İslam Cumhuriyeti Neden Hayatta Kaldı?

İran İslam Cumhuriyeti için ölüm ilânları doğumundan da önce ortalığı kaplamıştı. 1979’un en ateşli aylarında, İslam Cumhuriyeti’nin resmî anlamda ilân edilmesinden önce, birçok İranlı gibi kimi yabancılar, akademisyenler, gazeteciler, olaylara iştirak edenler, gözlemciler, muhafazakârlar ve devrimciler, devrimin yenilgisinin eli kulağında olduğunu kendilerine güvenen bir tonda dillendirdiler. Her sokak protestosunu, işçi grevini ve köylü direnişini çöküşün habercisi olarak gören bu kişiler, yeni rejime en fazla birkaç ay ya da en iyi ihtimalle birkaç yıl veriyorlardı.
Bu tarz tahminler anlaşılabilirdi. Her şeyden önce İran -dünya tarihinden söz etmeye bile gerek yok- dört başı mamur birkaç teokrasi üretmişti. Rejimler, sıklıkla bir tür teokrasiye dönüştüler. Cromwell’in İngiltere’si generallerin ve toprak ağalarının kontrolü altında idi. Luther'ci krallıkları yönetenler, vaizlerden ziyade prenslerdi. Totaliter devletlerin ilklerinden olan Kalvin’in Cenova’sı ilahiyatçılarca değil, din kurumuna mensup olmayan avukatlarca idare edildi. Dahası 1979’da ilahiyat eğitimi almış mollaların yarım yüzyıl boyunca modern gelişme yöntemleri deneyimlemiş ve yüz binlerce mühendise, doktora, bilim insanına, memura, öğretmene ve sanayi işçisine yurt olan bir ülkeyi yönetebileceği ihtimalini çok az insan aklına getirebilirdi. Ezoterik Ortaçağ kaynaklarına doymuş olan mollalar, yirminci yüzyılın ağır meseleleri ile nasıl uğraşabilirlerdi ki? 1979’da, troçkist olması da gerekmeyen bir kişi, Şah’ın devrilişinin daha kapsamlı bir Sürekli Devrim için kaçınılmaz ve hızlı bir biçimde yolu açtığını bile düşünebilirdi.
Kimi alâmetlere rağmen, İslam Cumhuriyeti otuz yıl boyunca yaşamayı sürdürmekle kalmadı, ayrıca yakın dönemde komşularını ve dünyanın tek süper gücünü tehdit eden başlıca Ortadoğulu güç hâline geldi.
ABD’de İran, çoğunlukla Sasani İmparatorluğu ile Üçüncü Reich ya da SSCB ile halifeliğin ilk dönemi arasındaki bir karışım olarak resmedilir. Dördüncü sınıf ordusuyla bir üçüncü dünya devletinin böylesine şişirilen imajının arkasındaki jeopolitik nedenleri bir tarafa bırakacak olursak, önümüzde duran en önemli soru şudur: İslam Cumhuriyeti’nin otuz yıl boyunca hayatta kalmasının sebebi nedir?
Bu sorunun akla hemen gelen dört ayrı cevabı vardır. Ancak hiçbiri de ayrıntılı bir incelemeye dayanmaz. İlki, molla sınıfına dayanan rejimin yoğun bir terör uygulamış olmasıdır. Rejimin zaman zaman teröre başvurduğu doğrudur: 1979’da, devrimin hemen sonrasında, önemli bölümü Şah yanlısı olan 757 kişi idam edilmiştir; 1981-1985 arası dönemde, yarı Marksist Halkın Mücahitleri’nin başlattığı isyanın bastırıldığı yıllarda 12.500; 1988’de, Irak ile yapılan sekiz yıllık savaştan kısa bir süre sonra 2.000 mahkûm idam edilmiştir, bu mahkûmların önemli bölümü, gene Mücahit üyesidir. Ancak grotesk bir nitelik arz eden bu katliam, İngiltere, Fransa, Meksika, Rusya ve Çin devrimleri ile kıyaslandığında, sönük bile kalır. Aynı şekilde sözkonusu rakamlar, Endonezya, Orta Amerika ve hatta 1848 ya da 1870’te Fransa’da gerçekleşmiş olan sağcı karşı devrimlere ait rakamlarla kıyaslandığında, görece küçüktür. Rejim de bu süreçte şiddetten kendisine düşen payı almıştır. Mücahitler, 1981-81’de, içinde cumhurbaşkanının, başbakanın, molla sınıfının başı olan Ayetullah Muhammed Beheşti’nin, birçok bakanın, milletvekilinin, hâkimin, imamın ve İslamî Devrim Muhafızları'nın bulunduğu yaklaşık 2.000 kişiye suikast düzenlemişlerdir. Şiddet bütün olarak İslam Cumhuriyeti’ni güçlendirmek yerine zayıflatmıştır.
İslam Cumhuriyeti’nin hayatta kalışının ikinci nedeni olarak İran-Irak Savaşı (1980-88) gösterilir. Irak saldırısının milleti hükümetin arkasında toparladığı doğrudur. Ancak Mayıs 1983’te Irak sınırından geçerek, “savaş, zafere kadar savaş” ya da “Kudüs’e giden yol Bağdat’tan geçer” sloganları altında süren kavga, esas olarak İslam Cumhuriyeti’ne zarar vermiştir. Savaşın son beş yılında yaşanan insan kayıpları, şehirlerin yıkımı ve mali yükün artması sonrası Ayetullah Ruhullah Humeyni 1988’de ta Mayıs 1983’te önerdiklerini kabul etmeye zorlamıştır. Rejim, savaşı “Dayatılmış Savaş” olarak nitelendirmiş, oysa savaş bir değil, birden çok yoldan İran’a dayatılmıştır.
