Mağrib-Maşrık: Hak ve Şirk

“Amerikancı İslam, eşraf İslam’ı, pis saray mollalarının; medreselerin ve üniversitelerin şuursuz sözde mukaddesatçılarının, zilleti kabul edenlerin, sermayenin ve sermayedarlığın mazlumlar ve yalınayaklılar üzerindeki sultasını savunan kişilerin İslam’ıdır.”
[Ruhullah Humeyni]
Devrim Ânı
Mısır ve Tunus intifadaları bağlamında, Türkiye özelinde, sağda ve solda yapılan değerlendirmeler gizli bir mesajla maluldürler. Bu mesaj, kendilerini, kendi bütünlüklerini işaretleyen, yücelten birileri çıkar mı arayışının sonucudur. Gelişmelere ilişkin tespitler ve yaklaşımlar böylesi bir gizli mesajı içermektedirler. Verili konumları meşrulaştırmak için istismar edilen intifada, söylenenlerin arkasında, başka bir şeyleri dile dökmektedir.
Yaşanan intifadanın ve kıyamın verili bütünlüklerini parçalamalarına direnen kesimler, kendi ürettikleri etiketleri ilgili olayların üzerine yapıştırmak niyetindedirler. Sağ, politik-yönetsel; sol, toplumsal-muhalif olana odaklanmıştır. Sağ ve solun yatay düzlemde bu denli yarılmış, ayrışmış olması, alt ve üst arasındaki gerilimin ne denli yoğun olduğunun delilidir. Adına, mazlum, mustazaf ya da sömürülen denilsin, alttakiler sağ ve sol haznelere doluşmaktadırlar. Devrim ânı ise bu ideolojik tercihlerin askıda olduğu bir momenttir. Devrim ânını defterinden, kitabından, ajandasından ve fikriyatından silmiş olanlar, bu tasnife tavdırlar.
Devrim ânına ait yarılma, devrim öncesi ideolojik ayrışmaların altındadır. Gizdedir. Bu gizi açığa kavuşturacak olansa, kitlelerin kolektif isyanıdır.
İdeolojik ayrışmalar, politik tasniflere dairdir ve politik tasnifler, mülkiyet-rekabet belirlenimindeki toplumsal-tarihsel oluşun devrimci varlıkla, mevcudiyetle yarılmasına izin vermezler. Bu mevcudiyet, oluşa ilişkin bir edebiyata bağlanmak istenecektir.
Politik tasnife tabi tutulmuş özneler, önsel bir mülk sahipliği iddiası ile rekabet ederler ya da eşit düzeyde, aynı kulvarda, âdil koşullarda yarışmak için sonsal bir mülkiyet sahipliğine meylederler. Akış, meyil bu yöndedir.
Devrim ânı, mülkiyet ve rekabet ilişkilerinin kırıldığı, askıya alındığı ya da ötelendiği momentlerdir. Bu ânda Tahrir, bir komün sofrasına dönüşür, Sidi Buzeyd ise bir mevziiye.
Ama eğer burada irade ve inisiyatif orta sınıfta ise, sofraya bir tekme vurulur, mevzi ise derhal dağıtılır. Orta sınıf, devrimlerin Aşil topuğudur.
Eğer bir Mısırlı, Tahrir sayesinde Mısırlı olmaktan ilk kez gurur duyduğunu söylüyorsa, bu, dünya pazarında Mısır’ın kötü imajına dönük bir itirazın cümlesi de olabilir. Bu noktada, fakir gencin uzaktan sevdiği kızı son model arabası ile tavlayan zengin çocuğu bir örnek model olacaktır.
Efendiler, kırk sekizde İsrail’i bir üs olarak biraz da bu amaçla yerleştirmiştir bölgenin ortasına. Sovyetler, kendi bağrından çıkan solcu Yahudilerin iradesine güvenip Amerikan karşıtı bir mevzi ummuş, bu arzusu kısa sürede kursağında kalmıştır. Ol Yahudiler fazlasıyla Avrupaîdirler zira.
Bugün İsrail yerine Türkiye sahneye sürülmektedir. Tayyibî ülke, Müslüman coğrafyanın tasfiye olması ve zillete düşmesi için seçilmiştir. Ama gene de Mısır gençliği arasında yapılmış ve Türkiye ile ilgili övgülerle dolu anketlere pek güvenmemek gerekir. Bunlar, alttaki devrimin sancılı yürüyüşünü ezmek için yapılan müdahalelerdir. Bugün Mısır devrimse, Türkiye karşı-devrimdir.
Hak ve Şirk
Mağrip (batı) ve Maşrık (doğu), hak olanla şirk olanın ayrışmasına tanık olmaktadır. Kâbe üzerindeki altın suyuna batırılmış ipliklerle örülü örtüyü hac sonrası aralarında pay eden kralların altından toprak kaymaktadır. Bu, Muhammedî bir kıyamdır.
Mağrip ve Maşrık, hakikî olanın şirke gömülmüş olana başkaldırısıdır. Paranın pulun, malın mülkün saltanatı Ebuzerî isyanın darbeleri ile sarsılmaktadır.
Devrim ânı, bu ayrımla anlaşılmalıdır. Bu ayrım çıplaktır. Yalınayaktır. Her türden kılıflama çabasından uzaktır.
İster sol ister sağ ideolojiye ait kavramlar dünyasına oturtulmaya çalışılsın, Mısır ve Tunus’ta olanlar, alttakilerin kolektif çığlığı olarak dinlenmelidirler. Solun ve sağın kendi tercihlerine kapatılmaya çalışılan gerçeklik inatçıdır ve bu inat hayırlıdır. Soldaki, kemalist aydınlanmadan miras, Arap ve İslam olana iğrenerek bakan gözler, isyan ateşinden kör olmuşlardır. Sağdaki, kemalist modernizmden miras, devrime ve devrimci olana tiksinerek bakan kafalar, yalın ayaklar altında ezilmişlerdir.
Devrim ânı, “emniyet”, “huzur” ve “istikrar” sözcüklerini hiç sevmez. Şirk nizamının emniyeti, huzurlu gidişatı ve istikrarlı varoluşu, devrimin şiddetine çarpıp dağılır. Mesele, bu anlamda despotların, diktatörlerin özel polis teşkilâtlarına sırtlarını yaslayıp yaslamamaları değildir. Mesele, halkların o ân itibariyle, bu emin ve güvenli hâle son vermeleri, huzuru bozmaları ve istikrarı tarumar etmeleridir. Polis güçlerinin tasfiyesi bir işaret, devrimin âyetidir.
Kâğıt üstündeki hak ve şirk ayrımı, o kâğıdın yırtılması suretiyle, verili gerçekte kendisini ele verir. Hak mücadelesi had mücadelesini içerir. Devrim, tarihte ve toplumda açık bir sınır çekmektir.
Ebuzerî isyan, paranın pulun, malın mülkün “Allah”ına “lâ” demektir. Paranın ve metanın sahipliği ile hakikat arasına aklî-vicdanî bir sınır çekmektir. Mağrib’in ve Maşrık’ın tüm damarlarında bu isyanın kanı akmaktadır. Paraya ve mülke başkaldıran bu kan, çöle artık yedirmiştir kendisini. Geri dönüşü yoktur. Devrim, piramitlerin gölgesinde gömülü kölelerin intikamıdır zira.
Tunus ve Mısır’da, başka yerlerde, hak mücadelesi, efendilerin hukukunda pay kapmak için verilmemektedir. Daha doğrusu, sadece bu türden bir mücadeleyi verenlerin gösterildiği bir illüzyon sahnesinin gerisinde, o hukuku imha etme imkânları taşıyan yürüyüşün adımlarını izlemek gerekir.
Ayrışma-Birleşme
Bölünmemiş bütünlük tuzaktır, bütünleşmemiş ayrışma haindir.
Bu anlamda Arap coğrafyasındaki diktatörlerin kellelerinin çöl kumuna düşmemiş olması, mazlum-sömürülen Müslüman Arap emekçilerin yakın bir zamanda düşecekleri tuzağı işaretler.
Aynı şekilde, coğrafyada, kıyamın uç verdiği noktalar, eylemli bir bütünlüğe doğru evrilmiyorsa, her bir parça harekete en kısa zamanda ihanet edecektir.
Akıbet budur. Dost-düşman, mazlumların kanı yanında efendilerin kanının aktığını görmeli, saflar buna göre netleşmelidir, birilerinin kafasındaki solculuk ve sağcılık ölçütlerine göre değil. Bu olmuyorsa, Mübarek ve Bin Ali Amerikan gölgesine sığınıyorsa, kara gölgeleri ülke üzerinde duruyorsa, kazanılan bir şey yoktur. Bu tuzak, eylem ânında görülmeli, eylem ânında önlenmelidir. Şimdi Tahrir’in hayatın tüm noktalarına uzanan kılcal damarlarda, kan misali, ilerlemesi vaktidir.
Mısır ve Tunus, eskiden İngiliz ve Fransız, şimdilerde Amerikan hâkimiyetinin bölgesel üsleridir. Buralarda tesis edilmiş bulunan devlet teşkilâtının halk ayaklanması içinde zemin bulması en önemli tehlikedir.
Bölge planları açısından bu zemin, çift yönlü olarak, maalesef İslamîdir. Yani birçok örnekte görüldüğü üzere, efendiler, çözmek istediği güçten belli bir payı kendisine tahsis etmekte, çözme ve teslimiyet işlemini o paya yaptırmaktadırlar. En güvenli yol, kestaneleri, ocaktan elini yakmadan almaktır.
Misal, Türkiye örneği üzerinden, halkçı kimi dinamikler ya da mevziler tasfiye edilmek istenmişse CHP ve türevleri, millî olan çözülmek istenmişse MHP ve benzerleri, İslamî olan teslim alınmak istenmişse Millî Görüş ve mahsulleri devreye sokulduğu düşünülürse, genişletilmiş Ortadoğu planı için tüm sınıfî, millî ve dinî dinamiklerin kendi hainlerini efendilerin sarayına uşak olarak yollamış oldukları tespit edilmelidir.
Mücadele sınıf, millet ve din özelinde uç veriyorsa, mücadelenin ezilmesi için sınıfî, millî ve dinî araçlar elbette üretilecektir. Mücadelenin seyri, bu dinamikler içinde belli bir ayrışmayı da koşulluyor olmalıdır. Konuşlanılması gereken yer burasıdır: liberalizm ve muhafazakârlık arasında tercihe zorlanmış kitlelerin devrimin zorunluluğunu idrak edecekleri yer, mücadelenin bizatihi kendisidir. Bu idrak, tampon bölgelerin iğvasından kurtulmalıdır.
