İktibas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İktibas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Kasım 2026

Türkiye İşçi Partisi ve Doğan Avcıoğlu Sürtüşmesi


TİP ve Yön: bu iki eğilimin 27 Mayıs 1960 Devrimi sonrası Türkiyesi’nde çok önemli bir yeri vardır. Yazımda Sosyalist Kültür Derneği kuruluşunda bu iki eğilim arasındaki sürtüşmeyi dlle getireceğim.

Olayda Yön grubu kaypak, TİP yönetimi sekter bir davranış takınmışlardır; aslına bakılırsa, “temel görüş ayrılığı nedeniyle uzlaşma olanağı hiçbir zaman olmamıştır” dersek fazla abartmış olmayız. Ancak bunun Türk Solu için kaçınılmaz bir fırsat olduğunu da gözardı edemeyiz.

Doğan ile iki konuşmamızı aktarmakla konuyu çerçevelemek istiyorum.

Bir görüşmemizde Doğan Avcıoğlu’na neden uzlaşamadığımızı sormuştum. Dedi ki:

“Yurdumuz ağır bir kriz içinde. Siz işçi sınıfını örgütleyip eğitmek yolunu seçtiniz. Buna karşı değilim; ancak bu, uzun vadeli bir girişimdir, vaktimiz yok, süratle bir çatışmaya gidiyoruz. Biz, zinde kuvvetleri de yanımıza alarak, gerçek anlamıyla Atatürkçü, devrimci bir Türkiye kurulabileceğine inanıyoruz. Sosyalizme bu yoldan varabileceğimizi saptıyoruz, güç dengesi buna elverişli. Biz yolumuzdan gideriz, siz de kendi yolunuzdan. Hangimiz kazanırsak, ülke için yararı olur.”

Bu sözlerinde işçi sınıfının süratle örgütlenip eğitilmesi olanağına inanmadığı besbelli idi, ayrıca sert bir sınıf konumunun gerçekten yurtsever radikal bazı kişileri ürkütebileceği verisi de konuşmasından sezinleniyordu. Yıllar geçti, 12 Mart karşı devrimci darbesi gerçekleşti, hem de Doğan’ın en güvendiği kişilerden bazılarının önderliğinde.

Elrom olayı sırasında rehine olarak Davutpaşa Kışlası’nda buluştuk. Kimler yoktu ki... 1961 Anayasası’nı hazırlayanlar, sendikacılar, TİP’liler, yazarlar, Prof. Aksoy, Tunaya, Sungurbey; Türkler, Sülker, Nebioğlu, Göğceli...

Doğan’la volta atarken takıldım, “Seninkilere ne oldu?” diye sordum. “Kapımızı durmadan aşındırırlardı, düğmeye basmak gerekince basamadılar, sonunda Gürler geldi, Hava Kuvvetleri alarma geçti dedik, öyle ise ben de gidip alarma geçeyim, dedi. Batur’la görüştü karar geri alındı, oysa başa geçeydik, dışa bağımlı Türk kapitalizminin belini kırardık” yanıtını aldım.

Selimiye Cezaevi’nde ise aynı eğilimdeki arkadaşlara, “Başaraydınız ve biz işçi sınıfını örgütlemeye devam edeydik, ne yapardınız?” diye sorduğumda, “Sözü mü olur içeri atardık” yanıtını almıştım. Belki de gerçekten radikal, yurtsever, özünde Mustafa Kemalci, yani tam bağımsızlık yanlısı bir cunta oluşabilirdi, soldan bazı kişileri de kullanabilirlerdi; ancak işçi sınıfı devrimcileri yine içeride olurlardı. Sosyalizm ise... O başka mesele.

Bence Kurucu Meclis üyesi Doğan Avcıoğlu yapımında katkısı olduğu 1961 Anayasası’nın ruhuna uygun bir kanun düzeni kurmak haklı özleminde idi, hatta sonraki yılların deneylerinden esinlenerek sola açık bir düzen istiyordu. Oysa tasarladığı güç dengesinin gerçekleşmesinde işçi sınıfının faal bir rolü yoktu, temel ayrımımız da buradan kaynaklanıyordu. Ayrıca şu unutuluyordu ki, 27 Mayıs, Albay düzeyinde gerçekleşen son derecede gizli bir devrimci darbe girişimi idi, oysa sonraki girişimlerde gizlilik faktörü yoktu ve gitgide üst düzey komuta dengelerine dayanıyordu, ondan da devrimci bir niteliğe sahip olamazdı.

Yön dergisi, Türkiye’deki birçok tabuları yıkmış çok önemli bir girişimdir. Gönül isterdi ki, Yön, TİP ile güçbirliği halinde olsun. Yukarıdaki temel nedenlerle olamazdı. Onların özlemi, Türk-İş’in de içinde bulunduğu çok daha gevşek bir kuruluştu; “Çalışanlar Partisi” girişimi buradan kaynaklanıyordu. Oysa TİP vardı ve aksine bu girişim TİP’i Aybar’la, giderek Boran’la eski solun önemli bir kanadı ile uzlaşma yoluna sokacaktı. İşte Sosyalist Kültür Derneği kuruluş girişimi bu ortamda yer almaktadır. Biz TİP’liler bu kuruluşu yeni bir partinin nüvesi olarak gördük. Oysa böyle bir derneğin Parti bakımından çok önemli bir fonksiyonu olabilirdi.

O zamanki kanunlara göre üniversite öğretim üyeleri partilere katılabiliyorlardı. Ancak esas aydın kadro, memurlar, öğretmenler parti üyesi olamıyorlardı. Partinin yan kuruluşu olarak böyle bir dernek, bu kanuni olumsuzluğu yok edebilirdi, uzlaşma çok önemli idi. Kaldı ki, derneğin kurucu üyelerinden bazıları az sonra TİP’e girdiler, Senatör Niyazi Ağırnaslı, Prof. Sadun Aren gibi. Ancak hiç de böyle olmadı. Nedeni TİP ile Yön grubu arasındaki temel görüş ayrılığı ve TİP üst yönetiminin sekter davranışında yatmaktadır. Şimdi olayın oluşmasını izleyelim.

Vatan Gazetesinde Toplantı

18 Ağustos 1962 günü Genel Başkan Mehmet Ali Aybar, bazı üyeleri telefonla Genel Merkez’e çağırdı, kuruculardan Şaban Yıldız, İbrahim Güzelce, daha parti üyesi olmayan Dr. Nihat Sargın ile Cemal Hakkı Selek, Av. Cenani Güngördü, Av. İhsan Ungör gibi GYK üyeleri, MHD üyesi Av. Nebil Varuy, İl Sekreteri Nazife Cemgil, Müzehher Va-Nu, Moris Gabay ve ben toplantıya katıldık. Aybar, söz alarak Türkkaya Ataöv’ün kendisine geldiğini, kurmakta oldukları Sosyalist Kültür Derneği’ne TİP’li arkadaşların katılmasını istediklerini, Derneğin bazı gazetelerin söylediği gibi yeni geniş bir partinin nüvesi olmadığını, TİP’e karşı olmadığını, aksine partiye giremeyecek olan sosyalist eğilimli memurları toparlamak amacında olduklarını, Ankara’da hazırlanan Tüzüğü getirmediğini, İstanbul’da yapılacak toplantıya partililerin katılması istediğini bize nakletti. “Gidin, tartışmаlara katılmadansa onların fikirlerini öğrenin” direktifini verdi. Az sonra Türkkaya Ataöv geldi, partililere tanıştırıldı. Güzelce mazeret beyan etti, yolda eski Genel Sekreter Olcayto İlter ile Genel Sekreter Sendikacı Rüştü Güneri bize katıldılar. Vatan gazetesine gittik. Alındığımız büyük salonda Cemal Reşit Eyüboğlu, Doğan Avcıoğlu, Vatan yazarları Mehmet Kemal ve İstanbul Universitesi’nden öğretim üyeleri bulunuyordu. Çağrılan Yaşar Kemal gelmemişti, az sonra matbaacı Asaf Ertekin bize katıldı. Olcayto İlter ise verilen direktifleri bilmemekteydi. Toplantının zabıtları aynen şöyledir:

Doğan Avcıoğlu: Buraya Sosyalist Kültür Derneği’nin tüzüğünü hazırlamak için toplanmış bulunuyoruz. Önce derneğin gereği üzerine karar verip sonra da Tüzüğü hazırlamak üzere bir komisyon kurarız, İstanbul’a gelmeyen arkadaşlarımız var, ayrıca Ankara’da 200 kişi kadarız.

Şaban Yıldız (TİP): Doğan Avcıoğlu “Tüzük yok, burada hazırlarız,” diyor, biz ise var diye biliyoruz. Bu ne demektir?

Türkkaya Ataöv: Tüzük var, ancak taslak halinde, daha sonuçlandırılmadı.

Rasih İleri (TİP): Tüzük getirilsin de onun üzerinde konuşalım.

Doğan Avcioğlu: Tüzük yoktur.

Cemal Reşit Eyüboğlu: Önce Başkanlık seçilsin, gündem yapılsın, sonra da derneğin gereği üzerinde durulsun, tüzüğü hazırlamak için ikişer kişilik bir komisyon kurulsun.

Sesler: Cemal Reşit Bey başkanlık etsin.

