28 Şubat Darbesi ve Umut Operasyonu

Abdülhamit Çelik’i polis üniforması içinde Uğur Mumcu’nun evinin önünde tatbikat yaptırılan fotoğraflarından hatırlıyoruz.  O dönemde Çelik, 28 Şubat sonrası devletin ‘Umut Operasyonu’ ile tasfiye ettiği, Türkiye’de İran İslam Devrimi çizgisinin en önemli temsilcisi olarak kabul edilen, yayınlandığı dönemde bombalı saldırılara uğrayan ve emniyet tarafından Özgür Gündem’e benzetilerek tehdit edilen  Selam-Tevhid gazetesi ekibindendi. Ağır işkenceler gördü, bir süre cezaevinde yattı. 28 Şubat’ın sene-i devriyesinde dönemin şöhretli figürleri yerine Çelik’e kulak vermek istedik, çünkü onun işkencecileri bugün Cumhurbaşkanlığı köşkünde bulunuyor! Abdülhamit Çelik, Türkiye’de İslamî camianın işkenceye karşı veremediği sınavına kendi şahitliği üzerinden ışık tutuyor ve bugün yeni sonuçlanan davaları sebebiyle, tekrar cezaevine girmekle karşı karşıya. 17. yılında 28 Şubat darbesini, ekmeğini yiyenlerin değil, bedelini ödeyenlerin ağzından dinliyoruz. Emek ve Adalet Platformu, 2000 yılında gerçekleştirilen ve 28 Şubat’ın uzantısı olan Umut operasyonuyla tutuklanıp, 5 buçuk yıl hapis yatan ve bu süreçte ağır işkenceler gören Abdulhamit Çelik ile Selam Gazetesi tecrübesini, Uğur Mumcu davasını ve cezaevinden çıktıktan sonra neler yaşadığını konuştu:
“1989 yılında Şehadet Dergisi’ne gidip gelmeye başladım. Nurettin Şirin’lerin çıkardığı bir dergiydi. 89’un sonlarında Tevhid Dergisi’ni çıkarmaya başladık. Cemaat değildik ama ilke sahibiydik. Derginin ana minvali ‘İslam Devrimi’ idi. Dünyadaki İslamî gelişmeleri yakından takip ediyorduk. Siyasî bir dergiye göre iyi bir okuyucu potansiyeline sahipti. Yaklaşık 3 yıl boyunca dergiyi çıkarmaya devam ettik. 1993 yılına geldiğimizde Tevhid Dergisi’ni ‘Selam’ adıyla çıkarmaya başladık. Onun da tirajı çok yüksekti. Birçok tehdit almamıza rağmen, Allah’a hamd olsun,  kendi inancımızdan, düşüncemizden geri adım atmadık. O dönemde sıkça İrancı, PKK’ci olarak yaftalandık. “Sizin sonunuz da Özgür Gündem gibi olacak” dendi. Resmî ya da gayriresmî olarak defalarca gazetemiz basıldı. Polis kendi yetkilerinin dışında başka gruplarla da işbirliği yapıp, bizi karalama politikası yürüttü. Bu süreç Refah-Yol dönemine kadar bu şekilde devam etti. 28 Şubat süreciyle ciddi psikolojik baskılar uygulanmaya başladı. Bu baskılardan biz de kendi payımıza düşeni aldık.
Bizim gazetemizin üzerinde durduğu iki temel nokta vardı: Birincisi İsrail’i düşman seçmiştik; ikincisi ise İran yanlısı olmamız idi. Polis bize sürekli bu iki konuyla karşılarına çıkmamamızı söylüyordu. Ancak biz hep bu iki konu üzerine gittik. Selam Vakfı olarak 16 şubemiz vardı. 2000 yılında bunlarla beraber bütün kurumları kapattılar. Birçok İsrail karşıtlığı yapan grup vardı ancak bizim hedefe alınmamızın sebebi siyasî bir gazete olarak 16.000 aboneye ulaşmamız olmuştur.
Bizim İslamî camia kendisini hâlâ Safevî-Osmanlı mirasçısı olarak görüyor. İran’a baktığınızda orada Sünnetullah’a uygun bir devrim olmuş. Bu devrimi harekete geçiren güç tamamen peygamber sünneti odaklıydı. Bu da hâliyle Batı’yı tedirgin etti. Mezhebî konular üzerinden de ayrışmaya gidildi. Birbirimizi dinlemedik, hâlâ da dinlemiyoruz. Biz onlara baktığımızda yalnızca bir Şii dünyasını görüyoruz, onlar da bize baktığında Sünni Osmanlı’yı  görüyor. Oturup birbirimizi anlamaya çalışmıyoruz.
Kudüs Gecesi
‘Kudüs Gecesi’ 1989’da başlayan bir süreçti ve her yıl tekrarlanırdı. Onca yıl devlet tarafından gündeme getirilmeyen ‘Kudüs Gecesi’ 28 Şubat’ta birden Türkiye’nin gündemini değiştirdi. Ankara-Sincan’da yapılan, yaklaşık 400-500 kişinin katıldığı program sanki ilk kez yapılıyormuş gibi lanse edildi. Asılan afişler, pankartlar bizim daha önce de kullandığımız afişler ve pankartlardı. 28 Şubat süreci uzun süre önce hazırlanan bir senaryonun son noktasıydı.
İslamî kesimde hiç kimse geri adım atmıyor; herkes “ben haklıyım” diyordu. Bundan dolayı hâlâ aramızda uzlaşı sağlayamadık. 28 Şubat sürecinde İstanbul’da da farklı gruplar vardı ve bu gruplar da kendi aralarında uzlaşı sağlayamadı. Doğu’dan Batı’ya göç edenler kendi topraklarında, köylerinde âlim insanlardı. Çünkü o kültürü, dili biliyorlardı. Metropole gelince kendileriyle, aileleriyle, çocuklarıyla imtihan olmaya başladılar. Batı’ya göç edenler ise bu çarkın içerisinde yok oldular, varlık gösteremediler. 28 Şubat’a kadar içi boş bir kitle hâline getirildik.
Bugün iktidarda olan hükümet hâlâ 28 Şubat’ın korkularıyla yaşıyor.”
İşkencenin en korkuncu psikolojik işkencedir. Bugün iktidarda olan hükümet hâlâ 28 Şubat’ın korkularıyla yaşıyor. Generali içeri sokmasına rağmen hâlâ ondan korkuyor. Karşısındakini çok güçlü görüyor, o korkuyu yaşatıyoruz.
Aynı minvalde Umut Operasyonu’na bakarsak; o dönemde devlet bir şekilde kendisine muhalif olanları susturmak istiyordu. Düşünün, 629 kişinin Uğur Mumcu’yu öldürdüğünü söylüyorlar. Akşam Gazetesi “Uğur Mumcu’nun katilleri yakalandı” manşetini bir gün önceden atmıştı. Ertesi gün de biz katil ilân edildik. Umut Operasyonu’yla devletin aleyhtarı olan bir kuruluşu bastırması gerekiyordu. Polisle ya da başka yollardan bastıramadığı hareketi böylesi bir iftirayla tasfiye ediyordu.
Sorun işkencenin korkunçluğu değildi. Her dönemde işkence gördüm ben. Ancak bu seferki gerçekten farklıydı. Hiç gitmediğimiz bir yerde tatbikat yaptırılıp, katil ilân ediliyorduk. 14 yıldır devam eden bu davanın savcısı hâlâ değişmedi. İktidarlar, mahkeme başkanları değişti ama o savcı değişmedi. Bu davanın sona erdirilmesi iktidarların da işine gelmiyor. Çünkü bizi bıraktıklarında yüzlerce insanı da bırakmak zorunda kalacaklar.
AKP hükümeti tarafından hazırlanan yeni yasaya göre, herhangi bir belge ya da bulgu bulunmadan eğer mahkeme örgüt üyesi olduğunuza karar verirse 24 yıldan 36 yıla kadar cezaya çarptırılabiliyorsunuz. Çünkü Türkiye uluslararası mahkemelerde maddî delil yetersizliğinden dolayı çok ceza yedi. Bunun önüne geçebilmek için de böyle bir yasa çıkarıldı. Biz (Müslümanlar) sanıyoruz ki, iktidara geldik ve gitmeyeceğiz. Neyi değiştirirsek değiştirelim, insanların zihin yapılarını değiştirmedikçe hiçbir şeyi gerçek anlamda değiştiremeyiz.
Müslüman kamuoyu işkencelere karşı yeterli tepki göstermedi.”
28 Şubat tamamen menfaat meselesiydi. Güneydoğu’da 30 yıllık süren savaşı örtbas etmeye çalıştılar. Kamuoyunun gündemini değiştirmek istediler. Askerî ve sivil bürokrasinin yaptığı hırsızlıkları saklamak için başlattılar bu süreci.
Müslüman kamuoyu da işkencelere karşı yeterli tepki göstermedi. Hâlâ da “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” mantığıyla hareket ediyorlar. Bizim başımıza gelmeden hiçbir kardeşimizin derdiyle dertlenmiyoruz. 10 yıldır dışarıdayım, kimse gelip de “niye tutuklandınız?” diye sormadı. Cezaevinden çıktıktan sonra devletin uyguladığı şiddetten ziyade çevremizdekilerin ilgisizliği ağır bastı. 10-14 yıldır dışarıdayım, eski Selam gazetesi çalışanlarından kimse selam vermedi. Dün beraber olduğumuz, omuz omuza çarpıştığımız insanlar bugün gözümüzün yaşına bakmadan aleyhimizde imza verebiliyor. Ancak bugün Türkiye’nin neresine gidersem gideyim gece yarısı kapısını çalabileceğim dostlarım da var.
Bugünkü iktidar bile kendi siyasetini üretemiyor. Dışarıdan getirilen dosyalar doğrultusunda hareket ediyor. Cezaevi döneminde arkadaşlarımızın bir kısmını CIA yetkilileri cezaevi dışında yargılamak istedi. Düşünün, bir ülkede adalet bakanı var ve başka bir ülkenin polisi gelip sizi yargılamayı talep edebiliyor. Böylesi bir küresel oyun içerisinde sadece birer figüransınız.
Devamını oku ...

Zillullah

Başbakanın, Osmanlı padişahlarına atıfla, “zillullah” olarak görüldüğü bir dönemdeyiz. Böylesi bir dönemde başbakan ne yapsa helâldir. Haramı helâl kılan, kapitalizmdir. Gölgesi düşen sermayedir, Allah olduğunu zannetmekse şirktir, küfürdür.
Galiba mesele, için dışı yağmalamasına ya da dışın içi yağmalamasına bir biçimde dâhil olmaktır. Millet, devletteki iki yönelim üzerinden ikiye bölünmüştür. Bu nifakı sokanlar, sermayenin emrini yerine getirmektedirler. İlk yağma AKP’yi, ikincisi Fethullah’ı figüran kılmıştır. İlki halka, ikincisi millete düşmandır. İlki efendilerin gölgesi, ikincisi kıtmiridir. Millet yağma ve rant değil, karşılıksız kardeşlik için dışa çıkacaksa ve eğer halk yağmaya ortak olmak için değil, kardeşlik sofrasını ülkenin orta yerine kuracaksa, o gölgeden ve tasmadan kurtulmalıdır.
