Amílcar Cabral

Altmışların sonlarında Amílcar Cabral, ABD’deki Siyahların Kurtuluşu Hareketi ve diğer devrimci örgütler nezdinde Che Guevara, Stokeley Carmichael ve Rap Brown kadar önemli bir isimdi. Gine-Bissau ve Yeşil Burun’daki ulusal kurtuluş mücadelesi, bizim açımızdan, Los Angeles ve Güney Filadelfiya’daki siyah mücadelesiyle benzer bir yere sahipti. Oysa bu ülkeye çok azımız gitmiştik. Bir tek Harry Belafonte (Pasif Direnişçi Öğrenciler Koordinasyon Komitesi –SNCC) adına Gine-Bissau’nun güney komşusu olan Fransız sömürgesi Gine’nin Conakry şehrine gitmişti. Bu şehir, Cabral’ın kurtuluş hareketinin karargâhı idi. 1964 yazı, ABD’de özgürlükler yazıydı. Afrika’da bilhassa güney Afrika’da ve Mozambik’te, Angola’da, Gine-Bissau’da ve Yeşil Burun’da ulusal kurtuluş hareketleri, beyazların üstünlüğü fikrine ve Portekiz İmparatorluğu’na kafa tutmuşlardı. ABD’de, Chaney, Goodman ve Schwerner’ın Mississippi’de öldürülmesi ve Fannie Lou Hamer’ın Mississippi Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin Demokratik Ulusal Kongresi’nde yer almasını talep etmesi sonrası Harry Belafonte, Bayan Hamer, Bob Moses, Julian Bond, James Foreman ve SNCC’nin diğer önemli üyeleri için kendisinin “selamet kapısı” dediği yolu açmak için uğraştı. Dört yıl sonra Los Angeles’ta SNCC örgütünü kurmuş olan ve burada küçük bir gruba akıl hocalığı yapan Jim Foreman’la birlikte çalıştığımız dönemde onun yaptığı bu seyahatten ve Gine’nin Gine-Bissau ile Yeşil Burun’daki bağımsızlık hareketinin desteklenmesi noktasında oynadığı rolden sıkça bahsettiğini anımsıyorum.
Jim Foreman ve ABD Komünist Partisi’nin siyah lideri, dostum Charlene Mitchell’den Amílcar Cabral hakkında çok şey dinledim. Ekim 1970’te tutuklandıktan sonra benim özgürlüğüme kavuşmam için yürütülen uluslararası kampanyanın itici gücü olan Charlene, Cabral ile bizzat tanışma şerefine nail olmuş bir isim. Cabral’la tanıştıktan kısa bir süre sonra Charlene, o günlerde Cezayir’de bulunan Eldridge Cleaver’la bir tartışmaya yaşar. Cleaver, o görüşmede Kübalılarla bazı Afrikalı liderlerin “devrimi sattığını” söyler. Cleaver, düşüncelerini Gine ve Yeşil Burun’un Bağımsızlığı için Afrika Partisi (PAIGC) lideriyle Charlene’in Fas’ta yaptığı toplantıda da dile getirir. Afrika Partisi liderine göre, kendisine devrimci diyen birçok siyahın halkı bilinçlendirme fikrine karşı çıkıp devrimci değişimin özünü kavganın teşkil ettiğini düşündüğünden bahseder. Uzun yıllar Gine-Bissau’daki köylüleri örgütlemek için tarım bilimi eğitimi alan ve sahada çalışan parti lideri, devrimci pratiği romantize etmenin ne kadar tehlikeli olduğunun farkındadır. Bu anlamda o, esasen Fanon’un şiddetin arındırıcı bir güç olduğuna dair sözünü düz anlamıyla ele alan eğilimlere itiraz etmektedir.
Devrimi romantize edip kavganın savaşçıların uğruna mücadele ettiği hedefi gölgede bırakmasına dair yaklaşımı konusunda Eldridge Cleaver yalnız değildir. O dönemde temel sorunlardan biri de mücadeleye dair erkekçi ve militarist imajların halesine kapılma eğilimidir. Cabral tam da bu türden fikirlerle mücadele etmektedir. Devrimci değişimle ilgili gelişkin fikirler üretemeyen devrimci siyahlar, ABD’ye özgürlük hareketlerini nasıl aktaracaklarını ve Afrika’daki kurtuluş mücadeleleriyle maddi ve manevi düzeyde nasıl bağlar kuracaklarını bilmemektedirler. Amílcar Cabral (ki onun yanında bazılarımız Augustinho Neto ve Samora Machel’ın ismini de yazardı) bizim “insan hakları söylemi” dediğimiz şey aracılığıyla ulaşabileceğimiz daha kapsamlı bir özgürlük ufkunu tahayyül etmemize katkıda bulunmuştur.
Bizim gibi Marksist olanlar ve sömürgecilik karşıtı mücadelelerin dünya genelinde kapitalizme karşı ortaya konulan direnişin öncü unsurları olduğunu söyleyen Afrikalı yoldaşlarla yan yana duranlar, muhafazakâr insan hakları savunusuyla bağlantılı asimilasyoncu stratejinin bir uzantısı olduğumuzun, aynı zamanda kapitalizmin eğip büktüğü “Siyah Gücü” fikrinin dar bir fikir olduğunun gayet net farkındaydık. Cabral sayesinde siyahların kurtuluşuna dair geliştirdiğimiz ve stratejilerimizle hedeflerimizin insan hakları temelinde inşa edilmiş görüşten ayrışmasını sağlayan fikriyatımızın esas olarak Afrika’daki ulusal kurtuluş mücadeleleriyle bağlantılı olduğunu gördük. Başka bir ifadeyle bizler, sadece ABD’deki özgürlük hareketleriyle değil, Afrika, Asya ve Latin Amerika’da İkinci Dünya Savaşı sonrası yürütülen anti-emperyalist mücadelelerle irtibatlı idik. Dolayısıyla bizim Amílcar Cabral ve Gine-Bissau ile Yeşil Burun’daki halkıyla kurduğumuz bağ, asla soyut değildi. Bizler, dar bütünleşmeci görüşlere dönük eleştirilerimizi geliştirme ve siyahların kurtuluşu ile ilgili olarak daha kapsamlı bir vizyon ortaya koyma noktasında Cabral’ın bize takdim ettiği enternasyonalizm anlayışına sırtımızı yaslıyorduk.