Cemal Reşit: Benim işim var, az sonra ayrılmaya mecburum, başkanık yapamam. İşçi arkadaşımız Şaban Yıldız bey başkanlığa geçsin.

Rasih İleri (TIP): Doğan Avcıoğlu riaset etsin (Not: TİP’teki konuşmaya göre bir TİP’li başkanlık edemezdi).

Doğan Avcioğlu: Ben konuşacağım, başkanık edemem.

Sesler: Zararı yok.

Doğan Avcioğlu: Pek iyi öyleyse.

Şaban Yıldız (TİP): Gündem hakkında bir karara varalım.

Rasih İleri (TIP): Burada bulunanlar iki gruba ayrılabilir. TİP’liler ve TİP’li olmayanlar. Biz partililer Tüzüğümüze, bildirimimizdeki amaç maddesine bağlıyız. Böylece bizim doktrinimiz, sosyalizm anlayışımız bellidir, açıktır. O yüzden, yararlı bir konuşma olabilmesi için, eş bir duruma girmemiz için, partili olmayanların sosyalizm derken ne anladıklarını açıklamaları gerekir.

Olcayto İlter (TİP): Önce ilkeler üzerinde durmak gerekir, burada her şeyden önce böyle bir derneğin ilkelerinin ne olacağını tartışmalıyız, saptamalıyız.

Cemal Reşit: Önce hal olunacak mesele, dernek gerekli midir, değil midir? Ondan sonra, bu olanaklı mıdır meselesi gelir ve böylece daha geniş bir toplantıya yol açılır. Nihayet burada bir komite kurulur, komite gündemi saptar, programı, tüzüğü kaleme alır.

Nazife Cemgil (TİP): Türkkaya Ataöv’ün partiye gelip bize anlattıkları ile buradaki durum tamamen değişik, biz belirli bir tüzük üzerinde bilgi almak ve tartışmak için çağrıldık. Bu mesele aydınlatılmalıdır. Sonra da sosyalizm kavramınız üzerinde durulmalı.

İhsan Üngör (TİP): Bize tüzük hazırdır dendi, aydınlatıcı bilgi almaya geldik. Önce esas hakkında fikir edinelim, ancak ondan sonradır ki fayda üzerinde konuşulabilir.

Dr. Nihat Sargın (Temel Haklar Derneği): Aynı şeyleri söylemek istiyordum, lüzum, fayda gibi sözlerden önce izahat almamız gerek. Üstelik burada Çalışanlar Partisi’ni kurmaya teşebbüs edenler karşımıza çıkıyor. Bu dernek ile Çalışanlar Partisi’nin ilişkisini de bilmeliyiz.

Türkkaya Ataöv: Tüzük hazırlığı yapılmıştı, Doğan beyle ayrıldığımız, bu hazırlık hakkındaki görüşten gelmektedir, hazırlığın derecesine bağlıdır. Ben ona tüzük nazarıyla bakıyordum, kendileri ihzari çalışma olarak bakıyorlarmış, fark, bir derece farkıdır. Özet şudur: Tek bir sosyalizm vardır, dernek onu yaymak için kurulmaktadır, bu ise konferanslarla, yayınla, yıldönümlerde yapılacak faaliyetle olur.

Doğan Avcıoğlu: Çalışanlar Partisi’nin Yön dergisi ile bir alakası yoktur, ondan bağımsızdır, aramızda onunla ilişkisi olanlar ilişkilerini kesmişlerdir. Çalışanların kuruluş faaliyetleri de ne raddededir, bilmiyoruz. Çeşitli sosyalizm anlayışları vardır, değişik partilerde sosyalist fikirli kişiler vardır. Karşılaşılır, tartışılır ki, sonunda açıklığa varılsın. TİP’liler ise “Belirli bir sosyalist görüş var” diyorlar.

Sencer Divitçioğlu: TİP’lileri anlıyorum, onlar tüzüklerine bağlı olmakta haklıdırlar, Yöncüler “İki, üç partide sosyalistler var” diyor, “Ilımlı sosyalizm” deniyor, burada bugün bunun tartışılmasına olanak yok. Komisyon kurulsun. Sosyalizm tektir. Bu dernek mutlaka işçiye dayanmalı, çoğunluğu TİP’li olmalı, ağırlık İşçi Partisi’nde, hatta işçide olmalı.

Çeşitli Sesler: Tabii sosyalizm tektir. Bir tek sosyalizm vardır.

Olcayto İlter (TİP): Kolayına kaçmayalım, tartışma olabilir, kanunlarımıza göre memurlar parti ve politikaya giremez, karışamaz. Halbuki bunların arasında, aydınlar, sosyalizme eğilimi olanlar var. Karşılıklı ikna gerek.

Doğan Avcıoğlu: Ankara'da bir iki yüz kişi var, TİP’in de sekiz bin üyesi varmış. Ankara’da toplantı yapılsın, ondan sonra daha geniş bir toplantı yaparız, İstanbul’daki arkadaşlarımızdan da gelmeyenler oldu. Bir fikir ayrımı karşısındayız: “Belirli sosyalizm” ile “bütün sosyalizmler” fikirleri çarpışıyor.

Türkkaya Ataöv: Çeşitli sosyalist anlayışlardan gelecekler olacaktır, ancak belirli bir sosyalizme göre eğitim yapılacaktır.

Cenani Güngördü (TİP): Sencer bey, “Aydınlardan çok işçiler bulunmalı” diyor, Doğan Avcıoğlu aksi görüşte, çeşitli sosyalizmden söz ediyor. Bu yol birleştirici midir? Bir aydın-işçi meselesi çıkıyor ortaya.

Olcayto İlter (TİP): İlerici insanları biraraya getirmek gerek. Gericiler bir güç halinde birleşti, maddi olanakları büyük. Karşı taraf birleşik cephe halinde, onlara karşı biz de cephe kurmalyız.

İdris Küçükömer: Tek bir sosyalizm vardır, onun açık tarifini yapmak gerekir. Tartışma ancak bu sosyalizmin bir memlekette uygulama derecesi ve şekli üzerinde olabilir. Hangi sosyalizm diye bu anda üzerinde fazla durulamaz. Yönetmelik gelsin de görelim.

Moris Gabay: Beylere bir soru sormak isterim: İşçi sınıfının dışında sosyalizm düşünülebilir mi? Önceden bu noktayı açıklasınlar.

Cemal Reşit: Fikrin yayımı söz konusu. Yayım yok, bu konularda cehalet büyük, kanunlar malum. Şüphesiz emeğin dışında sosyalizm olamaz. Bunun yöntemi evolütif olacak, bunda kanuni zorunluluk var. Gericiler birieşiyorlar, o kadar zıt düşünüyoruz ki, sosyalizm denince arkasından “Nasyonel-Sosyalizm çıkmasın” diye düşünenler, çekinenler var aramızda. İşçi hareketini bölmenin düşmanıyım. Mesele dışarıdan hazırlamaktır, dernek kurulmalı, biz ilericiyiz. “TİP’e ne kadar yakınız?” sorusu akla geliyor, etkili olmak için beraberce çalışmalıyız.

Rasih İleri: Doğan Bey’in fikrine katılyorum, her şeyden önce Ankara’da toplanıp karşımıza somut bir tüzükle çıkmaları daha faydalı.

Rüştü Güneri (TİP G. Sekreteri): Doktrin yayma derneğidir bu, bundan kitleler üzerinde ayrılıkçı etkileri olup olmaması çok önemlidir. TİP’li olarak bundan dolayı fikir istikameti bakımından açık olarak kanaat getirmedikçe bu işe girişmeyi hatalı görüyoruz; çünkü bu, alelade bir dernek değildir. Ekonomik ve sosyal şartların meydana getirdiği bu akım iyi bir yol almazsa tehlikelidir. “Sosyalizm birdir” diyorlar, halbuki bugünkü realitede çeşitleri vardır. Gidiş şeklini görmedikçe partili olarak tereddütlüyüz.

Nasıl Bir Dernek?

Doğan Avcıoğlu: İster istemez doktrine kayıyoruz, halbuki dernek gözümüzün önünde olmalı. Bu, bir sosyalist fikirler çarpışması ve tartışması derneği olmalıdır. Bu, bir parti değildir ki, kapalı doktrini olsun, dernek bir eğilimler topluluğudur.

Mehmet Cengiz (Tuncer): Sonraki laf önceden söyleniyor. Nasıl ki körler derneği üyelerinin, idarecilerinin kör olması gerekmezse, Sosyalist Kültür Derneği’ne de sosyalist olmayan dahi girebilir. (Gürültüler)

Rona Aybay: Bu dernek, parçalanmaya matuf bir dernektir. Tüzükte sosyalizmin birliği veya çokluğu nasıl formüle edilir, kelime olarak sosyalizmi alırız. Sonra bildirileri yönetim kurulları yayınlar, parçalanma kaçınlmazdır. Ya önceden doktrin saptanır, o zaman parçalanma baştan olur veya doktrin açık bırakılır, ilk karar ve bildirilerde parçalanma vuku bulur. Mesele, parçalanmanın önceden mi, sonradan mı olması daha iyidir meselesidir, ona karar vermeliyiz. Herhalde başta olmasa daha yararlıdır.

