İslam Cumhuriyeti Neden Hayatta Kaldı?

İran İslam Cumhuriyeti için ölüm ilânları doğumundan da önce ortalığı kaplamıştı. 1979’un en ateşli aylarında, İslam Cumhuriyeti’nin resmî anlamda ilân edilmesinden önce, birçok İranlı gibi kimi yabancılar, akademisyenler, gazeteciler, olaylara iştirak edenler, gözlemciler, muhafazakârlar ve devrimciler, devrimin yenilgisinin eli kulağında olduğunu kendilerine güvenen bir tonda dillendirdiler. Her sokak protestosunu, işçi grevini ve köylü direnişini çöküşün habercisi olarak gören bu kişiler, yeni rejime en fazla birkaç ay ya da en iyi ihtimalle birkaç yıl veriyorlardı.
Bu tarz tahminler anlaşılabilirdi. Her şeyden önce İran -dünya tarihinden söz etmeye bile gerek yok- dört başı mamur birkaç teokrasi üretmişti. Rejimler sıklıkla bir tür teokrasiye dönüştü. Cromwell’in İngiltere’si generallerce ve toprak ağalarınca kontrol edildi. Luther'ci krallıkları yönetenler vaizlerden ziyade prenslerdi. Totaliter devletlerin ilklerinden olan Kalvin’in Cenova’sı ilahiyatçılarca değil, din kurumuna mensup olmayan avukatlarca idare edildi. Dahası 1979’da çok az insan ilahiyat eğitimi almış mollaların yarım yüzyıl boyunca modern gelişme yöntemleri deneyimlemiş ve yüz binlerce mühendise, doktora, bilim insanına, memura, öğretmene ve sanayi işçisine yurt olan bir ülkeyi yönetebileceği ihtimalini düşünebilirdi. Ezoterik Ortaçağ kaynaklarına doymuş olan mollalar, yirminci yüzyılın ağır meseleleri ile nasıl uğraşabilirlerdi? 1979’da, troçkist olması da gerekmeyen bir kişi, Şah’ın devrilişinin daha kapsamlı bir Sürekli Devrim için kaçınılmaz ve hızlı bir biçimde yolu açtığını bile düşünebilirdi.
Kimi alâmetlere rağmen, İslam Cumhuriyeti otuz yıl boyunca yaşamayı sürdürmekle kalmadı, ayrıca yakın dönemde komşularını ve dünyanın tek süpergücünü tehdit eden başlıca Ortadoğulu güç hâline geldi.
ABD’de İran çoğunlukla Sasani İmparatorluğu ile Üçüncü Reich ya da SSCB ile halifeliğin ilk dönemi arasındaki bir karışım olarak resmedilir. Dördüncü sınıf ordusuyla bir üçüncü dünya devletinin böylesine şişirilen imajının arkasındaki jeopolitik nedenleri bir tarafa bırakacak olursak, önümüzde duran en önemli soru şudur: İslam Cumhuriyeti’nin otuz yıl boyunca hayatta kalmasının sebebi nedir?
Bu sorunun akla hemen gelen dört ayrı cevabı vardır. Ancak hiçbiri de ayrıntılı bir incelemeye dayanmaz. İlki, molla sınıfına dayanan rejimin yoğun bir terör uygulamış olmasıdır. Rejimin zaman zaman teröre başvurduğu doğrudur: 1979’da, devrimin hemen sonrasında, önemli bölümü Şah yanlısı olan 757 kişi idam edilmiştir; 1981-1985 arası dönemde, yarı Marksist Halkın Mücahitleri’nin başlattığı isyanın bastırıldığı yıllarda 12.500; 1988’de, Irak ile yapılan sekiz yıllık savaştan kısa bir süre sonra 2.000 mahkûm idam edilmiştir, bu mahkûmların önemli bölümü gene Mücahit üyesidir. Ancak grotesk bir nitelik arz eden bu katliam İngiltere, Fransa, Meksika, Rusya ve Çin devrimleri ile kıyaslandığında sönük bile kalır. Aynı şekilde sözkonusu rakamlar, Endonezya, Orta Amerika ve hatta 1848 ya da 1870’te Fransa’da gerçekleşmiş olan sağcı karşı devrimlere ait rakamlarla kıyaslandığında görece küçüktür. Rejim de bu süreçte şiddetten kendisine düşen payı almıştır. Mücahitler, 1981-81’de, içinde cumhurbaşkanının, başbakanın, molla sınıfının başı olan Ayetullah Muhammed Beheşti’nin, birçok bakanın, milletvekilinin, hâkimin, imamın ve İslamî Devrim Muhafızları'nın bulunduğu yaklaşık 2.000 kişiye suikast düzenlemişlerdir. Şiddet bütün olarak İslam Cumhuriyeti’ni güçlendirmek yerine zayıflatmıştır.
İslam Cumhuriyeti’nin hayatta kalışının ikinci nedeni olarak İran-Irak Savaşı (1980-88) gösterilir. Irak saldırısının milleti hükümetin arkasında toparladığı doğrudur. Ancak Mayıs 1983’te Irak sınırından geçerek, “savaş, zafere kadar savaş” ya da “Kudüs’e giden yol Bağdat’tan geçer” sloganları altında süren kavga esas olarak İslam Cumhuriyeti’ne zarar vermiştir. Savaşın son beş yılında yaşanan insan kayıpları, şehirlerin yıkımı ve mali yükün artması sonrası Ayetullah Ruhullah Humeyni 1988’de ta Mayıs 1983’te önerdiklerini kabul etmeye zorlamıştır. Rejim savaşı "Dayatılmış Savaş" olarak nitelendirmiş, oysa savaş bir değil birden çok yoldan İran’a dayatılmıştır.
Herkesçe paylaşılan üçüncü yaygın izah, petrol gelirleridir. Petrol gelirlerinin İran hükümet mekanizmasının çarklarını komşu “rantiyeci devletler” kadar yağladığı doğrudur. Ancak petrol gelirleri tüm rejimlerin doğuşunda ve çöküşünde rol oynayan ne bitimsiz bir lânet ne de Hızır misali bir güçtür. Her şeyden önce petrolün Şah’ın yaşamasını güvence altına alamadığı açıktır. 1979’dan beri İslam Cumhuriyeti milletlerarası petrol fiyatlarındaki dengesiz ve aşırı iniş çıkışlardan çok çekmiştir. 1981’de varil başına 39$’a ulaştıktan sonra petrol fiyatları 86’da 9$’a düşmüş, seksenlerin sonlarında 20$ civarında gezinmiş ve 99’da 10$’ın altına düşmüştür. Petrol fiyatları ABD’nin 2003’teki Irak işgaline dek ciddî bir patlama yapmamıştır. Son otuz yıl süresince ülke, uzun süreli bolluk kadar kıtlık da tecrübe etmiştir.
İslam Cumhuriyeti’nin dayanıklılığına ilişkin ileri sürülen dördüncü sebep, Şiîliktir. 1978’deki kitlesel gösterilerin dinin etkisini göz ardı ederek analiz edilemeyeceği doğrudur. “Her yeri Kerbelâ, her ayı Muharrem, her günü Aşure kılın” türünden güçlü bir şiar bunun ispatıdır. Ancak Şiîlik gerçek cevap olamaz, zira böylesi bir cevabı kabul etsek bile, 1500’den beri çoğunluğu Şiî olan İran’ın 1979’a kadar neden bir İslamî cumhuriyet üretemediği sorusu askıda kalır. Sözkonusu 470 yıl süresince Şiîlik en iyisinden apolitik ve dingin bir unsur, en kötüsünden muhafazakâr ve gerici addedilmiştir. Hiçbir tarihçi, Şiîliğin yüzlerce yıl emperyalizm, kralcılık ve siyonizm tarafından bozulduğu, İslam’ın devrimci doğasının üzerindeki örtünün kaldırılması için Humeyni’nin beklendiği türünden bir izahata meyledemez. “Cumhuriyet ayakta kaldı, çünkü o İslamî idi” türünden bir izah totolojidir.
Eğer bu izahlar kâfi değilse, ne tür bir izahta bulunulabilir? Gerçek cevap dinde değil, ekonomik ve sosyal halkçılıkta (popülizmde) yatar. Yetmişlerin başlarında İran sadece kraliyeti cumhuriyetle ikame etmek anlamında politik alanda değil, ayrıca ekonomik ve sosyal bakış anlamında radikal bir aydın nesli üretti. Bu nesil, sınıfsal yapıyı tepeden tırnağa değiştirmek istiyordu. Bu neslin öncüsü, devrimi görmek nasip olmayan, ama öğretileri devrimci hareketin yakıtını teşkil eden Ali Şeriati idi. Cezayirlilerden, Che Guevara’dan ve Ho Chi Minh’den ilham alan Şeriati, kısa ömrünü Şiîliği devrimci bir ideoloji olarak yeniden yorumlamaya ve onu marksizmle sentezlemeye vakfetti. Şeriati, bir anlamda Katolik kurtuluş teolojisinin Şiî versiyonunu üretti. Öğretileri sadece lise ve üniversite öğrencileri değil, genç ilahiyat öğrencileri arasında da yankı buldu. Bu gelişme çağındaki teologlar (nadiren dillendirilen din adamları sınıfı karşıtı görüşler hariç) onun düşüncelerini kolaylıkla benimsediler. Örneğin bir teoloji öğrencisi, daha ileri giderek, İmam Hüseyin’i Che Guevara’ya, Kerbelâ’yı da Sierra Maestra’ya benzetti.[1] 1978’de sokaklarda ve çarşılarda gösteriler ve direnişler örgütleyenler çoğunlukla Şeriati’den ilham alan lise ve üniversite öğrencileriydi. Onun ürettiği ve geleneksel Şiîlikten çok Üçüncü Dünya halkçılığı ile ortaklaşan sloganları kimi zaman Humeyni’nin devrim süresince kullandığı sloganlar ve pankartlar aracılığıyla yol buldu. Bunlar arasında en yaygın olanları şunlardı:
Düşmanımız emperyalizm, kapitalizm ve feodalizmdir!