Simgesel açıdan önemli bir yerde duran Fidel Castro, Che Guevara, Frantz Fanon, Patrice Lumumba ve Amílcar Cabral gibi liderlere sırtınızı vermenin hayırlı olduğunu kimse inkâr edemez. Ancak bu devrimciler panteonu (ki sonrasında onun Haydée Santamaria ve Célia Sanchez gibi kadınları da içerdiğini öğrendik) dünyanın kurtuluşuna dair ihtimallere yönelik inancımızı muhafaza etmemizi sağladı. Benim bağlı olduğum SNCC birimi dağılınca komünist partiye katıldım (işin tuhaf yanı şu ki bu gelişme, New York’taki liderlerden birinin Los Angeles’taki SNCC biriminde kadınların fazla kudrete sahip olduğuna inandığı için yaşanmıştı.). Partiye katılınca Che-Lumumba Kulübü denilen, parti içinde teşkil edilmiş yapı dâhilinde çalışmaya başladım. Aynı dönemde San Diego’daki Kaliforniya Üniversitesi kampüsünde siyah, Latin ve beyaz işçi öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamak için yürütülen kampanyaya katkı sundum. Bu çalışmaya sonrasında Lumumba-Zapata adını verdik. Aslında Guevara-Cabral adını vermek de mümkündü. O dönemde birçok ebeveyn, çocuklarına Cabral ismini veriyordu. Kurumlara veya çocuklara bu türden isim verme pratikleri, tüm dünya genelinde ABD emperyalizmine ve sömürgeciliğe karşı çıkan insanlarla kurulan bağların güçlenmesini sağlıyordu.
Ama öte yandan Amílcar Cabral’ın basit bir sembol olmadığını söylemek lazım. Devrimci bir teorisyen olarak Cabral, kurtuluş mücadelesinin politik, ekonomik ayrıca kültürel yönlerine önem veren bir isimdi. “Teori Silâhı” adını taşıyan Ocak 1966’da Havana’da düzenlenen Trikontinental Konferansı’nda yaygın biçimde dağıtılan çalışmasında Cabral, devrimlerin formüllere dayanmadığını ve kolayca bir yerden başka bir yere aktarılamayacağını üstüne basa basa dile getirmişti. 1959’da zafere ulaşmış olan Küba Devrimi’nin yol açtığı heyecan, sadece bu devrimin ABD’ye 90 mil uzaklıkta gerçekleşmiş olmasının değil, ayrıca ileride gerçekleşecek (umut edildiği biçimiyle aynı şekilde yaşanacak) devrimci dönüşümlerin muhtemel olduğunu ortaya koymuş olmasının bir sonucu idi. Küba adasında başarıya ulaşmış taktik ve stratejileri yeniden üretmeye çabalamak yerine Cabral, bizden kendi teorilerimizi ve stratejilerimizi geliştirmemizi, bu görevi de mücadelelerimizin özgül ekonomik, politik ve kültürel konumlarıyla doğrudan bağ kurmak suretiyle ifa etmemizi istiyordu.
Düşmanlarımız aynı olsa da süreçler ve dinamikler arasında ciddi benzerlikler bulunsa da toplumsal devrim ve ulusal kurtuluş ihraç edilebilir birer meta değildir. Devrim ve ulusal kurtuluşun yerel ve ulusal ölçekte yaşanan gelişmelerin birer sonucu olduğunu görmek, lehte veya aleyhte işleyen dışsal faktörlerin etkisi altında şekillendiğini anlamak ama aynı zamanda onların her bir halkın tarihsel gerçekliğince belirlenip biçimlendiklerini tespit etmek gerekmektedir. En büyük emperyalist ve sosyalizm düşmanı güçten sadece doksan mil uzaklıkta cereyan eden Küba Devrimi, bu ilkenin pratik karşılığı gibidir.[1]
Suikasta kurban gitmeden birkaç ay önce ABD’li siyah devrimcilerle gerçekleştirdiği toplantıda Cabral da silâhlardan ve şiddetten daha kapsamlı bir olgu olarak mücadeleyi tahayyül etmenin önemi üzerinde durmuştu.
Kendi ülkemizde verdiğimiz mücadele neredeyse on yıldır devam ediyor. Bu süre zarfında bilhassa kadın-erkek ilişkilerinde yaşanan değişimleri dikkate aldığımızda mücadelenin yüz yıldan fazla bir zamana yayıldığını söylemek lazım. Tamam mermi sıkıyoruz, bomba atıyoruz, bu açıdan baktığımızda on yıllık süre çok fazla. Ama bunlarla yetinmiyoruz. Bu dönemde bir millet meydana getirdiğimizi görmeliyiz.[2]
Cabral da her daim derin analiz üzerinde durmuş bir isimdi. Ona göre analoji temelli düşünce ile yapılmış analizlerin kabul edilmesi mümkün değildi. ABD’de siyah devrimcilerle yaptığı toplantıda kendisiyle sömürgeciliğin niteliğini tartıştığı Eldridge Cleaver’la yapmış olduğu sohbetten de bahsetmişti. Aktardığına göre Cleaver, o sohbet esnasında ABD’de siyahların bir tür sömürgeci hâkimiyet koşullarında yaşamakta olduğunu dile getirmiş. Bu tespiti aktardıktan sonra Cabral, aynıymış gibi görünen olgularla karşı karşıya kalındığını, lâkin politik faaliyetin bizim bu olgular arasında ayrım yapmamızı gerekli kıldığını söyledi. Ama tabii bu, amaçların aynı olmadığı anlamına gelmiyordu. Ayrıca bazı araçların benzemediğini de kimse iddia edemezdi. Asıl mesele, zaman ve enerji kaybından ve kaçınmak adına, her bir durumu derinlemesine analiz etmek, yapılmayanları yapmak, yapılması gerekenleri unutmamaktı.[3]
Amílcar Cabral’ın bize verdiği derslerin paha biçilmez oldukları açık. Onunla şahsen tanışamadım. 1973’te Tanzanya’da Augustinho Neto ile Portekiz imparatorluğunun kısa süre içinde çökeceği konusunda, büyük bir coşkuyla gerçekleştirdiğimiz sohbeti hâlen daha anımsıyorum. O sohbette herkesin zihninde hâlâ taze olan Cabral’ın ölümü ile ilgili de konuşmuştuk. O Afrika seyahati esnasında Gine’nin Conakry şehrinde de kaldım. Vurulduğu yere gittim ve dünyanın kaderinin değişmesine katkı sunan bu insana saygılarımı sundum.
Angela Davis
[Claim No Easy Victories: The Legacy of Amilcar Cabral, Yayına Hazırlayan: Firoze Manji ve Bill Fletcher Jr., Codesria, 2013, s. 350-353.]

