Hurucun Diyalektiği

Antikapitalist Müslüman gençlerle Emek ve Adalet grubu arasında gerçek bir ayrışma yaşanmışsa bu, ikinci grubun esasta belirli bir parti faaliyetini önsel, ikincisinin sonsal kabul etmesi ile ilgili olarak yaşanmış olmalıdır. EAG, AKMG’yi parti gibi hareket etmekle eleştiriyorsa, bunun nedeni, kendisinin daha doğarken ölü olan, süreç içinde ölü olduğunu geç de olsa fark eden bir yapı olmasıdır.
EAG’nin, Has Parti ile ilişkilerini ve Has Parti pratiğini tek cümle sigaya çekmeksizin, tek satır eleştirmeksizin AKMG’yi eleştirmeye hakkı yoktur. Bu grup, Müslüman mahalle içi hurucun diyalektiğini kavramaktan uzaktır, zira hâlâ burjuva siyasetin halesi içinde düşünmektedir. Bu anlamda burjuva siyasetin Müslüman politikaya açtığı alanda kalmayı içine sindirmekte, bu duruşu yeterli görmektedir.
EAG, bu aşamada “bizde akıl var, âlimler var, bu işi biz biliyoruz, bize biat edin” demekten başka bir şey yapmamaktadır. Solun “emek”ini müslümanın “adalet”i ile liberal bir zeminde yan yana getirmeyi anlamlı zannetmektedir. Bu liberal zemin, esas olarak emeğin adaleti işlemesin, adaletin emekçi mücadelesi ortalığı yıkıp dökmesin diye tesis edilmektedir. Bu liberalizmden uzak durmak için gerekli sigorta, AKMG’nin kolektif pratiğindedir.
AKMG’nin partiymiş gibi hareket etmesine ilişkin eleştirinin ana nedeni buradadır: EAG “biz partiyiz, bize biat edin, bizde siyasetin kurallarına dair mutlak bilgi var, onun önünde diz çökün” demektedir. AKMG ise içerdiği kimi unsurlar üzerinden bu talimata biraz da anarşizan bir yerden tepki geliştirmektedir.
EAG’nin AKMG’ye yönelik “marjinalizm” eleştirisi, niyeti ortaya koymaktadır. EAG’nin niyeti, esas olarak AKMG’yi “marjinalize” etmektir. AKMG, hayatın tam göbeğinden, şahdamarından konuşup eyleme geçse bile EAG, bu hareketi kıyıya köşeye itmeye mecburdur.
Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak, Numan Kurtulmuş’un daha işin başında, Erbakan ve Saadet Partisi ile ayrışırken derdinin “partiyi Ak Parti’ye iltihak ettirmek” olduğunu söylemektedir. Kurtulmuş’un çeşitli pratik sebeplere bağlı olarak Saadet Partisi içinde kalan ama gönlü Ak Parti’de olan kesimleri toparlayıp götürdüğü açıktır.
AKMG’nin EAG’ye dönük direnci bu noktada anlam kazanmaktadır. Zira EAG’nin AKMG’yi “alt gençlik çalışması” derekesinde görüp onu burada boğmak derdiyle hareket ettiği açıktır. Sonuçta Müslüman kesimdeki sosyal adalete meyyal yönelimlere odaklanan bu çalışma, süreç içinde Ak Parti için bir hava yastığına ya da tampona dönüşme eğilimine sahiptir. Yani Ak Parti, uyguladığı politikalarla kendi kitlesi içerisinde oluşma ihtimali bulunan kopuşları nötralize etmek ya da etkisizleştirmek adına, bu tarz kadroların öne çıkmasına bir biçimde izin verecektir.
Ak Parti’yle hesaplaşmak, onu destekleyen Müslüman mahalle ile de hesaplaşmayı gerektirir. Bu hesaplaşma, doğal olarak emek ile adaleti kendisinde teğellemeyi değil, neoliberal siyasete cepheden saldırmayı emreder.
Bu noktada salt Ak Parti’ye karşı muhalefete kilitlenmiş unsurların bulunması bir sonuç üretmeyecektir. Mehmet Bekaroğlu kıymetli bir duruş sergilese de ve iyi niyetli olsa da meseleyi genel olarak burjuva siyasetin verili sınırlarına hapsettiği ölçüde herhangi bir somut sonuç üretemeyecektir.
Mehmet Bekaroğlu’nun 1 Mayıs hurucu esnasında TV’de yapılan oturumda gençlere örtük olarak siyaset dersi vermesi ve gençleri marjinalize etmesi, bunun delilidir. Gençlerin yapıp ettiklerini onların gençliklerine bağlamak, eylemin kendisini bir tür delişmenlik, aykırılık olarak kodlamak ama öte yandan da siyasetin sağduyulu, akıllı ve sabırlı olmayı emrettiğini söylemek, temelde bu anlama gelir. Bu akıl, sağduyu ve sabır, söz konusu hesaplaşmayı asla göze alamaz.
Bugünde sömürüye ve zulme karşı kıyam etmek, kafanın içindeki tüm kalelerin yıkılmasını emreder. Burjuvazinin hükmü altındaki siyaset pazarında tezgâh sahibi ya da bu pazara mal taşıyan tüccar olmak, solculara hiçbir şey kazandırmadığı gibi Müslümanlara da kazandırmamaktadır.
Bu siyaset pazarı, Ortadoğu’daki devletlerin kuruluş mantığına sahiptir: “Evi kuran balta evin içinde tutulmaz.” Bekaroğlu’nun trajedisi buradadır. O, siyasî hayatı boyunca sırtına yediği bıçakların sebebini burada aramalıdır. Pazar kurulurken içinde olmuş ama kuruluş tamamlanınca kapı dışarı edilmiştir. Ertuğrul Günay ve Kurtulmuş pratikleri, bunun delilidir. Demek ki naçizane tavsiye olarak söylenebilir ki Bekaroğlu paradigmayı, durduğu yeri değiştirmeli, o siyaset dersi verdiği kürsüsünü terk edip küçük gördüğü gençlerin öğrencisi olmayı göze almalıdır. Onlar asla ihanet etmeyecektir, zira kavga kendi içinde asla hain barındırmaz.
EAG ile AKMG arasındaki gerilimin bir nedeni de muhtemelen, İhsan Eliaçık’tır. Tartışmanın İhsan Hoca’nın hurafelere ve geleneksel İslam yorumlarına açtığı bayrakla ilgili olduğu görülmektedir. Ama bu, zarfta görünendir.
EAG, Müslüman mahallenin burjuva siyaset pazarına duhulü dairesinde kendisini tariflediğinden, İhsan Hoca’nın çıkışı tehdit olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla böylesi bir tehdit unsuruna önce tokat atılmakta, sonra mesafe konulmakta, ardından da tariz okları fırlatılmaktadır.
Burjuva siyaset pazarına giriş kapısında “Müslüman mahalleyi olduğu gibi buraya dâhil edeceğim” sözü verildiğinden, İhsan Hoca’nın mahalleyi dönüştürme pratiği tehlikeli addedilmektedir. Müslüman mahallenin olduğu gibi siyaset pazarına dâhil edilmesi, dolayısıyla hurafelerin de satılabilirliğini gerektirir. Satılma ve kâr getirme imkânı bulunan hurafelerin eleştiriye tabi tutulması, söz konusu tüccarlar ve tezgâh sahiplerince asla kabul edilmemektedir.
Ama tersten, İhsan Eliaçık’ın hurafe saldırısı da saf, arî, temiz ve mutlak bir İslam formülüne ulaşma gayretinin hükmü altında ise, bu türden bir İslam’ın da egemenlerin kılına zarar vermeyecek bir yerde duracağını söylemek gerekmektedir. İslam içre tüm huruc pratiklerini düzleme eğilimi olarak Selefîliğin Körfez sermayesi ve emperyalizmin açtığı kanala girmesi, asla tesadüfî değildir. Arî İslam, liberalizmin kulu olmak zorundadır. Huruc ise her daim kirlidir.
İslamî siyasetin ricata ve huruca dayalı iki boyutu vardır. Her iki yönelimde de burjuva siyaset pazarı ile ilişkiler üzerinden, teorik zemin farklı bir biçimde kurgulanmaktadır. Atasoy Müftüoğlu’nun “nass, akıl ve kalb” üçlü bütünlüğü üzerinden yaptığı vurgular burada anlamlıdır.
İslamî siyaset ister istemez, bugünde bir kıyam gerçekleştirecekse, bu üç bileşenini namluya sürmek zorunda kalacak, dolayısıyla, tek tek bu üç bileşenin özel âlimleri, zanaatkârları, tüccarları ve malikleri söz konusu kıyama karşı öfke kusacaktır. Bu açıdan İhsan Hoca kıyam içre düşünmesi ile Müslüman mahalledeki hurafe tasallutuna kılıç sallamakta, EAG Müslüman mahallenin siyaset pazarına dâhli üzerinden kaymağı toplamak derdinde olduğundan, bu kılıcı kırmak istemektedir.
Mesele, dolayısıyla kıyam edebilmektedir. Ayağa kalktığınızda etinize, sinirinize, ruhunuza geçmiş bağlar da kopacaktır. Bu kopuşun geriye doğru bir yankısı olacak, o zincirlerin tarihsel ve toplumsal yapısı da bir biçimde sorgulanacaktır. İhsan Hoca ve AKMG’nin hurucu bu diyalektiğe tabidir.
Sol pazarın köşebaşlarını tutmuş olanlar da ölüm oruçları pratiğine böyle yaklaşmışlardır. Sanki işçi sınıfı içinde köklü ve anlamlı bağlar kurmuşlar gibi, söz konusu çıkışın tüm bağları kopartacağını söyleyip hapishane direnişini boşa düşürmeye bakmışlardır. İhsan Hoca ve AKMG de böylesi bir boşa düşürme, marjinalleştirme tehdidi altındadır.
Ancak bu burjuva siyaset alanında kalmanın ve tersten, mevcut anarşist yönelimin birbirlerini yanlışta tamamladıkları açıktır. Müslüman mahallenin kendi özgünlüğünü muhafaza ederek siyaset pazarındaki yerini alması ile “tavşan dağa küsmüş” misali, o pazarın içine girmenin neden olduğu tepkiyle siyaset alanına küsmenin bir biçimi olan anarşizm, aynı yerde durmaktadır.
Marjinalleştirme gayretine “evet marjinaliz, n’olmuş!” türünden duygusal bir tepki verip, söz konusu marjinalliğine estetik, teorik ve ahlâkî güzelleme yapmanın ve mevcut tekilliğine kapanmayı yüceltmenin bir anlamı yoktur. Bu güzelleme, ister istemez, zorlama bir pratik dâhilinde İslam ile anarşizmin yakın noktalarını birleştirme üstadları türetecek, bu üstadlar, zamanla köşebaşlarını tutacak ve mevcut pratik, süreç içinde, akamete uğrayacaktır.
Esasında bugün İhsan Eliaçık’ın kellesinin kesilip Zekeriya Beyaz ya da Yaşar Nuri Öztürk’ün kellelerinin bulunduğu sepete yuvarlanmamasının ana sigortası da AKMG’deki dinamik faaliyetin kendisidir. Bu dinamiğin anarşizmle bulamaç bir pratiğe bağlanması, İhsan Hoca’nın idamını hızlandıracaktır. Marjinallik eleştirilerine karşı hareketin hayatın şahdamarı içinde akması zaruridir.
