Direniş Muhasebesi

“Emekleyen yüreğime usta diyorlar.
Usta değil acemi bir işçiyim ben.
Onurlu bir kavganın neferiyim ben.”
[Ahmet Kaya]
12 Mart’ta ordu kendi bünyesinde “din elden gidiyor, bu komünistleri durdurmak gerek” diye broşür basıp dağıtıyordu. Aynı ordu, 12 Eylül sonrası hazırladığı raporda süreci Atatürk’ün altı okuna göre tasnif ediyor, herkesi oku saptırmakla suçluyor, MHP’yi “güya” milliyetçi, MSP’yi laiklik düşmanı, devrimcileri ve solu halkçılık karşıtı olarak kodluyordu. Bugünse AKP iktidarının bu geleneğin devamcısı olduğunu görmek gerek. AKP, altı okun birleştiği noktanın kendisi olarak örgütlenen devlettir.
“Başörtüsüne saldırdılar” ya da “camide içki içtiler” yalanlarının arkasında devlet millete “ben sizin canınızın, malınızın, dininizin güvencesiyim, bana biat edin” mesajı veriyor. Esas olarak burada din doğrudan canın ve malın bizatihi kendisi olarak tanımlanıyor. Yani din de altı okun birleştiği noktaya hapsediliyor. Oysa bu devlet kurulduğu günden beri, azınlıklardan gaspettiklerini muhafaza etmek, işçilerin-köylülerin başkaldırma ihtimallerini yok etmek üzere örgütlenmiş bir yapıdır, dolayısıyla burada can üç beş muktedirin, zenginin canıdır, mal da onların malıdır. Tezviratların, yalanların arkasındaki gerçek budur: devlet imansız olduğundan, kimseye güvenemeyeceğinden, kendisine kitle oluşturmaktadır ve bu amaçla gerekli yerlere mesajlar vermektedir. Burada sözün doğru olup olmadığı önemli değildir, önemli olan, mesajın kendisidir. Devlet, banka camlarının, ruhsuz bir örtünün ve tarihsiz bir taş yığınının muhafızıdır. Bir kilim, bir rahle bulunan mescidlere küfredip şatafatlı camilere huşu içinde bakan bir Müslüman için bu mesaj hayatîdir. Zira o Muhammed’in değil, Ebu Süfyan’ın İslam’ına tabi, onun ümmetine aittir.
Onca yalanla küfre uğrayan hakikat budur: Müslüman Türk milleti kendi hilafına kurulmuş bu devletin bekçisi kılınmak istenmektedir. Kara çarşafı Fransız subaylarca yırtıldığında bu turabı cehennem ocağına çevirmeyi bilmiş bir millete kölelik asla yakışmaz ama kıpırdamayıp zincirlerinin farkında olamayan bir kesim, bu huzurun diyetini günbegün ödemeyi seçmiş görünmektedir. Fukara milletin bir bölüğü hâlâ AKP’nin İslam için çalıştığını düşünmektedir.
AKP eliyle devletin son süreçte yürüttüğü saldırının gerekçeleri farklı yönlerden analiz edilebilir ama esas olan, burada “ölümle korkutup vereme razı etmek”tir. Taktik bu yönde gelişmektedir. Sola ise gene ağızdan gelen kanı silecek mendiller dağıtmak düşmektedir. Sol ölebilmelidir, tam da bugün ölebilmelidir.
Kendi bireyliğine saygı duyulmasını talep etmekten başka bir şey yapmayanın ölmesi mümkün değildir. Birebir sohbetlerinde bile bu hava hâkimdir. Artık uyuşuktur, mıymıntıdır yaptığı sanat. Bastığı yeri sarsan adımlar atamaz hâlâ. Yerleştiği kovuktan memnundur. Zira bunun için solcu olunmuştur. Bu kadar bireyin konuştuğu yerde halk susar. Halk yıkım ve kurulumdur. Solun bu yıkım ve kurulum diyalektiğine karşı kendi metafiziği vardır ve bu metafizik mevcut fiziği kilitleyen bir işleve sahiptir. Sol, biyolojinin, fiziğin, kimyanın sayılara ve sayılarda boğulmasıdır.
Koca koca sol özneler, kitlenin kendiliğindenliği içinde sürüklendiklerini artık itiraf etmektedirler ama bu itiraf değersizdir, zira sadece nasıl sürüklenmemeleri gerektiğini tartışmaktadır. Köşe başlarına ağlar gerip beklenmektedir. Bu balık avcıları, akıntının içinde sarsılmadan kalmanın yollarını aramakta ve demokrasi pazarına mal taşımakla övünmektedirler bir yandan. Bundan sonra muhtemelen daha fazla toplantı, konser, etkinlik örgütlenecek, direnişin kitlesi örgüt havuzlarına toplanacaktır. Mal bulunacak, mağribe doğru tekrar yola çıkılacaktır. Maşrık yetim, biçare ve kırgın hâliyle onu arkasından seyredecektir. Solun halkın coşkun akan seli karşısında bir bent olduğunu görme imkânı yoktur artık. O, halka mensup evlatları ile övünmektedir ama esasında bu direniş süreci, halkın sol örgütlerden evlatlarını geri alma girişimidir de. Bu şekilde okumak mümkündür.
Sola yönelik operasyonlar, devletin ölümle korkutup vereme razı etme taktiğinin bir yansımasıdır. Bir sol partinin kuruluşunun medyada bu denli yer bulması da bunun göstergesidir. Devlet “akıllı olun, legalleşin” mesajı vermektedir. Legalleşme ise devletin herkesi kendi hukukuna tabi kılmasıdır. Bu çağrı, halkın evlatlarını bağrına basmasına karşı devletçe alınmış bir önlemdir. O sol örgütlerin mevcudiyetinden memnundur. Demokrasi devletin ruha yedirilmesi meselesidir.
Can ve mal ortaklaşmadıkça, demokrasi talepleri ve çığlıkları hep devlete ve egemenlere hizmet edecektir özünde. Sınırsız ve sınıfsız komünizm cennetini bugün burada kurduğunu düşünenler de dâhil olmak üzere, doğrudan, katılımcı her türden demokrasi talebi ve çığlığı, bugündeki can ve malın ortaklaşmasına dönük bir iradeden yoksun olduğu sürece, devlet denilen mekanizmaya yağ üretmekten başka bir şey yapmayacaktır. Bu kadar bireyin olduğu bir ortamda ise can ve malın ortaklaşması iradesi hep dilsiz kalacaktır.
Ölümle birlikte vücuttaki tüm kan kalbe toplanır. Gezi Parkı da direnişin kalbi olarak kanı toplamıştır. Ancak bu süreç, forumlar üzerinden ülke sathında parkların politikleşmesi ile sonuçlanmıştır. “Her şerde bir hayır vardır” diyerek ilerlemek mümkündür. Bu anlamda forumların ütopik, akademik, bireyci kurgulara kapatılmasına izin verilmemelidir. Che’nin tabiriyle, “Halk en iyi öğretmendir”, Marx’ın tabiriyle “eğitenlerin de eğitilmesi gerekir.” Halk tam da bu gerilimde örgütlenmelidir. Forumlar, ütopya derslerinin verildiği amfilere değil, geleceğin mücadelesi ve mücadelenin geleceği adına, birer karargâha dönüştürülmelidir. Zevkusefa mekânlarına dönüştüğünü görüp mescidleri yıkan Peygamber iradesi ise asla unutulmamalıdır.
Devlet saldırmıştır, bunu bilinçli bir biçimde, muhtelif hesaplar üzerinden yapmıştır. Esas mesele, direniş imkânlarını öldürmektir. Devlet şiddetinin kitle içinde dalga dalga yayılacak bir yansıması da vicdanî ve aklî bir yerden kendini rahatlatmak olacaktır. “Ben yapacağımı yaptım” bilinci bireyleri kuşatacak, kitle, bu bireylerin söz ve eylemine tabi olduğu sürece, daha da geriye gidecektir. Sürecin halkın politik niteliğini -aksine- daha da çürütmesi ihtimali vardır. Forumlar bu anlamda Yunan tragedyasına ait bir tür katharsis-arınma formu olarak vücut bulmaktadır. Herkes her şeyi zaten bilmektedir; cümlesi, direnişi kendi bilgi yekûnunun ispatlandığını gösterme noktasında istismar etme yarışı içine girmiştir.
Sol, 99’daki gerçek depreme müdahale edemediği gibi, 2013’ün bu mecazî depremi karşısında da akim kalmıştır. Zira o eski defterleri kapatamamış, muhasebesini hâlâ tamamlamamıştır. Dolayısıyla bu momentte kendisini yıkıp yeniden inşa etmesi asla mümkün değildir. Onun tek derdi, yaz kampları kılıfı altında tatile hâlâ çıkamamış olmasıdır. Örgütler, kuruldukları eski momenti, şefler öne çıktıkları konjonktürü Kâbe niyetine tavaf etmekle yetinmektedirler. Bir sol parti, 99 depremi öncesi tertiplediği kamp çadırlarını deprem bölgesine taşımakla yetinebilmiştir örneğin. Öfkeden ve dertten kaçanlar, öfkesiz ve dertsiz bir sahte cennet havasını şişeleyip satabilmektedirler sadece.
Solun elini bu noktada “orta sınıf” tahlilleri rahatlatacaktır. Hareketi “niteliği zaten orta sınıftı, işçiler yoktu” diye kenara itecek, işçi örgütlerini sürece dâhil etmemiş olmanın günahını orta sınıfa mensup gençlerin sırtına yükleyecek, hareketin kendiliğinden yapısını küçümsemeye dönük laflar havada uçuşacaktır. En geniş manada sol, forumları devletin taktiği ve stratejisine karşı devrimci bir taktik ve strateji bağlamında görmek yerine, kendi içi geçmiş bilgi birikimini pazarlamak için kullanacaktır. Devletin saldırısı geriye doğru bir titreşime yol açacaktır ve bu daha berbat sonuçların doğmasını koşullayacaktır. Şiddet iki kenarı keskin bir kılıçtır, eline alan, kesik eline baktığında, karşı tarafın silâhını ister istemez daha güçlü görecektir. Yani şiddetin etkisiyle toz duman çökecek ve oluşan çatlaklar daha sağlam bir biçimde kapatılacaktır. Risk tam da budur: geri alınmaz şekilde direniş mücadele tarihine kendi çentiğini atmıştır ama bu bilincin eylemli bir karşılığı asla oluşmayacaktır. Bu ülkenin “komünist partisi”nden CHP’sine kadar herkesin sandığa sarılmaları, bunun bugünden alınmış bir işaretidir. Forumlar bu yönüyle halksızlaşacak ve çeşitli örgütlerin kafa tokuşturduğu horoz ringlerine dönüşecektir. Örgütler “örgütlenin” diyecek ama örgüt meselesini bu direnişin örsünde tekrar dövmeyecek, örgüt fetişi hakikati perdeleyecektir.