İslam zalimlere değil mazlumlara aittir!
Tüm dünyanın mazlumları birleşin!
İslam halkın afyonu değildir!
İslam eşitlik ve sosyal adalet içindir!
İslam sarayları değil, gecekonduları temsil eder!
İslam sınıfsal farklılıkları ortadan kaldıracaktır!
İslam zenginlerden değil, kitlelerden doğar!
İslam topraksızlığı ortadan kaldıracaktır!
Kapitalizmin ya da feodalizmin değil, İslam’ın hizmetindeyiz!
İslam, açları zenginlerin pençesinden kurtaracaktır!
Fakirler Peygamber için, zenginler ise O’na karşı dövüşürler!
Fakirler devrim için ölürler, zenginler ona karşı kumpas kurarlar!
Bağımsızlık, hürriyet, İslam Cumhuriyeti!
Hürriyet, eşitlik, İslam Cumhuriyeti!
Sözkonusu halkçılık sadece devrimin başarısını değil, İslam Cumhuriyeti’nin bugüne dek ayakta kalmasını da izah etmemize yardımcı olur. 175 maddelik cumhuriyet anayasası bu genel istekleri ülkeye özgü, yazılı birer vaade dönüştürdü. Cumhuriyet sefaleti, cehaleti, gecekonduları ve işsizliği ortadan kaldırmayı vaat etti. Halka parasız eğitim, herkesin ulaşabileceği tıbbî bakım, yeterli barınma hakkı, emeklilik, maluliyet maaşı ve işsizlik sigortası vermeye ahdetti. “Hükümet, adı geçen hizmetlerin ülkedeki her bireye temin etme konusunda yasal zorunluluğu olduğunu beyan eder.” Kısacası İslam Cumhuriyeti zararlı görülen Amerikan örneğinden çok, görece daha uygun görülen Avrupa örneğine yakın biçimde, dört başı mamur bir refah devleti yaratmaya söz verdi.
Dışarıya dönük kötü imajına karşın İslam Cumhuriyeti, son otuz yıl süresince bu vaatleri yerine getirme konusunda önemli adımlar attı. Bu noktada askerî harcamalardan çok sosyal harcamalara gidildi; Eğitim, Sağlık, Tarım, Emek, Barınma, Refah ve Sosyal Güvenlik bakanlıklarına daha fazla ayrıldı. Şah döneminin son yıllarında askerî harcama gayrisafi millî hâsılanın yüzde on sekiziydi. Bu rakam bugün yüzde dörde düşmüş durumdadır. Birçok yönden gelişen bir diğer bakanlık da Sanayi Bakanlığı idi; 79-80 arası dönemde sahipleri yurtdışına kaçmış olan fabrikalara el konuldu. Tek seçenek, bu fabrikaları kapatmak ve kitlesel işsizliğe yol açmaktı. Bu fabrikaların eski rejimin sübvansiyonları ile işleyebiliyor olması sebebiyle yeni rejimin sözkonusu fabrikaları yeniden sübvanse etmek dışında bir yolu yoktu.
Devrim sonrası nesiller arasında cehaleti ortadan kaldırma konusunda rejim önemli sonuçlara ulaştı, okuryazar oranını 47’den 85’e çıkardı.[2] Bu oran kadınlar arasında 35’ten 80’e çıktı. Devlet ilkokula giden öğrenci sayısını 4.768.000’den 5.700.000’e; ortaokul öğrencisi sayısını 2.1 milyondan 7.6 milyona, teknik okul öğrencisi sayısını 201.000’den 509.000’e, üniversite öğrencisi sayısını 154.000’den 1.5 milyona çıkardı. Üniversite öğrencileri arasında kadınların oranını yüzde 30’dan 62’ye yükseltti. Sağlık ocaklarının katkısıyla doğumda hayat beklentisi 56’dan 70’e çıktı ve bebek ölümleri oranı ise binde 104’ten 25’e düştü. Doğum oranı 3.2’den 2.1’e indi; doğurganlık oranı, yani bir kadının ömrü boyunca doğurduğu ortalama çocuk sayısı yediden üçe indi. 2012’de bu sayının ikiye düşmesi, başka bir deyişle, İran’ın yakın gelecekte sıfıra yakın nüfus artışına sahip olması bekleniyor.
İslam Cumhuriyeti, diğer metalara nazaran tarımsal ürünlerin fiyatlarını artırmak, kısmen de kırsal bölgelere okullar, sağlık ocakları açmak, yollar yapmak, elektrik ve su bağlamak suretiyle şehirle köy arasındaki uçurumu bir biçimde kapattı. Köylüler ilk kez motosiklet ve küçük kamyonet türünden kimi tüketim maddelerini satın alabilecek duruma geldiler. Rejimi bütünsel ele alan bir ekonomiste göre, köyde yaşayan ailelerin yüzde 80’i buzdolabı, yüzde 77’si TV ve yüzde 76’sı gaz sobası sahibidir.[3] Bunun dışında köyde ikamet eden 220.000 aile eski seçkin ailelerden müsadere edilen 850.000 hektar araziyi işlemektedir. Beyaz Devrim’in başlarında arazi temin eden 660.000 aile ile birlikte bu aileler sadece sosyal hizmetlerden değil, ayrıca devletin sübvanse ettiği kooperatiflerden ve koruyucu gümrük duvarlarından istifade eden önemli bir köylü sınıfını teşkil ediyorlar. Bu sınıf, rejimin kırsaldaki sosyal zemini olarak işlev görüyor.
Rejim ayrıca şehirdeki yoksullukla ilgili meselelerle de uğraştı. Gecekondular yerine düşük gelirli barınma alanları inşa edildi, kötü durumdaki bölgeler güzelleştirildi, elektrik, su ve kanalizasyon konusunda işçi sınıfının yoğunlukta olduğu bu bölgeler desteklendi. Rejimin tam boy cepheden muhalifi olan bir Amerikalı gazeteci de bu gerçeği kabul ediyor: “İran sefalete dair çok az işaret veren modern bir ülke hâline gelmiştir.”[4] Bunun dışında rejim, ekmek, yakıt, gaz, ısınma, elektrik, ilâç ve kamusal ulaşım gibi alanlarda yaptığı cömertçe katkılarla hem şehir hem de kırsaldaki altsınıfın gelirlerini artırdı. Rejim elbette ne sefaletin kökünü kazıyabildi ne de zenginle fakir arasındaki uçurumu kapatabildi, ancak en azından altsınıf için güvenli bir ağ ördü. Aynı bağımsız fikirli ekonomistin ifadeleri ile söylemek gerekirse: “Sefalet orta gelirli gelişen ülkeler için gıpta edilecek bir seviyeye indi.”[5]
Fiilî gerçekte giderek genişleyen merkezî bakanlıklara ek olarak İslam Cumhuriyeti aynı zamanda Mustazafin (Mazlumlar), Şehit Evleri, Alevi ve İmam Humeyni Yardım Dernekleri gibi sayısız yarı bağımsız kurum kurdu. Mollaların ya da ayetullahın atadığı ve ona sadık olan kişilerce yönetilen bu dernekler, millî ekonominin yüzde 15’ini kullanmakta ve merkezî hükümetin bütçesinin neredeyse yarısını kontrol etmektedir. Mal varlıkları, önemli bir bölümü eski seçkinlerden müsadere edilen işletmelerdir. Bu işletmelerin en büyüğü olan Mustazafin Derneği 140 fabrikayı, 120 maden ocağını, 470 ziraî işletmeyi, 100 inşaat şirketini ve sayısız köy kooperatifini idare eder. Ayrıca İttilaat (İstihbarat) ve Keyhan (Dünya) adında, ülkenin önde gelen iki gazetesini elinde bulundurur. Guardian’a göre, 1993’te derneğin 65.000 çalışanı ve 10 milyar doları aşan yıllık bütçesi vardır.[6] Derneklerin bir kısmı, gaziler için üniversite kotaları koyma konusunda etkin olan, yüz binlerce kişiye emeklilik hakkı, barınma imkânı ve sağlık sigortası yanında ücret ve kazanç temin eden birer lobidir. Başka bir deyişle bu dernekler, görece daha geniş refah devletinin içinde konumlanmış birer küçük refah devletidir.
Refah devletinin oynadığı bu önemli rol, sözkonusu harcamaları İran siyasetinin üçüncü ayağı hâline getirmiştir. İster muhafazakâr ya da liberal, ister reformist ya da köktenci, ister radikal ya da ılımlı, ister sermaye ya da emek yanlısı olsun, bazı siyasetçiler ülke içinde veya dışında, büyük ve güçlü hükümetin “ahlâkî tehlikeler”ine karşı çıkan Şikago Okulu mensubu ekonomistlerden tavsiye alma konusunda yeterince cevvaldirler ve bu çevreler serbest ticaretin, özelleştirme, küçük hükümet, işletme rekabeti, maliyet etkinliliği, verimlilik, girişimcilik, küreselleşme ve Dünya Ticaret Örgütü’ne girişin “erdem”leri karşısında mest olmaktadırlar. Esasında devrimden beri birçok siyasetçi ekonomik popülizme çeşitli derecelerde katkı sunmuştur. Eski cumhurbaşkanları Ali Ekber Haşimi Rafsancani ve Muhammed Hatemi gibi kimi siyasetçiler sosyal programlarla ayartılmaya hazır popülistleri bir biçimde susturmuşlardır. Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad gibi su katılmamış birer popülist olan diğer isimler ise sosyal programların genişletilmesi suretiyle “petrol gelirlerini halkın yemek masasına getirme” sözü verirler. Popülizmin de bir sınırı olsa da gerçekçi düşünen kişiler bile güvenlik ağında büyük bir kesintiye gidemiyor: örneğin Ahmedinecad sübvanse edilen benzine kota koydu.