Marx’ta “proleter” neyse İslamî yazındaki “mustazaf” da odur. Bu anlamda AKMG, kendisini salt Ak Parti eleştirelliğine ait basit bir araç olmaktan çıkartmalı, tüm sömürücülere ve zalimlere karşı verilen mücadelenin bir neferi kılmalıdır. Sözünün ve eyleminin akacağı kanalları tek başına İhsan Eliaçık popülerliğine bağlamamalı ama İhsan Hoca’nın pratiğini kendi pratiği içinde devrimci anlamda dönüştürmeyi de bilmelidir. İhsan Hoca’nın kenara itilmesi anarşizan bir tepki biçimidir ve çıkışsızdır.
Soldaki “herkes emekçi nasılsa” ukalalığı ve kibrine benzer bir tavır Müslüman siyasette de vardır. Aradaki mülkiyet ve rekabet ilişkisinin negatif ve pozitif biçimleri hiçbir sonuç vermeyecektir.
“Herkes Müslüman nasılsa” ukalalığı ve kibri üzerine ne bir teori ne bir pratik inşa edilebilir. Sol ve Müslüman arasına bugün döşenen bir hava yastığı olarak anarşizm de “herkes birey nasılsa” ukalalığı ve kibri ile hareket etmektedir.
Müslüman mahallesindeki “sol” hurucu sıkıştıran ana bir husus da Kürd hareketidir. Örneğin bazı Müslüman arkadaşlar, Kürd siyaseti ile girdiği ilişki üzerinden “F Tipi Film” isimli çalışmayı “burada Kürt yok” diye eleştirmektedir. Kürd’cülük, pratikte bir tür anarşizm formu olarak vücut bulmakta, bu yaklaşımı içselleştirmiş Müslüman genç kendisini, filmdeki en çarpıcı sahnelerden birinde, Kürd ananın döktüğü gözyaşlarını içinde duyamayacağı bir yere savurup atmaktadır.
Zapatista ya da Kürd ya da Nepal ya da Naksalit… Tüm bunlar buranın gerçekliğinde devrimci mücadele vermekle yükümlü kişilerin birey dünyasına ait zırhlara çarpıp dağılmakta, vitrin malzemesi olarak kullanılmakta ve bir biçimde buranın anarşizan, liberter ve liberal eğilimlerinin sosu olabilmektedir. Buranın zapatistası, kürdü, nepali ya da naksaliti olmak için hiçbir şey yapılmamakta, anarşizm “her şey olduğu gibi kalsın” duasının bir tecessümü olarak işlemektedir.
“Sosyalizmle İslam birleşemez ama anarşizm birleşebilir” denmesinin nedeni de buradadır. Birileri burjuva siyasetinin ruhu olan mülkiyet ve rekabet ideolojisine kul oldukları için ortak devrimci mücadelenin tüm patikalarını silmeyi görev bilmektedirler.
İran Devrimi esnasında dışarıdan gelen her şeyin bir tür Moskova, Washington ya da Tel Aviv ajanı olarak kodlandığı bilinir. Kürd hareketi için de bugün toplamda dışarıdan uzanan her el, “Ankara ajanı” pratiğidir. Müslüman da olsa, Hz. Ömer adaletine vurgu da yapılsa, ses ajanların sesidir, Kürd bu sesi böyle duyar. Çünkü Kürd, kıyamı içerisinde adını böyle koysun ya da koymasın, genel olarak burjuva siyaset pazarının köklü bir eleştirisini yapmış, her eylemini bu eleştiriye göre kurmuştur.
Dolayısıyla “burjuva siyaset pazarında Kürd tezgâhının sahipleri var, biz de onlarla Müslüman tezgâhının sahipleri ve tüccarları olarak ilişki kuralım” demek, asla sonuç vermeyecektir. Kürd, kendisini o tezgâhta satılan ve tüccarların getirip pazarladıkları kan ve terle tanımlı kılmıştır artık. Ortaklaşma da ancak Müslüman’ın da bu işlemi yapabilmesi ile mümkündür. Bu işlem yapılmaz ise mevcut pratik, “Kürd meselesini bu sefer de İslamcılarla çözelim” diyen müesses nizamın verili pratiğine bir biçimde bağlanacaktır. Oysa ortaklaşma, ancak kanda ve terdedir, sadece kan ve terle gerçekleşebilir. Kürd’ün, sosyalistin ve Müslüman’ın tezgâhları parçalanmalı, tüccarları iflas etmelidir. Kurtuluş buradadır.
Eren Balkır
30 Aralık 2012

Marksizm ve Rosinante’nin Çiftesi

Almanya’da bir şövalye, bizdeki avcı hikâyeleri türünden, kendi başından geçtiğini iddia ettiği kahramanlık hikâyeleri anlatır. Bunlardan birinde ormanda giderken atıyla birlikte bataklığa düşer. Kendisini kurtarır ve atı da yelelerinden kavrayarak bataklıktan çıkartır. Bu hikâye, Marx ve Engels’in kaleme aldığı Alman İdeolojisi’nin girişinde edebî gönderme ile birlikte anlatılır.
İdeoloji, öznelik ile öznellik arasındaki sınırı siler. Öznenin nesnel ayıraçları belirsizleşir. O, havaya fırlatılan taşın bizzat kendisinin uçtuğunu zannetmesidir. İdeologlar, maddî dünya ile zihnî dünya arasındaki ayrımı ikinci lehine tekellerine alırlar. Bu ayrıma ipotek koyarlar. İdeologlara göre, tahtaya vurulduğunda çıkan ses zihnî planda taklit edildiği takdirde, bu taklidi müteakip, vurma eyleminin de gerçekleşeceğini düşünürler. Her şey düşüncede gerçekleşir. İdeologlar kendilerini alınır satılır kılmak için uçmaya ya da atı yelelerinden tutup bataklıktan çıkartmaya dair hikâyeler uydurmak zorundadırlar.
“Ezilen” vurgusu yapan ideologlar, “ezilenler” olarak tarif ettikleri kesimleri devlete göre, devlete içkin ve devlet üzerinden tanımlarlar. Ezilenler salt devlete karşı bir güç olarak teorize edilirler. Metafizik bir kavram olarak devlete karşı gene metafizik bir kavram olarak ezilenler çıkartılır. Bu yaklaşım, Maksim Gorki’nin küçük burjuvaziyi tarif ederken kullandığı cümleyi hatırlatır: Küçük burjuvazi tek düşünceye sahiptir: “bu böyle gelmiş böyle gider.”
Ezilenlerin metafiziğe fırlatılıp atılması, tam da ezilenlerin bugünde böyle gelenin böyle gidemeyeceğine dair müdahalelerine asla izin vermez. Yani ezilene, devasa bir gücün, asla yenemeyeceği bir kudretin ezilmesini telkin etmek, ona hiçbir şey yapmamayı emretmektir.
“Ezilenler” kavramı devlete, “işçi sınıfı” kavramı ise demokrasiye kapatılır. Kavramın belirlenmesi, gerçekteki ezilenlere ancak devletle tanımlı bir eylemlilik hakkı bahşetmeyi ifade eder. Ezilen ancak devlete karşı çıkabildiği noktada özne olabilmektedir. Özetle burjuvazi özne olmaya mani olmak için sadece baskı ve zulüm araçlarını kullanmaz, ayrıca içeriden çürüten, çözen kimi aygıtları da devreye sokar. Teorik, ideolojik ve politik müdahalelerin gerekçesi budur. İşçi sınıfının özneliğe hak kazanması, onun ancak demokratik kurgu içerisinde bir bileşen olarak var olabilmesine bağlıdır. Toplum tasavvuru içinde işçi sınıfı temsiliyet üzerinden demokrasi içine yedirilir. Ezilenlerin de devlete yedirilmesi ve teslimiyeti tam da onun devlete göre ve devlete karşı tanımlanması ile mümkündür.
İşçi sınıfının demokrasi ile rabıtası noktasında Marksizm de eğilip bükülmek zorundadır. Bu eğip bükme gayreti öncesinde Marksizmin, Bernstein gibi, “krizde” olduğunu söylemek elbette ki zorunludur.
Ezilenlerin de devletle rabıtası noktasında Marksizmin burjuvazinin örsü ve çekici ile dövülüp biçimlendirilmesi zorunludur. Bu gayret doğal olarak Marksizmin “krizde” olduğunu sürekli yinelemeyi gerektirir.
Bir dönem yüksek ideoloji olarak formüle edilen, burjuvazinin örsü ve çekici arasında biçimlendirilen Marksizm dini sorun olarak görmek zorundadır. Zira burjuva ideolojisine içkin rekabet fikri üzerinden böylesine bir yüksek ideoloji olan Marksizm ancak dinle rekabet edebilir. Rekabet mülkiyetle ilişkilidir ve başkalarının mülkiyetini gasp etmenin temel yöntemidir. Dolayısıyla Marksizmin dini sorun hâline getirmesi, onun mülkiyetine dönük gasıp edası ile yaklaşmasından başka bir şey değildir.
Bir iki yıl önce “Marksizm dine tenezzül etmez, onun seviyesine inmez, Marksizm yüksek ideolojidir, din ise orta-düzey ideoloji” diyen bir küçük burjuvanın bugün din hakkında konuşması kendi kişisel dinini yüceltmekten başka bir anlama sahip değildir. “Ontolojide Allah yok” diyen bu küçük burjuvanın “Allah” olmak için ontolojiyi kendi epistemolojisine boğduğu açıktır. Marksizm, bu boğdurma işleminin basit bir kılıfından, meşruiyet kazanma aracından başka bir şey değildir.
Postmodernizmin, postmarksizmin, yapısalcılığın tüm kirini pasını üst perdede organize etmek kimseye bir hayır getirmemiştir. İşçi sınıfının temsiliyeti peşinden koşanların bugün “ezilen” demesi, esasında ezilenlerin teslimiyeti ile ilgili bir meseledir. Organize edilen kirin pasın Müslümanlara telkin edilmesi, ya Müslüman’ın burjuva temsiliyet ilişkilerine kul olması ile ya da devletin teslim alma pratiğine köle olması ile sonuçlanacaktır.
“Kur’an Said-i Nursi okumadan anlaşılamaz” diyen bir Müslüman’ın sol cenahtaki karşılığı, “Marx Althusser okumadan anlaşılamaz” cümlesidir. Her ikisi de kendince hakikati tekeline alır, ona ipotek koyar ve hakikate ulaşmak için kendisine teslim olunmasını şart koşar. Zira Said-i Nursi’yi veya Althusser’i hatmetmiş olan, kendisidir. Bu kişi, ilgili gayretin bedelini okurlarına ödetmek niyetindedir. Said-i Nursi ya da Althusser konusunda “allame-i cihan” olmak, Müslüman ya da Marksist olmanın birinci şartı hâline gelir. Bu iki yaklaşımın belirli bir muhabbet içine girmesi, sonuçta Müslüman’ı hakikatten uzaklaştırır ve farklı bir tağuti rejime teslim eder. Burada esasında Kur’an ve/veya Marx ile doğrudan temas kurulmasını istemeyen devlet ve burjuvazinin varolma iradesi devrededir. Yukarıda zikredilen cümleleri dile döktüren, devlet ve burjuvazidir. Bu noktada ikna gayreti için sağdan soldan bazı cümleleri aşırmak, gaspetmek, tek çıkar yoldur.