Rasih İleri: Fikirler sosyal bir kuvvettir, fikirler kitlelere nüfuz edince onları harekete getirir, ondan dolayı, bu konuda çok hassas olmalıyız. Burada hep “Sosyalizm birdir” diyoruz. Halbuki sosyal mücadeleler tarihi bize gösterir ki, doktrin partilerinin varolduğu batı memleketlerinde ayrı sosyalizm anlayışları işçi sınıfını bölmektedir. İşçi sınıfı, değişik sosyalist partilerinin arkasından gitmektedir; neticede parçalanmakta, tarihi rolünü oynayamamaktadır. Ondan konu çok önemlidir ve Türkiye’de aynı duruma imkân vermemeliyiz, sosyalizmin kapsamı üzerinde durmalıyız.

Cenani Güngördü (TİP): Dernek, ancak aydınlar arasında sosyalizmin tarifini yapacak bir kulüp olmamalı, bir sohbet kulübü olmamalı. Aksine, arkadaşımızın dediği gibi emekçilerle ciddi teması olan, onlarla fikir alışverişinde bulunan bir topluluk olmalıdır.

Oğuz: Demin bölünmeden, ayrılmadan bahsedildi, oysa farklaşma ve etki demeli veya ayrı ayrı gruplaşma, bu bir olgunlaşmadır. Komitenin kurulması şarttır, Ankara’dakilerle temas gerekir.

Sencer Divitçioğlu: Yönetmelik uygun olursa imzamı koyarım, ancak böyle olması için Ankara’da gerçek işçi hareketlerini ifade edecek bir tutum olsun, işçi kitlelerinin yararına olsun, sonuç olarak önce yönetmelik gelsin. Ancak fazla çerçevelersek sonunun nereye varacağını hepimiz biliriz.

İhsan Üngör (TİP): Aynı fikirdeyim. Amaç, belirli bir sosyalizmini yaymak olmalı, yoksa bunun aldatıcı etkileri olabilir. Cemal Hakkı bey de böyle düşünüyor.

Türkkaya Ataöv: Sosyalist olmayan da doğal olarak derneğe girebilir, ancak yönetim kuruluna giremez. Nasyonal-sosyalizmden söz edildi, nasyonal-sosyalizm sosyalizm değildir. Çeşitli sosyalizmlerin taraftarları yönetim kuruluna giremezler, oysa üyeler için onlar, sosyalizmi dışarıdan öğrenip derneğe giremezler, eğer sosyalizm hakkında dışarıdan bilgi edinmek kabil olsaydı, derneğe lüzum olmayabilirdi. Partilere giremeyenler, memurlar derneğe girebilirler, faydası buradadır.

Dr. Nihat Sargın: “Sosyalist olmayan da girebilir” denemez, Nasıl sosyalizm diye tartışma olmaz, nasl uygulanır diye olur. Yoksa “İlerici Aydınlar Derneği” diye kurulabilirdi. Sorun, işçiye kendi insiyaki fikirlerinin sosyalizm olduğunu göstermektedir. Yoksa bugün sosyalistlikle bir ilgisi olmayanlar, “Sosyalistiz” diyorlar, bu, bir moda oldu. Olaylarda taraf tutmalı, dışarıdakilere kültür vermeli.

Nebil Varuy (TİP): Tüzükte, “Derneğe girenler sosyalisttir, insanın insan tarafından sömürülmesi sistemine son vermeye taraftır, emekten yana ve emekçi halk yığınlarının katkısıyla işleyen bir devletçiliğe taraftardır, ulusal gelirin emeğe göre gelir ilkesine göre bölünmesini ister” şeklinde açık bir ifade yer almalıdır.

Rona Aybay: Oğuz’un sözünü toplu hale getirelim, sosyalizmin sağında, solunda olunabilir. Teklik vardır, ancak bu o kadar sarih değildir, sağ ve sol kanatları olabilir.

Mehmet Cengiz: Ben, demin abartıp fikrimi aşmıştım, ancak “Bu sosyalizmi beğenmiyoruz” demek daraltıcıdır.

Nebit Varuy (TİP): Bu tehlikelidir.

Bir Ses: Parçalayıcı.

Doğan Avcıoğlu: Konu bitiyor. Ankara’daki konuşmalarda “Önce tarif” dendi. Sonra büyük çerçeve fikri hâkim geldi, orada parçalanma üzerinde durulmamıştı. Şimdi gidip durumu Ankara’da anlatırız. “İstanbul’da tarif üzerinde duruluyor” deriz. Tarifin istikameti hakkındaki fikirleri naklederiz.

Nazife Cemgil (TİP): Kör misali abartma imiş, böyle şey olmaz.

İhsan Üngör (TİP): Dönüşte Ankara’daki arkadaşların listesini, isimlerini isteriz.

Cenani Güngördü (TİP): Sade tarif değil, nasıl tarif olacağı önemli, Sencer beyin dediği gibi.

Doğan Avcoğlu: Nebil bey tarifi açıkladı.

* * *

Ankara’dan dönüşte yeniden toplanmak üzere oturuma ara verildi, sonraki konuşmalar kişisel olarak devam etti ancak ikinci bir toplantı olmadı. Kısa bir süre sonra Nihat Sargın, Sencer Divitçioğlu, İdris Küçükömer, Türkkaya Ataöv TİP’e üye oldular. Dört ay geçti. Derneğin kurulacağı, Doğan Avcıoğlu’nun Partiden kimlerin kurucu üye olabileceklerini sorduğu bildirildi. Bunun üzerine Partiden aşağıdaki telgraf yollanıldı:

Türkiye İşçi Partisi Genel Merkezi

Cağaloğlu, 28 Aralık 1962

Sayın Sadun Aren, SBF’de Profesör. Sureti: Türkkaya Ataöv, SBF Asistan, Mümtaz Soysal SBF Doçent, Doğan Avcıoğlu, Ziya Gökalp Cad. 28/1, Yenisehir, Yunus Koçak TİP Ankara.

Sosyalist Kültür Derneği kuruluşuna partimiz mensuplarının da iştiraki hakkında vaki tekliflerinizi inceleyen MYK’miz faşizmin ciddi bir tehlike haline geldiği şu günlerde toplumcu kuvvetlerin birleşik ve bölünmez bir cephe teşkil etmeleri lüzumuna bir kat daha kuvvetle inanarak aşağıda adları yazılı üyelerimizin Türkiye İşçi Partisi mensubu olduklarını belirtilerek, Dernek kurucuları arasına ithalleri hususunun teklifine karar vermiştir. İmza formalitesinin ikmali için tüzük nüshasının tarafımıza gönderilmesini rica eder, en samimi başarı dileklerimle sevgi ve saygılarımı sunarım.

Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı
Mehmet Ali Aybar

(TİP’li Kurucu Listesi)

İhsan Üngör (Av.), Nebil Varuy (Av.), Orhan Arsal (Av.), Şaban Yıldız (Sendikacı), Kemal Nebioğlu (Send.), Selahattin Hilav (Yazar), Demir Özlü (Yazar), Rasih İleri (Yazar), Şaban Erik (Send.), Tahir Öztürk (Send.), Yunus Koçak (Av.), Nazife Cemgil (öğretmen), Sina Pamukçu (Av.), Minnetullah Haydaroğlu (Av.), Behice Boran (Yazar), İbrahim Denizcier (Send.), Reşit Güçkıran (Send.), Ahmet Top (Send.), Adnan Cemgil (Yazar), Cenani Gümgördü (Av.), Fethi Naci (Yazar), Abdülgafur Demir (Send.), İbrahim Çetkin (Send.) Türkkaya Ataöv (Yazar), Müşerref Hekimoğlu (Yazar), Mehmet Selik (Yazar), Şevki Erencan (Send.), Celal Topçuoğlu, Kemal Türkler (Send.), Şükrü Bıçakcı (Av.), Şinasi Yeldan (Av.), Halit Çelenk (Av.), Uğur Cankoçak (Yazar), Salih Özkarabay (Send.), İbrahim Güzelce (Send.), İsmail Sığın (Send.), Müzehher Va-Nu (Yazar), Suha Çilingiroğlu (Av.), Nuran Yuluğ (Av.), Nurullah Tuğsavul (Av.), Doğan Özgüdün (Yazar), Edip Cansever (Yazar), Ali Yaşar (öğrenci), Nurkalp Devrim (öğrenci), Ali Babaoğlu (Öğrenci), Müşvik Erem (Mimar), Şerif Hülusi Kurbanoğlu, Kemal Sülker (Yazar), Nihat Sargın (Doktor), Moris Gabay (İktisatçı), Yaşar Kemal (Yazar), Metin İlkin (Eleştirici), Erdem Buri (Rejisör), Alp Selek (Av.), Nevzat Hatko (Yazar), Kemal Incesu (Ressam), Aziz Sıradağ (Yazar), Doğan Akman (Av.), Mecit Çakır (Send.), Galip Arda (Emekli Sb.), Sıtkı Eser (Terzi), Hasan Tufan (Send.).

5 Ocak 1963 tarihinde ise aynı gerekçe ile Partiden bir mektup aldık. “63 üyenin arasında sizi de SKD kurucuları arasına ithal edilmek üzere, Dernek müteşebhislerine teklif kararını aldık. Keyfiyeti bilginize, bu Parti vazifesini başarı ile ifa edeceğinizden emin olarak sunarım" deniliyordu bu mektuplarda.