Filistin'in Özgürlüğü ve Latin Amerika

Doğu Kudüs, Gazze ve Batı Şeria'daki İsrail işgaline karşı Filistin ile dayanışma anlamına gelen Dünya Kudüs Günü vesilesiyle, İsrail'in siyonist rejiminden kurtuluş için verilen Filistin'deki ve Latin Amerika'daki mücadeleler arasındaki bağı incelemeye zaman ayırmalıyız.
Siyonizm, İsrail devletini ve uyguladığı zulmü meşrulaştırmak için kullanılan emperyalist, şovenist ve anti-Semit bir ideolojidir. Filistin topraklarının işgalinde ve zulümle sömürüsünde emperyalisttir. Apartheid yasalarıyla Filistinlilerin siyasi ve sosyal haklardan mahrum edilmesinde ve hâlen daha kendi toplumuna nüfuz ettirdiği azgın milliyetçilikle şovenisttir. Nihai olarak ise, kendilerine yönelen eleştirileri anti-Semit bulsalar da, askere alım yasalarını protesto eden Ortodoks Yahudiler üzerindeki baskılarla ve Afrika kökenli Yahudilerin ülkeye göç edişini Beyaz ırkçı eğilimlerle sınırlayışında anti-Semit bir ideolojidir.
İsrail, 2014'te tahrik ederek başlattığı çatışmaların ardından, Filistinliler üzerindeki baskısını korkunç bir seviyeye yükseltti. Bugün Gazzeliler, İsrail'in altyapıya verdikleri zararları tamir etmeye çalışırken bir yandan da su ve elektriğe ulaşımda güçlük çekiyorlar. Tüm bunlar, dünyanın en sıkı ablukalarından birinden muzdaripken oluyor. BM raporuna göre Gazze'deki 2 milyon Filistinli, günde ancak 4 saat elektrik kullanımına ulaşabiliyor. 2010'daki bir rapora göre İsrail'deki ortalama su kullanımı 240 litreyken, bu sayı Batı Şeria'da 73 litre. Küba, Venezuela, İran ve KDHC üzerindeki emperyalist ablukalar ve ambargolar gibi Gazze üzerindeki bu abluka da Filistin halkının temel tıbbî malzemelere ve gıdaya olan ulaşımını engelliyor. Bu abluka, hâlihazırda korkunç bir durumda olan insanları aç bırakmanın ve öldürmenin insanlık dışı bir yoludur. Bütün bunlar, İsrail’in terörist güçleri olan IDF’nin günlük cinayetleriyle, adam kaçırmalarıyla ve çocukları, sağlık görevlilerini, silâhsız göstericileri, gazetecileri ve aktivistleri tehcir etmesiyle ikiye katlanıyor.
Filistin halkının karşılaştığı bu zulüm, Latin Amerika'da campesinoların (köylüler), işçilerin, Yerlilerin, Siyahilerin, kadınların ve diğer tüm marjinalize edilmiş grupların karşılaştıklarıyla yakından bir bağlantı içindedir. Öyledir, çünkü İsrail o vahşi askerî taktiklerini, silâhlarını, faşist askerlerini ve ideolojisini Latin Amerika'nın elitlerine ve onların rejimlerine sunuyor.
İsrail ve Latin Amerika arasındaki ilişkiler 1960'lı yıllara, yani birçok ülkemizin diktatör rejimlerinin, iç savaşların ve darbelerin altında inim inim inlediği bir zamana kadar gidiyor. İsrail, bunların en vahşi, en berbat olanlarına silâh desteği sağlamıştır: Arjantin'deki askerî cunta 1970'li ve 80'li yıllar boyunca silâhlarının yüzde 95'ini İsrail'den almıştır; El Salvador'da bu oran 1972-79 yılları arasında yüzde 92; Honduras'ta ise 1972-81 yılları arasında yüzde 81’di.
Ekvador'daki 1960'lardan 80'lere kadar süren askerî cuntaların ve dikta yönetimlerinin baş destekçisi İsrail idi. Eylemcilerle mücadele etmeleri için Ekvator devleti, genç askerlerini eğitim için İsrail'e yollamışlardı. 1970'li yıllardaki askerî cunta yönetiminde Yerli ve solcu eylemcilerin hareketleri ağır bir şekilde bastırılırken, İsrail, Ekvator'a 200 milyon dolar değerinde silâh yardımında bulunmuş, üstüne askerî danışmanlar da göndermiş ve “eğitim” işini üzerlerine almışlardır.
Guatemala'da bir sürü insan hakları ihlalleriyle suçlanan Fernando Romeo Lucas García'nın 1978 yılındaki dikta rejiminde ise İsrail, bu rejimi on binlerce tüfek göndererek desteklemiştir. 1980'li yıllar boyunca binlerce Yerli'nin ve solcu eylemcinin katledildiği bu sürece İsrail gönderdiği danışmanlarıyla destek olmuştur. 1982'deki darbenin ardından yönetime gelen Efraín Ríos Montt döneminde 10.000'den fazla Yerli'nin öldürülmesinde İsrail, askerî danışmanlarıyla, silâhlarıyla ve rejimi finanse etmesiyle büyük bir pay sahibidir.
1973 yılında Şili, seçimlerle iş başına gelmiş olan Salvador Allende'nin faşist Pinochet tarafından devrilmesine tanık oldu. Pinochet iktidara geldiğinde İsrail, bu zâlim rejimin en büyük silâh tedarikçilerinden biri hâline geldi. İsrail, eylemcilere karşı insanlık dışı taktikler uygulayan Şili ordusuyla da yakın ilişkiler geliştirdi; özellikle de Şili Hava Kuvvetleri ile. Bunların en bilinen taktiği ise, eylemcileri uçaklardan Pasifik'e atarak “kaybetmekti”.
Rafael gibi İsrail şirketleri de tüm bu suçlara ve baskılara ortaktır. Rafael, başta füze olmak üzere çeşitli türde silâhlar üreten bir İsrail şirketidir. 2000'lerin başında Rafael, Sağcı Kolombiya hükümetiyle 65 milyon dolar değerinde silâh anlaşması imzaladı. Son zamanlarda ise İsrail sadece silâh göndermekle kalmıyor, aynı zamanda silâh veya gözetleme aracı olarak kullanılabilecek insansız hava araçları da tedarik etmeye başladı.
Honduras, Ekvador, Peru, Meksika, Kolombiya ve Şili, güvenlik durumlarını güçlendirmek ve halk hareketlerini bastırmak için İsrail İHA'ları satın alan devletlerdir. Kolombiya'da bu İHA'lar, insanları gözetlemek ve onların üstünde terör estirmek için campesino hareketlerine karşı kullanılmıştır. Özel İsrail şirketleri de ayrıca El Salvador'a gerillalara karşı paralı askerler, silâhlar ve ölüm mangaları göndermiştir. Bu şirketler Nikaragua'daki Kontralara da aynı yolla destek olmuşlardır; gönderdikleri bu güçler işkencelerle ve yargısız infazlarla, Sandinist hareketin sosyalist ilerleyişine mâni olmak istemiştir.
Bu Mayıs ayında İsrail, asker ve polis güçlerini sınırı koruma noktasında eğitmek için 1.000 kadar askerî personel göndereceğini duyurmuştur. İsrail-Filistin sınırında IDF ve İsrailli yerleşimciler tarafından işlenen korkunç cinayetlere bakacak olursak İsrail, aynı vahşi metotlarını Honduras'a ihraç ediyor. İsrail zaten Honduras'ta daha önceden de önemli bir rol oynamıştı; apartheid rejiminin 2009'da, seçilmiş başkan Manuel Zelaya'ya karşı darbe girişiminde parmağı olduğu noktasında önemli iddialar var.
Birkaç İsrailli ve İsrail şirketinin darbede parmağı olduğu iddia ediliyor. Bunlardan birisi David Mirza. Mirza, Uluslararası Güvenlik Akademisi'nin başındayken güvenlik güçlerini eğiten kişidir. Mirza'nın darbeden hemen önce Honduras'ta olduğu bildirildi ve verdiği taktiklerle ordunun darbe sırasındaki ve sonrasında halk üzerindeki kuracağı baskının taktiklerini etkilediği öne sürüldü. Darbeden sonra 2016 yılında iktidarı ele alan Juan Orlando Hernández, İsrail ile silâh, danışmanlık vs. alanlarında bu faşist devletle anlaşma imzaladı. Şimdilerde Honduras'a giren bu güçler devam etmekte olan bu anlaşmanın bir parçasıdırlar.
Tarih öyle gösteriyor ki İsrail'in hiper-militarizm ve emperyalizmle biçimlenen Siyonizm ideolojisi şimdi Latin Amerika'ya kadar uzanmıştır. İsrail devleti nasıl önceden baskıcı sağcı hükümetlerin temel bir güçse, hâlen daha öyledir. Latin Amerikalı elitlerin faşist işgalci-sömürgeci İsrail devletiyle ittifakı, Filistin'in kurtuluş davasıyla Latin Amerika'nın sömürgecilikten kurtuluş mücadelesini birbirine bağlıyor. Siyonizm'in emperyalist ideolojisi, Latin Amerika'nın baskıcı kapitalist elitlerine bulaşıyor. Bu ittifakın somutlaşmasını, Latin Amerika'daki işkencelerde, ayrım gözetmeyen cinayetlerde, haksız tutuklamalarda ve Yerlilerin, Siyahların, campesinoların ve işçilerin yerinden edilmesinde görebiliriz.
İsrail'deki faşistlerle yakın ilişki içinde olan birçok dikta rejimine rağmen, üç Latin Amerika devleti İsrail'in etkisine direnmiş ve İsrail devletini tanımayı reddetmiştir. Bu devletler Venezuela, Bolivya ve Küba'dır. Küba’nın 1959’daki devriminden bu yana, Fidel Castro’nun önderliğinde Kübalılar, Filistinli yoldaşlarını Siyonist işgalcilere karşı mücadelelerinde eğitecek kadar ileri giderek Filistinlilerle büyük bir dayanışma göstermiştir. 2015'te Venezuela, Filistinlilerin şu anda İsrail'in işgal ettiği topraklarına geri dönme hakkını savunan Filistin'e Dönüş İçin Küresel Seferberlik kampanyası için düzenlenen ilk Latin Amerika kongresine ev sahipliği yapmıştır.
Venezuela devlet başkanı Hugo Chávez bir defasında şöyle demişti: “Bir gün soykırımcı İsrail devleti ait olduğu yere konulacaktır. O gün orada, aynı yolu ve fikirleri paylaşabileceğimiz gerçekten demokratik bir devletin doğacak olmasını umalım.” Bir gün, İsrail'i ait olduğu yere koymak ve bu âdil ve özgür, bağımsız devleti kurmak için, şimdi yapmamız gereken, Filistin ve Latin Amerika'daki mücadeleleri birbirine bağlayan tarihî ve maddî şartları bilmektir. Enternasyonal dayanışma ve Latin Amerika'da işçilerin, köylülerin ve Yerlilerin mücadelesi, özgürlükleri için işgal altındaki topraklarında savaşan Filistinli kardeşlerimizle birlikte, Siyonizm'in üstesinden gelecek ve faşist İsrail devletini, müttefikleriyle birlikte parçalayacaktır.
Nicholas Ayala