İslam’ın Aziz Paul’dan ziyade Hz. İsa’nın “İsevîliğine” baktığını söylemek mümkündür. Eğer öyleyse Aziz Paul ile formatlanmış, mazlumların manevi jeneratörü ve karargâhı olan kiliseleri terk etmiş Hristiyanlığı ile İslam’ın kavgası kesindir.
Bu anlamda kilise gibi devletli bir kurumun ideolojik zeminini Marksizme uyarlamak, yeni papalar ve papazlar üretmekten başka bir şey üretmez. Özne olmanın tüm toprağına ipotek ve hüküm koymakla Marksizmi krizden kurtardığını iddia etmek mümkün değildir. Marksizmin bireye kapanmış öznelikle hiçbir işi yoktur, olamaz.
“İnananların Muhammed’in aklına ikna edilmesine gayret edildiğini” söylemek, tam da bu türden bireyci bir refleksin örgütlenmesinden başka bir şey değildir. İsa yerine Muhammed ikame edildiğinde belirli bir güç teşkil edileceğini düşünmek hatadır. Bu doğal olarak cami ile kilise arasındaki farkı da silecektir. Muhammed ile burjuva birey bütünlüğü üzerinden ilişki kurduğunda, “Türk ve Sünni” olanı fethedeceğini zannedenler fena hâlde yanılmaktadırlar. Türk ve Sünni olanın muhayyilesindeki Muhammed öz itibarıyla Muaviye rejimi dâhilinde dönüştürülmüş bir “Muhammed”dir. Bu tasavvurla ancak Marksizmi devlet ideolojisi, kendisini bu ideolojinin taşıyıcısı kılmış olanlar ilişki kurarlar.
Marksizmin sınırlarının dışına çıkmak, birer Marx ya da Lenin karikatürünü içte muhafaza ederek gerçekleşmektedir. Bu da kendi şahsiyetinin yücede konumlandırılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu şahsiyetin ayak bastığı yerlere dayanıklı kiliseler inşa edilmekte, Müslümanlara buraları doldurmaları söylenmektedir. Öz olarak küçük burjuva, İslam’a baktığında ancak kendisi gibi birey olan ya da olabilen bir Muhammed görebilmektedir. Geriye bu bireyin ilahiliğini bugünde satmak kalmaktadır. Bu teorik ve pratik faaliyet ise aydınlanmacı ve modernist sınırları asla aşamamaktadır. Aydınlanmacılık ve modernizm burjuvazi eliyle her yerin kilise kılınmasını ifade eder. Bizans’tan devlet olmayı öğrenmiş Muaviye’nin İslam’ını bir devlet ideolojisi formu olarak Marksizmle ilişkilendirmek, sonuçsuzdur.
Dolayısıyla ezilenlerin marksizmin bir devletlû ideolojiye dönüştürülmesi için istismar edilmesi anlamsızdır. Bu açıdan “ezik” ile “ezilen” arasında bir ayrım yapmak, Avrupa Yakası türü burjuva salonlarını eğlendiren dizilerin senaristlerinin işi olmalıdır. Mazlumun iniltisi de anlamlıdır, ona ancak devlete karşı bileylendiği ve ayağa kalktığı noktada kıymet vermek, marksizmin proleter doğasına aykırıdır. Mazluma mazlumun bihaber olduğu üst ve yüce teorik anlamlar yüklemek, esasında mazlumu egemenlerin ideolojisine eklemlemek istemeye dönük bir gayrettir. İşçi sınıfının demokrasi, mazlumların devlet dolayımı ile teorik ve politik değer kazanabilmesi, onların devlet ve demokrasi dışı muhtemel icraatlarını silmeyi amaçlar. İşçi sınıfı için hiza demokrasiden, mazlumlar için devletten çekildiğinde, çizginin bir tarafında sınıfın ve mazlumların başka bir hayat iradesi kalır ve bu irade körleştirilir. İşçi sınıfına salt demokrasi okumaları, mazlumlara salt devlet okumaları üzerinden kıymet verebilmek, küçük burjuvaların işidir. O işçi ve mazlum olmamak amacıyla bu türden bir çaba içine girer. Ya da temel derdi, egemenlere onları tehdit edebilecek bir işçi veya mazlum olmadığını ispatlamaktır.
Adolf Hitler iktidara geldiği aşamada “devlet büyümezse küçülür” der. Egemenlerden devletin huzura ve güçlü bir zemine kavuşması yönünde icazet aldığı günlerde Hitler tekeller için yol temizliğine girişir. Bu cümleyi Marksizme yansıtmak ve buradan Marksizm içi tekel olmak için ezilenlerin siperlere doldurulması zorunludur. Ama ezilenler hiçbir vakit neyle savaştıklarını bilmemelidirler. Onların “güdülmesi” için bu şarttır. Dolayısıyla “Marksizm genişlemezse küçülecektir” cümlesi, Hitlervari siyasetin Marksizme yansımasından başka bir şey değildir. Ezilenlere hele ki Müslümanlara böylesi bir Marksizmden asla hayır gelmeyecektir.
Siyonist Horace Kallen’dan feyz alan kozmopolitist Randolph Bourne, “savaş devletlerin ilâcıdır” der. Bu yaklaşım devletin biyo-politikasına dair bir alameti dile getirir. “Ezilenler” kavramının devletle arasındaki rabıtası üzerinden düşünüldüğünde, ezilenler sadece eline kılıç aldığında manidardır. “Savaş devletlerin ilâcıdır” sözüne atfen, Marksizm tekeli ya da devlet ideolojisi olarak Marksizm, kendisini sağaltmak için ezilenleri bölük bölük savaş alanlarına yollayacaktır. Bu, “siz savaşın, semeresini biz yiyelim” diyen burjuvazinin bir yaklaşımıdır.
“Türklüğün ve İslamcılığın belli politik öznelerce yönlendirilir oluşu, bu başlıkların mazlumlar nezdinde devrimcileşme dinamikleri barındırmadığını göstermez. Sol, düşmanın kendisine gösterdiği medyatik liderleri, onların politik manevralarını dikkate almakta, onların arkasındaki halk gerçeğini görmemektedir. Halkla organik ilişkiye girmeden, onların kendisine ideolojik ve tarihsel olarak düşman olduğu tespiti üzerinden hareket etmektedir. Oysa Türklüğü ya da Kur’an’ı devrimci birer bayrak hâline getirecek bir çalışma sözkonusu ideolojik/politik nüfuzu da kıracaktır.”
Bu cümleler, bugün “Müslüman” olduğunu söyleyenlerin, “Allah’ın adıyla” ifadesiyle yazısını sonlandıranların dergisinde on iki yıl önce sansürlenmiştir. Sansürleme işlemi hâlâ sol piyasada rant kovalama imkânlarının bulunması ile ilgilidir. Sol piyasadan kovulmamak için bu cümleler dergide sansürlenmiş ve gerekli yerlere mesaj verilmiştir. Bugün elde sadece mahkemede Jacque Verges tarzı savunma verenlere dağıtılan boncuklar kalmıştır. O boncuklar da Özal zamanında dağıtılan tapular gibi, istenilen şey alınmaz ise geri toplanacaktır.
Yukarıdaki paragrafın geçtiği yazının yazarı olan arkadaşa ağır bir biçimde saldırılmış, neredeyse dergide yazması yasak edilmiş, küfürlere maruz kalmıştır. Bu cümlenin geçtiği yazı dönemin Gelenek dergisince eleştirilmiş, Siplilerle dergi yazarlarının aynı kafada oldukları görülmüştür. Gelenek dergisi ilgili arkadaşı “Don Kişot” olmakla eleştirmiş, Don Kişot’a yönelik ideolojik saldırıları ve eleştirileri ile arkadaşı köşeye sıkıştırdığını zannetmiştir. Ama Rosinante’nin çiftesi sert olmuş, yıllar sonra eleştiren gelenek, internet sitesinde “Erdoğan Don Kişot’u Nazım Hikmet’ten Öğrensin” diye bir yazı paylaşmıştır. Burada da görüleceği üzere, o gün Don Kişot’a küfredenler ona övgüler düzmek zorunda kalmıştır.
Sol piyasadan nemalanma konusunda ilk rahatsızlığı yukarıdaki paragraftan önce şu cümle vermiştir: “Bu sayede A. Humeyni'nin ifade ettiği gibi İslâm ‘kendilerini doğruluk ve adalete teslim etmiş militan kişilerin, bağımsızlık isteyenlerin dini ve emperyalizme karşı mücadele edenlerin okulu’ olmaya devam etmektedir.”
Bu cümle de benzer bir rahatsızlığa neden olmuş, gerekli sansür işlemi yapılamadığı için dergide yer bulmuş, ciddi bir öfke ve eleştiriye yol açmıştır. Rosinante’nin çiftesi bunların da suratına inmiş, bugün İslam’dan ve Kur’an’dan söz eder hâle gelmişlerdir. İhtiyar bir koşum atı olan Rosinante, kendisinden beklenmeyen bir hamle yapmış, sınıfı ve mazlumları küçümseyenlerin yüzünü bu kesimlere döndürecek darbeyi indirmiştir.
Ama gene de bu çiftenin ölüm orucu şehidinin AHİM’den aldığı tazminatın üzerine yatanlara, villasında çalıştırdığı emekçinin parasını ödemeyenlere ya da çeviri yaptırdığı çevirmenine parasını vermeyenlere yapabileceği bir şey yoktur. Onların yel değirmenleri, Rosinante’ninse sadece kırık kemikleri vardır.
Erhan Baltacı

Müslüman Mahallesinde Kandil Simidi Satmak

Kandildi... Garsonlarıyla tanış olduğum bir kafenin önünden geçerken, kandil simidi tezgâhından bir tane simit aldım. Bunun üzerine tezgâhın başında duran arkadaşın “abi sen alabilirsin” demesi üzerine, “sadece bana niye beleş olsun, senin bu simidi tüm halka, özellikle bu sokakta mendil satan çocuklara ücretsiz olarak dağıtman gerek.” şeklinde bir cevap verdim. Kandil simidinin dağıtılabilirliği bile unutulmuş, böylesi bir teşebbüsün imkânsızlaştığı bir gerçeklikte yaşıyorduk. Sokakta mendil satan küçük kız çocuğu canı simit çekmişse, ona en fazla lütuf, en fazla merhamet ya da başa belâ olmasın diye bir simit verir hâle gelmiştik.
