yazısında Batılı egemenlerin, terör uzmanlarının ağzıyla konuşmakta, terör listesinden, İslam’ın doğası gereği “terörist” olduğunu söylemektedir.
Özünde demek ki emek-sermaye çelişkisinden dem vuranların belirli bir kısmı, bu çelişkiyi bünyelerinde aştıklarına inanırlar ve bu çapağı temizleme vaadinde bulunurlar. Liberal ve sosyal demokrat siyaset buradan neşvünema bulur.
“Tek kelimeyle HAYATA; kendi dışında akıp giden ve bir türlü içine girmeye cesaret edemediği, cesaret etse fırsat ve imkân bulamadığı hayata!” yönelik öfke ve düşmanlığa öfke ve düşmanlık beslemeleri, bu siyasi sapmayla alakalıdır.
* * *
Her birimizin yaşadığı, ömürdür; ait olduğumuz hakikatse, hayattır. Hayatı kendi kişisel ömrüne kapatanlar, sınıfsal-politik varlıklarını da iptal etmek zorundadırlar. Bugün sol örgütlerin bir kısmının tabeladan ibaret olduklarını, CHP’ye iltihak ederek ortaya koymalarının nedeni buradadır. “Baş düşmanın burjuva demokrasisi lehine gerilemesi evladır” denilmesinin sebebi de buradadır. Herkes yuvasına dönmüştür.
Devrim “taktik menzil” değil, bugünde, bugündeki güçlerle ilerleyen bir güçtür, ölçüdür, mizandır. Devrimcilik, Mahir’i ittifak dâhilinde Kemalistlere ettiği laflar ve 9 Mart değerlendirmeleri yüzünden “Kemalist” olarak yaftalamak, sonra da darbeyi savunmak, burjuva kliklerinden birinin kuyruğuna yapışmak değildir.
Hayatın kişisel ömür lehine düzlendiği koşullar, bazı solcuların Nuriye ve Semih için içişleri bakanının ettiği lafları dile dolamasına neden olmaktadır. Bu laflar, eyleme verilen desteği kırmıştır. Demek ki aynı lafları edenler, devletin saldırısının parçasıdırlar. Bu solcular, hâllerinden ve direnişin geldiği noktadan memnundurlar.
Dolayısıyla Aydın Çubukçu’nun IŞİD yazısı, bir yönüyle sola yöneliktir. Hayata girmek, yaşamayı bilmek, özgür bireyler olmak, emirler bu yöndedir. O, ölüm orucu günlerinde “ben en iyi eserlerimi hücrede verdim” diyendir. Eser vermek kıymetlidir, ölüme yatmak, zaten ölmeyi haketmenin, kıymetsizliğin öteki adıdır.
Sol, en azından geride bıraktığı miras karşısında utanmayı bilmelidir. Kitlesini CHP’ye taşeron kılanın, milis kuvvet hâlinde ona örgütleyenin, varsa, yüzü kızarmalıdır. Utanmak devrimcidir.
Eren Balkır
16 Haziran 2017
Dipnotlar
[1] “TKP Tartışmalarına Dair”, 11 Haziran 2017, Toplumsal Özgürlük.
[2] V. U. Arslan, “Yapma Be Sırrı Süreyya”, 14 Haziran 2017, Sosyalist Gündem.
[3] Eren Balkır, “Artık Gerçek”, 9 Haziran 2017, İştirakî.
[4] Aydın Çubukçu, “This is for Allah”, 11 Haziran 2017, Evrensel.

Artık Gerçek

Artı Gerçek isminde bir site var. Muhtemelen batıda dillendirilen “post-truth” kavramına atıfta bulunuyor. Bu kavram, doğruların, hakikatin, olguların önemini yitirdiği dönemi karşılamak için üretilmiş. Artı Gerçek, tam da bu dönemin mahsulü.
Sitede Belgin Cengiz imzalı bir yazı yayınlanıyor. Yazar “Müslüman Kardeşler’in Hitler Yüzü” isimli yazısında Kudüs Müftüsü Hacı Emin Hüseyni’yi “Müslüman Kardeşler’in kurucularından ve önemli karakterlerinden biri” olarak takdim ediyor.[1] İşte artı gerçek bu. Yalanı “fazla gerçek” diyerek yutturmaya çalışıyorlar. Çünkü Hüseyni’nin İhvan’la bir ilgisi bulunmuyor. Yazarın batının liberal mahfillerinde eksik bir eğitimden geçirildiği açık.