Distopyanın Uygulanabilirliği

David Graeber, kısa süre önce yeni bir metin/pasaj attı ortaya. Başlığı “Pratik Ütopyacının Yaklaşan Çöküşe Yönelik Kılavuzu”. Metinde üzerinde durulması gereken yığınla güzel şey var. Bunlardan biri de devrimci faaliyetin tarihteki itici güç olduğuna dair tespit. Aşırı gelişmiş bir dünyayı içinde kurbağa bulunan tencere misali alttan alta ısıtan memnuniyetin, kayıtsızlığın ıslak bir battaniye gibi herkesi boğduğu koşullarda, bunu söylemek önemli. Bir olayın etkisi her daim burada ve hemen şimdi açığa çıkmıyor, olay dalga dalga yayılan etkilere yol açabiliyor. Bu dalgalanma etkileri, ancak toplumsal düzene ait kurumlarda ve o düzenin dokusunda geçmişe ait devrimci olayların sebep olduğu dalgaları incelemek suretiyle kavranabiliyor. Graeber da bunu yapıyor ve yazısında önemli hususlara değiniyor: örneğin yazar, Fransız Devrimi’nin, her ne kadar el konulmuş bir olgu olsa da, Batı’da yaygın eğitim gibi (Bonaparte eliyle sağa sola “dağıtılmış” olan) modern demokratik kurumların oluşturulmasına yol açtığından söz ediyor.
Ama gene de bence Graeber’ın getirdiği iki eleştirinin geliştirilmesi gerekiyor. Bu anlamda niyetim, aynı safta durduğum biri olarak onun yürüttüğü tartışmaya mevcut hâliyle bir şeyler katmak:
(1) Graeber’e göre Paris 68’i, altmışların en büyük olayı idi. Ben ise 68 Mayıs’ının II. Dünya Savaşı sonrası Fransız solcularının çocuklarına onları uyutmadan önce anlattıkları hoş bir masal olduğunu söylüyorum. Hâkim tarihyazımına karşı bir yazımı şu şekilde dile getirmek mümkün: 68 Mayıs’ı, 1960’ların başında Paris’te yaşanan ve onlarca eylemcinin öldürülüp Seine Nehri’ne atıldığı Cezayirli isyanlarının, o devrimci momentin bir yankısıdır. Lâkin 68 Mayıs’ı devrimci moment değildir. Peki neden böyle söylüyorum? Öyleymiş gibi görünse de burada “gerçek” devrimi bulup çıkarma çabası içerisinde değilim. Fakat şunu da söylemeden edemiyorum: Graeber’ın analizinde tüm insan hakları mücadelelerini ve Avrupa ile yayılmacı imparatorluğa karşı gerçekleştirilen sömürgecilik karşıtı isyanları dikine kesen beyaz bir çizgi hemen dikkati çekiyor. Graeber, beyaz burjuvaların imparatorluk dünyasında sınıfsal eşitlik için verdikleri mücadelelere odaklanıyor, burada gerçekte pek mevzubahis edilmeyecek birkaç ölümle sonuçlanmış “devrimciliği sahneleme” pratiğine ait kısa kesitlere rastlanıyor ve “bir şey ne kadar çok değişirse o kadar aynı kalır” ilkesi uyarınca sonrasında herkes bu sahneleme pratiği üzerinden arınma imkânı buluyor. Burada şunu kastediyorum: tüm altmış sekizliler toplumun kucağına geri dönmek zorundaydı. Hayat onlara kısa süre hoyrat davrandı ama en sonunda gülen onlar oldu (Cohn-Bendit!). Parti sisteminin parçası hâline geldiler ve Mitterand’la birlikte muktedir oldular. “Kara ayaklılar” gibi gettolara kapatılmadılar, hapse atılmadılar, bir hayvan gibi avlanmadılar, boğulup Seine Nehri’ne atılmadılar. Benim üzerinde durduğum husus bu. Birkaç sene sonra banliyö isyanlarının tekrar gündeme gelmesinin sebebi burada, çünkü şu lanet dünyada ötekiler için hiçbir şey değişmedi.
Yaşananların yol açtığı tepkilere bakalım bir de. 68 neye sebep oldu? Evet hayırlı gelişmelere tanık olundu, Mitterand başa geçti, kaldırım taşları yere bırakıldı, ele “tavizler” alındı. En genelde altmışların sebep olduğu en önemli sonuç ne peki? Altmışlardaki mücadeleler, beyaz çocuklara “devrimci” değerleri gerisin geri satmak için tasarlanmış çok kapsamlı ve eksiksiz bir tüketim sistemine yol açtı (ve aynı zamanda o sistemi besledi). Silikon Vadisi ve Nettime’da “Kaliforniya İdeolojisi” olarak eleştirilen şey, siper hippilerin başını çektiği ütopyacı teknokapitalizm denilen sürecin parçası. Apple’ın altına imza attığı i-Devrim. “Kişisel olan politikleştiği ölçüde, her türden münzeviliğin yönlendirdiği yaşam tarzı temelli ürünler gibi savaş sonrası doğum oranlarının yüksek olduğu dönemde doğanlara paketlenip satıldı. Ardından bu strateji tüm dünyaya pazarlandı. Bu tür konularda bizleri uyaran Sitüasyonistler, haklıydılar. Bu yaşananları hepimiz zaten biliyoruz aslında. Doksanlarda sokaklarda gördüğümüz de bu ürünlerdi. Sonrasında graffitide karşımıza çıkan yenilik girişimleri de on beş yıl öncesine aitti. Neyse konudan uzaklaşmayalım.
68’le birlikte bugün bizler nereye vardık? Eskinin sokaklarda taş atanları bugün konferans salonlarında, amfilerde Varlık ve Olay’ın teorisini yapıyorlar ve Maoist olduklarını iddia ediyorlar. Siyah devrimcilerin akıbeti ise başka oldu: altmışlarda ya suikasta kurban gittiler ya da hapse atıldılar (Malcolm X, MLK Jr., Edgar Mevers, sayısız Black Panthers, Mumia Abu Jamal vb.) veya FBI eliyle yürütülen karşı-istihbarat programı COINTELPRO eliyle çözülmenin eşiğine getirildiler (Angela Davis bu konuda bahsedilmesi gereken önemli bir istisnadır). Güç, ırklar arasında eşitsiz bir biçimde taksim edilmektedir. Dolayısıyla bizim gücün en büyük kudretle ve şiddet araçlarıyla birlikte nereye devredildiğine bakmamız gerekir, zira devlet de aslolarak en yıkıcı devrimci faaliyetin nereden kaynaklandığına odaklanmaktadır.
(2) Üzerinde durmak istediğim bir husus daha var: ABD’nin yürüttüğü askerî operasyonlar türünden belirli hatları önemsiz göstermenin devrimci olayların etkisini anlama noktasında bize zerre katkısı olmayacaktır. Graeber, altmışlarda yaşanan kimi olayların ABD’yi 11 Eylül’e dek uzanan otuz yıl boyunca büyük bir çatışmanın içine sürüklenmekten alıkoyduğunu söylemektedir. Esasen bu iddia, küreselleşmiş olan ordunun değişen stratejilerini görmezden gelmektedir. ABD, temelde askerî operasyonlarını gizli operasyonlar kisvesine büründürmüş, Ortadoğu ve Latin Amerika genelinde paramiliter ve faşist örgütleri fonlamıştır. Ordu, ABD’deki gettolara kokaini akıtmak için kontrgerillaya bağlı uyuşturucu ağalarını desteklemiştir. Peki ama neden? Yapısal yoksullaşmanın, suçun ve uyuşturucu bağımlılığının ihtiyaç duyduğu zeminini oluşturmak suretiyle siyahların devrimci faaliyetlerini susturmak için (bu konuda aşağıdaki videoya bakılabilir). ABD ayrıca Vietnam’dan, Apocalypse Now filmindeki Albay Kurtz türü isimlerden aldığı dersler sayesinde dünya genelinde bir dizi yasadışı hava saldırısı gerçekleştirmiştir. Yani İtalya’da Otonomistlerin gözden kaybolmayı, hicreti teorileştirdiği dönemde ABD ordusu bu teoriyi çoktan pratiğe dökmüştür. ABD, askerî muharebe sahasını hiçbir zaman terk etmemiştir. Sadece stratejisini değiştirmiş, onu ülke içerisinde tüketilmesi için yeniden ambalajlamıştır. Nazi bilim insanlarını ve roket teknolojisini uzay programını inşa etmek için kullanan aynı ordu, Vietnam’dan öğrendiği terör taktiklerindeki uzmanlığını “cerrahi” operasyonlar dâhilinde “hayra kullanmış”, ülke içinde ve dışında devreye sokulan bu operasyonlarda polis güçleri askerîleştirilmiş, böylelikle Watts türü isyanlar bir daha yaşanmasın diye kentlerde siyahların oturduğu gettoları ezmiştir. Gelgelelim onca baskıya rağmen isyanlar tekrar yaşanmıştır. 1992’deki Los Angeles isyanları, polisin askerîleştirilmesi sürecinin hızlanmasına, yurttaş haklarının askıya alınmasına ve bugün ABD’yi özetleyen gözetleme üzerine kurulu NSA devletinin oluşmasına yol açmıştır. Evet doğrudur, burada bir karşı tarih önerisinde bulunuyorum. Gözetim devletini yaratan, 11 Eylül’e yönelik tepkiselci cevap değildi. Genel çerçeve zaten mevcuttu ve isyancı kesimleri, yani haklarından mahrum bırakılmış çok sayıda Afro-Amerikan’ı kontrol etmek için kullanılıyordu. 11 Eylül, sadece devlete temel hakların yitirilmesini yurttaşlara “özgürlüğün bedeli” olarak yutturma imkânı sundu. O, zaten kamuoyundaki çöküşü gizlemek için bir tür kılıf olarak iş gördü.
Genel biçimi dâhilinde Graeber’ın sunduğu tezler, insan hakları, sömürgecilik karşıtı isyanlar ve azgelişmiş dünyada köle ayaklanmaları bağlamında gelişen devrimci faaliyeti ele almış olsaydı, daha güçlü ve ikna edici hâle gelebilirlerdi. Bu isyanlar ve kalkışmalar, mücadelelerin kritik noktaları. Kritik olmalarının sebebi de kölelik karşıtlığı üzerinde durmaları.
Ana hikâyede ırkın sahip olduğu ağırlığı hiçbir gevezelik ortadan kaldıramaz, dolayısıyla kimse, devrimci faaliyete dair anlayışı bir avuç batılı ve esas olarak beyaz olan kişinin yapıp ettikleriyle sınırlandıramaz. Köleleştirme ve insandışılaştırma pratiklerine karşı yürütülen mücadeleleri sadece denkleme dâhil etmekle yetinilmemeli, onlar bilhassa beyaz hümanizmine ait Aydınlanma değerlerine itiraz ettiği yerde, denklemin güçlü yanı olarak anlaşılmalı. Zira Graeber’ın makalesinin dayandığı, Fransız devrimci özne ile ilgili, onun hâlen daha ilerleme kaydettiğini söyleyen tarihyazımına karşı makro ölçekte geliştirilmiş başka bir tarihyazımı söz konusudur.
Specters of Atlantic: Finance Capital, Slavery, and the Philosophy of History [Atlantik’in Hayaletleri: Finans Kapital, Kölelik ve Tarih Felsefesi] isimli kitabında Ian Baucom’un dile getirdiği biçimiyle, “Modern özneyi doğuran, Fransız devrimci özne değildir. ‘İnsanın doğumu’nu mümkün kılan koşul köledir, metanın ideal formu olarak köle. Yüzümüzü dönmemiz gereken, köle isyanları, köle ayaklanmaları ve sömürgecilik karşıtı devrimlerdir. Peki neden? Çünkü mücadele çift başlıdır, hem bir yanıyla köleliğe hem de bir yanıyla devrimci yurttaşın icat edildiği momentte modern köleliği kurumsallaştırıp üreten Aydınlanma hümanizmine ait beyaz anlatılarına karşı yürütülür.
Tobias C. Van Veen