Solun belki 12 Eylül, belki Sovyetler’in çözülüşü ile başlayan tartışma toplantıları daha hâlâ bitmemiştir. Bitecek gibi de görünmemektedir. Yıllarca anlatılanların boşa düştüğü bir moment yaşanırken her sol özne, tartışma toplantılarındaki sandalyesi altından çekilmesin diye kendisini daha fazla bağlamaktadır oturduğu yere. Sandalyenin ayaklarına beton dökenlere de rastlanmaktadır öte yandan. Sürecin bu gerçeği pekiştireceği açıktır. Bu tartışma toplantılarında kurulan öznelerin sokaktaki işe, atılan taşa örgütlenmeleri mümkün değildir.
Dolayısıyla “muhalif odakların acilen direniş muhasebesi yapmaları, daha öncesinde kullandıkları politik manevraları gözden geçirmeleri, Haziran direnişinin ruhuna uygun ideo-politik ve pratik programlarını örgütleyebilmeleri ve hayata geçirebilmeleri” gerekmemektedir. Tam da önemli olan, bu muhasip kafasından çıkmaktır. Ortada politik manevranın bulunmadığını görmektir, Haziran direnişinin ruhuna uygun programların bırakalım örgütlenmeyi, dillendirilemeyeceğini anlamaktır. Hamam viran olmuşsa, elde kalan tasın işlemeleriyle övünmek nafiledir.
Sol, toplamda devlet gibi, bu tür kıyamlara karşı şerbetli ve gardını almış olarak karşılamıştır süreci, bu sonrasında da aynı şekilde devam edecektir. Muhasebe hesap uzmanlığıdır ve her şeyi, herkesi sayılardan ibaret görmektir. Direnişin sayısallaştırılması, nicelikleştirilmesi çağrısı, aslında niteliğe hâkim olunduğuna ilişkin bir yanılsamayı içinde barındırmaktadır. Hâkim olunduğu düşünülen niteliğin dönüşmeyeceğine dair ortada dillendirilmemiş bir yemin vardır sanki. Oysa mesele, tam da solun kendi mevcut niteliğini vahiy hükmünde kabul etmesidir. Bilgi ve hâkimiyet ilişkisi solun varlık alanıdır ve bu tür başkaldırı momentlerinde söz konusu varlık alanı kendi içine kapanmaktadır. Direniş süreci de kendi içine kapanma tehdidi altındadır. Bu kapanma direnişin sol tarafından gerçekleşmektedir. Her zafer sarhoşluğunun bedeli, bir daha savaşmama arzusudur.
Direnişin devrim hattıyla canlı ilişki kurması zorunludur. Bu da bireysel, giderek birey tanrısının sûdur etmiş hâli olan öznel hâlimizle mücadele ederek mümkün olabilir. Geleceğin devriminin alâmeti bugünde belirmiştir. Onun hayalini çocuksu bir hâlde taşıyanları süreç bir kenara fırlatıp atmıştır. Ama aynı zamanda bu süreç devrim imkânının daha da bilinmez bir geleceğe ötelenmesini de dayatmaktadır. Başkaldırının niceliğe, sayılara hapsedilmesi yerine, niteliğinin, özünün, ruhunun her yanı sarması için uğraşılmalıdır.
Eren Balkır
30 Haziran 2013

İsâr

Gezi Parkı, kolektif direnişin ta kendisidir. İktidarın, onun çanağı ve para muslukları önünde sıra olmuşların Gezi Parkı ile direnişi ayırma gayretleri saldırının bir parçasıdır. Direniş onlar için ne kadar suçsa Gezi de suçtur. Bu düzen parkları suç gördüğündendir ki bu kavga alazlanmıştır. Onlar bu direniş karşısında parkın kendisini suç ilân etmelerini gizleme derdine düşmüşlerdir. Bu dert onları boğacaktır.
Gezi, “boş zaman”ın başkaldırısıdır. Sevgilinin saçlarındaki elin, omzundaki başın isyanıdır. Ona saldırı aşka saldırıdır. Çıkarlarına Allah gibi tapanların çıkarsız sevgiye karşı açtığı savaşın bir cephesidir. Onlar işe yaramayan, kâr getirmeyen, sonuç üretmeyen her şeye düşmandır. Tarım bakanının ağzından çıktığı biçimiyle, meraları yağmalayanlardır. Kanserojen büyümenin, amacı sırf büyük ve iri gözükmek isteyen Amerikancı-nicelikçi zihniyetin saldırısıdır. Muhteviyatın heba edilmesidir. Gezi özün çarpık biçimin önüne geçmesidir.
Herkesi sinekleştirip yağını çıkartmaya yeminli bu düzen, boş zamanı olabildiğince daraltma derdindedir. İşyerlerinde işçilere, memurlara “bahşedilen” sigara içme vakitlerine göz diken düzen, insanların muhabbetlerini bile kendisine düşman bellemek zorundadır. Boş zamanın kavgasını verirken, işsizlerin, tinercilerin, yankesicilerin, hırsızların öne çıkartılması ve direnişçilerin bunlara benzetilmesi tesadüfî değildir. Başbakanından en alttaki polise devletin memuru olan kişiler, hiç çalışmadan biriktirdikleri servetlerini bu şekilde korumaktadırlar. Kibirden uyuşmuş beyinlerini tinercilere küfrederek gizlemek durumundadırlar. Her gün milletin cebinden milyonları soyanlar bu soygunu karşı saldırıyla örtbas etmek zorundadırlar. Yağmacılar, hırsızlar toprağı, havayı, suyu kendi çetelerine nasıl peşkeş çektiklerini bu tezviratlarla saklamaya mecburdurlar. Bir park tam da bu nedenle bir savaş alanına dönüşmüştür.
Gezi Parkı direnişi, başbakanın “tinerci bunlar” saldırısının bir uzantısıdır. Sigara düzenlemeleri üç beş patron için alınmış bir karardır ve bu kararın parkla dolaylı ilişkisi mevcuttur. Bunların gözü ranttan başka hiçbir şey görmemektedir. Faşizm otuzlarda toplum kurgusu için hiçbir fayda üretmediği düşünülen yaşlıların, engellilerin katledilmesidir. Devletin kapitalist kâr ve fayda merkezli yeniden inşasıdır.
ABD’de toplum mühendisliği ve FBI işbirliği ile hazırlanan raporlarda parkların ortadan kaldırılması gerektiği üzerinde durulmaktadır. Parklar suç merkezleridir onlara göre. Müslüman olduğu iddiasındaki kişilerse Gezi Parkı’nın yıkılmasına tam da bu nedenle destek olmaktadırlar. Köleliğin, Allah’a değil bu devlete kulluğun zincirlerine birer halka daha eklediklerinin farkında değildirler. Bu bilinç eksikliği bizim zaafımızdır. Devlet çalışan insanların çalışmayan insanlara yönelik haset ve öfkesini namluya sürmektedir esasında. Bu çalışanların sömürüldüklerini unutmasını beraberinde getirmektedir. Gezi, hayatın ürettiği fazlanın hayatı esir almasına karşı bir itirazdır.  
Sigara yasakları insanların sağlığı düşünüldüğünden değil, iş kaybına neden olması sebebiyle gündeme gelmiştir. Artık emekçilerin bir sigara etrafında muhabbet etmesi bile yasaktır. Gezi direnişi bu muhabbetin dil bulmasıdır. Bu düzenin bekçisi olarak AKP efendilerine hoş görünmek için sürekli bu noktalara saldırmak zorundadır. Efendileri için her şeyi işe yararlı ve kârlı kılmaktadır. Bunlar Allah’tan Kitap’tan habersiz bir Afrikalı yerli kadının, maymunu neden emzirdiğine dair soru üzerine verdiği, “biz doğadan aldığımızı ona geri veririz” cevabındaki ahlâk ve adabdan mahrumdur. Zira bunlar maymunların tasmalarla gezdirildiği Muaviye saraylarının beslemeleridirler.
Yıllarca İslamcı yazarlar, “Marksistler her şeyi ekonomiye indirgiyorlar, insanı görmüyorlar” deyip marksizmi eleştirmişlerdir. Ama bugün bu İslamcı geçinenler, “her şey ekonomidir, ekonomi de tıkırında, rahat batıyor size” demektedirler. Haysiyeti, hürriyeti, adaleti ve merhameti hatırlatmaksa bu sefer Marksistlere düşmektedir. İnsan’ın direnişi, çarkların dönmesi için gerekli yağa dönüşmemeye yöneliktir. O yağı temin etmek, muktedirlerin aslî görevidir.
Gezi direnişi ekonomi güçlerine kul olmuş Allahsız “İslamcılar”ı kesip devletin safına atmıştır. Bundan sonra bunların ağzından çıkacak haysiyet, hürriyet, adalet ve merhamet kelimelerinin hiçbir hükmü kalmamıştır. Mesela “ben devrime karşıyım” diyen Nihal Bengisu Karaca bir devrim olarak İslam’a ve Peygamber’e karşı olduğunu ve tağutun safına geçtiğini açıktan ikrar etmiştir. İslamcılık iktidar olduğu ya da Mümtaz’er Türköne “kapatın artık şu davayı” dediği için değil, kemalizmin kalelerine sığındığı için bitmiştir.
Direniş süresince sokağa dökülen herkes politik olarak halkı oluşturur. Onun dışında kalanların halk olma niteliği yoktur. Bu noktada demokrasi edebiyatı zeminini yitirir. Halk yaratmaktır, ibdadır. Yaratmak için yıkmak şarttır. Yıkıcılığa, kırılan camların parasına bakanların esasta saldırdıkları bu yaratma pratiğidir. Her türlü ideolojik yükle sokağa çıkanların yıkıp kurdukları ise başka bir hayattır.
Başka hayat için yürekteki dert, akıldaki öfke gene bu lânet hayatın dili ve kelimeleri ile konuşur. Ağza dolan küfürler bile bunun karşılığıdır. Başka hayatın namuslu kelimelerine henüz kavuşulamadığı için dil küfre sığınmıştır.
Sabra-Şatilla kampında büyüyen çocuklarla ilgili bir belgeselde anaokul öğretmeni çocuklardan Filistin ile ilgili resimler çizmesini ister. Bir kız çocuğu karakalemle bir kuş çizer. Öğretmen kuşu neden boyamadığını sorar. Çocuk, “Filistin’den gelecek kuşun renklerini bilmiyorum ki” diye cevap verir. Filistin onun için bir cennet ülkesidir ve oradan gelen kuşun rengini verecek bir boya yoktur ortada. Dildeki düğüm, yürekteki sekme, boğazdaki yanma bu yüzdendir. Başka hayatın sözcüklerini bu hayattan türetmek sancılıdır.
Gezi direnişi başka hayata andaçtır. Tarihe çentik atmaktır. Parmağa düğümlenen kırmızı kurdeledir. Unutmak unutulmuştur artık.
