Nasrallah'ın Konuşması ve Direniş'in Konumu

Nasrallah’ın geçen akşam Suriye’deki IŞİD mevzilerine yönelik ABD baskınlarını kınaması, onun on yıl önce ABD’nin Irak işgalini kınamasını andırıyor. Nasrallah, tıpkı Mayıs 2004’teki ABD öncülüğünde kurulan terör karşıtı koalisyonun ahlâkî yetkesini ve meşruiyetini sorguladığı konuşmasında olduğu gibi, bu konuşmasında da ABD’nin Suriye müdahalesinin Irak işgalinin niteliksel ve kimliksel açıdan bir taklidi olduğunu, bu noktada İsrail’in işgaline benzediğini, hegemonya kurma, gaddarlık, yıkım, suç işleme ve katliam yapma bağlamında, gene insan hakları, demokrasi ve uygarlık gibi sloganlara sarıldığını söylüyor.
İran ve Hizbullah, bugün ABD saldırılarının hedefi olan noktaların yıkılışından istifade edecek bir yerde duruyor öte yandan da bu saldırılara ilkesel olarak itiraz ediyor. Bugün İran da söz konusu saldırıları kınadı ama Suriye hükümeti örtük olarak bu saldırılara destek verdi (Bunun özel bir nedeni, Suriyelilerin ve İranlıların ABD planları konusunda önceden bilgilendirilmiş olması.). Suriye’nin örtük kabulünün bir sebebi, onun Batı tarafından tanınmaya muhtaç olması ve belli bir intikam siyasetiyle hareket etmesi. Direniş Ekseni adına bu yaklaşım, politik ve entelektüel açıdan tutarsız bir siyasetmiş gibi görünüyor, ama öte yandan bu yaklaşım, IŞİD’in hem emperyalistler hem de anti-emperyalistler için tehdit teşkil ettiği noktada, söz konusu yeni aşamada ortaya çıkan stratejik karışıklıkların bir yansıması. Bu da IŞİD’in emperyalizm ötesi bir nitelik arz ediyor oluşuyla ilgili, yani bu örgüt ilkesel düzeyde ne küresel kapitalizmle ne de emperyalizmle ilgileniyor. Emperyalist güçler IŞİD için hilafete engel teşkil ettiği aşamada düşman hâline geliyorlar, bu noktada söz konusu güçlerin adaletsiz ve zalim siyasetleri asla göz önünde bulundurulmuyor. Aynı şekilde ABD de IŞİD’in mezhepçi dinî ideolojisine ya da barbarlığına değil, onun bölgedeki çıkarları için teşkil ettiği politik tehdide karşı çıkıyor.
Dolayısıyla Direniş Ekseni ve emperyalistler savaş öncesi duruma geri dönme konusunda hevesli, aynı zamanda her iki taraf, bugün içine düştüğümüz, politik açıdan kafa karıştıran ve görece daha az yönetilebilir olan emperyalist ötesi bataklığa karşı olduklarından, emperyalist-antiemperyalist fay hattı boyunca yaşadıkları rutin çatışma düzlemini muhafaza ediyor.
Nasrallah’ın konuşması, bu emperyalist ötesi aşamada bile, emperyalizmin baş düşmanımız olarak varlığını sürdüreceğini tüm dünyaya hatırlattığı için çok önemli. Direniş Ekseni’nin yürüttüğü siyaset, yaşanan saldırılara şiddetle karşı çıkan ama öte yandan da tekfirciler arasındaki kayıplar için damla gözyaşı dökmeyen bir siyaset.
Emel Saed Gureyb

Emperyalist Müdahaleye Hayır

Amerika ve müttefikleri düğmeye bastı ve Irak ile Suriye’de IŞİD’e ait olduğu iddia edilen mevzileri bombalamaya başladı. Bombalamalarda çok sayıda sivilin de öldüğü belirtiliyor. Ölenler arasında çocuklar ve kadınlar var.
İki hafta önceki basın açıklamamızda da ifade etmiştik: Amerika, Saddam Hüseyin’i destekleyip güçlendirerek önce İran’a saldırtmış, akabinde Kuveyt’e girmesine göz yummuştu. Sonra da haddi aştığı iddiasıyla Irak’ı işgal etmiş ve Saddam Hüseyin’i öldürmüştü. Bugün Amerika benzer bir uygulamayı IŞİD’e reva görüyor.
IŞİD’i destekleyip güçlendiren faktörleri doğru analiz etmek gerekiyor. IŞİD’in ideolojik kaynağı Suudi Arabistan kökenli Vahhabilik’tir. Vahhabilik, siyasî bir ekoldür. İngilizlerle işbirliği yaparak Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortadoğu coğrafyasında çöküşüne hizmet eden bu ekol, bugün Amerikalılarla işbirliği yaparak tüm İslam coğrafyasının mezhepçilik ve buna bağlı tekfircilik bataklığına gömülmesine hizmet etmektedir.
Ezilmiş, dışlanmış Müslüman kitleleri ve özellikle de genç Müslümanları kışkırtarak birçok Müslüman’ın cihad amacıyla İslam coğrafyasının sorunlu bölgelerine götürülmesine ve El-Kaide, IŞİD gibi örgütlerin organize edilmesine Vahhabi Suudi Arabistan yönetimi siyasî ve ekonomik destek sağlamıştır, sağlamaya da devam etmektedir. Suudi Arabistan ve Körfez iktidarlarından ve zenginlerinden beslenen El-Kaide/IŞİD gibi örgütlerin militanları her nedense bu rejimlerin Amerika’nın bölgedeki en güvenilir müttefiklerinden olduğunu ve halklarına zulmeden diktatöryal yapıda olduğunu hiç umursamamakta ya da görmezden gelmektedir. Amerika ile işbirliği noktasında ümmete ihanetin zirvesinde olan Suudi ve Körfez rejimlerinin değiştirilmesinin tüm Müslümanların birincil görevi olarak addedilmesi gerekirken, söz konusu örgütler bu gerçeği görmeye hiç yanaşmamışlar, bu konuda kıllarını dahi kıpırdatmamışlardır.
Suudi Arabistan menşeli bu garip ilişki zincirinin tüm İslam ülkelerinde sorgulanması gerekmektedir. IŞİD’e veya El-Kaide’ye sempati duyan tüm gençlere yukarıda belirtilen çelişkilerin anlatılmasının ve onları içinde bulundukları algı dünyasından kurtararak hakikat ile yüzleşmelerini sağlamanın önemli bir görev olduğunu düşünüyoruz.
Ülkemizde de son yıllarda Suudi ve Körfez sermayesinin bazı fikir adamlarını etkisi altına aldığını, Vahhabiliğin halkımız nezdinde meşrulaştırılmaya çalışıldığını gözlemliyoruz. Bu tehlikeli gidiş ile ilgili olarak tüm halkımızı uyarıyoruz.
Biz Kur’an’ın esaslarına iman eden her kişinin mezhebi ne olursa olsun Müslüman olduğuna inanıyoruz. Biz Sünnilik, Şiilik, Selefilik gibi tüm mezheplerin İslam’ın bir zenginliği olduğuna inanıyoruz. Ümmetin birliğinin mezhepçilik yapılarak zedelenmesine karşı mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Vahhabiliğe olan karşıtlığımız, bu ekolün Selefiliği önceleri İngiliz işbirlikçiliği, şimdilerde ise Amerikan işbirlikçiliği için kullanarak tefrikacı ve tekfirci bir zihniyetin tohumlarını ümmetin içine ekmesinden kaynaklanmaktadır.
Evet, IŞİD tehlikeli bir örgüttür ve yaptıkları asla İslam’a mal edilemez. Ancak bu örgütün Amerika’nın bölgesel planları dâhilinde Suudi Arabistan tarafından kurulduğu, desteklendiği ve güçlendirildiği asla unutulmamalıdır. Dolayısıyla asıl hedefe konulması gereken, Amerika ve onun sadık taşeronu Suudi Arabistan’dır.
Amerika ve Suudi Arabistan başta olmak üzere müttefikleri bazı kırmızı çizgileri aştığı için kendi yarattıkları IŞİD canavarını ortadan kaldırmaya ya da etkisiz hale getirmeye karar vermişlerdir.
Amerika, son operasyonlarla bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışmaktadır. Bu operasyonlarla hem IŞİD’in devre dışı bırakılması, hem de Irak ve Suriye’nin yeniden dizayn edilmesi hedeflenmektedir. Yakın bir gelecekte sınırların yeniden çizildiği, bölünmelerin yaşandığı bir Irak ve Suriye ile karşılaşacağımızı söylemek kehanet olmaz.
Amerika İslam coğrafyasında ateşle oynamaktadır. Mezhebî ve etnik ayrışmayı körükleyerek bölünmüş ve zayıflatılmış bir İslam coğrafyası oluşturma peşindedir. Böylece hem İsrail’in güvenliği hem de petrolün ve doğalgazın geleceği garanti altına alınmış olacaktır.
Amerika için bölgede akan kanın ve gözyaşının önemi yoktur. Öyle olsa idi Gazze’de devreye girer, tavır alırdı. Amerika ve Batılı müttefikleri için sadece çıkarlarının önemi vardır. Son IŞİD operasyonunun nedeni de bölge halkının yaşadığı sefalet ve zulüm değil, sadece ve sadece Amerika ve Batılı müttefiklerinin çıkarlarının zarar görmesidir.
Amerika’nın ve müttefiklerinin Irak ile Suriye’ye müdahalesine karşı olduğumuzu bir kez daha deklare ediyoruz. Bataklığı oluşturanların bataklığı kurutma rolüne soyunmalarını kabul etmiyoruz. Oyunun farkındayız ve tüm halkımızı bu oyunu fark etmeye, müdahaleye karşı çıkmaya davet ediyoruz.
Buradan hükümete sesleniyoruz: IŞİD canavarının oluşmasında sizin de dolaylı katkınızın olduğu açık bir gerçek… Yanlışlarınıza bir yanlış daha ekleyerek bu müdahaleye katılmak gibi bir gaflete düşmemeniz gerekir. Cumhurbaşkanının son Amerika demeçleri müdahalede ön safta yer alacağımız izlenimi veriyor. Bu tür bir pozisyon almak, tarihi bir hatayı beraberinde getirir. Kardeş Arap halkları nezdinde onlarca yıl silinemeyecek kötü bir sicil oluşturmamızı sağlar. Türkiye bu müdahalenin tarafı olmamalıdır. Aksi takdirde Amerika’nın oyununa gelerek operasyonun içinde yer almanın hesabını hem bu dünyada hem de ahirette veremezsiniz.