Müslüman mahallenin salyangoz tüccarlarına kapıları kapalıydı. Salyangoz tüccarları Hıristiyan’dı ve kapılar bu nedenle mühürlüydü. Belki de Müslüman mahalle, Osmanlı’da Hristiyan’ın veya Yahudi’nin hâkimiyeti altındaki İstanbul pazarlarına giriş iznini padişahtan dilendiği, başı bağlı anlamında “serbest” belgesini aldığı günlerin intikamını alıyordu. Devlet ideolojisinin tahkimi ve sürekliliği için devreye sokulduğu, merkezî kılındığı günlerden beri bu sefer “gâvur” giremez oldu o pazara. Ama esasında mesele salt salyangoz gibi bu toprakların mutfak kültüründe olmayan “mekruh” bir canlının satılmamasına indirgendi ama batı menşeli ticaret İzmir ve Antalya üzerinden, özellikle kaçakçılığın verdiği destekle, güçlendi. Bugünkü tüccar, bugünkü kapitalist, “işte şimdi gerçek anlamda burjuvazinin doğmakta olduğunu” hem sol hem sağ kalemşorlarına söyletir oldu. Allah’ı bilip tüm yeryüzünü ifsad etme hakkını haiz olduğunu düşünenler, Müslüman olup salt kendisini insan, kendisi dışındakileri hayvan görenler Müslüman mahallesini ele geçirdiler. Birinciler, ifsad edenler, fena hâlde, Afrika’yı ve Latin Amerika’yı yağmalayan Hıristiyan misyonerlere, ikinciler de fena hâlde Yahudi bankerlere ve tefecilere benzemeye başladı giderek.
Bu süreç dâhilinde doğal olarak “Müslüman mahallesinde “yeşile boyanmış salyangoz” satmak da mümkün değildi. Artık salyangoz, birçok “mekruh” veya “haram” yiyeceğin pazara girişini örten bir kılıfa dönmüştü. Belki ticarî ve genelde iktisadî ilişkiler değişmiş, Müslüman tüccar “başı bağlı” olmaktan kurtulmuştu ama o başın içi daha fazla zincirli, daha fazla bağlıydı. Zira mücadele etmeden gelen özgürlük, başkalarının özgürlüğüydü. Bugünün neoliberal nizamında özgürlük sadece tekellere dair ve sadece onlara aitti. Öte yandan tüm husumetini başı bağlı, başörtülü kızlara yönelten Kemalist, laik zihniyetin söz konusu ticarî ve iktisadî zincirlere tek laf etmedikleri de bir gerçekti.
Elbette Müslüman mahallesinde kandil simidi satmak, ilk bakışta saf ve sahihmiş gibi görünüyordu. Artık herkes ümmet, millet, cemaat olmaktan çıkıp bireye kapanıyor, her şeyin alınıp satıldığı pazarda birey de kendisini satılabilir ve alınabilir metaa dönüştürmek durumunda kalıyordu. Hayırlı bir bidat olarak kandil, İsevî manada Hz. İsa’nın etinin mecazı olan ekmeği bu yolla yiyordu. Olabilirdi. Ama bunun ticareti, saf Müslüman ama saf anlamda birey olanın neoliberal piyasaların kulu olmasından başka bir anlama sahip değildi.
İtirazlar tabiî ki makbul ve makuldü: Müslüman mahallesine, tezgâhındaki salyangozla girilemezdi. Salyangozu, yani batılı değerleri veya siyaseti İslamî bir renge, yeşile, boyayarak satmak da mümkün değildi. Ama bu itiraz, güç, enerji, takat bakımından, kandil simidinin satılmasına karşı çıkmayı asla içermiyordu. Oysa içinde yaşadığımız nizamda esasen tehlikeli olan da buydu: AVM ile cami arasındaki mana ve muhteviyat çizgisi silinmiş, her ikisi iç içe geçmişti.
* * *
Bugün pazarın, siyaset alanının ve hayatın kriz noktaları, Ak Parti şahsında Müslüman mahalleye birebir yansıyor. Sömürü ve zulmü tüm çıplaklığıyla yaşayan Müslüman mahalle, Allah’a açtığı avuçlarını artık kandil simidi tüccarlarına çevirmiş durumda. Bu ticaretin kırıntılarıyla beslenmeyi asla zul ve zulüm görmüyor. Simidin en azından susamlarını yemek ve rahata ermek dışında yapabileceği bir şey yok.
Farklı bir siyasî huruc biçimi olarak Kürd dinamiği, Müslüman mahallesinde de kimi etkilere yol açıyor. Huruc, mahalleyi de vuruyor. Kendilik kaderi değil, kader kendiliği tayin ediyor. Belki yeni pazar oluştuğundan, belki de yeni bir ortaklık sofrası kurulduğundan Kürd, kendi elindeki kılıçla, bu nizamdan ve ilişkilerden kendisini kesip atıyor.
Ak Parti, güç ve iktidar olmayı başöğretmeninden öğreniyor. O da CHP il başkanlarının aynı zamanda vali oldukları dönemi aynı kibirle yineliyor ve Tayyip Erdoğan valilere kışın Müslüman mahallesine kömür dağıtmalarını emrediyor. İstediği zaman “yargıya gerekli talimatı verdik” diyor, Allah’lık taslayıp, “ülkede hiçbir derenin ve nehrin kafasına göre akamayacağını”, bunların yağmaya açılması gerektiğini söylüyor.
Simitle idare eden Müslüman mahalle de genişleme imkânlarını burada görüyor: “herkes ne kadar ekmeğe muhtaç kılınırsa, ekmek fırını da bizde kaldığı sürece bizim mahalle güçlü kalır” diye düşünüyor. Bu yaklaşımın taktığı prangaları, zincirleri, kıpırdamadığı için hiç mi hiç hissetmiyor.
Ak Parti, “bu ülkeye komünizm gerekirse, onu da biz getiririz, size ne oluyor, siz tebaasınız” diyen Ankara valisi gibi düşünüyor. Bu açıdan biraz kendi solunu türetiyor, biraz kendi muhalefetini maniple ediyor, Fethullah ise, Selçuklu veziri, mülkün nizam sözcüsü, Nizamülmülk türü hocalarından aldığı eğitimle, Tayyip’e “her sultanın ona eksiklerini gösterecek, yanlışlarını söyleyecek, bir tür ‘şeytanî’ manada uyarıcı, vezire ihtiyacı vardır” türünden mesaj yolluyor ve özünde “bu vezir benim” diyor.
Fethullah, Müslüman mahallesinin umacısı CHP’yi aba altındaki sopa misali sallıyor, “yola gelmezsen, CHP’yi desteklerim” diyor. Kaçakçılık ve ticaretle palazlanan İzmir’in ideolojisi üzerine kurulu CHP ise bu rant kavgasında umacı olmaya razı bir pozisyon alıyor. Müşteri çekmek için kayıkçıların yalandan çıkarttıkları kavgaya benzer bir didişme, siyaset alanının köpüğü olarak vücut buluyor.
Bu safhada Ak Parti iktidarı ile yetinmeyen, bu iktidar karşısında hayal kırıklığına uğrayan, Ak Parti’nin zevahire zarar verdiğini düşünenler, bir biçimde mahalleyi kendilerince koruma altına alıyorlar. Osmanlı’dan hatta Emevî’den beri mahallenin iktidara göre, iktidar için ve iktidar içi bir yerde tesis edildiğini görmek istemiyor. Muaviye’nin veya Fatih’in devletten mahalleye uzanan nizamatının ilham kaynağının Bizans-Roma olduğuna bakılmıyor.
Roma mimarîsi, merkeze kiliseyi, önüne meydanı koyuyor, tüm yollar o meydana çıkıyor, hanelerle birlikte bir mahalle tesis edilmiş oluyor. Emevî’de ve Osmanlı’da şeklî bir değişiklikle, kilisenin yerini cami alıyor. Ama o camide ne Allah’ın kelâmı işitiliyor ne de alın secdeye Peygamber gibi değiyor.
Paganizm eleştirisi baki kalmak üzere, esas olarak dönemin kireçleşmiş formel dinleri, Hristiyanlık ve Yahudiliğe karşı bir “din dışı” hatta “dinsizlik” hareketi olan İslam, kitabında, “Biz ne Hristiyanız ne Yahudi, biz İbrahim’in dinindeyiz.” buyuruyor. Mahallenin merkezinde devletin bir kalesi olarak inşa edilen cami, devletin Allah’sız Kitab’sız mevcudiyetinin bir tecessüsü oluyor kimi zaman.
Müslüman’a ise kandil simidiyle yetinmek düşüyor. O, batının şaşası, cüssesi karşısında ezilmediği için “Padişahım çok yaşa!” diye bağırıyor. Zevahiri kurtardığını zannediyor ama zevahir kurtulurken sol memenin altındaki cevahir kararıyor zamanla.
* * *
Bugün meseleyi tek başına Ak Parti’ye indirgemek hatalı. Bu yaklaşım, “işin başı ve sonu benim” kibriyle ayakta duran bu partinin, kendisini Kemalizm gibi sui generis, nev-i şahsına münhasır, özel, güzel, yepyeni, özgün bir pratik olarak satmasına katkı sunuyor.
Ak Parti, sömürü ve zulme karşı mücadelenin ortak hedefinin bir parçası kılınması gerekiyor. Bu ister sosyalist ister İslamcı bir yerden yapılsın, yerel, bölgesel ve dünyasal bir bağlamın dâhilinde anlaşılması gereken bir mesele. Böylesi bir bağlam içre düşünüp hareket etmeksizin, Ak Parti’nin politikasını Müslüman mahalle üzerinde ve üzerinden tahkim etmesine karşı çaresiz kalmak kaçınılmazdır.
Mesele bu noktada Müslüman mahallede kalmak ama öte yandan mahallenin genişleme imkânlarını iktidara karşı bir silâha dönüştürmeyi bilmektir. CHP umacısı karşısında mahallenin olduğu hâliyle muhafazasını tek siyaset belleyen yaklaşımların Ak Parti’nin kendi iktidarını Müslüman mahalle üzerinde ve üzerinden tahkim etmesi sürecinde basit bir tuğla olmak dışında pek bir şansı yoktur.
Dolayısıyla belki de İslamcıların ve sosyalistlerin bugün ortaklaşa dile dökecekleri şiar şudur. “Ey Müslüman mahalle, imanın, tevhidî mücadelen zincirlenmiştir. Bu zincirleri kırarak önünde kazanacağın eşit ve âdil bir dünya vardır. Kıyam eyle!”
Eren Balkır

Futbol ve Filistin


Biz Avrupalı futbolcular olarak bugün kuşatma altında yaşayan ve temel insanî haysiyeti ile hürriyeti inkâr edilen Gazze halkı ile dayanışma içinde olduğumuzu ifade ediyoruz. İsrail’in yüzden fazla sivilin katli ile sonuçlanan Gazze’ye yönelik bombardımanı dünyanın vicdanına başka bir leke daha düşürmüştür.
Bizler, İsrail ordusunun Gazze’deki bir stadyuma 10 Kasım 2012’de saldırdığından ve burada futbol oynayan dört gencin saldırı sonucu katledildiğinden haberdarız.
Futbol oynarken çocukların katledilmeleri kabul edilemez. Bu koşullarda İsrail'in UEFA 21 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası’na ev sahipliği yapması bu devlet için bir ödül niteliğinde olacaktır ve böylesi bir durum spor değerlerine elbette ki aykırıdır.
Kısa süre önce yapılan ateşkese rağmen Filistinliler hâlâ işgal altındaki umutsuz hayatlarına tahammül etmeye zorlanıyorlar. Filistinlilerin uluslararası toplum tarafından korunması zorunlu. Tüm insanların hayatlarını haysiyet, hürriyet ve güvenlik içinde sürdürme hakları vardır.