Son dinleme kayıtları montajdır, zira saatleri, günleri bulan kayıtlardan belirli bir kısım cımbızlanıp montajlanmış olmalıdır. İnternete düşen kısma Fethullahçılar kendilerince yorum düşmektedirler. 17 Aralık’tan bir iki gün sonra “solcu” kimi haber sitelerinde çıkan, Tayyip’in ailesiyle birlikte paraları toplayıp kaçmaya hazırlandığı haberi de gösteriyor ki, bugün sızan kayıt o günlerde söz konusu sitelere iletilmiştir. O gün yayınlansa daha da etkili olacak bu haberin aylar sonraya saklanması manidardır. Bu inkıtalar Tayyip’in elini güçlendirmekte, komployla ilgili lügatini zenginleştirmektedir. Demek ki iki taraf arasındaki pazarlık genel seçimlere dek sert biçimde sürecektir.
Dışın içi yağmalaması Fethullah eliyle gerçekleşmektedir. Yabancı sermayedarların paralarıyla gazeteler kurulmakta, Gezi’nin birikimi efendilerin kapışmasına kurban edilmektedir. Karşı yakanın basını AKP gerçekliğinde dipten, Müslüman milletin köklerinden, devrimci İslamî bir hurucun gerçekleşmesinin çeşitli müdahalelerle engellendiği momentte anlam kazanmaktadır. Devrimci İslam’ın lafları Fethullahçıların yanlış ağızlarındadır ve karikatürleştirilmektedir.
Hristiyan din adamı John Calvin, İsa’nın tüm insanlar değil, sadece Tanrı’nın seçtikleri için kurban edildiğini söylüyor. Dinin özel bireylere kapatılması, bireyle Tanrı arasındaki vicdanî-imanî pratiğe indirgenmesi Fethullah hattında bariz. TV kanalında semadan inen nur olarak sembolize ettikleri Peygamber de bu kesimin muhayyilesinde İsa’nın ikamesinden başka bir şey değil. Millet Fethullahçılar eliyle İsevîleştirilmiş bir İslam’a ısındırılıyor. Kıtmir, Ashab-ı Kehf’in köpeği, hangi mağaranın kapısına bağlı, belli oluyor. TV’deki bu hamle ile peygamber gibi görülen Tayyip değersizleştirilmeye çalışılıyor. O’nun ancak kendisine yardım edeceğini söylüyor. Calvin gibi, Tanrı’nın sadece seçilmişleri göreceğini iddia etmiş oluyor. Bavullara sığmayan avrolar, dolarlar da Allah’ın “yürü” dediği kulunun ibadetinin bir parçası oluyor öte yandan, kenz zemzeme daldırılıp çıkartılıyor arlanmadan. Mağarada muhafaza edilen dine bekçilik eden köpek, birden efendilerin av köpeğine dönüşüyor.
Zillullah olarak görülen başbakan, tam da kendi TV’sinin ekranlarında “cennet” mizansenleri kurgulayan Adnan Hoca’nın hitap ettiği yere güveniyor. Oysa sadece özel insanlara ve özel kavimlere açık olan bir Allah, yoktur. İsrailoğulları’na kapatılmış bir tanrının, İsa’nın eti ve ruhuna indirgenmiş bir tanrının neshedilmesi demektir Allah. Eğer öyle ise, “zillullah” zihniyeti, şirktir.
Fethullah’ı halkın evladı olarak görüp onun AKP’ye kapanmış devletin zulmünü yıktığı için yoldaş kabul edenler var. Bu kesim, devlet karşıtlığını anarşizmden ilhamla ifa ediyorlar. Anarşizmse devletin bireye kapanması, bireyde müşahhas olmasının ideolojisi sadece.
Yeryüzünde her ideolojinin kaderi, özel kişilerin varlığına indirgenmek. Yenilgi döneminin bir sonucu olan bu eğilim, ideolojinin dışa açılan tüm yönlerini törpülemek zorunda. Dışarıyla ilişki ister istemez sadece o kişiyle gerçekleşecektir.
İslam da modern dünyanın gerçeklerine uymak, hümanistleşmek, bireycileşmek, özel alana çekilmek zorunda. Aracılar silinmeli, Kur’an ile Peygamber, Peygamber ile Allah arasındaki mesafe belirli özel kişilerin varlığına kapatılmalıdır. Fethullah’taki sürekli Peygamber vurgusu, ismini andığı her vakit ağlaması, gösteriden ibaret. Her yere ve her şeye yayılan bir Peygamber imgesinin hayatiyeti özel bir kişiye bağlıdır. İfrat tefriti doğurur ve Peygamber şeklen her yerdeyken, özde her şeyden uzak tutulmuş olur. Ezandan ve Kelime-i Şehadet’ten isminin çıkartılmasının sebebi budur. “Ben varken ona ne gerek” diyen Fethullah, Yahudi-Hristiyan dünyada İslam’ın bekasının, yaşama ihtimalinin temel gerekçesi olarak sunmaktadır kendisini. Bu da söz konusu dünyanın zihinlerdeki algısını mutlaklaştırmaktadır bir biçimde. Özele, bireye, bireyin varlığına bağlanmış bir ideoloji çürütür.
Diyelim ki kadın konusunda bir tartışma yürütülür, ortamdaki kadın erkeklere “siz anlamazsınız!” der durur. Buna göre, kadın hakkında konuşmak için kadın olmak şarttır. Eskiden kendisini “feminist” olarak tanımlayan erkeklere bugün “siz pro-feminist olabilirsiniz ancak” denilmektedir. Bu feministin müdafaa ettiği kadın, kadın değildir. O, anne, kızkardeş ve eş-sevgili olmayan müşahhas bir varlıktır. Erkeğe göre tanımlanmayacak, kendinden menkul bireysel bir oluş kolektif hayatın ve pratiğin karşısına çıkartılmıştır. Kadının evlendiğinde kızlık soyadını muhafaza etmesi hakkını Avrupa üzerinden kadına kazandırmış olmakla övünen kadın bir avukat, kazanımı kadının özgürleşmesi olarak görmektedir. Oysa o kızlık soyadı da bir erkeğe aittir. Burada esasta bataklığa batmış kişiye “saçlarından tutup kendini yukarı çek” denilmektedir. Kadınlık, feministlerdeki “kadın”dan daha güçlü bir ideolojidir. Batılı, ilerlemeci bir refleksle, kadınlık ideolojik gücünden arındırılmakta, tekil, parçalı, dağınık birey-kadınlara hapsedilmektedir.
Benzer ideolojik yaklaşım Vehhabi, Selefî, Haricî geleneğin nüfuzunda da karşımıza çıkmaktadır. İslam bedenle, bedeni yöneten bireysel ruhla tanımlı kılınmaktadır. Dolayısıyla O’nun başkalarına açılması, başkalarına mana kazandırması mümkün değildir. İslam, İslamcılardaki “din”den daha güçlü bir ideolojidir. İlkinde Allah herkesi ve her şeyi görür, ikincisinde gören, özel kişilerin gözleridir. İslam’daki Allah’a iman ve bağlılık (teslimiyet) her ân başkalarını gören bir çift göz ve idrak talep eder. İslamcılıkta ise göz imansız ve idraksizdir, varolan durumu muhafaza etme hâli içinde, tek damla gözyaşı üretmez. Fethullah gibiler Roboskîli gençler ya da Mavi Marmara’daki Furkan için asla gözyaşı dökemez. Onda o iman ve idrak yoktur.
Vehhabi, Selefî, Haricî çizgisi, “ben olmazsam İslam ölür” korkusundan beslenir. İslam’ın bekasını belirli özel şahıslara bağlamak, ciddi bir hatadır. Bu yaklaşım, ya Allah ya da Peygamber olma arzusuna denk düşer.
Kemalist cumhuriyetin yazdığı din kitaplarında Kur’an’ı bizatihi Hz. Muhammed’in yazdığı söylenmektedir. Bugün kimi liberaller de bireyin varlığı, üstünlüğü ve egemenliği için bu tezi savunmaktadırlar. Kemalist ya da liberal çevrelerin bugün başbakanı eleştirmesi boştur, çünkü başbakan tam da onların kendi laboratuvarlarında imal ettikleri bir isimdir.
Müslüman ahali, ne yaparsa yapsın, Tayyip’in kendisi ve İslam için çalıştığına inanmaktadır. Bu inancın gericilik, cehalet olduğunu gene Kemalistler ve liberaller dillendirmektedir. Ahaliyi kendi seviyelerine çıkmaktan aciz bir koyun sürüsü olarak gören bu kesimlerin hakiki bir devrimci hat çıkarmaları mümkün değildir. Tayyip ile bireysel, özel, öznel bir rekabet ve husumet ilişkisi kuranlar, onu imge, bilgi ve simge olarak kuran kitleyi gözsüz, idraksiz ve imansız zannetmektedirler. Oysa kişi başkasını kendisinden bilmektedir. Başkalarını kendimizden değil, ait olduğumuz hakikat kavgasından bilmek şarttır.
Haricîlikteki mesele, kabilelerin ilişkilenmeye, cem olmaya karşı geliştirdikleri dirençtir. Çok sınırsız, çok özgürlükçü ve çok evrenselmiş gibi görünen tepkilerinin altında, kabilelerinin bekasını koruma arzusu vardır. Bu arzunun saklanması için ideolojinin gerçeğe değmeyen bir yerde kurgulanması zorunludur. İdeolojik manada marksizmin ve sosyalizmin de bu eğilimden muaf olduğu söylenemez. Onlar da küçük burjuvaların küçük dünyalarını büyük göstermek zorunda olan birer aynaya dönüşecektir.
Marksizmini, solculuğunu, Müslümanlığını kendi bireysel varlığına kapatmış, indirgemiş olanların Fethullah’ta sıcak ve yakın buldukları çok şey olmalıdır. Lafla peynir gemisi yürüteceklerini zannedenler, “ona da bi ‘ezilen’ deriz, bizden olur, onun gücünü çıkarımız için kullanırız” demektedirler. Kavramlarla oyunlar oynanırken, dipten derinden, bir güç olarak bir tür ideoloji sızmaktadır içeriye. O kadar savunmacılık, korumacılık, hemen teslim olur düzene, derhal beyaz bayrağı çeker, burnundan kıl aldırmayan devrimciler bir anda işret âlemlerinde bulur kendilerini, sonra “hep hayatta kalmak için yaptık ne yaptıksa” derler. “Biz yaşamasaydık ideoloji ölecekti” diye de eklerler. Saldırı ve huruc döneminde ideolojinin bireysel prangalarından kurtulması, tam da bu nedenle zorunludur.
“Cehennemde tek dal odun yoktur, insan ateşini kendisi götürür” der ozan… Milyon dolarların cehennemi harlayacak odun olduğunu bilmeyenlerde ahirete iman olmadığı açıktır. Bu koşullarda gerçek iman erlerinin, yürekli alperenlerin, mazlumun basit, sade “medeniyet”ini amelleriyle kuranların önü daha fazla açılacak demektir. İslam’ın politik alandan temizlendiğine sevinenlerin anlamadığı, bu coğrafyada zulme ve sömürüye karşı mücadelenin yeraltına, diplere daha fazla kök salıp, oradan daha güçlü bir ideoloji olarak zuhur edecek olmasıdır.