Katran

Parmaklarımla yardım tabiatın rahmini
Çatlayan beynimden öfke fışkırdı
Önümde diz çöken zalim krallar
Ölüleri dar mezarlara sıkıştırırdı
Bardaklara kandı dökülen
Ucuz fiyatlara satılırdı pazarda canlar
'Namus et fiyatınadır' etiketi vardı
Doğmayacak çocukların analarının alnında
İnsanlar farklı rollerde oynardı
Kimileri cumhura reis
Kimileri artist olurdu
Bana ise en çok kendim olmak yakışırdı
Bir Şubat sabahının soğuğu vardı
Gazetelerde iğrenç suratlar
Meydanlarda liderler atışırdı
Annemin dizlerinin dibinde otururdum
Öylesine soğuktu ve şaşardım
Bir kaç delikanlı fahişelere sataşırdı
Hiç tanımadığım kelimeler vardı ağızlarında
Sakallı amcalar sırıtarak alkışlardı
Din, iman, peygamber deyince sahtekârlar
Nice insan nice bin yıl başka biri olarak yaşadı
Ben, o ufacık çocuk
Bana en çok kendim olmak yakışırdı
‘Ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur’[1]
Gecenin içinde bir gizem var. Çok derin şeyler hissediyorsun. Her taraftan anlam dalgaları suratına suratına çarpıyor. Durup durup düşüncelere dalıyorsun. Herkese oluyor biliyorum. Belki de olmuyordur. Belki sadece ben gecenin derinliklerinde kaybolup gidiyorum. İçimde bir mahzen var. Sesler yankılanıyor duvarlarında. Çıldıracak gibi oluyorum ara sıra. Sanki yaşamıyorum. Damarlarımın içinde kan akmıyor. Fakat derin ve sabit bir acı var. Acılar çınlıyor kulaklarımda. Bin yılların hüznünü duyumsuyorum. Yer kürenin hüznünü hissediyorum kalbimde. Ne acılar. Ne kadar yalnızız, ne kadar da acı çekmeye yatkın yaratılmışız. Gülesim gelmiyor. Gülmek istiyor hâlbuki bir tarafım. İçimde binlerce insan barınak kurmuş. Her gün başka birinin acıları ile uyanıyorum güne. Sakallarım varken de yokken de aynı acılar tanımlıyor beni. Hiç değişmiyor ruhumun kimlik numarası. Ne tarafa baksam bir donuk bir solgun bir renksiz hüzün. Benim gözlerim belki de hüzünle filtrelenmiş. Benzer bir gerçekliği solukluyoruz hepimiz. Yer küre hep aynı insanlara tanıklık ediyor. Belki isimleri farklı belki tenleri farklı ama özünde hep aynı insanlar. Aynı sevdalar, aynı ayrılıklar, aynı hüzünler. Gözyaşları bile aynı bu insanların. Asırlık sorunlara kendilerine ait olmayan kavgalara karışmaları ve bir vahşi hayvan gibi birbirlerini parçalamaları. Bunlar tarihin şahit olduğu ilk hadiseler değil. İnsanlık kendini tekrarlayan bir canlı mekanizma. Ne acı. Her yarım yüzyılda bir aynı sorunlardan doğan kanla besleniyor toprak ana.
Sonra bir çocuk vuruluyor şehrin sokaklarında…
Bir Ermeni kadın dinliyorum. Anlamıyorum dediklerini. Ama ağlayasım geliyor. Ağlayabildiğimden anlayabiliyorum. Evet, ağlayabilince anlıyor insan. Hem de daha asil bir anlam ile anlıyor. Kendi acılarını, dertlerini ve hüzünlerini ekleyerek anlıyor. Bir resimden, bir karikatürden anlamak gibi. Kelimelerin ve dillerin ötesinde bir anlaşma aracı gözyaşları. Ne kadar hüzün varsa yaşanmış bu topraklarda, sanki miras edinmişim gibi, derinlerden ağlayasım geliyor. Bazen ne kadar acı varsa yaşanmış ve yaşanacak olan, sanki faili benim gibi hissediyorum. Herkesin hüznünü soluyorum. Takatim yetmiyor. Gün geçtikçe omuzlarımı aşındırıyor acı. Sonra küfrediyorum, kahrediyorum. Kayıtsızlaşıyorum. Kaçıyorum insan yüzlerinden. Duymak, duyumsamak istemiyorum. Kendi yalnızlığıma gömülüyorum. Kendi içime doğru hudutsuz ve zamansız bir göçe başlıyorum. Üzülüyor insan. Üzülmemek elde mi? Zaman geçip gidiyor umarsızca. Aşındırıyor insanı zaman. Üstelik farkında değil insanlar. Farkında olmamak ne büyük bir nimet. Farkındalık insanı çıldırtıyor. Bilmek, anlamak ve farkına varmak Allah’ın insanoğluna verdiği en büyük azaplardan birkaçı. Neden bilmiyorum, içimden uzaklara gitmek geliyor. Sonra gerçekle temas edince düşler, vazgeçiyorum. Gerçeğin gölgesinden sıyrılınca yine gitme isteği. Kendinden bir türlü kaçamıyor insan. Yoksa uzaklara gitsem ne olacak ki. Kendimi aynı yalnızlığa aynı mahzene hapsettikten sonra. Gün geçtikçe biraz daha benimsiyorum bu insan seslerinin yankılandığı mahzendeki yalnızlığı. Bir gölge gibiyim. Yokum diyemiyorum. Varlığım ise bir şey ifade etmiyor. Kendimi arıyorum karanlıklar içinde. Kaybettiğim tüm güzel duyguları arıyorum. Çocukluğumu arıyorum. Koşuştuğum günleri anımsıyorum, koşmak istiyorum. Fakat odamdan çıkıp yürüyesim bile gelmiyor. Ölsem sevgilim, hayat bir eksikliğimi duymayacak biliyorum. Sanki hiç yaşamamışım gibi geçiyor günler.
Sonra kanlı ekmek kırıntıları kuşların gagasında...
Tam göğsünden vurulmuş gibi bir kuş uçuyor bu donuk şehrin semalarında. Ruhumuza sirayet etmiş bir tatsızlık var. Kulakları sağır ve vicdanları paslanmış bir güruhla her gün göz göze geliyoruz. Değildir muradımız insanların hürriyetlerine ipotek koymak. Fakat yaralıyor bizi sağır kalmış kulaklar, görmeyen gözler, sızlamayan sineler. Anlamak istiyoruz bu kayıtsızlığı. Anlamak istiyoruz Hak namına haksızlığa göz yumar gibi yapanları. Anlamak istiyoruz niçin Dicle kıyısında bir kurdun bir koyunu aşırmasının bu kadar kolay olduğunu. Ne Babil’in kulelerine kurulmak, ne sultanların payitahtlarına oturmak gibi bir sevdamız var. Buna zaman şahit, tarih şahit, tabiat şahit. Bir su kenarında, bir söğüt altında oturmayı yeğliyoruz. Fakat görünen o ki bu kadim zenginliğimiz de rahatsız ediyor paranın kendine ram eylediği ham ervahı. Ne ağaç kalıyor gölgesinde soluklanacak, ne su kalıyor kıyısında dem tutulacak.
Sonra bir damla gözyaşına ekleniyor sonsuzca keder…
Bir ilahi sağanak uğramaz mı bu topraklara ey var eden! Öyle bir sağanak ki samimiyetten yoksun, ikiden artık yüzlü herkesi önüne katıp götürecek bir sele gebe olan. Kendisine dokunmayan yılanları komşusunun bahçesine atmaktan imtina etmeyen acayip adamlar türedi tanıklık ettiğimiz bu çağda. Bir yaraya merhem olunmasından ziyade kendisinin o yaraya merhem olmasını isteyen türden adamlar. Mevzunun derde deva olmaktan öteye geçip bir popularité davası olduğuna hiçbir şüphe kalmamıştır. Kürt sorununu Erdoğan’ın çözmesi istenilmektedir, Kürt sorununun çözülmesi değil. Zira anlaşılmıştır ki kardeş edebiyatı ile en temel haklarla ilgili sorunlar çözülemez. Kabil’in de bir kardeş olduğunu beynimize vura vura anlatmıştır ilahi metin. Her tarafından yolsuzluk, usulsüzlük kokuları gelen mevcut düzenin, yedi kocalı Hürmüz misali önüne gelenle halvet olmaktan çekinmeyen bir toplulukla girdiği kavga, milletin alın teri ile çarkını döndüren devletin stratejik pozisyonlarının nasıl peşkeş çekildiğinin bir tezahürüdür. Bizden olsun, bize benzer olsun, alnı secdeye varsın diye yapılan haksızlıklar ve adaletsizlikler damarlarımızda biriken öfkenin nedenidir. Hâlbuki liyakat marifete tabi diye öğrenmiştik biz bu kadîm medeniyetin kaynaklarından.
Kelimeler ki tank gibi geçiyor yüreğimden…[2]
Geçtiğimiz 10 yıllarda toplumu mevcut iktidarın tek çare olduğuna inandıran düzen şimdi aynı mevcut iktidar ile karşısında kümelenen çarpık ittifak arasında seçim yapmaya mecbur bırakmaya çalışıyor bizleri. Kendi düşünsel köklerine ihanet içine giren, “mevcut olanı yıktıktan sonra kendi aramızda taksimatı yaparız” diyen bir çarpık ittifak var ortada. “Ortak düşman üzerinden kurulan birliktelikler bizi mevcut olanın ötesinde nereye götürecektir?” sorusu ister istemez beliriyor aklımızda. Yavaş yavaş gözümüzün içine sokulan Mansurların, “Ne örümcek ne füsun, Kâbe Arap’ın olsun, Bize Çankaya yeter” diyen bir zihniyet ile niçin kol kola ilerliyor olduğu bizce manidardır. Diğer taraftan sosyal medya ortamlarında “Anti-AKP” sloganları ve söylemleri ile savaşa hazır bir nefer konumundaki şakirt uşşağın, bildiklerine artık adımız gibi emin olduğumuz iktidar yolsuzluklarına ve soysuzluklarına evvelce sessiz kalmaları da bizce manidardır. Bunların hepsinin yanında, hükümetin başındaki zatın Pennsylvania’da konaklayan zatı ülkemi karıştıran adam olarak niteleyerek 90’lı yıllardaki kasetleri ve görüntüleri üzerinden konuşması, “siyasete karışma” demesi fakat referandum zamanlarında “mezarlardan çıkarak gidip oy vermek lazım” demesine teşekkürle cevap vermesi de bizce manidardır. Bu kadar kokuşmuşluğun içinde sokaklarda toplanan kalabalığı ülkenin düzenini ve huzurunu bozmakla nitelemek en hafif tabirle bir hadsizliktir.
Velhasıl, muhatabımız gücün ve sermayenin soysuzlaştırdığı suretler değildir. Sözümüz cümle cihana da değildir. Biliriz ki kulakları vardır duymazlar, gözleri vardır görmezler.[3] Sözümüz yüreğinin güzelliğine inandığımız, ehl-i dil bildiğimiz şu kadîm toprağın insanlarınadır. Zira biliriz ki “Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil.”[4] Adaletin terazisinin bu denli bozulduğu şu katran rengi karanlık zamanlarda sesi çıkan son adam kalana kadar haykırmak, yanlış olana müdahale etmek, hırsızın da suçu olduğunu mimlemek gerekir. Bunu amentü bellemişizdir ve böyle sesleniriz o ehl-i dile. Ve bir dua misali tekrarlar dururuz,
Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten[5]
Ahmet Çınar
İştirakî Dergisi
Sayı: 2
Dipnotlar
[1] Amentü, İsmet Özel.
[2] Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair, Erdem Bayazıt.
[3] A’râf 179.
[4] Nef’i.
[5] Hürriyet Kasidesi, Namık Kemal.