Esasında laisizmin, batı uşaklığının ve Ortadoğu’nun bağrına saplanmış Siyonizm hançerinin artığı olmanın ifadeleri bunlar. Yazar, Hüseyni’nin Yahudi göçüne (aliya) karşı politik manevralarına karşı esasında. Bu ilişkiler, kimsenin ne olduğunu henüz net görmediği bir dönemde kuruluyor. Sovyetler’in de diğer emperyalist güçlerin nüfuzunu kırmak için Hitler Almanyası ile anlaşma imzaladığı yıllar bunlar. Ortaya çıkan sonuca bakıp kat’i analizlere ulaşmak doğru değil. Sonuçta Artı Gerçek yazarı, bugünkü patronlarının geçmişte hazırladığı şu afişe de ses etmemesi gerek. Onun gibilerin elinde sivrilmiş okların kimlere saplandığını görmek şart. “Komünist bir masaldı Sümerbank” diye methiyeler düzenlerin her sakallıyı dedeleri zannetmekten vazgeçmeleri zorunlu.[2]
Post-truth dünyasında tek gerçek, egemenlerin kendisi. B. Cengiz türünden yazarlar, onların borazanlığını yapıyorlar. Katar krizi üzerinden, AKP’ye karşı hepimizi liberal Amerikan muhalefetine örgütlemeye çalışıyorlar. Oysa biz biliyoruz ki liberalizm, fiili faşizmin bağrında taşıdığı, boş bir umut. O nedenle Gezi sonrası bu liberalizme örgütlenenler, KHK’lara, küçük çaplı grevlere, ev baskınlarına, bodrumlarda katledilen canlara tek bir laf üretmiyorlar. Seyirci olarak izliyorlar ve herkese koltuk ayırdıklarını söylüyorlar. Çünkü bu faşizmin ilanihaye sürmeyeceğini, esasen onun kendi liberal dünyalarının sancılı doğumunun bir parçası olduğunu düşünüyorlar.
Post-truth Amerika’sında askerî stratejistler, Eski Yunan’da Sparta’ya, doğu coğrafyasında Perslilere bakıyorlar. Amerika’nın Sparta ve Pers İmparatorluğu gibi hareket etmesini öneriyorlar. Aşağıdakilere ise Atina ve Elen masalları anlatıyorlar. Tanrıların en büyüğü, Ahura Mazda’nın her şeyi yarattığına, hakikati ifade eden Arta’yı da kozmosa biçim ve düzen vermek için meydana getirdiğine inanıyorlar. Arta’nın karşısında yalan, yani Drauga var. Artı gerçekçilere göre, hepimiz yalanız. Yalana karşı hakikatin, karanlığa karşı ışığın safında olmadığımız için yok edilmeliyiz.
Aynı Pers, bugün ona karşı bir devrimi bağrında taşıyan günümüz İran’ının karşısına çıkartılıyor. “Kaçar Hanedanı’nın bıyıklı eşleri” haberleri bu yüzden yapılıyor. Aynı haberleri yapanlar, aynı güzellikte olan Frida Kahlo’yu azize ilân edebiliyorlar. Kılla tüyle uğraşan liberalizm, saç kılını görme arzusuyla, batı kaynaklı, “İranlı kadınlar yasağa rağmen başlarını açıyor” haberleri yapıyor.
Bu İran düşmanlığı, batıya hayranlığın, sadakatin bildirilmesinin bir ifadesi. Herkesin cenneti orası. Orada fukara halkların çektikleri çilelerle kimse ilgilenmiyor. “Gerçek benim, geri kalan yalan” diyorlar.
İran hiçbir şey değilse, yazının başında paylaştığımız fotoğrafta görüldüğü üzere, eski İsrail konsolosluğunu FKÖ’ye tahsis eden iradedir. İran hiçbir şey değilse, IRA militanı Bobby Sands’in ölümü üzerine, İngiliz Büyükelçiliği’nin önündeki Winston Churchill Caddesi’nin ismini Bobby Sands yapandır. Onların asıl düşman olduğu şey, budur.