Ellilerden sonra devletin sosyalizm hakikatinden zarar görmemesi için gerekli tampon bölge, genelde bir tür İslam, özelde Müslüman Kardeşler’dir. İhvan, devletin siyah bir irin misali halk içine akmasını sağlayan kanaldır. İslam, bu noktada devlettir. İslam’ın özgürleşmesi ideolojik planda devletin serbestleşmesi olarak çınlamıştır. Seyyid Kutub, kendinden menkul bir İslam’ın zayıf imgesi olarak istismar edilmezden önce, tam da bu İslamî hareketin tanık olduğu bir iç devrimdir. Yola döşediği işaretler, yanılgılara ve efendilerin oyununa dairdir günümüzde. “Savaşmadan iktidar olunamadığı gibi silâhsız da özgürlük korunamaz” diyen Hasan el-Benna basit bir köy müftüsüdür artık.
Dışarıdan bakıldığında harç tabakasının duvardaki tuğlaları ayırdığı düşünülebilir ama bu yanılsama, harcın maddî özelliğini ve bu maddiyatla tuğlaları birleştirdiği hakikatini örtmez. Müslüman Kardeşler, sosyalizmin şiddetinden devleti muhafaza etmenin gerekli olduğu dönemin ayıracı, harcıdır. Sosyalizmin üst düzeyde, halktan, onun gerçeğinden uzak bir yücelikte teşkil edilmesi, “İslamî sosyalizm” kurgusunu koşullamıştır. Burada öne çıkartılan ortak ölçü bireydir ve birey, kapitalizmin devleti, batılı sosyalizmin demokrasisidir. Birey ölçüsüne vurulmuş İslamî sosyalizm, birey olamayan ve asla olamayacak mustazafın, ümmetin ve proletaryanın dışındadır.
Bu anlamda zaman, artık yüceliğin payandalarını çökertme, eski sultanların, kralların özel ellere açık kütüphanelerini halka açma zamanıdır. Bu dönemde, bir devlet ideolojisi olarak sosyalizmle gene bir devlet ideolojisi olarak İslam’ın “dostlar alışverişte görsün” anlayışına dayalı muhabbetine itiraz edilmelidir. “Halk anlamaz” diyerek muhafaza edilen amel ve fikriyat, halkın o ameli ve fikriyatı hiç mi hiç anlamamasına hizmet eder sadece. Amacı da zaten budur.
Mısır’daki kıyamın şiddetinin ilk ânda Müslüman Kardeşler’i ürkütmesinin sebebi, buradadır. O da en az Mübarek kadar, devletlû payandalarının sarsıldığını görmüştür. Kolektif örgütlü irade Müslüman Kardeşler’de ise eğer, halk ve devlet ayrımı somutlaşmamış demektir. Müslüman Kardeşler, Türkiye tarihindeki DP-ANAP-Ak Parti çizgisinin oynadığı rolü oynamıştır. Ayrım gene de Müslüman Kardeşler içinden gerçekleşecektir.
Kıyamın uç verdiği noktalar eylemli bir bütünlüğe evrilecekse bu, Gazze’de ve Bağdat’ta duvarları çatlatan çığlıkla buluşmakla mümkündür. Müesses nizamın rol dağıttığı kimi öznelerin devrimci bir kopuşu gerçekleştirmedikleri sürece bu vuslat mümkün değildir. İsrail’in “Süveyş Kanalı’ndan İran savaş gemileri geçecek” yaygarası koparması, Mısır içinde kimi kesimleri korkuya kul etmek amaçlıdır. Korku, korku nesnesine bağlılıkla ilgilidir. İsrail’in bağlı olduğu kurguya “onurlu” bir özne olarak duhul etmek, zaten korkunun iyice içselleşmesi anlamına gelecektir. Eskiden sadece Mübarek korkuyordu, şimdi tüm halk kesimleri bu korkuya bağlanacaktır. Devrim ânının negatif yönü burasıdır.
Hakî Söz
AK Partililer ve onun yandaşları, partinin teorik-ideolojik-politik mevcudiyetinin bir neden olduğu konusunda bizleri kandırma derdindedirler. Oysa bu parti, belli ilişkilerin sonucudur ve bütünsel bir hesabın parçasıdır. Tunus ve Mısır’da ayağa kalkan halklar, aynı ölçüde, Tayyip’in de kellesini istemektedirler esasta. Böyle bakılmalıdır. “Model parti ve model ülke” teranelerinin, seçimlere uzanan süreçte, iç siyaset mezesi olmaktan başka bir kıymeti yoktur. Bu görülmelidir.
Yeni devlet, yeni bölge ve yeni nizam için Tayyip timsaldir. O, geçmişin temizlenmesine ve aklanmasına dair bir imgedir. İlgili geçişin yaşandığı eşikte Tayyip, tüm geçmişin düzlenmesi, mermerleşmesi, geleceğin ise tuz buz olmasıdır. Devrimle kaim olan Ortadoğu halkları, özgürleştirdikleri geçmişlerini gelecek olarak bütünlemek derdindeler oysa. Tayyip gibiler bu iradenin düşmanıdırlar. Namaz kıldığı, oruç tuttuğu için “bizdendir” denilen bu politik figürün namazın ve orucun ardındaki hakikati örttüğü görülmemektedir. O perdenin, Mağrip ve Maşrık’ta yırtılan korku perdesi gibi, yırtılması zorunludur. Hakikati örten perde, halkın korkuları sayesinde mevcuttur.
AK Parti ile devrimci İslam arasında tampon bölge olma derdindeki Haksöz’ün telâşa kapılmasının, İslamcılık yapıp kendisini kurtarmaya çalışmasının anlamı yoktur bu noktada. Devrim varken, şapka inkılâpları ile milleti düzleyen despota karşı durduğunu zannedenler, yeni despotun dalkavukluğunu yapmakta, bölgede “devrimin yanlış, inkılâpların doğru” olduğunu telkin etmektedirler. Mustazafların, mezarlık evlerinde yaşayanların sesini, soluğunu Tahrir’de duymayanlar, Tayyip’in hatipliğine kul olmuş durumdadırlar. Onlar, sadece orta sınıfın şımarık mızırdanmalarını duyabilmektedirler.
Meta ve para ilişkilerinde orta sınıf bir konumda olanların siyasî temsiliyetine soyunanları (Müslüman Kardeşler) önemsemek gerektiği söylenmekte, malsız mülksüz, parasız pulsuz yığınların öfkesi boğulmak istenmektedir. Türkiye özelinde onlar, AK Parti’nin sınırları dışına taşan devrimci İslam’ı rehabilite ve terbiye etmenin “hak”ça söylenmiş sözü olmaktadırlar. Bu açıdan Haksöz "haki söz"dür artık. İslam yeşili değil, askerî yeşil! Kimin askeri oldukları ise açıktır. [1]
Janus: Türkiye ve İsrail
Roma mitolojisinin en önemli tanrılarından birisidir Janus. Eşik tanrısıdır. Hem şehrin hem de evin kapısından içeri ve dışarı bakan bir çift yüzdür. Esasta o, insan hayatına, tarihsel çağlara ve iktisadî teşebbüslere ilişkin, somut ve soyut, her türden yeni başlangıcın efendisidir. Janus, bir koşuldan bir başkasına, geçmişten geleceğe geçişin temsilidir. Ocak (January) ayına ismini veren bu tanrı, aynı zamanda barbarlıkla medeniyetin, kırsalla şehirlinin ve gençlikle yaşlılığın arasındaki ara yüzeye dair bir imgedir. Her şeyi kendisinin başlatıp kendisinin bitireceğini zanneden müstekbirin teolojisidir o.
Bölge için küresel efendilerin Janus’u, İsrail ve Türkiye’dir. İki ülke, benzer dinamiklere ve koşullara tabidir. İç içe geçmiş bir tarihe sahiptir. Siyam ikizi gibi yapışıktır. İki ülkeyi dikine kesen hat, batılı efendilerin serbestiyet bölgesidir. Planlar, bu bölgenin salahiyeti uyarınca hazırlanmaktadır.
“Seksenlerde Türkî cumhuriyetler ve Turan masalı milliyetçileri, doksanlarda Avrupa Birliği solcuları liberalleştirmiş, şimdilerde neo-Osmanlıcılık ya da Hizbul Tahrir örneğinde, tarihteki tüm “Müslüman” devletlerin coğrafî haritası aynı şekilde Müslümanları liberalleştirecektir. Mesele, birileri için ülkedeki egemen unsurların önünü açmak, dikkatleri başka yöne çekmek, birilerinin mücadelesini minder dışına atmaktır. Devlet emperyal kapitalizmin kulu oldukça, ona uygun bir millet de kurgulanmak zorundadır.”[2]
Özal üzerinden öne çıkan Sovyetler bakiyesi, “Türkî” cumhuriyetler masalı, Tayyip eliyle “Ortadoğu” masalına dönüşmüştür. İlkinde milliyetçiler erimiş, ikincisinde Müslümanlar çözülecektir. Türkî coğrafya, İsrail’e, Ortadoğu ise Türkiye’ye açılmıştır. Rol paylaşımı bu şekildedir. İlkine itiraz edecek bir Türk, ikincisine karşı çıkacak bir Müslüman kalmamıştır artık. Bu çözülme ve erime, sınıfî olanı da vurmaktadır. Mücadelenin uç verdiği üç zemin, sınıf, millet ve din, bir tür devlet kurgusundan, bir tür demokrasi kurgusuna doğru kapatılmaktadır. Devlet klikleri arasındaki sürtüşmede ve her seçimde aradaki Janus’a adaklar adanmaktadır.
Soğuk Savaş Tezkiyesi
Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nden kasıt, Kuzey Afrika’nın da plana dâhil edilmesidir. Burada kilit nokta, her zamanki gibi Mısır’dır. Ellilerden itibaren ülke tepeden inme bir tür devletlû sosyalizmini tecrübe etmiştir. Bu, esas olarak Sovyetlerle ABD arasındaki pazarlığın bir ürünüdür. Mübarek’in düşmesi, bu pazarlığın geçersizleşmesini ifade eder.
Yakınlarda ifşa olan Sovyet belgelerine göre, Mısır ile ilgili tartışmalarda devletçi sosyalizme meyil veren kesimler, seksenlerde ABD’ye teslim olan kadrolardır. Sosyalizmin alta, halka nüfuz etmesi yönündeki gayretler, bir tür sınıflandırma ile, askıya alınmış, bu boşluğa Müslüman Kardeşler dolmuştur. İdeolojik bir dolgu malzemesi olarak iş gören İhvan, bugün yeni dönemin belirgin bir aktörü olarak, yeniden benzer bir niteliğe bürünmektedir. Halkın devletle arasındaki gerilimin yumuşatılması görevi yerini, küresel sermayenin ülke ile ileride açıktan yaşayacağı gerilimleri yumuşatma görevine bırakmış görünmektedir. Tezkiye, bunun için gereklidir.