Liberal-Muhafazakâr Hegemonyaya Karşı Ezilenlerin Devrimci İmanı

Haykır yüzlerine ‘Ey kâfirler!’
Ben sizin mabutlarınıza asla ibadet etmem!
Siz de benim mabuduma ibadet etmezsiniz.
Sizin ibadet ettiğinize asla ibadet edecek değilim.
Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.
O halde sizin dininiz size, benim dinim bana!
[Kafirun Suresi]
“İyilerde ne inanç, ne umut kaldı artık
Oysa kötüler coşkun, yoğun bir tutkudan mustarip”
[William Butler Yeats]
İnsan türü için mutlak iyilik ve mutlak kötülük olmadığının farkında olarak, iyi ve kötü arasında kurgulanan apokaliptik karşıtlık, ezilenlerin mülkiyet ve devlet karşıtı eşitlikçi devrimciliği ile ezenler ve sömüren sınıflar arasında geçmiş olan ve geçecek olan mücadele olarak anlaşılmalıdır. Her türden politikanın, hatta en bayağı düzen politikasının bile kutsallaştırmalara ihtiyaç duyduğu göz önüne alınacak olursa, toplumsal eşitsizliklere ve baskıya karşı çıkan devrimci politikanın kendi hakikatine bağlılık göstermesi gereklidir. (Kierkegaard’un deyişiyle: “Siyaset olarak görünen ve kendini siyasal olarak gösteren şey, günün birinde aslında dinsel bir hareket olduğunu açığa vuracaktır.”) Hakikat, aşkın bir öznenin iradesini ya da buyruklarını dayatan bir süreç değildir; hakikat, politikanın sinizme düşmesine engel olacak biçimde kolektif mücadeleye iman etmektir. İman fikri, metafizik bir Tanrı inancına bağlı olup olmamaktan bağımsız olarak, komünist eşitlik ve adalet taleplerine öznel bağlılık olarak anlaşılmalıdır. Simon Critchley’in sözleriyle, “iman, gücümü aşan ama yine de benim tüm gücüme ihtiyacı olan sonsuz bir talep karşısında benliğin kendini ortaya koymasıdır.” Teizme göre imansız olanların imanı ve teizmin imanlılarının hâkim din anlayışı karşısındaki imanı (örneğin Şeriati’nin “ezenlerin ve sömürücü sınıfların dinine karşı devrimci din” vurgusu) devrimci bir siyasal teolojinin koşullarını oluşturur. İmansızların imanı ve imanlıların karşı-imanı öncelikle, aşkın bir öznellikte değil, bu dünyaya içkin kolektif bir yaratımda aranmalıdır.
Devrimci politika, rasyonalizmin her şeyi bilen ve öngören üstten bakışı, pozitivizmin ilerlemeciliği ile değil, siyasal bir teolojinin gerektirdiği tutku ile yapılabilir. Radikal bir adalet, eşitlik ve özgürlük mücadelesi olarak komünizmin eşitliğin uzak bir toplumsal hedef değil, derhal gerçekleştirilmesi gereken bir siyasî eylem düsturu olduğunu kavramak devrimci bir siyasal teolojinin olmazsa olmazıdır. Komünizmin tarih-aşırı bir fikir olarak kavranışı Platoncu “ideaların önceliği” fikri ile benzerlik göstermektedir, ama bu basit bir idealizm olarak görülmemelidir. Politik olan yalnızca devrimci politik teolojinin aşkın görünümünde değil, aynı zamanda mevcut toplumsal, ekonomik koşullarınşimdi’sinde de aranmalı ve kurulmalıdır. Politik olarak aşkınsallık, var olan maddî gerçeklikler ve toplumsal formasyonlardan köken alır ve o gerçeklikler üzerineşimdi’nin dolaysız gerçekliğinde etki ederek maddî etkiler gösterir. Bu iki durumu, yani aşkınsallık ve içkinlik durumlarını negatif ve pozitif muhalefet şeklinde gruplamak mümkündür.
Var olan toplumsal, dünyevî düzenlerin reddi anlamında negatif muhalefet aşkın görünenin içinde gizlidir. İnsanın ve varlığın ne’liği ve nasıl’lığı üzerine konuşmak, idealist ya da materyalist metafiziğin alanına giriş yapmaktır. İdealist ve materyalist metafizikler aşkınlığı farklı ontolojilerde temellendirecektir; bir tarafta Tanrısallığın sonsuzluğu ve yaratıcı kudreti, diğer tarafta ise maddenin Büyük Patlama’dan bu yana geçirdiği dönüşümler. Hangisi olursa olsun, metafizik temel eşitlikçi / apokaliptik politik teolojinin kuruluşu için gereklidir. Her ontoloji bir siyasallığı, her siyasallık da bir ontolojiyi gerektirir. Bu gereklilik olduğu içindir ki, burjuva Aydınlanma’sı hakikat arayışını kendi nesnelliği ve kurgusal öznelliğinde dondurmuş, ardından gelen postmodern kapitalizm döneminde ise “büyük anlatıların yıkılması” sloganı ile radikal devrimci mücadelelerin metafizik temeli yok edilmeye çalışılmıştır (Žižek’in deyişiyle, “kapitalizm, toplumun büyük bir kesimini anlamlı bir bilişsel haritadan yoksun bırakan bir sistem”dir). Soğuk Savaş kuramcısı Daniel Bell’in “ideolojilerin sonu” tezi ile başlatılan yolculuk, Fukuyama’nın -Hegel’den esinlenen- “tarihin sonu” tezi ile kapitalist sistemde ve bireyciliğin kutsallaştırılmasında sonlandırılmak istenmiştir.
Pozitif muhalefet ise ekonomik ve toplumsal koşullardan yola çıkılarak radikal eşitlik ve adalet talebine dayanan komünal bir toplumsal-politik düzen kurulması mücadelesidir. Politikanın konjonktürel tarafı, şimdi olanın gerçekliği içinde kurulur ve devrimci politik-stratejik akıl şimdinin gerçekliğinde devreye girer. Badiou’nün sözünü ettiği “her an gerçekleştirilebilir bir siyasî eylem ilkesi” olarak komünizm mücadelesi, politik konjonktürün gerekleri doğrultusunda, rasyonalizme kapılmayan bir politik akılla birlikte verilir. Lenin’in dünya devrim tarihine öğrettiği de budur: Rasyonalist olmayan devrimci politik bir rasyonalite. Gramsci de Hapishane Defterleri’nde sadece ideolojinin aşkınsallığının coşkusunun yetmeyeceğini, uzun erimli bir strateji ve anlık değişen politik taktiklerin gerekli olduğunu yazar.
Devrimci politika, metafizik ve konjonktürel olanın birlikteliğinde kurulur. Burjuva zamansallığının kırılganlaştığı yerdir bu birliktelik; komünizmin ilerlemeci tarih anlayışı şeması içinde sıkıştırılması, radikal ütopyayı “geçmişten kopuldukça-geçmişten uzaklaşıldıkça yaklaşılan bir hedef” mertebesine düşürür. Bu mertebe, komünist radikal eşitlik ve özgürlük mücadelesinin şimdi’de verilmesini engelleyeceği gibi, burjuva Aydınlanma’sının ilerlemeci zaman şemasının politik devrimcilik için esas alınması, burjuvazinin kısıtlı materyalizminin, “tarihin taşıyıcısı akıllı özne ve onun tarihi ilerletici gücü” şeklindeki ontolojisinin kabulü anlamına gelir. Oysa zaman, kendi maddîliği içinde maddî ideolojik üretim pratiklerini de sürükler, böylece ilerlemeci bakış açısından arkaik görülen ideolojik yapılar, ilerleyen maddî zamanın her anında yeniden -ama farklı formlarda- ortaya çıkabilir. Bu sayededir ki, eşitlikçi-özgürlükçü komünal ütopyalar tarihin farklı dönemlerinde farklı konjonktürlerde kendilerine yeni taşıyıcı öznellikler kurabilmişlerdir.
Aşkınsal ve içkin olanın politik birlikteliği devrimci politikanın kurulması ve radikal kurtuluş taleplerinin yerine getirilebilmesi için gereklidir. Şimdinin gerçekliğine bulaşmayan bir metafizik reddiye, ütopyanın karanlık dehlizlerinde kaybolacak ve devrimci politik öznellikler kuramayacaktır. Salt metafizik karşı çıkış, toplumsal sömürü ve devlet düzenlerinin “eylemsiz reddi” anlamına gelecektir. Aşkınsal olanın eksikliğinde ise şimdinin gerçekliği karşısında politik tutum pragmatizmin akıntısına kapılma tehlikesi taşıyacaktır. Pragmatizme karşı radikal eşitlik ve adalet talebini içeren bir iman, komünizm mücadelesinin devamını sağlayacaktır. Bireysel tutku ve iman, bireyin bölünemezliği (individualism) yanılsamasına kapılmamalı; birey, kolektif pratik mücadele içinde çözünmeli, bütünlüğünü dağıtmalı (dividualism) ve kolektiflik içinde yeniden kurulmalıdır. Kolektif devrimci olay, ilerleyen maddî zamansallığa katıldıktan sonra, geçmiş devrimci olayın yarattığı maddî ideolojik pratikler farklı toplumsal formasyonlarda kendisini -birebir olmasa da- tekrar üretecektir.
Tarihsel süreçte geçmiş dönemlerin devrimci olaylarının kendi zamansallıklarında ve mekânsallıklarında ürettikleri devrimci ideolojik pratiklerin çokça örnekleri mevcuttur. Antik Çağ’ın köle ve köylü isyanlarından, ilkel komünal barbar akınlarından modern çağın devrimleri ve toplumsal ayaklanmalarına uzanan süreçte dinsel / idealist ya da materyalist politik devrimciliklerin örnekleri görülebilir. Örneğin Ernst Bloch, Thomas Müntzer’in “binyılcı bir Hristiyanlığın mutlak doğal hakkı (eşitlik olarak teokrasi) ile toplumsal güçler ve siyasî biçimlerin stratejik biçimde kavranmasını bağdaştırdığını, “gerçek düzeyde en etkili olanla gerçeküstü düzeyde en etkili olanı birleştirdiğini ve her ikisini de aynı devrimin zirvesine yerleştirdiğini” belirtir.
Aydınlanma Rasyonalizmi ve Akıldışılık
“Bireyi kutsal kılmak için onu çarmıha geren toplumsal düzen yıkılmalıdır.”
[Troçki]
İdealist veya materyalist bir siyasal teolojinin politik alan içerisinde yer almasını anakronik bulanlar çıkacaktır elbette; bu görüşü savunanlar modernite öncesi dönemlerde muhalif toplumsal hareketlerin kendilerini teolojik argümanlarla tanımlamalarının, dinsel ve politik olanın çakışmasının o dönemin ideopolitik atmosferine uygun düştüğünü, ancak bunun çağımızın modern ve “bilinçli” toplumunda olanaklı ve gerçekçi olmadığını söyleyeceklerdir. Sadece anakronizm suçlaması değildir söz konusu olan; tarihsel ilerleme şemasında “geri basamaklara” tekabül eden devrimci-muhalif ayaklanmaların “zamanından önce” ortaya çıktığı ve başarısız olmaya mahkûm olduğu söylenir. Spartaküs, Thomas Müntzer, Şeyh Bedreddin gibi politik devrimci figürler, bir anlamda yel değirmenlerine karşı savaşan Don Kişot’lar olarak kabul edilirler. Aydınlanmacı Marksist ortodoksinin sınırları içinde kalan görüşlere göre, tarihin taşıyıcı öznesi olan modern proletaryanın modern politik bilinci ile bu tür anakronik öğelere ihtiyaç duymadan politika yapılabilir; bu görüş sahiplerinin modernite öncesi muhalif toplumsal hareketlerden edindikleri tek ders bu hareketlerin ezilen halkın, köylülerin, kent pleblerinin huzursuzluklarını belirgin kılma ve isyanları örgütleme becerileridir. Teolojik olanın önsel olarak feodal aristokrasi ile özdeşleştirildiği bu tarih okuması, burjuvazinin tarihsel ilerlemeci anlayışından beslenir. Geçmişi sembolize eden ne varsa hepsinden uzaklaşma düşüncesi toptancı bir nitelik kazanır. Felsefî planda ve politik taktiksellik anlamında geçmişin politik mücadelelerinin eleştirisi büyük önem taşımakla birlikte, burada esas sorun teleolojik bir tarihselciliğin perspektifinden geçmişin deneyimlerinin “geride bırakılmak zorunda olunan” ara basamaklar gibi algılanmasıdır. Sözgelimi, ezenlerin hâkim dinsel pratiklerinden, “homo credens’in feodalizmin egemenlik sembollerine bağlılığından” kopma isteğiyle başlayan bu yolculuk, bir süre sonra ezilenlerin devrimci teolojilerinden de kopmayı beraberinde getirir ve ilerleyen tarih skalasında “daha yeniyi” temsil eden, burjuvazinin -artık “gericileştiği” için yerine getiremediği varsayılan- Aydınlanmacı misyonuna bağlılık göstermeye kadar uzanır. Aydınlanma kozmosu içerisinde yer alan muhalif devrimci öznelikler, Aydınlanma materyalizminin, kendi hakikat tasarımlamasında bilginin ve aklın, “akıllı özne”nin tarihi ve dünyayı değiştirdiğini kabul etmek, politikayı “akıllı öznelerin ve homo economicus’un çıkara dayalı teknik hesaplarına indirgeyen” yaklaşımını benimsemek zorunda kalırlar.
Liberal hümanizm, hâkim sistemle uzlaşmayan, egemen sömürü ve baskı düzenlerini kökten yıkmaya ve değiştirmeye çalışan radikal bütünlükçü projeleri “totaliter” olmakla suçlarken, tarihsel ve toplumsal içerik ve özgüllükleri bir çırpıda yok sayarak salt analojiye ve biçimselliğe dayalı eleştiriler yöneltir. Kolektif kurtuluş arayan, reformcu değil devrimci bir siyaseti benimseyen, kurumsallaşmış hâkim sistemlerin zorbalığına karşı yaşamsal şiddetle karşılık veren politika, liberalizm tarafından “tarih aşırı devrimci fanatizm” olarak adlandırılır. Fanatizm, adanmışlığı ve sistemin egemenleriyle uzlaşmama içgüdüsü bağlamında doğru bir adlandırmadır, zira Fransız Ansiklopedistlerinden burjuva filozofu Deleyre’e göre “fanatizm, eylem halindeki hurafe”, “aklın ve yaşamın doğal sınırlarının dışına taşan hayal gücü aşırılığı”dır. Voltaire, “Hoşgörüyü hak etmek için fanatizmin bırakılması gerektiğini” söylerken, anlatmaya çalıştığı şey, “çıkarlarının en iyi biçimde farkında olan akıllı bireylerin” var olan burjuva kapitalist düzenle akılcı temelde uzlaşmaları, “eşitliğe dayalı radikal komünist toplum talebinin ayartıcı hayal gücüne ve hurafesine kapılmamaları gerektiği”, aksi takdirde Aydınlanmacı burjuvazinin “uygar” baskısını yaşayacakları ve “düzen içi muhalefet” olmaya izin veren hoşgörüsünden yararlanamayacaklarıdır. Esas olarak istenen, radikal hareketlerin Aydınlanma dininin heretik mezhepleri olmalarıdır, onun kozmosu dışına çıkabilen ve ona alternatif olabilen radikal eşitlikçi-kurtuluşçu / apokaliptik dinler gibi olmaları istenmez. Yine Voltaire, “fanatizm salgınının etkilerine ancak felsefenin tedricî yayılması ile karşı konulabileceğini” söylerken Aydınlanma felsefesinin bölünemez bireyinin kutsal aklına ve o aklın “düzen içi gerçekçiliğe uymasını” kolaylaştıracak olan ampirizmine güveniyordu. Böyle bir felsefî arka planda devrimci, düzen dışı ve kolektif olana duyulan tutku ya akıldışı olarak görülecek ya da en iyi ihtimalle -aklın sınırlarını çizmeye çalışan- Kant’ın yaptığı gibi aklın aşkın / aşırı ve gayrimeşru bir yönü olarak kabul edilecektir. Burjuva devletlerinin karşısına çıkan ezilen hareketleri bastırılırken, hareketlerin savundukları fikirler de burjuva akıl normlarına göre patolojik addedilerek modern psikiyatrinin inceleme sahasına alınmıştır. Böylelikle “tutkulu, fanatik isyancılar” hem kurulu burjuva düzenine bir tehdit hem de aklın ilerlemesi önünde “patolojik” bir engel olarak görülürler.