* * *
Egemenlerin artık gerçeklerini kendine put eyleyen Belgin Cengiz, bilmediği konularda, internetten tırtıklanmış malumatlarla doldurulmuş yazılar yazmayı seviyor. Bu sefer de ucuz, liberal AKP karşıtlığını süslemek için ta Sümerlere gidiyor.[3] Zorlama bir çabayla, Sümeroloji’nin İslam karşıtı kullanım yöntemlerini devreye sokuyor. Gerçekle bağını kopartıyor ve Rabia işaretinin Rabia Meydanı’ndaki katliamla alakalı olmadığını ortaya koymaya çalışıyor, çünkü hayata o katliamı yapanların, onların hizmetinde olduğu İsrail’in yanından bakıyor. Yazarın yüzlerce insanın katledildiği katliamı küçümseyerek anmasının sebebi bu.
Yazının sonunda Ra ile Rabia arasında bağ kuran yazar, kendisinin aslında nerelere hizmet ettiğini açığa vuruyor. Allah’ın o tüm ra’lara başkaldırının adı olduğuna iman etmediği için, dolaylı olarak, “herkes doların üzerindeki gözle bakacaktır, bakmayanlar kör olacaktır” demiş oluyor.
Sümeroloji konusunda üstadı, Kemalist mitolojinin kurucularından olan Muazzez İlmiye Çığ. Bu tür isimlerin özel bir eğitimden geçtiğine kuşku yok. İlmiye Çığ’ın kardeşi Turan İtil için de benzer bir durum söz konusu.[4]
Nöropsikoloji profesörü olan İtil, darbeden hemen sonra ülkeye geliyor. Bizim bu gelişin tercihen veya tesadüfen olduğunu düşünmemizi istediği açık. Mamak Cezaevi’ndeki tutsaklar üzerinde deneyler yapıyor. “Gençlerin neden terörist olduğunu” anlamaya çalışan profesörle ablasının Sümeroloji üzerinden devlete has bir mitoloji üretmesi ve bu mitolojiyi İslam’la mücadele için kullanması arasında tutarlılık söz konusu. Artı Gerçek yazarı, işte bu geleneğin parçası, sözcüsü.
Yazarın, bilerek veya bilmeyerek, dile getirdiği bir doğru var ama. Erdoğan’ın elindeki rabia işaretinin ne İslam’la, ne Müslüman Kardeşler’le ne de o katliamla bir alakası var. “Kılıçdaroğlu kıskanmasın” demesi de yerinde, çünkü rabia işareti, o dört parmak, devletin yeni “altı ok”u.
Dolayısıyla yazar, yalana başvurup Hüseyni’yi İhvancı yapacağına, onun Teşkilat-ı Mahsusa geçmişi ile kendi ecdadının, öncülerinin geçmişindeki kesişim noktalarına baksın. Genelkurmay’ın misyonerliğini üstlenmiş, Celâl Şengör gibi isimlerin peygamberi olan Karl Popper’i eleştirsin.
Çünkü Şengör gibi B. Cengiz de dolaylı olarak AKP’yi aklıyor, ardındaki hizalanmayı belirli bir mitolojinin suyuna batırıyor. O mitoloji üzerinden fukara Müslüman’ın dinine saldırmanın manası olmasa gerek.
Faşizm, liberalizmin ekonomik yönünü benimsiyor ama felsefi ilkelerini redde tabi tutuyor, modernitenin entelektüel ve ahlakî mirasını çöpe atıyor. Yalnız bu geçici bir araz. Her liberal, o faşizmin ekonomik yönüne içten içe selam duruyor ve işi gücü, o ilkeleri ve mirası dile pelesenk etmek oluyor. Sonuçta liberallerin AKP eleştirileri, hakikatin önündeki perde; o perdenin yırtılıp atılması gerekiyor.
Eren Balkır
9 Haziran 2017
Dipnotlar
[1] Belgin Cengiz, “Müslüman Kardeşler’in Hitler Yüzü”, 8 Haziran 2017, Artı Gerçek.