Bugün İslamcı basında kimi kalemler, bu devrimin aynı zamanda geçmişte İslamî hareketin solla kurduğu temasın kesilmesi gibi hayırlı bir sonucu olacağını söylemektedirler. Soğuk Savaş’ın buzu çözülmekte, diri ama donmuş olan ilişkiler, eklemler, açıktan kesilmek istenmektedir. İslam’ın ideolojik planda özgürleşeceği günleri özlemle bekleyen kesimler, bu özgürleştirmenin ABD eliyle gerçekleşmesine ses çıkarmamaktadırlar. “Özgür İslam”ın para ve metanın kulu olacağı, bu vaizler eliyle gizlenmektedir.
“Özgür İslam”, çeşitli rekabet ve mülkiyet ilişkileri sonucu özelde marksizm, genelde sol ile kurulan ilişkilerin kesilmesinden memnundur. Ama bu, marksizmin ve solun sömürü ve zulme karşı mücadeleden elini eteğini çekmiş olması ölçüsünde anlamlıdır. Zira İslam da politik ve ideolojik niteliğini tarih boyu bu mücadele bağlamında teşkil etmiştir. Giderek liberalleşen marksistlerden ve soldan uzaklaşmak hayırlı ise de bu uzaklaşmanın, belli bir bölüğün kopartılıp devrimcileştirilmesi ile kıymet kazanacağı kesindir. Düşmanın hamlesi cevapsız bırakılmamalıdır.
Tarih olarak daralan zamana hüküm koymak, bu amaçla, tarihi düzlemek, liberalizmin aslî ajandasıdır. Soğuk Savaş denilen kesitin tüm haritası tabiî ki parçalanmalı ama bu, alttakilerin mücadelesinde temin ettiği mevzilerin de düzlenmesi pahasına gerçekleşmemelidir. Kör nihilizm, cingöz liberalizme hizmet edecektir.
Ancak gene de tarihin zamana doğru açılması, düzlenmesi, tüm pürüzlerin giderilmesi ve zamana hüküm koymak tam anlamıyla hiçbir vakit mümkün değildir. Bu, sadece kapitalizmin kendiliğinden bir “temenni”sidir. Bu “temenni”, liberallerde dillenir.
Bölgenin küresel piyasalara açılması için kilit, Mısır’dır. Buradaki tarihsel ölçekse, Osmanlı’dır. İsyanların ve devrimlerin gerçekleştiği noktalar, Osmanlı sınırları, uç boylarıdır. Efendiler, yeni nizam-ı âlemi eskisine öykünerek inşa etmektedirler. Mısır, kendi cumhuriyetini, M. Kemal’ini, biraz DP’sini bulacağı güne açılmıştır artık. Geçmişten geleceğe, süreklilik arz eden iktidar ilişkileri yeni güne uyarlanmaktadır. Artık gün, bir eli yağda bir eli balda, bir ayağı Londra’da bir ayağı Dubai’de olan yeni yetme şeyhlerin günüdür. Artık harem, kokainli grup seks partileri, divan-ı hümayun, ihalelerin kotarıldığı bir kumpanyadır.
Artık bu Osmanlı, İsmet Özel’in tabiriyle, “Müslüman olmakla Türk olmuş” kavimlerin inşa ettiği devlet değil, emperyalist bir projenin altında uzanan bir haritadan ibarettir.
Mağrip ve Maşrık’ta cereyan eden kıyam, ilgili haritanın da yırtılmasına yazgılı olmalıdır. Bölgenin ortasına yerleştirilmiş Janus heykeli, ayaklar altına alınmalıdır.
Eren Balkır
Dipnotlar
[1] Bahadır Kurbanoğlu, “İntifada Ne ‘Ekmek İsyanı’ Ne De Liberal Demokrasi Talebidir”, 6 Şubat 2011, Haksöz.
[2] “İslam ve Sol”, İştirakî.

Mısırlı İşçilerin İsyanı

“Mısır’daki devrim, halkın iradesinin, kararlılığının ve sadakatinin bir ifadesidir. […] Müslümanlar ve Hıristiyanlar bu devrimde birlikte çalıştılar, bu kesimlere İslamî gruplar, seküler partiler, milliyetçi partiler ve aydınlar eşlik ettiler. […] Gerçekte gençler, yaşlılar, din adamları, sanatçılar, aydınlar, işçiler ve köylüler, yani toplumun her kesimi devrimde rol oynadı.”
[Hasan Nasrallah, Hizbullah Genel Sekreteri]
Gerçekte Mısır’da yaşananlar ABD’de pek anlatılmıyor, zira bu ülkede olanlar, medyanın bıkıp usanmaksızın yinelemeyi sevdiği “kapitalizm uludur” tezi ile pek uyuşmuyor. Aslında yaşanan ise şu: Vaşington’un rüşvetçilik ve baskı yolu ile ihraç ettiği ekonomi politikaları emekçi halkta rahatsızlığa yol açtı ve bu rahatsızlık Ortadoğu’yu alev alev kuşattı. Mübarek, neoliberalizme karşı mücadeledeki ilk nedendi, ancak onun yanına başkalarının da ekleneceği kesin. Mübarek’in istifası, muhtemelen ordunun tavsiyelerine kulak asacağı, Berlin ve Şikago’daki kodamanların daha fazla kâr elde etmeyi sürdürmelerine ses etmeyip, kuzu gibi fabrikalarına döneceği umulan işçi sınıfına verilmiş bir sus payı.
Ama muhtemeldir ki bu yaşanmayacak, zira Tahrir Meydanı’nda geçirilen on sekiz gün “artık yeter” diye çığlık atan seksen milyonluk ülkenin bilincinde önemli bir dönüşüme yol açtı. Halk uykudan uyandı ve çağıldamaya hazır hale geldi.
Devrim, Tahrir Meydanı’ndaki gösterilerden çok önce başlamıştı zaten. Gerçekleşmesi için epey uzun bir zaman gerekti. Sefalet koşullarına, kölelik ücretlerine ve neoliberalizmin “saray mücevheri” özelleştirmeye karşı her yerde işçiler ayaktaydı. Devlet işletmelerinin özelleştirilmesi verili ayaklanmanın başlıca nedenlerinden biriydi. Özelleştirme, halkın geçmişin olduğu gibi sürmesine karşı polis copunu tercih etmesine yol açan, yaşam standartlarındaki genel bir çöküşe yol açtı. Olan biteni izah eden bir Foreign Policy makalesinde süreç şu şekilde anlatılıyor:
“Kahire’nin kuzeyinde, şehre birkaç saat uzaklıktaki, El-Mahalle el-Kübra’daki giderek büyüme kaydeden fabrikalar Mısır devriminin kalbi olarak niteleniyor. Eylemci bir işçi olan Muhammed Marai Tunus’ta devrimin fitilini tutuşturan sokak satıcısının kendisini ateşe verdiği şehre atıfla, ‘burası da bizim Sidi Buzid’imiz’ diyor.
Hattizatında diktatör Hüsnü Mübarek’i iktidardan uzaklaştıran kitlesel ayaklanmanın kökleri yıllar önce bir dizi grevi ve kırsalda önemli halk hareketlerini tetikleyen sözkonusu şehirde bulunabilir. Kübra, devrimin son deminde yaşanan bir dizi gelişmenin de sembolik merkezi niteliğinde: Mısır’ın belli bir bölümünün duraksadığı noktada buradan başlayan grevler sosyal ve ekonomik eşitsizliklere odaklanmayı sürdürdü.
Yirmi dört binden fazla işçi onlarca kamu ve özel tekstil atölyesinde, özellikle Mısır İplik Dokuma tesisinde greve gitti ve altı gün süresince fabrikaları işgal etti. Bu eylemin sonucunda ücret artışı gerçekleşti ve işçiler sağlık yardımı temin ettiler. Benzer eylemlere 2007’de de tanık olundu.
Arap İnsan Hakları Enformasyon Ağı üyesi Cemal Eid’e göre, ‘2008’deki Mahalla grevi sonrası rejimde ilk zayıflama belirtileri başgösterdi.’ O günden sonra Mısır’da hiçbir şey eskisi gibi kalmadı.” [“Egypt's Cauldron of Revolt" - Mısır’da İsyan Kazanı-, Anand Gopal, Foreign Policy).
Şimdi de bu hikâyeyi ABD medyasındaki anlatımlarla kıyaslayalım. ABD medyasına göre sözkonusu devrimleri Kahire civarında fısıldaşıp birbirlerine Twitter ile mesaj yollayan bir grup başlatmıştı. Bu, tam anlamıyla saçmalık oysa. Sözkonusu devrimin müesses nizama tabi basının gerçekte olup bitenleri izah etmeyi reddettiği, esaslı bir proleter bir zemini mevcut. ABD medyasında “sınıf”tan söz etmek yasak olduğundan dünya tarihindeki eşitsizlikleri yaratan cepçi baronlarla ilgili çok az şey duyabiliyoruz. Duymadıklarımızı biraz da Michael Collins’ten dinleyelim:
“Mısır, doksanlardan beri, işçi ve köylüler aleyhine olan bir dizi reforma tanık oldu. Hükümet büyük devlet işletmelerini sattı. Yeni sahipler çok az insanı iş sahibi yaptı. Hükümet büyük toprak sahiplerini koruyan tedbirler aldı ve küçük köylüyü kendi hâline bıraktı.
2004’te hükümet olan, muhafazakâr başbakan Ahmed Nafiz döneminde koşullar daha da kötüleşti. Yeni emek karşıtı yasanın yürürlüğe girmesiyle Mısır’daki sanayi işçisinin üzerindeki baskı daha da arttı. Avrupa Sendikalar Federasyonu Mısır işçi sınıfına çok az destek verdi ve yerelde yaşanan grevleri kendince geçersiz kabul etti.
2006’da greve çıkan ve eylemlerini 2007’de de sürdüren aynı emek hareketi, asgarî ücretin artırılması ve yüksek yiyecek fiyatlarının protesto edilmesi için ülkede genel grev çağrısı yaptı. Mübarek hükümeti, grev sürecini müdafaa etme arzusuyla fabrikaları işgal eden sınıfın üzerine polislerini gönderdi. Grev çağrısı yapmış olan sendika üyeleri ile polis arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Polis işçileri gözaltına aldı. Saldırıları, davalar, verilen hükümler ve hapis süreci izledi. Diğer üyeler ise protesto eylemlerine devam ettiler.
Mısırlı bir yazarın tespitine göre, ‘6 Nisan Ayaklanması’nda işçilerin talepleri ile halkın genelinin talepleri çakıştı. Halk yiyecek fiyatlarının düşmesi için çağrıda bulunurken işçiler asgarî ücretin artmasını istediler.’
Ek olarak 6 Nisan Gençlik Hareketi genel grevin amaçlarını ileri götürme noktasında kilit bir rol oynadı. Bu, ülke genelinde kitleleri eylem alanlarına taşıyan örgütün ta kendisi.” [“Forces Behind the Egyptian Revolution", Michael Collins, The Economic Populist]
Gördünüz mü? Mesele tek başına bir despotu koltuğundan indirmek değilmiş. Mesele, batı medyasında hiç adından söz edilmeyen, sınıf mücadelesi ile ilgiliymiş.