Herkesçe paylaşılan üçüncü yaygın izah, petrol gelirleridir. Petrol gelirlerinin İran hükümet mekanizmasının çarklarını komşu “rantiyeci devletler” kadar yağladığı doğrudur. Ancak petrol gelirleri, tüm rejimlerin doğuşunda ve çöküşünde rol oynayan ne bitimsiz bir lânet ne de Hızır misali bir güçtür. Her şeyden önce petrolün Şah’ın yaşamasını güvence altına alamadığı açıktır. 1979’dan beri İslam Cumhuriyeti, milletlerarası petrol fiyatlarındaki dengesiz ve aşırı iniş çıkışlardan çok çekmiştir. 1981’de varil başına 39 dolara ulaştıktan sonra petrol fiyatları 86’da 9 dolara düşmüş, seksenlerin sonlarında 20 dolar civarında gezinmiş ve 99’da 10 doların altına düşmüştür. Petrol fiyatları, ABD’nin 2003’teki Irak işgaline dek ciddî bir patlama yapmamıştır. Son otuz yıl süresince ülke, uzun süreli bolluk kadar kıtlık da tecrübe etmiştir.
İslam Cumhuriyeti’nin dayanıklılığına ilişkin ileri sürülen dördüncü sebep, Şiîliktir. 1978’deki kitlesel gösterilerin dinin etkisini göz ardı ederek analiz edilemeyeceği doğrudur. “Her yeri Kerbela, her ayı Muharrem, her günü Aşure kılın” türünden güçlü bir şiar bunun ispatıdır. Ancak Şiîlik gerçek cevap olamaz, zira böylesi bir cevabı kabul etsek bile, 1500’den beri çoğunluğu Şiî olan İran’ın 1979’a kadar neden bir İslamî cumhuriyet üretemediği sorusu askıda kalır. Sözkonusu 470 yıl süresince Şiîlik en iyisinden apolitik ve dingin bir unsur, en kötüsünden muhafazakâr ve gerici addedilmiştir. Hiçbir tarihçi, Şiîliğin yüzlerce yıl emperyalizm, kralcılık ve siyonizm tarafından bozulduğu, İslam’ın devrimci doğasının üzerindeki örtünün kaldırılması için Humeyni’nin beklendiği türünden bir izahata meyledemez. “Cumhuriyet ayakta kaldı, çünkü o İslamî idi” türünden bir izah, totolojiktir.
Eğer bu izahlar kâfi değilse, ne tür bir izahta bulunulabilir? Gerçek cevap dinde değil, ekonomik ve sosyal halkçılıkta (popülizmde) yatar. Yetmişlerin başlarında İran, sadece kraliyeti cumhuriyetle ikame etmek anlamında politik alanda değil, ayrıca ekonomik ve sosyal bakış anlamında radikal bir aydın nesli üretti. Bu nesil, sınıfsal yapıyı tepeden tırnağa değiştirmek istiyordu. Bu neslin öncüsü, devrimi görmek nasip olmayan, ama öğretileri devrimci hareketin yakıtını teşkil eden Ali Şeriati idi. Cezayirlilerden, Che Guevara’dan ve Ho Chi Minh’den ilham alan Şeriati, kısa ömrünü Şiîliği devrimci bir ideoloji olarak yeniden yorumlamaya ve onu marksizmle sentezlemeye vakfetti. Şeriati, bir anlamda Katolik kurtuluş teolojisinin Şiî versiyonunu üretti. Öğretileri sadece lise ve üniversite öğrencileri değil, genç ilahiyat öğrencileri arasında da yankı buldu. Bu gelişme çağındaki teologlar (nadiren dillendirilen din adamları sınıfı karşıtı görüşler hariç) onun düşüncelerini kolaylıkla benimsediler. Örneğin bir teoloji öğrencisi, daha ileri giderek, İmam Hüseyin’i Che Guevara’ya, Kerbela’yı da Sierra Maestra’ya benzetti.[1] 1978’de sokaklarda ve çarşılarda gösteriler ve direnişler örgütleyenler çoğunlukla Şeriati’den ilham alan lise ve üniversite öğrencileriydi. Onun ürettiği ve geleneksel Şiîlikten çok Üçüncü Dünya halkçılığı ile ortaklaşan sloganları, kimi zaman Humeyni’nin devrim süresince kullandığı sloganlar ve pankartlar aracılığıyla yol buldu. Bunlar arasında en yaygın olanları şunlardı:
Düşmanımız emperyalizm, kapitalizm ve feodalizmdir!
İslam zalimlere değil mazlumlara aittir!
Tüm dünyanın mazlumları birleşin!
İslam halkın afyonu değildir!
İslam eşitlik ve sosyal adalet içindir!
İslam sarayları değil, gecekonduları temsil eder!
İslam sınıfsal farklılıkları ortadan kaldıracaktır!
İslam zenginlerden değil, kitlelerden doğar!
İslam topraksızlığı ortadan kaldıracaktır!
Kapitalizmin ya da feodalizmin değil, İslam’ın hizmetindeyiz!