[2] Anıl Aba, “Komünist Bir Masaldı Sümerbank”, Kalp Her Zaman Soldan Atar.
[3] Belgin Cengiz, “Yaşlı Tanrıların Koth Kapısı Rabia Sembolü”, 9 Haziran 2017, Artı Gerçek.
[4] Turan İtil, Ekşi Sözlük.

Lenin

Cezayir’de basılmış, 1970 yılına ait bir posta pulu. Pulda Arapça olarak şu yazılı: El Cumhuriye El Cezairiyye Ed-Demokratiyye Eş-Şa'biyye (Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti), posta. Fransızca yazı: Lenin’in doğumunun 100. yıldönümü. Cezayir.
Lenin
Larbi Buhali’ye[1]
Gıyabınızda derslerinizden uzak ne yapmalı
Tarih öncesine değin asırların dib tarafında ne yapmalı
Cahil ve çirkin insanlar hükmettiklerinde ne yapmalı
İkinci cilt ile çene kemiği kırdıklarında ne yapmalı
Çocuklara özgü muzip bakışlarınıza hakaret ettiklerinde ne yapmalı
‘Ne yapmalı’yı yaktıklarında ne yapmalı
Uzlaşmayı reddederken mücadele etmek dışında yapılacak bir şey yok.
Beşir Hacı Ali
[Kaynak: L’Arbitraire isimli kitabından (Türkçe ‘Keyfi Karar’), şiir, Editions de Minuit, Paris, 1966 (birinci baskı). Dar el İjtihad, Cezayir, 1991.
Beşir Hacı Ali: Cezayir’de hem sol hareketin tarihinde hem de kültür bölümünde önemli bir şahsiyettir. Beşir Hacı Ali, Cezayirli solcu yönetici, siyasetçi, yazar ve şair idi. (doğum tarihi 1920 -ölüm tarihi 1991, Cezayir’de). 1945 yılında Cezayir Komünist Partisi’ne (PCA) üye oldu. Sonradan 1948 yılında CKP’nin merkez organı olan Liberté (Hürriyet) gazetesinin baş editörü oldu. Cezayir Millî Kurtuluş Savaşı’nda (1954-1962) Beşir Hacı Ali Fransız işgaline karşı mücadele etti. Cezayir Komünist Partisi’nin baş yöneticilerinden biriydi, partisi 1955 yılında Fransız işgal yetkilileri tarafından yasaklandığında bile mücadeleyi sürdürdü. Cezayir istiklali kazandığı zaman, Beşir Hacı Ali, 1963 yılında, başka Cezayirli yazarlar ile birlikte (mesela Mevlüt Mammeri, Murat Burbun ve Jean Sénac) L’Union des Ecrivains Algériens’i (Cezayirli Yazarlar Birliği’ni) kurdu. 1966 yılında Beşir Hacı Ali, Cezayir’de PAGS’ı (Parti de l’Avant-garde Socialiste –Öncü Sosyalist Partisi’ni) kurdu. Hayatı boyunca Beşir Hacı Ali birçok siyasal makale, eleştirel deneme ve şiir kaleme aldı.
Eserlerinden:
- Notre peuple vaincra (Halkımız Kazanacak), deneme, Cezayir, 1960 (gizlice yayımlandı).
Culture nationale et révolution (Millî Kültür ve Devrim), konferans, Cezayir, 20 Mart 1963.
- Essai sur la critique et l’auto-critique (Kritik ve Otokritik Üzerine Bir Deneme), Alger-Républicain, Cezayir, 1964.
- Culture et révolution socialiste (Kültür ve Sosyalist Devrim), deneme, Cezayir, Mayıs 1965.
- L’Arbitraire (Keyfi Karar), şiir, Editions de Minuit, Paris, 1966 (birinci baskı). Dar el İjtihad, Cezayir, 1991.
- Que la joie demeure! (Geriye Neşe Kalsın!), şiir, Editions P.J. Oswald, Paris, 1970.
- Soleils sonores (Sesli Güneşler), şiir, ENAG, Cezayir, 1985.