Direniş boyunca nihayet bilgisayar başından kalkıp sokağa dökülen gençlerle alay edilmiştir. Bu öfke onları parklardan, tahterevalliden, kaydıraktan, misketten, topaçtan mahrum bırakan düzene yöneliktir. Bu gençlik İzmir’de ziyaretlerine gelip kendilerine yiyecek getiren ninenin “dutlar daha olmadı, olsaydı biraz getirecektim” sözüne gözyaşı dökmektedir. O yaşın süzüldüğü yerde hangi kimyasal tesir edebilir ki artık.
Bu kahpe düzen sinek, böcek kılıp tek tek bizi kendisine kul etmek derdindedir. Ama bir yanımız eksiktir ve dost, aşk, kavga ve ortaklık türküleri haykırmaktadır.
Gezi direnişi, Türk’ün ve türkünün direnişidir. Hep yalnız ve güzel olan ülke kendi hilafına ve kendi aleyhine üzerine yığılmış bu devlete karşı bozkırların, kızıl atların, kıl çadırların, göçerliğin ve ana sütünün sıcaklığını çağırmaktadır geçmişten. Türk’ün isyanı Kürd’ün serhildanını imrenerek izlemiş, ona hasetle küfretmiş, bugün nihayet taş yollarda kanın renginde kardeşleşilmiştir. Başka hayat kavgası, atlarını barikatların üzerine süren yiğitlerin canında tohumlanmıştır. Bu artık geri döndürülemez bir hakikattir.
Maalesef milyonlar ellerindeki rızkı Allah’tan değil, hükümetten bilip ona asker olmayı seçmiştir öte yandan. Hükümetse ekmeğe kul ettiği milyonlara yaslanarak kibirlenmektedir. Oysa Gezi, ekmeğin direnişidir. Sağlık faşizmine dayalı edebiyatla ekmek eksilmektedir, kursakta düğümlenmektedir. Eskiden yerde görse alan, üç kere öpüp alnına götüren bir millet, ekmeğin panzerler altında ezildiğini seyretmektedir. Ethem’in katledildiği yerde karanfillerin arasında duran ekmek bu isyanın bayrağıdır. Üç kuruşluk hayatlarına biat edenlerin başka hayat kavgasına düşman olmaları kaçınılmazdır, bu hep böyle olmuştur.
Başka hayat, Ali Şeriati’nin ifadesiyle, “İsâr, her şeyi bağışlamak ve hiçbir şey almamak için bir buyruktur. Yani; Ey birey! Öl de başkaları yaşasınlar”dır. İsâr “kişinin kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanması, başkalarının yararı için fedakârlıkta bulunmasıdır”. Kendi nefes dahi alamazken polis saldırısında maskesini, limonunu başkasıyla paylaşmaktır. Yaralı elini düşmüşe uzatmaktır.
Yirmilerde kahverengi gömlekleriyle “yaşasın ölüm” diye tek sıra yürüyenler, bugün başka hayat iradesini ezmeye çalışmaktadırlar. Gezi Parkı İsâr’ın direnişidir. Dirilişimizdir.
Eren Balkır
21 Haziran 2013

Dinci Faşizm

Dinci faşizm olmaz. Faşizmin dine ihtiyacı yoktur. En fazla, kitlesel seferberlik düzeyinde belirli şeklî unsurlar istismar edilebilir, o kadar. Dini o şeklî unsurlara kapatan, orada boğanların o dine küfretmeleri ya da ona sarılmaları arasında fark yoktur. Din bu iki taraf arasında iktidara ve sermayeye göre bir kıvama getirilmektedir. Her iki taraf da dinin mevcut kıvamından memnundur. Din canını ve malını feda edip hakikat için dövüşenlere aittir. Gerisi küfürdür, şirktir. Canını ve malını feda edenlerin faşizm veya liberalizme meyletmeleri mümkün değildir. Faşizm ve liberalizm canını Allah, malını iman yapanların aslî yönelimleridir. Dinci faşizm zırvadır, zira faşizm her daim dinsizdir. Dinsizliği hiçbir cami koruyamaz, hiçbir başörtüsü gizleyemez.
Faşizm mızrağının ucuna Kur’an sayfası takıyor ve birileri o mızrağın üzerine yürüyorsa, bu Kur’an’a düşmanlık demek değildir. Mızrağın üzerine yürüyen, mızrağa, onu tutana ve o mızrağın sahibine karşı yürüyordur. Orada varmış gibi görünen Kur’an aslında yoktur. Dövüşen gerçek bir güç olarak ortada olan bir Kur’an, asla mızrağın ucuna iliştirilen bir kâğıt parçası olamaz. Tam da kâğıt parçasına indirgendiği için öldürülmüştür, tam da öldüğü için kâğıt parçasına dönüşmüştür. Ama hep yaşayan bir Kur’an vardır, zira o Allah’ın muhafazası altındadır.
“Mızrağı kullanmayın” demek bugün İslamî değildir. Bir zamanlar mazlum olmuşların bugün zalim olmalarından söz edilemez. Mızrak hep oradadır. Bu yaklaşımla mızrağın yeni sahiplerine güzelleme yapılmaktadır sadece. Zira onlar hiç mazlum olmamışlardır. 28 Şubat’ta bacılarının namusunu korumak adına tek bir taş bile atamamış, üstelik bugün taş atmamış olmakla övünenlerin mazlum olduklarını söylemek, mazlumlara hakarettir. Mazlum, namusu ve haysiyeti için kıyam edendir, başkası değil. Bu türden laflar, aynı zamanda sanki devlete, mızrağın sahibine laf edermiş gibi görünürken, mazluma da “asla eline mızrak alma” anlamına gelmektedir. Bu çatışma gerçeğinde, liberaller, devletin elindeki mızrağı eleştirirmiş gibi görünürken, mazlumun elindeki mızrağı kırma derdindedir. Onlar en fazla Tayyip’i fazla sert ve nobran bulabilirler, hepsi bu. Dini şeklî olana mahkûm edenlerin siyaseti de şeklî olanla kavramaları doğaldır.
Dinci faşizm ya da İslamofaşizm, batı liberallerinin uydurduğu birer sözcüktür. Geçmişte faşizme karşıymış gibi görünüp aslında Sovyetler’e karşı savaşanların yeni sığındığı liman budur. Bu açıdan sağda solda AKP yardakçılığı, çanak yalayıcılığı yapanlarla bu kavramları kullananlar kardeştirler. İslamofaşizm, sömürü ve zulme karşı mücadele etme imkânı olan İslam’ı katletme girişimidir. Onu söz söyleyemez, kıpırdayamaz kılmaktır amacı.
İslam’ın tevhidî mücadelesi mazlumlar lehine, onlar için bir kılıç iken, içi boşaltıldığında, muktedirler ve müstekbirler için her türlü direnişi ezmeye dönük bir tomaya, akrebe dönüşebilir. AKP borazanları, “bu gençler bir bakkal açsa, hayatın içine girse bu işlerle uğraşmazlar” demekte, 28 Şubat’ta polis panzerleri önünde durmayı bugün alaya almakta, bu tür kavgaların nafile olduklarını kavradıklarını söylemektedir. Mesaj efendileredir, “biz iyi çocuklarız, bizden vazgeçmeyin” denilmektedir. “Uşaklığımızın sınırı yoktur, biz bu uşaklığı imanla yaparız” diye bağırılmaktadır. Demirel neyse bunlar da odur, zira Demirel hep, otuzundan sonra “insanın liberal olmamasının akılsızlık” olduğunu söyleyen biridir. Bu laf artık AKP’lilere geçmiştir. Kendilerinin hükümet yapılmalarının nedeni de tam olarak budur. İslamî hareketin hainleri, belki de hep o hareketin nimetlerine bakmış olanlar, hükümet muslukları önüne dizilerek, eski kitaplarını yakarak ya da çöpe atarak başarılı olmalarının arkasına saklanmaktadırlar. Oysa din kavgada vardır, diz çökmüş, iktidara teslim olmuş, ranta ve sermaye kul ve köle olmuş bir Müslüman’ın politik olarak Müslüman olduğundan artık söz edilemez. Irak veya Mısır’daki İngiliz sömürge valilerinin bu şekilde kılınan bir namazla ilgili derdi yoksa, bu ülkenin efendilerinin de yoktur.
Bu açıdan AKP’ye yönelik eleştirilerde din ve İslam kelimelerini bolca kullanmanın bir manası da yoktur, zira karşımızda esasında dinsiz ve İslam’sız bir güç vardır. AKP, tabanını kendisinin din ve İslam için çabaladığını söyleyerek kandırabilir ama bu yalana AKP’ye ve onun teslim ettiği devlete karşı mücadele edenlerin teslim olması mümkün değildir.
İslamî liberalizm de olmaz. Birileri liberal olmuşsa, hayatı ve dünyayı liberal pencereden kavrıyorsa, orada İslam kovulmuş demektir. Temelde üzerinde durulması gereken husus, muktedirin bir dine tabiyetinin imkânsız olduğu gerçeği olmalıdır.
Birileri “işte bize saldırıyorlar, demek ki dine saldırıyorlar” diyebilir, bir başkası da “dine saldırmadan bunları yenemeyiz” deyip kendi kitlesini diri tutmak isteyebilir. Bunlar aynı yolun yolcusudur. Her iki taraf da iktidar üzerinden politik okuma yapmakta, kitleleri bu okumaya mahkûm etmektedir.
Bir grup Müslüman ismin yazdığı bildiri de meseleyi buradan karşılamakta, liberal bir fikrî zeminden Müslümanların kimliğine sarılmaktadır. Esasında Müslümanlığı liberal bir kimliğe boğmaktadır. Onlarca gün yaşananlara tek söz etmeyip “Kabataş’ta başörtülü bir kadına saldırmışlar” diye feveran edenler, bilerek ya da bilmeyerek, mızrağın ucuna takılı başörtüsüne bakıp, AKP iktidarına teslim olmaktadırlar. Emek ve Adalet Platformu öncülüğünde hazırlanan bildiri ve emniyete yapılan yürüyüş de bu teslimiyet dairesinde tanımlıdır.
Onca gün susup mızrağın ucuna takılı İslam’ı temize çıkartma gayretleri, nafiledir. Kaleme alınan bildiri, iktidarın meseleyi meselenin başlangıç noktası olarak gösterilen Gezi Parkı’na boğma gayretlerine destek olmakta, yavan bir muhafazakârlık eleştirisi yapıp AKP’yi temize çıkartmaktadır. Temize çıkardıklarını düşündükleri İslam ile AKP “İslam”ı arasında fark yoktur. Aksine onu beslemektedir. AKP “İslam”ına karşı huruc eylemeyen bir itiraz, döne dolaşa ona hizmet edecektir. Kendilerince İslam’ı temize çıkartmaya çalışanlar, O’na adil ve insanî bir makyaj yapanlar AKP iktidarının yedek askerleridirler. Bunların politik varlığı AKP’ye göbekten bağlıdır. Yapılması gereken, AKP iktidarı ile İslam üzerinden olumlu ya da olumsuz bir ilişki kurmak değil, onu İslamî manada karşıya atmaktır. Esasında bu kesimler nezdinde AKP, hâlâ din ve İslam dairesinde görülmekte, içeriden ona vicdanî bir itiraz yükseltilmektedir. Bu momentte onu karşı tarafa, tağut tarafına, kâfir tarafına atan irade, ancak bu iradedir İslamî olan. Bildirinin İslamî-politik bir niteliği yoktur. Vicdanî bir edebiyatla kendi politik ikballeri temiz tutulmaya çalışılmaktadır.