İslam, açları zenginlerin pençesinden kurtaracaktır!
Fakirler Peygamber için, zenginler ise O’na karşı dövüşürler!
Fakirler devrim için ölürler, zenginler ona karşı kumpas kurarlar!
Bağımsızlık, hürriyet, İslam Cumhuriyeti!
Hürriyet, eşitlik, İslam Cumhuriyeti!
Sözkonusu halkçılık, sadece devrimin başarısını değil, İslam Cumhuriyeti’nin bugüne dek ayakta kalmasını da izah etmemize yardımcı olur. 175 maddelik cumhuriyet anayasası, bu genel istekleri ülkeye özgü, yazılı birer vaade dönüştürdü. Cumhuriyet, sefaleti, cehaleti, gecekonduları ve işsizliği ortadan kaldırmayı vaat etti. Halka parasız eğitim, herkesin ulaşabileceği tıbbî bakım, yeterli barınma hakkı, emeklilik, maluliyet maaşı ve işsizlik sigortası vermeye ahdetti. “Hükümet, adı geçen hizmetlerin ülkedeki her bireye temin etme konusunda yasal zorunluluğu olduğunu beyan eder.” Kısacası İslam Cumhuriyeti, zararlı görülen Amerikan örneğinden çok, görece daha uygun görülen Avrupa örneğine yakın biçimde, dört başı mamur bir refah devleti yaratmaya söz verdi.
Dışarıya dönük kötü imajına karşın İslam Cumhuriyeti, son otuz yıl süresince bu vaatleri yerine getirme konusunda önemli adımlar attı. Bu noktada askerî harcamalardan çok sosyal harcamalara gidildi; Eğitim, Sağlık, Tarım, Emek, Barınma, Refah ve Sosyal Güvenlik bakanlıklarına daha fazla kaynak ayrıldı. Şah döneminin son yıllarında askerî harcama, gayrisafi millî hâsılanın yüzde on sekiziydi. Bu rakam, bugün yüzde dörde düşmüş durumdadır. Birçok yönden gelişen bir diğer bakanlık da Sanayi Bakanlığı idi; 79-80 arası dönemde sahipleri yurtdışına kaçmış olan fabrikalara el konuldu. Tek seçenek, bu fabrikaları kapatmak ve kitlesel işsizliğe yol açmaktı. Bu fabrikaların eski rejimin sübvansiyonları ile işleyebiliyor olması sebebiyle yeni rejimin sözkonusu fabrikaları yeniden sübvanse etmek dışında bir yolu yoktu.
Devrim sonrası nesiller arasında cehaleti ortadan kaldırma konusunda rejim önemli sonuçlara ulaştı, okuryazar oranını yüzde 47’den 85’e çıkardı.[2] Bu oran, kadınlar arasında 35’ten 80’e çıktı. Devlet, ilkokula giden öğrenci sayısını 4.768.000’den 5.700.000’e; ortaokul öğrencisi sayısını 2,1 milyondan 7,6 milyona, teknik okul öğrencisi sayısını 201.000’den 509.000’e, üniversite öğrencisi sayısını 154.000’den 1,5 milyona yükseltti. Üniversite öğrencileri arasında kadınların oranı yüzde 30’dan 62’ye çıktı. Sağlık ocaklarının katkısıyla doğumda hayat beklentisi 56’dan 70’e yükseldi ve bebek ölümleri oranı ise binde 104’ten 25’e düştü. Doğum oranı 3,2’den 2.1’e indi; doğurganlık oranı, yani bir kadının ömrü boyunca doğurduğu ortalama çocuk sayısı yediden üçe geriledi. 2012’de bu sayının ikiye düşmesi, başka bir deyişle, İran’ın yakın gelecekte sıfıra yakın nüfus artışına sahip olması bekleniyor.
İslam Cumhuriyeti, diğer metalara nazaran tarımsal ürünlerin fiyatlarını artırmak, kısmen de kırsal bölgelere okullar, sağlık ocakları açmak, yollar yapmak, elektrik ve su bağlamak suretiyle şehirle köy arasındaki uçurumu bir biçimde kapattı. Köylüler, ilk kez motosiklet ve küçük kamyonet türünden kimi tüketim maddelerini satın alabilecek duruma geldiler. Rejimi bütünsel ele alan bir ekonomiste göre, köyde yaşayan ailelerin yüzde 80’i buzdolabı, yüzde 77’si TV ve yüzde 76’sı gaz sobası sahibidir.[3] Bunun dışında köyde ikamet eden 220.000 aile, eski seçkin ailelerden müsadere edilen 850.000 hektar araziyi işlemektedir. Beyaz Devrim’in başlarında arazi temin eden 660.000 aile ile birlikte bu aileler, sadece sosyal hizmetlerden değil, ayrıca devletin sübvanse ettiği kooperatiflerden ve koruyucu gümrük duvarlarından istifade eden önemli bir köylü sınıfını teşkil ediyorlar. Bu sınıf, rejimin kırsaldaki sosyal zemini olarak işlev görüyor.
