Üçüncü Özgürlük Filosu

Gayrı meşru İsrail devleti, 2006 yılından beri Gazze Şeridi'ne uyguladığı insanlık dışı ablukayı kırmak için yola çıkan 3. Özgürlük Filosu'na uluslararası sularda müdahale ederek yeni bir korsanlık eylemine imza attı. Geçen yıl, 2.300 Filistinlinin hayatını kaybettiği 52 gün süren barbarca saldırının yıldönümünde Siyonist apartheid rejimi yeni suçları, bugüne kadar işlediği suçlar cezasız kaldığı için işleyebiliyor. Saldırıdan birkaç gün önce Türkiye ile İsrail rejimi arasında, Roma'da, ikili ilişkilerin "normalleştirilmesi" yönünde atılan adımlar endişe verici.
Filistin için İsrail'e Boykot Girişimi olarak, Filistin halkının mücadelesine destek veren herkesi, 3. Özgürlük Filosu'na yapılan saldırıyı protesto etmek, ilişkilerin iyileştirilmesi yönünde atılan yeni adımlara “hayır” demek ve boykot çağrısını yükseltmek için düzenleyeceğimiz basın açıklamasına davet ediyoruz.
Tarih: 1 Temmuz 2015 Çarşamba
Saat: 19.00
Yer:
İstanbul - Galatasaray Lisesi önü / İstiklal Cad.
Ankara - İnsan Hakları Anıtı / Yüksel Cad.
Filistin için İsrail'e Boykot Girişimi

7 Haziran Genel Seçimleri ve Devrimci-Demokratik Hareket

Nihayet 7 Haziran genel seçimleri sonuçlanmış, aşağı-yukarı beklentiler gerçekleşmiş ve tahmin edilen sonuçlar ortaya çıkmıştır. 7 Haziran genel seçimlerinin hâkim sınıflar cephesinden ve devrimci-demokratik güçler açısından ele alınış biçimi ve ortaya çıkan sonuçlara ilişkin tespitler ve önümüzdeki döneme dair değerlendirmeler yapılmaktadır.
13 yıldır TC devletine tek başına hükümet olan AKP, bu dönem boyunca devletin tüm olanaklarını kendi kliği için seferber etmiş, birçok kurumu ele geçirmeyi başarmıştır. Egemen sınıfların diğer kliklerine karşı amansız mücadele eden AKP, dokunulamaz denilen Türk ordusunun paşalarını, rütbelilerini, çeşitli kurum ve kuruluşlardaki Kemalist kliğin ateşli savunucularını Ergenekon davası kapsamında kodese tıkamayı başarmıştır. Ordudan, yargıya, polis teşkilatından, sendikalara kadar tüm alanlarda kendini hâkim hale getirmiştir. Kemalist kliği ezme, hareket alanını daraltma, sindirmede büyük oranda başarılı olmakla beraber, bu kliğin ve ona yedeklenen halk kitlelerinin öfkesini de büyütmüştür.
Kaypakkaya yoldaşın berrak bir şekilde ortaya koyduğu gibi, bu iki klik arasındaki mücadele TC devletinin kuruluşundan beri devam etmektedir. Bu gerçeklik, tek parti döneminde aynı parti içerisinde, çok partili dönemde ise farklı farklı partilerde kendini ifade ederek devam edegelmiştir. Tüm bu tarihsel süreç boyunca yarı-sömürge durumdaki ülkemizin hâkim sınıf klikleri kendilerini emperyalist devletlerden birine yaslayarak ya da daha doğru bir ifadeyle, emperyalistler kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarına uygun politik figürleri destekleyerek hükümet haline getirmiştir. Özellikle 1950’lerden sonra belirleyici emperyalist güç ise ABD olmuştur.
Hâkim sınıf klikleri arasında gerçekleşen dalaşta en önemli ayak ise kitlelerin desteğini almaktır. Kitlelerin desteğini almanın en iyi yöntemi ise yaratılan suni gündemler etrafında kitleleri kendine yedeklemek, halk kitleleri arasına duvarlar örmek ve onları saflaştırmaktır. Egemenler bu yöntemi günümüze kadar başarıyla uygulamıştır.
Her ne kadar kendi aralarında ciddi kapışmalar yaşasalar da -kimi dönemlerde uzlaşmalar- halkın mücadele ve taleplerine karşı ortak bir duruş sergilemişlerdir. Halk kitlelerine saldırganlıkta, devletin bekası ve sürekliliği açısından ortaklaşmaları kendi sınıfsal çıkarları açısından normal olandır. Baskı ve zulme karşı yükselen muhalefeti kendi yedeklerine almak için bolca demokrasi nutukları atmışlardır.
Halk kitlelerinin biriken öfkesi çeşitli biçimlerde kendini dışa vurmuş olsa da en nihayetinde hâkim sınıf kliklerinden birine yedeklenmekle sonuçlanmıştır. Bunun esas nedeni devrimci-komünist önderliğin olmamasıdır.
Kürt Özgürlük Hareketi
Dili, kültürü yasaklanan, inkâr ve asimilasyon politikalarıyla yok sayılan ezilen Kürt ulusu, Kürt Özgürlük Hareketi önderliğinde uzun yıllara yayılan mücadelesi sonucu önemli kazanımlar sağlayarak günümüzdeki örgütsel gücüne ulaşmıştır. Bu güç başta Kürt ulusu olmak üzere ezilenler açısından önemli bir moral kaynağıdır. Ülkemizde hâkim sınıf klikleri dışında politik arenada halk saflarında yer alan etkin bir gücün olması oldukça önemlidir. Bu hareket tüm alanlarıyla bir bütünlük içerisinde hareket etmekte, parlamentoyu da bunun bir ayağı olarak örmektedir. Bundan dolayı büyük bedeller ödeyerek yürütmüş olduğu mücadelenin bir sonucu olarak parlamentoda da önemli bir alan kapmıştır.
İdeolojik ve örgütsel yapısının ana gövdesini Kürt Özgürlük Hareketi’nin oluşturduğu HDP seçimlere parti olarak katılma kararı almış, yürütmüş olduğu çalışma, belirlemiş olduğu perspektif ve yakaladığı sinerjiyle barajı aşmayı başarmıştır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin önceki seçimlerden farklı bir biçimle -parti olarak- seçime katılmış olması 7 Haziran genel seçimlerinin esas gündemini oluşturmuştur. “HDP barajı aşacak mı yoksa baraja mı takılacak?” en çok merak edilen ve üzerinde çokça tartışılan mesele olmuştur. Çünkü her iki durumda önemli sonuçlar doğuracaktı. Birinde anti-demokratik baraj uygulaması sonucu HDP’nin parlamentoda yer alamaması, yürütülen ”sürecin” akıbeti, anti-demokratik bir uygulama olan baraj ve meşruluk tartışmaları, yeni siyasi krizlere yol açacaktı. İkinci durum, yani barajın aşılması ise AKP’nin tek başına hükümet olma dönemine ve onun liderinin başkanlık isteğine büyük bir darbe vuracaktı. Nihayet seçim sonuçlanmış ve HDP barajı aşarak parlamentoda yerini almıştır. Bu anlamıyla “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı hayat bulmuştur. HDP’nin barajı aşması AKP’ye vurulan en büyük darbe olmuştur. HDP’nin barajı aşmasının kendisine vuracağı darbenin farkında olan AKP, seçim boyunca HDP’yi hedef almıştır. HDP bürolarına ve çalışanlarına yönelik yüzlerce saldırı gerçekleştirilmiştir. Yine Adana ve Mersin’de teşkilatlara bombalar konularak patlatılmıştır. Son olarak Diyarbakır mitinginde patlatılan bombalar sonucu 5 yurtsever şehadete ulaşmış, çok sayıda kişi yaralanmıştır. AKP eliyle gerçekleştirilen bu saldırılar Kürt halkının yoğun tepkisiyle karşılanmıştır. Kürt Özgürlük Hareketi, tüm bu saldırıları ve provokasyonları püskürtme yeteneğini göstererek AKP’nin kendisini çekmek istediği zemine düşmemiştir. HDP’nin Kürdistan’da AKP’yi dibe göndermesinde Kobanê direnişi ile başlayan ve AKP’nin meseleye yaklaşımının büyük bir payı olduğunu belirtmek gerekiyor. Bu açıdan değerlendirildiğinde oyalama, aldatma siyasetine karşı biriken öfkenin patlaması olarak da okunmalıdır.
Türkiye Solu ve Seçimler
Türkiye solunun önemli bir bölümü 7 Haziran seçimlerinde HDP’yi desteklemiş ve HDP listelerinde yer alarak seçimlere katılmıştır. HDP içerisinde yer alan ESP, SDP, SYKP gibi partilerle beraber EMEP, DHF, Halkevleri, Partizan gibi parti ve kurumlar ise HDP’yi dışarıdan destek veya ittifak ile seçimlere katılmıştır. Tüm bu hareketler yaptıkları açıklamalarla neden desteklediklerini kamuoyuna açıklamışlardır. Aslında bu blokta yeni olanlar DHF ve Halkevleri’dir. DHF ittifak, Halkevleri ise listelerde yer almayarak destek açıklaması yapmıştır. DHF, yeni bir bileşen olması ve Dersim’deki özgün gücü itibariyle yürüttüğü tartışmalar nedeniyle ittifak açıklamasını en geç yapan hareket olmuştur. HDP ile yürüttüğü tartışmalar sonucu İstanbul 1. Bölge’den bir milletvekili çıkartmış, Dersim’deki başarıda önemli bir etkisi ve ağırlığı olmuştur. HDP içinde ve dışında yer alarak seçimde ortak hareket etme kararı alan ismini saydığımız parti ve kurumlardan Partizan hariç tüm hareketler birer milletvekili çıkartmıştır. EMEP’in seçim sürecindeki yaklaşımlarından anlaşıldığı kadarıyla pazarlıklarda istediği sonucu alamamıştır. EMEP’e “dargın destekçi” diyebiliriz. Partizan’ın adayı ise İstanbul’dan seçilemeyecek bir yerden aday gösterilmiştir. Bu anlamıyla Partizan’ı saymazsak, listelerde yer alan bileşenlerin ve destekleyenlerin birer tane milletvekili olmuştur.
Kürt Özgürlük hareketinin yürütmüş olduğu haklı ve meşru mücadele, politik arenada kazanmış olduğu ağırlık, ittifak politikaları, Türkiye Solu’nun önemli bir bölümünü kendi politikaları etrafında kenetlemeyi sağlamıştır. Kendi önderliğinde gelişen Kobanê direnişine, Haziran ayaklanmasının kimi dinamiklerini de katmayı başarmıştır. Özellikle büyükşehirlerdeki Alevi gençlerin oylarını almayı ve kendine yakınlaştırmayı başarmıştır. Türkiye Solu’nun destek nedenleri arasında saydığı “Kürt halkıyla ilişkilenme” meselesi ne kadar gerçekleşti bilinmez ama Kürt Özgürlük Hareketi’nin Gezi’nin önemli dinamiği Alevi gençleriyleciddi bir ilişki yakalamıştır.
Seçimler öncesinde oluşturulan Haziran Hareketi ise ikircikli bir tutum sergileyerek ne dediği “anlaşılamamış” bir açıklama yapmıştır. CHP ve HDP’yi birleştirme gibi beyhude bir çaba içerisine girişmiştir. Haziran Hareketi içerisinde yer alan “KP” ortak kararın dışına çıkarak seçimlere katılmıştır. Bu bloğun içerisinde en çok merak edilen ÖDP’nin tavrı olmuştur. Diyarbakır saldırısı sonrası ÖDP, üyelerine açıklama yaparak sandıklarda HDP müşahidi olma çağrısı yapmıştır. Haziran Hareketi seçim sürecinde etki gücünün çok altında bir performans sergileyerek neredeyse izleyici koltuğuna oturmuştur.
40 yılın boykotçuları Partizan ve DHF Kürt Özgürlük Hareketinin perspektifi etrafında yer alırken, devrimci hareketin bu ikisi dışında yer alan güçlerinden Halk Cephesi ise sandığa gitmeme çağrısı yapmıştır. Bu çağrının halk kitlelerinde karşılığı olmadığı sonuçlarla ortaya çıkmıştır. Elbette ki Halk Cephesi’nin buradaki tavrı ilkesel bir yaklaşım olarak okunmalıdır. Yasalcılık ve düzeniçicilik eleştirileri üzerine oturttuğu eleştirilerin haklı olduğu ne kadar gerçekçiyse, Halk Cephesi’nin sosyal-şovenizmin etkisi altında olduğu da o kadar gerçekçidir. Kürt Özgürlük Hareketi’nden sınıf tavrı beklemenin hiçbir gerçekliği yoktur. Halk Cephesi’nin seçimlerdeki tavrı, devrim iddiasında ısrar olarak okunmakla beraber, sosyal şoven yanları da görülmelidir. Türkiye Solunun HDP’yi destekleyen kesimlerince yapıldığı gibi Halk Cephesi’nin tavrını tek başına sosyal şovenizm ile açıklamak yetersiz olacaktır.
Türkiye Devrimci Hareketi ve Önümüzdeki Dönem
Önümüzdeki dönemin TDH’yi tasfiyeci girdabın içerisine daha fazla çekeceği açıktır. Reformizm güçlenen akımdır ve bu, HDP eliyle daha güçlü yapılmaktadır. HDP’nin ülkeyi hükümetsiz bırakmamak için verdiği demeçler, CHP-MHP koalisyonuna destek açıklaması, TÜSİAD’la yapılan görüşmede gülen yüzlerle verilen fotoğraf karesi yeterince veri sunmaktadır.
HDP’nin barajı aşması önemli bir başarı olmakla beraber, esas görev bundan sonra ortaya çıkacaktır. HDP sokağın sesi mi olacak yoksa uzlaşmacı bir tavır takınarak kitlelerin mücadelesini düzen içine çeken bir araç mı olacaktır? Türkiye Devrimci Hareketi açısından esasta cevaplanması gereken soru tam da budur. Bu soruya verilecek cevap TDH’nin bundan sonraki süreci nasıl örmesi gerektiği sorusuna da vereceği cevaptır.
Önümüzdeki süreç; ezilen ulusun demokratik taleplerinin desteklenmesi, reform için mücadele, hiçbir mücadele aracının reddedilmemesi gibi genel ilkesel doğrulara sığınarak, bunları işine geldiği gibi yorumlayarak karşılanamaz. Reformizm ve tasfiyecilik bir hastalık gibi bütün bünyeyi sardığında işin içinden çıkılamaz bir durumla karşılaşılacağı açıktır.
Buradan, yukarıda saydığımız ilkesel meseleleri es geçtiğimiz düşünülmemelidir. Ya da elindeki mühürle sosyal-şovenizm damgası vurulmamalıdır. Ulusal demokratik taleplerin desteklenmesi ve reformlar için mücadeleyle, reformizmin gemisine binmenin arasında ince bir çizgi olduğuna ve bu çizginin giderek silikleştiğine dikkat çekmek istiyoruz. Bu anlamıyla bu ince çizgide politika belirlerken reformizmle aramıza kalın çizgiler çekmek gerekmektedir.
TDH’nin Halk Cephesi dışında yer alan bileşenleri Partizan ve DHF’nin bu noktada ince bir çizgide yol aldıkları, çizginin silikleştiği görülmelidir. Nasıl ki Halk Cephesi’nin ezilen ulus sorununa sosyal-şoven bir yaklaşımı var ve eleştirileri hak ediyorsa, keza aynı şekilde DHF ve Partizan da çokça kullandıkları sağ tasfiyecilik eleştirilerinin muhatabıdır.
Umut Munzur
30 Haziran 2015