Ezilenlerin ve sömürülenlerin dini, İslam’dır. O felahın bayrağı olarak, taçların başlardan ayrıldığı gün semaya yükselecektir.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Emperyalistler Arası Rekabet ve Ukrayna'da İç Çatışma

Kargaşa gökyüzünden yere düşen bir şey midir? Kesinlikle hayır. Ukrayna’da bugün yaşanan ve yüzden fazla insanın ölümüne neden olan kargaşa, diğer her türden politik olgu gibi, açıktan yaşanan bir mücadeleye dönüşmüş olan ekonomik, toplumsal ve politik etmenlerin bir sonucudur. Analiz noktasında esas olarak ele alınması gereken husus, hem Şangay İşbirliği Örgütü ile müttefik Rus burjuvazisi hem de AB ile müttefik (ayrıca diğer avroamerikan güçlerce desteklenen) Alman burjuvazisinin elindeki ekonomik hâkimiyeti içeren sınıfsal ittifaklardır.
Ukrayna’da tanık olduğumuz protesto gösterileri ve isyanları, Rus hükümetinin önerdiği 15 milyar dolarlık yardım paketinin Yanukoviç hükümetince kabul edilmesi ve sonrasında Avrupa Birliği’nin önerdiği Birlik Anlaşması’nın başarısız olması tetikledi. Önerilen bu anlaşma, Ukrayna’ya tasarruf tedbirlerinin alınmasını emreden krediler dayatmaktaydı ve bir dizi güvenlik politikası ile ülkenin askerî stratejisinin NATO’ya teslim edilmesine dair hükümleri içeriyordu. Birlik anlaşması ticareti serbestleştirecek, yedi yıl içerisinde Ukrayna’nın ihracat mallarına getirdiği ithalat vergilerini düşürecek, on yıl içinde de ülkenin ithalat vergilerini AB kaynaklı ihracat malları için sıfıra çekecekti. Bu ticarî serbestleşme, ülkenin batı kesiminde bulunan büyük ve küçük burjuvaziye yığınla fırsat sunacaktı, dolayısıyla bugün, ülkenin batı kesimi süregiden protestoların coğrafî güç merkezini teşkil ediyor. Doğu kesiminde ise burjuvazi Rusya Federasyonu ile ilişkisini hayatî kabul ediyor, Rusya ve Ukrayna arasındaki işbirliği üzerinden yüksek oranlarda ithal edilen Rus gazına tabi sınaî işletmeler ve Rus boru hattı şebekesi ülke ekonomisi bağlamında doğu kesimiyle bağlantılı durumda.
Buna göre Yanukoviç hükümetini destekleyenler, ülkenin Rusça konuşan doğu kesiminde ikamet ederlerken, muhalifler çoğunlukla Ukraynaca konuşan batı kesimindeler. Yanukoviç hükümeti, 1991 sonrası sovyetin elindeki devlet mülklerinin özelleştirilmesi üzerinden zenginleşmiş oligark kapitalistlerin ŞİÖ ile müttefik kesimin politik iradesini; muhaliflerse, aynı oligarşinin AB ile müttefik kesiminin politik iradesini dile getiriyor.
Kâr peşinde koşan bu emperyalistler arası jeopolitik mücadele, sahada halklar arasında yaşanan çatışmaya dönüşüyor. Lviv’de, Ukrayna’nın batı bölgesinde, Petro Kolodiy’in başkan olduğu Halk Meclisi, yani bölge meclisinin yürütme organı, milletvekillerinden, Meydan’daki özsavunma güçlerinin temsilcilerinden, halktan isimlerden ve bilim insanlarından oluşuyor. Bölgenin kaderini eline alacağından ve idarî kontrolü tesis etmekten bahsediyor. Bu karar, Lviv’in merkezindeki savcılık binasının protestocularca ele geçirilmesi sonrası alınmış, göstericiler polisi teslim olmaya zorlamışlar. Halk Meclisi’nin ifadesiyle, “Rejim halka karşı faal bir askerî eylem başlattı […] Kyiv’de düzinelerce insan öldürüldü, yüzlercesi yaralandı […] Toplumun iradesini gerçekleştirmek için Lviv bölge meclisi yürütme komitesi olarak Halk Meclisi bölgenin ve yurttaşların tüm sorumluluğunu üstleniyor.”
Bölgedeki tüm idarî kurumların kontrolünü elinde bulunduran yürütme komitesi, devlet memurlarına ve yurttaşlara Kolodiy tarafından imzalanan kararları ve talimatları yerine getirme çağrısı yaptı ve asayişin korunmasına ilişkin rolünü yeniden hatırlattı. Komite ayrıca eylemcilerini Kiev’e gönderme, Meydan’daki eylemcilere ihtiyaç duydukları her şeyi temin etme niyetinde olduğunu bildirdi. Yereldeki medya kaynaklarına göre, kamu binalarına dönük saldırılar giderek yayılıyor, hâlihazırda Hmelnitski, İvano-Frankivsk, Uzhorod ve Ternopil şehirlerinde bu tip saldırılara tanık olunuyor. Muhalefet, vali Oleh Salo’yu Ocak’ta görevden indirmişti. O günden beri muhalefet Lviv bölgesinin kontrolünü elinde bulunduruyor ancak bu durum şimdilerde açık biçimde ilân ediliyor.
Ukrayna güvenlik hizmetleri, protestocuların bin beş yüz ateşli silâhı ve yüz bin mermiyi ele geçirdiğini söylüyor. Güvenlik Hizmetleri başkanı Aleksandr Yakimenko, ülkedeki olaylara “giderek artan şiddetin ve aşırı uçtaki gruplarca ateşli silâhların yoğun biçimde kullanılmasının” damga vurduğunu ifade ediyor. “Ülkenin birçok kısmında devlet görevlileri, askerî tesisler ve cephanelikler ele geçirildi. Adliye binaları yakılıyor, vandallar özel mülklere zarar veriyor ve barışçıl sivilleri öldürüyor.” Güvenlik Hizmetleri’nin tespitiyle, “kundaklama, cinayet, adam kaçırma ve halkı terörize etme gibi yöntemlerin bilinçli ve amaçlı bir biçimde kullanılması”na karşı Güvenlik Hizmetleri ve Ukrayna Terörizmle Mücadele Merkezi terörizmle mücadele operasyonlarına başlayacağını duyurdu ama bu karar parlamento tarafından veto edildi. Silâhlı yaralanma sebebiyle hastanelik olanlar arasında hem polisler hem de asiler var. Salı günkü çatışmalardan alınan görüntülere göre, maskeli asiler silâh kullanıyor ve kamyonlarla polis kordonunu yarmaya çalışıyor.
Bu konjonktürde ordunun, devletin esas baskı aygıtının ne yapacağını anlamak hayatî önemde. Güçler dengesi uyarınca ordu büyük ihtimalle gösterileri ezmek için Yanukoviç’ten yana saf tutacak. Görece daha zayıf bir senaryoya göre ise ordu yönetime el koyacak. Darbe ihtimali epey düşük, zira hükümet demokratik yollardan seçilmiş ve demokratik sürecin herhangi bir vakit kesintiye uğrayacağına dair belirgin bir işaret yok ortada; ordunun cumhurbaşkanını devirmek için müdahalede bulunması ve bir sonraki seçimlere sadece bir yıl varken darbe yapılması pek zekice olmayacaktır. Dahası Yanukoviç kısa süre önce ordunun başındaki ismi görevden aldı ve sivil hükümetin askerî aygıt üzerinde daha güçlü bir kontrole sahip olmasını sağladı. Bugün Yanukoviç hükümetteki hâkim isim. Muhalefetse birlikten yoksun, bu nedenle askerî baskıdan politik bir güç olarak çıkması mümkün değil.
Şimdiye dek AB ve ABD Yanukoviç’i tavizde bulunmaya zorladı: Yanukoviç tutuklulara yardım etti, gösteri düzenlemeyi kısıtlayan kanunları anayasadan çıkarttı, hükümetinin önemli bir bölümünü görevden aldı ve muhalefet liderlerine üst düzey görevler teklif etti, tüm bunlara rağmen bugün gösteriler hâlâ sürüyor. AB ve ABD hizbinin çıkarları, Yanukoviç’in ve muhalefetin uzlaşmasını talep ediyor ancak Rusya bu politik hegemonya kavgasında batıya meydan okuyacak ölçüde güçlü. Rus hükümeti para diplomasisini devreye sokmuş, Ukrayna ve AB arasındaki birlik anlaşmasını geçersiz kılmak için ülkeye 15 milyar dolarlık yardım paketi teklif etmişti, ancak bugün durumun sakinleşmesini beklemeyi tercih ediyor. Son hamlesinde Rusya, yardım paketi içinden 2 milyar dolarlık bir dilimi vermeyi vadetti ancak Yanukoviç’in Kiev merkezini göstericilere kaybetmesi ardından, bu yardımı durdurdu.
Atlantik’in diğer tarafında başkan Obama ise şunları söylüyor: “Hedefimiz, Ukrayna halkının kendi geleceği ile ilgili kararları kendisinin vermesini sağlamaktır […] Bay Putin, bu konuların çoğunda farklı bir görüşe sahip ve ben bu durumun pek de sır olmadığından eminim.” Bu açıklama Edward Said’in sözlerini getiriyor akla: “Oysa her imparatorluk, kendisine ve dünyaya kendisinin diğer tüm imparatorluklardan farklı olduğunu, görevinin yağmalamak ve kontrol etmek değil, eğitmek ve özgürleştirmek olduğunu söyler.”
Obama ve emperyalist meslektaşlarının kimlerle dayanışma içerisinde olduğunu görmek gerçekten ilginç: bugün ABD, Avrupa yanlısı olarak başlamış ve zaman içerisinde aşırı sağcı grupların ele geçirdiği protestolarla dayanışma içinde. Aşırı sağcı gruplar arasında Svoboda (Hürriyet) Partisi yandaşları da var. Partinin lideri Oleh Tyahnibok, Yanukoviç hükümetini “Moskovacı-Yahudi mafyası” olarak tanımlıyor. Nazi örgütü Ukrayna Halkının Özsavunma Örgütü (UNA-UNSO) üyeleri ise 2006’da, Estonya’da bulunan NATO kontrolündeki terörist kamplarda eğitiliyorlardı. Aşırı sağcıların varlığı Financial Times gibi burjuva kaynaklarca bile göz ardı edilemiyor. Gazete, Sağ Sektör isimli militarize protesto grubunun varlığını kabul ediyor. Bu grup, ülke genelinde aşırı sağcı örgütlerin destekçilerinden oluşuyor.