Rejim, ayrıca şehirdeki yoksullukla ilgili meselelerle de uğraştı. Gecekondular yerine düşük gelirli barınma alanları inşa edildi, kötü durumdaki bölgeler güzelleştirildi, elektrik, su ve kanalizasyon konusunda işçi sınıfının yoğunlukta olduğu bu bölgeler desteklendi. Rejimin tam boy cepheden muhalifi olan bir Amerikalı gazeteci de bu gerçeği kabul ediyor: “İran, sefalete dair çok az işaret veren modern bir ülke hâline gelmiştir.”[4] Bunun dışında rejim, ekmek, yakıt, gaz, ısınma, elektrik, ilâç ve kamusal ulaşım gibi alanlarda yaptığı cömertçe katkılarla hem şehir hem de kırsaldaki altsınıfın gelirlerini artırdı. Rejim, elbette ne sefaletin kökünü kazıyabildi ne de zenginle fakir arasındaki uçurumu kapatabildi, ancak en azından altsınıf için güvenli bir ağ ördü. Aynı bağımsız fikirli ekonomistin ifadeleri ile söylemek gerekirse: “Sefalet, orta gelirli gelişen ülkeler için gıpta edilecek bir seviyeye indi.”[5]
Fiilî gerçekte giderek genişleyen merkezî bakanlıklara ek olarak İslam Cumhuriyeti, aynı zamanda Mustazafin (Mazlumlar), Şehit Evleri, Alevi ve İmam Humeyni Yardım Dernekleri gibi sayısız yarı bağımsız kurum kurdu. Mollaların ya da ayetullahın atadığı ve ona sadık olan kişilerce yönetilen bu dernekler, millî ekonominin yüzde 15’ini kullanmakta ve merkezî hükümetin bütçesinin neredeyse yarısını kontrol etmektedir. Mal varlıkları, önemli bir bölümü eski seçkinlerden müsadere edilen işletmelerdir. Bu işletmelerin en büyüğü olan Mustazafin Derneği 140 fabrikayı, 120 maden ocağını, 470 ziraî işletmeyi, 100 inşaat şirketini ve sayısız köy kooperatifini idare eder. Ayrıca İttilaat (Haberler) ve Keyhan (Dünya) adında, ülkenin önde gelen iki gazetesini elinde bulundurur. Guardian’a göre, 1993’te derneğin 65.000 çalışanı ve 10 milyar doları aşan yıllık bütçesi vardır.[6] Derneklerin bir kısmı, gaziler için üniversite kotaları koyma konusunda etkin olan, yüz binlerce kişiye emeklilik hakkı, barınma imkânı ve sağlık sigortası yanında ücret ve kazanç temin eden birer lobidir. Başka bir deyişle bu dernekler, görece daha geniş refah devletinin içinde konumlanmış birer küçük refah devletidirler.
Refah devletinin oynadığı bu önemli rol, sözkonusu harcamaları İran siyasetinin üçüncü ayağı hâline getirmiştir. İster muhafazakâr ya da liberal, ister reformist ya da köktenci, ister radikal ya da ılımlı, ister sermaye ya da emek yanlısı olsun, bazı siyasetçiler, ülke içinde veya dışında, büyük ve güçlü hükümetin “ahlâkî tehlikeler”ine karşı çıkan Şikago Okulu mensubu ekonomistlerden tavsiye alma konusunda yeterince cevvaldirler ve bu çevreler, serbest ticaretin, özelleştirme, küçük hükümet, işletme rekabeti, maliyet etkinliliği, verimlilik, girişimcilik, küreselleşme ve Dünya Ticaret Örgütü’ne girişin “erdem”leri karşısında mest olmaktadırlar. Esasında devrimden beri birçok siyasetçi, ekonomik popülizme çeşitli derecelerde katkı sunmuştur. Eski cumhurbaşkanları Ali Ekber Haşimi Rafsancani ve Muhammed Hatemi gibi kimi siyasetçiler, sosyal programlarla ayartılmaya hazır popülistleri bir biçimde susturmuşlardır. Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad gibi su katılmamış birer popülist olan diğer isimler ise sosyal programların genişletilmesi suretiyle “petrol gelirlerini halkın yemek masasına getirme” sözü verirler. Popülizmin bir sınırı olsa da gerçekçi düşünen kişiler bile güvenlik ağında büyük bir kesintiye gidemiyor: örneğin Ahmedinecad, sübvanse edilen benzine kota koymuştur.
Önümüzdeki yıllar rejimin popülist programlarla ilgili taleplerle eğitimli orta sınıfın -özellikle ironik biçimde rejimin en önemli başarılarından biri olan ve giderek genişleyen üniversite mezunu ordusunun- talepleri arasında bir denge tutturma becerisini sınayacaktır. Bu yeni toplumsal tabaka, sadece işe ya da tutarlı bir hayat standardına değil, eskiye nazaran daha geniş bir sosyal hareketlilik alanına ve dış dünyaya erişime muhtaçtır ki bu, özellikle çok iyi korunan yerli sanayilere yönelik birer tehdittir; sözkonusu ihtiyaçların tatmini ardından bir sivil toplumun oluşması ve yaşama imkânlarını genişletmesi mümkündür. Rejim, yeni petrol ve gaz geliri kaynakları bulduğu takdirde rejimin bahsi edilen güçlü talepleri karşılaması mümkün olabilir, ancak böylesi bir durumda rejimin Washington ile ilişkilerini belirgin ölçülerde geliştirmesi gerekecek ve böylelikle ekonomik yaptırımlar kaldırılabilecektir. Yaptırımların kaldırılmaması hâlinde İran, geniş gaz rezervlerini artırmak için muhtaç olduğu teknolojiye ve sermayeye ulaşamaz. Eğer yeni gelirler temin edilmezse, sınıf politikası rejimin başına yeniden belâ olacaktır. Otuz yıl boyunca halkçılık sınıf politikasının keskin ucunu köreltmeyi bilmiştir. Ancak gelecekte bu konuda aynı beceriyi göstermesi mümkün değildir.