Şeyh Said Mülâkatı

Şeyh Said’in idam edilmeden kısa bir süre önce Zaman ve Akış gazetesinde yayınlanmış röportajından bir bölüm
Soru: Şeyh Efendi, sen bu ayaklanmanın önderi olduğunu inkâr edebilir misin?
Şeyh Said: Ne için ve kime karşı inkâr edeyim ki? Ben bu isyanın tam içindeyim, ne gerisinde ne de ilerisindeyim.
Soru: Ne ilerisinde ne de gerisinde olduğunu belirtiyorsun. Bu ne anlama gelir? Açabilir misin?
Şeyh Said: Benden evvel bu mücadeleye başlayan oldu. Ben de aynı isteklerle bu ayaklanmayı sürdürdüm. Bundan sonra da bu isteklerle yeni ayaklanmalar er geç olacak. Bunu o anlamda söylüyorum.
Soru: Sen şeyhsin ve ruhani bir âlimsin. Müslüman kanının dökülmesi dine göre doğru muydu?
Şeyh Said: Siz siyasi haklarımızı güven içinde bize vermediniz. Dine göre başkasının haklarını zorla ihlal etmek en büyük dinsizliktir. Kürtler kendi hukuksal hakları için, siyasi ve hukuksal haklarını elde etmek için mücadeleye atılmak zorunda kalmıştır. Eğer siz haklarımızı ihlal etmeseydiniz ve istemlerimizi kurşunla karşılamasaydınız, bu olaylar vuku bulmazdı. Biz katliama tabi tutulmuş ve hiçbir hakkımız kalmamışken sizin hatırınıza din gelmedi. Biz hakkımızı isterken ve zorunlu olarak kendimizi ve hukukumuzu savunurken din sizin hatırınıza geliyor. Burada din mukayesesi olmaz.
Soru: Neden bazı isyancı arkadaşların bu gerçeği inkâr ediyor?
Şeyh Said: Kendi haklı davaları için mücadele edip de sonra inkâr ediyorlarsa burada sizin düşünmeniz lazım. Onlar sizden korkabilirler. Ancak milletin, halkın ve tarihin hükmünden korktuklarını sanmıyorum.
Soru: Bizce siz İngilizlerin parasal destek ve telkinleriyle kışkırtılarak bu ayaklanmaya kalktınız. Ne dersin?
Şeyh Said: Susayan bir zatın başkasının talimatıyla su içmeye ihtiyacı olamaz. Susayan insan tereddütsüz su içer. Barutsuz silah da ses vermez. Bu, sadece propaganda amaçlı ortaya atılan boş iddialardır.
Soru: Sen ve siyasi arkadaşların diplomatik bir yöntemle Türk hükümetinden bu haklarınızı istemek yerine neden savaşa başvurdunuz?
Şeyh Said: Bizim askerlerimiz Anadolu’ya gelmedi. Siz seferberlik ilan ederek askerlerinizi bizimle savaşmak üzere gönderdiniz. Katliamdan geçirilen Türk çocukları ve insanı değil. Kürt çocukları, kadınları, yaşlıları ve Kürt insanıdır. Bizim ahlakımızda başka milletlere düşmanlık yoktur. Bizde olan bu ahlakı biz sizden görmedik. Nasıl ki Lozan’da tüm haklarımız bir çırpıda yok edildi, insaf ve edep ölçüleri ortaya konuldu ve görüldü ki mazlum halkların masum istekleri sadece istemekle verilmiyor. Bu nedenle haklarını alması gerektiği ortaya çıkıyor.
Soru: Bu cevapların gösteriyor ki sen işlediğin suçlardan pişmanlık duymuyorsun ve hâlâ aynı fikirlerini muhafaza ediyorsun.
Şeyh Said: Her kim ki kendine karşı samimi ise doğru ve dürüst yolundan ayrılmaz. Ben ve bizlerin de yolumuzdan ayrılmamız için bir neden yoktur.