Yukarıdaki ifadeler Malili yıldız futbolcu Frédéric Oumar Kanouté’nin kendi internet sitesinde yayınladığı dilekçe metninden alıntı. Dilekçe bir sonraki 21 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası’nın İsrail’de yapılacak olmasını protesto etmek amacıyla Avrupa Futbol Federasyonları Birliği’ne (UEFA) gönderilmiş. Bildiri, aralarında Chelsea futbolcusu Belçikalı Eden Hazard’ın, Arsenalli Fransız Abou Diaby ve Paris Saint-Germain’li Jérémy Ménez’in bulunduğu 62 Avrupalı futbolcu imzalamış. (Fildişili futbolcu Didier Drogba başta imzalamış ama sonra destek vermeyi reddetmiş.)
Ayrıca sitede “Filistin” yazılı armalar bulunan gömlekler giyen imzacı futbolcuların turnuvanın İsrail’de yapılmasını protesto etmek amacıyla ellerinde “hayır” yazılı dövizler tutan fotoğrafları yayınlanmış.
Dilekçe için öncülük eden Kanouté’nin adalet yanında saf duruşu ilk değil. Ocak 2009’da İspanya’daki kupa maçında eski kulübü Sevilla adına gol attıktan sonra muhtelif dillerde “Filistin” yazılı tişörtünü göstermek için formasını kaldırmıştı. Bu eylemi sonrası Kanouté sarı kart gördü ve maçın ardından da politik mesaj verdiği gerekçesiyle cezaya çarptırıldı.
O dönemde Kanouté’nin amacı, İsrail’in Gazze’ye yönelik kanlı Dökme Kurşun Operasyonu esnasında dünyayı Filistinlilere dönük tatbik edilen adaletsizlik konusunda uyarmaktı. İki yıl sonra, İsrail’in gerçekleştirdiği saldırı ardından, bu sefer en azından futbol dünyası içinde kısmen başarılı olmuş gibi görünüyor.
Sonrasında Real Madrid’in Brezilyalı yıldız savunma oyuncusu Marcelo Vieira da Facebook sayfasında İsrail’e karşı Filistinlilerin yürüttüğü mücadeleyi destekleyen bir mesaj atınca ortalığı ayağa kaldırdı.
Arjantinli efsane futbolcu Diego Maradona da benzer bir tavır geliştirdi. BAE’de el-Vasl isimli takımın teknik direktörlüğünü yaptığı günlerde, çok öncesinde bir Arap hayranın kendisine verdiği siyah-beyaz Filistin kefiyesi ile çıktı kameraların karşısına. Maradona yüzünü kameralara dönüp zafer işareti yaparak “Yaşasın Filistin!” diye bağırdı sonra.
Fransa’nın ve Manchester United’ın eski yıldız futbolcusu Eric Cantona da geçen yıl başlarında mahkemeye çıkartılmaksızın tutuklanan Filistinli futbolcuları destekleyen isimlerden biriydi. Bilindiği üzere bu futbolculardan biri olan Mahmud Sarsak üç yıllık mahkumiyete çarptırılmış, Sarsak koşulları protesto etmek için 90 günlük bir açlık grevi gerçekleştirmişti. Cantona bu futbolcular adına kampanya başlattı ve başında hemşerisi Michel Platini’nin bulunduğu UEFA’yı 21 yaş altı futbol turnuvasının İsrail’de yapılmasına izin verdiği için şiddetle kınayarak şunları söyledi: “Filistin’de ırkçılık, insan hakları ihlâlleri ve uluslararası hukukun kapsamlı bir biçimde delinmesi her gün yaşanan bir durumdur. Şimdi İsrail’in dokunulmazlığına bir son vermenin ve başka devletler için talep ettiğimiz, eşitlik, adalet ve uluslararası hukuka saygıya ait aynı standartlar üzerinde ısrarcı olmanın tam vaktidir.”
İsrail’in Gazze’ye yönelik son saldırısı ardından Real Madrid’in Portekizli yıldızı Cristiano Ronaldo Filistinli çocuklara yardım etmek amacıyla 1,5 milyon avro bağışta bulundu. Alman futbolcu Mesut Özil ise Gazzelilerle dayanışma içinde olduğunu ifade etti ve saldırıda futbol oynarken katledilen 12 yaşındaki Hamid Ebu-Dagga’nın üzerinde kendi formasının olduğunu duyduğunda hissettiği acıyı dile getirdi. Juventuslu Arturo Vidal ise -memleketi Şili’de büyük bir Filistin cemaati mevcut, hatta alt kümede “Palestino” isminde bir de kulüp var- sosyal medya aracılığıyla Filistin davasına dönük desteğini şu şekilde dillendirdi: “İsrail’e ve Siyonizme Hayır! Filistin’e Özgürlük! Bu benim ve tüm arkadaşlarımın paylaştığı bir fikir.”
Bu türden duygular, sadece futbolcular değil İskoçya’daki Celtic ve İtalya’daki Lazio, Roma ve Livorno gibi kulüp taraftarları arasında da giderek artan bir biçimde yankısını buluyor.
Futbol artık bir klişe olmaktan çıkıyor ve zamanla bir topa vurmanın, şöhret ve servet içinde hayatın tadını çıkartan futbolcuların ötesinde bir şey hâline geldi. Bazı futbolcular artık futbolun Filistin gibi insanî davaların desteklenmesi noktasında önemli ve güçlü bir rol oynayabileceğini söylüyorlar. Bu tavırları ile elbette oynadıkları futbol dışında bu türden eylemleri ve duruşları ile bizim takdirimizi fazlasıyla hak ediyorlar.
Hasan Zeyneddin
İmzacılar
Gael Angoula, Bastia Spor Kulübü (Fransa)
Kerim Ait-Fana, Montpellier HSC (Fransa)
Demba Ba, Newcastle United (İngiltere)
Abdoulaye Baldé, AC Lumezzane (İtalya)
Chahir Belghazouani, AC Ajaccio (Fransa)
Leon Best, Blackburn Rovers Futbol Kulübü (İngiltere)
Ryad Boudebouz, Sochaux Montbéliard Futbol Kulübü (Fransa)
Yacine Brahimi, Granada Futbol Kulübü (İspanya)
Jonathan Bru, Melbourne Victory (Avustralya)
Aatif Chahechouche, Sivasspor Kulübü (Türkiye)
Pascal Chimbonda, Doncaster Rovers Futbol Kulübü (İngiltere)
Papiss Cissé, Newcastle United (İngiltere)
Omar Daf, Sochaux Montbéliard Futbol Kulübü (Fransa)
Issiar Dia, Lekhwiya (Katar)
Abou Diaby, Arsenal Futbol Kulübü (İngiltere)
Alou Diarra, West Ham (İngiltere)
Samba Diakité, Queens Park Rangers (İngiltere)
Pape Diop, West Ham United (İngiltere)
Abdoulaye Doucouré, Stade Rennais (Fransa)
Ibrahim Duplus, Sochaux Montbéliard (Fransa)
Soudani El-Arabi Hilal, Vitoria Sport Club Guimares (Portekiz)
Jires Kembo Ekoko, El Ayn Futbol Kulübü (Birleşik Arap Emirlikleri)
Nathan Ellington, Ipswich Town Futbol Kulübü (İngiltere)
Doudou Jacques Faty, Sivasspor Kulübü (Türkiye)
Ricardo Faty, AC Ajaccio (Fransa)
Chris Gadi, US Boulogne (Fransa)
Remi Gomis, FC Valenciennes (Fransa)
Florent Hanin, SC Braga (Portekiz)
Eden Hazard, Chelsea Futbol Kulübü (İngiltere)
Diomansy Kamara, Eskişehirspor Kulübü (Türkiye)
Frédéric Kanouté, Beijing Guoan (Çin)
Djamal Mahamat, Sporting Braga (Portekiz)
Kader Manganne, El-Hilâl Riyad Futbol Kulübü (Suudi Arabistan)
Sylvain Marveaux, Newcastle United (İngiltere)
Nicolas Maurice-Belay, FC Girondins de Bordeaux (Fransa)
Cheikh M’bengué, Toulouse Futbol Kulübü (Fransa)
Jérémy Menez, Paris Saint-Germain Futbol Kulübü (Fransa)
Laurent Nardol, Chartres Futbol Kulübü (Fransa)
Mahamadou N’diaye, Vitoria Sport Club Guimares (Portekiz)
Mamadou Niang, El-Sadd SC (Katar)
Mbaye Niang, SM Caen (Fransa)
Fabrice Numeric, FK Slovan Duslo Sala (Slovakya)
Billel Umrani, Olympique de Marseille (Fransa)
Lamine Sané, FC Girondins de Bordeaux (Fransa)
Mamady Sidibé, Stoke City Futbol Kulübü (İngiltere)
Momo Sissoko, Paris Saint-Germain Futbol Kulübü (Fransa)
Cheikh Tioté, Newcastle United (İngiltere)
AdamaTraoré, Melbourne Victory (Avustralya)
Armand Traoré, Queen Park Rangers FC (İngiltere)
Djimi Traore, (Mali)
Moussa Sow, Fenerbahçe Spor Kulübü (Türkiye)
Hassan Yebda, Granada Futbol Kulübü (İspanya)

Kazılmayan Siperlerin Yoldaşlığı

Sekiz on yılını bağlama eğitimine tahsis etmiş bir arkadaş muhabbetimiz esnasında kendi memleket türküleri dışında türküleri pek dinlemediğini, hatta sevmediğini söylüyordu. Sivaslı olan bu arkadaş, her Sivaslı olanda görüldüğü türden, kendisinin de doğuda olduğunu yalanlamak adına, kendi doğusuna küfrediyordu özünde. Murat Çobanoğlu ya da Raci Alkır dinlemek onun için kendisine hakaret etmek demekti.
Ama aynı durum, örneğin Ege türküleri için geçerli değildi. Daha doğrusu, Ege türküleri ile ancak Talip Özkan’la ya da bozlaklarla ancak Neşet Ertaş’la ilişki kurabiliyor, bu iki ismi üst düzey bağlama virtüözleri olarak görmesi sebebiyle dikkate alıyordu. Arkadaş için doğu karanlıktı. Ona İranlı Muhammed Rıza Şeceryan’dan ya da Arap Marcel Khalife’den söz etmek bile mümkün değildi.
Bu, esasta küçük burjuva darlığın ürünü olsa gerek. Bilmem kaç yılını marksizme, sosyalizme ya da devrimciliğe hasır etmiş kesimlerin Kürd dinamiği ile ilişkisi de bu minvalde. Yani bir kısmı için Kürd ve doğu karanlık, bir kısmı içinse Kürd dinamiği en fazla virtüözite düzeyinde ehemmiyet kazanabiliyor. Yani Kürd dinamiği ile ancak güç olma, kitleleri seferber edebilme, politik müdahale becerisi ve silâhlı mücadeledeki başarı üzerinden ilişki kurulabiliyor.