Avroamerikan güçler bloku bugün Yanukoviç üzerindeki baskıyı artırmak için paramiliter faşist grupları destekliyor, Angela Merkel Yanukoviç’e karşı tedbirler alınması fikrine dönük desteğini açıktan ifade ediyor. Avroamerikan güçler blokunun ne istediği açık: Ukrayna’yı Rusya’dan uzaklaştıracak, onu AB’ye yakınlaştıracak, değerlerin emekçi sınıflardan alınıp Sovyet dönemi sonrası oluşan oligark kapitalizmine devredilmesine dönük tedbirleri dayatacak herhangi bir rejim. AB’nin kafasındaki planları Birlik Anlaşması teklifinin bizatihi kendisinden de okumak mümkün. Ukrayna’daki avroamerikanlarla müttefik olan ve batılı güçlerin ülkedeki hâkimiyetini artıran, Kliçko, Yatsenyuk ve Tyahnibok liderliğindeki muhalefet bu gayeyi paylaşıyor. Kullandığı tüm retoriğe rağmen halk Obama’nın umurunda değil, o sadece boru hatlarının derdinde. Merkel de aynı şekilde halkı umursamıyor, o sadece Gürcistan ve Moldova gibi ülkeleri AB sahasına çekmek için Ukrayna’yı bir sıçrama tahtası olarak kullanmak istiyor.
Obama yönetiminde stratejik haberleşme için ulusal güvenlik danışmanlığı yapan Ben Rhodes meseleyi açık biçimde dile getiriyor: “Bizim için de Ukrayna’nın ileride Atlantik topluluğunun bir parçası olacağı açık bir husus, Ukrayna’nın Avrupa ve Transatlantik topluluğuna yönelmesi ABD’nin dış politikasının önemli bir önceliği.” Almanya muhalefetle sıkı politik bağlara sahip; bu haftanın başında Kliçko ve Yatsenyuk, muhalefetin iki önemli ismi, Berlin’e gidip Angela Merkel ve Alman Dışişleri Bakanı Steinmeier’le görüştü.
“Emperyalizmin karakteristik özelliği öncelikle sadece tarım bölgelerini değil, ayrıca görece en gelişmiş endüstri bölgelerini kendisine katmaktır (Almanya’nın Belçika’ya yönelik iştahı; Fransa’nın Lorraine’e yönelik iştahı), bunun nedeni, (1) dünyanın hâlihazırda parçalanmış oluşunun emperyalistleri her türden bölgeye ulaşmak için dünyanın yeniden bölünmesine dair bir tahayyüle zorlaması ve (2) emperyalizmin temel özelliğinin hegemonya, yani hasmını zayıflatıp onun hegemonyasını azaltan, doğrudan bir tarzda değilse bile, bölgenin fethi için verilen mücadelede bir dizi büyük güç arasında cereyan eden bir rekabet oluşudur.” [Vladimir Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması”]
Klaas Velija
Devamını oku ...

Toprağın Belediyeleştirilmesi ve Belediye Sosyalizmi

Bu iki terimi kendileriyle denk hâle getirenler, Stockholm’da tarım programının kabulünü güvence altına almış bulunan menşeviklerdir. Burada sadece iki öne çıkan menşeviği anmak yeterli olacaktır: Kostrov ve Larin. “Bazı yoldaşlar” diyor Kostrov Stockholm’da, “sanki belediye mülkiyetini ilk kez duymuşlar gibi konuşuyorlar. Bu yoldaşlara, Batı Avrupa’da kentsel ve kırsal özyönetimlerin mülkiyetlerinin genişlemesinden ibaret olan ve yoldaşlarımızın da benimsediği tüm politik eğilimin (tam da öyle!), İngiltere’de ‘belediye sosyalizmi’nin var olduğunu hatırlatmak isterim. Birçok belediyenin gayrimenkulleri var ve bu durum bizim programımızla çelişmiyor. Şimdi belediyelerimiz için bilabedel(!) gayrimenkul edinme(!!) imkânımız var ve bu imkândan yararlanmalıyız. Elbette müsadere edilmiş toprağı belediyeleştirmek zorunludur.” (s.88)
“Bilabedel mülkiyet elde etme imkânı”na dair bu nahif bakış açısı, burada mükemmel biçimde ifade edilmiş. Ne var ki konuşmacı, esasta İngiltere’ye has özel bir eğilim olarak söz konusu belediye sosyalizmi örneğini aktarırken, bunun neden alabildiğine oportünist bir eğilim olduğu üzerinde hiç düşünmemiş. İyi de o vakit Engels, Sorge’ye mektuplarında, İngiliz Fabianlarının bu aşırı aydın oportünizmlerini karakterize ederken, “belediyeleştirme” çabalarının küçük-burjuva doğasını neden vurguluyordu?(1)
Kostrov’la ağız birliği içinde olan Larin ise menşevik programına ilişkin yorumunda şunu söylüyor: “Belki halkın yerel özyönetimleri, bazı bölgelerde bu büyük işletmeleri, örneğin bugün belediyelerin tramvayları ya da mezbahaları idaresi altında tutması gibi, kendi idaresine alabilecektir, ve o zaman onların bütün (!) safi hasılatı tüm (!!) halkın hizmetinde olacaktır.”(3) -Yerel burjuvazinin hizmetinde olmayacak yani, öyle mi Bay Larin?
Batı Avrupa belediye sosyalizminin cahil kahramanlarının cahilane hayalleri gün ışığına çıkmaya başlıyor artık. Burjuvazinin iktidarda olduğu gerçeği gibi, sadece yüksek oranda proleter nüfusun bulunduğu kentlerde, belediye idarelerinden emekçiler için üç-beş kuruş koparılabildiği olgusu da unutuluyor. Fakat bu tali bir yan. Toprağın belediyeleştirilmesine dair “belediye sosyalizmi” düşüncesinin esas hatası şu:
İngiliz Fabianları gibi Batıdaki burjuva aydınları da tam da sosyal barış, sınıflararası uzlaşma düşü kurdukları ve kamuoyunun dikkatini iktisat ve tüm devlet yapısının temel sorunlarından, yerel özyönetime ait küçük sorunlara çekmeye çalıştıkları için, belediye sosyalizmini özel bir “eğilim” derekesine yükseltmişlerdir. Birinci kategorideki sorunlar alanında, uzlaşmaz sınıf çelişkileri en keskin biçimde yaşanır, bu alan, daha önce de gösterdiğimiz üzre, burjuvazinin sınıfsal egemenliğine ait temellere tesir eder. O nedenle, sosyalizmin parça parça gerçekleştirilmesine dair cahilane ve tepkiselci ütopyanın bu alanda vücut bulması imkânsızdır. Dikkatler, yerel nitelikli küçük sorunlara -burjuvazinin sınıf olarak egemenliği sorununa ya da bu egemenliğin temel araçları sorununa değil, bilakis, burjuvazinin “halkın gereksinimleri” için ayrılmasına izin verdiği üç-beş zavallı kırıntının harcanması sorununa çekilir. Doğalında burjuvazinin kendisinin sağlık hizmetleri (Engels, “Konut Sorunu”nda, kentlerde salgın hastalıkların gelişmesinin burjuvaziyi korkuttuğuna dikkat çekmektedir), eğitim için (burjuvazinin tekniğin yüksek seviyesine ayak uydurabilecek eğitilmiş işçilere ihtiyacı vardır!) vs. ayırmak istediği (toplam artı-değer kütlesiyle ve burjuvazinin devlet giderlerinin toplam tutarıyla karşılaştırıldığında) son derece düşük olan bu miktarların harcanması sorunu öne çıkarıldığında, böylesine küçük sorunlar alanında “sosyal barış”, “sınıf mücadelesinin zararları” vs. üzerine güzel laflar etmek mümkün olur. Bizzat burjuvazinin “halkın ihtiyaçları”, sağlık hizmetleri, eğitim vs. için para harcadığı bir yerde, sınıf mücadelesinden nasıl söz edilebilir? Eğer yerel özyönetimler sayesinde “ortak mülkiyeti” birazcık ve yavaş yavaş genişletmek ve üretimi -değerli Larin yoldaşın öylesine işine gelir biçimde işaret ettiği tramvayları, mezbahaları- “toplumsallaştırmak” mümkünse, sosyal devrime ne gerek var?
Bu “eğilim”in cahilane oportünizmi, “belediye sosyalizmi”nin (gerçekte İngiliz sosyal-demokratlarının Fabianlara karşı haklı biçimde açıkladıkları gibi, belediye kapitalizminin) dar sınırlarının unutulmasında yatmaktadır. Onlar burjuvazinin, sınıf olarak egemenliğini sürdürdükçe, egemenliğinin gerçek temellerine sadece “belediyeye özgü” bir açıdan da olsa dokundurtmayacağı ve burjuvazi eğer “belediye sosyalizmi”ne izin veriyorsa, ona göz yumuyorsa, bunu tam da, o bu temellere dokunmadığı, zenginliğinin önemli kaynaklarına saldırmadığı ve burjuvazinin kendi isteğiyle “halk”a bıraktığı sınırlı yerel harcamalarla yetindiği için yaptığı unutulmaktadır. Batıdaki “belediye sosyalizmi”nin en yüzeysel bilgisi bile, sosyalist belde meclislerinin, alışılmış olanın, yani küçük, en küçük olanla yetinen, işçilere somut kolaylıklar getirmeyen idare-i maslahatın biraz dışına çıkma yönündeki her türlü girişimlerinin, sermayeye birazcık saldıran her girişimin, daima, burjuva devletin merkezî iktidarının mutlaka kesin bir vetosunu beraberinde getirdiğini bilmek için yeterlidir.
İşte Batı Avrupalı Fabianların, İmkâncıların ve Bernsteincıların bu temel hatası, söz konusu cahilane oportünizmi belediyeleştirmecilerimiz tarafından devranılmış durumdadır.
“Belediye sosyalizmi”, yerel yönetime ilişkin meselelerde tatbik edilen sosyalizmi ifade eder. Yerel çıkarlar sınırını aşan, devletin idarî işlevlerinin sınırının ötesine geçen her şey, yani egemen sınıfların en önemli gelir kaynaklarını, egemenliğini güvence altına almanın temel araçlarını ilgilendiren, devlet idaresine değil, devlet düzenine dokunan her şey, “belediye sosyalizmi”nin çerçevesi dışındadır. Fakat çokbilmişlerimiz, tüm halkın davası olan, egemen sınıfların temel çıkarlarına en doğrudan biçimde dokunan toprak sorununun yakıcılığına, bu sorunu “yerel idarî sorunlar” kategorisine sokarak yan çiziyorlar. Batıda tramvaylar ve mezbahalar belediyeleştiriliyor -niye biz de tüm toprakların yarısını belediyeleştirmeyelim? diye düşünüyor Rus aydını; bu, hem bir restorasyon, hem de merkezî iktidarda tam bir demokrasinin olmaması durumunda, iyidir ona göre!