Charleston'da Beyaz Terörizmi

Beyaz bir adam, Güney Karolina’daki bir kilisede dokuz kişiyi vurup öldürdü. Ertesi gün rüzgârda devletin müttefik bayrağı dalgalanıyordu. Beyaz adam gözaltına alındı. Kendisine kurşungeçirmez bir kevlar ceket verildi.
2015 ABD’sine hoş geldiniz.
17 Haziran 2015’te Charleston’da yaşanan zulüm, bugün Amerika’daki siyahların hayatının sahip olduğu değeri örnekliyor. Dylann Roof’un işlediği suç nefretle karşılandı. O, dokuz kişiyi soğukkanlılıkla katletti. Ama Amerika’daki siyahlar ve hayatlarına ait daha geniş bir bağlam dâhilinde düşünüldüğünde, Roof’un saldırısı beyaz terörizminin başka bir örneğidir.
Siyah Amerikalıların günbegün tecrübe ettikleri şiddet ışığında bile bakılsa, Güney Karolina’daki saldırı şok edicidir. Bir kilisede dokuz masum insanı silâhla vurup öldürmek her türlü sınırın ötesinde bir eylemdir. Burada hatırlamakta fayda var. Bu suç her ne kadar suçu işleyenin kayıtsızlığı ve soğukkanlılığı noktasında dikkat çekici olsa da ve hikâyenin paylaşılması için birkaç insanı canlı bırakması onun aşırı kötü bir pislik olduğunu gösterse de, bir siyahın bir beyaz adam eliyle öldürülmesi Amerika’da asla bir anormallik değildir.
Siyahların Hayatı Önemlidir hareketi, Afrika kökenli yurttaşları ölümle tehdit eden beyaz Amerika’nın mevcut kayıtsızlığına dönük doğrudan bir tepkidir. Hareketin adı fiilî gerçeğe yönelik reaksiyonu ifade etmektedir. Siyah Amerikalılar kullanılıp atılacak bir mal gibi muamele görmektedirler. Amerika’daki siyah halkın hayatının önemli olduğunun kabulüne dönük çağrı yapan bir hareketin ortaya çıkması bir gerekliliktir, zira her momentte onların hayatlarının önemli olmadığına dair deliller ortaya çıkmaktadır.
Haber kanallarında ve gazetelerde siyahlar kriminalize edilmekte, popüler kültürde daha az arzulanılan kişiler olarak muamele görmekte, sinema ve televizyon dünyasında ağırlıklı olarak kriminal unsurlar olarak takdim edilmektedirler. Tüm Amerikalılara siyahları tehditkâr, yabancı ve tehlikeli olarak görmeleri yönünde telkinlerde bulunulmaktadır.
İşte asıl terörizm budur.
Siyah Amerikalılar, uyduruk sebeplere binaen katledilmektedirler. Onlar çocukken oyuncak tabancalarla oynayan kişiler olarak takdim edilmektedirler. Gürültülü müzik dinlemektedirler. Sokaklarda sigara satmaktadırlar. Polislerden kaçmaktadırlar. Havuz partilerinde takılmaktadırlar. Kiliselere gitmektedirler. Bu izlenimler üzerinden beyazlara siyahların bir ölüm ya da şiddet tehdidi olduğu öğretilmektedir.
İşte bu terörizmdir.
Beyaz Amerikalılar, derilerinin renginden ötürü durdurulma korkusu olmadan arabalarını kullanabilmekte, sokakta durdurulup üst aramasına kalma korkusu olmaksızın yürüyebilmektedirler. Oysa bunlar Siyahlar için mümkün değildir. Beyazlar gidip bir polisten yardım isteyebilir, ona yol sorabilir. Siyahlarsa aynı şeyi yapsalar ölüm ihtimaliyle yüzleşebilirler.
İşte bu terörizmdir.
Terörizm, saldırı düzenlediği toplulukların içerisine korku salan ve onu etkileyen, toplumların standart fiilî yaşam prosedürlerini değiştiren politik ve sosyal şiddet ve baskının adıdır. Siyahların Amerika’da statik bir standart fiilî prosedürü mevcut değildir. Onların davranışı tehditler ve gözdağı karşısında sürekli değişmek zorundadır. Siyah toplumu için kilise bile kendisini güvende hissedeceği bir yer değildir. Bu, 1963’te ve doksanlarda olduğu gibi 2015’te de böyledir.
Beyaz terörizminin sebebini basit ve temel bir cümleyle izah etmek mümkündür. Milli beyaz Amerikan bilinçaltında siyahların eşit muamele görmesine izin vermeyi kesinlikle reddeden sosyopatik bir yan mevcuttur. Bu noktada beyazlar, fiilî beyaz üstünlükçülüğünü sürdürmek için eldeki her türden aracı kullanacaklardır. İç Savaş’ın sona ermesi ardından kölelerin özgürleşmesine tepki olarak Ku Klux Klan işte bu yüzden kurulmuştur. Köleliğin sona ermesi ardından başlayan, siyahların terörize edilmesi süreci bugün hâlâ devam etmektedir.
İster kabul edelim ister etmeyelim, gerçek şudur: beyaz Amerikalıların mevcut konumu ancak terörle sürdürülebilir. Dylann Roof’un masum siyahları katleden sosyopatik katil olarak sunulan görüntüsü, üzerindeki kurşungeçirmez ceketle kibarca polis otosunu bekleyen bir kişinin görüntüsüne tam da bu sebeple dönüştürülmüştür. İşlediği suç, ülkeyi esasında fazla tantanalı olduğu için şoke etmiştir. Haber kanalları işledikçe millet gene Siyahların Hayatı Önemlidir hareketini görmezden gelecek, Amerika’da ırklararası ilişkiler meselesi ve beyaz terörizm gene arka plana atılacaktır.
Ve bu süreç elbette tüm kaçınılmazlığıyla benzer bir olay yaşanana dek devam edecektir.
Eoin Higgins