Oysa 19 Aralık 1962 tarihli Yön dergisinin kapağında “Sosyalist Kiltür Derneği Kuruluyor” başlığı, dergide ise Dernek Tüzüğü ile “SKD tüzüğüne bugüne kadar imza koyanlar” diye bir liste yayınlanmış, TİP’in başvurusundan hemen sonra da yanıt dahi verilmeden dernek kurulmuş ve Devlet Planlama Teşkilatı eski Müsteşarı Sayın Osman Nuri Torun Dernek Başkanlığına getirilmişti (9 Ocak 1963 tarihli Yön dergisi).

Aslında dernek ölü olarak kurulmuş oldu, kendinden beklenebilecek hizmeti göremedi. TİP ise memurları toparlayabilecek benzer bir girişime önayak olamadı; oysa elde hazır olarak 63 kişilik bir liste bulunuyordu... Böylece karşılıklı ince hesaplar ve karşılıklı oldu bittilerle bir fırsat daha kaçırılmış bulundu.

Yön dergisi, zaten baştan beri TİP’e pek yer vermemiştir. 1965 seçimlerinden hemen sonra Yön dergisinde “TİP Tartışmaları” diye bir polemik başlatıldı (Haziran 1966). Genel Yönetim Kurulu üyesi olarak sert bir yanıt yazısı yolladım. Parti ise derhal Partililerin bu polemiğe katılmamalarıı kararını aldı. Tartışma, TİP'in Malatya Kongresi’ne kadar sürdü.

Bu polemiğin hikâyesini Mihri Belli Olayı I kitabımda aktardığımdan, üzerinde durmayaсаğım. Daha önceleri Yön’e iki yazı vermiştim, basılmadılar. Birincisi, TKP 1951 tutuklamaları ve davası hakkında idi, yazıyı yollamadan Reşat Fuat’a kontrol ettirmiştim. Doğan Avcıoğlu Erdoğan Bektay’a göstermiş, o da “Yazılacaksa biz yazarız” deyip basılmasına mani olmuş. Reşat ağabeyin okuduğunu işitince üzüldü. Kol kırılır yen içinde kalır hikayesi. İkincisi ise Atatürk’ün “komünizmi gördüğünüz yerde eziniz” sahte direktifinin nasıl uydurulduğunun bilimsel ispatını kapsıyordu, o da basılmadı. Bir süre sonra konuyu Çetin Altan, eksik olarak ele aldığında yazımın suretini kendisine götürdüm. “Bu konuda önemli bilgilerim var” deyince yazımı çekmecesinden çıkarttı. Avcıoğlu kendisine vermiş, “Senin yazını tartışmaya olanak vermiyordu; isteyerek açık verdim ki yanıt versinler, olay yaratılsın” diye bana bir gazetecilik dersi verdi.

Devrim dergisinde ise bir tek yazım çıktı, I. Şube Müdürü Ilgız Aykutlu Genel Sekreteri olduğum İstanbul İşçi Birliği’ni basmış, “Bir cunta getirip sizi ezeceğiz” demişti. Doğan’a söylediğimde, “Yan odaya geç, ister makale, ister röportaj, ne istersen yaz” demişti. Yazdım, çıktı. Sonradan anlayacaktım ki, bana verilen bu itibar, iki cunta arasındaki çatışmadan kaynaklanıyordu.

Ne olursa olsun, gerek dergileri ile, gerekse incelemeleri ile Doğan Avcıoğlu'nun Türk fikir hayatında önemli bir yeri vardır ve sanıyorum ki ikimiz de birbirimizi sever ve sayardık. Yazımı Doğan Avcıoğlu’nun Atatürk ve Komünizm kitabım hakkındaki yargısa ile bitireyim. “Ecevit’in kitabının büyük yanılgılarından biri, demokrasi ile liberalizmi karşılaştırmasıdır... Atatürk günlerinde sol eserler rahatıkla yayınlanabilmekteydi. İdam cezalı 141. ve 142. maddeler yoktu. Ecevit, Rasih Nuri İleri’nin son kitabını okumalıdır” (Devrim, 4 Ağustos 1970).

Rasih Nuri İleri
Kaynak

[Kaynak: Toplumsal Kurtuluş, Sayı 5, Kasım 1987, s. 32-35.]

20 Ağustos 2026

,

Rus Devrimi’nde Lenin ve Troçki’nin Ayrılıkları

İki Taktik ve Nisan Tezleri Arasındaki Diyalektik İlişki


Rusya’da Taraflar

Rusya’da devrimin nasıl ve kimler tarafından yapılacağı konusunda birçok teorisyen ve grup, farklı tezler ortaya atmıştır. Narodnikler, Rusya’da kapitalizmin gelişimini idrak edememiş, kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı işçi sınıfını devrimin öncüsü olarak görmemiş, umutlarını köylülüğe ve proletaryasız gelişecek bir köylü devrimine bağlamışlar ve bu devrim için köylü kitlelerini örgütlemek yerine ki köylü kitleleri işçi sınıfı ile bağ kurmadıkları ve işçi sınıfının yönetimine girmedikleri zaman devrimci potansiyellerini gerçekleştiremezler, bireysel terörizme başvurmuşlardır. Marksist olmayan Narodnizm akımı, tarihi yapanların “tekil bireyler” olduğu yanılgısına kapılmıştır.

Öte yandan, Rusya’da Marksizm filizlenmeye başlamıştır. Narodnizme karşı verilen ideolojik savaşla gelişen Marksist akım, kısa süre içinde partileşmiş ve RSDİP’i kurmuştur. RSDİP’te ise yaklaşan devrim hakkında tahlil yapmaya girişmiş üç ana isim mevcuttur: Plehanov, Lenin, Troçki.

Plehanov, Rusya’nın önündeki devrimin burjuva demokratik devrim olduğunu, burjuva demokratik devrimin karakteri gereği de Rus liberal burjuvazisi tarafından yönetilmesi gerektiğini ve iktidarın Rus liberal burjuvazisine geçmesi gerektiğini savunmuştur. Demokratik devrim tamamlandıktan sonra RSDİP ana faktör olacak ve barışçıl yoldan sosyalizme yürünecektir, ona göre.

Lenin’in devrim tahlili, Plehanov’unki gibi Rusya’nın küçük burjuva bir ülke olmasına, emek-sermaye çelişkisinin ana çelişki olmasına rağmen, feodal tarzda ağa ve serf arasındaki çelişkinin azımsanmayacak derecede önemli olmasına dayanıyordu. Yani Lenin için demokratik devrim döneminin yaşanması lazımdı, kendi sözleriyle, bu devrimin öncesi feodal sefalet, sonrası ise sosyalizm için savaşım dönemi olacaktı. Lenin, Rusya’da liberal burjuvazinin bu devrimi yapamayacağını çünkü hâkim aristokrasiyle uyum içinde olduğunu ve liberal burjuvazinin Çarlık’la ters düşmesinin tek nedeninin Çarlığın sert yöntemler kullanıp halkı ayaklanmaya itmesi olduğunu söyler. Yani özünde liberal burjuvazi, devrimci değildir. Burada görev, yoksul köylülere (nüfusun çoğuna) ve işçilere düşüyor, demokratik devrimin iki ana gücü bunlardı. Lenin’in devrim teorisinin en önemli özelliğiyse demokratik devrim ve sosyalist devrim arasına set koymamaktı, birinin diğerine kesintisiz dönüşümü şarttı.

“Avrupa’da sosyal-demokrat çalışmanın gerçek siyasal içeriği, devlette tüm egemenliği elinde tutan burjuvaziye karşı, proletaryayı iktidar savaşımına hazırlamaktır. Rusya’da ise sorun, henüz sadece modern bir burjuva devleti yaratmaktır. Bu devlet, (çarlığın demokrasi üzerinde zafer elde etmesi durumunda) bir junker monarşisine ya da (demokrasinin çarlık üzerinde zafer kazanması durumunda) köylü burjuva demokratik cumhuriyetine benzeyecektir. Bugünkü Rusya’da demokrasinin zafer kazanması, ancak, köylü yığınlarının, hain liberallerin değil, ama devrimci proletaryanın önderliği ardından gitmeleriyle mümkündür. Tarih henüz bu soru hakkında kararını vermiş değil. Rusya’da henüz burjuva devrimleri tamamlanmamıştır.”[1]

[Vladimir Lenin, “Rusya’da Parti-İçi Savaşımın Tarihsel Anlamı”]

Plehanov ve Lenin, Rusya’nın küçük burjuva bir ülke olması ve azımsanmayacak feodal çelişkilerin varlığından yola çıkıyorlar ama birisi devrimci, birisi ise karşı-devrimci bir pozisyon alıyor.

Troçki ise burjuva demokratik devrimler çağında olan Rusya’yı gelişmiş bir Avrupa ülkesiyle karıştırarak, kendi yolunu formüle etmeye çalışıyordu. Troçki’nin Rusya tahlili ve başarısız olan Sürekli Devrim teorisi aslında Aleksandr Parvus’tan çokça etkilenmişti ve özgün değildi, Lenin, bu durumla çokça alay ederdi. Troçki, tek bir çırpıda gerçekleşecek sosyalist devrime bel bağlayan ve tarihsel aşamaları atlamak isteyen biriydi. O günün Rusya’sının çelişkilerini Avrupa’daki sosyalist devrim yöntemiyle çözmek istiyordu, Rusya’nın özgül koşulları onun umrunda değildi. Sürekli devrimin özü budur, Troçki köylülüğün rolünü reddediyordu ve gelişmiş kapitalist ülkelerde uygulanacak devrim stratejisini Rusya’ya uyarlamaya çalışıyordu. Lenin’e göre Troçki, Rusya’yı tahlil edemeyen yarı-Menşeviğin tekiydi.