Liberalleşip İslam’dan uzaklaşanlar, düne kadar beslendikleri göbek bağlarını kesip atamamaktadırlar. Para musluklarına ağzını dayadığı anda dinini imanını inkâr ettiğini görmeyenler, hâlâ dinden imandan söz etmektedirler. Bu kesim soldaki “halk komitesi” yaklaşımına küfrederken, İslam’daki meşvereti, şûrayı da çöpe attıklarını gayet iyi bilmektedirler. Bugün illegal, marjinal ya da çapulcu diye karşı atılanlar üzerinden İslam’a yönelik bir operasyon gerçekleştirilmektedir. Mesaj Müslümanlaradır. Onlar illegal suçlaması üzerinden tağutun hukukuna kul edilmek, marjinal tespiti üzerinden, bu zulüm düzeninin genel güzergâhına bağlanmak, çapulcu küfrü üzerinden de efendilerin mallarını koruyan birer bekçi olmaya indirgenmek istenmektedirler. Bu isyanın AKP iktidarını bir biçimde daha da güçlendirme, pekiştirme imkânı mevcuttur. Bu imkân da Müslümanların ilgili mesajı dinsiz imansız bir yerden, vahiy misali dinlemelerine bağlıdır.
Karşımızda dinsiz imansız bir güç vardır özünde. Bu gücün faşist ve liberal kanatları arasında tercih yapmanın anlamı yoktur. Her ikisini Kur’an ve Sünnet düzeyinde itiraza ve redde maruz kılmak gerekmektedir. İbrahimî bir itiraz bu nizamı dağıtacaktır. O’nun atıldığı ateşi söndürmek için su taşıyan karıncadaki iman yoksa, bu ateşin içinde kazanan gene içimizdeki düşman olacaktır.
Mesele olaylar başlamadan önce de olayların başladığı anda da ve sonrasında da ağaç ya da park meselesi değildir. Faşizm zorla, liberalizm ikna ile meselenin bu noktada boğulması için çabalamaktadır. Emek ve Adalet bildirisi, liberal kanattan, faşizmin zoruna eklemlenmektedir. Başka da bir değeri yoktur.
Bildiride devletin elindeki mızrağın ucunda sallanan Kur’an sayfasına dönük tek bir lafa rastlanmamaktadır. Devletin sıktığı gazı almaktan başka bir şey yapmamaktadır. Müslümanlara yönelik çağrı kısmında ise, “paranızı, servetinizi terk etmeyin ama yoksul bir çocuğun başını okşamayı da unutmayın”dan öte bir şey söylenmemektedir. Gene iktidarla ve servetle sapkınlaşmış bir güruha insancıllık ve adalet dersleri verilmektedir. “Aksi takdirde şehrin çeperlerine sürülen yoksullar bir gün haklarını almak için mutlaka geri geleceklerdir.” diyen bildiri, tam da bundan korktuğu için yeni mahallenin zengin sakinlerine uyarılarda bulunmaktadır. O yoksul gençlerin safında olmadığını, zenginlerin sokağında gezindiğini ikrar etmektedir. Bir ara yol aranmaktadır. Ana yolda düşmanla cepheleşen millete bu ara yollarda kaybolmak öğütlenmektedir. “O yoksulların başını okşamazsanız bunlar saraylarınızı yakarlar” denilmektedir. Tarih öğreticidir ve tarihin “saraylara savaş kulübelere barış” diye haykırdığını onlar da duymaktadır. “Emir kulu değil Allah’ın kuluyuz” diyerek bu faşist düzenin paralı askerlerine iman hatırlatılmaktadır. Gizli kamera çekimine yansımış bir sohbette polis eylemciye “paramızı siz verin, sizin yanınıza geçelim” demektedir. Bu polise verilecek iman dersleri kifayetsizdir. Yirmi polis yirmi yaşındaki bir kızı sokak ortasında linç ederken “Tayyip Erdoğan’ı, Türk polisini sevdiğini söyle seni bırakalım” demektedir. Burada din iman yoktur. Firavuna ya da Ebu Leheb’e din iman öğretilmez, öğrenilecek tek şey onunla savaşmak olmalıdır.
İslamcı ya da Müslüman geçinen basın, ilk günden itibaren Hüsnü Mübarek gibi komplo teorileriyle günü kurtarmaya çalışmıştır. Komplo teorileri Allah’a güvenmemenin, imansızlığın bir tezahürüdür. TV kanallarında Soros’a sığınanlar, Soros’u Allah’tan büyük ve güçlü zannetmektedirler. Fukara Müslüman halkı kendi rant ve yağma iktidarına bu şekilde ortak edeceklerini düşünmektedirler. Oysa AKP düzeni Soros nizamına dayanmaktadır.
“Bu eylemciler bir bakkal açsa, bir otuz yaşına girse, bu işlerden vazgeçerler” diyenler, bu laflarının Peygamber’i de incittiğini bilmelidirler. Bunlar Peygamber’in vefatı ile birlikte zulme karşı mücadeleyi öldürmek istemektedirler. O bakkalların AKP’li ya da onun beslediği market zincirlerinin altında ezildiğini gizlemektedirler.
Mevcut devlet kurulduğu günden beri dinsiz-imansızdır. Meclis’te tir tir titreyerek, “eylemcilerin yürümesine izin verseydik de başbakanlığı, meclisi işgal mi etselerdi?” diye bağıran Muammer Güler neye hizmet ettiğini gayet açık bir biçimde bilmektedir. Bu dinsiz imansız devlete hizmet edenle “dinci faşizm” ya da İslamî bir “muhafazakârlık” eleştirileri ile ilişki kurmanın anlamı yoktur. Her iki yaklaşım da meseleyi şahsîleştirmekte, kişileri öne almakta, onların dinî yüklerine vurgu yapmaktadır. Oysa mesele şahsî değil, devletlûdür ve bu devlet kendisini muhafaza etmek adına dinini imanını pazarda satılığa çıkarmış, ilk darbede teslim olmuş kişileri kendisine bekçi tayin etmiştir.
AKP kendi kitlesini darbe, CHP, Ergenekon, 28 Şubat ile korkutarak yönetmek derdindedir. Bugün sokağa dökülen kitle, tek tek şahısların ötesinde, korkutmak için kullanılan unsurlarla bağını kopartmıştır. Polise ve devlete diklenilen yerde ne darbe, ne CHP, ne Ergenekon ne de 28 Şubat vardır. Liberaller meseleyi parka hapsetmekte, devlettekiler de isyanı bu alanda boğmaya çalışmaktadır. Örneğin Star gazetesi genel yayın yönetmeni zat, eylemcilerin gençler olduğunu söylemekte, eylemlerin başını CHP'nin çektiğine vurgu yapmakta ama CHP’lilerin kendileri gibi çok çocuk yapmadığından bahsedip, buna bağlı olarak gençler içinde CHP’nin zayıf olduğunu iddia etmektedir. Bu zihin bulanıklığı tam da korkunun alametidir. Onlar da kıyamın içindeki kitlenin CHP’yle (artık) ilişkili olmadığını bilmektedir. Ama bu yönde bir çaba içerisindedirler. Yani kitlenin CHP tuzağına düşmesini, oraya hapsolmasını istemektedirler. Bu sömürü ve zulüm düzeninin bu iki parti şahsında sürdürüleceğini onlar da bilmektedirler. Devlet saldırırken saldırısı ile millete nizamat vermektedir özünde. Hakikat şu ki AKP neyse CHP odur. Her ikisi de bu dinsiz imansız devletin bekçileridirler.
6-7 Eylül olaylarında Atatürk’ün evine bomba atan zihniyet, bugün camide içki içildiği yaygarası koparmaktadır. O gün Bulgaristan’da zulüm görüp ülkeye gelmiş göçmenler saldırılarda ve yağmada kullanılmışlardır. Bu kontrgerilla taktikleri bugün AKP’nin ana programatik hattıdır. Melih Gökçek Allah korkusu olan cami imamının açıklamalarına karşı “imam kilisede zangoç olarak göreve başladı” yorumunu yapmaktadır örneğin. Bunların cümlesi Allah’sız kitapsızdır.
Bu Allah’sız kitapsızlığı dinci faşizm olarak etiketlemek teorik, ideolojik ve politik manada, körlüktür. Ama aynı şekilde AKP’nin “iktidar” olması ile yaşanacak olası sarsıntıları yumuşatmayı, mahallenin namusunu kurtarmayı düşünenler de mahallenin küffar ordusunun karargâhına, topçu kışlasına dönüştüğünü görmelidirler. Mazlum Müslüman milletin faşizmin elindeki sopaya, liberalizmin elindeki havuca karşı şerbetlenmiş imanı gene de hâlâ dipdiridir.
Eren Balkır
15 Haziran 2013

Orta Sınıfların İsyan Köprüsü

Önce selâmla başlamak lâzım, hem selâmı hak ettiği için hem de yanlış anlaşılmamak için: Mayıs’ın 31’inden bu yana süregelen bir isyan hâlidir, isyan için bedel ödenmiş, değerler yaratılmıştır. Zalimin ezberi bozulmuştur. Zalimin kibrine isyan edenlere, burnunu yere sürtenlere selâm olsun.
İki tespitle devam edecek olursak:
1. 12 Eylül’ün kurduğu sandık paradigması ve buna bağlı demokrasi algısı en azından şehirli orta sınıflar nezdinde parçalanmıştır.
2. Tekelci düzenin ihtiyacı doğrultusunda giderek güçlenen yürütme erkine 12 Eylül’den bu yana en ciddi tepki verilmiştir.