Charleston Katliamı

Charleston Katliamı ve Beyaz Üstünlükçülüğün Şeytanlığı
Kuzey Karolina-Charleston merkezli olarak yayın yapan Atlantic sitesinin yazarı Matt Ford’a göre, bu kentte bulunan, silâhlı bir beyazın dokuz kişiyi katlettiği kilise
“Güney Baltimore’un en eski siyah kilisesi ve ABD’deki en önemli siyah cemaatlerinden birine sahip. Emanuel Afrikan Metodist Piskopos Kilisesi’nin tarihi, Charleston’daki Afro-Amerikanların hayatı ile derinlemesine bir ilişki içerisinde. Cemaatin kurucularından biri olan Denmark Vesey, Güney Karolina’da iç savaş öncesinde yaşanan kitlesel bir köle isyanını örgütlemeye çalışma suçundan 1822’de idam edilmiş olan eski bir köle. Bir biçimde bastırılan ayaklanmaya tepki olarak beyaz Güney Karolinalılar kiliseyi yakıp kül etmişler. Diğer siyah kiliseleri ile birlikte 1834’te kapatılmış. Kilise, 1865’te yeniden örgütlenmiş ve kısa süre içerisinde Denmark’ın oğlu Robert Vesey’nin tasarladığı yeni binaya yerleşmiş. Şimdiki bina ise 1891’de inşa edilmiş. Bu kilise, insan hakları mücadelesinde bugüne dek öncü bir rol oynamış.”
Denmark Vesey, Amerika’nın ırkçı terörünün o uzun tarihinde en fazla öne çıkan isimlerden birisi. Katil, sadece Vesey’nin kilisesini değil, onun ölüm yıldönümü olan günü de bilinçli olarak seçmiş. Eldeki bölük pörçük deliller üzerinden beyaz Charlestonlılar, 1822’de Vesey’nin isyanının tam olarak “16 Haziran Pazar gece yarısından, 17 Haziran Pazartesi’ye döndüğü an olduğuna inanmaya başlamışlar.” Sonrasında da Vesey’nin kilisesini komplonun merkezi olarak tanımlamışlar.
O hafta sonu beyaz milisler hem azat edilmiş kölelerden hem de hâlihazırda köle olanlardan onunu tutuklamaya başlamış, ertesi gün ise daha fazlasını tutuklamış. Azat edilmiş bir köle olan Vesey 22 Haziran’da yakalanmış. İşkenceyi tarif etmek için kendilerince belirli örtmecelere başvurma konusunda “teröre karşı savaş”ın icracıları yalnız değiller. Charlestonlı bir memur, yakalananların maruz kaldıkları soruşturmaları o günlerde şu şekilde anlatmış: “Bu fesadın kökünü kurutmak için hangi tecrübenin ya da ustalığın devreye sokulduğunun bir önemi yok.”
Ardından hızlı bir yargılama ve suçlu olduğuna dair hüküm ardından Vesey ve beş arkadaşı 2 Temmuz’da asılmış. Bu olayı başka tutuklamalar ve idamlar izlemiş. Büyük kalabalıklar önünde tam 35 kişi idam edilmiş.
Tarihçi Ira Berlin, Vesey’nin hayatı hakkında şu özet bilgiyi veriyor:
“Gerçekten anlatmaya değer bir hikâye bu. Milyonlarca genç Afrikalıdan biri 18. yüzyılda Atlantic köle pazarında satılmış, sonrasında Denmark ismini alan genç, Kaptan Vesey’nin komutasındaki 400 köle taşıyan gemiden, ‘güzelliği, açıkgözlülüğü ve zekâsı’na istinaden sökülüp alınmış. Vesey genci kamarasına almış, ona okuma-yazmayı öğretmiş, onun ticareti ve başka konuları öğrenmesini sağlamış. […] Kaptan ve kölesi, nihayetinde Kuzey Amerika kıtasının en büyük köle limanı olan Charleston kentine yerleşmiş. Burada Kaptan Vesey, saygın bir adam olarak emekli olmuş ve o rahat hayatını sürdürmüş. Kazancının önemli bir bölümünü bu kölesinin desteğiyle elde etmiş. Onu başkalarına kiralamış. […] Denmark, kölelikten özgürlüğe adımını atmış […] ama Charleston’da giderek büyüyen özgür siyahlar cemaatine katılmamış. Melez ırksal kökenlerine ihanet etmiş açık tenli bu zanaatkârların ve tüccarların gözü efendiler sınıfının imtiyazlarındaymış. Bu efendilerin duruşuna, konuşma tarzına ve değerlerine, hatta köle sahibi oluşlarına imrenmişler. İçi geçmiş bir üslup içerisinde özgürmüş gibi yapma konusunda asla tatminkâr olmayan Vesey’nin hoşnutsuzluğu giderek büyümüş. Arka sokaklardaki meyhanelerde ve haftalık İncil sınıflarında kutsal metinlere, Bağımsızlık Bildirgesi’ne, hatta cemaat içi tartışmalara atıfta bulunarak, bir gasp suçu olduğunu söylediği köleliği kınayıp durmuş. Esareti kabul edenlerin ve beyazlara boyun eğenlerin köle olmayı hak ettiklerini söyleyerek onları küçümsemiş. Bu öfkeli yaşlı adam, tehditler savurmadığı insanlar arasında bile korku salar olmuş. Vesey, köleliğin ancak silâhla son bulabileceğine inanmaya başlamış ve başarılı bir ayaklanmanın paramparça olmuş siyah halkın birleştirilmesi üzerinden mümkün olacağına inanmış. Özgür ama asimilasyoncu zencileri bir kenara atarak, siyah toplumun diğer unsurlarının bir araya getirilebileceği fikrine ulaşmış. Hıristiyanlığa bağlı olanlara İncil’den alıntılar yaparak seslenmiş. İktidarın önemli olduğunu bilenlere, beklemede olan Haitili askerlere çağrıda bulunmuş. Ruhani dünyadan korkanlarla temas kurmuş. Herkesçe Gullah Jack olarak bilinen Jack Pritchard harekete katılmış. Bu bıyıklı, kavruk adam Afrikalıların dinî pratiklerine hâkim bir büyücü imiş. Bu özelliği onun Charleston’ı kuşatan plantasyonlarda yaşayan köleler arasında baş üstünde tutulan bir kişi olmasını sağlamış. Bir yandan köle mahallesinden, zanaat atölyelerinden insanları saflarına kazanırken bir yandan da efendilerin malikânelerinde çalışan isimleri örgütlemiş. Öyle ki Güney Karolina valisinin şahsî hizmetçisi bile harekete katılmış. Vesey, programını yürürlüğe sokana dek insanları tatlı dille, güzel sözlerle, gururlarını okşayarak ya da zorla örgütlemiş.”
Berlin’in yazdığına göre, “beyaz köle sahipleri Denmark Vesey’yi darağacına göndermişler ve isimsiz bir mezara gömmüşler ama tarihsel açıdan onun unutulmasını sağlayamamışlar. […] Eski köle sahipleri inkâr etseler bile, eski köleler onun hatırasını diri tutmuşlar. Bugünse şu çok açık: Denmark Vesey’nin daha fazla toprağın altında kalması artık mümkün değil.”
Belki de başkaları da hatırlıyordur onu. Belki de yeni tıraş olmuş, saman sarısı saçları olan, gri bir svetşört, kot pantolon ve Timberland bot giymiş 21 yaşındaki beyaz adam, Vesey’nin kurduğu cemaate saldırıp dokuz kişiyi katletmek için Vesey’nin sonuç alınamayan o isyanının yıldönümünü tesadüfen seçmiştir.
Ya da belki de tarih, o beyaz üstünlükçülük ile birlikte, belirgin bir şeytanlık içerisindedir.
Greg Grandin

Mursi'ye İdam Cezası

Bir Mısır mahkemesi Salı günü, 2011 ayaklanması esnasında polise yönelik saldırılar ve hapishanelerden gerçekleşen firar olaylarını örgütleme suçuna istinaden, devrik cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi ölüm cezasına çarptırdı.
Bu karar, istişarî bir role sahip bulunan, şeriat konusunda hükümete yorumlar sunan Mısır başmüftüsünün danışmanlık yaptığı mahkemece verildi.
Mahkeme, ilk başta Mursi’yi ve yüzden fazla destekçisini geçen ay ölüm cezasına çarptırmıştı.
Mursi’ye ölüm cezası veren kararın açıklanmasından sadece birkaç saat sonra başka bir Mısır mahkemesi de Mursi’ye ömür boyu hapis cezası verdi. Cezanın gerekçesi, Mursi’nin Filistinli grup Hamas, Lübnanlı militan grup Hizbullah ve İran için casusluk yapması.
Casusluk suçlamasıyla ilgili olarak mahkeme ayrıca 16 destekçiye ölüm cezası verdi. Cezaların verilme sebebi, bu kişilerin 2005-2013 arası dönemde gizli belgeleri yurtdışına çıkartmasıydı.
Mısır’da ömür boyu hapis cezası 25 yıl. Mursi’ye Salı günü verilen cezanın temyiz yolu açık ama ölüm cezasının değil.
Ordunun devirdiği Mursi, Mısır’ın ilk demokratik yollardan seçilen cumhurbaşkanıydı. Mursi, bir yıllık kimi ihtilaflara yol açan yönetimi ardından Temmuz 2013’te devrilmişti.
2012’de cumhurbaşkanı iken göstericilere şiddet uygulama suçu üzerinden yargılandığı ayrı bir davanın sonucunda 20 yıla çarptırılmıştı.
Ölüm cezasına çarptırılan 16 destekçisinden sadece üçü tutuklu, bunlardan biri de Müslüman Kardeşler’in finansörü Hayrat Şatir.
Mahkeme, Mursi’nin yanı sıra Müslüman Kardeşler’in ruhani rehberi Muhammed Bedii ve 15 kişiyi de ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Aralarında cumhurbaşkanının emir subayının da bulunduğu üç destekçi ise yedi yıl hapis cezası aldı.
35 kişinin hepsi de “devleti yıkıp kaosu yaymak amacıyla ülkede terör saldırıları gerçekleştirmek için”, 2005’ten 2013 Ağustos’una dek uluslararası Müslüman Kardeşler örgütü ve Hamas adına casusluk yapmakla suçlandı.
Mursi’nin devrilmesinden beri devlet İhvan yandaşlarını ağır bir biçimde ezdi. İnsan Hakları İzleme Komitesi’ne göre, en az 1.400 kişi öldürüldü, 40.000’den fazla kişi tutuklandı.
Birleşmiş Milletler’in “yakın tarihte beklenmedik bir durum” olarak değerlendirdiği, hızla sonuca bağlanan kitlesel yargılamalar sonucu yüzlerce kişiye ölüm cezası verildi.
Devletin baskı politikası Mübarek’e karşı 2011 isyanına öncülük etmiş seküler ve solcu eylemcileri de kapsayacak şekilde genişletildi. Polisin izin verdikleri dışında tüm gösterileri yasaklayan bir kanuna istinaden onlarca kişi hapse atıldı.
MEE