Batı’daki Kürd ise bu ilişkinin içinde başkalaşıyor zamanla. Kavganın, mücadelenin ve savaşın yoğunluğunun düştüğü momentte Kürd ulusal kurtuluş mücadelesinin küçük burjuva karakteri iyiden iyiye açığa çıkıyor. Fanon’dan Amilcar Cabral’a birçok isim mücadelenin bu niteliğini eleştiriye tabi tutuyor. Küçük burjuva niteliğin giderek galebe çaldığı ve son dönemde geriye dönük, derinlikli tartışmaların, özeleştirilerin hâsıl olduğu Güney Afrikalı solcular, Almanya’da Kürdlerin tertiplediği sempozyumda, “bizim yürüdüğümüz yoldan yürümeyin” telkininde bulunuyorlar.
Esas olarak Türk solu, kendi küçük burjuva niteliğini Kürd’de temize çıkartmaya çalışıyor. Kürd, küçük burjuva eleştirilerinin geri plana itilmesi için gerekli zemini teşkil ediyor. Madem ki küçük burjuva bu denli devleti köşeye sıkıştırabiliyor, o vakit, “e, ben de küçük burjuvayım, bu dinamiğin gölgesine sığınayım ve bir şey yapıyormuş gibi görüneyim” deniliyor. Kürd’ün başkaldırısı bu küçük burjuvanın kendisini temize çıkartma gayreti içinde absorbe ediliyor ve esas olarak tersten, Kürd’ü müesses nizam içinde tutmaya dönük faşizan müdahalelere liberal bir yerden eklemleniyor.
Örneğin DSİP çizgisi Kürd’le ittifak yapıldığı 96’da gidip CHP’ye oy verilmesini telkin ediyorken, bağlı olduğu İngiltere’deki Sosyalist İşçi Partisi çizgisinin orada İşçi Partisi’ni desteklediğini bir biçimde gizliyor. Yıllar sonra İşçi Partisi içinden bir ekip Respect Party’yi kurduğu vakit destek bu sefer Müslümanlara ve AKP’ye kayıyor. Respect bir biçimde ülkede giderek ciddi bir nüfusa ulaşan Müslümanları sisteme entegre etme ve eklemleme girişimi olarak vücut buluyor. Demokrasi, Müslümanların yutulması için Respect'e emir veriyor.
Aynı şekilde HDK, temel teorik, ideolojik ve politik zeminini Alman Sol Partisi’nde buluyor. Die Linke olarak anılan bu parti, temelde Doğu Almanya’nın ortadan kalkması sonrası yaşanan sosyolojik, iktisadî ve politik krizi giderme noktasında SPD’nin, yani sosyal demokratların sola doğru bir kol çıkartması olarak vücut buluyor. Bugün Die Linke’nin giderek sağcılaştığından dem vuruluyor. Başta yapılan güzellemeler partinin demokrasi içi mekanizmalara örgütlenmesi ile yerini yüzeysel kimi eleştirilere bırakıyor. Özetle; kimse Müslümanları ve Doğu Almanları iktidara karşı devrimci bir ocak olarak örgütlemeyi düşünmüyor. Bu pratik doğal olarak, sistemle, müesses nizamla, demokrasiyle, devletle ve iktisadî ilişkilerle olumlu ilişkiler kuran ya da kurabilecek (İngiltere örneğinde) Müslümanların ve (Almanya örneğinde) doğu Almanların belirli bir bölüğünün ön plana çıkmasına neden oluyor. Teori de, ideoloji de, politika da bu bölüğe göre tanzim ediliyor.
Eğer böylesi bir bölük Kürd örneğinde Türkiye’de de oluşmuşsa, bu bölüğün koşulladığı teori, ideoloji ve politika genel mücadeleyi de vuruyor. Yakın dönemde yapılan seçimlerde koca koca örgütler, “bize neden milletvekili kontenjanı açmadınız?” diye küsüyorlar Kürd’e. Örgütlerden biri küsüyor, diğeri de sitem ediyor. Sitem eden, küsen örgütle Kürd’e yakın olma ve durma düzleminde, bir yarışa giriyor. Mahallelerde kimi gerilimler yaşanıyor. Araya Kürd giriyor, kavgadaki yorganı alıp sitem eden örgütün üzerini örtüyor. Bu iki örgütten biri, sitemkâr bir kongre tertipliyor, kavga ettiği örgütün başkanı bu örgütün kongresinde konuşurken, gençler Kürd’ün rengindeki bayrakları sallayıp konuşmacıyı bir biçimde protesto ediyorlar ve kongre salonundan çıkıyorlar. Küsen örgütün başkanıyla bir haber sitesinde yapılan röportajda ise başkan, Kürd mücadelesiyle “dayanışmacı bir ilişki” yürütmenin ötesine geçtiklerini söylerken, bir yandan da “Kürdistan’da örgütlenme çalışması yürüttüklerini” de ifade ediyor.
Kongresini tertipleyen örgüt ise Mahir’in parti-cephesini Kürd’e göre yeniden inşa ediyor. “Parti olmayan parti” olan ÖDP’den ayrılıp “cephe olmayan cephe” olarak HDK’ye giriş yapıyor. Burada kimse kimseye hesap vermiyor, özeleştiri yapılmıyor, herkes hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor. Kavgalı, gerilimli bir dizi örgüt, “birlik” denilen totemin etrafında buluşabilmek için liberal bir hat çiziyorlar ve hizalanıyorlar sonra.
Bu hizalanma dâhilinde, örneğin, örgütünü eleştirip ayrıldığı noktada eski yoldaşlarının bıçaklı saldırısına maruz kalan ve bir bacağı sakatlanan gencin, bir ânda bu seyir içinde kendisini bıçaklayanlarla yoldaş kılması isteniyor.
Herkes bir “siper yoldaşlığı”ndan söz ediyor. Herkes kendi dükkânını koruma altına almak dışında bir politika yapamazken, yol, kazılan siperlerden yürünmüyor ya da kazılmayan siperlerde kimse yoldaş olamıyor.
Küçük burjuva tarz, Kürd dinamiği ile salt üst perdeden ilişki kurabiliyor. “Türkiye işçi sınıfı, milliyetçilik denilen mengene içinde sıkışmış durumda. Bu mengeneyi kırmak gerek” diyerek kendi HDK yönelimini meşrulaştırmaya çalışıyor ama bu “milliyetçilik mengenesi”ni kırmak için nedense Kürd mahallesine gidiyor.
Küçük burjuva tarz, kendi liberalizmini Kürd üzerinden meşrulaştırıyor. Kürd, kendi mücadelesi dâhilinde, teorik ya da politik kimi kanalları zorluyor ama Türk solu bu pratiğin artıkları ile beslenip yol alabileceğini zannediyor. Örneğin Kürd, bizzat devlet tarafından ormanları yakıldığı için “ekoloji” diyor ama Türk solcusu kendi marksizmini, sosyalizmini ekoloji ile temize çekmeye çalışıyor. Daha doğrusu, kendisini sütten çıkmış ak kaşık olarak satmak için sorunun marksizmde ve leninizmde olduğunu açık veya örtük biçimde dile getiriyor.
Bahsi geçen örgütün kongresinde “erkek devlet” gibi bir kavram kullanılıyor örneğin. Geçmişte kadın-erkek ilişkileri ve taciz hikâyeleri üzerinden yaşanan bölünme birden hasıraltı edilmiş oluyor böylece.
Marksizm, ekoloji ve feminizmin birikimini görmemekle eleştiriliyor, eksikli kabul ediliyor, aşılıyor, çürütülüyor, tarihten siliniyor. Sanayi devrimini teorik olarak önemsemiş olmakla “doğa düşmanı”, sırf erkek olmakla “kadın düşmanı” yaftası asılıyor Marx’ın boynuna. “Herstory”ye göre Marksizm bir tür maraz, sapma ya da hastalık olarak kodlanıyor. Marksizm, “doğa” ve “kadın” denilen putlar önünde diz çöktürülüyor. Devrimci mücadele dışında bir tanım imkânı bulamayan Marksizm, doğanın ve kadının devrimci mücadeleye duhulüne mani olmak adına, tarihin çöplüğüne gönderiliyor. Devrimci bir huruç hareketi olarak Marksizm, kendisinden önceki safsataları ve hayalleri satan tüccarların ve tezgâh sahiplerinin intikam yüklü saldırılarına maruz kalıyor.
Genel olarak birileri iktidarı köşeye sıkıştırmaktan, birileri iktidarı dönüştürmekten, birileri iktidarı görmemekten, birileri de iktidarı iyi şeyler yapmaya zorlamaktan bahsediyor. Oysa tüm bu tartışmalar, solun iktidarı alma pratiğini bir biçimde boşa düşürüyor. İktidarı almayı hedef hâline getirmemiş bir pratik, Marksizmi doğallaştırıp kadınsılaştırarak özgürleşeceğini zannediyor. Bunlar depremi unutmuşlar veya evlâdını yitirmiş bir ananın öfkesini yüreğinde hiç hissetmemişler. Bu kesimlerin düşman bellediği “kapitalizm”, mevcut burjuva ilişkilerin dışında duran, uzaydan gelmiş hayalî bir öcü. Öcü hikâyeleriyle herkesi korkutup kendilerine kul edeceklerini zannediyor özünde.
Esasında doğa ve kadın vurgusu, doğa ve kadının satılmasını meşrulaştırıyor, başka da bir işe yaramıyor. Bu türden vurgu, doğanın ve kadının satışa daha yoğun biçimde çıkartıldığı momentte yapılıyor. Sol, en fazla bu konuda vicdanî bir çift gözyaşı olarak örgütleniyor. Gözyaşları çarkların mekanik sıcaklığında buhar olup uçuyor.
Temel mesele, sol şeflerin kendilerine rahat nefes alabilecekleri dükkân açabilmek istemeleri, başka bir şey değil. Huzur ve rahatlık için iktidar mücadelesinin daraltıcı niteliği doğa ve kadına dönük atıflar dâhilinde giderilmek isteniyor. Dikey olan her şeye alerji geliştiren zihniyet, sömürülenlerin ve mazlumların ayağa kalkmasına da mani oluyor. Herkesin ve her şeyin yatay düzlemde sahte burjuva bir “eşitlik” düsturu üzerinden yan yana getirilmesi, pratikte oluşan ve oluşabilecek, kavgaya, mücadeleye ve savaşa dair her türden hiyerarşiyi, disiplini ve işbölümünü de siliyor. Bu yaklaşım, esas olarak hiç savaşmayıp yenilenlerin yenilgilerini bir asalet, üstünlük ya da meziyetmiş gibi takdim etmelerini ifade ediyor. Irak işgalinde Amerikalı efendilerinden ders alan polis eylemci grubu bir yere kapatıyor, herhangi bir dükkânı anında karakola ve işkencehaneye dönüştürüyor, sonra, herkesi diz çöktürüp ya da mümkünse, yüzükoyun yere yatırıp başını kaldırana cop sallıyor. Özünde millete doğa ve kadına dair dualar ezberleten sol tarikat şeyhleri, yüzükoyun yatan eylemciye mevcut hâlinden “keyif” almayı öğütlemiş oluyor. Liberalizm ve faşizm süreç içerisinde bu şekilde tamamlıyorlar birbirlerini.