Devrim, örgütlü emeğin yükselişini, Vaşington Konsensüs’üne karşı cephesel bir saldırıyı ve Mısırlı işçileri ayrışma noktasına iten rejimin tükendiğini işaretliyor. Tüm bunlar bir gecede olmadı elbette; uzun zamandır birlikte çalışan sözkonusu güçler nihayet bugün fitili tutuşturdular.
Bu, hem işçilerin hak ve politik iktidar mücadelesi hem de ücret ve koşulların iyileştirilmesi mücadelesi. Mübarek’in istifası halkı yüreklendirdi ve gerçek yapısal değişimin gerçekleşmesi yönündeki kararlı duruşlarını pekiştirdi. Bu, onların geleceği biçimlendirme noktasında önlerine çıkan bir fırsattır ki bu fırsat tam da Vaşington’un endişe duyduğu şey. ABD destekli STK’lerin ve ajanların aktif olarak Mübarek’i azletmeye çalışmalarının nedeni de bu, zira ilgili kesimler tiranın gönderilmesi sonrası kitlelerin sakinleşeceğini, onların başlarının okşanarak fabrikalara ve atölyelere geri döneceklerini umdular. Oysa süreç bu şekilde işlemedi. İşçiler, Mübarek’in emperyal mekanizmadaki her daim değiştirilmesi mümkün basit bir dişli olduğunun bilincindedirler. Obama tayfasının ve cunta lideri Tatavi’nin tüm gayretlerine rağmen işçi sınıfı şimdiye kadar hiç sakinleşmedi, teslim olmadı ve sistemin bir parçasına hâline gelmedi.
Barnard Koleji’nde siyaset bilimi bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışan Mona Gobaşi ile yapılmış mülâkat, Kahire’de yaşananların içeriğine ilişkin önemli bir katkı niteliğinde:
“Bu isyanın belli bir tarih öncesi var. Mısır siyaseti 25 Ocak’ta başlamadı. Esasında Mısır 2000’lerden beri kapsamlı toplumsal protesto eylemlerine tanık oluyordu. Yaşananlarda yeni bir şey yok bu anlamda. 13 Şubat sonrası da farklı olmayacak. Bu, 2006 ve 2007’de zirveye ulaşmış bir sürecin devamıdır aslında. Eylem sürecine memurlar, polisler ve diğer devlet çalışanları da katıldı ve gösteriler zamanla olağandışı bir niteliğe kavuştu. Tüm bu yaşananlar, eski protesto üslubu ile tümüyle değişmiş bulunan politik ortamın örtüştüğünü gösteriyor. İsyanı önemli kılan da bu.
O hâlde bugün yaşananların önemini gerçek anlamda kavrayabilmek için bizim onu 2000’de çıkış alan Mısır siyasetinin inşa süreci ve özellikle doksanlarda cereyan eden protesto eylemleri ile bağlantılandırmamız gerekiyor. En büyük protesto eylemlerinden birisi 1996’daki maden işçilerinin grevi ve bu grev yaşandığı dönemde ülkeyi sarsmayı bilmiş. Elbette bugün kimse hatırlamıyor bu grevi.
Ancak yeniden vurgulamam gerekir ki bizler, İssandr’ın da belirttiği üzere, anayasanın ve meclisin askıya alındığı Mısır siyasetinde gerçek bir devrimci momente, yeni bir döneme giriş yapıyoruz. Ancak bu sefer karşımızda, halkın her bir kesiminin sokaklara dökülüp rejimin değişmesi ile doğan politik fırsattan faydalandığı yeni bir toplumsal yapı var. Halk bu kez ne yapacağını biliyor. Bakanlarla nasıl görüşülmesi gerektiğinden haberdar. Bir bakan gelip konuşmak istediğinde kaç insanın sokak köşelerine yerleştirilmesi gerektiğinin bilincinde. Sadece 13 Şubat sonrası Mısır siyasetinin yeniden doğmasından değil, işte tam da bundan ötürü önemli yaşananlar.” [Mona Gabaşi, Democracy Now]
Obama yönetimi devrimin iplerini elinde tutmuyor, aksine o diş etleri ile bağlı devrime. ABD tabanda yaşananlar üzerinde çok az kontrole sahip, tüm gayretleri “ziyanın kontrolü”ne odaklanmış durumda. Obama’nın sürekli aptalca açıklamalar yapıp protestocuları barışa çağırmasının ve suyun durulması için Martin Luther King’in cümlelerine atıfta bulunmasının nedeni tam da bu. Obama kimsenin umurunda değil. O tümüyle konu dışı. Kimsenin, Hillary Clinton’ın “seküler politik partilerin güçlenmesi”ni sağlamak adına kongreden pay ayrılması için yaptığı çalışmalarla ilgilendiği de yok. Tüm bunlar ne için yapılırsa yapılsın, ok yaydan çoktan fırladı bir kere.
Mısır ordusu da kontrol dışı. Bir yandan Tahrir Meydanı’nı selâmlıyor, bir dakika sonra da kitleyi zorla dağıtmakla tehdit ediyor. Ordu stratejiye uygun olarak harekete geçip grevdeki işçileri ezerse işte o vakit başlayacak gerçek devrim. İşte o vakit yeni politik gerçeklik kendisini ele verecek. Sokaklarda dökülen kan kadar hiçbir şey bir sınıfın köklerini canlandıramaz, onun bilincini uyaramaz.
Bir devrimi başlatmanın belli bir yolu ya da devrimin başarısı için belli bir projeden söz edilemez. İnsanların arzuları özgün olduğu için her devrim de birbirinden farklıdır. Rosa Luxemburg da bu yönde bir tespitte bulunuyor:
“Modern işçi sınıfı belli bir kitaba ya da teoriye göre hazırlanmış bir plan uyarınca yürütmez mücadelesini. Modern işçilerin mücadelesi tarihin ve toplumsal ilerlemenin bir parçasıdır, bizlerin dövüşmeyi öğrendiği yer tarihin, ilerlemenin ve mücadelenin tam orta yeridir. […] Onu övgüye değer kılan özellik işte budur, tam da bu sebeple modern işçi sınıfı hareketi içinde mevcut kültürün bu muazzam parçası çağımızı tarif eden şeydir: büyük işçi kitleleri ilkin kendi bilinci, inancı ve hatta kendi kurtuluşuna ait silâhlara dair anlayışı ile şekil alır.”
Mısır halkı yerinde bir çeviklikle hükümet güçlerinin karşısına çıkmaktan çekinmiştir. Ancak devletin halkı ezme tehlikesi hâlâ günceldir. İşçiler kendi taleplerini ortaya koymuş bulunmaktadırlar, bu yeni politik eylemlilik koşullarında hedeflerine ulaşmadan geri dönmeleri de pek muhtemel görünmemektedir. Mübarek’in gidişi işçileri aldatamamıştır. Onlar “yeni patronun da eskisi gibi” olduğunu bilmektedirler. Sendikalar ve İşçi Hizmetleri Merkezi’nin de kendi manifestosunda tespit ettiği üzere, mesele, “yeterli ücret” ya da “tıbbî bakım” vs. değil. Mısır işçi sınıfı “sürekli aşağılanarak yaşamayı reddediyor.”
“[…] Özgürlüğün bedelini ödemek ve çilesini çektiğimiz köleliğin sürekli bizleri aşağıladığı bir hayattan bizleri kurtarmak için üç yüz genç insan hayatlarını feda etti. İşte şimdi bizler için yol açıldı. […] Özgürlük sadece gençliğin talebi değil. […] Bizler de kendi taleplerimizi ve haklarımızı dile getirebilmek için özgürlük istiyoruz. […] Böylelikle bizler ülkemizin refahını, ağır çalışma koşullarının sonucunda bizden çalınanların sonuçlarını izleme imkânı bulabileceğiz ve böylelikle adalet duygusu ile yeniden dağıtımı gerçekleştireceğiz. […] Böylelikle geçmişte sürekli zulüm altında yaşayan toplumun farklı kesimleri kendilerine borçlu olunandan daha fazlasını temin ederek, açlık ve hastalığın çilesini gereksiz yere çekmekten kurtulacaklar.” [Merkezin Manifestosu’ndan alıntı.]
Mısır halkı kendisine borçlu olunanı, özgürlüğü, haysiyeti ve pastadan adilce alacağı payı istiyor. Yaşananların da gösterdiği üzere, alacaklarmış gibi de görünüyor.
Mike Whitney

Devrimin Şarkısını Söylemek

Wikileaks, Facebook, Twitter… Bunlar mı Arap dünyasında esmekte olan devrim rüzgârını besleyenler? Bu, bir dizi yorumcu tarafından, bıktırıncaya kadar, sorulup durulan, ABD ve “medenî dünya”nın diğer yerlerinde papağan gibi tekrarlanan bir soru. Başka isimler de Obama’nın Kahire konuşmasının ya da hatta (şu Fox TV’den beslenen kafalara göre) bizatihi Bush doktrininin bu rüzgârı estirdiğini düşünüyor. Evet, yeni teknolojilerin ve sosyal medyanın belli bir rol oynadığı, yeni bir mekân ve tarz temin ettiği kesin ama bu söylem söz konusu devrimlerin gerçek faillerini kenara atıp onları silikleştiriyor: gözlerimizin önünde, kadın ve erkekler tarih yapıyorlar oysa. Kaddafi’nin ifadesiyle, şu “kitap yüzü”nden ya da “tuvalet kâğıdı”ndan (Wikileaks) çok önceleri, kendi canlı türümüzün mensuplarının bunu daha önce de yapmış olduklarını biliyoruz. Ama nedense şu sömürgeci zihniyetin laf çıkınının ele verdiği biçimiyle, her türden pozitif olgunun bir biçimde beyaz insanın ayak izlerini takip etmesi bir zorunluluk sanki. (Bu arada Obama hususunda şu söylenmeli: o bir siyah ama sözleri beyaz.)
Sanki bölgede yaşayan halkların yerli ya da yabancı her türden zalime karşı mücadeleler ve isyanlarla yüklü uzun bir tarihi yokmuş gibi… Sanki özgürlükçü ilham, sadece batıdan doğup doğuya uzanan alışıldık bir yörüngeyi takip etmek zorundaymış gibi… Sanki İran’daki ayaklanma bir ilhamdan sayılmazmış gibi… Ben de medenî dünyanın yurttaşlarının geçmiş on yıllarda yaşanan grevlerden, isyanlardan, ayaklanmalardan, intifadalardan ve protestolardan haberdar olmasını neden bekliyorsam!
Bölge halklarının özgürlük ve adaletle ilgili sembollerle, şehitlerle, durumlarla, şiirlerle ve şarkılarla dolu gururlu ve güçlü bir devrimci geleneği ve kolektif hafızası yok sanki. Örneğin Tunus’ta yürüyen kitlelerin ağzından dökülen şarkılardan birinin sözleri Tunuslu şair Ebu Kasım Şebbi’ye (1909-1934) ait: “Eğer bir gün halk isterse hayatı, kader boyun eğmeli o vakit.”