Fransızcadan çeviren: Muhammed Velid Grine, Cezayirli yazar ve çevirmen. Cezayir Üniversitesi’nde çevirmenlik profesörü.
Not:
[1] Larbi Buhali: Cezayirli komünist yönetici. 1936 yılında Cezayir Komünist Partisi’nin (PCA) baş kurucu üyelerinden biridir (Çevirmen notu).

Toprağın Kızı

Anna Mae Aquash [27 Mart 1945-Aralık 1975] Kanada’daki Mi’kmaq isimli Kızılderili bölgesinde dünyaya geldi. On yedi yaşında Boston’a taşındı. 1968’de Amerikan Kızılderilileri ve İlk Uluslar hareketine katıldı. Kızılderililerin hakları için verilen mücadelede önemli görevler aldı. Amerikan Kızılderilileri Hareketi’nin öncülerinden Leonard Peltier ve Dennis Banks gibi isimlerle birlikte çeşitli eylemler gerçekleştirdi. 24 Şubat 1976’da Güney Dakota’ya 16 kilometre uzakta, bir yolun kenarında cesedi bulundu. Başının arkasından vurularak öldürülmüştü.
Toprağın Kızı
Anna Mae Aquash İçin Şarkı
Kanada’dan geldi, Kuzey’deki bir kasabadan.
Günışığının köknarların dalları arasından süzüldüğü diyardan.
Yüreğinde kıtanın tüm kudretiyle
Ona muhtaç olanlara karıştı
Hiç kimseden korkmadan.
Bir halkı
Üç kuruş para için toprağı katletmek isteyenlerden
Kurtarmak için geldi.
Dediler ki ona
“Bu toprak ana bizim mülkümüz, adı da ABD”.
Bu küfre karşı o
Kavganın sancağını açtı.
O, kavgada doğdu ve orada öldürüldü.
Ah Anna Mae ah…
Ruhunu hissediyorum, anbean işitiyorum onu
Durmadan bana
“Güçlü ol, mücadeleye devam” diyor
Toprağın kızı.
FBI gelip ona “istesek seni öldürürüz” demişti bir kez.
Onlar baruta ve silaha iman etmişlerdi
Oysa güç, kimsenin alıp satamayacağı
Bize hayatta kalmak için gereken her şeyi veren
Topraktaydı.
Ah Anna Mae ah…
Ruhunu hissediyorum, anbean işitiyorum onu
Durmadan bana
“Güçlü ol, mücadeleye devam” diyor
Toprağın kızı.
Ne vakit içimi korku sarsa hemen o düşer aklıma.
Ölüm makinesinin karşısına dikildiğinde
Bizi biz yapan dava için yaşarken,
Bizleri bir arada tutmak için çabalarken
O birliği dağıtmak için uğraşanların elinde ölürken
gösterdiği cesareti
Nasıl unuturum ben?
Ah Anna Mae ah…
Hayatını senden çaldılar ama
Dilindeki şu sözü çalamadılar toprağın kızı:
Güçlü ol, mücadeleye devam…
Ah Anna Mae ah…
Ruhunu hissediyorum, anbean işitiyorum onu
Durmadan bana
“Güçlü ol, mücadeleye devam” diyor
Toprağın kızı.
Ellen Klaver
[Kaynak: Agents of Repression: the FBI’s Secret Wars against the Black Panther Party and the American Indian Movement, South End Press, 1990, s. vii.]

Oruç Tutmayanlara Yapılan Baskılar Üzerine

Maalesef çeşitli İslamî kuruluş ve kişiler, oruç tutmadıklarını düşündükleri kesim ve kişilere baskı yapmakta ve hatta bazı kişilerin can ve mal güvenliği dahi tehdit edilmektedir. Tablo o kadar vahimdir ki ateist kanal ve sayfalar, “hoşgörü dini İslam’ın ilk oruç dayağı nerede olacak?” sorusu üzerine iddiaya girmekteler.