Ortadoğu’da Karanlık Komplolar

Geçen Mart ayında Suudi Arabistan’da yapılan sessiz toplantı ve İsrail ordusundan son günlerde sızan anonim bilgiler, Ortadoğu’da savaşın yeni bir aşamaya geçip daha da genişlemesi noktasında gerekli zemini teşkil ediyor.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan’da yeni kral olmuş Kral Salman ve toplantıyı organize eden Katar Emiri, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da bir araya geldi. Toplantı, Suriye’deki Beşar Esad hükümetinin devrilmesi için işbirliği yapılması ve Riyad’ın karşı çıktığı, Ankara’nın Müslüman Kardeşler’e yönelik desteğine karşı Suudilerin salladığı savaş baltasının saklanması için gerekli fırsatı sundu.
Esad’a Nişan Almak
Anlaşma uyarınca Şam rejiminin yenilgisi öne plana alınıp, IŞİD ve El-Kaide’nin yol açtığı tehdidin savuşturulması meselesi geriye itildi, ayrıca İran’ın bölgedeki nüfuzunun bozguna uğratılması bir hedef olarak belirlendi. Ancak Türkler ve Suudiler mesele İran olunca aynı yerde durmuyorlar: Türkiye Tahran’a yönelik yaptırımların sona ermesi hâlinde doğacak iş fırsatlarına bakarken, Riyad İran’ı önemli bir bölgesel hasım olarak görüyor.
Türk-Suudi ekseni, Türk silâhlarının, bomba yapımında kullanılan malzemelerin, istihbaratın ve bunlara eşlik eden tonla Suudi parasının El-Kaide ile bağlantılı Nusret Cephesi ve Ahrar’uş Şam gibi gruplara açıktan akacağı anlamına geliyor. Bugün Nusret Cephesi de ve Ahrar’uş Şam da “Fetih Ordusu” içerisinde birleşmiş durumda.
Yeni ittifak ABD’de bir dizi uzlaşmazlığa neden oldu. Bir kesim Esad’ın devrilmesini istiyor ama bugün itibarıyla esasta IŞİD’e saldırılmasını ve İran’la nükleer anlaşmasının imza edilmesini savunuyor. Ancak bu kanaatin değişmesi muhtemel, zira Obama yönetimi içerisinde, ülkenin Suriye meselesine ne ölçüde girmek istediğine ilişkin tartışmalar ayrışmalara neden oluyor. Eğer Washington Fetih Ordusu’na uçaksavar silâhlar vermeyi kararlaştırırsa, bu, ABD’nin Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar kadar savaşın içine girdiği, Suriye’de rejim değişikliğinin ön plana geçip “teröre karşı savaş”ın ikincil bir nitelik arz etmesi anlamına gelecektir.
Amerikalılar, İslamcılara yardım etme ve onlara suç ortaklığı yapma konusunda pek endişeli değiller. ABD, Irak ve Suriye’de IŞİD’i bombalıyor, Obama yönetimi de kendisini Şam rejimi karşısında İslamcıların kampına nesnel olarak yerleştiren bir tutumla Esad’ın devrilmesi için Suriyelileri eğitiyor. Washington aynı zamanda Yemen’deki Husilere karşı yürüttükleri savaşta Suudilere de yardım ediyor. Gelgelelim Husiler, Arap Yarımadası’nda IŞİD’in ve El-Kaide’nin en etkin düşmanı. ABD, öte yandan El-Kaide’ye karşı insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenliyor.
Görünüşe göre, Türk-Suudi ittifakı, Suriye iç savaşında farklı bir kanala girdi. Parçalı muhalefete karşı geçen yılın başında elde ettiği kimi başarıların ardından Suriye hükümeti, son birkaç ay içerisinde çok kötü yenilgiler yaşadı ve bugün Humus, Hama ve Şam ile sahil bölgesindeki desteğini savunmak için yeniden toparlanıyor. Suriye hükümeti, ülkenin yarısından fazlasını isyancılara kaptırmış olsa da hâlâ nüfusun yüzde altmışını kontrol ediyor.
Türkiye, uzun zamandır Esad karşıtı güçler için gerekli silâh, ikmal malzemeleri ve savaşçı geçişleri noktasında en önemli bir kanal oldu. Suudi Arabistan ve Ortadoğu’daki krallıkları temsil eden Körfez Koordinasyonu Konseyi’ndeki birçok müttefiki isyancılara para akıttı. Ama Suudi Arabistan, Suriye ve tüm bölge ülkelerinde önemli bir varlığa sahip bulunan Müslüman Kardeşler’i kendi krallığı için her daim bir tehdit olarak gördü.
Erdoğan’ın başında olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi de Suudilerle sürtüşme içerisinde olan İhvan’la ideolojik yakınlığa sahip. Örneğin Türkiye Mısır’da seçilmiş İhvan hükümetine karşı yapılan askerî darbeyi kınarken, Suudi Arabistan Mursi’nin devriliş sürecini öncelikle parasal açıdan destekledi, Mısır’ın ekonomisini dertten kurtarmaya dönük gayretlerini hâlen sürdürüyor.
Ama öte yandan Esad’dan kurtulma noktasında köprünün altından çok sular aktı. Türkler ve Suudiler, Suriye’de yeni ele geçirilen İdlib kentinde ortak bir komuta merkezi kurdular ve Esad muhaliflerini tek bir merkezde toplamaya başladılar.
Hizbullah’la mı Savaşılacak?
Üç yıllık iç savaş Suriye Ordusu’nu lime lime etti. 2011’de 250.000 olan asker sayısı bugün 125.000 civarında. Ama diğer yandan Şam, Lübnan’daki Hizbullah savaşçılarından destek görüyor. 2006’da İsrail’i püskürtmek için savaşmış olan Lübnanlı Şii örgüt, bugün Esad rejiminin en ehil güçlerinden biri.
İsrail’den o bilgi de tam bu noktada sızdı.
New York Times’ta 12 Mayıs tarihinde çıkan hikâyenin zamanlaması gerçekten tuhaf. İsimsiz “üst düzey İsrailli subaylar”a dayanan bu hikâye bir anda ön plana çıkıyor. Kaynak gizli olsa da mesajı çok açık: “Hizbullah’a çok sert vuracağız. Elimizden geldiğinizce sivil kayıpları sınırlı tutmak için her türlü gayreti ortaya koyacağız. Ama roket saldırıları karşısında da elimizi kolumuzu bağlayıp oturmayacağız.”
Makale, özünde, Hizbullah’ın sivilleri güney Lübnan’da bir zırh olarak kullandığını söylüyor. İsrail’in sivil olup olmadığına bakmadan söz konusu grubu bombalamaya niyetlendiğini iddia ediyor.
Doğrusu pek de sıcak bir gelişme değil bu. İsrail ordusu bu türden iddiaları 2008-9’da Gazze’ye yönelik “Dökme Kurşun” saldırısından beri dile getiriyor. Geçen yıl “Koruyucu Sınır” saldırısında da savaş durumuna girmişti. Bugün Birleşmiş Milletler, sivillerin hedef alındığı savaş suçlarının işlenip işlenmediğini soruşturuyor.
İsrail Hizbullah’la ilgili bu sözleri ilk defa da söylemiyor. Beyrut’ta yaşayan yazar ve fotoğrafçı Mitch Prothero, “sivillerin arasında saklanma mitinin tümüyle yanlış olduğunu” söylüyor. Esasında Hizbullah savaşçıları sivillerin arasına karışmaktan hep imtina ediyorlar, zira onlar, “işbirlikçiler tarafından er ya da geç ihanete uğrayabileceklerini” biliyorlar. Filistinli birçok militanın başına bu türden olayların geldiği biliniyor.
İyi ama İsrail ordusu neden Lübnan’a savaş açmaktan bahsediyor? Sınır sessiz. Birkaç olay oldu, onlar da çok önemli şeyler değildi. Hizbullah savaş başlatma niyetinin olmadığını söyledi. Ama gene de Tel Aviv’i uyardı ve savaşma becerisine sahip olduğunu beyan etti. Sorunun en muhtemel cevabı ise şu: İsrailliler eylemlerini Türkiye ve Suudi Arabistan’la birlikte koordine ediyorlar.
Tel Aviv, İran ve P5+1, yani ABD, Rusya, Çin, Britanya, Fransa ve Almanya arasında bir nükleer anlaşmasının imza edilmesini engellemek için Riyad ile fiilî bir ittifak kurdu. İsrail, aynı zamanda Suudi Arabistan’ın Yemen’e yönelik saldırısını da destekliyor ve Suriye’de Esad karşıtı güçlere destek verme konusunda Riyad ve Ankara ile gayri resmi bir anlaşması var.
İsrail, güney Suriye sınırı boyunca yaralanan Nusret Cephesi savaşçılarını alıp tedavi ediyor. Ayrıca Golan Tepeleri’ndeki Suriye güçlerini bombalıyor. Yapılan bir saldırıda yedi Hizbullah üyesini ve Suriye hükümetine danışmanlık yapan İranlı bir generali öldürmüştü.
Belirsizlik Alanı
Suudiler, Suriye, Irak ve Yemen’de İran’ın genişlemeci siyasetinin hüküm sürdüğüne dair tezini ileri sürüp duruyor ve bu noktada uzun bir geçmişi olan Sünni ve Şii Müslümanlar arasındaki çatışmaya atıfta bulunuyor. Hizbullah esasında Şiilerin bir örgütlenmesi, Irak’ın ekseriyeti bu mezhebin üyesi. Esad rejimi de Şiiliğin bir kolu olan Alevîlerle bağlantılı. Husiler de bu mezhebin bir parçası.
Ancak Ortadoğu’daki savaşlar seküler iktidarla ilgili, ilahi otoriteyle değil. Mezhep ayrımcılığı her ne kadar adam toplama konusunda faydalı olsa da, bu böyle. “İran saldırganlığı” ile ilgili söylenenler de bu konuyla ilgili. Sünnilerin hâkim oldukları Saddam rejimi, Suudilerin parası, ABD’nin desteğiyle, 1981’de İran’ı işgal etmiş ve bu kanlı mezhep savaşı başlamıştı.
Eğer İsrail ordusu güney Lübnan’a saldırırsa, Hizbullah Suriye’deki bazı birliklerini çekmek zorunda kalacak ki bu da kısa süre önce birleşmiş bulunan isyan güçlerinin ağır baskısı altında olan Suriye ordusunu zayıflatacak bir gelişme. Özetle iki cephede savaşmak zorunda kalacak olan Hizbullah’ın eli kolu bağlanacak, güney Lübnan ezilecek ve bu da sonuçta Esad rejiminin devrilmesini beraberinde getirecek.
Karl von Clausewitz’in bir vakit söylediği gibi, savaş esasında bir belirsizlik alanıdır. Gerçekte ilk ateşi açan belirleyici olur. Geçmişte İsrail güney Lübnan’da birçok köyü ezip geçmiş, çok sayıda Şii’yi de katletmişti. Ama bu sefer bir kara harekâtı ve işgal faaliyeti çok pahalıya patlayabilir. Hizbullah’ı yenebileceklerine dair o fikir boş bir hayalden ibaret. Şiiler, Lübnan’daki etnik yapının yüzde kırkını teşkil ediyorlar ve güneye hâkimler. Aynı zamanda Hizbullah diğer toplulukların da desteğini alıyor, bunun bir nedeni, örgütün İsrail işgaline karşı 1982-2000 döneminde başarılı bir direniş sergilemiş olması, 2006 işgalinde de Tel Aviv’in kanını dökmesi.
Ancak İsrail Hizbullah’a saldırırsa bu, Lübnan’da iç savaşı tetikler. El-Kaide’nin ve IŞİD’in Suriye ve Irak’taki gücünü pekiştirir. Türkler, El-Kaide’nin kendileri için bir tehdit teşkil etmediğini düşünebilirler, ama son yaşananlar onların da bir durup düşünmelerine sebep olacak nitelikte.
Afganistan’da Mücahidler ve Libya’da Kaddafi karşıtı güçler gibi bir şey yaratmak çok da zor değil. Onları hep birlikte kontrol etmekse başka bir mesele.
Geri Tepen Hamle
Oklahoma Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları direktörü Joshua Landis’e göre, “Ortadoğu’da her iktidar İslamcılardan kendi amaçları doğrultusunda yararlanmaya çalıştı ama görünen o ki bu hamle geri tepiyor.”
Taliban’ı ve El-Kaide’yi yaratan Afgan Mücahidleriydi; IŞİD’i ortaya çıkartansa ABD’nin Irak’ı işgal etmiş olmasıydı. Libya ise radikal İslamî gruplar için güvenli bir bölge hâline geldi. Erdoğan, AKP’nin İslamî kimliğinin Türkiye’yi Suriye’den sekecek kurşundan koruyacağını zannedebilir, ama bu grupların birçoğu Erdoğan’ı seküler kurumlar dâhilinde demokratik siyaset peşinde koştuğu için mürtet kabul ediyor.
Bugüne dek Suriye ve Irak’ta gönüllü savaşmak için giden Türk genci sayısı beş bin civarında. Bu gençler savaş sahasında edindikleri beceriler ve ideolojiyle Türkiye’ye dönecekler ve Erdoğan Esad’ı devirme saplantısından ötürü muhtemelen pişman olacak.
Eğer Fetih Ordusu Esad hükümetini devirme konusunda başarılı olursa, Ortadoğu bugünkünden daha kaotik bir hâl alacak, eğer İsrail de Lübnan’a saldırırsa “kaos” kelimesi yaşanacakları anlatma noktasında kesinlikle yetersiz kalacak.
Conn Hallinan