Önümüzdeki yıllar rejimin popülist programlarla ilgili taleplerle eğitimli orta sınıfın -özellikle ironik biçimde rejimin en önemli başarılarından biri olan ve giderek genişleyen üniversite mezunu ordusunun- talepleri arasında bir denge tutturma becerisini sınayacaktır. Bu yeni toplumsal tabaka sadece, işe ya da tutarlı bir hayat standardına değil, eskiye nazaran daha geniş bir sosyal hareketlilik alanına ve dış dünyaya erişime muhtaçtır ki bu, özellikle çok iyi korunan yerli sanayilere yönelik birer tehdittir; sözkonusu ihtiyaçların tatmini ardından bir sivil toplumun oluşması ve yaşama imkânlarını genişletmesi mümkündür. Rejim yeni petrol ve gaz geliri kaynakları bulduğu takdirde rejimin bahsi edilen güçlü talepleri karşılaması mümkün olabilir, ancak böylesi bir durumda rejimin Washington ile ilişkilerini belirgin ölçülerde geliştirmesi gerekecek ve böylelikle ekonomik yaptırımlar kaldırılabilecektir. Yaptırımların kaldırılmaması hâlinde İran, geniş gaz rezervlerini artırmak için muhtaç olduğu teknolojiye ve sermayeye ulaşamaz. Eğer yeni gelirler temin edilmezse, sınıf politikası rejimin başına yeniden belâ olacaktır. Otuz yıl boyunca halkçılık sınıf politikasının keskin ucunu köreltmeyi bilmiştir. Ancak gelecekte bu konuda aynı beceriyi göstermesi mümkün değildir.
Ervand Abrahamyan
(2008)
Dipnotlar
[1] Abrahamyan, Modern İran Tarihi adlı çalışmasında bahsedilen ilahiyatçı için kaynak gösterir: A. Rizai, Nasihat-ı Hüseyini (Hüseyin'in Hareketi -Springfield, Montana: Liberation Movement of Iran Publications (İran Kurtuluş Hareketi Yayınları), 1975.
[2] Bu istatistiklerin büyük bölümü hükümet raporlarından alınmıştır. Bu raporların güncellenmiş özetleri için bkz.: Ortadoğu Enstitüsü, Iranian Revolution at 30 (30. Yılında İran Devrimi) (Washington, DC, 2009).
[3] Cevat Salihi-İsfahani, “Poverty and Inequality Since the Revolution,” (Devrimden Bugüne Sefalet ve Eşitsizlik) The Iranian Revolution at 30 (Washington, DC: Ortadoğu Enstitüsü, 2009), s. 107.
[4] Laura Secor, “The Rationalist” (Akılcı), New Yorker, 2 Şubat 2009.
[5] Salihi-İsfahani, s. 105.
[6] Guardian, 9 Temmuz 1993.
Devamını oku ...

Peru: Amazon Halkları Direnişte

APRA [Amerika Devrimci Halk İttifakı -Perulu merkez sol parti -ç.n.] Yerli Amerika’nın destekçisi olduğunu ilân etmemiş miydi? Ne kadar sorgulanabilir bir nitelik arz etse de kurucularının [Haya de la Torre -ç.n.] bu yönde yazılı olarak verdiği kimi destekler mevcut. Oysa Lima’daki APRA hükümeti Amazon yerlilerine karşı korkunç bir katliam gerçekleştirdi.
Yerlilerin tek yaptığı, atalarından yadigâr topraklar üzerinde hak iddia etmek, kendi kaderlerini tayin etme, çevreyi koruma ve uluslararası hukukla yeni Bolivya, Ekvator ve Venezüella anayasalarında kutsal addedilen talepleri dillendirmekten ibaret. Önemli bir biyolojik çeşitlilik arz eden ve ülkenin neredeyse yarısını kaplayan Amazon ormanları su kaynakları, ormancılık imkânları, petrol ve mineral yataklarına sahip. Başkent sakinlerinin açgözlülüğünü giderme konusunda Peru ve tüm dünyaya değeri ölçülemez katkılar sunuyor.
Perulu Amazon halkı, bin yıllık saf kültürlerini yağmur ormanları ile ilişki içinde geliştirdi. Bu kültür, bahçıvanlık, avcılık, balıkçılık ve toplayıcılık üzerine kurulu. Onların flora ve fauna ile ilgili bilgileri Amazon’da yapılacak geliştirme projeleri için özel bir anlama sahipti oysa. İlerlemeye karşı olmamakla birlikte onlar, esasta “Batı”nın ve Lima oligarşisinin doğaya yönelik ırkçı ve açgözlü saldırılarına göğüs geriyorlar. Özel toprak mülkiyetine karşı olan diğer yerli halklar gibi onlar da piyasaya, hattâ kapitalizmin krizine kurban gitmemek için mücadele ediyorlar.
Hükümetin saldırı düzenlediği Bagua bölgesinde yaşayan Awajum ve Wampis halkları direngen halklar ve İspanyol fetihleri ile cumhuriyetçi toprak ağalarının sömürgeci siyasetlerine hiçbir zaman boyun eğmemişler. Karşılarında bir halklar koalisyonu bulan emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri eşi benzeri görülmemiş bir körlük içinde. Amazon’a akan sermayenin sözcülüğünü yapan El Comercio gibi neo-liberal gazeteler, önceden yerlilerle diyalog kurmadıkları için başkan Alan García ve Kongre’yi suçluyorlar. Hükümet ise Bolivya ve Venezüella’yı müdahil oldukları için suçluyor, sanki Yerliler kendi çabalarıyla böylesi bir projeyi oluşturup hayata geçirmekten acizlermiş gibi.
Amazon halkları ortaya koydukları bu direnişte oldukça karmaşık kimi örgütsel formlar ürettiler, kendi aralarında demokratik bir liderlik oluşturdular, güçlü bir inanç geliştirdiler ve tüm bunları sadece atalarından yadigâr bilgi ile değil, günümüz siyaseti ile ilgili tecrübelerle birlikte yaptılar. Bu gayretin ilk işareti, otuz yıl önce kurulan Peru Ormanlarının Gelişimi için Halklararası Birlik’in kurulması ile verildi. POGHB, uzun süre mücadele verebilme becerisini gösterebileceğini ve ayrıca hükümetle ihtiyatlı ve kararlı bir tutumla diyalog kurabileceğini kanıtladı.
Hükümet, 2008 tarihli kararnamesi ile petrolü ve vahşi ormanları ulusötesi şirketlerin sömürüsüne açınca POGHB, Ağustos ve Eylül’de protesto eylemleri için biraraya geldi ve kararlardan birini iptal etmesi, diğer ikisini yeniden gözden geçirmesi konusunda hükümeti zorladı. Ancak aradan aylar geçmesine karşın, yasama ve yürütme fiiliyattaki çelişkileri çözme konusunda tek bir adım atmadı. Sadece başbakan üzerinden, o da kimi Yerli liderler aracılığıyla, diyaloga girilebildi. Parlamento ile görüşmelerin tıkanması noktasında Yerliler 9 Nisan’da bölgeye giden yolu kapattılar; bu direniş, hükümetin helikopter destekli bir polis saldırısı ile 6 Haziran’da direnişi kırmasına dek sürdü. 25 yerlinin öldürüldüğü bu katliamda Yerli lideri Riposto her iki taraftan düzinelerce kişinin öldüğünü bildirdi.
Uzun süre Awajum yerlileri ile birlikte yaşamış olan bir Cizvit misyoneri şunları söylüyor: "[Yerliler] saygı gördüklerinde, kendilerine ve çocuklarına yönelik bir tacizde bulunulmadığı ve adaletsizliğe maruz kalmadıkları sürece her daim barışçıl ve iyi insanlardır […] aksi takdirde hemen isyan ederler." Garcia’nın ve kabinesinin göz ardı ettiği bu gerçek birçok tarihçi tarafından da onaylanıyor. Şimdilerde Perulular, kimi suç örgütlerini devreye sokması sebebiyle istifasını istedikleri hükümete karşı, katliamın gerçekleştiği günü Millî Protesto Günü olarak anıyorlar.
Ángel Guerra Cabrera
[Peru Komünist Partisi]
Devamını oku ...

Lübnan Seçimlerinde Gerçekte Ne Oldu?

7 Haziran’da gerçekleşen Lübnan seçimlerinden itibaren hâkim medya, seçim sonuçlarının açık biçimde Hizbullah ve koalisyon üyelerinin “ezici bir mağlubiyet” tattığını söyledi. New York Times liderliğindeki bir kısım medya bileşenleri daha da ileri gittiler ve Obama’nın Kahire konuşmasının yaşanan farklılaşmanın ve seçimlerin batı yanlısı koalisyon lehine sonuçlanmasının nedeni olduğunu iddia ettiler.
Tam anlamıyla saf bir hayâlden ibaret olan bu yaklaşım, bahis konusu çevrelerin Lübnan siyasetinin doğasını yanlış anladıklarını ve zemindeki gerçekler hakkında cahil olduklarını gösterir.