Odtülü Muhalif Müslümanlar olarak kanaatimiz şu yöndedir ki, bunun sebebi, çokça bahsettiğimiz, toplumdaki ilişkilerin Zalim-Mazlum çizgisinde değil, çeşitli müslüman-ateist vb. kimlikler üzerinden şekilleniyor oluşudur. Kur’an-ı Kerim’in yaklaşık 300 yerde bahsettiği Zalim ve Mazlum kavramlarına değil, çeşitli ayetlerden cımbızlanarak Allah’ın nefretinin Zalimler üzerine değil de belli mezheplerin kâfir olduğuna karar verdiği(!) kimseler üzerine olduğu yanılgısına karşıyız. Bu bağlam da “müslümanlar terörist olmalıdır ki kâfirleri korkutabilsin” söylevlerindeki saçmalıklara da karşıyız. Âlemlerin rabbi olan Allah’ın da ayetinde belirttiği gibi, düşmanlık yalnızca zalimleredir (Bakara-193).
Kaldı ki oruç tutmayı tercih etmeyenler, yalnızca ateistler değil, ayetleri nesh eden belli mezheplere bağlı kişiler veya oruç tutmayı tarihsel gören bazı kişiler, diğer dinlerin mensupları, mezhepsel olarak Ramazan’ın farklı tarihlere denk geldiğini düşünenler ve de kişisel itikadlarından kaynaklı olarak tutmayan kişiler olabilirler. Burada Türkiye’deki mezhepsel eğitimin bir sonucu olarak “tüm müslümanlar önce cehennemde günahlarının acılarını çekip, daha sonra cennete konacaktır” şeklindeki inançlar da kişisel ibadetleri yapmamayı toplumda motive etmiş olabilirler. Burada şu ayeti de hatırlatmak isteriz : “Günah işleyip suçu kendisini kuşatan kimseler ateş halkıdır; orada sürekli kalırlar. İman edip erdemli bir hayat sürenler ise cennet halkıdır; onlar da orada sürekli kalırlar.” (Bakara-82,83)
Her şeyin en doğrusunu Allah bilir. Hepimiz ahirette kendi amel ve içtihatlarımızın karşılığını göreceğiz. Bu yüzden kişileri bireysel ibadetleri ve maruflarıyla (yaşam tarzı, örf) yargılama hakkı hiçbir beşerde yoktur. Mü’min’e düşen, adaleti sağladıktan sonra marufa uygun davranmaktır.
Odtülü Muhalif Müslümanlar olarak oruç tutan ve tutmayan tüm arkadaşlarımızın maruflarına saygı göstermekteyiz. Fakat adaletsizliğe, zulme, kul hakkı yemeye saygı göstermez ve elimizden geldiğince engellemeye çalışırız. Bu yüzden kişinin oruç tutup tutmaması, Allah ile kendisi arasındadır, fakat oruç tutuyor diye saldırmak, baskı uygulamak, kişilerarası hukuka girdiğinden zulme girmektedir. Baskın marufun azınlıkların maruflarına zulmettiğini dünyanın her yerinde görmekteyiz, bu yüzden Odtülü Muhalif Müslümanlar olarak, kişilerin yaşam tarzlarına müdahale ederek zulmeden kişilerin karşısında olduğumuzu, oruç tutmayanları döverek Müslümanlık tasladığını zanneden zalimlerden beri olduğumuzu kamuoyuna bildiririz.
Odtülü Muhalif Müslümanlar

Vatandaş Nâzım

Ankara İletişim’de solcu öğrencilere sağcılar saldırıyor. Medya düzleminde bu olay, mutat bir şekilde, gene oruç ve Ramazan üzerinden takdim ediliyor ve solculara oruç tutmadıkları için saldırıldığı haberleri yapılıyor.
Esasen bina içine, helikopterin düşmesi sonucu ölen askerlerin isimlerinin yazıldığı bir pankart ve Türk bayrağı asılıyor. Solcuların bunları indirdiği iddiası üzerine sağcılar saldırıya geçiyorlar.
Paylaşılan bir videoda, oruç tutmayanlara saldıranların “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye bağırdıkları, solcu gençlerinse, üç gün önce Veli Saçılık’ın üzerine plastik mermi yağdıran polislerden yardım istedikleri görülüyor. Bir yandan da bazı sol yapılar, helikopterin düşmesi sonucu ölen komutanlardan birinin Deniz Gezmiş ile ilişkisine dair yazılar paylaşıyor. Fiiliyatta düzlem din ve gericilik olunca, devlet içerisinden birilerinden yardım talep etmek de mümkün hâle geliyor. Oysa bu tür gerçekdışı propaganda yöntemleriyle bir yere varılamıyor.