Siyasal düzenin Amerikalaşması 12 Eylül düzeninin arzusu idi, köşeleri belirsiz iki parti olacak, seçimden seçime iktidar bu ikisi arasında el değiştirecek, güçlü yürütmenin sermaye lehine ülke ekonomisini, hukukunu, ahlâkını düzenleme faaliyetleri hiç sekteye uğramayacaktı. 1960’lar ve devamında giderek siyasallaşmış ülke gündemine göre şekillenmiş, keskinleşmiş burjuva siyasetçilerine ve partilerine 12 Eylül sonrası konan siyasal yasaklar bu arzunun ürünüdür. Tekelci aşamasında memleketi zapt eden kapitalizm, tek parti tek adam iktidarı yolunda 1971’den bu yana aynı hatta yürüyüş hâlindedir. Sol siyasette 1974 atılımı, 1989 yükselişi, 1990-1991 Büyük Madenci yürüyüşü vb. devrimci süreçler olmakla birlikte, doğası gereği tekelciliğe, kapitalizmin hızlı karar alma süreçlerine, yani güçlü yürütmeye takılan çelmelerdir. 1974 atılımı Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin sonunu getirmiş, 89 Bahar Eylemlilikleri, Büyük Madenci Yürüyüşü, Özal’ın temsil ettiği azgın liberal icraatları bir nebze engellemiş, bir nebze de geciktirmiştir. Türkiye siyasal coğrafyası çöl olmadığını, en azından burjuvazinin kurguladığı sürecin saat gibi işlemesini engelleyecek derinliğe sahip olduğunu bu süreçlerde göstermiştir.
Tam da başkanlık sistemi ayak seslerini duyururken, tam da bir adamın dediği kanun olurken, isyanın patlak vermesi tesadüf değildir.
Uzunca bir süredir yürütmenin her türlü icraatı, yürütmenin olağan takdir hakkı kapsamında olağan mevzuat çerçevesinde değil de, yüksek bir siyasal merciinin siyasal kavga ve kararı ile ortaya konmaktaydı. Bir köprünün inşaatı, parkın imara açılması, yani belediyenin olağan işleri yürütmenin en başı tarafından yürütüldü. İlk bakışta bunlar, basit birer popülizm hamleleri, (Demirel’in barajları minvalinden) pragmatist sağ siyasal muhayyilede “iş yapan adam” görüntüsünü devam çabası olarak görülebilirler. Ancak daha yapısal bir durum ile karşı karşıyayız.
Hukuk devleti, demokrasi vb. kavramlar sınıflar arası bir denge durumunda anlam kazanırlar. O denge yitince, hukuk devleti ve onun altını dolduran, mevzuatın Anayasa’ya uygunluğu, iktidarın yasama ve yargı yolu ile denetlenmesi vb. kurumlar silikleşiyor. Geriye kutsanan “siyasal karar” kalıyor. (1929 ekonomik buhranı ve arkasından gelen faşizm, benzer tartışmalara zemin hazırlamıştı, Alman hukukçu Carl Schmitt “kararcılık” adıyla teorize ettiği durumda, dikkatleri soyut hukuktan alıp icraata karar veren kişiye çekiyordu, meşruiyetini sorgulamadan karar hakkını, karar vereni, yani faşizmi kutsuyordu.) Diktatör diyelim, muktedir diyelim, o yüksek iradenin her kararında sözüm ona sandıkta kazandığı egemenlik yeniden tecelli ediyor. Bu tür egemenlik kullanımı, özellikle mülk ve hareket özgürlüğüne gerçek anlamda sahip şehirli orta sınıfların tepesinde bir sopaya dönüşüyor. Hayat tarzına müdahale vb. laflarla muğlâklaştırılan meselenin esası budur. Biraz geriye dönecek olursak, bugün silikleştiğini söylediğimiz denge kurumları, en nihayetinde 18. ve 19. yy’da yanına yoksul sınıfları alan burjuvazinin monarşiye, aristokrasiye, yani kendine müdahale eden ele karşı geliştirilmiş kalkanlardı. Büyük burjuvazi zenginleştikçe ve merkezîleştikçe, demokrasi ve hukuk kalkanını orta sınıflara (bir nebze de sosyalizmden uzak tutmak istediği işçi sınıfına) devretti, zira artık onun yüksek katında bunlara çok da ihtiyacı kalmamıştı. Tekelci burjuvazi, bugün korunmak değil, saldırmak istediği için sadece ve sadece, yavaşlatıcı hiçbir engelle karşılaşmadan “karar vermek” istiyor.
Orhan Gazi Ertekin’in gerçekçi tahliline dikkat çekmek gerekir:
“Bugünün Taksim direnişini 17-18 yüzyıl Osmanlı’sına bağlayan şeyler var. Öncelikle bir yeni şehir hareketi olarak geçmişle bağları olan bir güncel harekettir bu. 17. yüzyıldan itibaren İstanbul’da “şehirli” (şehir oğlanları) ve “İstanbullu” bir sınıf doğmaya başlamış ve bu kesimler saray dışı kamu alanının temel aktörlerine dönüşmüşlerdi. (…) Son dört yüz yılın “anarşi”, “eşkıyalık”, “tedhiş” ve “sert önlem”lere dayanın edebiyatının doğduğu yer işte tam burasıdır. (…) “Kargaşa” ve “isyan” iddiaları, gerçekte hukuk ve adalet isteyenlere sarayın mutlak idare arzusunun verdiği bir cevaptır sadece. Yeniçeriler değildir darbeci olan, IV. Murad’tır. Patrona Halil değildi darbeci olan, kargaşa çıkaran. O hukuk ve adalet istiyordu.”[1]
Evet, tarzıyla tutumuyla bu bir isyandır, aktörleri çeşitli ve renklidir ancak en nihayetinde harekete karakterini veren, ifade edebilseler de edemeseler de, şehirli orta sınıfların hukuk ve adalet arayışlardır. Dolayısı ile T. Erdoğan’ın Yeniçeri Ayaklanması benzetmesi cuk oturmaktadır.
Kapitalizm tarihsel olarak bir merkezîleşme hareketidir. Beyliklerden ulus devlete, ufak üretimden fabrikaya, farklı etnisitelerden ulusa, rekabetçi piyasadan monopole… Olanı kabaca şöyle anlamak gerekir (mutlaka yanlış ve eksik yönleri ile): Bu merkezîleşmenin tarihsel seyrinde bir noktada, Türkiye’de şehirli orta sınıflar ezilmiş, güvenliğini kaybetmiş ve isyan etmişlerdir. İsyan kendi başına ancak bir köprüdür. Kendinden öncekini varlığı ile anlamlı kılar; anlamlı kıldığını devrime taşır. Yani isyan etmeksizin aranan adalet, özgürlük, hukuk, estetik hep kifayetsiz, hep egemenlere hizmet hâlindeyken; isyan ile anlamları değişir, özgürlük bireylerin birbirlerine sınır çektiği değil, kitlelerin paylaştıkları bir hâl olur, sanat en yaratıcı hâli ile sokak duvarlarına kazınır ama isyan kendi başına bu kadarını becerebilir.
İsyanın devrime taşınması, devrimci akıl ve bilinç ister. Yoksulların da isyana dahlini talep eder. Şayet bu akıl ve bilince ihtiyaç olmasaydı, Spartaküs’le zulüm yeryüzünden çoktan silinmiş olurdu. Burada bahsettiğimiz akıl ve bilinç de önceden tamamlanmış-bitmiş, üstenci, öğretici değildir, aksine yeni alanda yeniden parçalanıp toplanacak akıl ve bilinçten bahsediyoruz. Yoksa eskisi ancak ayak bağıdır.
Uzun lafın kısası, 31 Mayıs İsyanı kıymetli ve umut taşıyıcıdır. Onun kendi orta sınıf kısıtlarını kendi içinde taşıması gerçeği, sistem tarafından maniple edilmesine de tersinden süreç içinde devrime bütünlenmesine de imkânlar sağlamaktadır. İş, alanda kurulacak yeni devrimci bilince düşmektedir.
Onur Şahinkaya
Dipnot
[1] Orhan Gazi Ertekin, “İnşaat ve Gaza Karşı: Patrona Halil Hareketi”, 9 Haziran 2013, Radikal.

Duvarlar ve Böcekler

“Tağutun en büyük özelliği senin yerine karar vermesidir.”
[Ali Şeriati]
11 Haziran saldırısı ile AKP Kemalist cumhuriyetin patronu olduğunu gösterdi. Anıt ve AKM "marjinaller"den kurtarıldı. Vali, “birliğimize ve geleceğimize düşman olan unsurları ezeceğiz.” dedi. Polis, Filistin’deki İsrail, Irak ve daha birçok yerdeki Amerikan askerlerini model alıp bu emri yerine getirdi. Devletin de şu sosyal medya denilen âlemi takip ettiği açık. Oradan argüman üretiyor. Birkaç gündür bu âlemde “flama, bayrak getirmeyin” diyenler, ya polis ya da bugün itibarıyla polise hizmet etmiş oluyorlar. Gezi’deki temiz çocukları koruduğu yalanına sarılanlar, gece vakti Gezi’yi gaza boğuyorlar. Yalan muktedir, iktidar yalan üzerinde yükseliyor.
Bireyle devleti karşı karşıya konumlandırdığını zannedenler yanıldılar. BBC’ye konuşan Elif Shafak (Elif Şafak), ülkenin bugün fazla politize ve kutuplaşmış hâlde olduğunu söyledi. Bireyin bireyliğini ifade edemediğinden yakındı. Shafak’ın yakındığına göre, istemediği şu: Türkiye politize olmasın, kutuplaşmasın. Birey denilen ne idüğü belirsiz şey “özgür” olsun. Politikasız, kutupsuz. Halk, sınıf gibi kolektif güçten dem vurmak suç olsun. Talimat liberalizmden, tatbikat faşizmden.
Politikanın imkânsızlaşmasına faşizm deniliyor özetle. Liberalizmle faşizm kol kola ilerliyor. Menderes ve Özal hattı CHP’nin bir kolu. Birbirlerine muhtaçlar. Bu kayıkçı dövüşüne aldanmamalı. Her iki kol da sömürülenlerin-mazlumların politika yapma imkânlarını ezmekle yükümlü. Ülkenin temellerinde ezilen böceklere, çekilen duvarlara bakmalı artık.
Eylemlerin kalbi, Gezi. Ama eylem süreci devletin saldırısı sonucu ölüyor ve kan tekrar bu kalbe toplanıyor. Gezi’dekiler kendilerini savunacak birilerini bulamayacaklar. Dışa attıkları, duvar ördükleri, marjinalleştirdikleri unsurların direnci bugün kırılırsa, sıra kendilerine gelecek, geliyor. Faşizmin kepçeleriyle sökülen ağaçlar halk içine, direnişe kök salmışken, meselenin tekrar ekolojist bir hatta çekilmesi kepçeleri tekrar harekete geçirecek. Kepçe ve toma ancak Beşiktaş Çarşı’da karşı karşıya gelebilir, ideolojik planda yan yanalar. Bu koşullarda demokratizm edebiyatı sadece yazarlarını mutlu ediyor. Gerçekteyse sadece vali mutlu!