Cevher

Sosyalist hareket, devletle sermaye arasındaki gerilim alanına yerleşiyor. Alttakilerden; sömürülenlerden ve ezilenlerden nefret ettiğinden, onları yardıma ve akla muhtaç zavallılar olarak gördüğünden, bu alanı vatan belliyor.
Sosyalistlerin bir kısmı devletin, bir kısmı da kapitalizmin özünde, cevherinde sosyalizm olduğuna inanıyor, politikasını ve teorisini bu kanaat biçimlendiriyor. Bugün TKP ve ESP (daha doğrusu ELP) arasındaki sözde gerilimi buradan anlamak gerekiyor.
Devlette sosyalizm görenle kapitalizmde sosyalizm gören arasında bir fark bulunmuyor. Her ikisi de alttakilerin derdine ve öfkesine bigâne. Esasen bigâne oldukları için cevher arayıp bulma gereği duyuyorlar. Politik ve teorik açıdan bir anlam ve değer kazanmak için efendilerin, egemenlerin ülkesine sığınıyorlar.
Bu düzlemde sosyalist hareket açısından teori ve pratik, o sosyalist özün açığa çıkacağı güne ayarlı. “Sosyalizm” dedikleri şey, devletin veya kapitalizmin bağrındaki sosyalizme özgürlüğünü vermesinden gayrı bir anlama sahip değil.
Burada asıl mesele, bu sosyalizmin devrimsiz oluşu. Devletin özündeki sosyalizmin veya kapitalizmin özündeki sosyalizmin bir bebek gibi rahimden çıkacağı ana devrim deniyor. Temel yanılgı burada. Devrim, devrim olmaktan çıkartılıyor.
* * *
Marx’ın küçük burjuva sosyalizmine yönelik eleştirileri[1] veya Mao’nun liberalizm eleştirileri[2] Türkiye sosyalist hareketi açısından hükmünü yitirmiştir. Marx ve Mao gibi isimler arkaiktir. Devletin ve kapitalizmin gelişimi bağlamında bu tür pratikler, artık anlamsız ve konudışıdır. İmamoğlu, devletin ve kapitalizmin bağrındaki sosyalizmin dışa çıkması noktasında daha anlamlı ve gerekli gelmektedir.
Bugün ELP türevi, anarşist-troçkist-liberal kırması dil, bu sebeple işçiye düşmandır. “İşçi çalıştığı için kapitalizmi var etmektedir” safsatasına artık daha fazla sosyalist inanmaktadır. Çünkü onlar, “devrimden önce evrim düşü kuranlar”dır.[3] Artık bu tür örgütler, göğüs kıllarını keserken, popolarını sallarken çektikleri fotoları “ekonomi ne ayol” yazısıyla paylaşmaktadırlar. Kapitalizm ve sermaye yerine o nedenle sürekli “sistem” gibi bir kelimeyi dile dolamaktadırlar.
Kapitalizmin sınırsız, düzleyici pratiğini özgürleştirici bulmaktadırlar. Tekellerin sırtlarını sıvazladığı, ağza bir parmak bal çaldığı eğilimlere meftun olmalarının sebebi buradadır. Dertleri kadın, LGBT, vegan, doğa değil, alttakilerin inşa ettiği mücadele dinamiklerinin tasfiyesidir. Bu emri yukarıdakiler vermektedir. Emrin iletildiği kanal ise kapitalizmin özünde sosyalizm bulan akıldır. Bu akıl tasfiye sürecinin şerikidir.
* * *
Öte yandan TKP tarafı da aynıdır. “Saray, rejim” gibi kelimeleri dile dolamaları, “devlet” dememek içindir. Onlar, kadrolarını “devletin bağrındaki sosyalizm bir gün açığa çıkacak” diyerek kandırırlar. Bir vakit gelir başörtüsüne savaş açarlar, neyi örttüğüne bakarlar, bir vakit gelir başörtülü kadını belediye başkanı adayı yaparlar. Hepsi de yukarıdan gelen emirlerin sonucudur. Sonuçta CHP içine giren Dev-Yol varsa dışarıda duran ama kimse kaçmasın diye olan bir TKP vardır. CHP Turan İtil’dir. Bu tür örgütlerin varoluş sebebi, soluk aldığı havadır. Bir anlamda CHP’ye sızma pratiğini tersten de ele almak gerekir. Aynı zamanda CHP de sosyalist örgütlere sızmakta, Gezi’de ve sonrasında olduğu gibi o kadroları dilediğinde geri çağırmaktadır.
Bu anlamda esasen Orhan Gökdemir’in Twitter’da gördüğü, popüler olmuş bir mesaj üzerine Turan İtil yazısı yazması[4] gayet doğal bir gelişmedir. O bağlı olduğu devletini aklamak zorundadır. Yazıda Dev-Sol’un İtil’in vakfına saldırısını küçümseyerek anar ama nedense aynı örgüte kendi TKP’sinin beş yıl sonra mahallelerde neden saldırdığını sorgulamaz.
O günlerde Gökdemir’in partisi, “emekçilere hücum ediyoruz, onları acayip örgütleyeceğiz” diyerek gecekondu mahallelerine girme kararı aldı. Dev-Sol’la çatışma yaşandı, bürolar basıldı, sonra parti yöneticisi, “gecekondu mahalleleri bizi küçük burjuvalaştırıyor” diyerek oradan örgütlerini çekti. Kimse de “proleterleşmek için mahallelere giriyorduk, ne oldu birden?” diye sormadı. Aydın, laik, açık fikirli, şüphe ve sorgulamayı esas alması gereken gasteci olarak Gökdemir de sormuyor.
Dolayısıyla bahsi geçen yazısını kendi devletini, teorik-ideolojik ve politik düzeyde bağlı olduğu yeri aklamak, yaşananları kişisel olgularmış gibi göstermek için kaleme alıyor. Bugün neden kendisinin ve partisinin Muazzez İlmiye Çığ gibi düşündüğünü, onun çizgisine nasıl gelindiğini hiç sorgulamıyor. Hocası Yalçın Küçük, edebiyat âlemini Ayhan Songar’ın kitaplarıyla dövmeye kalkarken “hocam ne yapıyorsun?” demiyor. Bugün de “Turan İtil bu düzenin ta kendisidir” diyor ama “İtil laik Kemalist, bilimci aydınlanmacı biri miydi değil miydi?” sorusunu hiç sormuyor. Sadece devletin bekâreti, saf temiz gelişimi ve içinden sosyalizm bebeğinin doğacağı günü düşünüyor. Kendisi nasıl kandırıldıysa başkalarını da aynı yöntemle ikna etmeye çalışıyor. Oysa zarfa bakıp mazrufu anlamak gerekiyor.
* * *
Kapitalizmde ve devlette sosyalizm cevheri bulanlar, fena yanılıyorlar. Devrim ayracını bu yanılgı siliyor. O nedenle ne devrime örgütleniyorlar ne de devrimi örgütlüyorlar. Bunu asıl o cevher istemiyor. Özlerinde devrime bağlı değiller. Cevher arayışında olanların yazdıklarında, yaptıklarında devrime yer yok.
Bu cevher takıntısı, teoride diyalektiği; pratikte maddeyi silip atıyor. Ruhlar âleminde dolaşıyorlar, metafizik düşünüp buradan bireyciliklerine kılıflar örüyorlar. Ve hep bir taşla iki kuş vurmak istiyorlar: “kapitalizmdeki yoğunlaşmanın ve proletaryadaki güçlenmenin yol açacağı riskleri hep birlikte ortadan kaldırmak” için uğraşıyorlar.[5] Esasen taraf olmak istemiyorlar. Kavga tam da onların elinde çürüyor.
Gökdemir, yazının sonunda gastecilik gereği edindiği beceriye bağlı olarak, afili bir cümle kuruyor. “Komünizm, kapitalizmin ortasında insan kalma mücadelesidir.” Bu cümleye Marksizm “hayır” diyor, o insan dediği şeyin sınıfsal-ideolojik-politik bir kurgu olduğunu söylüyor. Bu bağlamda şu tespit edilmeli: “komünizm, kapitalizmin ortasında insan kalma mücadelesi değil, kapitalizmin ve devletin ortasındaki insanı öldürme mücadelesidir.” İtil de Songar da o insan adına çalışma yürütmüşlerdir. “İnsanın insan yanı” gibi boş ifadeler kullanmadan önce asıl bu husus sorgulanmalıdır. Devletin inşa ettiği “insan”la kapitalizmin inşa ettiği “insan” arasındaki kavganın, rekabetin, didişmenin komünistler açısından bir anlamı bulunmamaktadır. Her iki eğilim de düşman kardeştirler.
Eren Balkır
13 Temmuz 2019
Dipnotlar
[1] Bu konuda bkz. Matthew Beaumont, “Küçük Burjuva Sosyalizmi”, İştirakî.
[2] Mao Zedung, “Liberalizmle Mücadele”, 07 Eylül 1937, İştirakî.
[3] Rabia Mine, “Seks İşçiliği Verili Düzendeki En Masum İştir”, 11 Temmuz 2019, Fersude.
[4] Orhan Gökdemir, “Bizim Sevgili Hastalığımız”, 6 Temmuz 2019, Haber Sol.
[5] Matthew Beaumont, a.g.e.