Bu yeni devrimin başını yeni nesil çekiyor ve bu nesil artık kendi sembollerine ve estetiğine sahip. Eğer Buazizi’nin feda eylemi bir kıvılcım misali Tunus’u tutuşturdu ise, Haziran 2010’da iki gizli polis tarafından İskenderiye’de katledilen yirmi sekiz yaşındaki Halid Said’in ölümü de birçok Mısırlıyı öfkelendirdi ve gösterileri ateşledi. Geçen haftaki Öfke Günü’nden birkaç gün önce Said’in annesi bir mesaj yayınladı. 24 Ocak’ta YouTube’da yer bulan bu mesajda anne, genç Mısırlıların evde durmamalarını, ayın 25’inde sokaklara çıkıp adaletsizliğe, baskıcı yasalara ve işkenceye karşı protesto eylemleri yapmalarını söyledi. Aynı mesajda kendisinin de eylemlere katılacağını belirtti.
Facebook’ta Halid Said ile ilgili birçok klip ve internet bağlantısı içeren sayısız sayfa mevcut. Bunlardan birisinin ismi “Hepimiz Halid Said'iz” örneğin. İki gün önce Mısır’ın ünlü şairi Ahmed Fuad Necim El Cezire’ye çıktı. Burada isyana önderlik eden gençliğe seslendi: “Mısır sizin sayenizde arınıyor.”
Necim sadece Mısırlılar değil tüm Araplar için direnişin ve muhalefetin en önemli isimlerinden biri. Geçmişte Mübarek ve rejimini açıktan eleştirmiş, son yıllarda ülkede güçlenen çeşitli muhalif hareketleri desteklemişti. Mayıs 2008’de “Dayanışma: Umut Projesi” isimli bir hareketi desteklemek amacıyla YouTube’da bir mesaj yayınladı.
“Sevgili Mısır halkı. Mısır bir gelin ve onun bir damada ihtiyacı var. Hepimiz olup bitenlerin farkındayız. Tek başına oturup düşünen bir insanın var olduğunu hayal bile edemiyorum. Hepimizin fikri aynı, endişemiz ortak.
Kısa süre önce bir gençlik grubunun bildirisi geçti elime. Allah onları korusun ve sayılarını artırsın. Bu şekilde düşünen insanların olduğunu görmek beni hayli büyüledi. Bu gençler “Dayanışma: Umut Projesi” diye bir şeyden bahsediyorlar. Kardeşlerim, biraraya gelelim ve iktidardakileri unutalım. Onlarla işimiz yok bizim. Ülkemizin neden boğulduğunu ve onu nasıl kurtaracağımızı birlikte düşünelim. Ne yapabiliriz? Döktüğüm bu kelimeler ardından elbette sizler de okuyacaksınız bu bildiriyi. Kim kabul ediyorsa imza atsın altına. Ülkemizi kurtarmak için eyleme geçelim. Ülkemiz boğuluyor. Sırtımızı dönüp, yaşananların hiçbir zaman yaşanmamasını arzulardık mı diyeceğiz? Hayır! Her şey elimizde. Sayımız çok… Dayanışma içinde birleştirelim ellerimizi. Mısır’ı seven bizim gibi çok sayıda insan var. Birlikte görelim Mısır için neler yapabileceğimizi. Dayanışma içinde birleştirelim ellerimizi. Böylesi bir dayanışmanın neye benzeyeceğini bilmiyorum. Böyle bir şey mi? (Ellerini birleştiriyor.) Ülkemizi, çocuklarımızın geleceğini ve elbette kendimizi kurtarmak adına dayanışma içine girelim!” (Mayıs 2008)
Necim yirminci yüzyılın en önemli Arap şairlerinden biri. Ta Bağdat’taki gençlik yıllarımda onun kitaplarından birini okumuştum. Kitabın ismi İşi Ya Mısr (Uyan Mısır!) idi. Birkaç yıl sonra tüm Arap dünyasında ve dışında, Necim ile ölümsüz bir ikili oluşturan, âmâ müzisyen Şeyh İmam ağzından söylenen şarkı sözlerini dinledim onun. Şarkıları mazlumların ve fukaranın mücadelelerinden dem vuruyor, diktatörlüklere ve emperyalizme karşı direnişin ruhuna selâm duruyorlardı. Şeyh İmam o şarkıları ile bugün Tahrir Meydanı’nda, kitlenin en önünde yerini almalıydı ama maalesef artık hayatta değil. Ancak gene de şarkıları hâlâ yaşıyor ve her yerden duyulabiliyor. Tahrir Meydanı’ndaki protestocular bu şarkıları söylüyorlar. İmam’ın yoldaşı Necim’e bugünleri görmek kısmet oldu ve elli yıl önce kaleme aldığı devrimde yerini aldı. Necim-İmam şarkıların birçoğu hâlâ hatırda ve bugüne gayet uygun. Ama son birkaç gündür Mısırlıların göstermiş olduğu kararlılık ve direnç bana Ene Şab (Ben Halkım) isimli şiiri hatırlattı:
Ben Halkım
Ben halkım, yürüyorum adım adım ve biliyorum yolumu.
Mücadelem silâhım, kararlılık dostum.
Geceler boyu dövüştüm umutlarımın gözleriyle el ele.
Belledim gerçek sabahın nerede olduğunu.
Ben halkım, yürüyorum adım adım ve biliyorum yolumu.
Ben halkım. Elim ışıtıyor hayatı.
Çölü yeşerten, zalimleri mahveden o.
Birer bayrak gibi yükseliyor göğe gerçekler
Silâhlarımızın üzerinde.
Tarihimse hem fenerim hem yoldaşım.
Ben halkım, yürüyorum adım adım ve biliyorum yolumu.
Mesele değil kaç hapishaneleri olduğu.
Mesele değil hain köpeklerinin sayısı.
Şafak sökecek ve ateşim yok edecek.
Köpekler ve hapishaneler deryası önümden çekilecek.
Ben halkım ve güneş bileğimdeki gül.
Ateşten atlar koşturuyor kanımda dörtnala.
Tüm zalimlere diz çöktürecek evlatlarım.
Kim çıkabilir yoluma?
Ben halkım, yürüyorum adım adım ve biliyorum yolumu.
***
Şeyh İmam’ın ölümsüz şarkılarından biri de Unadikum (Sana Sesleniyorum). Sözleri Filistinli şair Tevfik Zeyyad’a (1929-1994) ait. Şiir aynı zamanda şairin 1966’da Hayfa’da yayımlanan ilk kitabına da ismini vermiş. İngiltere'deki Mısır Büyükelçiliği önünde gerçekleştirilen protesto eyleminde bir Mısırlı, kendisine ülkesindeki insanlara ne söylemek istediği sorulduğunda bu şiiri okuyor. Bu bağlantıda Zeyyad şiiri Filistin’de kendisi seslendiriyor. Şarkıyı ilk kez İmam söylemiş, ardından Marcel Khalife ve Ahmed Qabur seslendirmiş.
Sana Sesleniyorum
Sana Sesleniyorum
Tutuyorum ellerini
Ayağının altındaki toprağı öpüyorum
Ve sana
Senin hayatın için
Kendi hayatımı teklif ettiğimi söylüyorum.
Gözlerimin ferini hediye ediyorum sana
Yüreğimin sıcaklığını.
Yaşadığım dert senin felâketinin bir parçası.
Sana sesleniyorum.
Tutuyorum ellerini.
Kendi yurdumda ne aşağılandım
Ne de küçük düşürüldüm.
Karşılarına dikildim zalimlerin
Yetim, çıplak ve yalınayak.
Kanımı avucumda taşıdım.
Asla düşürmedim yere bayrağımı
Atalarımın mezarlarındaki yeşil otlara
Bekçilik ettim.
Sana sesleniyorum.
Tutuyorum ellerini.
***
Hep birlikte tutuyoruz ellerinizi!
Sinan Antun

Tekâfül-ü İçtimaiye ve İslâmî Sosyalizm


I
Günümüzde Mısır, Suriye ve Irak’taki devrimci akımlar arasında ortak bir tema olarak kabul görmekte olan tekâfül-ü içtimaiye kavramının hakikî köklerini Hz. Muhammed (s.a.v.) ve haleflerinde bulmak mümkündür. Bu kavram, farklı üsluplarla, Müslümanlar arasında sosyal adaletin hüküm sürmesi için yapılan çağrıyı ifade eder. Ancak muhtemelen en açık biçimi Peygamber’i tanıyıp yeni Müslüman imparatorluğundaki sosyal değişimleri yakından gözlemleme imkânı bulmuş Ebu Zerr Gıfari’de bulunur. Ebu Zerr, özellikle Osman döneminde fetihler sonrası yoğunlaşan mal biriktirme sevdasını şiddetle eleştirmiş bir isimdir.
O günden beri Arap Ortadoğu’su, sadece sosyal ve dinî reformcuların çığlıklarını değil, ayrıca çeşitli çözüm yollarını da sürekli davet etmiş bir alandır. Modern dönemlerde kimileri acil ve etkili sosyal reformlar peşinde koşmuşlardır. Hepsi laik olmamakla birlikte diğer çevreler ise sosyalizmi bir çözüm olarak görmüşlerdir. Müslüman teolog, felsefeci ve politik lider Cemaleddin Afgani batı sosyalizmini incelemiş ve İslamî sosyalizmin (iştirakiye) daha iyi olduğuna kanaat getirmiştir. 1952 Mısır devriminden iki yıl önce kaleme aldığı Tam da Buradan Başlıyoruz isimli kitabında Halid Muhammed Halid, sosyalizm yolunun Mısır halkını sefaletin, cehaletin, hastalığın ve bağımlılığın batağından kurtaracak yegâne sosyal sistem olduğunu söylemiştir.
Sonraki dönemde, ilgili yeni ideolojinin sadece Mısır değil, tüm Arap dünyasındaki Müslümanlara uygun biçimde yorumlanması temel mesele hâline gelmiştir. Genel kanaate göre, Müslüman kitlelerin sosyalizmi anlayıp kabullenmeleri için onun İslam ve otorite sahibi Müslüman din adamları dolayımı ile takdim edilmesi gerekmektedir. Bu fikir, sadece din adamı olmayanlar değil, çarpıcı biçimde, İslam ve İslamî öğretinin kalesi durumundaki El-Ezher Üniversitesi’ne mensup âlimlerden de yaratıcı ürünlerin gelmesini koşullamıştır.
Daha çarpıcı olan ise İslamî sosyalizm ile ilgili kitapların sayıca çoğalmasına ilaveten, sosyalizme alternatif olmayan ama İslamî sosyalizmin ne anlama geldiğini kitlelere öğretebilmek için takdim edilen bir anlayış olarak tekâfül-ü içtimaiye (karşılıklı sosyal sorumluluk) denilen yeni fikriyatın doğuşudur.