Yakıcı sorunlarda sınıf mücadelesinin, bu sorunların küçük, sadece yerel özyönetimleri ilgilendiren sorunlar kategorisi içine sokulması yoluyla yumuşatılmasına dayanan burjuva devriminde tarım sosyalizmi ve en küçük burjuvasından bir sosyalizm böylece oluşmuş oluyor. Fakat gerçekte en iyi toprakların yarısının işletilmesi, ne yerel ne de idarî bir sorun olabilir. Bu, devlet çapında genel önemi haiz bir sorundur, sadece toprak ağası devletinin değil, aynı zamanda burjuva devletinin de yapısal bir sorunudur. Ve halkı, tarımda “belediye sosyalizmi”nin gelişmesinin sosyalist devrimden önce mümkün olduğu düşüncesiyle tavlamak, en kötü türden demagoji yapmak demektir. Marksizm, millîleştirmeyi burjuva devrimi programına almaya izin verir, çünkü mutlak rant kapitalizmin gelişmesini engellemektedir, toprak ve arazi üzerinde özel mülkiyet onun için bir engeldir. Burjuva devriminin programına büyük çiftliklerin belediyeleştirilmesini alabilmek içinse, Marksizmi Fabiancı bir aydın oportünizmine dönüştürmek amacıyla yeniden modellemek icap eder.
Burjuva devriminde küçük-burjuva ve proleter yöntemler arasındaki fark tam da bu noktada kendisini ele vermektedir. Küçük-burjuvazi, en radikal olanı, bizim Sosyalist-Devrimciler Partisi de dâhil, burjuva devriminden sonra sınıf mücadelesinin olmayacağı, evrensel bir refah ve barış hüküm süreceği beklentisi içerisinde. O nedenle kendisi için şimdiden “sıcak bir yuva” hazırlamakta, burjuva devrimine küçük-burjuva reform planlarını takdim etmekte, muhtelif “norm”lardan, toprak mülkiyetinin “düzenlenmesi”nden, emek prensibinin ve küçük emek iktisadının sağlamlaştırılmasından vs. söz etmektedir. Küçük burjuva yöntem, mümkün olduğunca, en büyük sosyal barış düzeyinin oluşturulması için kimi ilişkilerin inşa edilmesi yöntemidir. Proleter yöntem ise sadece, yolun bütün Ortaçağ kalıntılarından temizlenmesi, sınıf mücadelesi için açılması yöntemidir. Tam da bu nedenle proleter, çeşitli toprak mülkiyeti “normları” üzerine tartışmayı küçük mülk sahiplerine bırakabilir: proleterleri sadece toprak ağalarının elindeki büyük arazilerin ilgası, tarımda sınıf mücadelesinin önündeki son engel olarak toprak ve arazi üzerindeki özel mülkiyetin yok edilmesi ilgilendirir. Bizi burjuva devriminde küçük-burjuva reformculuğu değil, yatışan küçük çiftlik sahiplerinin gelecekteki “yuva”sı değil, burjuva toplumu zemininde her türlü küçük burjuva yatıştırma politikasına karşı proleter mücadelenin koşulları ilgilendirmektedir.
Fakat belediyeleştirme sayesinde tam da bu anti-proleter ruh, burjuva tarım programına taşınmaktadır, çünkü belediyeleştirme, -menşeviklerin tümüyle yanlış anlayışının tersine- sınıflar mücadelesini genişletip şiddetlendirmez, bilakis tam tersine köreltir. O bunu merkezî iktidarda tam demokrasi olmadan yerel demokrasiye izin vererek de yapmaktadır. Belediyeleştirme köreltme işlemini “belediye sosyalizmi” düşüncesiyle de yapar, çünkü “belediye sosyalizmi” burjuva toplumda, ancak sınıf mücadelesinin büyük yolu dışında, sadece, burjuvazinin bile kendisinin sınıf olarak egemenliğini koruma imkânını kaybetmeksizin alttan alabileceği, uzlaşabileceği küçük, yerel, önemsiz sorunlarda, makuldür.
İşçi sınıfı burjuva topluma, toprağın burjuva millîleştirilmesi de dâhil, burjuva devriminin en saf, en tutarlı, en kararlı programını vermek zorundadır. Proletarya, burjuva devriminde küçük burjuva reformculuğunu elinin tersiyle reddedip ona sırt çevirir: bizi cahilin esenliği için özgürlük değil, mücadele için özgürlük ilgilendirir.
Doğal olarak işçi partisi içindeki aydınların oportünizmi elbette başka bir çizgi izlemektedir. Bu aydınlar, burjuva devriminin geniş devrimci bir programını sunmak yerine, merkezî devlet iktidarı eksik bir demokratikleşmeye sahipken yereldeki demokrasiyi güvence altına almak, büyük “kargaşa”dan uzakta küçük burjuva reformizmi için belediye faaliyeti içinde küçük bir köşe temin etmek ve antisemitlerin reçetesini takip ederek, yani önemli bir millî meseleyi küçük, yerel sorunlar alanına indirgemek suretiyle, toprak üzerindeki aşırı derecede derinleşmiş çelişkiden yan çizmek amacıyla dikkatleri bir küçük-burjuva ütopyasına çekmektedirler.
V. I. Lenin
1905-1907 İlk Rus Devrimi’nde Sosyal Demokrasinin Tarım Programı, Toplu Eserler, Cilt: 3 içinde.
Dipnotlar
(1) K. Marx and F. Engels, Selected Correspondence, Moscow, p. 537.
(2) The Peasant Question and Social-Democracy, s. 66. —Lenin
(3) K. Marx ve F.Engels, Selected Works, Cilt. 1, 1955; s. 578.
Devamını oku ...

Leopoldo López Mendoza

Kısa süre önce istifa etmiş bulunan CIA’in eski başkanı Amerikalı General David Petraeus ile Chavez’in yaptığı işlere bir son vermek isteyen faşist sürülerin başındaki isim olan Leopoldo López Mendoza arasında kimi ortak noktalar var. Her ikisi de Merkezî İstihbarat Teşkilâtı (CIA) memurlarının yetiştirilmesi için bir çiftlik olarak iş gören Harvard Üniversitesi Kennedy Yönetim Okulu ile bağlantılı.
López’in hayatındaki birçok unsur, son dönemde giriştiği darbe kışkırtıcılığı faaliyetine ek olarak, ABD istihbarat kurumlarıyla bir biçimde ilişkili. Sağ siyasetin her daim tepesinde olmuş bir ailenin evladı olarak López kimliğini ABD ve emperyalist dünyanın seçkinleri sayesinde edinmiş bir isim.
Tipik bir burjuva ailede yetişmiş olan bu genç, Carakas’ın zengin mahallelerindeki malikanelerin yüksek duvarları arkasında her zaman korunaklı bir hayat sürmüş, ailesi tarafından 18 yaşında iken geleceğini satın alacağı yere gönderilmiş.
1989’da genç López, yeni anavatanını keşfedeceği Ohio’daki Kenyon Koleji’ne girmiş. Beş yıl süreyle zenginler için tahsis edilmiş bu prestijli kurumda eğitim görmüş. Bugün bu akademik prestijin bedeli yıllık altmış bin dolar.
CIA kadrolarını fakirler arasından devşirmez. Kenyon Koleji, CIA’in kontrolündeki unsurları içermesiyle bilinir. Öğretmenlerin görevi, “şirket”e faydalı olabilecek öğrencileri belirlemektir.
Soğuk Savaş dönemde şair John Crowe Ransom CIA tarafından “faal ajan” olarak tanımlanmış bir isimdir ve Ransom da Kenyon Koleji’nde öğretmenlik yapmaktadır.
Yayınladığı Kenyon Tam Eleştiri dergisi aydınlar arasında epey etkilidir, dergi, girişi güç olan bu dünyanın başka yerlere nüfuz etmesi amacıyla CIA tarafından desteklenir. Bunun bir kanıtı da Ransom’ın öğrenciler arasında CIA için çalışacak kişilerin tespit edilmesi işine katkı sunmasıdır. Ransom’ın öğrencilerinden olan Robie Macauley, Ransom’ın derginin editörü olarak çalıştığı dönemde, CIA’in isim listesinde yer almaktadır.
Böylesine prestijli bir okul olan Kenyon’da bir de kısa süre önce emekli olan, “şirket”in iki numarası Michael Morrell çalışmaktadır. Diğer hususlar yanında Morrell öğrencilere işkenceden, özellikle yarı boğulmadan (basınçlı su ile işkenceden) bahsetmektedir.
Zengin bir Latin Amerikalı aileden gelen López’in dikkat çekmemiş ve Kenyon’un demirbaş listesine girmemiş olmasına inanmak gerçekten güçtür.
Sonrasında López’in Harvard Üniversitesi’nde karşımıza çıkması tesadüfî değildir. Bu üniversite de parası olanlara, özellikle López’in mastırını 1996’da kamu politikası alanında tamamladığı Kennedy Yönetim Okulu’ndakilere hizmet veren başka bir gece kulübüdür.
Harvard Kennedy Okulu Langley’nin öğrenci avladığı diğer sahadır.
Obama’nın istihbarat konusunda sırdaşı olan CIA başkanı General David Petraeus’un hikâyesinde önemli bir yan daha vardır. Bilindiği üzere, Petraeus karısını Paula Broadwell ile aldattığını itiraf ettikten sonra istifa etmiştir.
Broadwell, West Point Askerî Akademisi’nden mezundur ve uzun süre orduda ve istihbaratta çalışmıştır. Kontrgerilla ve jeopolitik analiz alanında uzmandır. Broadwell, Petraeus’la Harvard Kennedy Yönetim Okulu’nda doktora yaparken tanışmıştır.
Petraeus, kendini rahat hissettiği bahsi geçen kurumun eşiğini epey aşındırmıştır. Burada askerî liderlik alanındaki diğer subaylarla kimi tartışmalara katılmıştır.
Emekli olan General Petraeus hızla başka bir iş bulmuştur. Bugünlerde Kennedy Okulu’nda hocalık yapmaktadır.
Sağcı İspanya Halk Partisi başkanı milletvekili Pablo, Küba’daki karşı devrimci görevi süresince alt kademedeki Angel Carromero’ya eğitim veren bir CIA bağlantısı olarak hizmet vermiş bir isimdir. İlgili görev, Kübalı “muhalif”in ölümü ile sona ermiş, kendisi de bol miktarda parayla ödüllendirilmiştir.
Carromero ile teması sağlayan İsveç’teki gizemli muhabirle evlenen Pablo, sonrasında İsveçli bir sağcı liderle bağlantı kurmuştur. Pablo, CIA’in kendi ajanlarını devşirdiği, sonrasında bu ajanları ilgili ülkenin politik hiyerarşisinde önemli yerlere getirdiği bahsi geçen büyük Amerikan okullarının bir imalatıdır.
Pablo, Madrid’de avukatlık yapmaktadır, mezuniyeti Kennedy Okulu’ndandır.
Venezüella’ya geri dönecek olursak, López Koordinasyon’da ekonomik danışman, baş ekonomist yardımcısı ve analizci konumunu elinde bulundurmaktadır.
Red Bolivariana
Devamını oku ...

Cahiliye


Politikada “yanlış” ve “doğru” gibi kategorilere yer yoktur. Orada, yerindelik gibi bir mesele belirleyicidir. Ama “yanlış” ve “doğru” ille de kullanılacaksa, yanlış-doğrudan ve doğru-yanlıştan söz edilebilir.