Bu ortamda Metin Çulhaoğlu, solun sağa laf anlatmasının anlamsızlığına vurgu yapıyor.[1] Bu noktada aklında tabii ki parlamentarizm ve seçim var, ölçüyü buradan çekiyor, aklı sadece buna yetiyor. Sağ tabana hitap etmenin sağın “demek ki bugüne kadar hep doğru yerde durmuşuz” demesine neden olacağı uyarısında bulunuyor. Doğruda durmanın filozofu, kendi mandırasında hep “doğru”ya ve “durma”ya vurgu yapıyor.
“Duran filozof”, duran adam gibi, geri çekilmeyi vaaz ediyor. Kendi yoldaşlarının gözyaşları içinde Mülkiye Marşı okumalarına ses etmiyor, “Beklesin Türk Oğlunun azminden, kuvvet bulmayan/Sel durur, yangın söner, elbette bir gün ey vatan” demelerini o “vatanseverlere hitap” olarak değerlendiriyor ve onların doğru yerde durduklarını örtük olarak söylemiş oluyor. Buradan da Türk Oğlu’nun bugün okula yönelik saldırısına laf etme imkânını doğalında yitiriyor. Yoldaşları “Mahir Çayan’ı Ahmet Taner Kışlalı’ya ve Uğur Mumcu’ya bağlıyor”. Demek ki bu solcular, Kışlalı ve Mumcu’yu da solcu kabul ediyorlar ve aslında onlara “siz doğru yerde duruyorsunuz” demiş oluyorlar.
Bu, Suat Parlar’ın yazısında bahsini ettiği siyaset içi gerilimlerde solun hiçbir zaman farklı bir konumu dikkate almamasının bir sonucu.[2] Tepede filler tepişirken, sol onlara öykünüyor, üzerine binebileceği günün hayalini kuruyor ama sonuçta o filler, sola çimen olduğunu her fırsatta hatırlatıyor. Sol ise fil olmak yerine, onları telef eden birer ebabil kuşu olmayı hiç akletmiyor, başka bir güce, başka bir zemine hiç bakmıyor.
* * *
Binyılın başında Çulhaoğlu’nun eski bir yoldaşının eline bir belge geçiyor. Ali Ata isimli bu kişiyle o günlerde tanışıklığı olan arkadaşın anlatımıyla bu belge, Nâzım Hikmet ile alakalı. Güya işten atılmış bir nüfus müdürlüğü çalışanı, “bir tür intikam” niyetine bu gizli belgeyi sızdırıyor. Belge, Nâzım Hikmet’in hâlâ daha vatandaş olduğunu kanıtlayan, nüfus sicil kaydı.
O günlerde Mernis Projesi ile herkese bir vatandaşlık numarası verilmiş ve bu belgede görüldüğü kadarıyla, Nâzım da bir numara almış, üstelik kütükte hâlâ yaşıyor görünüyor. Anlaşıldığı kadarıyla Nâzım, vatandaşlıktan alelacele ve hukuka aykırı olarak çıkartılmış. Çünkü aslında başbakanın ve cumhurbaşkanının imzaladığı vatandaşlıktan çıkartma ile ilgili kararnamede ismi geçen kişinin adı “Nâzım Hikmet”, oysa tarihte ve nüfus kayıtlarında böyle biri yok, zira Nâzım’ın gerçek adı Mehmet Nâzım Ran. Bu yüzden ismi, resmî kayıtlardan çıkartılamamış.
Celal Bayar ve Menderes imzalı belgeye bakıldığında, Nâzım’ın “Sovyet ajanı” suçlamasıyla çıkartıldığı görülüyor. “Bu konuda gerekli tetkike bile gerek yok” deniliyor. Ama aslında Nâzım vatandaşlıktan resmiyette çıkartılmıyor, sadece vatandaşlığının ıskat edildiğinden bahsediliyor, yani Nâzım sadece oy kullanma, evlenme gibi haklardan mahrum kalıyor.