Aydınlanmacı kozmosun sınırları içinde kalan muhalif politik tutumların kendilerini çıkmaza soktuğu iki nokta mevcuttur. Bunların ilki, tarihsel ilerleme ve üretici güçlerin gelişim süreci içerisinde yok olması beklenen -ve istenen- teolojik / mistik-idealist politik ideolojiler içerisinde yer alan ezilenlerin devrimci / apokaliptik ideolojilerinin, anti-kapitalist ve özel mülkiyet karşıtı mistik maneviyatçılıklarının göz ardı edilmesi; hatta aynı “dinsellik” kalıbı içerisinde ezen dinsel ideolojileri ile birlikte karşıtlaştırılmasıdır. Bloch “eşzamanlılık ve eşzamansızlık diyalektiğinde”, “romantik bir antikapitalizmin Naziler tarafından istismar edildiğini gözden kaçıran ‘aydınlanmış komünist hareketin’ sınırlılıklarına vurgu yapar. Bloch’a göre eşzamansız olan düşünce ve duygularla düşünsel ve siyasal bağ kurma sorunu önemlidir, zira arkaik olanın toplumsal ve iktisadî ilerleme ile tedricen aşınacağını öne süren evrimci bir mitle avunmak nafiledir. Buna bağlı olarak ortaya çıkan ikinci nokta ise, devrimci bir teolojinin komünist eşitlikçi ideallerinin, mülkiyet ve devlet karşıtı mistik maneviyatçılığın özneleştirdiği insan bireyini devrimci-eşitlikçi ideallere bağlı kalma anlamında “diri” tuttuğu gerçeğinin göz ardı edilmesidir. Rasyonalizmin devrimci politikayı “bilinçli öznenin” soğuk analitikçiliği ve kehanet tarzı öngörülerine, ampirizmin ise pragmatik ve taktik hesaplara indirgediği göz önüne alınacak olursa, arkaik görülen eşitlikçi yaklaşımların, şimdinin “değiştirilebilir” var olan gerçekliğinin koşullarına uyarlandığında komünist eşitlikçi tutkuyu, bireysel bağlılığı daha sağlam bir biçimde yeniden üreteceği fark edilecektir. Burada dinsel ideolojinin bizzat kendisinin etkili olup olmaması önemli değildir. Modernite öncesi komünist eşitlikçi hareketlerin teolojik koordinatlarına odaklanıp kalmak yerine bu hareketlerin teolojik argümanlarıyla sağladığı duygulanımsal içerikler, yerleşik eşitsizlikçi düzeni bütünüyle olumsuzlayan kolektif enerjileri göz önünde bulundurulmalıdır. Politika yapma tarzının her türünde olduğu gibi devrimci-eşitlikçi politikada da duygular, dürtüler, bireysel adanmışlıklar tarihdışı içgüdüler olarak değil, inanç, beklenti ve ümitlerin toplumsal tarihiyle eklemlenen tarihsel ve politik değişkenler olarak görülmelidir.
Aşkın İdeoloji olarak Ütopya ve Ütopya-dışı İdeoloji
Sınıflı toplum düzeni ortaya çıktığından bu yana tarihin her döneminde ezilenlerin yerleşik düzeni reddeden düşünce ve eylemleri, ezen sınıflar tarafından “ortak duyuya aykırı” akıldışı görüşler olarak sunulmuştur. Romalıların karşısında İsa ve Mekke aristokrasisinin gözünde Muhammed peygamberler, Sünni hilafet karşısında Batınî hareketler, Osmanlı uleması karşısında Bedreddin, Luther karşısında Müntzer “akıldışı” olanı temsil etmekle suçlanmıştır. Tarihsel bir süreklilik içinde ezenlerin, burjuva Aydınlanması öncesinde de ezilenlerin muhalif düşüncelerine karşı benzer eleştiriler getirdikleri görülür. Burada bir tür ezen materyalizminden söz etmek mümkündür; var olan düzenlerin haklılaştırılması ve sistem karşıtı ezilen hareketleri karşısında statükonun muhafazası bağlamında iktidarı elde bulunduranlar kendiliğinden bir muhafazakâr pratik materyalist anlayışa sahiptir. Var olan toplumsal ve politik düzenlerin meşrulaştırılması anlamına gelen ezen materyalizminin karşısına ezilenler öncelikle kendilerini çevreleyen varoluşla uygunluk içinde bulunmayan düşüncelerle çıkmışlardır.Ezilen toplumsal kesimler, içinde bulundukları ve boyun eğdikleri mevcut ezilme ve sömürülme koşullarının düşünsel düzeyde dışına çıkabilmek için ya kendilerini ezenlerin iktidarıyla, onların ideolojileriyle özdeşleştirir (Nietzsche’nin “köle ahlakı” dediği şeyin devreye girdiği yerdir burası) ya da hayalî bir dünyanın efendisi olmaya yönelir. Hayalî bir dünyanın kurgulandığı yer, ütopik olanın da başlangıcıdır. Karl Mannheim’ın tanımladığı biçimiyle ütopya, “durumsal olarak içinde meydana geldiği gerçeklik haline aşkın, mevcut tarihsel-toplumsal düzende dönüştürücü etkisi olan fikirler”dir. Ütopyalar, egemen toplumsal kurumların boyunduruğu altına girmeyen, düzenin içinde eritemediği kurgulardır. Mannheim’ın sözünü ettiği kiliastik (mesiyanik, kurtuluşçu) ve sosyalist-komünist ütopyalar tarihsel süreç boyunca ezilenlerin devrimci ve muhalif ayaklanmalarında karşılaştığımız ütopya biçimleridir (Diğer iki ütopya biçimi, liberal ve muhafazakâr ütopyalardır. Özellikle muhafazakâr ütopya, ezenlerin, ezilenleri kendi iktidarlarına daha sıkı zincirlemesine neden olan gerici ve faşist bir fanatizmi ortaya çıkarırken, liberal ütopya “bireyi” kutsallaştırarak tümel olanı anlamsızlaştırır.). Mevcut toplumsal sisteme isyan eden halk kitlelerinin hâkim ideoloji ile biçimlendirilen düşünceleri olduğu kadar, aynı zamanda kolektif hareketin kendisinden kaynaklı bir düşünsel özerkliği, hareketin radikalliğinden kaynaklı genel bir pozisyon alışı da vardır. Badiou’nün “komünizm sabitleri” diye adlandırdığı eşitlikçi, mülkiyet ve devlet karşıtı bu genel unsurlar kiliastik ütopyanın aşkınsal ideolojik kuruluşu ve sınıfsız cenneti bu dünyada kurmayı amaçlayan komünist-sosyalist ütopyanın içerisinde yer alır. Marksizm kendisini burjuvazinin donmuş Aydınlanmacı hakikatinde kısıtlamadığı durumlarda, tarihin farklı zamansallıklarında ve mekânsallıklarında ortaya çıkan ezilenlerin radikal eşitlikçi-komünist hareketleri ve düşünceleriyle düşünsel ve politik bağlar kurabilir. Bu bağlantılanma sadece bir nostalji denemesi veya geçmiş dönemde yaşananların haklarının teslim edilmesi anlamına gelmez. Bu bağlantılanma aynı zamanda içinde yaşadığımız çağın tikelci ve hedonist düşünsel-bedensel ortamında tümel olanı kavramak ve ideolojinin aşkınsallığını hissetmek için gereklidir.
Ütopyanın tarih-aşırılığı bir anlamda Althusser’in “genel anlamda ideoloji kuramı”nda yaptığı bir tanımlamayı hatırlatır: “İdeolojinin tarihi yoktur”. Genel olarak ideoloji, bireyleri “özne” olarak kurumsallaştırır, bir yanılsama olarak özne kategorisi yalnızca ideolojik olanın gerçekliği içerisinde söz konusudur. Ütopyalar da biyolojik insan bireyini farklı şekillerde farklı öznellikler içinde kurumsallaştırabilmesi anlamında genel olarak ideolojiler içerisinde sayılabilir. İdeoloji, pozitivist epistemolojide veya Marx’ın Alman İdeolojisi’nde tanımladığı biçimiyle, basitçe gerçekliğin tersyüz edilmiş hali, çarpıtılmış bilinç, katıksız yanılsama değildir; Althusser’in tanımıyla “ideoloji, bireylerin gerçek var oluş koşullarıyla kurdukları imgesel ilişkinin imgesel bir tasarımlanmasıdır”. “İnsanlar ideolojide gerçek var oluş koşullarını değil, gerçek var oluş koşullarıyla olan ilişkilerini; var olan üretim ilişkilerini ve ondan türeyen öteki ilişkileri değil, bireylerin üretim ilişkileri ve ondan türeyen öteki ilişkilerle kurdukları imgesel ilişkiyi tasarımlar. Demek ki, ideolojide tasarımlanan, bireylerin var oluşunu yöneten gerçek ilişkiler sistemi değil, bu bireylerin boyun eğerek yaşadıkları gerçek ilişkilerle kurdukları imgesel ilişkidir.” Sınıflı toplum tarihi boyunca ezilenlerin bir kısmı, içinde yaşadıkları koşullara bu dünyanın eylemsiz reddi ile tahammül etmeye çalışırken, ezilenlerin bir kısmı var olan dünyanın eylemli reddine yönelmiştir. Ezilenler tarihin farklı dönemlerinde farklı üretim ilişkileri içerisinde sınıfsız cennet ütopyalarını üretmiş, kendilerini “kendi maddî pratiğinin edimlerinde özgür özneler” olarak algılayarak mücadele etmişlerdir. Ütopya bir anlamda muhalif ezilenlerin aşkın ideolojisidir. Aşkınsallığı içinde ütopya, ezilenlerin özgür olduğu ve toplumsal eşitsizliklerin ortadan kaldırıldığı bir dünya hayaline idealist bağlılığı içermesi bakımından imanın ve tutkunun beslendiği bir kaynaktır. Mannheim’ın sözleriyle, “dünyamızdaki varoluşsal aşkınlığın bütünüyle yok edilmesi ve ütopyanın yok olması, bizzat insanın nesne haline dönüştüğü durağan bir nesnellik doğurur”. Ütopya dışı ideoloji ise, ütopyanın var olan koşulları idealist biçimde reddeden tutumundan ayrı olarak, bu dünyada var olan eşitsiz ilişkilerin somut teorik ve pratik politika ile değiştirilebileceğini ve değiştirilmesi gerektiğini bildirir. Ütopya dışı ideolojiler bu anlamda, idealist ya da materyalist pozisyon alışlardan bağımsız olarak muhalif ezilen hareketlerinin bu dünyaya içkin olma anlamında materyalistleştiği yerde konumlanır. Ezilenlerin devrimci-isyancı hareketlerinin “arka planında yer alan” aşkınsal olanın, tutku ve bağlılığın, teorinin bütünselliği ve pratik politikanın gerçekliğiyle birleşmesi, günümüzde yaşanan kendiliğinden isyanların hakiki anlamını bulması için gereklidir.
Sonuç Yerine…
Butler Yeats’in dizelerini yeniden düşünmek gerekli: “En iyi insanlar inançsızken, en kötüleri yoğun bir tutku ve coşku içinde”. Ezenlerin muhafazakâr düşüncelerinin kitleleri seferber eden gerici fanatizmi ve liberal çokkültürcülüğün ortaklaşa mücadeleyi reddeden, hoşgörü maskeli tikelliği, toplumsal eşitsizlik karşıtı komünist ütopyacı tutkuyu “totalitarizm” olarak adlandırması ve gözden düşürme çabası karşısında “hakiki” politikanın yeniden inşası için, radikal eşitlikçi ve özgürlükçü siyasal bir teolojinin tutku ve inanç boyutuyla, konjonktürün gerçekliğine uygun devrimci bir politik rasyonalitenin yeniden birlikteliği gerekiyor. Lenin, 1913 yılında Kant’ın Yetilerin Çatışması kitabından esinlenerek yazdığı “Sohbet” başlıklı metninde, “mücadelelerin anlamını, aşırılığını yaratan coşkuyu olumlamış ve devrimci fanatizmin anlamlı bir mücadele için gerekli olduğunu söylemişti. Postmodern kapitalizmin düşünce iklimi içinde öne çıkan “farklılıklara saygı” retoriğinin neoliberal otoriter devlet pratikleriyle suç ortaklığının iyice belirgin hale geldiği günümüzde ihtiyacımız olan şey, tarih boyunca ezilen sınıfların, dinlerin, ulusların, cinsiyetlerin -teist ya da ateist temeldeki- sınıfsız sömürüsüz cennet ütopyalarının “öncelikle bu dünyada” gerçekleştirilmesi amacını içeren iman, tutku ve coşkuya dayalı devrimci politik mücadeledir. Tüm zamansallıklara ve mekânlara açılan Marksist evrensellik, soyut bir insan-özne koyutlayan liberal evrensellikten farklı olarak, muhalif eşitlikçi ideolojilerin ve farklı toplumsal yapıların birikimlerini içererek, ihtiyaç duyulan devrimci öznenin kuruluşunda en etkili rolü oynamaya adaydır.
Antakya’da katledilen Ahmet Atakan’a ait olan fotoğrafta duvar yazısında şöyle yazıyordu: “Büyük adam olamadıysak, hayallerimizi de satmadık ya!” Dünya’nın farklı coğrafyalarında ve Türkiye’de yüzyılımızın yeni devrimci kitle isyanları filizlenirken, mücadelelerin ve acıların birlikteliği zamana ve mekâna sığmıyor. Tarih boyunca ezilenlerin toplumsal eşitsizliklere ve yoksullaşmaya karşı, devlet zulmüne karşı direnişleri bugün Tunus’ta Bouazizi’nin, Yunanistan’da Alexis’in, Türkiye’de de Ethem Sarısülük’ün, Mehmet Ayvalıtaş’ın, Abdullah Cömert’in, Ali İsmail Korkmaz’ın, Medeni Yıldırım’ın, Ahmet Atakan’ın, Hasan Ferit Gedik’in ve son olarak Berkin Elvan’ın kolektif mücadeleye miras kalan bedenlerinde ve “hayallerini satmayan” devrimci imanlarında simgeleşiyor.
Uğuray Aydos
Kaynakça
Critchley, Simon (2013), İmansızların İmanı: Siyasal Teoloji Deneyleri, çev. Erkan Ünal, İstanbul: Metis Yayınları.
Toscano, Alberto (2013), Fanatizm: Bir Fikrin Kullanımları Üzerine, çev. Barış Özkul, İstanbul: Metis Yayınları.
Mannheim, Karl (2002), İdeoloji ve Ütopya, çev. Mehmet Okyavuz, Ankara: Epos Yayınları.
Althusser, Louis (2006), İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev. Alp Tümertekin, İstanbul: İthaki Yayınları.