Öncelikle kimi gerçekleri doğru kavrayalım: bir önceki parlamentoda Hizbullah ve onun koalisyon üyeleri 128 koltuklu parlamentoda 58, hükümetteki koalisyon ise 70 koltuk sahibiydiler. 2005’te suikasta kurban gitmiş olan eski Sünni başbakan ve milyarder Refik Hariri’nin oğlu Saad Hariri liderliğindeki koalisyon hükümeti Suudi Arabistan gibi Batı ve Batı yanlısı Arap hükümetlerine dost olan parti ve gruplardan oluşuyor. Aynı zamanda bu koalisyon Falanjistler ve Lübnan güçleri gibi Maronit kiliselerinin desteğini alan geleneksel Hristiyan Maronit partilerini de içeriyor. Diğer yandan, muhalefet koalisyonunun liderliği ise esas olarak Hizbullah ve Emel gibi Şiî partilerinin elinde ve ana Maronit partisi ile General Michel Aoun liderliğindeki Özgür Vatansever Hareket ile ittifak hâlinde. Bir tarafında ABD, İsrail ve diğer “ılımlı” Arap hükümetlerin, diğer tarafında İran, Suriye ve direniş yanlısı hareketlerin bulunduğu ayrışmada bu muhalefet koalisyonu açık biçimde ikinci tarafı destekliyor.
Bir önceki parlamentoda tartışılan ana meselelerden biri, Batı yanlısı koalisyonun 2006 Yaz savaşında İsrail’in bile söküp atmayı başaramadığı direniş hareketi Hizbullah’ın silâhsızlandırılması idi. Bu sebeple Batı yanlısı gruplar, İsrail’in askerî açıdan beceremediği işi politik olarak halletme yolunu denediler. ABD tarafından Bush yönetimi sürecince bu amaca ulaşmak adına uygulanmış, bu noktada bazı insafsız sonuçları doğurmuş olan basınç, son bir yılda yeni bir yüzleşmeyi tetikledi ve son seçimlerle de doruğuna ulaştı.
Lübnan’da seçimlere yönelik siyasetin demokratik ilkelerle arası bozuktur, zira bu ilkeler sekter bir siyaset tarzına dayanır. Parlamentoda koltuk sayıları ana dinî gruplara bölüştürülmüş durumdadır, bölüştürme işlemi nüfusa değil, on beş yıllık iç savaş sonucunda, 1989’da varılmış eski bir mutabakata dayanır. Örneğin son seçimde Şiîlerin 873.000, Sünnilerin 842.000 kayıtlı seçmeni varken, her bir gruba yirmi yedi koltuk verilmiştir. Diğer yandan Hristiyan Maronitler'in 697.000, Dürzîler'in 186.000 kayıtlı seçmeni vardır, birinci gruba 34, ikinci gruba 8 koltuk verilmektedir. Oysa sayısal anlamda hak ettikleri bundan daha azıdır. Ek olarak 120.000’den fazla mülteci Lübnanlının Hariri kabilesinin mali desteği ile uçağa bindirilip ülkede oy kullanmaları sağlanmıştır. Tahminen bu kütlenin dörtte üçü koalisyon hükümetine oy vermiştir.
Bu arka plan üzerinden Lübnanlılar fiiliyatta nasıl oy kullandılar?
Üç milyon civarında kayıtlı seçmenin yüzde elli ikisinin oy kullandığı seçimlerde Hizbullah koalisyonu liderliğindeki muhalefet oyların yüzde 55’ini (840.000), koltukların ise sadece yüzde 45’ini aldı (57). Hizbullah diğer koalisyon üyelerine hürmeten on bir aday çıkardı ki bu sayı bir önceki seçimlerde de aynıydı. Bu adayların hepsi seçimleri ezici çoğunlukla kazandı. Diğer yandan, koalisyon hükümeti oyların yüzde 45’ini (692.000), koltukların ise yüzde 55’ini aldı. Özünde koalisyon hükümeti 68 koltuk kazanırken, bağımsızlar 3 koltuk kazandılar, ancak bu bağımsız milletvekilleri sonradan koalisyon hükümetine dâhil oldular ve koalisyonun koltuk sayısını 71’e çıkardılar.
Başka bir deyişle, bugünkü parlamentoya yapılan makyaj geçmişe nazaran sadece bir koltuğun yerini değiştirdi ve bu da bağımsızların koalisyon hükümetine katılmaları konusunda ikna edilmeleri sayesinde oldu. Dahası esas sürpriz, Hizbullah’ın koalisyon üyesi olan General Aoun’un partisiydi; parti Hristiyan rakiplerine göre daha az sayıda koltuk kazanmasına rağmen, İçişleri Bakanlığı’nın ilân ettiği sonuçlara göre, Hristiyan oylarının yüzde elli ikisini aldı. Bu rakamlar, o da sadece hayâller dünyasında, “Hizbullah koalisyonunun programının inkârı” olarak ilân edilebilir; bu yaşananın "inkârı" olduğuna sadece hâkim medya, özellikle New York Times yazarı Thomas Friedman gibi tarafgir kişiler inanabilirler.
Demek ki seçimlerin gerçek hikâyesi şudur: Lübnan halkı muzaffer olamamış ve çoğunluğun hâkimiyetine ilişkin ilkeye saygı gösterilmemiştir. Hizbullah liderliğindeki koalisyon gerçekte Batı yanlısı koalisyondan yüzde on daha fazla oy almıştır. Başkan Obama geçen Kasım’da MacCain’in yüzde 47’lik oyuna karşılık yüzde 53 oy aldığında medya ve uzman siyasetçiler tarafından bu, Cumhuriyetçiler için “ezici bir mağlubiyet” olarak nitelendirilmiş, hakikî bir değişim için emir telâkki edilmiştir.
Lübnan siyaseti sağı solu belli olmayan bir nitelik arz eder. Bugünün müttefiki, yarının can düşmanı olabilir. Örneğin Dürzî lider Velit Canpolat uzun yıllar boyunca Suriye’nin Lübnan’daki müttefikidir, ancak ülkedeki politik kayma sonucu birkaç yıl önce Suriye karşıtı olmuştur. Ancak Canpolat son zamanlarda muhalefete dostane teklifler götürmektedir. Son politik koşullarda pek de mümkün olmasa da, sekiz koltuğu elinde bulunduran Canpolat’ın saf değiştirmeyi gerekli gördüğü noktada, parlamento aritmetiği muhalefet lehine (65’e 63) değişecektir.
Şimdi esas soru, parlamentoda çoğunluğu teşkil eden hükümetin, patronlarını tatmin etmek adına, Hizbullah’a silâhlandırma hususunda baskı uygulayıp uygulamayacağıdır. Eğer böylesi bir politika uygulanmak durumunda kalırsa, hızla bir krize yol açar, seçim günü kendisini gösteren Lübnan halkının büyük çoğunluğu sokaklara dökülüp protestolar düzenler ve seçim günü sergiledikleri gerçek tutuma saygı duyulmasını talep eder.
Esamül Emin
Devamını oku ...

Birlik

“İşçiler bölünmelerden bıkmış durumdalar. İşçiler birlik istiyorlar. İşçiler, kimi zaman huzur bozucu tartışmalar biçimini bile alabilen bölünmelerden nefret ediyorlar […].”
Bu türden, benzer ifadeler bazen işçilerin ağzından da çıkabiliyor.
İşçiler gerçekten de birliğe muhtaçlar. Hatırda tutulması gereken önemli bir husus, kendilerinden başka kimsenin onlara birlik bahşedemeyeceği, birliğe ulaşma konusunda kimsenin kendilerine yardım edemeyeceği gerçeğidir. Birlik “vaat edilemez” -bu tür bir vaat sadece nafile bir böbürlenme, kendi kendini aldatmadan ibarettir; birlik entelektüel gruplararası “anlaşmalar”dan neşet etmez. Böyle olduğunu zannetmek son derece hazin, çocuksu ve cahilâne bir hayâldir.
Birlik kazanılmalıdır, bu kazanım sadece işçiler, sınıf bilinçli işçiler tarafından -inatçı ve ısrarlı bir gayret aracılığıyla- temin edilebilir.
Sayfalar dolusu mektuplarda “birlik” sözcüğünü yazmaktan, onu vaat etmekten ve bir kişiyi birliğin müdafisi olarak “ilân” etmekten daha kolay bir şey yoktur. Ancak gerçekte birlik yalnızca ileri işçilerin, tüm sınıf bilinçli işçilerin gayretleri ve örgütlenmeleri sayesinde ilerletilebilir.
Örgütlenme olmaksızın birlik imkânsızdır. Örgütlenme ise azınlık çoğunluğa teslim olmadıkça mümkün değildir.
Kimi tartışmasız gerçekler vardır. Kimse bunları sorgulayamaz. Yegâne -yegâne!- mesele, bunları yürürlüğe koyma meselesidir. Bu kolay değildir. Tüm sınıf bilinçli işçilerin çabasına, azmine ve dayanışmasına muhtaçtır. Ancak böylesi bir çabanın yokluğunda işçi sınıfının birliğinden söz etmek faydasızdır.
Amsterdam Enternasyonal Kongresi tarafından kabul edilmiş olan karar [1904 Ağustos’unda İkinci Enternasyonal Amsterdam Kongresi’nde kabul edilen “Parti birliği” kararına atıfta bulunuluyor. -ç.n.] tüm ülkelerdeki işçi partilerinin birliği hususunda baskı uygulamaktadır. Bu karar doğrudur. İşçilerin birliğini talep etmektedir, ancak bizimkiler de dâhil bu yöndeki tüm gayretler bu birliği işçilerin iradesine teslim olmayı reddeden entelektüel grupların birliğiyle ikâme etme yönünde cereyan etmektedir!
Bu hazin değilse de anlamsızdır.
İki buçuk yıl boyunca (1 Ocak 1912’den beri) tüm Rusya genelindeki sınıf bilinçli işçilerin çoğunluğu esasında Ocak 1912, Şubat 1913 ve 1913 Yaz’ında alınmış Pravda’cı kararlar etrafında birleşmiştir. Bunun kanıtı çeşitli gazeteler için hazırlanan koleksiyonlarda ifadesini bulan, işçi gruplarının miktarlarını gösteren kesin rakamlardır. İşçi kitleleri içinde destek bulamayan envai çeşit entelektüel grup bu rakamları inkâr edebilir ve bunlar karşısında sessizlik kumkumasına girebilir, ama sözkonusu rakamları asla ortadan kaldıramazlar. Bu rakamlar sadece ilgili entelektüel grupların işçi kitlelerinden kopmuş olduklarını ve hakikatten korktuklarını gösterir.