Peki sonra ne oluyor? Ali Ata, yardım almak için Can Dündar ve Tarık Akan gibi isimlerin kapısını çalıyor ama kimse ona gerekli ilgiyi göstermiyor. Nâzım Hikmet Vakfı, konuyla hiç ilgilenmiyor. Herkes, “bize ne bundan” diyerek yaklaşıyor meseleye.
Ardından Ali Ata, bu nüfus belgesini güvendiği bir arkadaşına veriyor. Eski Kurtuluşçu olduğu düşüncesiyle, belgeyi teslim ettiği kişi, o günlerde ATV’de (bugün sanırım Fox TV’de) müdürlük yapan Sedat Bozkurt. Birkaç gün sonra ise NTV’de bir belgesel haberin duyurusu yayınlanıyor. Ata’nın iddiasına göre Bozkurt, elindeki belgeyi NTV’ye satıyor. Bunun üzerine Ata, “bari solcu bir yayın organında çıksın” diyerek Evrensel gazetesine gidiyor ama bu gazete de konuyla pek ilgilenmiyor. Devamında Ahmet Telli ve Şükrü Erbaş gibi şairlerle buluşuyor, bu işe destek vermelerini istiyor ama onlar da Ata’yı başlarından savıyorlar. Peşinden de küfrü eksik etmiyorlar.
Sonra Ali Ata isimli bu kişi, belki de kariyerist bir tutumla, bu süreci kitaplaştırıyor ama bu kitaba da kimse sahip çıkmıyor. Birkaç ay sonra ağır hastalanan Ata, vefatına yakın, yıllar önce ayrıldığı örgütüne gidip “komünist olarak ölmek istiyorum” diyor, parti üyesi oluyor ve bir TKP’li olarak vefat ediyor. Bugün partinin bu kitaptan haberi var mı, bilinmez.
Bahsedilen Nâzım hikâyesi, ne hikmetse, ölüm orucu sürecinde, “goşist siyaset”in ölümü karşısında avuç ovuşturulduğu bir dönemde gündeme geliyor. Nâzım’ın vatandaşlığı, MHP’li Mehmet Gül’ün şaire ilgi gösterdiği bir dönemde tartışmaya açılıyor. NTV’de yukarıda anlattığımız haber çıktığı gün, dönemin içişleri bakanı basının karşısına geçip, “nüfus kayıtlarında bir yanlışlık olmuş, düzelttik, Nâzım’ın kaydını sildik” diyor. Oysa hukuken bunun imkânı bulunmuyor. Mahkeme sürecinin işlemesi gerekiyor. Bir bulunmayan şey de buna itiraz edecek bir sol. Ne vakıf, ne “partisi” ne de aydınlar buna bir laf ediyor. Ama hepsi, Rus işadamları Nâzım’ın mezarında poz vermeyi biliyor.[3]
* * *
Ülkenin sıfırdan kurulduğuna, kuruluşta pay alabileceklerine ikna edilen solun geleneği, daha da kökleşerek, bugüne uzanıyor. Herkes Kadro oluyor. Bugün herkes, “hain, dönek, reformist” denilen Şefik Hüsnü çizgisine geliyor. Bazen paşaların, bazen sivil bürokrasinin, bazen resmi STK’ların eline kızıl bayrağı verince sosyalizm gelecek zannediliyor. Sosyalizm iradesi bile kuruculara teslim ediliyor. Sadece daha ilerici, daha demokrat ve daha liberal olunması telkin ediliyor. Bununla yetiniliyor. Solun damarlarında milli eğitim bakanlığından alınan para dolaşıyor. Bu sürece yine Nâzım gibi cevap vermek mümkün:
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
der.
Emrah Arben
3 Haziran 2017
Dipnotlar
[1] Türkiye’de Sağ Taban”, 30 Mayıs 2017, İleri Haber.
[2] Suat Parlar, “Nazım Bizim Kaybımız Olmayacak”, İştirakî.
[3] Eren Balkır, “Kızıl Elma”, 3 Haziran 2016, İştirakî.