ABD Terörizmin Anasıdır

Hizbullah lideri Hasan Nasrallah, örgüte hitaben yaptığı konuşmasında, “dünyadaki tüm terörizmin kaynağı olan Birleşik Devletler’in öncülüğünü yaptığı IŞİD karşıtı koalisyonun asla parçası olmayacaklarını” söyledi.
Nasrallah, televizyondan yayınlanan konuşmasında şu tespiti yaptı: “Salı günü Suriye’de yasadışı hava saldırılarına başlayan uluslararası koalisyon, iddia edilenin aksine, terörizmle mücadele etmek değil, ABD’nin çıkarlarını muhafaza etmek için oluşturulmuştur.”
Genel sekreter şu değerlendirmeyle konuşmasına devam etti: “Amerika terörizmin anası, terörizmin kaynağıdır. Eğer dünyanın herhangi bir yerinde terörizm varsa, orada Amerika’yı arayın.”
“Amerika, Siyonist devletin uyguladığı terörizme eksiksiz destek sağlamaktadır. O, İsrail’i askerî, mali, hukukî açıdan desteklemekte, hatta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde İsrail aleyhine alınan kararları veto etmektedir.”
ABD ve onun Arap ülkelerindeki müttefik diktatörleri, Suriye’deki cihadist hedeflere karşı herhangi bir yetkiden azade biçimde hava saldırıları düzenlediği noktada, Şam’ın müttefikleri İran ve Rusya gelişmelere tepki gösteriyorlar.
Nasrallah, koalisyona karşı çıkışının IŞİD’e destek manasına gelmeyeceğini söylüyor ve aşırıcıları defalarca kınadığını, onların imha edilmesini istediğini not ediyor.
Ama gerçek şu ki IŞİD karşı koalisyona dâhil olanların önemli bir bölümü cihadist militanları finanse eden güçler ve bugün Irak ile Suriye güçleriyle savaşıyorlar; dolayısıyla bölge halkının bu türden eylemlerin ana nedenini sorgulaması gerekiyor.
Ahbar

Türkiye IŞİD’le Gizli Anlaşma Yaptı mı?

49 Türk Diplomatının Sürpriz Biçimde Serbest Bırakılması Üzerindeki Sır Perdesi
Üç aydır IŞİD’in elinde bulunan 49 Türk diplomatın ve ailelerinin sürpriz biçimde serbest bırakılması üzerindeki sır perdesi kalkmış değil. Türk hükümeti, rehineleri elinde bulunduran güçle herhangi bir anlaşma yapmadığını söylüyor, ama gaddarlığı ve acımasızlığı ile ün salmış olan IŞİD’in, karşılığında bir şeyler almadan, Türk tutsakları serbest bırakmasının mümkün olmadığı söyleniyor.
10 Haziran’da IŞİD’in Musul’u ele geçirdiği günlerde tutsak aldığı diplomatların serbest bırakılması, Ankara’da, Türkiye’nin elde ettiği bir zafer olarak selamlandı. Ancak bu gelişme, Türk hükümeti ile IŞİD arasındaki ilişkiye dair yeni soruların sorulmasına da neden oldu. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, rehinelerin serbest kalışının Türk istihbaratının gizli kalması gereken bir operasyonunun sonucu olduğunu söyledi.
Pazar günü ise sözlerine şunu ekledi: “Hakkında konuşamayacağımız şeyler var. Devlet idare etmek, manav işletmek gibi bir şey değil. Hassas meselelerimizi muhafaza etmek zorundayız; eğer muhafaza etmezseniz, bunun bir bedeli olur.” Türkiye, IŞİD’e fidye ödendiği ya da kimi vaatler verildiği iddialarını reddediyor.
Rehinelerin serbest bırakılması, tam da Kobani’ye yönelik IŞİD saldırısından kaçmak için Türkiye sınırına 70.000 Suriyeli Kürd’ün kaçışına denk geldi.
Kobani’ye yönelik saldırı, Kürdistan İşçi Partisi’nden (PKK) 3.000 savaşçının bölgeye hareket etmesine neden oldu; Irak’taki Kandil dağlarında konuşlanmış olan savaşçıların Suriye’ye gitmek için Irak’ı geçtikleri ve Kobani’ye doğru ilerledikleri söyleniyor.
Türk güvenlik güçleri, sığınmacılarla yaşanan çatışmalar sonrası, Pazar günü bir süre sınırı kapadı. Güvenlik güçleri, bir değerlendirmeye göre, Kobani’ye yardım götüren Kürdleri durduktan sonra kitleye biber gazı ve suyla saldırdı, bir başka iddiaya göre ise, saldırı kalabalıktan atılan taşlar yüzünden gerçekleşti. Sınırı geçenlerin önemli bir bölümü kadın, çocuk ve yaşlılar; eli silâh tutanlar cephede savaşmaya devam ediyor.
Birçok Kürd, Türk hükümetine karşı öfkeli, onun Türk sınırı boyunca yerleşik olan ve sayıları 2,5 milyonu bulan Suriyeli Kürdlerin bağımsız bölgelerini yok etme noktasında IŞİD’le anlaştığını iddia ediyor. Örneğin bu noktada Kürd hareketine bağlı Amed haber ajansı şu soruyu soruyor: “IŞİD, Ortadoğu’da Türkiye’nin uygulamaya çalıştığı yeni-Osmanlıcılık projesinin paramiliter kanadı mıdır?” Türk hükümeti ise IŞİD ile işbirliği kurduğuna dair her türden iddiayı şiddetle reddediyor.
Gene de 49 Türk’ün tutsak edildiği ve serbest bırakıldığı koşullar, Ankara’nın diğer ülkelere kıyasla, IŞİD’le görece daha farklı ve daha sıkı bir ilişki içinde olduğunu gösteriyor. IŞİD yanlısı Türk web siteleri Türklerin “halife” Ebubekir Bağdadî’nin doğrudan talimatı sonucu serbest bırakıldığını söylüyorlar. Rehinelerin Musul’dan IŞİD’in ana karargâhının bulunduğu Rakka’ya getirildiği, kadın ve erkeklerin iyi giyimli oldukları, hapislik süreci boyunca çok az zarar gördükleri iddia ediliyor. Bu, Suriye’ye yardım götürürken ele geçirilen İngiliz taksi şoförü Alan Henning’e ve IŞİD tarafından öldürülen gazetecilere yönelik muameleye tam bir karşıtlık arz ediyor.
Patrick Cockburn

Ilımlı Asiler

ABD dış siyasetindeki “ılımlılık”a dair anlayışlar türünden, mide bulandırıcı yaklaşımlar bana her zaman özel olarak cazip gelmiştir. Yanlış anlaşılmak istemem, beş yaşındaki oğlum birisinden “biraz” nefret ettiğini göstermek istediğinde, birisi “az zeki” diye övüldüğünde ya da bir adam kadına “sana biraz âşık oldum” dediğinde kullanılan çift anlamlı ve ironik ifadeleri çok severim aslında. Ama mesele ABD dış siyaseti, ana akım medya ve düşünce kuruluşlarından oluşan kompleks’in Suriye’de “ılımlı” asileri desteklemesi olduğunda, bu tarz çift anlamlılıklara pek hoşgörüyle yaklaşamıyorum. Yakın geçmişte Bush yönetimi, aşırıcılık yayı, yani direniş eksenine karşı bölgeye yerleştirilmiş ABD kontrolündeki Sünni Arap müttefiklerini etiketlemek için “ılımlılık yayı” tabirini kullanmıştı. Bugünse ılımlılık, demokrasi, kadın hakları, azınlıklara yönelik yaklaşım ve diğer dinlere açıklıktan ziyade, esas olarak İsrail ve emperyalizme karşı ılımlı olmayı ifade ediyor. ABD siyasetinin kurt isimleri, Mısır’daki Müslüman Kardeşler türünden “ılımlı İslamcılar”la ilişki kurulmasını isterken, bu isteklilik hâli, onların demokratik seçimlere katılımları konusunda pek görülmüyor. Burada, hareketlerde mündemiç olan liberalizmden çok “şiddet dışılık” ve Batı’ya yönelik tavra bakılıyor. Bu da Hizbullah gibi ilerici bir hareketin neden sürekli “terörist” ve “aşırıcı” olarak etiketlendiğini izah ediyor.
Suriye bağlamında, Obama, IŞİD’e karşı koyma noktasında “ılımlı asiler”i silâhlandırmaktan bahsettiğinde, mezhepçiliği sosyopolitik olmaktan çok doktriner bir nitelik arz eden, tekfirci olmayan gruplara atıfta bulunuyor; bu gruplar, birçok bölgede Suriye devleti ile ateşkes görüşmeleri yapıyorlar ve bu nedenle savaşa son vermek için devletle diyalog kurma imkânı buluyorlar. Şurası kesin: sahada tek önemli savaşan güç, cihadist gruplar. Bu koşullarda Vahhabi Suudi Arabistan, Vahhabi IŞİD’e karşı verilen savaşa dâhil ediliyor, medya da utanmadan Nusret Cephesi/El-Kaide’yi IŞİD’e nazaran daha ılımlı bir unsur olarak takdim ediyor (örneğin dün şirket medyası, Alan Henning’in hayatının bağışlanması konusunda Nusret Cephesi’nin nasıl ricacı olduğuna dair yığınla haber yaptı.) ABD, “ılımlı asiler”den bahsederken, o, kimi gruplara ılımlı bir biçimde ılımlı sayılarda soykırım yapan, sadece ılımlı düzeyde mezhepçi olan ve ulusötesi hilafet projesini ılımlı bir tarzda uygulamaya sokan kesimleri değil, ABD’nin IŞİD’den daha kolay iş yaptırılması olası, işbirliğine açık, büyük stratejik hedefler konusunda iş tutabilecek grupları kastediyor.
Sözün özü şu: sevgi-nefret ikiliği konusunda pek usta olmayan beş yaşındaki sevimli bir çocuk ya da entelektüel manada aldığı övgüyü o alanda kendisini kurnazca daha vasıflı kılmak suretiyle görece daha fazla muteber kılmak isteyen bir öğretmen ya da kadınların güvenini yetersiz kimi ifadelerle kazanan şapşal ama alımlı bir delikanlı olmadıkça, siz bu türden yetersiz, eksik ifadelerle ne alımlı ne de sevimli görülürsünüz, üstelik bölgede herkes için varoluşsal bir tehdit hâlini alan tekfirci cihadistler konusunda bu tarz belirsiz ifadelerin hiçbir önemi yoktur.
Emel Saed Gureyb