Yan yanalık demokrasi ile kodlandıktan sonra, geriye kapitalizmin demokrasiye düşman olduğunu söylemek kalıyor. Kapitalizme karşı mücadele, bir tür devlet biçimi olan demokrasiye kul olmakla sonuçlanıyor.
Batı’daki Kürd ise buranın ortamına ayak uydurmak adına, demokrasi müdafisi kesiliyor. Dağdaki proleter diktatörlük, hiyerarşi, disiplin ve işbölümü Sivas’ın batısına taşınmıyor. Kürd, batının kendisini beğenme biçimini hiç eleştirmiyor. Onu içselleştiriyor. Şehirli, yani burjuva değerler birey olma hevesi içinde göğe çıkartılıyor.
Batı’daki politik ama esas olarak apolitik mahfillerdeki teorik faaliyet, Kürd’ü soğuracak bir tür salgı üretmekten ibaret. Kürd’ün “virtüözite”si, üstünlüğü, gücü, kitle seferber etme becerisi dikkate alınarak yürütülen politik-teorik faaliyet, nihayetinde ütopyalar üretip pazarlamakla sonuçlanıyor. Kürd’ün siyaset alanı içi devrimciliğe katkı sunmasına izin verilmiyor.
Siyaset alanı, bir pazar misali. Tezgâhlar ve tezgâhlara mal taşıma pratiği olarak ticaret bu alana hükmediyor. Tüccarların tezgâhlara ve dükkân sahiplerine taşıdığı, sömürülenlerin ve mazlumların döktükleri kan ve ter. O kanın ve terin içinde pişen kitlelerin bu ticarette ve tezgâhlarda belirleyici olmasına asla izin verilmiyor. Sol örgütler, birer tampon, hava yastığı ve soğurma pratiği olarak somutluk kazanıyor. Sol sağın en fazla vicdanî artığı olabiliyor.
Kürd’ün döktüğü kanı pazarlayan, bu kanın ticaretini yapanların teorisi de politikası da rant için, rant içre. İkbal merdivenlerini tırmanma noktasında o kanı kullananlar hiç mi hiç utanmıyorlar. “Bize milletvekili kontenjanı açmadınız” diye küsüyorlar. Kürd’ü en fazla “birlik ve enternasyonalizm” türü sığ bir edebiyatın figüranı kılabiliyorlar.
Siper kazılmıyorsa, yoldaşlık da olmuyor, yol yürünmüyorsa, başkalarının kazdığı çukurlara düşülüyor.
Eren Balkır

LKP: Boş Ümit

Lübnan Komünist Partisi bugün 88 yaşında. Özellikle son yirmi, otuz yıldır Lübnanlıların hakları için inatla dövüşmüş olan partinin mevcut üyeleri bugün partiyi içeriden felç eden bir ideolojik krizden söz ediyorlar ve şu türden sorular soruyorlar: “Partinin o şaşaalı günleri geçmişte mi kaldı?” veya “Parti hayal kırıklığına uğramış halkla yeniden bağ kurmak için belirli planlara sahip mi?”
“Moskova’da yağmur yağsa, Arap komünistleri şemsiyelerini açarlar.”
Bu, geçmişte Arap komünist partilerinin muhaliflerince sıkça dillendirilen bir sözdü. O günlerde ülkedeki sendikal hareketin öncülüğünü Lübnanlı komünistler yapıyor ama öte yandan da bu komünistler Sovyetler Birliği’nden ideoloji ithal etmekle suçlanıyorlardı.
Bugün ise geniş bir kesim Lübnan Komünist Partisi’nin (LKP) kriz içerisinde olduğuna inanıyor. Muhtemelen bu kriz, tabandan başlayıp piramidin en üstüne tırmanan bir seyre sahip.
Partinin sorunlarına ve bu sorunların nasıl tanımlanması gerektiğine ilişkin bugüne dek çok şey söylendi. Kimileri temel sorununun örgütlenme olduğuna inanırlarken, kimileri de sorunun liderliğin başarısız oluşundan kaynaklandığını düşünüyorlar. Bazıları ise yaşananın ideolojideki ve politik vizyondaki bir kriz olduğu kanaatinde.
Bir LKP merkez komitesi üyesine göre, parti kamuoyundan tecrit edilmiş durumda. Parti bağımsızlığına halel getireceğini ve kendisini diğer hiziplere tabi kılacak bir basınç oluşturacağı düşüncesiyle, halk desteği için gerekli kimi ittifaklara girmeyi beceremedi.
LKP üyesi, konuşmasının devamında, “bu bizim en büyük hatamız” diye ekliyor.
Bu zihniyet, tüm politik sınıfın yozlaşmış olduğuna ilişkin bir görüşle pekiştiriliyor. Dolayısıyla mevcut dönem için açık bir politik söylem formüle etmeksizin bu sınıfla ilişki kurmaktan kaçınıyor.
Bir komünist liderin ifadesiyle, “bizler tepkiler üzerine yaşıyoruz. Bir olayın gerçekleşmesini bekliyor, sonra da tepki veriyoruz.” Bu tepkiler belirli sözcüklerle yorumlanıyorlar ve sonra da haber bültenlerinin “en sonunda” yer verilmek üzere, medya kuruluşlarına bildiri niyetine gönderiliyorlar.
Komünistlerin mustarip olduğu diğer bir husus da partinin gelecekte cereyan edecek olaylara ilişkin tahminde bulunamıyor oluşu. Bir LKP üyesi “Arap Baharı bizi şaşkına çevirdi” diyor ve ekliyor: “Bu süreçte politik sınıfın işçi sınıfını ne ölçüde iğdiş ettiğine tanık olmak da bizi epey şoke etti.”
Gerçek dünya ve LKP iki ayrı düzlemde ilerliyor. Bu noktada partinin yapması gereken şey nedir? Lenin’in kitapları parti merkezlerindeki kitaplıkların raflarında toz bağlıyorlar. Eğitim amaçlı dersler koymak, bir seçim çalışması yürütmek kadar güç bir angaryaya dönüşebiliyor.
Üniversitelerde faal olan, önde gelen komünist eylemcilerden birinin kanaatine göre, kendi politik vizyonunu tanıtması amacıyla, partinin halkla doğrudan temas kurması gerek. LKP, bu eylemciye göre, sendikaların ve savunma gruplarının tüm taleplerini benimsemeli ve bu kesimleri politik anlamda birer ilgi odağı hâline dönüşmeye zorlamalı.
Uzun süredir parti üyesi olan bu genç eylemci, LKP’nin 11. Konferans’ının istisnaî bir nitelik arz etmesini ve ikinci konferansıyla eşdeğerde olmasını umut ediyor. Kendisi gibi genç eylemcilerin dışlanmışlık ve marjinalleşmeden uzakta yeni bir eylemcilik modeli geliştirebileceğini, dışlanmışlığın ve marjinalliğin altıncı konferanstan beri parti liderliğinin başını çektiği eylem sürecini çamura sapladığını söylüyor.
Şubat’ta yapılması gereken LKP konferansı muhtemelen ertelenecek. Bir merkez komite üyesine göre bu ertelemenin tek bir sebebi var: LKP, konferansa sunulması gereken politik ve örgütsel evrakı hazırlayacak üyelerini henüz davet etmiş değil.
Bu parti üyesinin tespitine göre, komünistler arasındaki büyük görüş farklılıkları üzerinden söz konusu konferansın zamanında yapılması imkânsız. Bu farklılıklar tüm parti kurumlarını felç etmiş durumda ve muhtemelen ileride daha da derinleşecek.
Komitenin bir diğer üyesine göre ise, partiyi eskisi gibi güçlü kılmak için verilen mücadeleye katılmayanlarla partinin altını oymak isteyenler aynı kişiler. Lübnan Dağı’ndaki Metn bölgesinde ikamet eden bu komite üyesi diğer politik partilerle ortak bir zemin üzerinden ittifaklar kurulması gerektiği üzerinde duruyor.
Komünist partiye ilişkin eleştirel yazılar yazanlar, çoğunlukla beyhude internet tartışmalarına dalıyorlar. Öte yandan gelecek vaat eden isimler olarak takdim edilenlerse en fazla bir iki ay sonra “emekli”ye ayrılıyorlar. Üst düzey bir LKP üyesine göre, “komünist partiye katılmak intihar etmek gibi bir şey.”
Hoşnutsuz ve hayal kırıklığına uğramış kitlelerin içinde hâlâ partiye ve ideolojisine inananlar var. Bu insanlar iç tartışmalar ve LKP toplantılarına ait tutanaklardaki zımnî uzlaşmalar hakkında çok az şey biliyorlar.
Ama partiye ve ideolojisine inanan çoğunluk bir kenara itiliyor. Bu insanlar başkenti sadece özel günlerde ziyaret ediyorlar ve arka arkaya beş politbüro üyesinin ismini sıralamakta zorlanıyorlar.
Bunlar kendilerinin ülkedeki mezhepçiliğe boyun eğmediklerini biliyorlar ve politika baronları ile kıyaslandığında partilerinin mevcut sınırlarını görüyorlar, sonuçta kendileriyle barışık bir pratik sergiliyorlar.
Bilindiği üzere, Lenin Rusya’daki devrimci süreci üç döneme ayırır. Üçüncü dönem, çözünmüşlük, tasfiye ve bocalama dönemidir. Lenin’e göre, bu dönem boyunca hâkim unsur, kendisinin “demokratik formlar dâhilinde çocuk gibi oyunlar oynamak” dediği şeyle bağlantılı olan, “devrimci bürokrasi”dir.
Bu nedenle Bolşevik lider hayatî önemi haiz dördüncü döneme geçebilmek için adım atar ve başarılı olur. Bugün de Lübnan’daki komünistler esasen bu “üçüncü dönem”in zehir dolu kadehini yudumlamaktan kaçınmaya çalışıyorlar.
LKP’nin sembolü olan Kızıl Meşe Ağacı bugün 88 yaşında. Nihayetinde “kimseye herhangi bir imtiyaz vaat etmeyen” parti daha çok çalışmak zorunda. Herkesin malumu olduğu üzere, sadece hiçbir şey yapmayan kişi hata yapmaz. Oysa Lübnanlı komünistlerin yapması gereken daha çok şeyi var.

Suriye’de İki Iraklı

Tarihin, coğrafyanın ve Allah’ın ayrı düşürdüğü Ebu Muhammed ve Ebu Hamza Marlboro sigarası içiyorlar ve aynı hususta uzlaşıyorlar: Suriye’deki savaş Irak’la ilgili bir savaş aynı zamanda.
2003’te ABD Irak’ı işgal edince evlerini terk etmek zorunda kalan bu iki adam kırk yaşlarında. Her ikisi de savaş sonrası aileleriyle birlikte Suriye’ye göç etmişler.
Yaklaşık bir on yıl sonra bir zamanlar sığındıkları ülkeye tekrar dönmüşler.
Ama bu sefer karıları ve çocukları yanlarında değil. Suriye’ye savaştan kaçmak değil, aksine başka bir savaşa dâhil olmak için gelmişler. Sünni olan Ebu Muhammed Halep’te asileri eğitiyor. Şii olan Ebu Hamza ise Şam’da Esad güçlerinin yanında savaşıyor.
Suriye’de savaş, Washington Saddam’ı devirdikten sonra dizginlerinden boşanan Sünni-Şii çatışmasını da içine alarak ilerliyor.