Ervand Abrahamyan
(2008)
Dipnotlar
[1] Abrahamyan, Modern İran Tarihi adlı çalışmasında bahsedilen ilahiyatçı için kaynak gösterir: A. Rizai, Nasihat-ı Hüseyini (Hüseyin'in Hareketi -Springfield, Montana: Liberation Movement of Iran Publications (İran Kurtuluş Hareketi Yayınları), 1975.
[2] Bu istatistiklerin büyük bölümü hükümet raporlarından alınmıştır. Bu raporların güncellenmiş özetleri için bkz.: Ortadoğu Enstitüsü, Iranian Revolution at 30 (30. Yılında İran Devrimi) (Washington, DC, 2009).
[3] Cevat Salihi-İsfahani, “Poverty and Inequality Since the Revolution,” (Devrimden Bugüne Sefalet ve Eşitsizlik) The Iranian Revolution at 30 (Washington, DC: Ortadoğu Enstitüsü, 2009), s. 107.
[4] Laura Secor, “The Rationalist” (Akılcı), New Yorker, 2 Şubat 2009.
[5] Salihi-İsfahani, s. 105.
[6] Guardian, 9 Temmuz 1993.

Peru: Amazon Halkları Direnişte

APRA [Amerika Devrimci Halk İttifakı -Perulu merkez sol parti -ç.n.] Yerli Amerika’nın destekçisi olduğunu ilân etmemiş miydi? Ne kadar sorgulanabilir bir nitelik arz etse de kurucularının [Haya de la Torre -ç.n.] bu yönde yazılı olarak verdiği kimi destekler mevcut. Oysa Lima’daki APRA hükümeti Amazon yerlilerine karşı korkunç bir katliam gerçekleştirdi.
Yerlilerin tek yaptığı, atalarından yadigâr topraklar üzerinde hak iddia etmek, kendi kaderlerini tayin etme, çevreyi koruma ve uluslararası hukukla yeni Bolivya, Ekvator ve Venezüella anayasalarında kutsal addedilen talepleri dillendirmekten ibaret. Önemli bir biyolojik çeşitlilik arz eden ve ülkenin neredeyse yarısını kaplayan Amazon ormanları su kaynakları, ormancılık imkânları, petrol ve mineral yataklarına sahip. Başkent sakinlerinin açgözlülüğünü giderme konusunda Peru ve tüm dünyaya değeri ölçülemez katkılar sunuyor.
Perulu Amazon halkı, bin yıllık saf kültürlerini yağmur ormanları ile ilişki içinde geliştirdi. Bu kültür, bahçıvanlık, avcılık, balıkçılık ve toplayıcılık üzerine kurulu. Onların flora ve fauna ile ilgili bilgileri Amazon’da yapılacak geliştirme projeleri için özel bir anlama sahipti oysa. İlerlemeye karşı olmamakla birlikte onlar, esasta “Batı”nın ve Lima oligarşisinin doğaya yönelik ırkçı ve açgözlü saldırılarına göğüs geriyorlar. Özel toprak mülkiyetine karşı olan diğer yerli halklar gibi onlar da piyasaya, hattâ kapitalizmin krizine kurban gitmemek için mücadele ediyorlar.
Hükümetin saldırı düzenlediği Bagua bölgesinde yaşayan Awajum ve Wampis halkları direngen halklar ve İspanyol fetihleri ile cumhuriyetçi toprak ağalarının sömürgeci siyasetlerine hiçbir zaman boyun eğmemişler. Karşılarında bir halklar koalisyonu bulan emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri eşi benzeri görülmemiş bir körlük içinde. Amazon’a akan sermayenin sözcülüğünü yapan El Comercio gibi neo-liberal gazeteler, önceden yerlilerle diyalog kurmadıkları için başkan Alan García ve Kongre’yi suçluyorlar. Hükümet ise Bolivya ve Venezüella’yı müdahil oldukları için suçluyor, sanki Yerliler kendi çabalarıyla böylesi bir projeyi oluşturup hayata geçirmekten acizlermiş gibi.
Amazon halkları ortaya koydukları bu direnişte oldukça karmaşık kimi örgütsel formlar ürettiler, kendi aralarında demokratik bir liderlik oluşturdular, güçlü bir inanç geliştirdiler ve tüm bunları sadece atalarından yadigâr bilgi ile değil, günümüz siyaseti ile ilgili tecrübelerle birlikte yaptılar. Bu gayretin ilk işareti, otuz yıl önce kurulan Peru Ormanlarının Gelişimi için Halklararası Birlik’in kurulması ile verildi. POGHB, uzun süre mücadele verebilme becerisini gösterebileceğini ve ayrıca hükümetle ihtiyatlı ve kararlı bir tutumla diyalog kurabileceğini kanıtladı.