Bireyle devlet arasındaki muhabbet Etyen Mahcupyan’da dil buluyor örneğin. Apolitik ve cahilane bir devlet eleştirisi ile AKP kurgusuna bel bağlıyor, onu aklamaya çalışıyor. Tüm TV kanalları günlerdir bunu yapıyorlar. Hepsi “biz ana yolda yürüyoruz, bu yol bizim, bu saldıranlar kenardakiler, marjinaller” diyor. O marjinallerin hayatın tam da şahdamarından konuştuklarını gizlemeye çalışıyor. Erdoğan “çalışmadan hırsızlık yapanlar bunlar” diyerek direnenleri milletin önüne atıyor. Bu, on yıl içinde edinilen servetleri gizlemenin bir yolu. Din çürüyor, “din elden gidiyor” diyor, faiz düzenini koruyor, “beni yıkmak isteyenler faiz lobisi” yaygarası kopartıyor, ülkenin Ortadoğu’ya sokulmuş bir emperyalist kama olduğunu unutturmaya çalışıp, “biz büyüyoruz ya, ondan bu düşmanlık” diye bağırıyor. Eylemlerde kendi basını hep birkaç İranlı yakalıyor. Mahcupyan ise Ermeni Tehciri’ni yapanların soyundan gelenlere akıl hocalığı yapıyor. Birey olmak için Ermeniliğine küfrediyor.
Bu bireyci ideolojik yükler oldukça, kazanan AKP olacak. Söz konusu ideolojik yüklerin sol ya da sağ olması fark etmez. Çünkü AKP, bu devletin solu ve sağının bir birleşimi. Valinin, “birliğimize ve geleceğimize saldıranlar” dediği ise devletin temellerini içten içe çürüten böcekler. Elbette ezilmeliler!
Etyen Mahcupyan, “bu hareket politik değil, kültürel” derken istemini dile getirmiş oluyor. “Kültürel bir tepkisellik” olarak kalmasını arzuluyor. Erdoğan başkanı da bu niyetle hareket ediyor. Mehmet Metiner yoldaşı ise, “demokrasi diye çok ileri gitmişiz, çıkardığımız yasalarla bir emniyet sorununa yol açmışız” diye halkı tehdit ediyor. “Biz başörtülü bacılarımızın özgürlüğünü bile sağlayamadık” diye neye hizmet ettiğini söylüyor. Çünkü o yasağı kendileri getirdi, var olanı pekiştirdi, süreklileştirdi. Şimdi de “başörtülü kadınlara saldırıyorlar” deyip edebiyat parçalıyorlar. Aslında başörtüsünü bireysel, kültürel bir öğeye indirgeyemedikleri için o hâlâ yasaklı. Liberalizm tuz buz edemediğini faşizme havale ediyor.
Soros ya da OTPOR türü komplo teorilerine hem AKP’liler hem CHP’liler ve Banu Avar gibi ulusalcılar sarıldı, üstelik daha ilk günlerde. Birbirlerine malzeme veriyorlar sadece. Bu komplo saldırılarının da yaslandığı yer, birey. Ona sesleniyorlar. “Kendini kullandırtma” diyorlar. “Özgür ol” diye emrediyorlar, arkasından da “özgür olmak için bize teslim ol” diye fısıldıyorlar.
İsrail’den ve başka yerlerden öğrenilen yöntemle, bugün Taksim’de duvarlar örülüyor. Filistinlileri tecrit etmek ve marjinal kılmak için örülen duvarlar meydana uzanıyor. AKP medyası “Taksim’i Kızıl Meydan yapmak istiyorlardı” diye yaygara kopartıyor. Devlete hizmet yarışında öne çıkan eski “İslamcılar” antikomünizmle yüklü eğitimlerini bir kez daha hatırlıyorlar. Kontrgerilla tamimnamelerini güncelliyorlar. Fethullah da bu mizansende “iyi polis”i oynuyor. Müritleri ise kötülüğün tanımını değiştiriyorlar her gün. “Çapulcu” sözcüğünün tanımının değiştirilmesi gibi.
Devlet, politizasyonun ve kutuplaşmanın tek mutlak çaresi olarak bireyin karşısına çıkartılıyor. Birey, teslimiyetle, uzanan eli tutuyor. Örgütlü gücün karşısında diz çöküyor. Gezi’de komün şarkıları söyleyip dans edenler etraflarına örülen duvarı boyamakla meşguller. Duvarın öbür yanında yüzlerce insanın kanıyla “faşizme geçit yok” yazıyor. Devlet bugün Gezi’yi tecrit ve yok etmek için saldırıyor. Devrimcileri de bahane hâline getiriyor.
Shafak’ın söyledikleriyle Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri kucak kucağa. Kelimeler farklıymış gibi görünüyor: biri “birey” diyor diğeri “devlet”. Aynı şey. Politizasyonun ve kutuplaşmanın yeryüzünden silinmesi için biri birey, diğeri devlet silâhını kullanıyor. Sömürülenlerin ve mazlumların sömürü ve zulümden kaynaklı doğal tepkilerini birey cennetine bağlıyor. Birey cenneti, devlet denilen cehennemin komşusu. Bu ideolojik saldırılarla insanlar doğal tepkilerin aykırı, fazlalık ve dışsal olduğuna inandırılıyor.
Polis böcek ilâcı sıkar gibi kitlelerin üzerine gaz sıkıyor. Böcekleşmemiz isteniyor, Kafkaesk manada. Vali bu kurgunun en önemli repliğini yineliyor: “ezeceğiz!” İsrail’deki duvarın bir geçit noktasında İsrail askeri gizli kameraya kaydedilmiş görüntüsünde: “bu Filistinlilerin hepsi böcek” diyor ve “Made in Turkey” postalını gösterip “bunların hepsini ezmek” gerektiğini söylüyor.
Solun bir bölümü mevcut kurguya uyum sağlayarak ilerleyeceğini düşünüyor. Kısa süre önce CHP’nin “sol kesim”i ile ittifak yaptığı iddia edilen sol partiler, bu süreçte kitleleri bölen, geri çeken, dar sokaklarda boğan bir pratik sergiliyorlar. “Mahallelere gidiyoruz, oralarda ağaçlardan dökülen armutları toplayacağız” diyorlar. Kimse mahalleleri örgütleyip zulme karşı çevirmeyi düşünmüyor. Bugün Taksim’de direnenler by-pass edilip Gezi’deki liberal ruh mahalleye taşınmak isteniyor. Çünkü bu partilerin şefleri de Tayyip Erdoğan ya da en iyisinden “millet biraz deşarj olsun” diyen Kılıçdaroğlu gibi düşünüyorlar. Gezi, ağaç meselesini aşan kabarışı dindiren bir dalgakırana dönüşüyor. Taksim platformu Abdullah Cömert’in ailesinden gelen ağacı dikiyor ama Armutlu’yu dışarıda tutuyor. Ethem’e ah vah ediyor ama ona yoldaş olmuyor. Düne kadar AKP’yi desteklemiş solcuların belirlediği sivil itaatsizlik politikası, yükselen eylemliliğe de itaat etmeyerek kendini yok ediyor.
Devletse karşısına çıkan kardeşi “birey”i görünce bıyık altından gülümsüyor. “Çapulcu” deyip kendi çapulculuğunu örtbas ediyor. “AKM’yi yıkacağız” diyenler onu kurtarmakla övünüyorlar. Halk AKP’ye “diktatör”, o da halka “sen bana bir şey dikte edemezsin” diyor. Aptalca bir mantıksal safsata (ad hominem) işletiliyor. Safsata iktidarın mantığı oluyor.
Hafta sonu toplantıları, istihbaratlar, analizler üzerinden gene sol-sosyalist kesim karşı tarafa atılıp marjinalize edilmeye çalışılıyor. Kimi bireyler de bunlarla aralarına duvar çekilmesine seviniyorlar. Kürtlerle barış batının devrimcilerine savaş anlamına geliyor. Bu savaşın bireyle yumuşatılması mümkün değil.
Düşersek hep birlikte düşeceğiz. Gezi, Gazi ve Gazze sadece ses değil, öz açısından da kardeş. Diz çökersek hepimiz ezileceğiz. Taksim, Syntagma ya da Tahrir sadece şekil değil, söz olarak da yoldaş. Göğsümüz delinirse hepimizden kan akacak. Roboski, Felluce ya da Reyhanlı sadece kanlı haritamızda birer im değil, imge olarak da omuzdaş. Ayağa kalkacaksak hep beraber kalkacağız. Ak libaslarımıza kanlı kılıçlarını silmeye çalışanların yüzüne tükürerek yeniden doğrulacağız.
Eren Balkır
11 Haziran 2013

İsyan Devrimin Ruhudur

Mehmet’e, Abdullah’a ve nice barikat yiğitlerine…
“Gezi Parkı direnişi ile fitili tutuşan ülkenin sol sosyalist örgütleri, yaşanan gelişmelere hazırlıksız yakalanmışlardır” denilemez. Aksine bu örgütler, tümüyle bu tip durumlardan kaçmak ve kendi kovuklarına sığınmak üzere yapılandırılmışlardır. Örgütlerin bu tip durumlara hazırlandıkları ama bu somut duruma karşı hazırlıklı olmadıklarını söylemek iyi niyetli bir yaklaşımdır.
Geçmişteki örnekler üzerinden düşünüldüğünde, böylesi bir kalkışmanın ateşi içinde doğmuş bir örgüt, bekası ve sürekliliği adına bu ateşi söndürmek zorundadır. Diyelim Gazi direnişinde bir ateş yakılmış, bir örgüt kendisini bu ateşin içinde bulmuş ama sonrasında direniş “kendiliğindendi zaten” diye buruşturulup çöpe atılmıştır. Örgüt, ateşten kaçanlarca oluşturulmak zorundadır. Dolayısıyla o ateşin içinde titizlikle korunması gereken bir komutan ucuz bir ajanın ihbarıyla işkencede katledilmiştir. Öğrenmemiz gereken ilk gerçek budur: örgütler bu tip durumlarda kendilerini yıkıp o durumların gereğince yeniden kurmak zorundadırlar. Yıkımı ve kuruluşu tetiklemiyorsa, kalkışmaların, eylemlerin ve çıkışların kıymeti de yoktur. Bunlara göre ve bunlara bağlı olarak gerçekleşmiyorsa, yıkım ve kuruluş anlamsızdır.
Stalin’in zamanında Mustafa Suphilere dönük uyarısı da bu yöndedir. Stalin “biz dişimiz tırnağımızla, bin bir cefa çekerek yaptık bu devrimi. Siz ise hazıra konuyorsunuz. O nedenle az bir insanla, az imkânla gidin Anadolu’ya” der. Bir iki moment dışında, sonrasında bu uyarıya hiç kulak asılmamıştır. Ne olursa olsun örgütün yaşatılmasına kilitlenildiğinden, mesele belirli şahıslara bağlanmış, nesnel maddî gelişmeler, sıçramalar, kopuşmalar hep savuşturularak geçiştirilmiştir. Tarihe ait onurlu birçok isim ve olay örgütlerin ve şeflerin hiç etkilenmeden, oldukları gibi yaşamalarını sürdürmeleri için istismar edilmiştir.