Bugüne dek ilgili anlayışa dönük bir dizi çalışma yapıldı; bu makalenin de amacı, batılı okurların ve doğu üzerine çalışan akademyanın dikkatlerini bu anlayışa çekmek ve onun İslam ile sosyalizmi nasıl ilişkilendirdiğini göstermektir. Çalışma boyunca ilgili kavramı dolaylı ya da doğrudan ele alan teolojik ve laik bakış açılarına göre kaleme alınmış üç ayrı makaleden istifade edilecektir.
Öncelikle Mısırlı otoritelerce övülen Mustafa Sibai’nin İştirakiyyat el-İslam’ını ele alalım. Giriş kısmına ait bir bölüm daha öncesinde Muslim World’de yayımlanan kitap, Ortaçağ süresince Avrupa ile Müslüman dünyasını kıyaslar: “Yüksek bir hayat standardına sahip, iyiliği içselleştirmiş, dayanışmayı ve tekâfül-ü içtimaiyeyi öne çıkartan bir toplum”dan söz eden Sibai, ilgili kavramın izahı noktasında uzunca bölüm ayırır kitabında ve sadece terim olarak İslam’ı izah etmekle kalmaz, ayrıca ilgili kavramlara hükmeden Kur’an’a ve Hadis’e ait “yasalar”ı listeler. Sibai, tekâfülün izahatına ilişkin şunları söyler:
“İçinde yaşadıkları toplumda insanlar hayatın her aşamasında birbirlerine muhtaçtırlar. Tıpkı bir ordu her bir askeri fizikî ve ahlâkî açıdan güçlü olmadıkça kudretli olmadığı gibi, bütün olarak toplum da ancak her bir ferdin kudreti dolayımı ile mükemmelliğe ve kemâliyete vakıf olabilir. Bir toplum, fertleri güçlü ise güçlü, fertler mutlu ise mutludur.”
Modern dönemlerde dünya bu gerçeği idrak etmiş ve toplumdaki bireyler arasında tekafül-ü içtimaiyenin oluşması için çağrıda bulunmaya başlamıştır. Ancak ilgili çağrılar, mahrum çevrelerin yiyecek, giyinme, barınma vb. ihtiyaçlarının giderilmesi ile sınırlı tutulmuştur. Oysa İslam on dört yüz yıl öncesinde bu gerçeğin farkındaydı.
Onlarsız insanî saygınlığın ve saadetin tam manası ile fiilîleşemeyeceği beş temel hakkı (yaşama hakkı, hürriyet hakkı, eğitim hakkı, mülkiyet hakkı ve saygınlık hakkı) her bir yurttaşına bahşettikten sonra İslam, beş haktan istifade edemeyenlerin içinde yaşadıkları koşullara bakar ve bu haklardan faydalanılabilmesi için toplumu mesul kılar. Tekâfül-ü içtimaiyenin İslamî sosyalizm içinde anlam kazanmasının sebebi budur.
Kendi sosyalizmi dâhilinde tekâfül-ü içtimaiye çağrısı yapan İslam, basit anlamda yiyecek, barınma ya da giyinme ihtiyaçlarına işaret etmez, temelde beş hakkı da ihtiva eden anlayışını kendince genişletir. Böylelikle tekâfül-ü içtimaiye fikri, hayatın tüm maddî ve ahlâkî yönlerini ihtiva eden bir hâl alır.
Sibai Kur’an’dan şu alıntıyı yapar: “Müminler kardeştirler.” (49/10) ve devam eder: “Her toplumdaki fertlerin kardeşliğini ifade etmek fertler arasında sadece yemek yemek, içmek ve bedensel ihtiyaçları gidermek değil, hayatın tüm ihtiyaçları nazarında tekâfülün gerekli olduğunu söylemek demektir. İki kişi arasındaki kardeşliğin kabulü, onlar arasındaki fikirler ve hisler, talepler ve ihtiyaçlar, statü ve haysiyet gibi başlıklarda tekâfülün ve tedamünün (dayanışma) kabulü anlamına gelir. Bu, İslamî sosyalizmdeki tekâfül-ü içtimaiyenin temel hakikatidir.”
Ardından yazar, Kur’an’da dillendirildiği iddiasındaki doğruluk ve dindarlığın bileşkesini irdeler ve bunların tekafül ile ilişkisini izah eder. Doğrulukla ilgili gözlemlerini şu şekilde özetler:
“Doğruluk, psikolojik, dogmatik ve ahlâkî faziletlerden müteşekkil bir anlama sahiptir. Bu noktada Cenab-ı Allah şunları söyler: “Yüzlerinizi Batı’ya ya da Doğu’ya çevirmek doğruluk değildir, doğruluk, Allah’a ve ahrete […] iman etmek ve mallarınızı akrabalarınız, yetimler, yolda kalmışlar ve kefaretle köleleri serbest bırakmak isteyenler için harcamaktır. […]”( 2/177).
Dindarlıkla ilgili olarak Sibai on iki ayrı tarif verir ve bu tariflerin her birini tekafül ile bağlantılandırır. Argümanını desteklemek için Hadis’ten de örnekler sunar. Muhtemelen tekafül-ü içtimaiyenin Hadis’teki en açık ifadesi, Peygamber’in şu sözlerindedir: “Kendisi için sevilen şey kardeş için de sevilmedikçe kimse mümin olamaz.” “İnsan ekmeği, eti, kıyafet ve ayakkabıyı sadece kendisi için sevebilir mi? Ayrıca onun hayatı, ağırbaşlılığı, hürriyeti, eğitimi ve hayata saadet katan her şeyi sevmesi de gerekmez mi?”
Yazar, toplumsal edebe bağlı, karşılıklı sorumluluktan eğitime ve yaşam tarzına, tekafülüü maaşiye dek uzanan on ayrı tekafül-ü içtimaiye türü sıralar. Ona göre, tekafül-ü maaşi, tekafül-ü içtimaiyeye denktir, çünkü o insan haysiyetine uygun bir hayatın temini için gerekli toplumsal sorumlulukla ilişkilidir.
Sibai, ayrıca kendisinin qawaninül tekafülü içtimai (karşılıklı toplumsal sorumluluk yasaları) dediği bir mevzudan bahseder. Bu yasalar iki kısımdır, ilki, tekafülü hak eden insan türlerini belirleyen İslamî sosyalizmde mündemiç yasalarla, ikincisi ise bu insanlar için tekafülün gerçekleşmesi noktasında gerekli malî kaynaklarla ilgilenir. İlk kategori altında yazar, Kur’an’a ve Hadis’e dayanan yasaları listeler; bu yasalar, misafirperverlik, yardım, paylaşım (müşereke), lütuf (maun), şahsî ve millî acil durumlara müdahale etme gibi karşılıklı toplumsal sorumluluk meselelere dönüktür. Tekafülün malî kaynakları ile ilgili olarak on iki yasadan bahseder: zekât, nafaka, vakıf, vasiyetnameler, ganimet, dünyanın yeraltı zenginliği, adak (nüzür), kefaret, kan bağışı (adahl), Ramazan sadakası, kamu hazinesi ve yardımseverlik (yukarıdan yapılan ve zekâttan fazlasını ifade eden yardımlar –kifaya). Sibai, tekafül ile ilgili bölümü şu şekilde sonuçlandırır:
“Sonuç olarak tekafül-ü maaşinin gerçekleşmesi için yirmi dokuz yasa mevcuttur, bunlar, hem insanın kendisinin hem de aile ve çocuklarının bugün ve gelecekte güvenli hissetmelerini sağlar. Gördüğümüz üzere, bunların on ikisi tekafül-ü maaşinin finanse edilmesi amacıyla, ilgili yasaların uygulanmasının güvence altına alınması suretiyle belirlenmiştir. Bu yasaların dünyada başka bir milletin yasa ve ilkelerinde örneklendiğine tanık olmuyoruz.”
İslamî tekafül anlayışını Avrupaî muadilleri ile kıyaslayan Sibai, şu tespiti yapar:
“Batılı milletler tekafül-ü içtimaiye üzerine düşündüklerinde ve komünistler meseleyi kökünden çözmek istediklerinde bu, sınaî kalkınmanın basıncı, huzursuz işçi sınıfı ile kitlelerin yayılması sonucu gerçekleşti. Esasında Avrupa, tüm kıtayı mahveden 1929 ekonomik krizine dek işsizliğe karşı işçileri korumayı hiç düşünmezken, İslam, herkesi kucaklayan tekafül-ü içtimaiye sistemini on üç yüzyıl evvel âleme ilân ediyordu. İslam’ın doğduğu Arap coğrafyasında dini bu türden bir sistemi ilân etmeye zorlayan herhangi bir ekonomik etmen de mevcut değildi. İslam bu sistemi her türden sınıfî nefretten ya da zenginlerin servetini intikam gayesi ile kontrol altında tutma niyetinden ötürü kurmadı. Sistem, köklü bir insanî dürtünün ürünü değildi, o eksiksiz ve doğru bir sistemdi.”
Sibai ayrıca aile içi tekafülün gerekliliği üzerinde durur:
“Günümüzde Müslüman toplumundaki en açık gerçeklik, aile dayanışması ve bunun tüm yönleri üzerinde hüküm süren işbirliği ruhudur. Oğul, babayı ve anneyi desteklemeyi sürdürür; onların evinde, karısı ve çocukları ile birlikte yaşamalarına izin verir. Ölene dek onlara hizmet eder. Bunu yapmayı dinî bir görev ve kendisini Allah’a yakınlaştıran bir tür iş addeder. Aynı durumu ağabeyin kardeşlerini desteklemesinde de görürüz, ağabey kardeşlerini yetiştirir, onları eğitir ve evlendirir. O tüm hizmetleri almanın bir hak olduğunu bilir, yapılanlar esasında kendi hesabına bir tür yardımlaşma faaliyeti olarak algılanmaz. O, ayrıca akrabalarına karşı yükümlülüklerini getirir, fakir ya da engelli durumuna düştüğü noktada, mahrumiyetin ve sefaletin tüm kötülüklerine karşı onları korur. Bu, ailelerin parçalandığı batı medeniyetine nazaran, oldukça dikkat çekici bir olgudur. Batıda baba oğul ve kızlarını, evlâtlar da ebeveynlerini yaşlılıkta ve engelli durumuna düştüklerinde destekleme konusunda isteksizdirler. Batılı bir insanın ailesi ve ebeveynleri ile birlikte yaşadığını nadiren görürüz. Hiç şüphe yok ki Müslüman toplumunu niteleyen bu olgu, İslamî sosyalizme ait izlerden biridir.”