“Hem Martov hem de Troçki, burjuva devrimini gerçekleştirmekte olan Rusya’yı, bu devrimleri çoktan kapatmış olan Avrupa ile kıyaslayarak farklı türden tarihsel dönemleri aynı kefeye koyuyorlar.”

[Vladimir Lenin, “Rusya’da Parti-İçi Savaşımın Tarihsel Anlamı”]

“Troçki’nin özgün teorisi, Bolşeviklerden kararlı bir proleter devrimci mücadele ve siyasi iktidarın proletarya tarafından fethedilmesi çağrısını, Menşeviklerden ise köylülüğün rolünün “reddedilmesini” ödünç almıştır.”[2]

[Vladimir Lenin, “On the Two Lines in the Revolution”]

Lenin ve Troçki Aynı Çizgiye mi Geldi?

Üç çizgiyi anladığımıza göre, tarihleri biraz ileri alalım ve 1917’ye gidelim. Tüm Troçkist yalancıların en büyük yalanı bu yılda yaşananlar hakkındadır, onlara göre Lenin, 1917’de Troçki’ye hak vermiş, Nisan Tezleri ile de bunu tescillemiştir.

Birincisi, Lenin’e göre, 1917’de Rusya hâlâ küçük-burjuva bir ülkedir[3] buradan da anlaşılacağı üzere, tahlilinden bir geri dönüş söz konusu değildir. Öte yandan, Troçki tarafında da yapılan yanlış tahlilden geri dönüş söz konusu değildir.

1917 yılına gelindiğinde Rusya’da devrim olmuş, Çar baştan indirilmiş ve birbiriyle iç içe geçmiş iki hükümet ortaya çıkmıştı: burjuva hükümeti ile işçilerin ve köylülerin demokratik diktatörlüğü (İKDD). İKDD’nin ortaya çıkışı, teoride zaten yazılıp çizilmiş, tartışılmış, öngörülmüştü fakat ortaya çıkan İKDD, hayal edilenden farklı bir şekilde, ikili iktidar biçiminde var olmuştu. Lenin, bu durumu “hayat yeşil, teori ise gridir” diyerek açıklar. Ortaya ikili iktidar biçiminde çıkan İKDD, her geçen gün kendi isteğiyle burjuva hükümetine teslim oluyor, kontrolünü kaybediyordu.

"Örneğin Bolşevizmin eski "formülleri"ni tümlemeyi ve düzeltmeyi bilmek gerek, çünkü ortaya çıkmış olduğu gibi bunlar gerçi genelde doğruydu, ama somutta gerçekleşmesinin başka türlü olduğu görüldü. İkili iktidarı önceden hiç kimse düşünmedi ve düşünemezdi.”

[Lenin, “İkili İktidar Üzerine”]

Bu iki iktidarın birisi Rus liberal burjuvazisini, diğeri ise işçi, asker ve köylülüğü temsil ediyordu. Peki Sovyetler, neden her geçen gün teslim oluyordu? Çünkü Sovyetler’de çoğunluk, ilk başta Menşevik ve SR’larda bulunuyordu, bunun nedenini ise Lenin, politik deneyimi olmayan milyonlarca insanın uyanıp politik eyleme girişmesine dayandırır. Bu insanlar, çoğunlukla burjuvazi ve proletarya arasında yer alan esnaflar, yoksul köylüler ve köylülükten işçiliğe yeni geçmiş kişilerdi ve Menşevik-SR küçük burjuva görüşü onları zehirlemişti. Küçük burjuva görüşü yalnızca aradaki yığınları değil bilinçli proletaryayı bile birçok bakımdan ezip geçmiş ve sovyetlerde üstünlüğü elde etmişti. Yetkiyi ele alan hain Menşevik-SR’lar, ilk günden burjuvazi ve toprak ağalarıyla anlaşmaya varıp burjuva hükümetini kurmuş, “köylüye toprak” ve “emperyalist savaşa son” gibi sloganları umursamaz olmuşlardı. Devrimin ilk zamanlardaki başarısının sarhoşluğuna kapılan geniş halk yığınları, Menşevik-SR’lara kanmışlar, burjuva hükümetinin sovyetlerin işleyişine zarar vermeyeceğini sanarak, devlet iktidarını burjuvaziye teslim etmeye razı olmuşlardı. Artık Bolşevik partisinin önünde burjuva hükümetinin emperyalist niteliğini, Menşevik-SR’ların ihanetini ve devrim daha ileriye gitmedikçe köylülerin toprağa ve barışa kavuşamayacağını yığınlar arasında sabırlı bir çalışmayla anlatma görevi vardı.

Lenin Rusya’ya geldiğinde durumu gördü ve İKDD’nin gerçekleştiğini fakat ikili iktidar biçiminde var olduğunu ve teslim olmaya başladığını, bu ikili iktidar durumundan dolayı sürmekte olan köylülüğün devriminin hâlâ tam olarak tamamlanamadığını, demokratik devrimin tam anlamda yalnızca İKDD’yi günden güne yok eden burjuva hükümetin ve burjuva hükümeti emperyalist savaşta savunma politikasının reddiyle ve devlet iktidarının sovyetlere aktarılmasını gerektiren bir proleter devrimle tamamlanacağını söyledi. Öncesinde söylediği gibi İKDD’nin sonrasının proleter devrim olacağını ve ikisinin arasında set olmayacağını söyledi. Nisan Tezleri’ni kaleme aldı ve o meşhur çağrıyı yaptı: “Tüm iktidar sovyetlere!”

“İşçiler, Çarlığa karşı yürüttüğünüz İç Savaş'ta, proleter ve halk kahramanlığının eşsiz örneklerini verdiniz. Şimdi, devrimin ikinci aşamasında da, sizi zafere ulaştıracak yolları açmak için proleter örgütlenmenin ve tüm halkı örgütlendirmenin eşsiz örneklerini vermelisiniz!”

[Lenin, “Uzaktan Mektuplar”]

Lenin, zaten İki Taktik’te proletaryanın Çarlığı devirdikten sonra sosyalist devrimi gerçekleştirmeye koyulacağını söylemişti. Nisan Tezleri’ndeki yenilik, bu tezlerin sosyalist devrime geçişin ilk adımları için teorik temele dayanan somut bir plan getirmiş olmasıydı. Somutluğunu 1917’de yaşananlardan, yani İKDD’nin teslimiyete sürüklenen ikili iktidar durumundan ve hâlâ tam anlamıyla tamamlanmamış olan köylülüğün demokratik devriminin hesaba katılmasından alıyordu. Bunları hesaba katmasa 20 yıldır sosyalist devrim için çığırtkanlık yapan Troçki gibi köylülüğün rolünü yok sayan sıçramacı sosyalist devrimci anlayışı benimsemiş olurdu. İşte fark budur, Troçki, başından beri tahlilini yanlış kurarak yanlış programlar ortaya koymuştur. Lenin ise İki Taktik ile Nisan Tezleri arasındaki süreklilikte görülebileceği gibi değişen Rusya’yı, yani 1917 Rusya’sını tahlil etmiş, somut görevleri önümüze koymuştur. Lenin, birden “aydınlanma” yaşayıp Troçki’nin sıçramacı anlayışına kaymamıştır, anlatılanın aksine. İKDD’nin ilerisine yürünüp devrim ilerletilecektir ama köylülük ve küçük-burjuva tabakalar yok sayılmayacaktır, onların kurtuluşu da burjuva hükümetinden kurtulmaktan geçmektedir. İşte İki Taktik ve Nisan Tezleri arasındaki diyalektik budur.

İşte Lenin’in bu çıkışı Parti’nin sağ kanadında Troçkizm olarak yorumlandı ve Kamenev Lenin’e “köylülüğün rolünü reddedip tarihsel aşamaları atlamak istemek” ithamında bulundu. İşte o kilit makale bunun üzerine yazıldı: Taktik Üzerine Mektuplar. Bu makale, sağ kanada Lenin’in kendisinin Troçkizme saplanmadığını anlattığı makaledir.

“Fakat sübjektivizme düşme, köylü hareketinin henüz sonuçlandırmadığı burjuva-demokratik karakterli tamamlanmamış devrim üzerinden sosyalist devrime ‘sıçrama’ isteğine düşme tehlikesi altında değil miyiz?

Eğer: ‘Çar’a hayır, gelsin işçi hükümeti’ deseydim, bu tehlikenin tehdidi altında olurdum. Fakat ben bunu söylemedim, ben başka bir şey söyledim. Ben, Rusya’da (burjuva hükümeti bir yana bırakılırsa), İşçi, Kır İşçisi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri dışında başka bir hükümetin olamayacağını söyledim. Rusya’da iktidarın şimdi, Guçkov ve Lvov’dan ancak bu Sovyetler’e geçebileceğini söyledim. Bunlarda ise tam da köylülük ağırlıktadır, askerler ağırlıktadır, bilimsel, Marksist bir terim kullanmak ve günlük yaşamın alışılmış, darkafalı mesleki tanımı yerine sınıf karakterini vurgulamak gerekirse, küçük-burjuvazi ağırlıktadır.