Liberalle Solcu Arasındaki Fark

Siyasetin Demokratlar ve Cumhuriyetçilerden müteşekkil olduğu, başka herhangi bir ideolojinin varlık imkânı bulamadığı iki kutuplu siyaset dünyasında yaşayan ABD’li medya şirketleri, solu, liberali ve Demokrat’ı eşanlamlı olarak kullanıyorlar. Bunun tümüyle yanlış ve gerçekdışı olduğunu belirtmek gerek. Demokratlar bir partinin mensuplarını ifade ediyorken, solculuk ve liberalizm birer ideoloji, ayrıca Demokrat Parti siyaseti çoğunlukla ne solcu ne de liberal, onu temelde aşırı sağ olarak tanımlamak mümkün. Tam da Orwell’ın tespitinde dile getirdiği biçimiyle, bir yalan birkaç kez tekrarlandığında yalanı değil de doğru olarak bildiğiniz şeyi sorgulamaya başlıyorsunuz.
Bu postmodern dönemde bazen kelimelerin hâlen daha belirli anlamlara sahip olduğunu, ayrımların kelimeler arasındaki farkı belirlediğini kendimize anımsatmamız gerekiyor.
Öyleyse şimdi liberalle solcu arasındaki farkları belirleyelim.
Bernie Sanders Demokrat Parti’ye oy veriyor, onun için çalışıyor, bu parti adına bağımsız bir isim olarak kampanya yürütüyor ve kendisini “demokratik sosyalist” olarak tanımlıyor. Partisiz bir ideoloji olarak demokratik sosyalizmi İskandinavya pratikleriyle kıyaslamak gerekiyor.[1] Sanders’ın meselelere yönelik tutumu ise esasen ortanın solu olarak tanımlanabilir, lâkin Amerikan siyaseti o kadar aşırı sağa kaydı ki Sanders’ın eski tip Demokrat Partililiği solcusuymuş gibi algılanabiliyor. Oysa 2020 model Sanders ile 1972 model McGovern arasında hiçbir fark yok.[2] Seçmenlerin kafası tam da bu sebeple karışıyor!
Liberal ve solcu, benzer taleplere sahip: ikisi de gelir eşitsizliğinin azaltılmasını, çalışma koşullarını düzeltilmesini, makul ücretlere tabi barınma ve sağlık imkânlarının artırılmasını istiyor. Ama aralarında belirli bir derece farkı var. Liberal, fakirle zengin arasındaki mesafenin daralmasını isterken komünist, tüm sınıfsal farklılıkların ortadan kalkmasını istiyor. Dış siyaset söz konusu olduğunda ise aralarındaki farklılık belirginleşiyor: liberal, tercihen bazı savaşlara destek çıkarken solcu, ordunun yalnızca özsavunma noktasında devreye girmesini talep ediyor.
Son paragraf belirli bir çıkarıma ihtiyaç duyuyor. Ben de birçok insan gibi işbirliğini meşrulaştırmak, onun gerekli olduğunu söylemek adına çakışmalardan söz ediyormuş gibi görünüyorum. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak da gündeme şu soru geliyor: Madem liberal de solcu da gezegeni ve insanlığı iklim değişikliğinden kurtarmak istiyor, o hâlde dünyayı kirletenlerle ve onların müttefiki olan inkârcılarla mücadele etmek için güçlerini neden birleştirmiyorlar?
Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz liberalliğin şahikasıdır. Columbia Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapan, Dünya Bankası’nda eski baş ekonomist unvanıyla çalışmış olan, ayrıca eskiden Ekonomi Danışmanları Konseyi’nin başkanlığını yapmış olan Stiglitz’in yakınlarda New York Times’da çıkan makalesi, liberallerle solcular arasında kalıcı bir ilişkinin boş bir hayal olduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Zeki liberallerin o uzun ve sıkıcı laf ebeliklerinde de gördüğümüz üzere, Stiglitz’in “İlerici Kapitalizm Bir Oksimoron Değildir”[3] başlıklı yazısında bulunacak çok şey var. (Bu arada açık ve net olanı şimdiden ifade etmiş olalım: “Evet oksimorondur!”)
Stiglitz sorunu doğru bir biçimde tanımlıyor:
“Altmışların sonundan beri en düşük işsizlik oranlarına kavuşmuş olmasına karşın Amerikan ekonomisi, yurttaşlarını yüzüstü bırakıyor. Nüfusun yaklaşık yüzde doksanı son otuz yıl içerisinde gelirlerinin yerinde saydığını veya azaldığını görüyor. ABD’nin gelişmiş ülkeler arasında en yüksek eşitsizlik düzeyine sahip olduğu, yurttaşlarına en az sayıda fırsat sunduğu dikkate alınırsa bu, hiç de şaşılacak bir durum değil.[4]”
Yerinde bir tespitle Stiglitz suçu, kârdan başka bir şey üretmeyen koruma fonu yönetimi türünden “servet avcısı” (ekonomistlerin kullandığı tabirle, “rantçı”) şirketlerde ve Reaganizmin geride bıraktığı mirasta buluyor.
“Küreselleşmeyi yönlendiren güçlerin ve teknolojik değişimin eşitsizliklerdeki artışa katkı sunması yetmiyormuş gibi bir de bizler, toplumsal eşitsizliklerin iyice derinleşmesini sağlayan politikalar benimsedik. Piyasalara giderek daha fazla bel bağladık ve toplumsal koruma mekanizmalarını ufalttık.”
Yazının devamında ise şunları söylüyor:
“Süreçten etkilenen işçilere daha fazla yardım sağlamalıydık (teknolojik değişimin bir sonucu olarak işlerini yitiren işçilere de benzer bir yardım sunmalıydık) fakat şirketlerin çıkarları bu türden bir teşebbüse kökten karşıydı. Ucuz işgücü gerektiren ve yurtdışında faal olan işletmelerin eksiğini tamamlamak adına yurtiçinde işgücü maliyetlerinin düşürülmesi gerekiyordu. Bu, esasen zayıf bir işgücü piyasasının dayattığı bir gereklilikti. Bugün itibarıyla fasit daireye girmiş bulunuyoruz: paranın yön verdiği siyaset sistemimizde artan ekonomik eşitsizlik, politik eşitsizliğin de artmasına yol açıyor, sonuçta kuralların devre dışı kaldığı, mevzuatların işlemediği, düzenlemenin bulunmadığı koşullarda ekonomik eşitsizlik daha da artıyor.”
Mesele bundan daha iyi anlatılamazdı!
Stiglitz türünden liberallerle benim gibi solcuların yolu, tartışma çözüm önerileri aşamasına geldiği noktada ayrışıyor. O aşamada Lenin gibi “Ne Yapmalı?” sorusunu sormak gerekiyor.
Stiglitz’ın cevabı şu yönde:
“Devletin topluma hizmet eden piyasaların oluşumunda oynadığı hayatî rolü kabul etmekle işe başlanmalı. Suiistimale ve istismara kapalı olan güçlü bir rekabeti güvence altına almak, şirketlerle istihdam ettikleri işçiler ile hizmet sunduklarını iddia ettikleri müşteriler arasındaki ilişkiyi yeniden biçimlendirmek şart.”
Özünde Stiglitz, “devlet müdahalesinin gerekli olduğunu” söylüyor.
Ayrıca “seçmenlerle seçilmiş görevliler, işçilerle şirketler, fakirlerle zenginler, işi olanlarla işi olmayanlar ve çok az çalışma imkânı bulabilenler arasında yeni bir toplumsal sözleşmenin teşkil edilmesine ihtiyacımız olduğundan bahsediyor.
Bu hattı takip edelim. Yazılanların tamamını okuyalım. Hiçbir noktasını atlamayalım.
Stiglitz, ne yapılması gerektiğini biliyor. Söylediklerinin büyük bir kısmında da haklı. Ama istediği şeylerin kâfi gelmeyeceğini söylemek gerek. Ayrıca önerilerinin hayırdan çok şerre yol açacağını belirtelim.
Stiglitz, öte yandan, önerilerinin nasıl gerçekleştirileceği sorusuna cevap veremez çünkü bu konuda hiçbir şey bilmiyor. Tüm liberallerin önerdiği siyaset gibi onun siyaseti de pısırık, etkisiz bir avuç fikirden, anlamsız hayalden ibaret.
O, kendince “paranın yön verdiği siyaset sistemimizde artan ekonomik eşitsizlik politik eşitsizliğin de artmasına yol açıyor, sonuçta kuralların devre dışı kaldığı, mevzuatların işlemediği, düzenlemenin bulunmadığı koşullarda ekonomik eşitsizlik daha da artıyor” diyor ama kapitalizmin içine girdiği bu dönemde dünyayı sürüklediği bu ölüm sarmalının bir devası bulunmuyor. Şirketlerin, onların gözde siyasetçilerinin ve medyadaki yolsuzluk çamuruna bulanmış propagandacıların “devletin hayatî rolünü kabul etmeleri” asla mümkün değil. Onların kendilerini düzene sokmaları mümkün değil. Ayrıca “yeni bir toplumsal sözleşme” de meydana getiremezler.
Bu insanlar zengin ve güçlüler. Zenginler bir gün uyanıp “bencil bir pislik olmaya artık bir son verelim de gelirimi yeniden dağıtayım” demezler. Güçlülerin zayıfların sefil koşullarda yaşıyor oluşunu umursamaları asla mümkün değildir.
Para, zenginlerden ancak bir şekilde alınabilir: Zorla. Güçlüler de imtiyazlarından aynı şekilde mahrum bırakılabilirler: Başka tercihlere kalmadığında.
Liberaller ve solcular, birçok sorunu benzer şekilde tanımlıyorlar. Ama solcular, gerçek çözümlerin iktidardaki elitlere yoğun bir baskı uygulanmasını gerekli kıldığı üzerinde duruyorlar. Karşı tarafı ikna edecek, zora dayalı bir tehdit, misal şiddet araçlarını da kullanabilecek, barışçıl bir protesto, reformların dayatılması noktasında kâfi gelebilir. Lâkin solcular takipçisi değilse o reformlar yürürlükten kaldırılacaktır. Nihayetinde muktedirleri yerinden edecek olan devrimdir ki o da şiddete muhtaç olan bir süreçtir.
Liberaller değişim talep etmezler, değişimi nazikçe isterler. Onlar, şiddete ve karşı tarafı ikna edecek, şiddete dayalı tehdide karşı olduklarından, esasen örtük olarak siyasetin ve toplumun mevcut yapısında köklü bir değişime karşı dururlar. Solculardan farklı olarak liberaller, iddialarına göre hasretini çektikleri reformlara ulaşabilme noktasında kendilerine ait o ufak imtiyazları riske atmak istemezler. Dolayısıyla bıçak kemiğe dayandığında liberaller, devrimci müttefiklerini iktidara satacak, devletin baskısı ilk işaretini verdiği anda topuklayıp kaçacaklardır.
Eğer müttefikinize güvenemiyorsanız demek ki o hiç müttefikiniz olmamıştır.
Ted Rall
Dipnotlar
[1] Chris Moody, “Bernie Sanders’ American Dream is in Denmark”, 17 Şubat 2016, CNN.
[2] Jerry Kremer, Bernie Sanders: The Second Coming of George McGovern?”, 11 Şubat 2016, Liherald.
[3] Joseph Stiglitz, “Progressive Capitalism Is Not an Oxymoron”, 19 Nisan 2019, The New York Times.
[4] Ana Maria Santacreu, “How Does U.S. Income Inequality Compare Worldwide?”, 16 Ekim 2017, StLouis.