Hükümet, 2008 tarihli kararnamesi ile petrolü ve vahşi ormanları ulusötesi şirketlerin sömürüsüne açınca POGHB, Ağustos ve Eylül’de protesto eylemleri için biraraya geldi ve kararlardan birini iptal etmesi, diğer ikisini yeniden gözden geçirmesi konusunda hükümeti zorladı. Ancak aradan aylar geçmesine karşın, yasama ve yürütme fiiliyattaki çelişkileri çözme konusunda tek bir adım atmadı. Sadece başbakan üzerinden, o da kimi Yerli liderler aracılığıyla, diyaloga girilebildi. Parlamento ile görüşmelerin tıkanması noktasında Yerliler 9 Nisan’da bölgeye giden yolu kapattılar; bu direniş, hükümetin helikopter destekli bir polis saldırısı ile 6 Haziran’da direnişi kırmasına dek sürdü. 25 yerlinin öldürüldüğü bu katliamda Yerli lideri Riposto her iki taraftan düzinelerce kişinin öldüğünü bildirdi.
Uzun süre Awajum yerlileri ile birlikte yaşamış olan bir Cizvit misyoneri şunları söylüyor: "[Yerliler] saygı gördüklerinde, kendilerine ve çocuklarına yönelik bir tacizde bulunulmadığı ve adaletsizliğe maruz kalmadıkları sürece her daim barışçıl ve iyi insanlardır […] aksi takdirde hemen isyan ederler." Garcia’nın ve kabinesinin göz ardı ettiği bu gerçek birçok tarihçi tarafından da onaylanıyor. Şimdilerde Perulular, kimi suç örgütlerini devreye sokması sebebiyle istifasını istedikleri hükümete karşı, katliamın gerçekleştiği günü Millî Protesto Günü olarak anıyorlar.
Ángel Guerra Cabrera
[Peru Komünist Partisi]

Lübnan Seçimlerinde Gerçekte Ne Oldu?

7 Haziran’da gerçekleşen Lübnan seçimlerinden itibaren hâkim medya, seçim sonuçlarının açık biçimde Hizbullah ve koalisyon üyelerinin “ezici bir mağlubiyet” tattığını söyledi. New York Times liderliğindeki bir kısım medya bileşenleri daha da ileri gittiler ve Obama’nın Kahire konuşmasının yaşanan farklılaşmanın ve seçimlerin batı yanlısı koalisyon lehine sonuçlanmasının nedeni olduğunu iddia ettiler.
Tam anlamıyla saf bir hayâlden ibaret olan bu yaklaşım, bahis konusu çevrelerin Lübnan siyasetinin doğasını yanlış anladıklarını ve zemindeki gerçekler hakkında cahil olduklarını gösterir.
Öncelikle kimi gerçekleri doğru kavrayalım: bir önceki parlamentoda Hizbullah ve onun koalisyon üyeleri 128 koltuklu parlamentoda 58, hükümetteki koalisyon ise 70 koltuk sahibiydiler. 2005’te suikasta kurban gitmiş olan eski Sünni başbakan ve milyarder Refik Hariri’nin oğlu Saad Hariri liderliğindeki koalisyon hükümeti Suudi Arabistan gibi Batı ve Batı yanlısı Arap hükümetlerine dost olan parti ve gruplardan oluşuyor. Aynı zamanda bu koalisyon Falanjistler ve Lübnan güçleri gibi Maronit kiliselerinin desteğini alan geleneksel Hristiyan Maronit partilerini de içeriyor. Diğer yandan, muhalefet koalisyonunun liderliği ise esas olarak Hizbullah ve Emel gibi Şiî partilerinin elinde ve ana Maronit partisi ile General Michel Aoun liderliğindeki Özgür Vatansever Hareket ile ittifak hâlinde. Bir tarafında ABD, İsrail ve diğer “ılımlı” Arap hükümetlerin, diğer tarafında İran, Suriye ve direniş yanlısı hareketlerin bulunduğu ayrışmada bu muhalefet koalisyonu açık biçimde ikinci tarafı destekliyor.
Bir önceki parlamentoda tartışılan ana meselelerden biri, Batı yanlısı koalisyonun 2006 Yaz savaşında İsrail’in bile söküp atmayı başaramadığı direniş hareketi Hizbullah’ın silâhsızlandırılması idi. Bu sebeple Batı yanlısı gruplar, İsrail’in askerî açıdan beceremediği işi politik olarak halletme yolunu denediler. ABD tarafından Bush yönetimi sürecince bu amaca ulaşmak adına uygulanmış, bu noktada bazı insafsız sonuçları doğurmuş olan basınç, son bir yılda yeni bir yüzleşmeyi tetikledi ve son seçimlerle de doruğuna ulaştı.
Lübnan’da seçimlere yönelik siyasetin demokratik ilkelerle arası bozuktur, zira bu ilkeler sekter bir siyaset tarzına dayanır. Parlamentoda koltuk sayıları ana dinî gruplara bölüştürülmüş durumdadır, bölüştürme işlemi nüfusa değil, on beş yıllık iç savaş sonucunda, 1989’da varılmış eski bir mutabakata dayanır. Örneğin son seçimde Şiîlerin 873.000, Sünnilerin 842.000 kayıtlı seçmeni varken, her bir gruba yirmi yedi koltuk verilmiştir. Diğer yandan Hristiyan Maronitler'in 697.000, Dürzîler'in 186.000 kayıtlı seçmeni vardır, birinci gruba 34, ikinci gruba 8 koltuk verilmektedir. Oysa sayısal anlamda hak ettikleri bundan daha azıdır. Ek olarak 120.000’den fazla mülteci Lübnanlının Hariri kabilesinin mali desteği ile uçağa bindirilip ülkede oy kullanmaları sağlanmıştır. Tahminen bu kütlenin dörtte üçü koalisyon hükümetine oy vermiştir.