Tezlerimde, henüz aşılmamış köylü ya da genelde küçük-burjuva hareketinin her türlü atlanışına karşı, bir işçi hükümeti tarafından “iktidarın ele geçirilmesi”yle her türlü oyuna karşı, her türlü Blankist maceraya karşı kendimi kesinlikle güvenceye aldım, çünkü doğrudan Paris Komünü deneyimine işaret ettim.”

[Lenin, “Taktik Üzerine Mektuplar”]

İşte bu makale, mükemmel bir yanıt. “Ben, Troçki gibi somut durumun somut tahlilini yapmadan sosyalist devrim çığırtkanlığı yapmıyorum, İKDD gerçekliğe kavuşmuştur ve bu açıdan demokratik devrim tamamlanmıştır fakat beklenmeyen biçimde İKDD, ikili iktidar biçiminde var olmuş, burjuva hükümete teslim olmaya başlamıştır ve bu yüzden köylülüğün demokratik devrimdeki taleplerini çözümlendirememiştir” der Lenin. Bu yüzden “İKDD’nin ilerisi olan sosyalist devrimde köylülüğün varlığı, talebi reddedilemez ve bundan dolayı saf bir işçi hükümeti savunulamaz. Bunu savunmak Troçkizm, yani sosyalizme sıçramacılık olur” der Lenin özetle.

Lenin burada açık açık söylemez ama “Çar’a hayır, gelsin işçi hükümeti” sloganı Troçki ve onun sıçramacı sosyalist devrimci anlayışına aittir. Başka bir makalede bunun Troçki’ye ait olduğunu söyler:

“Troçkizm: ‘Çar’a hayır, yaşasın işçi hükümeti.’ Bu yanlıştır. Bir küçük burjuvazi mevcuttur ve bu göz ardı edilemez. Ancak o (küçük burjuvazi) iki parçadan oluşur. Bu iki parçadan daha yoksul olanı, işçi sınıfının yanındadır.”[4]

[Lenin, “The Petrograd City Conference of the R.S.D.L.P. (Bolsheviks)”]

Yani Troçki, 20 yıldır aynı sıçramacı çizgiyi savunurken, Lenin gerçekliğe dönüşen İKDD’yi tahlil eder ve çözümlenmeyen çelişkilerden İKDD’nin sonrası olan devrimin saf bir işçi hükümeti olmayacağını geniş halk kitlelerini ilgilendirdiğini savunur.

Lenin’e göre İKDD, devlet erki konusunda gerçekleşmiş ve burjuva hükümetle iç içe geçmiştir ama bu yüzden toprak sorunu gibi sorunları çözememiş, burjuva hükümete teslim olduğu için de çözemeyecektir. Ama Kamenev, demokratik sorunların çözülmesini teslimiyeti ilerletmekte, burjuva hükümetinin varlığını kabul edip sadece baskı yapmakta ve sosyalizme doğru ilerlemeyi reddetmekte, yani “İKDD’yi tamamlamak”ta görmüştür ve sorunlar çözülmeden sosyalist devrime yürünemeyeceğini savunur. Lenin ise gerçekleştirilememiş demokratik görevlerin burjuva hükümetiyle iç içe geçmiş İKDD tarafından İKDD teslim olduğu için gerçekleştirilemeyeceğini, oturup gerçekleşmesi için beklemenin veya burjuva hükümetine gerçekleştirilmesi yönünde baskı yapmanın hiçbir işe yaramayacağını, sadece burjuva hükümetinin İKDD’yi tamamen sönümlemesi için zaman kazanmasına yarayacağını, demokratik görevlerin ancak burjuva hükümetini yıkıp sosyalist devrime yürünerek gerçekleştirilebileceğini çünkü büyük toprak sahiplerine karşı tam zaferin elde edilmesinin aynı zamanda köyde proleter devrime kaçınılmaz geçişi doğuracağını, köylü devriminin tamamlanmasının günümüz koşullarında ancak proleter devrimin tamamlanmasının yan ürünü olarak bu devrimle iç içe geçerek başarılabileceğini söyler. İKDD, devlet erki bakımından gerçekleşmiş ama teslimiyetten dolayı gerçekleştiremediği köylülüğün devrimini miras bırakmıştı, sosyalist devrime yürünürken bu unutulmamalıydı ve yan ürün olarak tamamlanmalıydı işçi, köylü ve asker hükümeti tarafından. Yan ürün olarak tamamlamayı satrançtaki geçerken alma (en passant) kuralına benzetebiliriz. Köylü devriminin atlanmaması için Kamenev’in istediği gibi uzun soluklu İKDD döneminin yaşanması gerekmiyordu çünkü varolan İKDD, zaten uzun süreli var olamayacaktı, ilk günden teslim olmaya başlamıştı ve bu yüzden demokratik görevleri de tamamlayamamıştı. Eninde sonunda iki iktidardan biri galip gelecekti.

En önemli nokta şudur: Lenin’in sosyalist devrime yürümek istemesi,, demek değildir ki Lenin, sonuçlanmamış köylü devrimini atlayıp işçi hükümeti sloganını haykırıyor, yani Troçkizme yani sosyalist sıçramacılığa geçiş yapıyor. Böyle bir atlanmaya karşı Lenin, güvenceyi, köylü kitlelerinin temsilcilerini bağrında toplayan ve proletaryayı proletarya devrimi yolunda köylü devriminin önderi olarak bu kitlenin başına geçiren sovyetlerin tek başına iktidarı şiarında görüyordu. Taktik Üzerine Mektuplar’daki alıntı şimdi okuyucumuz için açıklığa kavuşmuştur diye umuyoruz. İki Taktik ve Nisan Tezleri arasındaki diyalektik ilişki özetle budur. Lenin, yanlış olduğunu anlayıp Troçkizme dönmemiştir, bazılarının anlatısına göre.

Artık daha fazla söze ihtiyaç var mı? “Cidden Tezlerimde (Nisan Tezleri) köylülüğün yok sayılması ve iktidarın işçi hükümeti tarafından ele geçirilmesine yani Troçkizme yani sürekli devrime yani sosyalizme sıçramacılığa yer vermedim, ikili iktidar biçiminde var olmuş ve her geçen gün teslim olan bu yüzden de köylülüğün devrimini tamamlayamayacak olan İKDD’nin ikili durumunu kabullenen ‘devrimini sonuna kadar sürdüme’yi ki teslimiyetten dolayı bu imkânsızdır, savunan Kamenev’e karşı çıkıp yığınların proletarya önderliğindeki sovyet iktidarını ve ancak bu iktidarın sosyalist devrimle birlikte yan ürün olarak köylülüğün devrimini tamamlayabileceğini savundum” diyen birisi, Nisan Tezleri’nde nasıl Troçki ile aynı çizgiye gelmiş olabilir? Daha ne kadar bu kanıtları göz ardı edeceksiniz ve yalanlar söylemeye devam edeceksiniz?

Nisan Tezleri ve yan metinler, ikili iktidarla birlikte İKDD’nin burjuva hükümetiyle iç içe geçtiğini ve İKDD’nin teslim olduğunu, bu yüzden köylülüğün devriminin görevlerini yerine getiremeyeceğini göremeyen, burjuva hükümetinin “İKDD onu denetlediği ölçüde” desteklenmesini savunan, savaş burjuva hükümet tarafından sonlandırılana kadar savaşın canla başla sürdürülmesi gerektiğini düşünen, İKDD, henüz sonuçlanmadığı için proleter devrime geçiş sorununu uzak bir geleceğin sorunu olarak gören Sağ Oportünist Kamenev ilee köylülüğün rolünü reddeden, köylülüğün tamamlanmamış devriminin atlanmasını isteyen sıçramacı Sol Oportünist Troçki’ye mükemmel bir yanıttır. Leninist çizginin mükemmel bir örneğidir. Taktik Üzerine Mektuplar ise sağ kanada Lenin’in sol oportünist kanada geçmediğini anlatma çabasıdır.

Troçkistler ve Kamenev, İki Taktik ve Nisan Tezleri arasındaki diyalektik ilişkiyi anlamamış, somut durumun somut tahlilini yapan Lenin’e birisi saldırmak diğeri sahiplenmek için Sürekli Devrim teorisine yakınlaştığını, benimsediğini iddia etmişlerdir. Sağ oportünizm ve sol oportünizm, bir madalyonun iki farklı yüzüdür ve nihayetinde aynı şeye hizmet ederler.

“Kim Neyi Savundu?” Tablosu

Kamenev: “Eski Bolşevik” tezleri savunduğunu iddia ederek, demokratik devrimin (veya İKDD) henüz sonuçlanmadığını, İKDD’nin sonuna kadar götürülmesi gerektiğini ve ancak o zaman sosyalist devrim aşamasına geçileceğini savundu. 1917’yi 1917’de gerçekleşenlere bakarak değil, 1905’e bakarak yorumladı. İkili İktidar durumunu yorumlayamadı ve burjuva hükümetinin “denetlendiği” ölçüde desteklenmesini gerektiğini, ayrıca savaşın devam etmesi gerektiğini söyledi.