St. Petersburg’da gazeteler için yapılmış koleksiyonlarda ifadesini bulan işçi gruplarının sayısı:

Pravda’cılar
Tasfiyeciler
İki tam yıl için,
1912 ve 1913
2.801
750
1914’ün ortasına kadar
(1 Ocak’tan 13 Mayıs’a)
2.873
671
Toplam
5.674
1.421
Birçok kez yayımlanmış, asla gözden geçirilmemiş ya da itiraz edilmemiş olan bu rakamlar tasfiyecilerin sınıf bilinçli işçilerin sadece beşte birinin desteğine mazhar olduklarını gösterir (üstelik bu rakamlar tüm müttefiklerini içermektedir: Kafkasyalılar, troçkistler, bundistler ve Letonlar; bu günlerde müttefikleri kendilerinden ayrışıyor; Letonlar çoktan ayrıldılar).
Demek ki işçilerin beşte dördü Pravda’cı kararları kendi kararları belliyor, Pravda’cılığı onaylıyor ve fiiliyatta Pravda’cılığın etrafında toplaşıyor.
İşte bu entelektüel grupların değil, işçilerin gerçek birliği, sadece lafta değil, pratikte birlik, salt bir vaat olmanın ötesinde, tüm Rusya genelinde işçi sınıfı hareketi içinde iki buçuk yıllık bir çabanın sonucu olarak gerçekleşen bir birliktir.
Bu birlik ve işçilerin beşte dörtlük çoğunluğuna teslim olmak için kavga etmeye devam etmek zorundayız. Bundan başka birliğe giden başka bir yol yoktur, olamaz. İşçiler, beşte dörtlük çoğunluğun beşte birlik azınlığın ya da hâlihazırda işçi desteğinden mahrum entelektüellerin işçilerin çoğunluğuna âit iradeyi takmamalarına izin vereceğine inanacak kadar çocuk değildirler! Bu fikir bütünüyle anlamsız ve saçmadır.
Bırakalım bu isimler Pravda’cılara küfretsinler ve onlara “gaspçılar” desinler. Bırakalım bu küfür, tasfiyecileri, Plehanof’u, Troçki’yi, Vperyod’çuları, bundçuları ve tenezzül eden diğer tüm isimleri birleştirsin. Bu küfür kendi iktidarsızlıklarına karşı öfkeli olan küçük iktidarsız gruplardan geliyor. İşçi kitlelerinden kendilerini kopartan bu küçük iktidarsız gruplardan kopan bu “birlik” yaygarası düpedüz ikiyüzlülüktür, zira birliğe halel getirenler ve ayrılıkçı taktikler aracılığıyla çoğunluğun iradesini takmayanlar bu gruplardır.
Bu gruplar nafile uğraşıyorlar. Ettikleri küfür de dikkate değmez. Pravda’cı işçiler öfkeli ama iktidarsız entelektüel gruplardan gelen her türlü küfre rağmen işçilerin birliğini inşa ediyorlar ve bu inşa sürecine devam ediyorlar.
V. I. Lenin
Trudovaya Pravda, Sayı: 2
30 Mayıs 1914
Collected Works [Toplu Eserler]
Cilt: 20, s. 319-21
Devamını oku ...

Kürtleri İslam Üzerinden Vurmak

Diyarbakır’ın Ofis Semti'ndeki bir cadde üzerinde, direklere asılmış büyük bez parçasındaki ilâna takıldı gözüm. Bir konferans ilânıydı bu. Konferansın konusu 'Vahyin Işığında İslâm Kardeşliği', konferansçı Mustafa İslâmoğlu.
İslâmoğlu, geçmişte Kürt sorununa ilişkin yaptığı bir konuşma nedeniyle Ankara Ulucanlar Cezaevi'nde bir süre hapis yatmıştı. Hapisteyken kendisini bir grup arkadaşla ziyarete de gitmiştim. Kürt sorununda sıradan muhafazakâr reflekslerden farklı bir tonda ses veren Türk kökenli bir Müslüman/İslâmcı aydın. İslâmoğlu'nun konferansına katılamadım. Neler söylediğini bilmiyorum. Ama konferansın zamanlaması bana ilginç geldi. Bir seçim arifesinde Kürtler yine “İslâm Kardeşliği” adı altında tezvir (arabozuculuk) operasyonuna mı uğratılacaktı? Konferansı, AKP'ye yakın bir sendikanın düzenlemiş olması da bu kanaatimi teyit etti.
Doğrusu Kürtlerin birçoğunun, İslâmcıların tezvirci yaklaşımlarına artık pek güvenmediklerini düşünüyorum. “Biz İslâm kardeşiyiz zaten” diyerek Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerini iç ediyorlar. İslâm’da kardeş olmayı neredeyse Kürtlerin uluslararası hukukça tanınmış bireysel ve kolektif haklarının önüne engel olarak koyuyorlar.
Mustafa İslâmoğlu, vahyin ışığında Kürtlerin sorunlarını nasıl görüyor bilmem ama, sözgelimi ilahiyat doçenti olmuş bir İslâmcı meslektaşım Kürtlerin anadilde eğitim görmesine karşı olduğunu açık açık söylüyordu. Bilmem İslâmoğlu bu konuya ne der. Meselâ İslâmoğlu, Kürtlerin kendi yaşadıkları bölgelerine “Kürdistan” deme haklarına sahip olup-olmadığı konusunda ne der. Vahyin ışığında Kürtlerin bu hakkını görebiliyor mu acaba? Kürtlere anadilde eğitim hakkının verilmesi konusunda ne der acaba? Vahyin ışığı ona Kürtlerin bu hakkını görmesine imkân veriyor mu? Yoksa aşırı ışıktan gözü kamaşıyor da bu hakları görmüyor mu?
Geçen yıllarda Ankara İlahiyat Fakültesi'nden değerli dostum Kelâm profesörü İlhami Güler Bey bir vesile ile Diyarbakır’a gelmişti. Bir dostlar meclisinde arkadaşlardan biri İlhami Bey'e, “Kur'an’ın özü nedir?” mealinde bir soru yöneltti. İlhami Bey, “anamın diliyle söyleyeyim; Kur'an, adam olun, itoğlit olmayın, der” dedi. İlhami Bey'in bu açıkyürekliliği bana tesir etti ve benim de kalbimden bir soru çıplak olarak çıktı; şöyle sordum: “Peki sizce Kürtlerin anadilinin yasaklanması itoğlitlik midir?” İlhami Bey beklemediği bir soru ile karşılaşmışçasına biraz tereddüt ettikten sonra “evet” dedi. O gün bugündür hep, “Kur'an'a göre itoğlitliğin sınırlarının belirlenmesi üstüne” başlığı taşıyan bir makale yazmayı düşündüm; ama hâlâ yazamadım. Ama bir gün böyle bir makale yazacak olursam, Kürtleri İslâm üzerinden vurma olgusunun da bu sınırlar içinde olduğunu belirteceğim. Acaba Mustafa İslâmoğlu kardeşim, vahyin ışığında Kürtlere şimdiye kadar yapılan itoğlitlikleri teşhis edebildi mi? İslâmoğlu kardeşim, yedi yaşına kadar bir dili öğrendikten sonra, okula gittiğinde isteği dışında dilinin değiştirilmesinin ne olduğunu bilir mi? Vahyin ışığında, benim istemim dışında anadilimin değiştirilmesi zulmünü deşifre edebildi mi? Yoksa “istemim dışında” demeyi bile bana hak saymayan bir algıya mı sahip?
Yoksa herkes kendine göre mi bir vahiy ışığı tutturmuş gidiyor? Yoksa bir seçim arifesinde Kürtler yine mi İslâm Kardeşliği teraneleri ile aldatılacak? Benim bildiğim İslâm bu değil.
İslâm her şeyden önce dürüst olmayı gerektirir. Adam olmayı gerektirir. İlhami Bey'in dediği şey gibi olmamayı gerektirir.
Ahmet İnan
Devamını oku ...

Özgürlük Manifestosu

Ekonomik ve sosyal yükümlülüklerin altında köle olmak zorunda kalıp da, efendilerinden eşya ve hayvan gibi muamele görenler köle değildir. Gerçek anlamda köleler, ekonomik ve sosyal durumları onları köleliğe zorlamadığı hâlde kendi istekleriyle köle olmaya koşanlardır. Bu anlamdaki köleler saraylara ve çiftliklere sahiptirler. Ellerinde yeteri kadar mal ve servet vardır.
İşte gerçek köleler, kendi arzuları ile esareti kabul eden bu zavallılar güruhudur. Bu adamlar özgürlükten ürkerler ve şeref bu adamlara ağır gelir. Onlar için, kuşandıkları hizmetkârlık kemeri ve giydikleri altın yaldızlı kapıcı elbisesi, öğünme işareti olarak yeterlidir. Boyunduruk zincirleri kafalarında değil, benliklerindedir. Bu adamlar başıboş bırakılacak olursalar, hayatın akışı içinde kaybolurlar. Sosyal hayatın kalabalığı içinde ve zorlukları arasında şaşırıp kalırlar. Bu gerçek köleler böylesine basit olmalarına rağmen zalim ve gaddardırlar. Özgür olanlara karşı güçlü ve katı yürekli olup, onları yok etmek için arzu duyarlar. Onlara baskı ve işkence yapmaktan ve yaptırmaktan hoşlanırlar. Onlar, özgür insanları özgürlüğe iten etkenlerin ne olduğunu bilmezler ve bilmekte istemezler.