“İnsanlar bana bir Sünni Iraklının neden Suriye’de savaştığını soruyorlar, benim cevabım ise gayet basit: Suriye’de kendi ülkemi, Irak’ı, İran yanlısı Şii milislerden özgürleştirmek için savaşıyorum.” 46 yaşındaki Ebu Muhammed, üzerinde kalın askerî elbisesi, ak düşmüş sakalları, bir elinde keskin nişancı tüfeği diğerinde sigara, bu sözleri söylüyor.
Devam ediyor sonra: “Bugün Irak Şii milislerin işgali altında.” “Şii milisler” dediği, İran ile güçlü bağlara sahip Iraklı âlim Muqteda Sadr liderliğindeki Mehdi Ordusu. Bedir Tugayı da Irak İslam Yüksek Konseyi’nin İran’dan eğitim ve silâh desteği alan eski silâhlı kanadı. Diğer bir unsur, Kudüs Gücü de İran’ın kontrolünde.
Ebu Muhammed, Suriye’deki Esad rejiminin kökü Şiiliğe dayanan Alevî mezhebi üyelerinin liderliğinde hareket eden bir rejim olduğunu düşünüyor. Dolayısıyla bu rejim, Sünnilerin çoğunluğu teşkil ettikleri Ortadoğu’ya hükmetmeye çalışan İran’ın bir başka kolundan başka bir şey değil.
Esad’a karşı yürütülen her türden savaş, dolayısıyla İran’ın Irak’taki vekillerine karşı verilen bir savaş oluyor.
“Eğer Suriyeliler Esad’ın Alevî rejimine bir son verirlerse, Irak Sünnileri de Irak’taki İran etkisine sona erdirmek için Suriye’deki yeni Sünni liderden daha fazla destek alabilecekler.” Ebu Muhammed bu kanaatte.
Böylesine mezhepçi bir retoriğin öfkeden başka bir doğurmayacağı kesin. Ama Ebu Muhammed, verdiği mülâkat esnasında gayet misafirperver bir tavır içerisinde, yumuşak ve anlayışlı bir dille konuşuyor.
Saddam’ın güvenlik kuvvetlerinde yüzbaşı olarak görev yapmış olan Ebu Muhammed 2003 işgali sonrası Şam’a karısı ve iki çocuğu ile birlikte kaçtığını söylüyor. Evi Irak’ın Suriye sınırına yakın bir yerde bulunan Enbar şehrindeymiş.
Şam’ın güneyindeki varoşlarda konuşlanmış Iraklı Şii milislerce tehdit edilmesi ardından, Ebu Muhammed ailesi ile birlikte Halep’in kuzeyine taşınıyor. Bu bölgenin ekseriyeti ağırlıklı olarak muhafazakâr Sünni.
Halep ve Bağdat arasında çorap ve iç çamaşırı ticareti ile uğraşan Ebu Muhammed geçmişte ABD birliklerine karşı savaşan savaşçılara yardım ettiğini anlatıyor bir ara. Ve ekliyor: “Tüm bu işler elbette Suriye güvenliğinin bilgisi dâhilinde gerçekleşiyordu.”
Ancak Ebu Muhammed, Esad rejiminin Sünnilerin gerçekleştirdikleri protesto hareketini Mart 2011’de ezmesi sonrası bu rejimle bağlarını kopartıyor.
“Ailemi Irak’a geri gönderdim. Bir yıldan fazla bir süredir Halep’te pek sorun yoktu. Ama sonra Şii şebbihaların (Arapça: “hayalet”), yani rejim yanlısı milislerin kontrol noktaları oluşturup Sünni köylüleri aşağılamalarına tanık oldum. Her yere Hameney’in ve Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın posterlerini asıyorlardı. Bu gelişmeler üzerine yaşananın İran, Hizbullah ve Irak başbakanı Nuri Maliki’den destek alan Esad rejimi ile fakir ve zayıf Sünni göstericiler arasında cereyan eden mezhepçi bir savaş olduğunu gördüm.”
Mülâkatın devamında Ebu Muhammed, Suriye’deki savaşa katılmaları yönünde üyesi olduğu Duleym Kabilesi’ni yüreklendirmek amacıyla Suriyeli asilerin yardımlarıyla Enbar’a gidip gelişlerinden bahsediyor.
“Ben tam manasıyla dindar bir adam değilim ama tüm İslamî ibadetleri ve vecibeleri yerine getiriyorum. Ait olduğum kabile yüzünden genelde aşırı Sünni olduğum düşünülüyor ve bu nedenle Irak’ta Şii gruplardan çok baskı görmüşümdür.”
Savaşın ilk yılları süresince ABD’li subaylar Enbar’ı El-Kaide’nin Irak’taki merkezi olarak değerlendirmişler. Örgüt Enbar’da Saddam’ın devrilmesi sonrası güçlerini yitirmiş olmaktan ötürü öfkeli olan Sünni kabileler arasında ciddi bir destek bulmuş. Bu sürece, Bağdat’taki Sünni mahallelerinde Şii ölüm mangalarının gerçekleştirdiği saldırılar da katkı sunmuş.
Bugün Ebu Muhammed, Saddam döneminde Baas güvenlik güçlerindeki uzun yıllara dayanan deneyimini Halep’te bir güvenlik aygıtının teşkil edilip rejime bağlı ajanların kökünün kazınması için kullanıyor.
“İstihbarat savaşı bugünlerde oldukça önemli. Eğer Halep’teki güvenlik birimlerinin karargâhlarını yok edebilirsek, tüm şehir birkaç günde elimize geçer.”
Parasal kaynakları hakkında sorulan soruya ısrarla şu cevabı veriyor: “Suriye’de para için savaşmıyorum. Ben Allah aşkına cihad etmek için buradayım. Ben paralı asker değil, şehid olmak istiyorum.”
İki yüz mil güneydeki Şam’da, din tarihinin 1.300 yıllık farklı bir yolunu takip eden Ebu Hamza Ta’ay da Suriye iç savaşındaki konumunu irdeliyor, bir yandan da elindeki sigarayı tüttürüyor.
Kafası tıraşlı olan bu iri kıyım adamın üzerinde dindar Şiilerin giydiği siyah giysi var. Bu giysi, Şiilerin Peygamber’in gerçek halefi olduğunu düşündükleri İmam Ali’nin ölümünün yasını sembolize ediyor.
Ebu Hamza, ABD ordusunun 2004’te Kerbelâ’ya yaptığı saldırıda Mehdi Ordusu’nda savaşırken bacağından vurulmuş. Kerbelâ, Şiiler için kutsal bir şehir. Sonrasında Şam’ın Seyyida Zeyneb mahallesine yerleşmiş. Şiiler Peygamber’in kız torununun n’aşının buradaki türbede olduğuna inanıyorlar.
2009’da Ebu Hamza Irak’a gitmiş. Ancak tekrar Şam’daki mahallesine geri dönmüş. Geçen Temmuz ayında Irak’tan Şam’a 500 ilâ 600 civarında Iraklı savaşçı gelmiş. Bu savaşçıların amacı “kâfir” Sünnilerden adı geçen türbeyi korumak.
“Mehdi Ordusu ile bağlarımı hâlâ muhafaza ediyorum ama Irak içinde artık askerî faaliyet içine girmiyorum. Evlendim, üç çocuğum oldu. Kerbelâ’da küçük bir dükkânım var.” Mülâkat esnasında türbenin yakınındaki evinde bir yandan çayını yudumluyor bir yandan da süreci anlatıyor. “Suriye’de huzursuzluk baş gösterdiği vakit ben pek ilgilenmemiştim. Ama sonra ben ve tüm diğer Şiiler ‘Ne İran ne Hizbullah. Biz Allah’tan korkan insanlar istiyoruz.’ gibi sloganlar duymaya başladık. Göstericiler ellerindeki İran ve Hizbullah bayraklarını yakıyorlardı. Bunlar gösterici değil, Şii karşıtı eylemcilerdi.”
Sonrasında Ebu Hamza, Kerbelâ yazının o kavurucu sıcağında, Mehdi Ordusu liderlerinden birini ziyaret edişini anlatıyor.
“O, bana tüm Şiileri Suriye’den kovmak isteyen, geçmişte hilafeti İmam Ali’den alıp evlatlarını ve torunlarını katleden Şamlı Nevasib’den (Nasibi: Ehl-i Beyt’ten nefret edenlere ilişkin Şia kavramı) türbelerimizi korumak için Suriye’ye dönmem gerektiğini söyledi. Ben de bunu dinî bir görev olarak kabul ettim.”
Kerbelâ’dan arabayla yola çıkıp uzun bir yolculuğun ardından Seyyida Zeyneb’e vardıktan sonra Ebu Hamza herkesin kendisini gayet sıcak karşıladığını söylüyor. Rejime mensup Halk Komiteleri üyeleri kendisine bir Kaleşnikof veriyor.
Türbedeki günlük devriyeler ve olağan teftişler bir zaman sonra türbeyi kuşatan Sünni asilerle yaşanan çatışmalara dönüşüyor.
“Bu türden bir savaşta ağır silâhların nasıl kullanılacağına ilişkin gerekli tecrübeye sahibiz. Güvenlik güçleri bize destek veriyorlar ve ordu bize yönelik saldırılara karşılık veriyor.”
Ancak yereldeki halk, Ebu Hamza ve onun siyah giyimli Iraklı milislerine karşı artık hasmane bir tutum içerisinde.
“Birçok Iraklı Şii Seyyida Zeyneb mahallesini terk etti, bu nedenle burada bizler birer yabancı durumuna düştük. Asiler bizim şebbiha olduğumuzu ve dolayısıyla öldürülmemiz gerektiğini düşünüyor. Suriyeliler bizden nefret etmeye ve bize karşı ayrımcılık yapmaya başladılar. Evlerini kiralamıyorlar, hiçbir şey satmıyorlar hatta taksilerine bile bindirmiyorlar. Daha öncesinde kimse benim nereden geldiğimi sormazdı. Ama bugün Suriyelilerin ister Suriyeli, ister Lübnanlı ister Iraklı isterse İranlı olsun tüm Şiilerden nefret ettikleri açık.”
Ebu Hamza ve Ebu Muhammed kendi mücadelelerini dinî bir görev olarak takdim ediyorlar ama bu mücadele pek de politikadan uzak değil.
Tıpkı 2003’te Irak’taki ABD liderliğinde gerçekleştirilen savaşın akıbetini bekleyen ve o günlerde Şam’da yaşayan, ileride Irak’ta etkin olacak Şii politikacılar gibi bugün de Ebu Hamza Irak Şiilerinin politik kaderinin Suriye’de kararlaştıracağını düşünüyor.
“Irak Şiilerinin politik liderlerinin geleceği Suriye’de kararlaştırılacak. Eğer Sünniler kazanırlarsa, Irak Sünnileri tekrar Irak’ın başına geçecekler ve daha da güçlü olacaklar, çünkü onlar Suriyeli kardeşlerinden büyük bir destek görecekler. İran ise daha da zayıflayacak, Hizbullah ise tüm silâh edinme imkânlarını ve desteğini kaybedecek.”
Hugh Macleod
Kaynak