Bu arka plan üzerinden Lübnanlılar fiiliyatta nasıl oy kullandılar?
Üç milyon civarında kayıtlı seçmenin yüzde elli ikisinin oy kullandığı seçimlerde Hizbullah koalisyonu liderliğindeki muhalefet oyların yüzde 55’ini (840.000), koltukların ise sadece yüzde 45’ini aldı (57). Hizbullah diğer koalisyon üyelerine hürmeten on bir aday çıkardı ki bu sayı bir önceki seçimlerde de aynıydı. Bu adayların hepsi seçimleri ezici çoğunlukla kazandı. Diğer yandan, koalisyon hükümeti oyların yüzde 45’ini (692.000), koltukların ise yüzde 55’ini aldı. Özünde koalisyon hükümeti 68 koltuk kazanırken, bağımsızlar 3 koltuk kazandılar, ancak bu bağımsız milletvekilleri sonradan koalisyon hükümetine dâhil oldular ve koalisyonun koltuk sayısını 71’e çıkardılar.
Başka bir deyişle, bugünkü parlamentoya yapılan makyaj geçmişe nazaran sadece bir koltuğun yerini değiştirdi ve bu da bağımsızların koalisyon hükümetine katılmaları konusunda ikna edilmeleri sayesinde oldu. Dahası esas sürpriz, Hizbullah’ın koalisyon üyesi olan General Aoun’un partisiydi; parti Hristiyan rakiplerine göre daha az sayıda koltuk kazanmasına rağmen, İçişleri Bakanlığı’nın ilân ettiği sonuçlara göre, Hristiyan oylarının yüzde elli ikisini aldı. Bu rakamlar, o da sadece hayâller dünyasında, “Hizbullah koalisyonunun programının inkârı” olarak ilân edilebilir; bu yaşananın "inkârı" olduğuna sadece hâkim medya, özellikle New York Times yazarı Thomas Friedman gibi tarafgir kişiler inanabilirler.
Demek ki seçimlerin gerçek hikâyesi şudur: Lübnan halkı muzaffer olamamış ve çoğunluğun hâkimiyetine ilişkin ilkeye saygı gösterilmemiştir. Hizbullah liderliğindeki koalisyon gerçekte Batı yanlısı koalisyondan yüzde on daha fazla oy almıştır. Başkan Obama geçen Kasım’da MacCain’in yüzde 47’lik oyuna karşılık yüzde 53 oy aldığında medya ve uzman siyasetçiler tarafından bu, Cumhuriyetçiler için “ezici bir mağlubiyet” olarak nitelendirilmiş, hakikî bir değişim için emir telâkki edilmiştir.
Lübnan siyaseti sağı solu belli olmayan bir nitelik arz eder. Bugünün müttefiki, yarının can düşmanı olabilir. Örneğin Dürzî lider Velit Canpolat uzun yıllar boyunca Suriye’nin Lübnan’daki müttefikidir, ancak ülkedeki politik kayma sonucu birkaç yıl önce Suriye karşıtı olmuştur. Ancak Canpolat son zamanlarda muhalefete dostane teklifler götürmektedir. Son politik koşullarda pek de mümkün olmasa da, sekiz koltuğu elinde bulunduran Canpolat’ın saf değiştirmeyi gerekli gördüğü noktada, parlamento aritmetiği muhalefet lehine (65’e 63) değişecektir.
Şimdi esas soru, parlamentoda çoğunluğu teşkil eden hükümetin, patronlarını tatmin etmek adına, Hizbullah’a silâhlandırma hususunda baskı uygulayıp uygulamayacağıdır. Eğer böylesi bir politika uygulanmak durumunda kalırsa, hızla bir krize yol açar, seçim günü kendisini gösteren Lübnan halkının büyük çoğunluğu sokaklara dökülüp protestolar düzenler ve seçim günü sergiledikleri gerçek tutuma saygı duyulmasını talep eder.
Esamül Emin

Birlik

“İşçiler bölünmelerden bıkmış durumdalar. İşçiler birlik istiyorlar. İşçiler, kimi zaman huzur bozucu tartışmalar biçimini bile alabilen bölünmelerden nefret ediyorlar […].”
Bu türden, benzer ifadeler bazen işçilerin ağzından da çıkabiliyor.
İşçiler gerçekten de birliğe muhtaçlar. Hatırda tutulması gereken önemli bir husus, kendilerinden başka kimsenin onlara birlik bahşedemeyeceği, birliğe ulaşma konusunda kimsenin kendilerine yardım edemeyeceği gerçeğidir. Birlik “vaat edilemez” -bu tür bir vaat sadece nafile bir böbürlenme, kendi kendini aldatmadan ibarettir; birlik entelektüel gruplararası “anlaşmalar”dan neşet etmez. Böyle olduğunu zannetmek son derece hazin, çocuksu ve cahilâne bir hayâldir.
Birlik kazanılmalıdır, bu kazanım sadece işçiler, sınıf bilinçli işçiler tarafından -inatçı ve ısrarlı bir gayret aracılığıyla- temin edilebilir.
Sayfalar dolusu mektuplarda “birlik” sözcüğünü yazmaktan, onu vaat etmekten ve bir kişiyi birliğin müdafisi olarak “ilân” etmekten daha kolay bir şey yoktur. Ancak gerçekte birlik yalnızca ileri işçilerin, tüm sınıf bilinçli işçilerin gayretleri ve örgütlenmeleri sayesinde ilerletilebilir.