Komintern’de Bir Filistinli

Filistin’de Baskılara Karşı Karar[1]
Üçüncü Kongreye Filistin Komünist Partisi Tarafından Sunulan Önerge
Orta ve Batı Avrupa ülkelerinin tamamında komünistlere yönelik insanlık dışı baskılara bir de Yakındoğu’da yeni yeni gelişmekte olan genç komünist harekete yönelik baskılar eklendi. Politik ortamın dinci bağnazlık ve İngilizlerin sömürgeci hâkimiyetine dönük nefret tarafından tayin edildiği koşullarda Filistin Komünist Partisi inisiyatifi eline aldı ve tek komünist parti olarak, Arap ve Yahudi işçilere müşterek devrimci sendikalar bünyesinde öncülük etmeye başladı. Parti, İngiliz işgalcilere, Britanya ve Fransa’nın beslediği Arap efendilere ve şeyhlere ayrıca İngiliz kapitalizmine hizmet eden milliyetçi Yahudi burjuvazisine karşı mücadelelerinde işçilere öncülük etti.
Rus Ekim Devrimi’nin üçüncü yıldönümüne ve bu yılki 1 Mayıs’a Komünist Enternasyonal bayrağı altında gerçekleştirilen kutlamalar damgasını vurdu. Bu da komünistlere yönelik baskıların iyice artmasına neden oldu.[2] Komünist olmasından şüphelenilen tüm işçiler işten atıldılar, önemli bir kısmı hapis cezalarına çarptırıldı. Bugünse İngiliz yöneticiler tutsakları ölüm cezası ile korkutuyorlar.
Kongremiz, böylesine güç koşullarda mücadele etmekte olan cesur Filistinli yoldaşlarımıza desteklerini ifade etmektedir.
Komünizm davası için verdiğimiz mücadelede muhakkak ki muzaffer olacağız!
Saar
Arie
[To the Masses: Proceedings of the Third Congress of the Communist International, 1921, Yayına Hazırlayan ve Çeviren: John Riddell, Brill, 2015, s. 1196-1197.]
Dipnotlar
[1] Çeviri, Komintern arşivlerinde bulunan Fransızca metinden yapıldı: RGASPI 490/1/181a.
[2] 7 Kasım 1920’de Filistin Komünist Partisi’nin önceli olan Sosyalist İşçi Partisi (SİP) Ekim Devrimi’nin yıldönümünde otuz-kırk kişinin katıldığı bir gösteri tertipledi, aynı gün ayrıca bir grev örgütleme gayreti içerisine girdi. Polisse bu türden adımlara partinin genel merkezine baskın düzenleyerek karşılık verdi.
1 Mayıs 1921’de SİP’in düzenlediği gösteride “Yaşasın Yahudi ve Arap proletaryasının enternasyonalist dayanışması!”, “Tüm iktidar Filistin işçi-köylü şuralarına!” gibi sloganlar atıldı. Bu eylem sonucunda yaşanan çatışmalar Araplarla Yahudiler arasındaki gerilimin tırmanmasına ve yüz kadar insanın öldüğü kavgaların yaşanmasına neden oldu. Bu olayların ardından İngiliz yetkililer, onlarca SİP üyesini tutuklayıp on beş kadar parti üyesini sınır dışı etti.

İsrail, Güney Afrika, Irk Ayrımcılığı

Asıl mesele şu: İsrail’in ırk ayrımcısı olduğunu, bu açıdan Güney Afrika’ya benzediğini ispatlamaya hiç hacet yok. Birleşmiş Milletler kapsamında yapılmış olan anlaşmalara göre ırk ayrımcılığı genele teşmil edilmiş bir suçtur. Belirli bir durumda şu veya bu ölçüt tatbik edilebilir veya edilmeyebilir, dolayısıyla bir devlete “ırk ayrımcısı” dememiz için bizim onun gerekli koşulları yerine getirip getirmediğine bakmamız, devlette ayrımcılığın kurumsallaşıp kurumsallaşmadığını değerlendirmeye almamız gerekir. Irk ayrımcılığını suç olarak tanımlayan BM anlaşmalarına göre[1] İsrail, kendisine “ırk ayrımcısı” dememizi gerektiren koşulları karşılamaktadır.
Ayrı yolların, evlerin vs. inşa edildiği işgal altındaki Batı Şeria’da Yahudilerle Yahudi olmayanlar (yerli Filistinliler) arasında net olarak görülen ırksal ayrışmanın ötesinde, esasen ırk ayrımcılığı, aldatıcı bir imaja sahip olan İsrail’de hem capcanlı hem de köklü bir olgudur. Hatta İsrail’deki ırk ayrımcılığı Güney Afrika’dakine kıyasla daha çetrefilli, daha gelişkindir. Onun gelişmiş bir biçimidir.
Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı, siyahlarla beyazlar arasında net bir ayrım koyan, siyahlara hak vermeyen, ilkel, ufak, basit bir ırk ayrımcılığı biçimiydi. İsrail’deki ise nispeten daha gizlidir ve “demokrasi” denilen o aldatıcı imajın altında gizlenmektedir. İsrail vatandaşı Filistinliler (yani 1948’deki etnik temizlik harekâtı esnasında hayatta kalmış olanlar) oy verme hakkına sahiplerdir ki bu, Güney Afrika’ya kıyasla önemli bir farklılıktır. Fakat bu insanlara diğer hayatî öneme sahip alanlarda hukuk önünde ayrımcılık uygulanmaktadır. Bu ayrımcılık, sadece polisle değil hukukla da alakalıdır. Buna ek olarak İsrail vatandaşı Filistinlilere verilen oy kullanma hakkı, esasen ırk ayrımcılığını yücelten bir sistem dâhilinde geçerli ve tanımlıdır. Ülkedeki ırkçı yasaların ortadan kaldırılmasını, eşitliğin tesis edilmesini ve devleti tüm vatandaşlara ait olan, gerçek bir demokrasiye dönüştürmeyi vaat eden herhangi bir partinin meclis seçimlerine girmesi bile imkânsızdır.
İsrail’deki sistem, bir ırkın diğerine sürekli hükmetmesini mümkün kılan, yasalarla temellendirilip kurumsallaştırılmış bir ırkçılık sistemidir. Onu ırk ayrımcısı yapan da bu vasfıdır. ABD dışişleri bakanlığı kaynaklı sayısız insan hakları raporunda bile İsrail’de “Yahudi olmayan azınlığa” yönelik uygulanan “kurumsal, hukukî ve toplumsal ayrımcılık” eleştirilmiştir.[2]
Öte yandan belirtmek gerekir ki Kanada gibi birçok başka Batı demokrasisinde de ırkçılık vardır, fakat İsrail’in farkı, bu ülkede ırkçılığın kurumsal ve hukukî bir zemininin bulunmasıdır. ABD, Jim Crow yasalarının hüküm sürdüğü Güney’de ırk ayrımcısı bir düzene sahipti. Bu dönemde beyazlarla beyaz olmayanlar farklı yasalara tabiydiler. Irkçılık başka formlarda hükmünü sürdürmesine karşın, hukukî düzlemde bugün ABD’ye “ırk ayrımcısı” bir ülke denemez.
Örneğin bu noktada Kanada’nın ve ABD’nin kendi yerli halklarına nasıl muamele ettiğine, topraklarında ilk bulunan uluslara nasıl davrandığına bakabiliriz. Tarihsel süreçte iki ülke de ırkçılığı kurumsallaştırmış, söz konusu halkların kendi kaderlerini tayin hakkı inkâr edilmiş, tazminat almalarına izin verilmemiştir. İşte tüm bu olgulara İsrail’de tüm çıplaklığı ile tanık olunmaktadır.
Bir anayasaya sahip olmayan İsrail’de anayasa maddesine denk yasalarla Yahudiler ve Yahudi olmayanlar arasında net bir çizgi çekilmektedir. Yahudi vatandaşlarına verilen haklar Yahudi olmayanlara verilmemektedir. İsrail’e gelen Yahudi göçmenlere anında vatandaşlık verilmektedir. Buna karşılık 1948’de önce Siyonist milislerin, ardından İsrail’in etnik temizlik amaçlı saldırılarına maruz kalan Filistinli mültecilere Yahudi değiller diye, uluslararası hukuka aykırı bir tutum dâhilinde, evlerine dönüş hakkı verilmemektedir. Esasen resmiyette “İsrailli” diye bir milliyet yoktur, “Yahudi” diye bir milliyet vardır. Dolayısıyla İsrail, Filistinlilere vatandaşlık vermemektedir çünkü İsrail’de yüksek mahkemeyi de içeren tüm müesses nizam, İsrail vatandaşlığı diye bir şeyi tanımamaktadır. İsrail’de tanık olduğumuz, işte bu türden bir ırk ayrımcılığıdır.[3]
Diğer önemli bir husus da toprağın neredeyse tamamının devlet üzerinden Yahudi olmayanlara haram edilmesidir. Chris McGreal’in Guardian’da çıkan yazısında da dediği gibi, “İsrail’de başa geçen hükümetler, Araplardan tek kuruş tazminat ödemeden müsadere ettikleri arazilerin yüzde 93’ünü devlet, Yahudi Ulusal Fonu ve İsrail Arazileri Kurumu üzerinden Yahudilerin mülkiyetine geçirmişlerdir. Sömürgecilik döneminde, ardından ırk ayrımcılığı döneminde Güney Afrika’da beyazlara tahsis edilen arazinin oranı ise yüzde 87’dir.”[4] Görüldüğü üzere durum Güney Afrika’dan daha kötüdür. Arazilerin yüzde 93’ü İsrail devletine bağlı Yahudi vatandaşlarının ve dünya genelinde yaşayan Yahudilerin hizmetine sunulmuştur. Bu ırk ayrımcılığı değil de nedir?
İsrail’in uyguladığı işgal, yerleşim ve mültecilerin geri dönüş hakkını inkâr siyasetinin Güney Afrika’daki uygulamalardan daha kötü olduğunu birçok analizci dile getirmektedir. Doğrudur, Güney Afrika İsrail gibi yerli halkı ülkesinden söküp atmak için etnik temizlik uygulamamış, bu insanları toplumsal mühendislik üzerinden işleyen bir tür ırk ayrımcılığı siyaseti ile başka yerlere aktarmıştır. Güney Afrika’da uygulanan asıl plan, siyahların ülkeden kovulması üzerine kurulu değildi. İsrail ise ta kurulduğu günden beri mümkün olduğunca daha fazla sayıda Filistinliden kurtulmak için uğraşıyor, onların topraklarını ellerinden alıyor, üstelik bunları yaparken nasıl oluyorsa dünyanın gazabını üzerine zerre çekmiyor. Ayrıca belirtmek gerek: Güney Afrika’daki ırk ayrımcısı devletin ordusu bantustanları F-16’larla hiç bombalamadı, İsrail’in Ortaçağ’a has kuşatma pratiğini hiç uygulamadı, büyük katliamlara imza atmadı, Güney Afrika İsrail’in ulaştığı şiddet düzeyine hiç ulaşamadı. Tabii ki Sharpeville’i unutmamak gerek, tabii ki Soweto gibi yerlerde katliamlar yaşandı fakat tüm bunlar, İsrail’in Filistinlilere yaptıkları karşısında sönük kalır. Bu, Desmond Tutu’nun, ANC (Afrika Ulusal Kongresi) lideri ve bakan Ronnie Kasrils ve başka Güney Afrikalı liderlerin tasdik ettiği, dile getirdiği bir gerçekliktir.
Ömer Barguti
[BDS: The Global Struggle for Palestinian Rights, Haymarket Books, 2011, s. 167-170.]
Dipnotlar
[1] Irk ayrımcılığının uluslararası planda kabul gören tanımı için Uluslararası Irk Ayrımcılığı Suçlarının Önlenmesi ve Cezalandırılması Anlaşması’na bakılabilir: Treaties. Bu konuda 2002 tarihli Roma Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nde de bir tanıma yer verilmektedir: Treaties.
[2] ABD Dışişleri Bakanlığı, Demokrasi, İnsan Hakları ve Emek Bürosu, “2009 Tarihli İnsan Hakları Raporu: İsrail ve İşgal Altındaki Topraklar”, 11 Mart 2010. State.gov.
[3] İsrail’deki işgal, yerleşimci siyaset ve ırk ayrımcılığı üzerine kurulu rejim konusunda daha fazla bilgi almak için bkz.: “United against Apartheid, Colonialism and Occupation: Dignity and Justice for the Palestinian People,” Ekim 2008, Durban Gözden Geçirme Konferansı için Sivil Toplum Konum Belgesi, Cenevre, 20-24 Nisan 2009. BDS.
[4] Chris McGreal, “Worlds Apart,” Guardian, 6 Şubat 2006.