II
Kısa zaman önce aynı konuya tahsis edilmiş bir kitap, El-Ezher Hukuk Fakültesi’nden bir profesör tarafından kaleme alındı. İlk planda yazar, tekafül-ü içtimaiyenin anlamını sorguluyor, ardından maddî toplum-ahlâkî toplum karşıtlığı, dinin toplum üzerindeki etkileri, kamuoyu, toplumsal ilişkiler ve İslam’daki kökleri, aile ve üyeleri arasındaki ilişkiler, toplumlar ve üyeleri arasındaki ilişkiler, yöneten-yönetilen ilişkileri, İslam’da ve kamuda insanî ilişkiler ve birey hakları gibi konular üzerinde duruyor. Burada bizi ilgilendiren, tekafül-ü içtimaiye ile ilgili tartışmadır. Yazarın tespitine göre, bu kavram ve tedamunül içtimaiye (toplumsal dayanışma) eş anlama sahip iki farklı ifadedir:
“Bu iki ifade arasındaki benzerlik, tekafül-ü içtimaiyeyi karşılıklı dayanışma olarak tarif etmemizi sağlar. Burada dayanışma, topluma ait bireyler arasındadır, birbirlerine karşı, hem maddî hem manevî planda, sorumlu olduklarına dair bir inançları mevcuttur. Aynı zamanda toplumun üyelerinin tek tek her birinin kardeşinin noksanlarını yüklendiğine ve bu noksanların kendi yüzünden meydana geldiğine iman etmiş olması gerekir. Bir grup olarak onlar eksiksizliğini ancak her bir bireyin kudreti ve saadeti üzerinden temin edebilen bağlaşık bir güç teşkil ederler.”
İslam’ın tekafül-ü içtimaiyeye yüklediği anlam, bireylerin grubun himayesi (kefala) altında olması zaruretidir. Toplumdaki tüm insanî güçler maddî ve manevî şahsî çıkarları muhafaza etmek amacıyla kaynaşmalı ve toplumsal yapıyı sağlam temeller üzerinde inşa etmelidir. Dolayısıyla toplumun tüm üyeleri bireyin kudretinin muhafazası ile ilgili zarurî tedbirler hususunda uzlaşma içinde olmalıdırlar ki toplumun dinamik seyrinde yürüme imkânı bulabilsinler.
Yasama planında tekafül-ü içtimaiye farklı aşamalardan geçmiştir. Tüm dünya, özellikle batı, zenginlerin gönüllü yardımları ile sınırlı bir fikriyat içindedir genelde. Bunun dışında dinî liderler ve reformcular, zenginleri fakirlere karşı müşfik olmaları için teşvik etmişlerdir. Bu tavır, batının fakirlerin de toplumda kimi haklara sahip oldukları fikrine ulaşmaya başladığı on dokuzuncu yüzyıla dek sürmüştür. Ancak reformcular, bu tip hakların fakirleri besleme görevini üstlenmiş refah toplumunun ve yerel örgütlerin bir işlevi olduğuna kanaat getirmişlerdir. On dokuzuncu yüzyılın sonunda toplumsal reformcular refaha yoğunlaşmış, toplumsal örgütlerin yeterli olmadığının ve bunların fakirlerin tüm ihtiyaçlarını karşılamadıklarının farkına varmışlardır. Sonuç olarak tekafül-ü içtimaiye devletin zarurî bir işlevi olarak görülmeye başlanmıştır.
Tekafül sistemini düzenlemeye başlayan ilk batılı ülke Almanya’dır. Ancak 1883’te çıkartılan bu ilk yasa tekafülü düzenlemeye yetmemiş, tüm mustazaf kesimler hariçte tutulmuşlardır. Yasanın uygulaması aşamalı olmuş, ilk uygulamada iş kazalarına odaklanılmıştır. Sanayide, ticarette ve tarımda çalışan işçiler için hastalığa ve yaşlılığa karşı geliştirilen sigorta yasası 1889’da yürürlüğe girmiş, bu yasayı, maluliyet, yaşlılık ve ölüm karşısında çalışanların sigortalanmasını öngören 1911 tarihli yasa takip etmiştir. 1923’te Almanya’da maden işçilerinin maluliyet ve yaşlılık karşısında sigortalanmasını öngören bir yasa daha çıkartılmıştır. Başlangıçta Britanya ve diğer ülkeler zorunlu tekafüle itiraz etmişler, ancak 1908’de önemli bir kısmı bu uygulamayı benimsemişlerdir. 1933 itibariyle tekafül-ü içtimaiye, ülkelerin önemli bir bölümünde, tüm sınıfların bir hakkı olarak kabul görmüştür. […] Ancak bu ülkelerin ekseriyeti, tekafül yasalarında tespit edilen hükümlerin aylık ve haftalık gelirin belirli bir kısmına katkı sunması yönünde değişiklikler yapmıştır. 1935’te ABD yasama meclisi Toplumsal Güvenlik Yasası’nı çıkartmış, yasa özellikle işsizlik ve yaşlılık gibi durumlar karşısında bireyin hayatındaki sabit endişe kaynaklarını kurutmayı hedeflemiştir.
Sonrasında, 1942’de, İngiltere’de Sör William Beveridge tekafül-ü içtimaiyeyi, bireylerin olağan kazançları dışında, işsizlik, hastalık, yaralanma, emeklilik, ölenin yakınlarına destek verilmesi gibi başlıklara tahsis edilecek özel bir gelir temini olarak tarif etmiştir.
1945’te Fransız Hükümeti tekafül-ü içtimaiyeyi her bir yurttaşının ve ailesinin hayatını makul ve saygın bir düzeyde sürdürmesi için gerekli araçların güvence altına alınması olarak tarif etmiştir.
1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu İnsan Hakları Beyannamesi’ni kabul etmiştir. Beyanname’nin 25. maddesi tekafül-ü içtimaiyeyi her bir bireyin makul bir yaşam standardına sahip olma hakkı olarak tarif eder.
İsviçre’de Sağlık Sigortası ve Yardımlaşma Kurumu daimi komitesi başkanı Otto Schmidt, tekafül-ü içtimaiye ile ilgili izahı şu şekildedir: “(O) yokluktan kurtulmaktır.”
Tüm bunlar tekafül-ü içtimaiye ya da demalül içtimaiyenin anlamını tüm açıklığı ile ortaya koymak noktasında kimi isimlerce yapılmış tespitlerdir. Tüm bu tespitler, demalül içtimaiyenin (toplumsal güvenlik) her bir kişinin ve ailesinin hayatını güvence altına alan, muhtaçlara yardım eden sistemlerin toplumu olduğuna odaklanır. Tüm bunlar, modern zamanlarda dünyanın özgül tekafül-ü içtimaiye sistemlerinin oluşturulmasına dair ihtiyacın farkında olduğunu gösterir.
Elbette bu, toplumsal güvenlik sistemlerinin toplumsal reformcular tarafından icat edildiği anlamına gelmiyor. Esasında ilgili sistemlerin kökleri, bu sistemi on dört yüz yıl öncesinden bilen İslamî öğretiye dek uzanıyor. İslam, kendi milletine ait tüm yapının bir üyesi olan bireyin bir insan olarak sahip olduğu şerefi ve saadeti muhafaza eden kimi yasalar belirlemeyi bilmiş bir dindir. Bu din, ilgili hakların pratikte halka verilmesi noktasında toplumu sorumlu tutar.
Sibai ile benzer bir argümana başvuran Salim, kavramın İslam medeniyetindeki anlamı ile sivil yasamadaki karşılığını kıyaslar. Bu kıyas, görece daha geniş bir Müslüman cemaatine İslam’ı yorumlamaya çalışan ikilinin fikrî zemininin ortak olduğunu gösterir.
1. Batılı ve komünist ülkeler tekafül-ü içtimaiyeyi sanayideki gelişmelerin ve işçi sınıfı ile emekçi kitleler arasındaki hoşnutsuzluğun yayılmasının yol açtığı basıncın bir sonucu olarak düşünmeye başlamışlardır. Bu gelişmeler sonucunda Avrupa işçileri sigortalama yoluna gitmiş ancak bunu ancak tüm kıtayı sefalete sürükleyen 1929 ekonomik krizi ardından yapabilmiştir. Öte yandan İslam, Arap coğrafyasında kendisini mecbur eden hiçbir ekonomik koşulun zorlaması olmaksızın, tekafül-ü içtimaiye sistemini ta on dört yüzyıl önce tamamlamıştır. Ayrıca bu tekafülün gerçekleşmesine sebep olan, ne sınıflar arası öfke ne de zenginliğe ve sefahate karşı duyulan öfke içinde tüm serveti kamulaştırma arzusudur. İslamî tekafül, dünyanın bilincine varmasından çok önce derin ve yaygın bir etkiye sahip olmuş insanî bir meyilden başka bir şey değildir.
2. Yurttaşlık yasaları yiyecek, giyinme, barınma ve hayatî ihtiyaçlarla sınırlıdır. Ancak İslam’da görece daha kapsayıcı olan bu yasalar, hayatın tüm maddî ve manevî ihtiyaçlarını güvence altına alır, zira şeriat her bir yurttaşa yaşama, hürriyet, eğitim ve mülkiyet gibi kimi hakları verir.
Yazarın zekât ile ilgili tartışmasının özeti şu şekildedir: zekât, zenginin ister nakit ister başka bir yolla, kendi servetinden bir payı vermesidir. Bu mecburiyet aracılığıyla İslam’daki tedamun (dayanışma) ile tekafül-ü maddî (karşılıklı maddî sorumluluk) talebi açık bir nitelik arz eder. Bu, sahip olanlarla olmayanlar arasında daimi bir işbirliğinin tesis edilmesi ve destek alanlarla destek verenler arasındaki yardımlaşma ve sadakatin tohumlarını ekmek amacıyla İslam’ın yasalaştırdığı bir toplumsal örgütlenmedir.
İslam, ne sınıflar arası derin uçurumlara ne de bir sınıf açlıktan geberirken diğerinin lüks içinde yaşamasına izin verir. İslam, eşitsizliğin hüküm sürdüğü toplumları kâfir addeder.
İslam’ın tasarladığı zekât, toplumu yıkımdan ve israftan korur. Zekât, toplumu kapitalizme özgü mutlak bireycilikten ve sömürüden, ayrıca o bireyi imha edip onu devletin refahı için köleleştiren “komünizm”den uzak tutar.
Ardından yazar, dayanışmanın iki türü üzerine bir tartışma yürütür: ahlâkî dayanışma ve maddî dayanışma. İkisi arasındaki kesişim işbirliği ruhunu pekiştirir ve dikkatleri farklı yönelimleri birleştiren tek bir öze çevirerek herkesin çıkarının hüküm sürmesini sağlar. Maddî dayanışma planında İslam, zenginlerin görevinin fakirlere ve muhtaç durumdaki yakınlarına yardım etmek olduğu hususunda ısrarcıdır. Belli bir bölgede ikamet eden insanlar birbirlerini destekleyerek, işbirliği içinde yaşamalı, devlet hazinesi yardıma muhtaç olanlara destek sunmalıdır. Başka bir deyişle, yazara göre tekafül-ü içtimaiye, ailede, köyde ve tüm ülkede bütün olarak işleyen ahlâkî ve maddî işbirliğidir.