Özgürlük için uğraşmayı isyan; yükselme ve kurtuluş arzusunu başkaldırma; izzet ve şeref isteğini suç sanırlar.
Bu yüzden de içlerindeki intikam duygularını esirler kafilesinde kendileri gibi yürümeyen onurlu ve özgür kimselere zulmederek açığa dökerler...
Fakat ne olursa olsun istikbal özgür olanlarındır. Evet, istikbal ne kölelerin, ne de ayakları altında yuvarlandıkları efendilerindir. Evet, istikbal ancak özgür olanlarındır. Çünkü insanlığın özgürlük için yaptığı mücadeleden hiçbiri boşa gitmemiştir.
Evet, bugünlerde kölelerin sayısı çoğalmaktadır... Fakat özgür olanların sayı ve ölçüleri de kat kat artmakta bütün millet gün geçtikçe esaretten nefret ederek özgürlük kervanına katılmaktadır. Bütün engellere rağmen özgürlük kervanı bütün hızı ile ilerliyor. Cellâtlar bu kervanın hızını durdurmak yahut köleleri üzerine saldırtarak dağıtmak için boşuna uğraşıyor. Geçmişin bütün tecrübeleri, esaretle özgürlük arasında meydana gelen savaşlarda, üstünlüğün ve zaferin daima özgürlükten yana olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Özgürlüğün yumruğu zulüm karşısında kanayabilir. Fakat öldürücü darbeler daima onundur.
Çünkü özgürlük, geleceğin zirvesinde en yüce ideal, esaret ise geçmişin karanlıklarına gömülmüş sapık bir dönüştür. Esaret kafilesi, her zaman özgürlük kervanının yolunu kesmeye çalışmışsa da, bütün kıtalara hâkim olduğu zamanlarda bile birkaç özgürlük öncüsünün dahi önüne geçememiştir. Bu kesin hükmün ifade ettiği gerçeğin yanı sıra bir başka gerçek daha vardır. O da, özgürlük kervanının gayesi uğrunda saldırılara maruz kalarak birçok kurban vermesi, bazı özgür kimselerin gerçek kölelerin hedefi olması gerçeğidir. Özgürlüğün hiç şüphesiz bir karşılığı vardır. Esaretin “esaret” olabilmek için kurbanlar verdiği gibi, özgürlükte “özgürlük” olabilmek için kurbanlar vermesin mi?
Özgürlüğün yükümlülüğünden kaçanlar, şeref ve üstünlüğün sonucundan korkanlar, yüzlerini başkalarının ayakları altında toprağa sürenler; kutsal emanetlerine, manevi değerlerine, İnsanlıklarına, milletinin geçmişte yapmış olduğu fedakârlıklara, İnsanlığın özgürlük ve kurtuluş için harcamış olduğu emeklere karşı ihanet edenler, dönüp tarihin ibret veren geçmişine ve içinde yaşadığımız yakın olaylara baksınlar. Ve her zaman tekerrür eden tarihî misaller üzerinde derin derin düşünsünler...
Misaller, zillet ve alçalma vergisinin, şerefli olmaktan çok daha pahalı, özgürlük yükümlülüğünden çok daha az olduğunu göstermektedir. Ölmeye hazır olanlara hiç şüphesiz hayat bahşedilir. Fakirlikten korkmayanlar yeteri kadar rızıklandırılır. Saltanat ve nüfuzlu kişilerden korkmayanlardan, saltanat ve nüfuzlu kişiler korkar. Bugün elimizde vicdanlarını satan, kutsal emanetlerine ihanet eden, gerçeği örterek yerlerde sürünen insanlar ile rezaleti ve alçalmayı kabul etmeyen ve ihanete razı olmayan, şereflerini ve mertliklerini fedakârca satmayan örnek kimseler vardır. Bütün bunlar birer gerçektir. Sonuç bellidir, açıktır ve yol aydınlıktır. Esaret kafilesinin hizmetkârlık kemerini kuşanmış ve altın yaldızlı kapıcı elbisesi giyinmiş kölelerine bakalım.
Özgürlük kervanına ve beraberinde yürüyen fedakârlara, kahramanlık madalyasının süslediği alınlara, şerefin kabarttığı göğüslere de bakalım; Dikenlerle dolu yoldan yürüyen şanlı kervanı takip ederek, kesin olduğuna inandığımız sonucu bekleyelim.
Seyyid Kutub
Devamını oku ...

İki Kriz

Yaşam kaynaklarına ulaşmak için sürüler hâlinde koşuşurken insansal varoluş diyalektiğinin ilk sarmalı tarihin içinden geçip, sürü yaşamının türevi sermaye ideolojisinde gözünü aralayan iki ayaklı memeli, savaş endüstrisini, yüzyılın ilk yarısı bitmeden, akıllara zarar teknolojisiyle, kitleler hâlinde insanları ve şeyleri yok edebilen dev bir katil makineye dönüştürmeyi başardı ve birazını da insanlığa tattırdı. Bir kez tepe noktasını görmesiyle çevresel koşulları altüst olan savaş endüstrisi bu ândan sonra, büyüdüğü oranda savaşma motivasyonunu yitirerek, maliyeti gitgide daha da artan hantal bir yığına dönüşmeye başladı.
Tarih boyunca azgın volkanlar gibi gazap kusarak savaşların biri bitmeden diğerini başlatan Merkez’deki kan davaları, büyük şokun akıllaştırıcı etkisiyle (fantastik filmlerde görülen türden yaraların hemencecik iyileşivermesi gibi) bir ânda bitiverdi ve savaş endüstrisini besleyen en önemli kaynak, böylece, kuruyup gitti.
Yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuran ideolojik kan davasının kavramsal karşılığı “soğuk savaş” süreci çok kısa bir zaman diliminde (sıcak) savaşın tüm koşullarını olgunlaştırma emeline nail olduysa da, sıcak temasın eşiğine gelindiğinde kimse, ilk atışı yapmaya cesaret edemedi; çünkü yok etme yeteneği artık sınır tanımayan savaş makinesine, ona sahip olanlar bile güvenemiyordu.
Yeni bir dünya savaşı çıkaramamanın hayâl kırıklığıyla varoluş hikâyesinin son evresine giren savaş endüstrisi en sonunda çıtayı düşürmek zorunda kaldı ve o hızla, orantısız güçlerin karşı karşıya geleceği sahte bir dünya savaşının ham hayâlinden başka bir şey olmayan “medeniyetler çatışması” projesini icat etti. Küllenmeye yüz tutmuş kan davalarını alevlendirmenin yanında, insanlığa yeni kan davaları da hediye ederek neden olduğu ağır hasarları yabana atmamakla birlikte, The Clash of Civilizations projesinin kalibresi, uyduruk bir dünya savaşı başlatmaya dahi yetemedi ve savaş endüstrisine, gene, hayâl kırıklığı kaldı. Haddini bilmez ihtirasların tetiklediği çılgınlıklardan beslenen savaş endüstrisi bundan böyle, tıkandığında, yolunun üstündeki engelleri yıkıp geçecek enerjiyi büyük oranda yitirmiş oldu.
Geçmişte, devrimler için bile vazgeçilmez kabul edilen, insanlığın hem en güçlü, aynı zamanda en zayıf tarafı savaş endüstrisi, şimdi, adı “işe yaramamak” olan öldürücü bir hastalıkla karşı karşıya: tıpkı sütten kesilen inek veya kocamış fahişe ya da zarar eden işletme gibi astarı yüzünden pahalı gelmeye başlayan savaş endüstrisi de çoktan, ona sahip olanları kemirmeye başladı. Oysa bir zamanlar zenginliğe ulaşmanın yegâne aracı dosdoğru savaş endüstrisiydi.
Bilginin kıt, yaşamın basit ve ucuz olduğu zamanlarda, şimdilerde çocukların oyuncak olarak bile tenezzül etmediği pusatlarla donanmış ordular, (kanlı olmasının dışında) tıpkı futbol karşılaşması gibi kozlarını paylaşır; kazanan, kaybedenin tüm servetini yağmalar; menkul olarak seçtiği kadınları ayırıp geriye kalanlara yerinde tecavüz eder; bir de kukla yönetim kurup haraca bağlar ve sonra anavatanına dönüp ganimeti paylaşırdı. Savaş endüstrisinin kan denizlerinde yüzdüğü o altın zamanlar, o bolluk, yıldızlardan da uzak şimdi.
Son yarım yüzyılda, silâh teknolojilerindeki aklın sınırlarını zorlayan gelişmelerle süperleşen savaş makinesi, gereğini harfiyen yerine getirmesine rağmen, girişimlerinin hiçbirinden bir türlü sonuç elde edemedi; çünkü aslında okyanuslar kadar demagojinin altına gizlenen asıl amacını, yani hep olduğu gibi ne şekilde olursa olsun gelir elde etme görevini artık yerine getiremiyordu.
Banka soygunundan elde ettiği ganimet, banka soymak için yaptığı harcamaları bile karşılamayan çetenin içine düştüğü trajikomik durum gibi, ceplerine akacak zenginliğin hayâliyle ağzının suları akarken ellerini şehvetle ovuşturan özgür yurttaşlarından da -cici demokrasisi gereği onay almayı ihmal etmeyen savaş endüstrisi, giriştiği post-modern talancılık maceraları sonucunda, ona bel bağlayan tebaasına, ellerindeki birikimi de eriterek ekonomik kriz hediye etmek dışında başkaca bir kuş avlayamadı.