Örgütlenme olmaksızın birlik imkânsızdır. Örgütlenme ise azınlık çoğunluğa teslim olmadıkça mümkün değildir.
Kimi tartışmasız gerçekler vardır. Kimse bunları sorgulayamaz. Yegâne -yegâne!- mesele, bunları yürürlüğe koyma meselesidir. Bu kolay değildir. Tüm sınıf bilinçli işçilerin çabasına, azmine ve dayanışmasına muhtaçtır. Ancak böylesi bir çabanın yokluğunda işçi sınıfının birliğinden söz etmek faydasızdır.
Amsterdam Enternasyonal Kongresi tarafından kabul edilmiş olan karar [1904 Ağustos’unda İkinci Enternasyonal Amsterdam Kongresi’nde kabul edilen “Parti birliği” kararına atıfta bulunuluyor. -ç.n.] tüm ülkelerdeki işçi partilerinin birliği hususunda baskı uygulamaktadır. Bu karar doğrudur. İşçilerin birliğini talep etmektedir, ancak bizimkiler de dâhil bu yöndeki tüm gayretler bu birliği işçilerin iradesine teslim olmayı reddeden entelektüel grupların birliğiyle ikame etme yönünde cereyan etmektedir!
Bu hazin değilse de anlamsızdır.
İki buçuk yıl boyunca (1 Ocak 1912’den beri) tüm Rusya genelindeki sınıf bilinçli işçilerin çoğunluğu esasında Ocak 1912, Şubat 1913 ve 1913 Yaz’ında alınmış Pravdacı kararlar etrafında birleşmiştir. Bunun kanıtı çeşitli gazeteler için hazırlanan koleksiyonlarda ifadesini bulan, işçi gruplarının miktarlarını gösteren kesin rakamlardır. İşçi kitleleri içinde destek bulamayan envai çeşit entelektüel grup bu rakamları inkâr edebilir ve bunlar karşısında sessizlik kumkumasına girebilir, ama sözkonusu rakamları asla ortadan kaldıramazlar. Bu rakamlar sadece ilgili entelektüel grupların işçi kitlelerinden kopmuş olduklarını ve hakikatten korktuklarını gösterir.
St. Petersburg’da gazeteler için yapılmış koleksiyonlarda ifadesini bulan işçi gruplarının sayısı:
Pravda’cılar
Tasfiyeciler
İki tam yıl için,
1912 ve 1913
2.801
750
1914’ün ortasına kadar
(1 Ocak’tan 13 Mayıs’a)
2.873
671
Toplam
5.674
1.421
Birçok kez yayımlanmış, asla gözden geçirilmemiş ya da itiraz edilmemiş olan bu rakamlar tasfiyecilerin sınıf bilinçli işçilerin sadece beşte birinin desteğine mazhar olduklarını gösterir (üstelik bu rakamlar tüm müttefiklerini içermektedir: Kafkasyalılar, troçkistler, bundistler ve Letonlar; bu günlerde müttefikleri kendilerinden ayrışıyor; Letonlar çoktan ayrıldılar).
Demek ki işçilerin beşte dördü Pravdacı kararları kendi kararları belliyor, Pravdacılığı onaylıyor ve fiiliyatta Pravdacılığın etrafında toplaşıyor.
İşte bu entelektüel grupların değil, işçilerin gerçek birliği, sadece lafta değil, pratikte birlik, salt bir vaat olmanın ötesinde, tüm Rusya genelinde işçi sınıfı hareketi içinde iki buçuk yıllık bir çabanın sonucu olarak gerçekleşen bir birliktir.
Bu birlik ve işçilerin beşte dörtlük çoğunluğuna teslim olmak için kavga etmeye devam etmek zorundayız. Bundan başka birliğe giden başka bir yol yoktur, olamaz. İşçiler, beşte dörtlük çoğunluğun beşte birlik azınlığın ya da hâlihazırda işçi desteğinden mahrum entelektüellerin işçilerin çoğunluğuna âit iradeyi takmamalarına izin vereceğine inanacak kadar çocuk değildirler! Bu fikir bütünüyle anlamsız ve saçmadır.
Bırakalım bu isimler Pravda cılara küfretsinler ve onlara “gaspçılar” desinler. Bırakalım bu küfür, tasfiyecileri, Plehanof’u, Troçki’yi, Vperyodcuları, Bundcuları ve tenezzül eden diğer tüm isimleri birleştirsin. Bu küfür kendi iktidarsızlıklarına karşı öfkeli olan küçük iktidarsız gruplardan geliyor. İşçi kitlelerinden kendilerini kopartan bu küçük iktidarsız gruplardan kopan bu “birlik” yaygarası düpedüz ikiyüzlülüktür, zira birliğe halel getirenler ve ayrılıkçı taktikler aracılığıyla çoğunluğun iradesini takmayanlar bu gruplardır.
Bu gruplar nafile uğraşıyorlar. Ettikleri küfür de dikkate değmez. Pravdacı işçiler öfkeli ama iktidarsız entelektüel gruplardan gelen her türlü küfre rağmen işçilerin birliğini inşa ediyorlar ve bu inşa sürecine devam ediyorlar.
V. I. Lenin
Trudovaya Pravda, Sayı: 2
30 Mayıs 1914
Collected Works [Toplu Eserler]
Cilt: 20, s. 319-21