Kitabın başka bir bölümünde yazar, yürüttüğü tartışmada, materyalist ve ahlâkçı toplumları kıyaslar. Ahlâkçı toplumu sufizme ve sufist eyleme dayanan, maddî arzuları reddeden ve ruhanî bir hayat tarzı içinde yaşayan bir toplum olarak tarif eder. Ahlâkçı toplum, “kimsenin tecrübesinin herhangi bir ölçüme ve kanıta ihtiyaç duymadığı bir yapıdır.” O, bunun yerine, sükunetin ve emniyetin esas kaynağı olan manevî algılara ve kalbin ilahi akışına tabidir.”
Materyalist toplum ise maddiyat için yanıp tutuşan ve ona sahip olmaktan gurur duyan bir toplumdur. Bu türden bir toplum kapitalist de olabilir komünist de. İslam’a göre kapitalizm, “ileriye doğru atılmış muazzam bir adımdır, zira o üretim artışını sağlamış, iletişim araçlarını geliştirmiş ve doğal kaynaklardan faydalanmayı bilmiştir. Ancak bu gayet göz alıcı manzara kısa sürmüş, kişisel kazançlarının kölesi hâline gelen kapitalistler zamanla dinleri ihmal etmişlerdir.” Diğer yandan İslam, “tekelleri yasaklar. Müslim, Ebu Davud ve Tirmizî’nin iddiasına göre, Hz. Muhammed, ‘sömüren günahkârdır.’ buyurmuştur.”
İslam, komünizme kapitalizme yaklaştığı gibi yaklaşır. Yazarın kanaatine göre, İslam ile komünizm arasındaki uçurum görece daha geniş ve derindir, zira komünizm öğretisi İslamî öğretiye tümüyle muhaliftir. Komünizm materyalist felsefeye dayanır ve ekonomi fikriyatı toplumun her şey olduğunu söyler. Oysa İslamî öğreti bireye önem verir, bir yandan da onun topluma karşı kimi mecburiyetlere sahip olduğunu iddia eder. Komünizm, ekonomik faktörün toplumu işleten ve ilişkileri düzenleyen şey olduğunu söylerken, hayatın ekonomiden ibaret olmadığını iddia eden İslam, ekonominin toplumsal meselelerin çözümü noktasında yegâne araç olduğuna inanmaz. İslam manevî ve ahlâkî değerlere vurgu yapar. Öte yandan komünizm bireysel mülkiyete inanmaz, oysa İslam onu inkâr etmez ve onun hem birey hem de toplum için faydalı olabilmesi için gerekli tüm hukukî araçları üretir.
Tüm bu tespitler üzerinden yazar, Müslüman toplumun hem materyalist hem de ahlâkçı olması gerektiği sonucuna ulaşır. Zira İslam ilahi olana imanla ilgilidir ve o hem ahlâkî hedefleri hem de genel insanî çıkarları gözetir. Bu sebeple İslam reforma ilişkin ilkelerini insanî gerçekliğin iki boyutu, beden ve ruh, üzerine tesis etmelidir.
Tekafül-ü içtimaiyeye ilişkin “dindar” bir bakış açısını takdim ettikten sonra şimdi laik bir yorumu aktarabiliriz. İsmail Mazhar tarafından kaleme alınan kitapçıkta ilgili kavram saf manada bilimsel bir açıdan ele alınır. Mazhar çalışmasına tekafülün izahatı ile başlar ve onu insanlığın acizlikten yeterliliğe geçişi olarak tarif eder.
Bu değerlendirme dâhilinde yazar, “tekafül” kelimesinin karşılığı olarak “simbiyosis” kelimesine başvurur. Canlı hayatta tekafül, “bir mahlûkun başkasıyla karşılıklı ilişki içinde, bir arada yaşamasını ve ortak çıkar paylaşımını” ifade eder.
Kapitalizm ve komünizmin gelişim süreçlerini özet olarak ele aldıktan sonra Mazhar, her iki sistemin sosyal hayatın önemli bir yönü olan birey hususunda yıkıcı olduğu sonucuna ulaşır. Birey toplum için önemlidir, zira onun hürriyeti grubun gelişimini muhafaza eder; grup da birey için önemlidir, ancak onun otoritesi bireyin toplum üzerindeki etkisini kırmamalıdır. Dolayısıyla birey ile toplum arasındaki tekafüle dayalı olan ve birinin diğerine karşı üstünlüğünü tanımaksızın, her ikisini bütünleştiren bir sosyal sistemin öngörülmesi gerekir.
Ardından Mazhar, toplumun her kesiminin kendisini destekçi olarak göreceği, karşılıklı sorumluluk fikrine dayalı bir sosyal sistemin kurulup kurulamayacağı sorusunu sorar. Desteklenen sistem toplum kesimleri arasındaki karşılıklı desteği, bütünsel bir birim olarak kendi bekası için, verili yapısının desteklenmesi noktasında gerekli bir mesele hâline getirecektir.
Büyük medeniyetlerin tarihine yönelik eleştirel yaklaşımında Mazhar, insanın ileri doğru adımlar attığı gelişim aşamalarının insanın kendi kültürü ile birlikte tekafül-ü içtimaiye sistemi doğrultusunda ilerlediğini gösterdiği sonucuna ulaşır: "Eski zamanlarda ortaya çıkan kültürler tekafül ruhunun hâkimiyetinin bir ürünüdürler, bu kültürlerdeki dağılma ise tekafülün zayıflığının sonucudur.” Bu tespit Mazhar’ı kendi milliyetçilik tanımına götürür. Ona göre, milliyetçilik “bireye kendisini daha onurlu hissettiren ve diğer toplumlar karşısında kendi toplumunda daha iyi bir konuma sahip olduğunu düşündürten bir hissiyattır.” Komünizm fanatik sosyalistler eliyle bireye zulmedilmesi ise kapitalizm de bireyin grup üzerindeki hâkimiyetini ifade eder. Bu noktada Mazhar eşitliğin olumlu değerine odaklanır. Eşitlik fikrini izah ederken müfadala (belirli insanların diğerlerine nispeten farklı becerilere sahip olması) ve tefdil (doğal seçilme) gibi bilimsel terimler kullanır. Komünistleri eşitliği yanlış yorumladıkları için eleştirir. Canlılar dünyasında iki kişi, iki ağaç ya da iki çiçek dahi mutlak eşitlikle malul değildir. Komünizm “eşitlik” diye yanlış bir anlayış üzerinden zuhur etmişse de şurası kesin ki o nihayetinde tekafül sistemine doğru ilerleyen bir geçiş dönemidir.
O vakit tekafül-ü içtimaiyenin başarısına engel olan şeyler nelerdir? Mazhar altı ayrı engel sıralar:
1. Bireyin ya da grup çıkarlarının hâkimiyeti;
2. Sosyal parazitizm (“[…] hayatın gerekliliklerini tükettiklerine eş değerde herhangi bir üretken çaba içinde olmadan temin etmeye çalışan insan türleri.”)
3. Sosyal sistemlerin katılığı. (Yani değişmeyen yasalarla hüküm süren kölelik);
4. Eşitsiz hayatî fırsatlar;
5. Tepkiler ve tepkiler arası uyumun çatışması. Kimi insanların aşırı tepkiler geliştirip isyan etmesi, kimilerinin ise rahatlıkla itiraz edebilecekleri, kendilerini kurtarabilecekleri koşullara teslim olup uyum sağlaması;
6. Zıtların yakınlaşması. (Bu en iyi üst düzey görevlilerle dinî kesimin işbirliğine giderek hürriyeti ve düşünceyi bastırmalarında ifadesini bulur.)
Tekafül nasıl başarılı olacak? Mazhar’a göre, tekafülün gerçekleşmesi için iki önemli dayanak gerekmektedir. İlki toplumun ihtiyaçları lehine çalışan bir yasamanın oluşmasıdır. Sürecin yavaş işlemesine engel olmak için bu türden bir yasama sırtını ne tirana yaslamalı ne onun iradesinin bir ürünü olmalı ne de doğaüstü bir güce dayanmalıdır. Başka bir deyişle hukuk sosyal iradenin bir ürünü olmalıdır. Bu, tekafüle ait bağların birleştiği, toplumun dağılmasını engelleyen ana merkezdir.
İkinci dayanak, ahlâkî-idealist bir faaliyete işaret eder. İzah noktasında Mazhar İslam Devleti’nin ilk dönem tarihini ele alır: “İslam’ın ilk aşamasında, yani Müslümanların devletin herkesin ortak malı, dinin Allah için olduğuna inandıkları dönemde Müslüman Devlet iki büyük imparatorluğu, Bizans ve Pers imparatorluklarını kısa sürede yıkabilmiştir.” Bunun nedeni, ilgili devletin tekafül anlayışına dayalı bir devlet olması ve “tüm Müslümanları her birine kendisinin devletin bir parçası olduğunu düşündürten belli bir imanla birleştirmesidir. Bu devlet Müslüman’ındır ve İslam Allah’tan başka hâkimi olmayan bir dindir.” Yeni devlet çürümeye başladığında ve tekafül çözülüp toplumda despotlar hükmetmeye başladığında Müslüman devlet dağılıp çökmüştür.
Yazı boyunca öne çıkartılan bu üç yazar, tekafül-ü içtimaiyeyi izah edip çözümlemiş olmakla tekafülün ne türden bir toplumu müdafaa ettiği meselesine açıklık getirmişlerdir. Eğer tekafül-ü içtimaiye ya da iştirakiye sosyalist ideolojinin aslî ürünlerinden birisi ise onun bir din olarak İslam tarafından idrak edilmesi gerekmektedir. Ayrıca bu noktada sosyalizmin batıdaki gelişim sürecinde maruz kaldığı hıristiyan etkisi de değerlendirilmelidir. Esas olarak bizim dikkat etmemiz gereken husus, dinle devletin ayrılması meselesi olacaktır. Eğer hıristiyan batı devlet ve kiliseyi ayrıştırma konusunda başarılı olmuşsa, İslam’ın bu işi aynı şekilde ama daha sınırlı bir anlayış dâhilinde, en azından verili şartlar uyarınca yapması gerekecektir. Bugün sosyalist Mısır’da yürürlükte olan, bir tür refah devletidir. Bu devlet, hem seküler hem de İslamî argümanlara dayanmaktadır.
Sonuç olarak sosyalizm anlayışının Arap kültürüne bütün olarak yabancı bir husus olmadığı üzerinde durulmalıdır. Asabiyye (kabilecilik) ve aile Arap kültürel hayatına ait birer olgudur. Dahası paylaşım, sadece İslam tarafından talep edilmemiş ayrıca Arap atasözleri, hikâyeleri ve efsanelerince de savunulmuştur. Meselenin özü, yirminci yüzyılın taleplerini karşılamak için İslam’ın yeniden yorumlanmasıdır.
Sami A. Hanna
The Muslim World
Cilt: 59, Sayı: 3-4, 1969, s. 275-286.