Ortaçağını yaşayan Çevre’nin ortaçağa özgü kan davaları şimdilik savaş endüstrisini besleyen Kibele memesi olsa da, düşük yoğunluklu çatışmaların büyüyebilme riskini unutmamakla birlikte, Çevre’nin, dağları kadar yalçın nefretinin harareti düşüyor veya en azından yükselmiyor olması, kan ziyafetlerini artık rüyasında bile zor gören savaş endüstrisinin yakın gelecekte karnını doyurma konusunda çok ciddî sorunlar yaşayacağının müjdecisidir.
Küçük kürenin üzerindeki yegâne istisna olarak, bahşedilen üstün savaş gücünün zincirlerini kopardığı ihtirasıyla, sapanları bile olmayan çocukların üzerine ateş yağdıran (Golyat’ın ta kendisi) David, aynı zamanda, diplomasının karanlık dehlizlerindeki fesat kulüplerinde, dar-ı dünyayı kana bulamak için harıl harıl çalışan savaş endüstrisinin de göstergesine dönüştü.
En acar hasmı ve korkulu rüyası hukuk kavramını ayaklar altına almaktan bir ân olsun geri durmayan savaş endüstrisi barış girişimlerinin istisnasız hepsini açıktan açığa baltalayıp, kuklası David’i hoyratça kullanarak, geçmişte kendisine bolca kaynak sağladı. Şimdi ise tüm savaş girişimlerinden hüsranla çıktığı noktada savaş endüstrisi, elinde kalan son kalede, şımarık çocuğu David’i pusuda bekletip, çıngar çıkarmak için yeni fırsatlar kollamaktan başka hiçbir seçeneği kalmadı.
İnsanlıkla birlikte küçük kürenin üzerindeki her şeyi gölgede bırakan devasa yapısının tam tersine, o, bir zamanların sıradan doğanları birer imparatora, imparator doğanları birer hiçe dönüştüren görkemli kudretinden eser kalmayan savaş endüstrisi şimdilik hareket alanının çok kısıtlı olduğu “güvenlik” adı altındaki daracık sığınağında nefes alabiliyorsa da, bir şeyler yapmadığı takdirde o sığınağın zamanla mezarına dönüşeceğini de herkesten iyi biliyor. Dolayısıyla yolunun üstündeki engelleri temizleyebilmek için son büyük savaştan mislilerce daha şiddetli bir dünya savaşına gereksinim duyduğu artık sır olmayan savaş endüstrisi bir yandan yeni çatışmalar çıkarmaya, diğer yandan düşük yoğunluklu mevcut çatışmaları büyütüp yaygınlaştırmaya çalıştıkça daha da işe yaramaz bir hilkat garibesine dönüşüyor.
Akla sığmayan emelleri olan azgın bir imparator, ona körü körüne inanan kana susamış bir tebaa ve yüksek savaş teknolojisinin, aynı ânda ve bir yerde toplanması, bir dünya savaşı başlatmanın olmazsa olmaz koşulu olduğuna göre, bırakalım dünya savaşını, orta yoğunluklu yerel bir savaşı -koltuk altına girip kocamış fahişeyi önce odasına taşımak zorunda kalan parasız abazan gibi, imparatorsuz kodamanlar da, kocamış katil makineyi, bin bir zahmetle savaş alanına taşıdıktan sonra, tabiî ki çıkarabilirler, ama yüksek maliyetinden dolayı o savaşı sürdürmeleri bir aşamadan sonra olanaksızdır. Gene de bütün öngörüleri boşa çıkarıp, insanlığın birbirini yok etmek için birbirine girdiği ve sonucunda aynı insanlığın (kodamanlarının hatırına) hayatta kalmayı da başardığı varsayılsa bile, savaş endüstrisi en fazla birkaç on yıl biraz ferahladıktan sonra gene tıkanır ve gene bir öncekinden daha şiddetli bir dünya savaşına gereksinim duyacağı noktaya gelir.
Sapasağlam bir çift bacağın, özellikleri doğrultusunda kullanılmamasından dolayı gücü ve dokularıyla birlikte süreç içinde tüm yeteneklerini yitirip öylesine bir et parçasına dönüşmesi, aynı zamanda o bacakların ölmesi demekse, bu durumda, birbirlerine duydukları nefret hâlâ ilk günkü tazeliğini koruyan Avrupa devletleri arasındaki kerhen barışta olduğu gibi, küçük kürenin üzerinde var olan (ırksal/dinsel/ideolojik vs.) her çeşitten kan davasının sıcak çatışmaya kadar gidememesi de, savaş endüstrisinin ölümü demek olacaktır.
En kestirme ifadeyle tüm tarih boyunca iki ayaklı memeli birikmiş ya da hâlihazırda veya potansiyel -ne var ne yok her çeşitten emeği yönetebilmenin mutlak koşulu olarak iktidarı ele geçirmek ve elde tutmak için savaş endüstrisini kullandı; onu büyütüp geliştirdi. Şimdi ise bir zamanlar uğruna babaların çocuklarını bile kestiği aynı iktidar genleşip buharlaşarak, herkesin kullanabildiği ama hiç kimsenin sahip olamadığı, tıpkı hava gibi bir değere dönüşürken, emeği yöneten egemenlerin ensesinde boza pişiren, beraberinde sınıflı toplumu da yutacak olan kuyruklu belânın en kuyruklusu savaş endüstrisinin yegâne varlık nedeni olan emeği yönetme yetkinliğini her geçen gün biraz daha yitirmesi gerçeğidir.
Sınıflı toplum egemenliğinin asrısaadeti kölecilik Merkez’den Çevre’ye doğru çözülürken dünün kölesi daha dün kendisinin alınıp satıldığı pazara özgür birey olarak katılıp güya kendi emeğini yönetme hakkı kazanmasıyla illâ da bir maliyeti olan işgücünü en ucuza elde etmek için tüm zamanlarda en çok kullanılan kırbaç kullanım değerini yitirmeye başladı. Ne var ki kırbaçtan kurtulsa da insanlık, özlemiyle yanıp kavrulduğu güzel günlerin henüz daha çok uzağındaydı; çünkü emeği yöneten egemenlerin ucuz işgücüne olan sapkın iştahı olduğu gibi duruyordu. Kırbacı insanlıkla tanıştıran emeği yöneten egemenler şimdi de aynı nedenden dolayı kırbaçtan da nemrut işsizliği insanlıkla tanıştırıyordu.
Üretim teknolojilerinin gelişimine ters orantılı bir biçimde açlık, sefalet, kıyım ve katliamlar ve (modern) dünya savaşlarıyla geçen sarp zamanların ardından, kısa bir süre kuluçkaya yatan insanlığın sağduyusu son çeyrek yüzyılın eşiğinde Merkez’de sermayenin karşı koyamadığı yoğun bir devrimci enerjiyle ayağa kalktı ve istediğini elde etmeyi başararak –belki de sosyalizmin ipuçlarını veren gelişkin bir ekonomik ve politik sistem yaratmayı başardı.
Yaşamsal önceliği olan metaların tüketimindeki patlamayla başlayan, devamında üretim patlaması ve ardından -daha kaliteli ürün talebini karşılamaya yönelik yatırım patlamasıyla olgunlaşan ve nihayet (olması gerektiği gibi) teknolojideki patlamalarla zirvesine ulaşan Merkez’deki ekonomik ve politik fenomenin tümünü birden, zincirleme olarak tetikleyen temel faktör, kaynakların topluma yaygın bir biçimde ve makul bir oranda dağılmasıydı. Diğer bir deyişle, tüm varoluş stratejisi eline geçirdiği her şeyi ambalajlayıp pazarlamaktan ibaret olan sermayenin, kendi eseriymiş gibi ahmaklara yutturduğu pazar ekonomisi aslında çalışan sınıf gelirinin adamakıllı yükselmesi gibi çok basit bir olguya dayanmaktaydı.
Bileşik kaplar kanununda olduğu üzere, bir tarafın geliri artınca diğerininkinin eksilmesi kaçınılmazsa, bu durumda işgücünün geliri yükseldiğine göre, işverenin geliri düşmeli, hattâ teoriye göre, finali yok olmakla noktalanan bir küçülme süreci durdurulamaz olmalıyken, tam da tersine sermaye korkunç kârlar elde etmeyi sürdürerek, korkunç servetlerine servetler katıp daha da büyüdü.
Teknoloji ve ona bağlı üretme yeteneğindeki üstünlüğünü çok iyi değerlendirerek, bir de şansın yardımıyla, yani işgücünün temsilcisi ve savunucusu olduğunu iddia eden Blok yönetimlerinin, (kelimenin tam anlamıyla) pespaye olmasının sağladığı avantajla da sermaye, tabiî ki eski sömürgecilik yöntemlerinden sonuna kadar vazgeçmemekle birlikte, geliştirdiği yeni sömürgecilik sayesinde -Çevre’nin üretebildiği tarım ve ilkel sanayi ürünlerinin fiyatlarını kırarak ve/veya dolaşımını kısıtlayarak bir yandan; ve diğer yandan, bire mal ettiği ileri sanayi ve teknoloji ürünlerini Çevre’ye bine satarak, Merkez işgücünün koparıp aldığı ekonomik ve politik tavizlerden kaynaklanan gelirindeki devasa açığını fazlasıyla kapatmayı bildi.
Tüm ilgisini Çevre’nin kaynaklarını sömürmeye odaklayan ve bu işi seven Merkez sermaye, anavatanında, Merkez işgücüyle bir ânda barışıverdi. O kadar ki, Merkez sermaye ve işgücü, bu iki kadim düşman, köle toplumların yalanarak seyrettiği pembe panjurlu Batı demokrasisinde, taze âşıklar gibi bir şefkat ve sevgi yumağı oluverdiler. Bütün zamane aşkları gibi Merkez sermaye ve işgücünün aşkı da yalanlar ve aldatmalardan payını çok geçmeden alacaktı.