İslâmcılık ve Yezidleşme

AKP döneminde yeni bir reçete gibi sunulan, tamamen pragmatizm ve oportünizme dayanan, temelleri Abdulhamid döneminde atılan, Osmanlı’nın çöküşünü engellemek için ileri sürülen ancak yaralara merhem olmak bir tarafa dursun elde patlayan İslâmcılık cereyanı, 7 Haziran’da sandıktaki en büyük yenilgisini aldı.
Yaklaşık 150 yıllık bir miras, AKP döneminde, dedesinden kalan hanları-hamamları, köşkleri satıp çatır çatır yiyen mirasyedi evlad misali tüketildi. Topluma bir yandan İslâm ve İslâmcılık pazarlanırken, diğer yandan İslâm’ın öngördüğü ve olmazsa olmaz dediği bütün kurallar çiğnendi. Sözgelimi, Allah’ın “her şeyi affederim fakat müşriklikle, kul hakkı müstesna” dediği İslâmî ilke yerle bir edildi. Kul hakkına girilmesine karşın, bunu yapanlar neredeyse ödüllendirildi. Üstüne üstlük bu ahvali eleştirenler iftiralar, yalanlar, kara propagandalarla susturulmaya ve yıldırılmaya; en ufak yönetim eleştirisini yapanlar da baskıyla, zorla ve işsizlikle bastırılmaya çalışıldı. Amacım burada AKP’nin neden kaybettiğini anlatmak değil. Onu 7 Haziran’da kaybedeceğini bir gün önceden vurguladığım, “Saray Soytarıları, HDP ve Seçimler ve İftiralar”[1] ve niçin bu duruma geldiğini ifade ettiğim, “Seçimler, HDP ve AKP”[2] başlıklı yazılarda anlattım. Dileyen okuyabilir. Burada dikkat çekmek istediğim, İslâmcılığın bugün geldiği nokta ve bunun şahıslarda ne biçimde belirginleştiği…
Şimdi size yakından tanıdığım üç İslâmcıyı tanıtacağım. Biri televizyonlara çıkan ünlü bir akademisyen, profesör. Diğeri AKP’nin zift medyasından önemli noktalarda bulunan bir zat. Ötekisi ise AKP’den ihale alan, ancak Kıbrıs’ta kumar oynatan bir şirketin temsilcisi…
Bahsettiğim akademisyen namazında, niyazında biridir. Sabah akşam ümmetçiliğin faziletlerini anlatır durur. Türk bayrağını elinden düşürmez. Türkleri bu İslâm milletinin tek lideri; Türkçeyi ise kutsal bir dil olarak addeder. Ancak, Kürdler kendi dilini, bayrağını ve ülkesini talep ettiğinde direkt onları ırkçılık ve milliyetçilikle suçlar ve hemen ardından der ki, ”Devlet kötü bir şeydir.” Fakat bu kadar kötü bir şeyle neden bu kadar övündüğünü anlatamaz. Bu mefkûre, seçim döneminde fotomontajlarla sosyal medya üzerinden AKP dışındaki partilere atılan bütün iftiraları sahiplenerek sağda-solda onlarla propaganda yapıyordu. Sözgelimi, Demirtaş’ın “kâfir” olduğunu, HDP’nin “Zerdüştlüğü savunduğunu” söylüyor; “nereden duydunuz hocam?” diye sorduğumuzda da “Facebook’ta gördüm” diyordu. Bunun yanında 1.400 yıllık dini İslâm’ı mübini 13 yıllık AKP’ye endeksliyor; “AKP giderse din gider” demek suretiyle Allah’a inandığını ancak haşa onun dinini sadece AKP’nin koruyabileceğini dile getiriyordu.
Zift medyasının gazetelerinin birinde, çok önemli bir noktada olan diğeri ise, iğrençliğin doruğunda biridir. Gazetesindeki genç kızları taciz eder; ufacık kızlara asılır; her türlü pisliği yapar ancak daha sonra aynı gazeteden İslâm’a çağrı yapar. Başkalarını din düşmanı olmakla suçlar, fakat yurtdışında parayla ilişkiye girdiği küçük kızları utanmadan sağda-solda anlatır. Her türlü üçkâğıdı çevirir, insanları çarpar; yalnız dürüst, dört dörtlük bir ateisti insanlık düşmanı olarak suçlar. Gazetesinden neredeyse her gün, her dakika iftiralar, yalan, kara propaganda, itibarsızlaştırma eksik olmaz. Ama o Müslüman’dır, onun dışındaki herkes ezilmesi gereken böcekler…
En son anlatacağım kişi de her saniye sosyal medyadan ve yazdığı yerlerden Osmanlıcılığa çağrı yapmak suretiyle popülizm dağıtır. Alkol kullanır, zina yapar ama Kemal Kılıçdaroğlu’nun içki içtiği bir fotoğrafı yayımlayıp onu linç ettirmekten imtina etmez. Dürüstlüğü, ahlakı ve adilce yaşamayı vaaz eder fakat Kıbrıs’taki kumarhanelerin daha fazla kâr edebilmesi için cansiperane bir şekilde planlamalar yapar. Günahtan, sevaptan bahseder; akabinde bankaların kapanmasını eleştirir; faizin olması gereken bir olgu olduğu söyler…
Hâsılı İslâmcı câmîa, günümüzde bu algı ve anlayışla hareket eden yüz binlerce Bel’am ile, din istismarcısıyla çepeçevre kuşatılmış ve nefes alamayacağı bir duruma getirilmiştir. Kendisi dışındaki herkesi tukaka etmek suretiyle sindirmeye çalışan bu yaklaşım, hem insanları din ile kandırmaya çalışmakta hem de Allah’ın hoşuna gitmeyecek her şeyi yapmaktadır. Bu iklimin hâkim olduğu partinin lideri tabii ki faiz için “helali hoş olsun” demekten gerek durmayacak ve faiz alan insanlarla övünmeyi kendine bir borç bilecektir. Tabii ki, “bakara makara” diyenler danışman yapılacak; Erdoğan’a Allah ve peygamber vasıfları biçenler milletvekili yapılacaktır… O yüzden bu geminin dümenine su taşıyanlar unutmasınlar ki, cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir.
Behzat Fikrî Çözer
14 Haziran 2015
Dipnotlar
[1] Behzat Fikrî Çözer, “Saray Soytarıları, HDP ve Seçimler ve İftiralar”, 6 Haziran 2015, İştirakî.
[2] Behzat Fikrî Çözer, “Seçimler, HDP ve AKP”, 8 Haziran 2015, İştirakî.