Lenin’in kimi yazılarının Türkçe çevirisinde İngilizcedeki philistine sözcüğü çoğunlukla “küçük burjuva” diye çevrilir. Bu, yanlış-doğru bir çeviri. Esasında 19. yüzyılda kendi zenginliğiyle övünen ve kültür, estetik alanlarıyla ilgilenmeyen, cahil orta sınıfları tanımlamak için kullanılan bir sözcük bu. Lenin “cahil” derken, sözcüğün “küçük burjuva” diye çevrilmesi “yanlış bir doğru”. Çünkü küçük burjuva, gerçekten cahil ve maddî varlığıyla övünmekten başka bir şey yapmıyor. O, herkesi kendisine mecbur etmeye çalışıyor ve işin başı-sonunun kendisi olması için gayret ediyor. Lenin, sözcüğü kültür ve estetikle ilgilenmeyen değil, verili durumun mahiyetini araştırmayan, öze bakmayan anlamında kullanıyor. Çünkü küçük burjuva, her şeyin mahiyetinin, özünün kendisi olduğuna inandığından ya da böyle olmak istediğinden, kendisinin sorgulanmasına ve nesnelleştirilmesine asla izin vermiyor.
Arapçada bu filistini karşılayan sözcük, “hiçbir şey bilmeyen, anadan üryan, bilgisiz” anlamındaki “ümmi” değil. “Bilmeye dirençli, kapalı olan” anlamında cahil yeterli. Goethe Filistin sözcüğünü, “kendisine ait olmayan tüm hayat koşullarını hiçe sayan ama kendisi dışındaki tüm insanların kendi hayat tarzına uymalarını talep eden” kişi olarak tanımlıyor. Bu yaklaşım, çoğalmaya, kolektif olmaya kapalı olmak, herkesin ait olduğu hayatı inkâr etmek zorunda.
İnsandır, ne yaptığını bilmez, bilemez çoğu zaman. Yapar ama ne yaptığını bilmez. Yaptığı, böylesi bir cahillik, küçük burjuvalıktır kimi vakit. O bir ara özneliğini kurmuştur, herkesin o öznelik önünde diz çökmesini istemektedir. Özneliğinin ne tarafından kurulduğunu sorgulatmaz. Bilgiye değilse de bilmeye karşı dirençlidir. Hatta malumatfuruşluğu, bilgi satıcılığı tam da bilmeyi anlamsızlaştırmak içindir. Direnir, karşı koyar ve sürekli özneliğinin kurulduğu momenti herkese hatırlatmak ister. Asla çoğalmaz, kolektifleşmez. En fazla, kendisinin kopyası bir çocuk ya da dirijanlar-aparatçikler yetiştirmektir hayali.
1848 devrimleri esnasında Fransa’da işçiler bir gazete çıkartırlar. Küçük burjuvalar destek için işçilerin kapısını çalarlar ve işçiler onları kovarlar. Marx ve Engels bu tavırdaki cahilliği yerden yere vurur. İşçi olmak, küçük burjuva tavır sergilemeye mani değildir. Kolektif teorik faaliyetin bireye indirgenmesi de aynı yaklaşımın bir ürünüdür. İşçiler kendi heybetli varlıklarını kendisine kapatmışlardır ve dışarıdan gelecek unsurları tehdit olarak algılamaktadırlar. Marx ve Engels’in itiraz ettiği, bu kapatmadır. Kolektifin bireye kapatılması ve eleştiri silâhlarının oraya istiflenmesi de aynı cahilliğin ürünüdür. Cahil, kendi varlığını muhafaza etme derdindedir. O, muhafaza ve kapatma pratiği sonucu her şeyi ve herkesi dışarı atacak, onları savuşturmak için çeşitli hamleler geliştirecektir.
Dışarıdan gelen birisi olarak Mustafa Suphi tehdittir. Cahilane direnç onu kovmak zorundadır. Suphi, içte ve dıştaki itirazlara rağmen, yurduna dönmek derdindedir. Kişi olarak Sibirya, Moskova, Kazan ve Bakû hattındaki izleği takip ettiğimizde görürüz ki onun derdi yurda dönmektir. Bu, 12 Eylül sonrası sürgünden dönüp yurda gelmeye çalışan üç-beş sanatçının, aydının hasretine benzemez. Suphi, bir devrimin yurduna dönmek derdindedir. Kişi olarak geçmişi, birikimi, niyeti, arzusu ne olursa olsun, öznel ve iradî olarak Suphi, devrimin hamalı, neferidir, oradan düşünür, dolayısıyla yerin altında besleneceği su akıntısını arayan ağaç kökü gibi, oraya doğru uzanmaya çalışmaktadır. Biri çıkıp “o masondu, sosyalist devrimciydi, maceracıydı, cahildi, anarşistti” dese de, onun bu yöneliminde bir hikmet bulmak zorunludur. Kişi olarak Suphi’nin öznelliğinin bundan gayrı bir anlamı ve değeri olamaz. Aynı şekilde, Suphi’nin Anadolu’ya gelirken yanında getirdiği, esir askerlerden müteşekkil Kızıl Ordu’sundaki askerlerin ne kadarının kaçmayı istediğini, kaçta kaçının gerçek komünist olduğunu hesaplamak da küçük burjuva bir yaklaşımdır. Aslolan, ordunun yürüyüşüne bakmaktır.
Dolayısıyla Suphi’nin içinde olduğu dönemde varolan tekil şahısların hikâyelerini ezbere bilmenin de bir hükmü yoktur. Kişinin yapıp ettiklerine, sözlerine ilahi anlamlar yükleyip, sonra da “hiç de ilahi değilmiş” demek saçmadır, cahilliktir özünde. İlk yükleme tam da bu cümleyi sarfetmek, kişinin eylemini ve sözünü boşa düşürmek için yapılır. Ya da tüm yapıp edilenleri ve söylenenleri kendinden menkul bir olgu olarak değerlendirmek ve her şeyden tecrit etmek de çıkışsızdır. Birilerinin fiiliyatta somut tanrıları vardır ve tarihteki kişiler ve durumlar bu tanrılar adına tasfiye edilmektedir, hepsi bu.
Bir panelde, o dönemin tarihsel bilgisinin mülkünü elinde bulunduran Mete Tunçay, “Suphi öldürülmeseydi, Ankara hükümetinin bir bakanı olurdu” demişti. Tunçay’ın bu tespiti doğru da olabilir. Temelde belki de doğru-yanlıştır. Çünkü bu tespit, tam da bizi Suphi’den fazla olan bir komünist hareketin hiç varolmadığına inandırmak için dillendirilmektedir. Burada aslolarak, her şeyin başı-sonu olmak için yanıp tutuşan küçük burjuvaların ruhları gıdıklanmak istenmektedir. Mesele tekil bir şahsa kapatılmakta, o tekil şahıs yenildiğine göre, bizler o meseleden uzaklaşmamız konusunda ikna edilmeye çalışılmaktayızdır. 1920 momentinin önemli politik aktörlerini yan yana dizmek, bunların hayat hikâyelerini dizi senaryosu gibi ele almak, dönemin ana dinamiklerini, yönelimlerini, diyalektiğini ve maddesini görmemekle sonuçlanacaktır. Diyelim gerçekte Çerkes Ethem bomboş bir adamdı, ama bu bizi, onu belirli bir dinamik içerisinde politik olarak anlamaya çalışmaktan alıkoymamalıdır. Başka bir yurdu olmayacağı korkusu içerisinde yaşayan yüz binlerce Çerkes’in mevcut politik hareketliliği içerisinde Ethem bir yere ve bir şeye tekabül ediyor olmalıdır. Onun ilk asker olduğu günde kilitlenip kaldığını düşünmek, kendi özneliğini kurduğu yerde kilitlenip kalanların harcı olmalıdır. Zira söz konusu yaklaşım, Ethem’i dönem içerisinde silmek amacını güdecektir. Aynı şekilde, 1920 momentinin Mustafa Kemal’in zaferiyle sonuçlanmış olmasını tarihsel açıdan mutlak bir veri olarak görenler, Çerkes Ethem’i ve Mustafa Suphi’yi, dolayısıyla onların içinde olduğu kitlesel-politik oluşu boşa düşürmek, değersizleştirmek zorundadırlar. Bu da tersten, Mustafa Kemal’in iradesine ve öznelliğine tabi olmayı öğütlemekten başka bir şey yapmamaktır. Cahillik, filistinizm, küçük burjuvalık, her daim kemalizm olarak tecessüm eder, cisimleşen hâl hep kemalisttir, olmak zorundadır, lafta komünist de olsa, her aşamada kemalizmden medet umar. Tersten, ne kadar anti-kemalistmiş gibi görünse de, “gelecek yok, bugün var, komünizm şimdi burada” diyenlerde cisimleşen cahillik de dönüp dolaşıp pratikte kemalizme varır.
TKP’nin kuruluş tarihi 10 Eylül 1920 olarak bilinir ama aslında bu tarih partinin resmî tarihçilerince belirlenmiştir. Söz konusu tarihin belirlenmesi, 10 Eylül’ü önceleyen Suphi’nin iştirakçi faaliyet dönemini silmeyi amaçlar. Parti 10 Eylül’de bir kurultay tertiplemiştir ama buradaki önparti, Suphi’nin örgütü, Türk İştirakiyyun Teşkilâtı’dır. Anadolu ve İstanbul’daki ekiplerle birleşme yolları aranmaktadır. Şefik Hüsnü bu birliğe sıcak bakmamaktadır ve onun kafasında, Fransa ve Almanya’da gördüğü sol siyaset tarzı vardır. Bu tarza göre, dönüşüm aydınlar eliyle gerçekleşecektir. Oysa Anadolu’daki Türkiye Bolşevik Komünist Partisi (legal planda Yeşil Ordu ile birleşip Halk İştirakiyyun Fırkası’nı kuran irade) özellikle köylüler içerisinde belirli bir hat açma derdindedir. Yıllarca Moskova’nın esasen THKP’yi değil TKP’yi önemsediğini bize anlatan Mete Tunçay’ın bugün tam tersinin geçerli olduğunu söyleyen belgeler yayınlaması manidardır. Önceki açıklamalara göre, ilk parti yanlış bir yerde debelenmektedir, kirlidir, Ankara’ya gelen ittihatçılara halkın “Bolşevik” sözcüğüne atfen kullandığı tabirle, “bulaşık”tır; ikincisi Sovyetler’in suyunda yıkanmıştır, mutlaktır ve kesindir. Satış işlemi bunun üzerinden gerçekleşmektedir. Tunçay gibi isimler, en fazla, sonrasında başarısız olan TKP’lilerin yüreğini ferahlatmakta, “endişelenmeyin, sizin temelleriniz çürüktü, ondan böyle oldu” demektedirler. Bu yaklaşım, kurulan bağların nasıl ve neden kesildiğini görmeyen bir pratiği koşullamaktadır ister istemez.