Ortadoğu’da Mülkün Fraksiyonları, Halkın Fraksiyonları

Söylem ve İçerik
Lenin, “demokrasi bir devlet biçimidir” tespitini yaptığında birkaç şeyi bir arada yapmış oluyordu. Demokrasinin siyasal rejimlerden bağımsız, kendi başına bir yönetim biçimi olduğu yanlış yanılgısını düzeltiyor; onu kendi gerçek biçimi, yaniörgütlü bir zor gücü olma biçimi ile tarif ediyordu. Demokrasi deyince seçimden sonra ilk akla gelen “azınlığın çoğunluğa tabi olmasıdır”. Bu olgunun, bir yönetim metodu olmaktan çok bir örgütlü hal olduğunu idrak etmek, başka türlü bir toplumsal örgütlenmenin, tabiiyet ilişkilerinin kaldırıldığı bir toplumsal örgütlenmenin ilk adımıdır. Lenin, rüyadan uyandırarak, toplumsal bir yönetime geçişte demokrasinin gerçek imkân ve sınırlarını da ortaya koyuyordu.
Ekonomik yapısı kapitalizm ile şekillenmiş ülkelerde ekonomik, siyasal ve toplumsal krizler kaçınılmaz olduğundan, bu toplumlarda ortaya atılan fikirlere eğilirken hep “kriz” olgusunu akılda tutmak gerekir. Farklı kollardan geliştirilen fikirler genelde bir hedefe yürümektedir. Örneğin, liberalizmin kurucularından J. Locke İngiltere’de özgürlüğü; ulusçuluğun kurucularından J.J. Rousseau Fransa’da eşitliği öne çıkartıyordu. Locke, devletten kuruluş amacı olarak özel mülkü korumasını, Rousseau bir oranda paylaştırmasını bekliyordu. Her ikisi de kendi döneminde, yaşanan dönüşüm ve yönetim krizleri karşısında, kapitalist toplum düzenin inşasının ve devamlılığının nasıl olacağını farklı “metotlarla” tarif ediyordu. Biraz daha açacak olursak, eşitliği temel alan Rousseau, yasama, temsiliyet, toplumsal sözleşme gibi kavramlarla bir örgüt modeli ortaya koyarken; Locke, bağımsız mahkeme, güçler ayrılığı gibi kavramlarla başka bir örgüt modeli ortaya koyuyordu. B. Russell, Rousseau’dan ilerlediğimizde Hitler’e; Locke’dan ilerlediğimizde Roosevelt ve Churchill’e varacağımızı savunur. Yani 1940’larda kapitalist düzenin iki ayrı kutbuna… O zaman Rousseau, Hitler, Locke ve Roosevelt’te olan şey, kurulmakta olan ya da krize giren kapitalist düzenin bekasına dönük fikir ve eylemlerdir. Diğer bir deyişle de demokrasi, özgürlük, güçler birliği, eşitlik, yasama meclisi, birer ideal veya kendi başına model olmaktan çok yönetim örgütleridir ve temellerinde özel mülkiyet üzerine kurulu ekonomik düzen yatar. En nihayetinde Locke kitabına; Fransız İhtilali de Anayasası’na siyasal örgütlenmenin temel amacının özel mülkü korumak olduğunu yazar.
Yeni bir devlet örgütü kurulurken ya da var olan, içine girdiği krizde dönüşürken birçok yeni fikir ve tarz belirir. Bu fikir ve eylem tarzlarının varacağı nokta nedir ya da gerçek bir toplumsal yönetim için barındırdığı potansiyel nedir? Aynı içerik farklı biçimlerde savunulabilir. Bir düzenin çeşitli fraksiyonları olabilir; genelde de öyledir. Batıdaki demokratik söylem, otoriter söylem gibi coğrafyamızda, kalkınmacı, İslamî, liderci, pan-Türkçü, pan-Arapçı vb. söylemlerin kendi başlarına nihaî bir önemi ve belirleyiciliği yoktur. Bu akımlar, en temelde mülkle kurdukları ilişkiye göre bir hedefe yol alırlar.
Mısır’da Bir Mülk Fraksiyonu
1952 yılına gelindiğinde Mısır’da İngiltere işgal yönetimi ile uzlaşarak ve birinci Arap-İsrail savaşında yenilerek yıpranmış bir yönetim, İkinci Dünya Savaşı koşullarında iyice yoksullaşan bir toplum, zengin ile fakir arasında uçuruma varan adaletsiz toprak dağılımı söz konusu idi. 1936 yılında İngiltere ile imzalanan antlaşma ile İngiliz askerlerinin ülkede kalması, Süveyş Kanalı’nı kontrollerinde tutmaları karşılığında Mısır “bağımsızlığına” kavuşmuştu. Gerek yarısı topraksız köylüler, gerekse giderek yoksullaşan ve sendikalara yönelen işçiler duruma tepkili hale gelmişti. Sokak eylemleri, İngiltere ve onun varlığına bağlanan yoksulluğa karşı yükselen halk tepkisi, önce iktidarı 1936 antlaşmasını kaldırmaya zorladı. 1952’de halk İngilizlere ve zenginlere karşı ayaklandı.
Bu tarihte Mısır’da yeni bir orta sınıf tabakası şekillenmişti. Az topraklı köylülerin ve küçük memurların okumaktan ve daha çok da subay olmaktan başka çıkar yolları olmayan bir zümre Nasır’da simgeleşiyordu. Köyünü bırakarak İskenderiye’ye gelen, burada posta memurluğuna giren babanın, hukuk fakültesine girip burada gelecek göremeyerek subaylığı seçmiş oğlu… Nasır ve benzerleri, yönetenlerine karşı isyan etmiş ama siyasal örgütlenmesini iktidarı alacak düzeyde gerçekleştirememiş halk kitlelerinin karşısında, iktidarın eşiğinde bulunuyorlardı. O gün geçerli olan ideolojilerden herhangi birini açıktan savunmuyorlardı.
1928’de Müslüman Kardeşler (İhvanü’l-Müslimîn) Hasan el-Benna önderliğinde kuruluşunu tamamladı. Öğretmen olan Hasan el-Benna da yeni orta sınıftan geliyor, eserlerinde sosyal adaletin, dayanışmacı İslamî temelli bir ekonominin, toprak reformunun propagandasını yapıyordu. Müslüman Kardeşler aş evleri kurmuş, sağlık taramalarına başlamış, sendikal alana girmişti. 1946’da Suriye’de BAAS partisi ilk kongresini yapmış, yine öğretmen kökenli olan Mişel Eflak ve Selahaddin El-Bitar, daha laik milliyetçi bir söylemle “birlik, özgürlük, sosyalizm” sloganını öne çıkartıyorlardı. 1920’lerden beri varlığını koruyan, Mısır işçi sınıfı ile güçlü bağları olan Komünist Parti, Sovyet politikası çerçevesinde antiemperyalist bir hatta kalmaya niyetli idi. Mustafa el-Sibai, İslam Sosyalizmi kavramının geliştiriyor, kavramın içini sosyal adalet, toprak dağılımında eşitlik, ahlakî bir ekonomi ve bunların İslam’a uygunluğu ile dolduruyordu.
Dünya genelinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan iki kutup ABD ve SSCB yükseliyor, eski muktedir İngiltere yavaş yavaş sahneden çeliyordu.
Bir grup genç subay Mısır’da söz konusu konjonktürde Hür Subaylar adı ile örgütlendi, 1951’de İngiliz sömürüsüne son verileceği, feodalizmin kaldırılacağı, yabancı sermayeden kurtulunacağı, demokratik siyasî hayatın tesis edileceği gibi maddeler taşıyan bir program yazdılar. 1952’de halkın sokaktaki yarı örgütlü öfkesine dayanarak iktidara el koydular. Şeriat mahkemelerini kaldırdılar, paşa, bey gibi unvanları yasakladılar. Bu gecikmiş İttihatçılık, erken 27 Mayıs’çılık, Türkiyeli muadilleri gibi davrandı, 1954’te komünistler ve Müslüman Kardeşler üyeleri tutuklandı, katledildiler. Müslümanlarla komünistler de Türkiyeli muadilleri gibi davrandılar, Hür Subaylar’ı iktidara gelirken desteklediler. Müslüman Kardeşler, “bizim programımız iktidar oluyor”; komünistler, antiemperyalist çizgide, Sovyetler hattında, Nasır desteklenmeli diye düşündüler.
Nasır, 1956’da Süveyş Kanalı’nı millîleştirirken, 1958’de Suriye ile birleşirken, 1961’de millîleştirme hamlesini başlatırken, kalkınmacı ekonomik politikalar izlerken, okuma-yazma seferberliği başlatırken Sibai’nin İslam Sosyalizmi söylemine dayandı, BAAS’ın “birlik, özgürlük, sosyalizm” sloganına sarıldı, 1954’te tutukladığı Müslüman Kardeşler liderlerinden Seyyid Kuttub’un kitaplarının basımını engellemedi, Sovyetler’den askerî ve maddî destek gördü.
1967’ye gelindiğinde tünelin sonu göründü. Mısır diğer üç Arap ülkesi ile birlikte 6 gün içinde İsrail’e yenildi. 1948’de bir İsrail galibiyeti ile başlayan sürecin sonu başka bir İsrail galibiyeti ile belirginleşti.
Tüm bu süreçte Nasırcılık, bir Arap Sosyalizmi, İslam Sosyalizmi olarak Ortadoğu’yu kasıp kavurdu, Ürdün ve Lübnan doğrudan ABD’nin asker çıkartması ile bu dalgadan kendilerini sıyırdılar, Irak’ta hanedan devrildi. Sömürülen Arap halkı bir umut Nasırcılığa sarıldı. Bizde Doğan Avcıoğlu’nun, 27 Mayıs’çıların Nasırcılıktan etkilendikleri bilinir.
Mısır’da ve Türkiye’de Ortaklaşan, Doğrulanan
1970’lere gelindiğinde Mısır’da iç pazar hemen hemen oluşmuş, toprak reformu bir ölçüde sağlanmış, Komünist Parti zayıflamış, Müslüman Kardeşler ehlileşmişti. Kalkınma en nihayetinde bir verimlilik sorunu, verimlilik de birim zamanda üretilen malla alakalı bir mesele idi, üretimin biçimi, üretim araçlarının kimin elinde olduğu ile ilgili değil. İş olacağına vardı, ekonomide El-İnfitah (açılış) ilân edildi. Yabancı sermayeye vergi bağışıklığı, ithalat önündeki engellerin kaldırılması, inşaat sektörünün parlaması, tarım sübvansiyonlarının kaldırılması bu hamlenin icraatlarındadır. Bizde 12 Eylül darbesi ile realize edilecek 24 Ocak kararları Mısır’da daha erken yürürlüğe kondu. 1972’de tüm Sovyet askerî yetkilileri ülkeden çıkarıldı. 1977’de İsrail ile müzakereler başladı, bunu ABD para yardımları takip etti. Nihayetinde Camp David görüşmelerine 1979 İsrail Mısır barışı son noktayı koydu.
Her ne kadar millîleştirme hamleleri yapsa da; paşa, bey unvanlarını kaldırsa da; halk meclisi kurup insan hakları beyannâmeleri yayımlasa da; toprak reformu yapsa da, mülkiyet üzerine kurulu düzene dokunmayan Nasırcılık, Lenin’in yaptığı gibi tanımlanacak olursa, “bir devlet biçimi” idi. Tarihte devlet ile mülkün özdeşleştirilmesi tesadüf değildir. Devlet tarihte, yeri geliyor mülkü temsil ediyor, yeri geliyor mülkü yeni doğan sınıflara emaneten elinde tutuyor, yeri geliyor emaneti teslim ediyor.
Sola ve Müslümanlara gelince, bahsi geçen devlet biçimlerini (demokrasi, Nasırcılık, liberalizm, Kemalizm…) kendinden menkul akımlar, fikirler zannetmek, ağır bedeller demek oluyor. 1951’de Türkiye’de, 1954’te Mısır’da toplu tevkifâta maruz kalan komünistler, o dönmelerde ülkedeki iktidarları Sovyet politikası hattına çekmek, antiemperyalist cepheler kurmak politikasını aşıp devrimci bir çizgi geliştiremediler. Bu hatta kalan komünistler, Mısır’da 2013’te Sisi darbesini destekledi, Türkiye’de 2013’te Cumhuriyet Bayramı kutladı. 1940’larda tüm Mısır’da belki de Mısır devlet örgütünden daha örgütlü olan Müslüman Kardeşler, zamanla Mısır Burjuva Devleti’ne yedeklendi, onun açıklarını kapatır hale geldi, sonunda düzen içi bir iktidar alternatifi olarak, Arap Baharı’nın ardından bir yıllığına iktidar oldu. Bu iktidarlığında da Filistin davasına bakışı ve getirdiği baskıcı anayasa ile Mübarek’ten geriye silsile halinde Mısır Devlet düzeninin bir parçası haline gelmiş olduğunu ispatladı. Türkiye’de İslamî hareketler hep daha zayıf kalmakla beraber, Müslüman Kardeşler’e paralel Millî Görüş’ten en yağız 12 Eylül partisi türedi; Has Parti, AKP’de bir koltuğa tekabül etti, AKP’nin kirlenen imajına cilâ oldu.
Halkın Safında
Halkların safında ise kimi zaman dipte kimi zaman yer üstünde bir itiraz sürüp gitmektedir. Bahsi geçen tüm siyasî akımlar, şahsiyetler halkın sömürüye, işgale ürettiği cevaplar olarak da ele alınabilir. Mesele ortaya çıkan tepkinin nasıl temellendirileceğidir. Mülkle mi, ortaklıkla mı? Devletin içinde mi, karşısında mı? Kurulu düzenin yanında mı, dışında mı? Yoksa ilk ve temel mesele, ortaya çıkan tepkinin o günkü sosyalizan, İslamî, yerelci ya da milliyetçi söylemi değildir. Yani mesele, ortada duran birçok mülk fraksiyonlarının ve düzen fikirlerinin aksine halk fraksiyonu olabilmekte. Halkın ortaya çıkardığı her tepki biçiminde devrimci bir içeriğin olduğunu kabul etmek gerekir. Onun kapitalizm tarafından maniple edilebilir olması bu gerçeği değiştirmez. Böyle olmasaydı, Türkiye’de sosyalist harekette 1968 ve 71 kırılmaları yaşanmaz, bundan önce 1920’lerde İştirakiyyun, Yeşil Ordu hareketleri ortaya çıkıp iktidara yönelmez; İslamî harekette (bizim yeni tanıdığımız) Metin Yüksel’ler yetişmez; bir akım AKP nezdinde rezilleştikçe bezirgânlaşırken, bir yeni nesil bu akımdan kendini ayırıp Metin Yüksel’i tarihten bu günün idrakine taşımazdı. Böyle olmasaydı, Mısır’da Mübarek’i deviren halk, Mursi’yi de devirmezdi.
O zaman demokrasicilik, Nasırcılık, liberalcilik, Atatürkçülük, BAAS’çılık birer mülk fraksiyonu, mülkle temellenmiş devletin farklı biçimleri ise; örneğin Lübnan’da Hizbullah, bizde İştirakiyunculuk, İboculuk, Mahircilik, yeni gelişen Antikapitalist Müslümanlık birer halk fraksiyonudur; farklı biçimli halk örgütleri ya da denemeleridir. Ötekiler bir safta ise berikiler de bir safta görülmeli, hat söylemden şekilden değil, içerikten çekilmeli. Hat buradan çekilmedikçe, olguların devrimci potansiyelini, devrim için potansiyelini çözümlemek mümkün olmayacaktır. Salt çözümleme değil, ortak mücadele imkânları da heba edilecektir.
Onur Şahinkaya
İştirakî dergisi
Sayı 2