Hayrettin Karaman ve İki Sınıfsal Gösterge

“Zulme tapmak, adaleti tepmek, hakka hiç aldırmamak;
Kendi asudeyse, dünya yansa, başkaldırmamak”
[Mehmet Akif Ersoy]
Tayyip Erdoğan iktidarının komisyonculuğunu ve kenze dayalı kazancını İslam adına meşrulaştıran, “Yeni Türkiye”de “şeyhülislamlığa” soyunan Hayrettin Karaman bu defa iktidarını devraldıkları Kemalist devletin geleneklerine dayandı. “Birkaç ırgatın bir araya gelerek AK Parti iktidarını yıktığını” söyledi.
Egemenlerin kendilerine kul ettikleri ezilen yığınlarla övünüp “halkçılık” gösterisi yaptığı bir yönetsel gelenek var bu topraklarda. Karaman’ın bağlı olduğu muhafazakâr İslamcılık geleneği bu popülizmin en yetenekli uygulayıcılarından. Öyleyse Karaman’ın bu beklenmeyen çıkışını nasıl yorumlamalı? İktidarlarının zayıflamasına karşı verilen korkuyla karışık irrasyonel bir tepki mi? Yoksa “derin sınıfsal güdülenmeleri” barındıran bir dil sürçmesi mi? (Erdoğan’ın yıllar önce söylediği “ayaklar baş olursa kıyamet kopar” sözü aynı sınıfsal güdülenmenin, egemen olma konumunun barındığı bir “dil sürçmesi”, kendiliğinden, doğallıkla çıkan bir ifadeydi.) Hangisi olursa olsun, bu sözlerin “makarnacı-kömürcü halkı” eleştiren burjuva aklından, “dağdaki çoban” ile kendi oyunu eşit görmeyen mankenlerden, “bidon kafalılara” serzenişte bulunan Kemalist kalemlerden hiçbir farkı yok.
Yeni Şafak gazetesinde dün (11 Haziran 2015) kaleme aldığı yazısında “Yıkmayı becerdiniz, hadi yapın da görelim” diyerek muhaliflerine meydan okuyor Karaman. Egemenler adına yapmanın, inşa etmenin kibri ile yıkmanın değerini düşürmeye çalışıyor. Bunu söyleyerek aslında zalimin iktidarını, mazlumun kanı ve teri üzerinden kazandıklarını, inşa ettiklerini kutsallaştırıyor, putlaştırıyor.
Yaşanan, verili burjuva-parlamenter sistem içerisinde güç dengelerinin yeniden organizasyonundan ibaret. Gerçekte zalim iktidarın henüz yıkıldığı yok; ırgatların, fukaraların bir araya gelerek iktidarı, kapitalist sistemi değiştirdiği de yok. Karaman bu gerçeği bildiği halde sınıfsal-ideolojik refleksleriyle meramını şu iki başlık altında dile getiriyor: “Yıkmaya karşı yapmanın erdemi” ve “birkaç ırgata karşı ülkeyi şahlandıran iktidar”… Bilinçdışının dil gibi yapılandığı söylenir; söylenen aslında söylenmek istenene işaret eden bir göstergedir çoğu zaman. Karaman’ın sözlerini de böyle yorumlayabiliriz. Bu sözlerin asıl anlamı, asıl anlatmak istedikleri, iki göstergenin işaret ettikleri unsurlarda saklı.
“Biz merkeze karşı çevrenin sesiyiz” diyerek fukara yoksul Müslümanların desteğini almaya çalışan, Küçükömerci tezlerle popülizm sosuna batırılmış ilerlemeci-kapitalist tarihsel miraslarını “halkçılık” olarak kabul ettirmeye çalışan muhafazakâr elitlerin Kemalist elitlere karşı yürüttükleri mücadelelerinin esasının sadece devlet ve sermayeye sahip olmaya dayalı bir mülk savaşı olduğu gerçeğinin göstergeleridir bu sözler. Kemalist devletin yeni iktidar sahipleri, muhafazakâr elitler, abdestli kapitalistler ezilenlerin, işçilerin, ırgatların bir gün iktidarı kendi ellerinden almalarından korkmaktadırlar. Ve yine muhafazakâr elitler bu korkularının tetiklediği öfke ve kibirle, Allah’a şirk koşarak kendi yapıp ettiklerini kutsallaştırmakta, iktidarlarının yıkılamaz, geri döndürülemez olduğu vehmine kapılmaktadırlar. Devletin bekası ve sermayenin menfaatleri doğrultusunda burjuvazinin, devletli kanadın iki rakip fraksiyonu ortaklaşıp benzer refleksler göstermektedirler. İşin aslı budur.
İslam, mazlumun kolektif sesi, “başka türlü” yapmak için “var olanı” yıkmanın adıdır. Ali Şeriati, “la ilahe illallah” şiarının ilk kısmının “la” yani “hayır” demek, başkaldırmak olduğunu söyler. Bu başkaldırı, tek olan Allah’a kulluk etmeye, yerde ve gökte O’ndan başka mülk sahibi tanımamaya, yeryüzünde kula kulluk zilletine son vermek için O’nun otoritesine sığınmaya, kolektif olanın iktidarını oluşturmaya giden yolda ilk adımdır. Bu başkaldırı ve kolektif iradenin meydana getirdiği yol, Muhammedî devrim yoludur. Yüzlerce yıllık saltanatların, burjuva aklını, benliğini ve sermayeyi Tanrı kabul eden muhafazakâr İslamcıların unutturduğu yoldur bu. Başkaldırıyı ve yıkma edimini olumsuzlayan, egemenler adına yapmayı yücelten, aslında Allah’a değil, kendi aklına, bireyselliğine, menfaatlerine iman ediyordur.
“Yoldaki işaretlerimiz” Muhammed’in, Ali’nin, Ebuzer’in yürüdükleri yol üzerinde bıraktığı işaretlerdir. Ancak bu işaretler takip edilirse, saltanat dininin, sermayeye ve burjuva devlete tapınan muhafazakâr elitlerin unutturduğu Muhammedî devrim yolu yeniden açılır. Bu toprakların kendi devrimcileri ezilen-fukara halkıyla buluşur ve ancak o zaman Hayrettin Karaman’ın korkuları gerçek olur.
Tevfik Ziya