Troçki: En başından beri burjuva demokratik devrimin atlanışını, bir çırpıda gerçekleşecek olan sosyalist devrimi savundu ve Rusya’yı açıkça tahlil edemedi.

Lenin: İKDD’nin gerçekleştiğini fakat ikili iktidar biçiminde var olduğunu, her geçen gün burjuva hükümete teslim olduğunu ve bu yüzden köylülüğün devrimini tamamlayamayacak olduğunu söyledi. İKDD, devlet erki konusunda gerçekleşmişti fakat köylülüğün demokratik devrimi henüz sonuçlanmamıştı ve İKDD, ikili iktidar durumundan dolayı teslim olduğu için de köylülüğün devrimini sonuçlandıramazdı. Devrimin ilk aşaması devlet erki açısından sonuçlanmış, iktidar başka bir sınıfın eline geçmişti ve artık ikinci aşamaya geçilecekti fakat köylülüğün tamamlanmayan devrimi yok sayılamazdı. Lenin, sosyalizme sıçramacılığa ve köylülüğün henüz sonuçlanmamış devriminin atlanmasına yani Troçkizme karşı “işçi hükümeti”ni değil, proletaryanın, köylülüğün ve askerlerin hükümetini savunarak ve bu hükümetin tek başına iktidarı ele alıp sosyalist devrime yürümesini ve dolaylı, yan ürün olarak köylülüğün devrimini tamamlanmasını savunarak kendini güvenceye aldı. Ne sağcı Kamenev ne de solcu Troçki’ye uymuştu. O, 1917’de ortaya çıkan benzersiz durumu analiz etti ve mücadele programını Parti’nin önüne koydu.

Mert Ali
17 Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] V. I. Lenin, “Rusya'da Parti-İçi Savaşımın Tarihsel Anlamı”, 12 Mayıs 1911, Anadolu Sanat.

[2] V. I. Lenin, “On the Two Lines in the Revolution”, 20 Kasım 1915, MIA.

[3] V. I. Lenin, Seçme Eserler, “Devrimin Görevleri”, 6. Cilt, İnter Yayınları. “Rusya küçük-burjuva bir ülkedir. Nüfusun muazzam yoğunluğu bu sınıfa mensuptur.”

[4] V. I. Lenin, “The Petrograd City Conference of the R.S.D.L.P. (Bolsheviks)”, 27 Nisan-5 Mayıs 1917, MIA.

06 Nisan 2026

Rezistansı Bulmak



Yalçın Hoca’nın “Sabetayizm” çalışmalarının bu döneme oturtularak incelenmesi açıklayıcı olabilir.

İki hapisliği arasında, 2000’lerin başları İzmir’e bir konferans için gelmişti. Bornova-Ulusoy terminalinden Ankara’ya yolcu etmek üzere çay içip beklerken dayanamayıp biraz tepkisel bir biçimde birden, “Nereden çıktı bu Sabetayizm be Hocam, sınıfsal bakışın altı biraz oyulmuyor mu?” deyivermiştim.

Bilimsel ve politik bir gücün, uğraştığı nesnesine en coşkulu halinde bile mesafe koyabilme yeteneğinden çıktığını gösteren cevabı çok ilginçti. Çok sakince bardağından bir yudum almış, uzaklara bakar gibi gözü sabitlenmiş ve normalde pek işitmediğimiz halde bir hapishane anısını anlatmaya başlamıştı:

“Eylül darbesinden sonra Sultanahmet’te koşullar çok kötüydü, bölük bölük solcu koğuşlarımıza getirilip boca ediliyordu. Bir yandan cezaevinde tek tip giysi atıp duruyorlar önümüze; bunun için biz de iç çamaşırlarıyla direniyoruz; üstümüzdekileri alıyorlar ama verdiklerini biz giymiyoruz; üşüyoruz, kış, ama direnişi kimse bozmuyor. Sonra kalabalık koğuşun içinde biri kalktı, o atlet donlu haliyle duvarları yoklamaya başladı. Aklını yitirmiş biri ya da performatif bir gösteri yapan dansçı gibi duvarları okşuyor, tıklıyor, dinliyordu. Yanımdakine ‘Ne yapıyor?’ der gibi bakınca, ‘Hocam, daha önce yatanlardan haber geldi, burada bir zula varmış, onu bulmaya çalışıyor.’ dedi. Nefesimizi tutmuş, onu izliyorduk. Bir-iki saat sonra birisinin omzuna çıkıp yukarı yerleri okşarken birden ‘Buldum’ diye gürledi. Gerçekten tıkladığı yerin arkası boş gibiydi, tok bir ses geliyordu. Neyse, dikkatle ve tekrar kapatınca belli olmayacak şekilde duvara cerrahi bir işlem uyguladılar. Oyuğun içinden kablonun ucuna bağlanmış metal bir iletken çıktı. Yanımdaki yoldaş, hemen bunun bir rezistans olduğunu söyledi. Sonra bununla su ısıtıldı, buharlı bir sistem kuruldu, bir zafer çorbası yapıldı, hastalar iyileşip ayağa kalktı, direnişe büyük bir güç geldi.

Hasip, bütün sendikaları düşürdüler, partileri dağıttılar, yasaları ilga ettiler, öğretmenleri bayağılaştırdılar, Üniversiteleri boşalttılar, işçi sınıfını her şeye razı hale getirdiler; ne yapayım? Ya direnişi bırakacağım, ya boş boş direniyormuş gibi yaparak klasik lafları çiğneyeceğim ya da Sultanahmet’te gördüğüm deli direnişçi gibi kör duvarlarda bir rezistans bulacağım.

Ölene kadar teslim olmayacaksak, egemenleri rahatsız edecek, onların başına fırlatacak, yoksullarda yeniden bir araya gelme fikri oluşturacak yeni bir şey bulmak zorundayız.”

Egemenlerin hepsinin birbiriyle akrabalığını ortaya koyuyoruz. Sınıfsallığı oymak değil de dürtmek diyebilirsin” dedi. Sonra bize sarılıp otobüsüne bindi.

Hasip Akgül
7 Mart 2021
Kaynak

28 Şubat 2026

, , ,

Emperyalist ve Siyonist Saldırılara Karşı Direnişin Yanındayız



Katil İsrail ve en büyük destekçisi Amerika, bölgemizdeki emperyalizm ve siyonizm karşıtı direnişi boğmak için yürüttüğü savaşında yeni bir perde daha açtı.

Bu sabah saatlerinde, İran’ın başkenti Tahran’a saldırılar gerçekleştirdiler. İran da Tel Aviv’i ve Körfez’deki ABD üslerini hedef aldı.

Biz, ABD-İsrail saldırganlığına, bu azgınlığı mümkün kılan bölgesel işbirlikçilerine karşı İran’ın ve antiemperyalist mücadelenin yanındayız.

Gazze’yi tehcir ve soykırımla ortadan kaldırmaya çalışan, Filistin’i ablukaya alan ve bölgeyi kan gölüne çeviren küresel düzene karşı derhal harekete geçme çağrımızı tekrarlıyoruz.

Türkiye’deki iktidara sesleniyoruz: ABD ve NATO üslerini kapatın!

Emperyalist yayılmacılığın üssü ve taşeronu olmayın.

Bu üsler, daha önceki saldırılarda direnişe karşı kullanıldığı gibi bu saldırılarda da kullanılacaktır.

Engellenmeyen petrol sevkiyatı nedeniyle İsrail'e yaklaşık 2 milyon varil ham petrol sadece bir ay içinde gönderildi. Siyonistlere petrol sevkiyatının derhal kesilmesi talebimizi tekrarlıyoruz.

Diğer taraftan İsrail ordusunda görev yapan çifte vatandaşlar ifşa edilmiş olmasına karşın herhangi bir somut yaptırım kararı hâlâ alınmadı. İşgalci çetenin askerliğini yapanlara karşı ivedilikle yaptırımlar uygulanmalıdır.

Bugün, kınama açıklamaları yetmez. Bugün, soykırımcı emperyalistlere karşı bedel ödeyenlerle birlikte bedel ödeme zamanıdır.

STK’lara sesleniyoruz:

Siyonistlere tam ambargo uygulama talebini yükseltin, İsrail’e petrol sevkiyatı dâhil tüm tedariğin durması için mücadele edin.

Halkımıza sesleniyoruz:

Bugün Gazze’yi, İran’ı, Lübnan’ı, Yemen’i vuran emperyalist kuşatma, gün gelecek savaşı evimize getirecek.

Direnişin yanında olalım, siyonistlerin taşeronu olanlardan birlikte hesap soralım.

Bugün tarafsızlık yoktur. Ya soykırımı finanse eden küresel düzenin safında durulur ya da bu düzeni reddeden halkların direnişinde yer alınır!

Biz buradayız ve açıkça söylüyoruz:

Emperyalizme, siyonizme ve onların bölgedeki işbirlikçilerine karşı direnişin yanındayız. Yaşasın Küresel İntifada!

Direniş Çadırı
28 Şubat 2026
Kaynak

15 Şubat 2026

,

Öcalan Kardeşim


Ulus olmak, düşman ulusu bulmakla başlıyor. Ne yazık, her ulus, doğarken, düşman ulusunu yaratıyor; Fransızların Alman, Almanların Fransız düşmanhğı, bütün uygarlık gösterilerine karşın, derinden derine bugüne kadar sürüyor.