Leyla Halid’le Röportaj

Leyla Halid’le röportaj: “Filistin, benim için cennetin ta kendisidir!”
Le Mur Des Oreilles adlı radyo programından Frank Barat’ın Leyla Halid’le 3 Nisan 2014 tarihinde yaptığı bu özel röportaj ilk önce MondoWeiss’da yayımlanmıştır.
Le Mur Des Oreilles (LMADO): Leyla, nasılsın? Neler yapıyorsun Amman’da şu sıralar?
Leyla Halid (LH): Özgürlük mücadelesinin, geri dönüş hakkımız ve başkenti Kudüs olan bağımsız bir Devlet için verilen savaşın bir parçası olduğum sürece gayet iyiyim.  Bunun yakın bir zamanda gerçekleşmeyeceğini biliyorum, ancak yine de savaşıyorum. Burada, Amman’da, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nde mülteciler ve Geri Dönüş Hakkı birimlerinin başındayım.
LMADO: Altı milyon Filistinli mülteciden birisi de sensin. hâlâ bir gün geri döneceğinizi düşünüyor musun? Peki ya en temel hakları dahi reddedilen ve zaman zaman Filistin’e geri dönüşlerini etkileyebileceği için Lübnan’daki yaşam şartlarını iyileştirmeye çalıştıkları için eleştirilen Lübnan’daki mültecilerin koşullarıyla ilgili ne düşünüyorsun?
LH: Filistinliler farklı ülkelere dağılmış durumda. Her ülke de orada yaşayan insanlara tesir ediyor bir şekilde. 70’lerde ve 80’lerde Lübnan’da yaşayanlar, 1982’ye dek, silahlı mücadeleye ve devrim için savaşmaya yardım edenler kişilerdi. İsrail sürekli saldırıyor, ülkenin belirli yerlerini istila ediyor ve buralara işgal güçlerini gönderiyordu. 1982’den sonra, Filistinlilerin asıl hedefi, Lübnan’da mahrum kaldıkları kamusal ve toplumsal haklarını kazanmak oldu. Bu onların geri dönüş hakkı için verilen mücadeleye dâhil olmalarını sağlayacaktı. Filistinliler bu Geri Dönüş Hakkı meselesini genel itibariyle bir kavram ve kültür meselesi olarak görüyorlar. Filistinlilerin hepsi size toplumsal ve kamusal alandaki hakları için savaştığını söyleyecektir, ancak bu kendisini Filistin’e geri dönmeye hazırladığı anlamına gelir. Bu ikisi birbirinden ayrılamaz.
LMADO: Son on yılda yapılan müzakerelerde mülteci meselesi giderek daha da demode bir mevzu haline gelmiştir; mültecilerin hakları artık sanki vazgeçilemez haklar değil de müzakere edilebilir haklar gibi görülmektedir. Aynısı, son raund olan “Kerry müzakereleri” için de geçerli tabii. Sana göre, bütün bunlardan nasıl bir anlam ifade ediyor? Müzakerelerin biteceği 29 Nisan tarihinden sonra neler olacak sence?
LH: FHKC de ben de 1991’den beri bu müzakerelere karşıyız. Asıl sorun iki tarafın da kendi silahlarına sıkı sıkıya bağlı olması. İsrailler Filistin’in dünyadaki bütün Yahudilerin vatanı olduğunu düşünüyor. Filistinliler de bu toprakların kendilerine ait olduğundan emin ve 1947/1948’de zorla bu topraklardan çıkarıldılar. Bu mesele boyut değiştirince güçlerimizin eşit olduğu düşünüldü ancak aslında İsraille gücümüz eşit değil (bu sadece bir yanılsama). Önderlik Oslo görüşmelerine gitmeyi tercih etti, çünkü bunun Filistinlilerin temel haklarını kazanma yönünde bir adım olduğunu düşünüyordu. Bazıları da inandı buna, ancak yirmi yıl sonra buna inanmanın anlamsızlığını gördüler. Oslo görüşmeleri bize felaket getirdi. Şimdi her zamankinden daha fazla İsrail yerleşimi var, Oslo görüşmeleri başlamadan önce bunun yarısı kadardı, şimdi iki katına çıktı, daha fazla toprağa el konuldu ve tabii Duvar örüldü. Apartheid duvarı. İsrail bir apartheid devletidir. Bugün, bu müzakereler Filistinlilere değil İsrail’e yardım etme amacı gütmektedir. Zaten İsrail’in müzakere lafıyla ne kastettiğini gördük artık. İsrail sözlerini asla tutmaz, yükümlülüklerini asla yerine getirmez ve yalnızca Filistinlilerin hayatını cehennem çevirme projesine devam eder. Örgütüm de, bizzat ben de müzakerelerin bu son raunduna karşıyız, elbette. Bilhassa şimdi. Amerikalılar, İsrail’e yalnızca yardımcı olacak bir projeyi destekliyorlar. Amerikalıların da sponsorluk yaptığı bir anlaşma vardı; İsrail’e Batı Şeria’daki, yerleşimlerindan vazgeçmesini ve 104 tutsağın farklı tarihlerde bırakılması gerektiğini söylüyordu bu anlaşma. Şimdi İsrailliler buna “hayır”, dediler “bu anlaşmaya bağlı kalmayacağız ve son tutsakları da serbest bırakmayacağız”. Ha, bu arada, bırakılan insanlar da kısa bir süre sonra tekrar hapsediliyor. İşte İsrail’in “döner kapı” politikası dedikleri şey budur. Politikacılar tutsakların bırakılması gerektiğini söylüyor, ancak bu insanlar sonra yeniden tutuklanıyorlar. Pek çoğu hâlihazırda hapisteler. Çok açık görülüyor ki İsrailliler Filistinlilerle barışmaya hazır değil. Tabii Arapların başka meselelerle de boğuştukları için Filistinlileri desteklememesinden de faydalanıyorlar. Dolayısıyla kimse imzaladığı anlaşmaları ihlal ettiğinde İsrail’i kınanmıyor tabii.
Ayrıca, Kerry istiyor? Planı nedir? Kimse bilmiyor. Her şey sözlü bir şekilde ilerliyor. Yazılı hiçbir şey yok. Önderlik Kerry’nin teklifini reddetmelidir. Bu arada, Kerry Ramallah’a başka bir teklifle geri dönmedi. Bu da demektir ki Filistin Yönetimi ikinci seçeneğini kullanacak ve BM’ye geri gidecektir. Bütün bunlar üzerine, bugün, ABD böyle bir harekete itiraz edeceğini söyledi yeniden. Bütün bunlar ne anlama geliyor?
Öncelikle İsrail Devleti’nin mahiyetini düşünmemiz gerekiyor bence. Sonra da, onların proje ve planlarını daha iyi anlamaya çalışmak zorundayız. Üçüncü olarak da, İsrail’in bazı açılardan bizden daha güçlü olduğunu görmeliyiz. Ancak biz de güçlüyüz. Her şey halkımıza bağlı. İsrail’in önümüze koyduğu zorluklarla yüzleşecek irademiz var. İngilizlerin dediği gibi “İstenirse, mutlaka bir yol bulunur.” Ben hâlâ o toprakların bizim hakkımız olduğuna ve bunun için mücadele etmemiz gerektiğine inanıyorum. Mücadele ettik, ediyoruz ve edeceğiz. Nesilden nesile geçecek mücadelemiz. Özgürlüğümüzü kazanmamız için gidip hayalleri uğruna savaşacak güçlü insanlara ihtiyaç vardır. O yüzden şu an bir yerleşim olacağını sanmıyorum. Amerikalılar müzakereleri sürekli uzatmak derdindeler. Bu da hiçbir işe yaramayacak.
LMADO: Eğer müzakereler de Filistinlilere barış getirmeyecekse, barış getirecek olan şey nedir? Önderlik ne yapmalıdır?
LH: Direnmek! Bir halk ancak bu şekilde haklarını alabilir. Tarih bize bunu göstermiştir. Mücadele etmeden özgürlüğünü kazanan bir halk yoktur. İşgalin olduğu yerde direniş de olur. Bu Filistinlilerin icat ettiği bir şey değil ki. Aslında BM’nin de desteğiyle düzenlenecek bir konferans çağrısında bulunacağız; ama bunu salt bu organların Filistin meselesiyle ilgili kararlarını uygulamış olmak için yapacağız. Karar 194 İsrail’i mültecilerin geri dönüşünü kabul etmeye çağırıyor. Evet, biraz da BM’yi sıkboğaz edelim. İnsanlara bu kararı hatırlatacak bir konferans düzenleyelim. Ama asıl sorun gerçekleşen müzakerelerden çıkan kararların İsrail’in tarafında olduğunu bildiğimiz Amerika tarafından alınması.
LMADO: FKÖ Filistin Kurtuluş Örgütü anlamına geliyor. Peki, bu sözcüklerin gerçek anlamını kaybettiğini düşünüyor musun? 2008 yılında Bassam Şaka bana FKÖ’nün her şeyden önce bir özgürlük hareketi olarak kendi köklerine dönmesi gerektiğini söylemişti.
LH: Direnmeden kazanılmaz özgürlük. Ben tarafımı değiştirmedim. Örgütün başlangıçtaki programına bağlıyım. Direnişi arttırmak üzere çağrı yapıyoruz. İnsanlar halk direnişinden bahsediyorlar. Halk direnişi yalnızca eylemler, gösteriler anlamına gelmiyor. Halk silah da kullanıyor. Savaşmaya hazır bir halkımız var.
LMADO: Özgürlük için silahlı direnişi seçmiş birisi olarak, barışçıl ve şiddet içermeyen, pasif direniş senin için ne anlam ifade ediyor?
LH: Direniş tek boyutlu bir şey değil ki. Pek çok farklı direniş türü olabilir. Şiddet içereni, içermeyeni. Pasif direniş yollarını seçenlerle bir sorunum yok. Ülkemizi yalnızca silahlı mücadeleyle kurtarmayacağız. Başka türlü direnişler de gerekli tabii. Siyasi direniş, diplomatik direniş, pasif direniş. Elimizde ne varsa kullanmamız gerekiyor. 10 yılı aşkın bir süredir, insanlar Bil’in’de Nabi Salih’de gösteriler yapıyorlar… Duvarın varlığını ve topraklarına el konulmasını protesto ediyorlar. Peki, İsrail ne yapıyor bunun karşılığında? Şiddet, biber gazı, bombalar… Afiş, pankart tutan insanlara karşı koca bir askerî teçhizat, düşünebiliyor musunuz? Her türlü direnişe destek veririm ben. Ancak tek başına pasif direnişin bütün haklarımızı almamızı sağlayacağını söyleyemeyiz. Karşımızda bir apartheid devleti var; bir hareket olarak Siyonizm, Amerikalılar ve genel olarak İsrail’i destekleyen Batı var. Ancak güç dengesi değiştiği zaman, daha farklı düşünmeye ve müzakerelere başlayabiliriz.