Yakın zamanlarda ahmakların dilinden düşürmediği bir efsane olan “bilgi toplumu” ajitasyonu aslında oldukça pahalıya patlayan Merkez işgücünden, ilkel devletlerin boyunduruğu altında iflahı kesilen Çevre’nin köle toplumlarına, yani maliyeti köleden bile daha düşük olan Çevre işgücüne kaçışın kılıfından başka hiçbir şey değildi. Kısacası büyüdükçe/irileştikçe öğünü de büyüdüğü için daha çok işgücü sömürmek zorunda kalan sermaye, Merkez’in yarım yamalak pazar ekonomisine bile daha fazla tahammül edemeyip, post-modern köleciliğe (sınıflı toplum egemenliğinin ezelî ve ebedî tutkusu ucuz işgücüne) kaçıyordu. Diğer tüm iki ayaklı memeliler gibi o da bir hayvan olan Merkez işgücüne göre ise, para cebine aktıktan sonra nereden ve nasıl geldiğinin hiç bir önemi yoktu.
Merkez işgücü, bindiği dalı kestiğinden habersiz, gazoz ağacından başka bir şey olmayan bilgi toplumunda, fiyakalı bir büro efendisi olarak yan gelip yatacağı hayâliyle, şimdi de simyacılığa soyunan patronlarının, köle toplumlardaki ucuz işgücüne kaçışını canı gönülden destekledi.
Kafa tutacak bir rakip kalmamasının doping etkisi yaparak galeyana getirdiği özgüveniyle, kan emdikçe iştahı daha da açılan bir vampir gibi Çevre’yi söğüşleme yöntemlerinde dur durak nedir bilmeyen Merkez sermaye en sonunda tozuttu ve Merkez’deki gönenci gittiği her yere götürüyormuş illüzyonu yaratan küreselcilik maskesini ustaca kullanarak, işi tümüyle sülünosmancılığa vurdu. Büyük bölümünü finans sektörü çatısı altında meşrulaştırdığı bu vurgunculuk ve tefecilik kumkumasında kendisinin bile tahmin edemediği bir başarıyla, tıpkı sapıklar gibi sonunun ne olacağını düşünemeden, zaten pek cılız olan Çevre pazarların kaynaklarını hesapsızca hortumlaya girişti.
Yerel sermaye ve yönetimlerle kol kola girip Çevre’nin işgücünü bir şenlikmiş gibi gâvurcasına sömüren Merkez sermaye, kendini bildi bileli ceberuttun sopası kafasından hiç eksilmeyen ve (ekonomik veya daha fazlası) her türlü krizle boğuşup duran Çevre’nin köle toplumlarındaki bunalımların nereye varacağını -ceberuttun sopasına güvenip hiç umursamazken, dünyanın ve insanlığın ve tabiî ki ekonominin de, tıpkı bir insan bedeni gibi yekpare olduğu ve herhangi bir yerindeki herhangi bir rahatsızlığın günü geldiğinde her yerini etkileyebileceği gerçeğine kulak tıkayan Merkez’in sözde özgür toplumlarında ise işler yolunda gidiyor gibi görünüyordu.
Metalar dünyasında karşılığı bulunmayan rakamlardan ibaret bir yanılsama olan finans sektörü sağılacak köylü kurnazı tükendiği için birbirini dolandırmaya başlayan “bul karaya al parayı” çetesi gibi kendi kendisini tüketerek kaçınılmaz çöküş sürecine girdiğinde artık her şey için çok geç kalınmıştı.
Anavatanında Merkez işgücüyle çatışmaya girmenin kendisi için hiç de hayırlı olmayacağını geçmiş deneyimlerinden dolayı çok iyi bilmesine rağmen, Merkez sermaye “psikolojik” ve “güven” kelimelerinden, “hokus pokus” lafına inanan aptal çocuklar gibi sihir beklemenin ötesinde, ekonomik krize karşı hiçbir kayda değer girişimde bulunamazken, kapitalizmin hokus pokus mabedi olan finans sektörünü canı pahasına ayakta tutmaya çalışması, geçmişten hiç ders almadığından değil, çaresizliğindendi.
Emek birikiminin geometrik artışı doğrultusunda pazarın genişlemesi ve meta dolaşımının hızlanmasıyla açığa çıkan alıcı ve satıcı arasında iletişim sağlamak için ayrıca kurumlaşma gerekliliğini kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak, yani alıcı ile satıcı arasında köprü olmaktan çok, köprünün üstündeki ayı olarak ilk birikimlerini oluşturup tarih sahnesinde yerini alan sermaye, ucuz işgücünü kırbaçla ele geçiremediği oranda, işgücüne bir eliyle vermek zorunda kaldığı tavizleri yaratıcı zekânın sınırlarını sonuna kadar zorlayan dalavereler sayesinde diğer eliyle alarak, ucuz işgücüne duyduğu sonsuz açlığı giderme yöntemlerini, kapitalizmde, tarihin hiç bir döneminde görülmeyen bir çeşitliliğe eriştirdi. Gene de, sermaye, sayısal olarak çok hızlı büyüse de, işgücü karşısındaki oransal küçülmesini engelleyemedi. Her sıkıştığında imdadına yetişen Ares ise bu sefer kocamış hantal hâliyle görevini yerine getirmenin çok uzağındaydı.
Diyalektiğin zarafetine çok uzak düştüğü için evinden vinçle çıkarılıp hastaneye ancak kamyonla götürülebilen yarım tonluk obez insan gibi sermaye de yaşam üreten kaynakları soğurup depolamasına karşın, bu eylemiyle gereğini çok fazla aşmasından dolayı aynı zamanda kaynakları hapsedip etkisizleştirdi ve yaşam üreten kaynaklar hareketsiz hâliyle insanlığı tüketen toksine dönüştü. Diğer bir deyişle, ancak yatırımla tekrar pazara dönüş yapabilen sermaye, pazarın tüketim gücünü kemirdiği için yatırım motivasyonunu kaybedip yığılmaya başladı ve kendisine bile faydası olmayan bir finans azmanına dönüştü. O kadar ki, sermayenin aşırı biriken kısmı geriye kalan kaynakların da üstüne binerek, tümünü birden etkisiz hâle getiremese de pazarı daraltıp meta dolaşımını yavaşlattı.
Özetle, pazar ekonomisinin gelişip yaygınlaşması demek aynı zamanda emeği yöneten egemenler açısından üretim maliyetinin yükselmesi demekse ve bunun adı da kapitalizm ise, o hâlde hazandan sonra ve emrihaktan önceki son demini yaşayan birinin hiçbir hastalığı olmadığı varsayılsa bile, salt yaşlılık hâlinin ölümle sonuçlanacak bir kriz olması gibi, ekonomik bunalımların nedeni olan asıl kriz, olabilecek en ölümcül hâliyle, sınıflı toplumun hazandan sonra ve emrihaktan önceki ahir vakti olan kapitalizmin ta kendisidir. İşte bu yüzden, “kapitalizm, bir krizler sistemidir”.
Nesnellik tutkusundan çok diyalektiğin dayatmasıyla, ruhban sınıftan kimilerinin zaman zaman ağzından kaçan bu küçük itiraf tek bir sonuca çıkar: açgözlü sapık ihtiyardan başka bir şey olmayan sermaye, hukuk kavramının marifetiyle kontrol altına alınmadığı sürece insanlık başını belâlardan asla kurtaramayacaktır. Ekonomi, betona düşen bilardo topu gibi, dibi her gördüğünde yükselse de; gene belli bir irtifaa ulaştıktan sonra bilardo topunun tekrar düşüşe geçmesi gibi, krizlerin biri bitmeden diğeri başlayacak ve bu istikrarsızlıkta insanlık aslında çoğu bilinen tehlikelerle dolu bir belirsizlikte savrulup duracaktır.
Başta savaş endüstrisi ve finans sektörü olmak üzere, diğer tüm kurum ve kurallarıyla, hurafelerden ibaret devasa bir ucubeye dönüşen ve yeryüzüne teşrif ettiğinden bu yana bilinçsiz bir deli gibi körü körüne sömürerek var olmaya çalışan son dinozor sermaye, seferberliğe rağmen ta temelinden çatırdarken, sınıflı toplum piramidinin altındakiler bir yana, insanlığın sağduyusunun bile, öylece, tıpkı bir kaya gibi eylemsiz olmasının tek nedeni, ne yapması gerektiği, nasıl bir stratejiye gereksinim duyduğu üzerine fikir üretmesini sağlayan enerji kaynağını (özgüvenini) yitirmesindendir.
Feci şekilde dayak yiyerek nakavt olmuş dövüşçünün çöken özgüveni tabiî ki anlaşılır bir şeydir, insanlığın sağduyusunun uğradığı hezimetin yarattığı ümitsizlik gibi. Ancak bu hoşgörü bir süreliğine geçerli olabilir: yitip gitmek istemeyen, silkinip özgüvenini toparlamak, stratejisini güncelleyip eksiklerini tamamlamak ve ayağa kalkıp yeniden eyleme geçmek zorundadır.
Yüzlerce deney başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra, bilim adamının saf asistanına söylediği gibi, 20. yüzyılın tek tesellisi de, bu işin nasıl yapılmayacağını öğretmesi ise; diğer yandan, başkalarının kavramlarıyla düşünmek, dönüp dolaşıp en sonunda o başkaların çıkarlarını savunmaya çıkıyorsa; daha yalın bir ifadeyle, herhangi en basit şeyi yapabilmenin bile tek ve temel koşulu onu bilmekse, o hâlde, bir kullanım-değerine ulaşana kadar ta ki, ilgili tüm kavramları yeniden ve yeniden tanımlayarak, ve kullanım-değeri olan yeni kavramlar üreterek, nesiller, devrim deresini geçmeyi ancak öğrenebilirler.
Yılmaz Kahraman
Devamını oku ...