Bugünün direnişinde, bugün sokaklarda ve mahallelerde yanan ateşin içinde artık var olabilecek bir örgüt yoktur. Hepsi bu hardan, ateşten kaçmaya kilitlenmiş durumdadır. Hepsi kendiliğindenlik eleştirisi çıkınını doldurmakla meşguldür. Verili ânı da kendi öznelliğini yaldızlayarak, reklâm ederek geçirmek derdindedir. Yaşanan isyan, örgütlerin onlarca yıldır süren kalıplarında en ufak bir çatlağa bile neden olmamıştır. Sloganlar değişmemiş, örgüt anlayışlarında bir sıçrama olmamış, devrim muhayyile ve ufkunda en ufak bir derinleşme ya da genişleme yaşanmamıştır. Örneğin bir örgütün bir iki yıl önce yürüttüğü bir kampanyanın afiş ve dövizlerini alana getirmesi saçmalıktır. Bugün, geleceğin devriminin ruhuna ait bir huruc, sıçrama olarak yaşanan isyan, var olan bedene tutunmak zorunda kalmıştır. Oysa o beden bu ruha dardır artık.
Örgütlerin tertipledikleri konferanslar ya da kongrelerin, kadrolarını motive etmekten başka bir amacı bulunmamaktadır. Yani örgütler, belirli bir ateşin, direnişin, devrimci bir momentin gereğince kendilerini yıkıp yeniden kurmaya çalışmamakta, bu momentleri üç beş eleman devşirilecek havuzlar olarak görmektedirler. Kongre ve konferanslar, yıkıcı ve kurucu faaliyetin zorunlu sonucu değil, iç kliklerin tasfiyesi ya da dışarıya “ben varım” demeyle ilgili bir tercih olarak biçimlenmektedir.
Olayların en zirveye ulaştığı hafta sonunda sendikaların genel grev kararı alamaması, örgütlerin mevcut zaaf ve marazıyla ilgilidir. “Politika için 24 saat uzun bir zamandır” sözü uyarınca düşündüğümüzde, koca bir kırk sekiz saat geçmiş, ancak cılız bir KESK eylemine tanık olunmuş, o da ancak Çarşamba gününe sarkıtılmıştır. Bu sendikaların arkasında kim, hangi örgüt varsa, bu ataletin ve apolitizmin ceremesini direnen kitlelere çektirmiştir. Bugün DİSK ve KESK’in arkasındaki sol örgütler, sokaktaki CHP kitlesinin bile gerisine düşmüştür. Bu utanç hepsine yetmelidir.
Örgütler, doğaları gereği, bu tür momentlerde yıkılıp kurulmak zorunda olduklarını bildiklerinden, gene doğaları gereği belirli bir direnç geliştirmektedirler. “Ulusalcılık”, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”, “kendiliğindenlik”, “tekbir sesleri” vs. bahane ve mazeretten ibarettir. Hiçbir örgüt, verili cüssesiyle bu kalkışmayı karşılayacak ruha ve bedene sahip değildir. Bu ruh ve beden yoksa, örgütlerin de varlıkları sorgulanmalıdır.
Bu örgütlerden biri “boyun eğme” demekte, buzdolabına kaldırdığı eski pilavını, kampanyasını ısıtıp yeniden millete yedirmeye çalışmaktadır. Oysa bu slogan, sloganı atanın gerçekte boyun eğdiğini, eylem alanlarından uzak kaldığını, direnişi örgütlemezliğini gizlemekten başka bir işe yaramamaktadır. Adana’da, İstanbul’da ve Ankara’da kimle konuşulsa, bu sloganın sahibi “parti”ye küfretmektedir. Bu küfür boyun eğmişlikle ilgilidir. Ayrıca slogan elitist yapısı üzerinden halkı küçük görmekte, pratikte halkın gerisine düşmekte, dolayısıyla yaşanan gerçeğe bağlı olarak, Zizek’in Hegel’den mülhem ifade ettiği biçimiyle, “öldüğünün bile farkına varamamaktadır.”
Ayrıca “boyun eğme” sloganı, ortalıkta boyun eğilecek bir gücün varlığını ön kabul eder. Aynı şekilde anarşistler ve anarşizmin bireyci edebiyatından kendince beslenmeye çalışan eski devrimci çevrelerin “halk korku duvarını aştı” demesi de aynı yerde durur. Ortalıkta korkulacak bir şey yoktur. Birey korkar, halk korkmaz. Dolayısıyla bireye kilitlenildiğinden, sadece ona seslenildiğinden ve bireyin psikolojisine bağlanıldığından, ortalıkta korkulacak bir güç olduğu sanrısı oluşmaktadır. Olmayan bir gulyabaniye ilişkin korku hikâyeleri üretilmektedir. Halkla, halkın iradesiyle ve halkın direnciyle rabıta kurulsa, bu türden kavramlar ve sloganlar asla dile gelmez oysa. Halk, korkunun olmadığı ya da varsa bile devrimcileştiği bir momenttir.
İslamcı çevrelerin tutumu, iktidarla kurdukları çıkar ilişkileri üzerinden anlaşılır bir şeydir. Kimi sosyalistlerin ve Kürd dostların “Mustafa Kemal’in askerleri” bahanesine yaslanmaları anlaşılır değildir. Bu tip dönemlerde nazlı gelin gibi “yerim dar oynayamam” denilemez. Bu kalkışmanın Cumhuriyet mitingleri ile benzeştirilmesi apolitik bir tutumdur. Kaldı ki devrimci bir parti, Cumhuriyet mitinglerine bile müdahale edebilecek bir yarık bulabilmek zorundadır. Kuvayı Milliye söylemine karşı Kuvvayı Seyyare’yi çıkartmak böylesi bir yoldur örneğin. Böylelikle Cumhuriyet mitinglerinin devrime sapan yolu zorla açılmış olur. Öte yandan bugün yaşananları Cumhuriyet mitingleri ile benzeştirmek maddeye ve diyalektiğe aykırıdır. Bugün ağız bükülen bir kitle, o mitinglerde yapılamayanı, daha doğrusu, paşaların güdümünde olduğu için yaptırılmayanı yapmıştır. İradesini, öznelliğini askere, paşaya, bürokrasiye, Kemalist elitlere bağlamış kitle artık zincirini kırmıştır. Onlara karşı beğenmezlik etmek, böylesi bir momentte ideolojik seçkincilik yapmak, yersizdir.
Ayrıca sol içerisinde Kemalist, ulusalcı, yurtsever bilcümle ideolojik süprüntüyü bugüne kadar taşımış koca koca örgütlerin bu momentte susmuş olmaları da tuhaftır. Asıl, onca ideolojik gevezelik, CHP’den rol çalma girişimleri tam da bu tür kalkışmalarda anlamlıdır. Aynı durum, devrimcilikle ilgili olarak mangalda kül bırakmayan yapıların bu momentte akim kalmış olmaları için de geçerlidir. Bu, örgütlerin kendilerini bu türden politik ve devrimci momentlere göre yıkıp yeniden kuramaması ile ilgili bir meseledir. En basitinden, sakin zamanlarda Atatürk cumhuriyetine övgüler düzüp ikna edilmiş bir gençle bugün barikatlarda dövüşen genç arasında temel bir fark vardır. İlk genci örgüte almak kolaydır ama ikincisi dövüşmüşlüğü ile örgütte hak ve pay isteyecek, eski dönemin şefleri buna direnç gösterecektir.
Bu örgütleri birey düzleminde eleştiriye tabi tutan anarşist ve/ya liberal çevrelerin “karşı olduğumuz güce benzemeyelim” ikazları anlamsızdır. Şefler, iktidar birimleri, hiyerarşinin tepesindekiler birey ölçüsünde ele alınmakta, bunlarla bir tür idrar ve ideolojik rekabet içine girilmekte, aşağıdakilere de “aman öyle olmayın” denilmektedir. Bu ikaz, mevcut gücü ezecek, parçalayacak bir başka gücün oluşmasını engellemeye dönüktür. Aslında bu insanlardır benzemeye yakın, hatta benzemiş olanlar. Benzeme ihtimali olmayan proleter avama bu türden telkinlerde bulunmak, içimizdeki efendilerin ajanlığından başka bir şey değildir.
Sonuçta bu telkin ve ikazlar üzerinden anarşistlerin devrimle isyanı karşı karşıya getirmeleri, devrimde tahakküm ve iktidar kokan bir yan bulmaları, isyanı bireyi yücelttiği için önemsemeleri değersizdir. Üstelik ortalıkta devrimci ve iktidar hedefleyen bir örgüt yokken, bu türden anarşist eleştiriler efendilerin propagandasından başka bir şeye hizmet etmez. Devrimi modernist, isyanı tarihsel olarak kodlamak, “kapitalizm koşullarında devrim olmaz, olsa da bu insana aykırıdır” demektir. Birey denilen burjuvaziye ait bir fildişi kulesinden konuşan bu çevreler kan, ter ve barut kokan sokaklara efendiler adına, birey ölçüsünde, nizam vermek için görevlendirilmişlerdir.
Tam aksine, isyan devrimin ruhu ise ve yaşanan bir isyansa, bu isyanın devrimle bedenlenmesinden bahsetmek gerekir. Bu açıdan devrimcilerin, ruhuyla tarihi özdeşleştirip onun derinliklerini keşfe çıkan “esrarkeş” Walter Benjamin’den öğreneceği bir şey yoktur. Esrar kafası, bizi bugünün isyan gerçeğinden uzaklaştırır, sindirir ve tuz buz eder.
Kara kargacı Ramazan Kaya, ruhsal travmasını tarih zannedip, “bu isyan önceden patlak verseydi de Kürdler devletle barışmasaydı” demektedir.[1] Bu “şizofreni”den politika namına bir şey çıkmaz. Kaya’nın da böylesi bir derdi yoktur. O korkmakta, mizah ve hayal gücüyle gerçeği aşabileceğini zannetmektedir. Kendi korkusunu genele yaymakta, bunu da ağız kalabalığı ile süslemek niyetindedir. Badiou, Benjamin, Deleuze gevezeliği dâhilinde esasta vurguladığı, olaysız bir bireysel varoluştur. Efendilerin bir olaydan sonra “şehir eski günlerine geri döndü” propagandası, Kaya’da ses vermektedir. O bu tür olayları varlıksal arzuları ve heyecanları için bir âlet olarak kullanmak derdindedir. Sırf bu nedenle olayın devrimci bir dönüşüme hizmet edebilme ihtimaline düşmanca saldırmaktadır.
Sömürü ve zulüm koşullarında iktidarı almaksızın bir dönüşüm yapılabileceğini söyleyenlerin cümlesi düşmana hizmet eden sefil liberal bireylerdir. Yataya alabildiğine önem ve değer veren, tepesindeki balyozu estetize edip millete kabul ettirir.