Havada asılı, tecrit edilmiş, kendinden menkul değerler ve olgular belirlemek, anlamsızdır. Lenin’in vurgusuyla, “Marksist diyalektik, bir nesnenin tecrit edilmiş olarak incelenmesini reddeder.” Suphi gibi Mahir de belirli bir birikimin, toplamın üzerinden konuşur aslında. Mesele, birikimin devrim yapmasıdır. Bir kişinin işkencehanede, poliste, eylemde nasıl direndiğine tabi olan bir örgüt, esasında yok hükmündedir, batıldır. Fazlayı, birikimi, toplumsal-tarihsel hattı örememiş bir politik mücadele, hiç olmamış demektir. Bu açıdan tekil bir örgütün kendisini sürekli başka bir örgütle kurduğu rekabet ilişkisi üzerinden teşkil etmesi anlamsızdır, kendisini sürekli belirli bir mülkiyetle tanımlaması saçmadır. Bu mülkiyet ve rekabet tecride mecburdur, herkesi tecrit etmek ister. Oysa hayatın aktığı tüm kılcal damarlarda kendisini sürekli yıkıp kurmuyorsa, bir örgüt yoktur, hiç olmamıştır.
Belirli bir mekâna hapsolmak, ne kadar eleştirilirse eleştirilsin, istenilen bir şeydir. Sonrasında o mekân için kavgaların ne denli devrimci olduğu edebiyatı üretilecektir. Lenin’in ağzındaki filistin sözcüğü, cehaleti ve küçük burjuvalığı anlatır. Demek ki leninizm, kapalı devre teoriye ve kapalı kapılar ardındaki işlere kapalıdır. Kendi kabilesinin varlığına iman etmiş Mekkeli müşriklerin düzeni tam da bu nedenle cahiliye olarak anılmaktadır. Allah’a iman, o hâlde, birikime güven, sözlü eyleme ve eylemli söze bağlılık demektir. Sünnet budur, mülk sahiplerinin yaptığını yapmak değil. On binlerce kitap okumuş olmak da yetmez, bu, Kur’anî manada, kitap yüklü eşekleri de ifade edebilir. Bir Hadis’e dayanarak ifade etmek gerekirse, mesele bilginin gırtlaktan aşağı inmesi, Hz. Ali’nin ifadesiyle, sözün doğru ağızda dile dökülebilmesidir.
Denilir ki, Bruce Lee onca karate filmini aslında belirli bir dertle ve felsefeyle çekmiştir. Amacı ünlü olmak ve para kazanmak değildir. İddiaya göre, bu sebeple öldürülmüştür. Derdi, Uzakdoğu dövüş tekniklerini bir potada eritmek, özel insanların özel becerisi olmaktan çıkartmaktır. En düşük kuşağın rengi olan sarıyı kendi rengi olarak seçmesinin nedeni de budur. Öz itibarıyla dövüş sanatını halka açmaktır gaye. Hollywood’da ilkin, kendisinin oynadığı birkaç bölümlük karate dersleri çeker. Bu programlardan birinde karate öğrettiği yardımcısını yüz üstü yere yatırır ve kıpırdama imkânı vermeyecek şekilde, üstüne çıkıp boğazını sıkar ve şunu sorar: “Bu pozisyondan nasıl kurtulacağına dair aklına hiçbir şey gelmiyor mu?” Yardımcısı “hayır” der. Bruce Lee, “kolumu ısırmak da mı gelmiyor aklına?” diye sorar, yardımcısı, “ama bu insanî değil” diye cevap verir. Bruce Lee, bunun üzerine, “kavgada insan yoktur, ama şunu bil ki, her durumda ısırmayı düşünürsen tüm dişlerini kaybedebilirsin.”
Havada asılı, tecrit edilmiş, mutlak, kendinden menkul doğruyu bulmak adına Suphi, Kaypakkaya ve Mahir gibi tarihsel kişilere yaklaşmak, dişlerin dökülmesiyle sonuçlanacaktır. “Tarihin ve toplumun tüm mutlak bilgisi onlarda” demekle, “onlarda değil ama bize böylesi bilgi lâzım” demek arasında salınmak nafiledir. Mahir’in devamcıları, tam da ikinci cümle üzerinden geliştirdikleri yaklaşıma bağlı kalarak, onu aştıklarını düşünmüşlerdir. Düştükleri yer gene Mahir’dir oysa. Otuzlarda “bir parti tarihi yazalım” denildiğinde Şefik Hüsnü’nün “biz Suphiler’den ve gelenekten kaç kere koptuk, böylesi bir tarih yazımı bizi ona tekrar bağlayacaktır, gerek yok” cevabını vermesi tam da bu nedenledir. Huruc ve kopuş arasında ciddi bir anlam farkı vardır.
İlkinde birikim maddî, diyalektik bir ayrıma tabi tutulmuştur ve o birikim öne doğru çıkış gerçekleştirmektedir. İkincisi ise yeni zamana uyum sağlamak için birikimin terk edilmesini, cahilane, küçük burjuva bir kapanmayı ifade eder. Yoğun bir teorik ve politik tartışmanın sürdüğü dönemde Kıvılcımlı ile organik ilişki içerisindeki Mahir’in tüm bir KP geleneğini ve birikimini çöpe attığını iddia etmek mümkün değildir. Böyle iken, 1974 affıyla hapisten çıkanların nesnel planda neyin diyetini ödedikleri, neyi geride bıraktıkları sorgulanmalıdır. Ortada bir parti varken, neden yeni partiler kurulmuştur, sorulması gereken soru budur.
Mahir, kendi döneminin fiilî gerilimi içerisinde düşünmekte ve eyleme geçmektedir. Onun muhtemelen Kıvılcımlı’dan öğrendiği şeyleri sorgulamamış ve bu konular üzerine yetkin teorik analizler geliştirmemiş olması, Mahir’in KP geleneği ile karşıtlık içerisinde olduğunu göstermez. O günkü KP, verili hâliyle, ancak Mahir’den kaçanlara kucak açabilecek kıvamda olduğu için Mahir de ona uzaktır. Tersten şu söylenebilir, eksiği gediği ile, o gün KP geleneği Mahir’de vücut bulmaktadır. Özel kişilerin özel bilgi dünyasına ve özel ilişkilerine kapatılmış resmî KP’nin asla yapamayacağını o gelenek yapmıştır, günahı sevabıyla.
Bu anlamda, esasen bugün kimse THKP varisi değildir. Varolan örgütlerin 1975-80 arasında kurulmuş ve faaliyet yürütmüş örgütlerin mirasçıları olduğunu söylemek daha doğrudur. Mülk edinilmesi değil, ait olunması gereken, bu toprakların devrimi adına, tam da THKP’dir ve o THKP Suphiler’e özünde bağlıdır. “Özle biçim aynı olsaydı bilim olmazdı” (Marx) ise, “her şeye kadir olan biçimdir, özün hükmü yoktur” denilemez. Mahir ve Suphi, biçime hapsedilemeyecek özsel bir pratiğin, birikimin parçasıdırlar. İşçi gibi bıyık bırakmak kimseyi proleter kılmaz, Che tişörtü giymek kimseyi devrimci yapmaz. Ama cahillik açısından biçim özün yerini alacak, kim sorusu ne sorusundan daha önemli olacaktır. Dolayısıyla Mahir’in yazılarında Suphi ve öncesine ilişkin cümleler aranacak, Suphi’nin Müslüman ahaliye dönük sözleri ve pratiği halı altına süpürülecektir. İsterse Mahir gerçekte Allah’sız-Kitap’sız olsun, bu topraklarda İBDA-C’nin varlığı politik-teorik açıdan Mahir’e yazılıdır, yazgılıdır. İlkini Mahir’i bizzat tanımış olanlar satabilir, ikincisi halkın kurtuluşu davasına içseldir. Politik-teorik olana kişisel zaviyeden cevap üretenlerin teoriyi de politikayı da kişisel ikballeri, kariyerleri için ifa ettikleri açıktır.
Küçük burjuva yaklaşım başlayana ve bitene bakar. Gördüğüne iman eder ve biçimi yüceltir. Oysa öncesi ve sonrası önemlidir. Bu noktada Mahir’le kişi olarak negatif ya da pozitif ilişki kurulur. Başlatma ve bitirme meselesi üzerinden Mahir mülk edinilir. Yanlışlık buradadır: CHP’nin fiilî ağırlığı sebebiyle THKP geleneğinin fukara Müslüman halka nüfuz edememesi, Mahir’in buna kişi olarak değinmemiş olmasının bir sonucu değildir. Mahir’in bayrağını teslim alma ve teslim etmenin de o gün Mahir’in kimi sözlerine karşı çıkmış olmakla bir alâkası yoktur. Kişi olarak değil, politik olarak Mahir dönüşür ve başka bir halkın elinde bayrak hâline gelir. Bu, dönüştürmeyenlerin, bayrağın arkasına dizilmeyi zûl kabul edenlerin düşünmesi gereken bir zaaftır. Zaaf bir yanıyla, İştirak gazetesini ve dönemin yayınlarını toplayan Selçuk Gürsoy’un ifade ettiği şeydir: “[İştirakçi Hilmi] ile ilgili bu anlatımları yazanlar anti-komünist tarihçiler olsa da, yayılmasını sağlayanlar sosyalist yazarlar olmuştur. Sosyalistler bu yazılanları alıp, kabul edip, üstelik biraz daha ağırlaştırarak yeniden yazmasaydı böyle bir yaygınlık kazanması söz konusu olmazdı.” Yani anti-komünist tarihçilerin yazdıklarına inanılmış, geçmişe, birikime ve tarihe küfredilmiştir. Bunun nedeni ise, küçük burjuva öznenin, Spinoza’nın tabiriyle, “havaya fırlatılan taş gibi kendisinin uçtuğunu zannetmesi” ve başarıları kendi hanesine yazma, yenilgileri başkalarına fatura etme hastalığıdır.
Seçimler ve örgüt nüfusu açısından bugünlerde kimi ekipler, Müslüman’ın sırtını okşayan yazılara yer vermektedirler. Bu biçimseldir, mesele sadece, öze ilişkin, ağaç kökünün dip akıntıya kök uzatması değil, elmalı şekerin yeşile boyanmasıdır. Müslüman’ın derdiyle dertlenmeyen bir hareketin bu tip biçimsel hamleler yapması hatalıdır. Güç, gencin spor salonunda edindiği birkaç kasını göstermesine indirgenmekte, tarih ve dünya buradan okunmakta, Nikaragua’daki devrimci papazlar anımsanmakta, ama öncesine, yani “bu papazlar nasıl ve neden devrimcileşmiş?” sorusuna hiç bakılmamakta, bu alanda hiçbir şey yapılmamaktadır. Patrona Halil veya Bedrettin ne kadar solcu bir okumaya tabi tutulursa tutulsun, söz konusu yaklaşım meseleyi belirli bir biçime kapatmaktan başka bir şey yapmayacaktır. Ezilen edebiyatı, bunları biçimsel bir devlet karşıtlığına hapsedecek, Müslüman’ın iradesini ve öznelliğini hiçe sayacaktır.
Sol, Kürd, Türk, İşçi, Mazlum ya da Müslüman’a tepeden bakan kibirdir, komünist hareketse onların yürüyüşünde, attığı adımlarda varolan öfke.
Eren Balkır
Devamını oku ...