Omurga

"Yârin yanağından gayrı her şeyde hep beraber."
Figen Yüksekdağ seçim sonuçlarının ardından Nâzım’ın bu dizesini anımsattı. Ama eşbaşkanın, “kadın kadındır, yâr babandır” diyen, “ortak mal olma özgürlüğümü elimden alamazsın” serzenişinde bulunan yoldaşlarını küstürmeye hakkı yok!
Özal, Çetin Altan’a soruyor: “Çetin, komünizm nedir?” Altan da cevap veriyor: “Komünizm kâinatla bir olmaktır. Siz doğmadan önce komünisttiniz, öldükten sonra da komünist olacaksınız.” Özal da diyor ki, “ha iyi o zaman!”
Komünizm, Alevilik, İslamcılık vs… Tüm ideolojik yönelimlerin bugünde, burada, budünyada ne olacağına dair derin bir tartışma var. Hepsi de politik düzeyde bu ülkeyi kuranların ideolojik-teorik kurgusuna çarpıp dağılmaya mecbur. “Omurga” imgesi bu minvalde kullanılıyor. Onların, o kurucuların bir “beyin” olduğu zımnen kabul ediliyor. “Omurgayız” denildiğinde, o beyinden gelen ve oraya giden sinirlerin kime ait olduğu da gizleniyor. Omurgayı teşkil ettiğini düşünen yapıya yönelik en ufak eleştirinin sinirleri zıplatması bu yüzden. Seçim öncesinde “HDP barajı geçer mi geçemez mi?”, seçim sonrasında “koalisyon nasıl olur?” tartışmaları, bu yapısal meseleleri gizlemek için yürütülüyor. Havaya fırlatılan taş kendisinin uçtuğunu zannediyor.
AKP’liler “omurga” oldukları vehmine kapılırken, parti esasında, Milli Görüş ve toplamda İslamî hareketin ne tür ödünler ve bedeller ödediğine dair bir fatura gibidir. Solun toplamda İslamcılaşma ve gericileşme üzerine kurulu saldırısı, muhtemelen “beynin” bir emrinin yerine getirilmesidir. Karın kasının zayıflatılması, omurların zedelenmesi yönünde bir çaba ortaya konulmaktadır. Seçim sonucunda sistem genel manada “fıtık” olmuştur. Şimdi mesele, cerrahi müdahale ya da geçici bir kuşak sarma ile durumu kurtarma meselesidir. HDP “istikrar” kelimesine sarıldığına göre, bu kuşağın bizatihi kendisi olmak istemektedir. İnşaat işçilerinin oyu oy olarak kalmak, o inşaatların HDP’li müteahhitlerinin devletle ve AKP’yle münasebeti sürmek zorundadır. Yeni yaşam, doğum öncesinden ve ölüm sonrasından gelen basıncın liberal manada dağıtılmasına dair cennet masalıdır.
Bu cennet masalı AKP için bitmiştir. Parti, refleks olarak, yukarıdan gelen emirler doğrultusunda, kendi omurgasını, onu bugüne getiren Kürd gerçeğini kırıp atmıştır. Eli-kolu olan Fethullahçıları da yitirdiğine göre, geriye boş bir patates çuvalı kalmış olmalıdır. Tayyip ise sadece kurucu beyinden gelen emirler doğrultusunda o çuvalı doldurma çabasındadır. Kürdî cemaatler, tarikatlar, dinamikler yoksa, İslamî hareket sudan çıkmış balıktır.
Kurucu beyin, küçük burjuva niteliktedir. Ağaların-paşaların nizamı, herkesi ve her şeyi kendisi önünde diz çöktürmeye, kendisine mecbur etmeye yazgılıdır. Küçük burjuvalık üzerinden bu burjuva-devlet kurgusuyla sahte, sözde paralellikler kuran kimi sol örgütlerin ilerleyişi, bu beynin emirleriyle uyumludur. Metafiziği, imanı, gaybı olmayan bir hareketin bugünün kölesi olması an meselesidir. İki yüz yıl önce Amerika’da kurulan dinî komünler Robert Owen gibi laiklerin kurduğu komünlerle kıyaslandığında, benzer bir sonuç elde edilir. İkincisi üç günde erimiş, birincisi bugün hâlâ varlığını muhafaza etmektedir.
“Burjuva-devlet” lafzında “burjuva” hem isim hem sıfattır, tıpkı “devletli-burjuvazi”deki “devlet” gibi. Mesele, bunların iç içeliğinin görülmemesi, kesişiminin ne tür sonuçlar doğurduğunun anlaşılmak istenmemesidir. Bugüne ve bugünde kul-köle olanın burjuva-devletin önceliğine ve sonralığına, hayatta kalmak adına, bağlanması kaçınılmazdır.
Dolayısıyla her türden ideolojinin bugünde, budünyada varlığı, öncenin ve sonranın disiplin ve kontrol altına alınmasını, parçalanıp etkisizleştirilmesini gerekli kılar. Örneğin Amerikan troçkizmine dair batıdaki tartışmalarda “bir tür Troçki’siz troçkizm” meselesi mevcuttur. William Bland yazdığı “Stalin” kitabında Troçki’yi asıl bu akımın öldürdüğünü iddia etmektedir. Bugün DSİP de dâhil anaakım troçkistlerin cümlesi, bu Troçki’siz troçkizmin ahvadıdır. Aynı yaklaşımın Marx’sız Marksizm ve Alisiz Alevilik türevleri de söz konusudur. Apo’suz Apoculuk da bu minvalde tartışılmayı beklemektedir. Tüm bu yaklaşımlar, ilgili isimler şahsında omurganın kırılmasını ve mevcut muktedirlere bağlanılmasını ifade ederler. Zira ana omurga varsa, o da devrimdir. Dolayısıyla arabayı atın önüne koyup, bugünde demokrasi mücadelesine bağlananların, “bu işçiler, halk, ezilenler geri. Bizim kuracağımız nizamı şimdiden düşünmemiz, bunları bugünde terbiye etmemiz gerek.” diyenlerin, devrimin demokrasisini bugünde katlettiklerini görmek gerekir.
Bugüne kul olmayla ilgili tartışma, Rojava’da ölen Amerikan ve İngiliz askerlerinin “şehit” kabul edilip edilmemesi meselesini de içerir. Bugün Amerikalı gazeteciler sahada yaptıkları röportajlarda “beni buraya hükümet yerleştirdi” diyen askerlerin sözlerini aktarmaktadırlar. Mesele demek ki Agit’in heykelinin yanına, Şubat ayında Kuzey Carolina’da öldürülen gençlerin katilleriyle ya da Phoenix Camii önünde silâhlı yürüyüş yapanlarla aynı zihniyetten isimlerin heykellerini koyup koymama meselesidir. Koymak neyi eksiltir neyi çoğaltır, ne getirir ne götürür, tartışma budur.
“Kurucu beyin”le küçük burjuvalık üzerinden belirli bir ortaklık ve yakınlık kurmak, sorunludur. Onun “yap” dediğini yaparak, belirli bir yer ve zamana sahip olacağını düşünmek esasen, yenilgidir. Ortaklık ve yakınlığın diyeti, önceye-sonraya ait ne varsa teslim etmek, bugünde yer ve zaman bulma noktasında, mevcut güç ilişkilerine bağlanmaktır.
“Aytaç Baran’ı kim öldürdü?” sorusunun ardını, yöresini buradan tartışmak gerekir. Her gördüğü sakallıyı “IŞİD’ci” olarak damgalamamızı kimin emrettiğini sorgulamak zorunludur. Bugüne, budünyaya yerleşirken, belirli bir yer ve zaman edinirken, nelerin feda edildiğine bakmak şarttır. Bugün bölgede Barzani, son seçimin de gösterdiği üzere, daha fazla etki ve nüfuza sahiptir. Yerleştiği boşluklar, su misali, kayayı paramparça edecek şiddettedir. Azadî Hareketi’ndeki bölünme belki de buradan okunmalıdır.
Baran'ın katili konusunda genel eğilim “polis, MİT ve AKP” derken, Demirtaş nedense “doğrudan Hizbullah’ı işaret etti. “Silâh bırakma çağrısı yapın” denildiğinde Demirtaş “biz değil Sayın Öcalan yapar” derken, Kandil “Ne Öcalan ne HDP, o karar bize ait” diyerek farklı bir çıkış gerçekleştirdi. Orduda bir eğilim, “biz sivil siyasetten çekildik. Diğer silâhlı güçse PKK. O da çekilsin” diyor. HDP’nin sivil siyaset ve demokrasi zokası olarak örgütlenmesini istiyor. Diğer yandan AKP’nin orduya yaptığı yatırımların sürmesi gerektiği söyleniyor. “Suriye’ye, dolaylı ya da dolaysız, gireriz ama hukukî güvence verilsin” deniliyor. Tayyip’in de “istikrar ve yatırımlar sürmeli” demesinin sebebi muhtemelen bu. Orduya mesaj veriyor. Baykal ve ardından Necdet Özel görüşmesi burayla ilişkili. Kendisine muhtaç olduklarını anımsatıyor. Önü sonu Osmanlı paşası olan kurucularla ideolojik-fikrî bir münasebet kuruyor.
Menderes döneminde ordunun “fukaralaşması” sonucu bir kısım askerin devrimcileştiğine, üst kademeninse darbe yaptığına tanık olundu. Bu dönemin o dönemle paralellik taşıyıp taşımadığını önümüzdeki süreçte göreceğiz. Sonuçta HDP’yi desteklemiş Hürriyet gazetesi için “Türkiye hâlâ Türklerin!” Gazete, bölgede İsrail’in yeni varlığını desteklemeye dair varlık gerekçesine hâlâ bağlı.
Doğum ve ölüm arasında bir yer ve zaman bulmak… Doğum öncesinin ve ölüm sonrasının baskısı. Kendisini omurga olarak görenlerin bir bir büküldüğü, çözüldüğü bir moment bu. “Sosyalist hareketin omurgasıyız”, “Aleviliğin omurgasıyız”, “İslamcılığın omurgasıyız” diyen herkes dağılıyor. Bu dağılma, hayatta kalmaya ait emirler doğrultusunda, kurucu beyne biati dayatıyor. Küçük burjuva kurgu kendisine kul edeceği kitleler oluşturuyor. Arayış da, gerilim de bu minvalde. Türklükse egemenlere ait bir imge, bilgi ve simge olarak, hâlâ dimdik ve orada.
Eren Balkır
12 Haziran 2015