Taksim’in devlet tarafından boşaltılması, diğer alanlara, sokaklara daha fazla vurabilmek içindir. Orada Kaya gibilerin gördüğü romantik komüncülük kendi ilişkilerini üretirken, başka yerlerde kan akmaktadır. Kanın üretebildiği tek sanat eseri de kızıl bayraktır. Onun da burjuvazinin surlarına dikilmedikçe herhangi bir kutsal, ezelî-ebedî değeri yoktur.
Burada ulaşılmaz ve hatta sırf ulaşılamaz olduğu için âna dayatılan acayip devrimci ölçütlerin halesine de kapılmamak gerekir. Bayrak üzerinden ilerlersek, bugün TC bayrağı bile sokak direnişlerinde hepimizin gözüne başka görünmelidir. Kavga çentiğini atar, müdahalesini yapar ve oradaki hilâl ve yıldız bu sefer bizim öznelliğimizde bir araya gelir.
Tarihin bireyin ruhsal hezeyanlarından, ruhundan ayrı, gayet somut ve maddî bir doğası vardır. Gezi Parkı’nda Boğaziçili gençlerin çok sesli koro dâhilinde söyledikleri Bolu türküsü, “Entarisi Ala Benziyor”, işgal döneminde kullanılan ilk millî marştır, İstiklâl Marşı’nın ilk örneğidir aynı zamanda.
Yani onca emperyalizm edebiyatı parçalayanların bugün görmedikleri, tarihin bu canlı doğasıdır. İlim âlime malum ise, bu tarihsel ve toplumsal gerçekleri görecek özneye ihtiyaç vardır demektir. Bugüne dek emperyalizm teorileri parçalayan ekiplerin bugün nisyana gömülmeleri anlaşılır değildir.
Mesele, halkın coşkun akan selini gerekli bentlere yönlendirmekse, bu ancak iktidar perspektifi ile mümkün olabilir. Lenin’in devrim için sarf ettiği cümle, “dün erkendi yarınsa geç olacaktı” ile tekrar düşünüldüğünde, dün ulusalcılık, anti-emperyalistlik, AKP eleştirmenliği, düzen karşıtlığı yapmak nafileydi. Bunlar bugünün isyanında varsa anlamlıdır, kıymetlidir. Bu anlam ve kıymet de iktidar mücadelesi verilerek anlaşılabilir.
Son not olarak şu tespit yapılabilir: birçok çevrenin beğenmediği, “içimize girmiş ajan” muamelesi ile yaklaştığı, burjuva ideolojisinin tasallutu altında, laikliğin yarattığı alerji ile kör baktığı Anti-kapitalist Müslümanlar basit ama önemli bir politik ders vermişlerdir. Eylemcilerin Beşiktaş’taki camiye sığınmaları olayına ilişkin olarak, Ülke TV’de yayınlanan programında Ersoy Dede camideki bira kutusunun fotoğrafını kendi arkadaşlarının çektiğini söylemektedir. Bu aslında o bira kutusunun camiye nasıl girdiğini de açıklamaktadır. Ersoy Dede, bira kutusunun kendilerince konulup fotoğraflandığını ikrar etmektedir. AKP basını bu kutuyu kendi tabanını kışkırtmak için kullanmıştır. Anti-kapitalist Müslümanlar ise esasen teorik olarak pek sıcak bakmadıkları, İslamî açıdan eleştirdikleri bir konuyu, yani Miraç Kandili’ni Gezi Parkı’na taşıma kararı almışlardır. Hamle yapma imkânlarını ve reflekslerini yitirmiş solun bu politik adımdan öğreneceği bir şeyler olmalıdır.
“Yarabbi, dokuz gündür bu meydanda direniş içerisinde olan gençlerin seslerini kavi, soluklarını güçlü eyle. Âmin” (İhsan Eliaçık)
Eren Balkır
7 Haziran 2013
Dipnot
[1] Ramazan Kaya, “Gezi Parkı’nın Çağırdığı ‘Devrim Hayaleti’ Üzerine,” 6 Haziran 2013, Post-anarşizm.

İki Ağaç, İki Çapulcu, İki Siyaset

“Ülkesine hizmet edene diktatör diyorlar.” Bu söz Tayyip Erdoğan’a ait. Ona göre kendisine “diktatör” diyenler, üç beş çapulcu. Ne tesadüf, Hüsnü Mübarek’in son sözü de böyle bir şeydi. Muhtemelen ağzına siyanür hapını atmazdan önce Hitler de benzer bir cümle kurmuştu.
Şimdi kendi kitlesini mobilize etme yönünde tehditler savuruyor Tayyip. Uşakları emniyet ve hukuk alanında sopanın kendilerinde olduğunu söyleyerek, ona destek çıkıyor. Oysa böyle bir kitle yok. Faşist devletin birkaç kurumundan gayrı geriye kalan bir şey yok. Bu açıdan Tayyip’te sembolize olunan devlet yapısı ideolojik planda bir yere hapsedilmemelidir. Tayyip’e saldırmak dolaylı ya da doğrudan, o devlete saldırmaktır.
Saldırana, savaşana ise “halk” denir, Tayyip’in “1 milyon”undaki gibi, bol sıfırlı rakamlara değil. Halk öfkeli ve dertlidir, öfkesini, derdini silâha dönüştürendir, üç kuruşa satılmışların halk olarak tanımlanması imkânsızdır.
Halkın bu kendiliğinden öfkesi her tür ideolojik refleksi içermektedir. Bizim de tek tek karşı ve hatta düşman olduğumuz unsurlarla bugün, altını çizerek, bugün, omuzdaş olmakta bir beis yoktur. Bu ideolojik reflekslerin ağaları, para babaları, şefleri ile bir tür münasebet kurmanın bugün anlamı bulunmamaktadır. Bu türden bir münasebet bizi onlarla aynı düzlemde olmaya mahkûm edecektir. Mesele ise o düzlemde ilerlememektedir.
CHP “bu bizim eylemimiz değil” demektedir. Tayyip Erdoğan, “MHP ve BDP’nin bu işe bulaşmadığını” söylemektedir.
Tayyip Erdoğan, aldığı seçim zaferinin kendisine her şeyi yapma yetkisi verdiğini söylemekte, ama nasıl oluyorsa “diktatörlüğün” kanında, cibilliyetinde bulunmadığını da iddia etmektedir. Diktatörlük iktidarın nasıl oluştuğu değil, nasıl işlediğiyle ilgilidir. Yapılan eylemler had bildirme amaçlıdır, ötesi yoktur.
Bu iktidarla ya da CHP ile aşık atmak, âşık olmakla sonuçlanacaktır. Bu meyle itiraz etmek zorunludur. Bir tür siyaset alanında durup bu çekilen hudut konusunda rekabet içine girmek, rekabet edilen özneye tersten benzemekle sonuçlanacaktır. Yani şehirli orta sınıfların dertleri ve öfkesine bakma istemi onları yönlendirmekle değil, bu isteme teslim olmayla sonuçlanacaktır.
CHP’nin ve türevlerinin varlığı eleştirilirken belirli bir mülkiyet ve rekabet güdüsüyle hareket edilmektedir. Sokakta, çatışma ânında, bugünde, eylemin hakikatinde CHP’li diye bir şey yoktur. Bu anlamda BDP’nin Kürd’e düşman unsurların varlığını bahane ve mazeret olarak öne sürmesi anlamsızdır, tam anlamıyla siyasetsizliktir. Bugün bir AKP’li bakkal eylemcilere kızarak, “dağdakilerle barış yapıldı, şimdi de şehre indiler” demektedir. Ama bu şehrin yeni “gerilla”larının başına geçecek ne bir BDP ne de HDK mevcuttur ortada.
Sırrı Süreyya’nın ilk planda lafı gediğine koyma üslubu, “CHP ambülans arkasından giden taksici” benzetmesi hoştur ama rekabet edilecek ve onunla aşık atılacak güç, CHP değildir. HDK kentli orta sınıfların öfkesine yoldaş olma imkânını kaçırmıştır. Oysa kitle, medya sansürü ve polis zorbalığı üzerinden Kürd’le empati kurabileceği bir zemine gelmiştir. En Kürd düşmanı bile buradaki bir omuzdaşlığı reddetmeyecek bir noktadadır. Tam da bu kesimlerin AKP diktatörlüğüne karşı mücadelede gerekli samimiyet ölçütü bu olacaktır. Ama HDK ve BDP, burjuva siyasetin ılıman limanlarına demir atmayı tercih etmiştir. Burada AKP ile “mağdur edebiyatı”nda ortaklaşılmamalı, mağduriyete dair edebiyat her politik momente dayatılmamalıdır.
Bugün en geniş planda halk, barikatı, maskeli yüzleri, banka camı kırmayı, yürümeyi, kaçmayı, taktiksel toplaşmaları, kendiliğinden öfkenin yönlendirilmesini, ortaklaşa duruşu, dayanışmayı, yardımlaşmayı ve daha birçok şeyi öğrenmiştir. Kimileri ise aşık atarak siyaset yapayım derken bu gerçeğe sırtını dönmüştür.
CNN’in Türk olanı sansürlü iken orijinali epey bir görüntü paylaşmıştır. Bu görüntü ve yorumlarda isyan “seküler” olarak nitelendirilmiştir ısrarla. O nedenle rakamlardan ibaret kitlesine gaz verirken Tayyip Erdoğan “Taksim için cami” sözü vermektedir. Oysa bu yalandır. Seküler kilise dışı halka işaret eder. Aslında çatışmanın bir tarafında ne bir halkçı diğer tarafında da bir din vardır. Burjuva partileri, demokratik özerklik, adem-i merkeziyetçilik isterse faşizm şeklinde olsun, verili mutlak iktidar ilişkileri içinden ve üzerinden düşünmektedir. Dolayısıyla bu noktada siyaset bir tür pazarlık biçiminde ilerlemektedir. Şehir merkezlerinde direnen halkın bu pazarlığa kul edilmemesi zorunludur. Halkın iradesini (narodnaya volya) özgürleştirip örgütlemeden çoğunluk (bolşevik) olmak, çoğalmak mümkün değildir.
Temelde muhtelif ideolojik reflekslerin kadir-i mutlak olarak alınıp karşıya atılması bu tür momentlerde bir anlam ifade etmez, etmemelidir. Bu ideolojik reflekslerin her biriyle ya da hepsiyle belirli bir rekabet ve mülkiyet ilişkisi kurmak yerine, öne geçip belirli hedefler doğrultusunda yönlendirmektir aslolan. Bu noktada, kendiliğindenliğin girdabına kapılmamak ve onun tüm imkânlarını sahih, açık ve somut hedeflere odaklamak gerekir.
Özünde birkaç günde yurt sathında süren eylemler devrim muhayyilemizi derinleştirmiş, devrim ufkumuzu genişletmiştir. Mesele gerçekleri o muhayyile ve ufuk üzerinden dönüştürmek, dönüşümü mevcut muhayyile ve ufka yansıtabilmektir.
Eren Balkır
2 Haziran 2013