LMADO: Kamuoyu, ezenin ve ezilenin kim olduğunu bildiği zaman silahlı direnişi savunmak her zaman daha kolaydır. 69 ve 70’teki eylemlerin bu ayardaydı, değil mi? Filistin’in haritadaki yerini göstermek istiyordun. Filistin’in diğer yüzünü, Filistinlilerin taleplerinin meşru olduğunu ve Filistin halkının haklı olduğunu göstermek için 70’lerden bu yana devam eden eğitim süreci yeterince bilinçlenme sağladı mı?
LH: Vietnam örneğine bakalım. Ya da Cezayir ve Güney Afrika örneklerine. O halkların bütün dünyayı haklı mücadelelerine inandırmak için zamana ihtiyacı vardı. Bu da epey zaman aldı. Sonunda bütün dünya ezilen halkların istedikleri şekilde direnme hakkına sahip olduğunu kabul etti. Hiç kimse bize belli bir direniş biçimi dayatamaz. Biz silahlı mücadeleyi seçtik. Hedeflerimizi gerçekleştiremedik. Sonra intifada patladı ve bütün dünya bizi ciddiye almaya başladı. Dünya üzerindeki bütün insanların desteğini aldık. Ancak hâlâ hedeflerimize ulaşmadık çünkü önderlik intifadayı daha da ileri götürecek, onu başka bir seviyeye çıkartacak kadar cesur değildi. İsrail Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden çekilmeyi kabul etmeye hazırdı. Ancak önderlik başarısız oldu ve bizi de hayal kırıklığına uğrattı. İntifada halkın seçimiydi. Direnişin ve silahlanmanın başlangıcına bakarsanız, 1967’den sonra bunun Filistinliler için bir zorunluluk olduğunu görürsünüz. Topraklarımızı geri alabilmek için diğer Arap ülkelerine bağlıydık. Ancak onlar da bizi hayal kırıklığına uğrattılar. İsrail daha fazla Filistin toprağını işgal etti. Biz de kendi kaderimizi kendimiz yazmaya karar verdik. Silahlı bir mücadele başlatarak. Halk şu an bir bekleyiş içerisinde ancak bu müzakerelerin de bir yere varmayacağını biliyor. İsrail’le olan tecrübelerimiz ona güvenilmeyeceğini söylüyor bize. Sözlerini tutmuyorlar. Bizi sürekli tehdit ediyorlar. Ebu Mazzen (Mahmud Abbas) barışın taraflarından biri değilmiş! Peki, kim barışın taraflarından birisi? Sharon mu? Netanyahu mu? Bu sağcı hükümetle mi gelecek barış? Bu bir hükümet değil, aslına bakarsanız, bu bir çete; yerleşimcileri, faşistleri ve ırkçıları temsil eden bir çete. Bu yalan geçen yüzyılda başladı. Bu toprakların Yahudi toprakları olduğu söylendi. Bu toprakları onlara incilin bahşettiği. Şimdi bu demokratik bir şey mi? 1948 yılında bütün dünya bu yalanı kabul etti. Tanrı bize bu toprakları vaad etti! Sanki Tanrı bir emlakçıymış gibi! Bu bir sömürge projesi. Zaten süregelen sorunun temel noktası da burası.
LMADO: O zaman bu mücadele İsrail’in yerleşimci sömürgecilik projesini, yani apartheid’ı sona erdirmek üzere. O günden sonra ne olacak sence? Zafer gününden sonra yani? Cezayir’deki gibi bir çözüm mü getirilecek veya Güney Afrika’daki gibi?
LH: Biz her zaman daha insanî bir çözüm teklif ettik. Herkesin eşit zeminde yaşayacağı bir yer istedik.  Yahudi olur, Müslüman olur; ben insanların inandıkları dini önemsemiyorum. Ben insan olmaya inanıyorum. İnsan dediğiniz varlıklar da birlikte masaya oturabilir ve bu toprakların geleceğine birlikte karar verebilir. Ancak şu an yaşadığım şehre geri dönme hakkımın olmadığını kabul etmiyorum. Tıpkı 6 milyon Filisinli gibi. Oraya giremiyoruz. Bizler insanî ve demokratik bir çözüm yolu öneriyoruz. Hiç kimse bana mülteci olduğumuz için ülkemizin kaderine karar veremeyeceğimizi söyleyemez. Bildiğim kadarıyla, bize yapılan şey tarihte bir ilk. İnsanlar vatanlarından kovuluyor ve çok uzaklardan gelen bambaşka insanlar onların yerini alıyor. İsrailliler başka ülkelerin vatandaşları normalde. İsrail, çeşitli örgütler dolayısıyla, 1948’den önce bir ordu yarattı, Tamam, ama ortada bir toplum yoktu ki. Dışarıdan insanlar getirdiler. Bugün bile, bu ülkede ve bu toplumda çok büyük tutarsızlıklar vardır. Yahudiler birbirinden farklı kültürlerden gelmişler ve bir kısmı İbranice konuşmuyor bile. Biz daha fazla kan aksın istemiyoruz, ancak direnmek zorundayız. Kendi vatanımızda yaşamaya hakkımız var. İsrailliler kıpırdamadıkları sürece bu meselenin çözülmeyeceğini fark ettikleri zaman, çözümümüzü kabul edeceklerdir. Bazı İsrailliler artık anlamışlardır bunu. Yani sonsuza kadar savaşmaya devam edemeyeceklerini. Hem, ne uğruna?
LMADO: Bize kadınların direnişteki rolünden bahsedebilir misin? Eylemlerinin, mesela 69 ve 70’teki uçak kaçırmaların Filistin için veya dünyadaki kadınlar için veya her ikisi için de bir şeylere vesile olduğunu düşünüyor musun?
LH: Uçak kaçırma olayları birer taktikten ibaretti. Tutsaklarımızın bırakılmasını istiyorduk ve çok güçlü bir söz söylemek zorundaydık.  Bütün dünyaya biz Filistinlilerin yalnızca mülteci olmadıklarını anlatmamız gerekiyordu. Siyasi ve insanî hedefleri olan bir halktık biz. Dünya bize çadırlar, kullanılmış kıyafetler ve yiyecekler gönderiyordu. Bize kamplar kuruyordu insanlar. Ama biz bundan fazlasıydık. Bugünlerde, kampların faaliyetinin durdurulması söz konusu; çünkü bu kamplar 1948’den kaldı. Halkımızın parçası olan kadınlar; onlar da benzer haksızlıkları hissediyorlar elbette. Bu yüzden mücadelenin bir parçası oldular. Kadınlar hayat verir. Bu yüzden tehlikeyi erkeklerden daha fazla hissederler. İşin içine girdikleri zaman, devrime daha sadıktırlar aslında çünkü çocuklarının yaşamı için de savaşırlar. İki çocuk doğurduktan sonra çok daha iyi anladım ki onlar için savaşmak ve onlara bir gelecek sağlamak için elimden geleni yapmalıyım. Çocuklarını kaybeden annelerin acısını paylaşıyorum. Yani sorunuza cevap vermek gerekirse eylemlerimin hem Filistin’e hem kadınlara tesiri oldu. Halk cephesinin sloganı şuydu: “Topraklarımızın özgürlüğü için kadın erkek birlikte mücadele edityoruz.” FHKC bu sloganı kadınlara gerilla ordusunda yer vererek hayata geçirmiştir. Kadınlar aynı zamanda iç cephedekileri, yani aileyi savunmada da büyük rol oynamışlardır. Artık yüzlerce Filistinli kadın ailesinin sorumluluğunu taşımaktadır. Bütün bu savaşlardan, katliamlardan, tutuklamalardan, İsrail’in ölümle sonuçlanan saldırılarından sonra; kadınlar ailelerini dağılmaktan korumuşlardır. Ayrıca, kadınlar artık eğitimliler; çalışıyorlar, seyahat ediyorlar, üniversiteye gidiyorlar vb. Devrimden önce, böyle değildi. Şimdi böyle ama. Ve böyle olması da gerekiyor. Görüyorsunuz ki kadınlar mücadelenin ve toplumun pek çok katmanında aktifler. Filistin’de de, Filistin’ın dışında da bu böyle artık.
LMADO: Leyla Halid; Hava Korsanı filminin yönetmeni Lina Makboul filmin sonunda sorduğu soruda sizin eylemlerinizin Filistin halkına her şeyden fazla zarar verdiğini ima ediyor. Film de bu soruyla bitiyor. Sen ne cevap verdin?
LH: Bana bunu sinematografik amaçlarla yaptığını söyledi. Ama durumdan hoşlanmadım. Çünkü insanlar benim ne cevap verdiğimi duymadılar. Cevabım tabii ki hayırdı! Yaptığım eylemler halkıma ve mücadelemize katkıdır. Kimsenin kılına zarar vermedik.  Bütün dünyaya bir halk olduğumuzu, haksızlığa maruz kaldığımızı duyurduk ve bu dünya bize hedeflerimize ulaşma noktasında yardım etmek zorundaydı. Biliyorsunuz Lina’yla saatlerce oturdum, ona bütün hikâyeyi anlattım. Sonra bana İsveç Televizyonu’nun yalnızca bu soruyu istediğini söyledi.
LMADO: Bazen geri dönüp geçmişe bakıyor musun? Neler yapıldı, neler yapılabilirdi; güncel durumlara baktığında, sence başka ne yapılabilirdi? Yanlış giden neydi?
LH: Biz yedinci konferansını yakın zamanda düzenledik ve duruşumuzu gözden geçirdik. Sonra dünya çapındaki ilerlemeci güçlerle ilişkilerimizi geliştirmek üzere biz de bir program yaptık; özellikle Araplarla olan ilişkilerimiz adına yaptık bunu. İçyapımızı güçlendirmeye karar verdik ve ayrıca kendi konumumu, düşünme şeklimi gözden geçirmeyi öğrendim. Her sene, Aralık civarı, geçtiğimiz yıla bir bakarım ve sonraki yıl için bir şey yapmaya karar veririm. Bu senenin başında sigarayı bırakmaya karar vermiştim ve bıraktım da.
LMADO: Kutlarım doğrusu!
LH: Kararımı verdim, uygulaması benim için çok zor olmadı.
LMADO: Peki, sana göre Filistin niçin böyle bir dayanışma hareketinin simgesi haline geldi?
LH: Filistin benim için cennet demek. Dinler cennetten bahseder. Benim için cennet Filistin’dir. Filistin, yaptığımız fedakârlıkları hak ediyor.
Türkçesi: F. Büşra Helvacıoğlu