Komprador Aydın

Komprador aydınlar her daim iktidarın merkezine yakın oldular. Bu hareket hâlindeki merkez, hızla küreselleşen dünyada her yerde olabilse de bu aydınlar, imparatorluğun merkezinin yakınlarında olmayı hep bildiler. 2003 tarihli “Yerli Muhbir”[1] isimli makalesinde Adam Shatz, hareket hâlindeki imparatorluğun merkezinde duran komprador aydına yerinde bir örnek sunuyor. Washington’da yaşayan ve çalışan Fuad Ajami, üst düzey ABD’li subaylara danışmanlık hizmeti vermekle kalmıyor ayrıca Amerikan emperyalizmi Müslüman dünyaya karşı her güç gösterisinde bulunduğunda fırsatı kaçırmayıp hemen medyada boy gösteriyor. Ajami, bu komprador aydın hizmetini ne tuhaf ki Güney Lübnan’dan vermiyor. Emperyalist gücün muhayyilesini o kadar derinlemesine benimsemiş ki “biz Amerikalılar Arapların zihinlerinin nasıl çalıştığını anlamak zorundayız” cümlesini kurduğunda bu laftaki o berbat mizahı bile anlayamıyor.
Bu mesele, son dönemde bir yazarla birlikte herkesin ilgisini çeken bir hâl aldı. “İbn Varrak” sahte ismiyle İslam ve Müslümanlar aleyhine duygusal cümleler döktüren bu kişi konusunda okurlar hiçbir şey bilmiyorlar. Onun cinsiyetini bilen de yok (Arapçada İbn “oğlu” demek ama müstear isimde cinsiyet pekâlâ gizlenebilir). Bu da komprador aydınların fizikî konumlarının ne kadar temelsiz olduğunu gayet iyi gösteren bir durum. Onlar için asıl mesele, iktidarın sembolik merkezine yakın durmak. Neden Müslüman Değilim ve Tarihsel Muhammed Arayışı gibi epey provokatif başlıklara sahip kitaplarında İbn Varrak, İslam dinine ait değerlere ve bu dinin kutsal kitabına saldırılar düzenliyor. Müslüman karşıtı duygularla komprador aydın olarak yürüttüğü flörtün “medeniyetler çatışması” denilen önerme bağlamında özel bir değere sahip olduğunu söylemek lazım.
İbn Varrak üzerinde tam da yersiz yurtsuz olması sebebiyle durmak gerek. Adam, (Dante, Hobbes, Voltaire, Hume, Gibbon, Carlyle gibi) Avrupalı Oryantalistlerin yıllar içerisinde dile getirdiği İslam’a saldıran önermeleri tekrar anımsatmaktan büyük bir zevk duyuyor. Fiyatını yükseltmek adına Rüşdi’yi bile geride bırakıyor ve kendi ecdadının dinine saldırıyor. Neden Müslüman Değilim[2] kitabı, Oryantalizmin uzun zaman önce toprak olmuş bir tezahürünü aktarmaktan başka bir şey yapmıyor. Gelgelelim, esasen mesele bu değil. Bir vakitler sömürgelere dair bilgi üretim sistemi olarak Oryantalizme ihtiyaç duyan politik ekonomi, uzun zamandır yeni bir propaganda makinesi geliştirmiş. İşte Varrak’ın, o iğrenç ve yakışıksız diliyle bir şeyler yazmadan önce bu gerçeği idrak etmesi gerekiyor.
Azer Nefisi de konum ile ilgili olarak yukarıda bahsini ettiğimiz soruna sahip. Tahran’da Lolita Okumak ismini taşıyan hatıratı, yedi öğrenciyi Tahran’da (esasen sembolik düzeyde tüm İran’da) evine davet edişinden ve Vladimir Nabokov’un romanı ile batı edebiyatının diğer başyapıtlarını onlara öğretmek suretiyle bu öğrencilerin ruhlarını kurtarışından bahsediyor. Yazar, esasen Tahran’da yaşıyormuş ama sonrasında ABD’ye göç etmiş. Şimdilerde Amerika’nın başkentine yakın bir yerde yaşıyor ve Baltimore’daki Johns Hopkins Üniversitesi’nde bulunan Paul H. Nitze İleri Düzey Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda misafir hoca olarak dersler veriyor. (Hatıratını kaleme aldığı dönemde dekanı Paul Wolfowitz’e raporlar sunuyormuş.) Nefisi’nin bulunduğu yer de çok satan kitabın esasen kurgu olduğunun bir delili. Yazar, kitabı Tahran’da yazmış olduğunu söylese de esasen o Washington’da kaleme alınmış.
Artık komprador aydınları herhangi bir merkezin çevresine veya herhangi bir çevrenin merkezine yerleştiremiyoruz. Onlar her yerdeler ve aslında hiçbir yerdeler, çünkü tek dertleri, iktidarın hareket hâlindeki merkezine yakın durmak. Röportajcı, “bu ülkedeki statünüzü nasıl tarif edersiniz? Sürgün müsünüz, göçmen misiniz yoksa dünya vatandaşı mısınız?” diye soruyor kendisine, Azer Nefisi de “mevcut statümün ‘dünya vatandaşı’ veya ‘taşınabilir bir dünyanın vatandaşı’ olarak tarif edilmesi hoşuma gider” diye cevap veriyor.[3] Bu noktada insanın aklına evsiz barksız bir zihin, bir “maceracı”, öğretisine bağlı bir tür aydın geliyor.
Oysa burada dikkat etmemiz gereken mesele şu: sermayenin ülke içinde ve ülke dışında emeğe yönelik saldırılarını tarihsel planda ayıran o duman perdesi hızla dağıldı. “Küreselleşme” olarak kodlanan bir süreç dâhilinde sermayenin yürüttüğü operasyonlar dâhilinde merkezle çevre arasındaki mesafe kapandı. Sonuçta bu anlamda komprador aydını, kategorik açıdan bir tür olarak değerlendirmek zorundayız. Komprador aydın, birçok konu başlığına el atan, tüm dünya genelinde iş gören ve imparatorluğun sermaye operasyonlarını yürütmek istediği her yere konuşlanmayı bilen bir tür. Bu tür, tarz ve eğitim açısından giderek daha da burjuvalaştı, artık kültürel emtia ticaretine aracılık etmekle yetinmiyor, bu emtiayı küresel sermayenin faaliyetlerini ve bu faaliyetlere denk düşen imparatorluk kurma projelerinin gerçekleştirilmesini kolay kılacak yollar dâhilinde imal ediyor.
Hamid Dabaşi
[Brown Skin White Masks, PlutoPress, 2011, s. 43-45.]
Dipnotlar
[1] Bkz. Adam Shatz, “The Native Informant”, The Nation, 10 Nisan 2003.
[2] Bkz. Ibn Warraq, Why I Am Not a Muslim, Portland: Prometheus Books, 1995.
[3] Bkz. “Azar Nafisi: Author of Reading Lolita in Tehran converses with Robert Birnbaum". 5, Şubat 2004. Erişim tarihi: 1 Eylül 2004, Identity Theory.