THKP’yi Komünist Kılmak

Yüz bin asker olsa yezid kırılmaz
Eli Zülfikar’lı Ali olmayınca
Parti-Cephe, hem madde hem diyalektik olabilmektir. Dönemsel kuruluşu 12 Mart ve 12 Eylül koşullarında tasfiye edilmiş bir sıçramadır. İç tasfiyesi 1974 affıyla gerçekleştirilmiştir. Affı gerçekleştiren CHP’nin maddî varlığı içteki diyalektiği çürütmüş, belirli şahıslar nezdinde bu diyalektik metafiziğe dönüşmüştür. Süreç içerisinde parti, cephe içerisinde belirli bileşenlerine doğru parçalanmış, her bir parça örgütlere, Marx’ın tabiriyle, sektlere (tarikatlara) dönüşmüştür. Marx’ın bu tarikatları düzleyecek bir proleter harekete işaret ettiği düşünüldüğünde, THKP çıkışlı örgütlerin hâlâ varlığını şu veya bu biçimde sürdürmeleri, proleter hareketin, hem ruh hem de belkemiği olarak, yokluğu ile ilgili olmalıdır. Demek ki aslolan, o ruha ve belkemiğine iştirak etmektir. Bu iştirak, partisiz cephenin uzlaşmayla; cephesiz partinin teslimiyetle sonuçlandığı gerçeklikte, önemli bir sigortadır.
THKP, tıpkı Mustafa Suphi'lerin hurucu gibidir; kısadır, attığı kesik derindir, geriye dönüşsüzdür, kalıcıdır. Böyle olmasını önemsizliğinin delili olarak sunanlardan derhal uzaklaşmak zorunludur. Lenin’in vurgusuyla, “Marksistler olması gerekenden değil, olandan hareket etmek zorunda” ise, bu iki moment aslîdir, vazgeçilmezdir, olacak olana dair birer devrimci ayettir.
1974 sonrası THKP içindeki tasfiye sürecinde, Mahir Çayan ve yoldaşlarının işaret ettikleri politik-teorik başlıklar da ayrışmıştır. Onların düşünsel ve eylemsel varlığında birbirine değen, içiçe geçen, dönüşen, dönüştüren, tüm politik-teorik unsurlar her türlü etkileşim imkânından mahrum bırakılmışlardır. “Sömürge tipi faşizm”, “emperyalizmin içkinliği meselesi”, “kırların devrimciliği”, “PASS”, “Halk tanımı”, “anti-faşizm”, “dar kadro-geniş kitle”, “kesintisiz devrim” gibi unsurlar belirli şahısların mülkü hâline gelmiştir. Böyle olunca, özel şahısların mülkiyetinde olan kimi değirmenler kurulmuş, bu değirmenler taşıma suyla döndürülmeye çalışılmıştır.
1974 sonrası kurulan örgütlerin şefleri yazdıkları tarihlerde nedense şu soruyu cevapsız bırakmışlardır: ortada bir parti varken neden örgüt kurulmuştur? Bu cevapsızlık THKP’nin tasfiyesini gizlemiştir. Doğalında, soruyu sormamak da tasfiyeyi örtbas etmektedir. Bu örgütler, ya “THKP” ismini mülk edinmiş ya da bilinmeyen bir gelecekte parti olmayı düşünmüşlerdir. Dolayısıyla bu toplam pratikte Mahir’in teorik faaliyeti talileştirilmiş, tekil bir bireyin varlığına indirgenmiş, böylelikle etkisizleştirilmiştir. Bu, Mahir’in ikinci katlidir.
Ortada bir parti varken örgüt kurmak, örgütün Mahir’deki bir kavramı bayrak yapıp öne çıkması, ancak partiyle yapılabilecek işlerin boşa düşmesine neden olmuştur. Devrimci örgütler kolektifi olarak parti katledilmiştir. Kolektif devrimci örgütlenme pratiği olarak cephe boşa düşmüştür. Taktik ve strateji, soyut bir teorinin, pratik soyut bir taktik ve stratejinin önünde diz çöktürülmüştür.
Partinin olmaması, oldurulmaması, Çin-Sovyet geriliminin dolaylı veya dolaysız olarak kadrolar nezdinde belirleyici hâle gelmesine neden olmuştur. Bu da Mahir’in tabiriyle, “dünyanın Türkiye’si”nde devrimin yolunu kesintiye uğratmıştır. Kesintisiz devrim, devrimin kesilmesiyle boşa düşmüştür. Örgütler, her daim, tam ve doğru olan öznenin kendileri olduğunu iddia ederek, mevcut eksiklik ve yanlışların üzerine yürümüşlerdir. Eksiklik ve yanlışlıklardan kurulan bir kolektif pratiğe, sonrasında, rastlanılmamıştır. Örgütler, kitlelere ve kadrolara eksik ve yanlış nesneler olarak yaklaşmış, kendilerini metafizik âleme fırlatmışlardır.
Mahir’deki politik-teorik unsurların örgütlere kapatılması sonucu bu unsurlar, tefrit ve ifrat arasında salınıp durmuştur. Örneğin Mahir açıktan fokoculuğu eleştirirken, ondaki PASS taklid bir fokoculuğa indirgenmiştir. Ondaki diğer politik-teorik unsurlar da aynı tefrit-ifrat arasındaki salınıma tabi kılınmıştır.
THKP kavşağının Suphiler’den gelen politik-teorik hattın bir başka boyutuyla, Kaypakkaya’da somutlanan hatla kesişmesi de bu süreçte mümkün olamamıştır. Dolayısıyla bugün bir tabela partisinin kurduğu sol cephenin Kürd ve Müslüman düşmanlığı yaparak varlık imkânı bulması için gerekli koşullar oluşmuştur. Kaypakkaya boyutundan mahrum kalmak, başka bir açıdan, ülke bütünlüğünü en iyi hâliyle ebru ya da mozaik olarak kafasında kuran bir ideolojik yaklaşımın türemesine neden olmuştur.
Komintern’in kurduğu komünist partilerin ömrü Mahir’e gelene dek çoktan tükenmiştir. Mahir’in arayışı ve kendi kavgası dâhilinde ulaştığı formül, gene de bir komünist partiye işaret etmektedir. Ancak ne onun ne de devamcılarının erimi, menzili ve ufku bu türden bir partiye ulaşma noktasında müsaittir.
THKP’nin ilk aşamada gerçekleşen tasfiyesinde önemli bir etmen olan CHP, bugün de çeşitli parti ve cephe pratiklerini tayin etmektedir. Dikkat edilmesi gereken nokta burasıdır. Ne BDP ne de TKP bir “komünist parti”dir. Bunların koşulladıkları cephe pratikleri, kitleleri ilkinde demokrasi, ikincisinde devlete bağlamaya yazgılıdır. Marx’ın ifadesiyle, devlet ve demokrasiye eşit uzaklıkta bir sosyalizmin ve devrimin mecbur olduğu kitleler, bu cephe pratikleri şahsında, likide edilmektedir.
Gezi sürecinin içindeki sol örgütlerin eriminin, menzilinin ve ufkunun 30 Mart belediye seçimi ile sınırlı olduğu anlaşılmıştır. Ethem’in, Ali İsmail’in ve diğer tüm şehidlerin bayrak olduğu dipteki komünist dava, alabildiğine, turaba gömülmüştür.
BDP’nin koşulladığı HDP, cephe olarak tanımlanıp seçim partisine indirgenmektedir. Buradan da radikal demokrasiyi, mevcut liberal burjuva demokrasisinin ileri çekilmesi olarak tanımlayan Laclau-Mouffe çizgisine bağlanılmaktadır. Bu çizgi, geri çekilmedir, yenilginin teslimiyeti ve temsiliyetidir. Burada, olası tehditlerin hizaya çekilmesi, pürüzlerin giderilmesi vardır. Başını kaldıran, “iktidar manyağı” diye ezilecektir. Kolektife ve çalışmaya seslenen, “işçi kuyrukçuluğu” suçlamasıyla karşılaşacaktır. Safları ayrıştırmaktan bahseden ve devrim hattına işaret eden, “bütüncülük ve totaliterlik” eleştirisine maruz kalacaktır. İlkinde düşman sızmalarına karşı gerçekleşen kontrol, ikincisinde disiplin ve hiyerarşi, üçüncüsünde hareketin bütünsel varlığı tasfiye edilmek istenmektedir. Özünde demokrasi mücadelesi, sosyalizm mücadelesinin yerine ikame edilmektedir. Bu gayret, batının Sovyetler’e ve toplamda tüm devrim pratiklerine yönelik verdiği mücadelenin bir parçasıdır. Bugün örgütlerin hepsi Sovyetler’in enkazı altındadır.
Örgütten söz etmek ve örgüt olmak, diyalektik olamayan partiye işaret etmektir. Örgüt, metafizik âlemdeki maddedir. Cephe, vicdanî oluşa, ahlâka kilitlenmek zorundadır. Maddeyi reddeden bir tür diyalektiktir. Kendi maddîliğine Allah gibi tapanların varoluş biçimi, örgüttür. Kendi hareketini peygambervari görenler, salt cepheye işaret edeceklerdir.
Bir ruh ve belkemiği olarak THKP, Suphiler ve öncesine uzanan mücadelenin önemli bir zirvesidir. TKP-Sol Cephe nezdinde Suphiler, HDP şahsında THKP tasfiye edilmektedir. Kürd ve Müslüman düşmanlığı belirli kavşaklarda buluşmaktadır. Sol Cephe bileşenleri açıktan, “ırkçı ve dinci” partilere oy verilmemesini söylemektedir. Kürd hareketinin tüm pervasızlığı ile “ırkçı” olarak nitelenmesi, CHP’nin alanına oynamakla veya orada varolmakla ilgilidir. Bu saldırıların esbab-ı mucibesi, örgütlerin varlık imkânı buldukları CHP gerçekliğinin muhafaza edilmesidir. Aynı şekilde, CHP’nin özellikle doksanlardan beri olamadığı sosyal ya da liberal demokratlığı dışarıdan ona dayatmak da çıkışsızdır. HDP, bu çıkışsızlıktadır.
Partisiz cephe, iktidardan; cephesiz parti sınıf ve sınıfsaldan uzaklaşmaktır. Bunlarsız devrim yolunun sürekli kesintiye uğraması kaçınılmazdır.
Suphi ve yoldaşlarının değdiği yerler ile THKP’nin tüm bileşenlerinin değdiği yerler mücadelenin müşterek, tek vatanıdır. İkincisinin ilkinin komünist niteliğine kavuşmaması önemli bir zaaftır. Seksenlerin ve doksanların tüm savunmacı pratikleri anlamlı ve değerlidir ancak yetersizdir. Saldırı hattında bu savunmacılığın bıraktığı tortular temizlenmeli, enkaz kaldırılmalıdır. THKP’nin komünist kılınması, halkın KP’sinin oluşturulması, hurucun diyalektiğine ve maddesine muhtaçtır. Bu huruc, “özel” bireylerin ihtiraslarına ve kaprislerine kesinlikle kurban edilemez.
Eren Balkır
Devamını oku ...