Türkler, ulusal gelir açısından olmasa da düşman ulus yaratmada zengindirler. İşe bir değil, üç düşman ulus ile başlıyorlar. Rus ya da “Moskof” düşmanlığı büyük geliyor; buna karşın Türk ulusçuluğunun oluşum döneminde, Türkiye’de yanlışlıkla “Yunan” veya “Rum” denilen Elen ve Ermeni düşmanlıkları ön plana çıkıyor. Türk şairleri “soyum ırkım uludur” türünden şiirler yazarken, Türk yönetenleri de Elen ve Ermenilerin bir bölümünü doğdukları topraklardan sürmeye hazırlanıyorlar; şiir ile askeri hareketin tarihsel çakışması var.

Kürt ulusçuluğunun sıçramasında bir düşman ulus görmüyorum.

Bunda Öcalan kardeşimin rolünü görüyorum.

Zordur; ulusun oluşumunda düşman ulus büyük bir kolaylığa işaret ediyor. Düşman ulus, sırlı bir ayna oluyor; bir başka ulusu örtüyor. Ulus, bu sırlı aynada gördükleriyle kavga ederek kendisini buluyor, biçimlendiriyor ve yükseliyor.

Doğumundan önce ulusal kimlik, mutlaka bir başka ulusun işgali altındadır. Kavga bunun için gerekiyor. Kavga var ve görülüyor. Ancak Kürt ulusal rönesansı, ilerlemesini, kotaya değil, zora dayandırıyor ve bir düşman ulus yaratmaktan özenle kaçınıyor, pek görülmeyen budur.

Yakın zaman Türkiye tarihinde üç önemli isim ortaya çıkıyor: İkinci Mahmut, İkinci Hamit ve Mustafa Kemal... Kemalizmin acımasız bombardımanı içinde yetişen kuşaklar için üç ismin birbirinin devamı olduğunu ve özde bir ve aynı sayılmaları gerektiğini kabul etmek de pek zor görünüyor. Her üçü de Kürt politikasında önemli isimdirler. Mahmut çok dinli ve çok uluslu merkezi bir imparatorluk yaratmak istiyor. Kürt feodalleriyle çatışıyor. Yapmak istediği, Kürdistan’ın ikinci fethidir, içine girmeye çalışıyor ve bunun için kırıyor. Наmit imparatorluğun aczini görüyor, yapmak istediği, çok uluslu ancak tek dinli bir imparatorluktur. Artık Kürt prensleri geride kalmıştır ve Kürt aşiret liderlerini kendisine bağlayarak Ermeniliği ortadan kaldırmayı planlıyor. Hamidiye Alaylarında topladığı Kürt aşiret liderlerine güveniyor.

Mustafa Kemal’in kişisel tarihi, sık sık ve ilkesiz dönüşlerin tarihidir. Samsun’a Ekim Devrimi’nden esinlenen şûraları ve Kürt hareketliliğini bastırma göreviyle çıkıyor. Amasya’ya gelince, görev kağıdında yazılanları bir kenara atıp bir yandan örgütlenmeye başlayan Kürt mukavemeti ile birleşmeye ve diğer yandan da Kürt liderlerini bu mukavemetle kaynaştırmaya yöneliyor. Kürt aşiret liderleri, eninde sonunda Türk önderliğinde bir ortak kurtuluşa katılmak konusunda istek gösteriyorlar.

Mustafa Kemal’in başarısı, kurtuluş hareketini Elen ve Ermeni karşıtlığı ile Kürt ortaklığına oturtmasındadır. Apo kardeşim, Akademi’de okutulan ders notlarında bunun önemine işaret ediyor. Katılıyorum. Türk liderleri, bir süre bu ortaklığa bağlı kalıyorlar. 1924 Anayasası, ilk ciddi ve önemli ayrılık işaretidir. 1924 Anayasası, “resmi dil” tanımını getiriyor ve böylece Kürtçe, yasaklanmamakla birlikte, kamusal örgütlenmede yönetimin dışına çıkarılmış oluyor.

Hamidiye Komutanlarından Albay Cibranlı Halit’in liderliğinde başlayan, ancak Halit’in erken yakalanarak safdışı kalmasıyla, Şeyh Sait’in hazırlıksız yönetimine kalan başkaldırıda, Kürtçenin yönetimin dışına çıkarılmasının önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum.

Kemal Türk liderleri arasında uzağa en az ve yakına en çok bakanlardan birisidir. Başkaldırının tüm hazırlıksızlığına karşın, yayılmasından da telaşlanarak, hiç sözünü etmediği bir politikaya açılıyor. “Türkifikasyon”, bundan sonra Kemalizmin temel politikasıdır. Kürt kimliği yeniden zaptediliyor. Hamit-Jöntürk politikasında Ermenilerin doğdukları topraklardan kazınmalarına karşılık, Türkifikasyon sürecinde Kürtlerin kimliklerinin kazınması yöntemi izleniyor; daha “ince” ve daha “gelişmiş” olduğunu kabul etmek zorunluluğu var.

Öcalan kardeşimin liderliğinde başlayan ve süren Kürt başkaldırısı, Sait’inkinden bu yana ve Sait’in ki de dâhil Kürt başkaldırılarının en kapsamlısı ve en uzun tarihlisi oluyor. 1991 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay Başkanı karşılaştığı askeri durumu savaş terminolojisiyle dillendirmek gereğini duyuyor. Bunda Kürt silahlı hareketliliğinin gerilla aşamasını geride bırakarak, partizan savaşları düzeyine gelişini kabul ihtiyacı kadar, karşılaşılan durumun askerlik açısımdan kolay ve yakın bir çözümün imkânsızlığını anlatma isteği de rol oynuyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk askerlik sanatı ve imkânları konusunda abartmalı edebiyattan kaynaklanacak bir erken hayal kırıklığı karşısında hem kendisini korumak ve hem de uyarıcı olmak durumunda kalıyor; bunu yapıyor. Kürt silahlı hareketi, Kürt hareketliliğinin merkezindedir, bundan ibaret olmadığı kesindir. Kürt hareketliliği içinde Partiya Karkaren Kürdistan’ın etkisi ve rolü süratle artmakla birlikte, bununla sınırlı kalmadığı da biliniyor. Ancak hemen hemen tümünde görünen, bir Türk düşmanlığının olmayışıdır. Nesnel ve tarihsel nedenler bir yana, Kürt yükselişinin büyük bir kolaylık ve doğallıkla Türk karşıtlığına dayandırılması imkân dâhilindeyken bundan büyük bir titizlikle uzak durulduğu görülüyor; üzerinde durulmalıdır.

Türkifikasyonun ağır baskısı ve sonuçları, eşitsiz gelişme yasasının bir kez daha kendisini duyurmasına neden oluyor. Türkiye ayağında Kürt hareketliliği uzun süre uykudadır. Uyanmasında bir emekçi partisi sınırını aşamayan Türkiye İşçi Partisi’nin rolü büyüktür; yakın zaman Türkiye tarihinin bu en yığınsal emekçi partisinin Kürtçülük nedeniyle Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış olmasını dikkat çekici ve hatırlanmaya değer buluyorum. Bugün Kürt hareketliliğinin odağında Kürdistan İşçi Partisi’nin bulunmasını da aynı ölçüde düşündürücü sayıyorum. Bu bir yana, Partiya Karkaren Kürdistan’ın bugün ulaştığı yerde Türkiye Halk Kurtuluş Partisi’yle THKO ve Kaypakkaya’nın yapmış oldukları başlangıçları da görüyorum. Başta Öcalan kardeşim, Kürt hareketliliğinin içinde olanların, bugün önünde bulunanların pek çoğu, ortak bir mücadele toprağından geliyorlar, bir anlamda bu başlangıçları eksikliklerini alıp tarihsel yörüngesine oturtarak mantıksal sınırlarına taşıyorlar. Önemlidir; Kürt silahlı rönesansında bir düşman ulus arayışından iradi ve planlı bir biçimde kaçışta ortak topraklarda başlamanın önemine inanıyorum. Ancak bu sürecin sadece bir yanıdır; diğer yanı ise doğumun doğasıdır. Doğum ve her doğum mutlaka acılı ve sancılı oluyor; her doğumda hem doğuran ve hem de doğan, mutlaka acı çekiyor ve mutlaka ağlıyor. Doğumda mutlaka kopan ya da koparılan bir göbekbağı vardır; taşla, makasla ya da dişle, ancak doğumun tamamlanması için mutlaka göbekbağının koparılması gerekiyor. Bunu her tarafta ve her cephede kolay ve erken doğum hayallerine kapilma ihtimalleri karşısında telaffuz etme gereğini duyuyorum. Var olan sürecin sonu değil, başlangıcıdır.

Ama sonuca ulaşacaktır.

Kendi yolunu açarak sonucuna ulaşacağı anlaşılıyor. Kürt yükselişi şu aşamada, kolayı değil, zoru seçiyor. Karşısına Türk halkını, Türk ulusunu değil, kısaca “TC” olarak ifade edilen bir örgütlenme biçimini, bir hukuk kurumunu ve bir siyasal yapıyı koyuyor. Daha da önemlisi, Kürt ulusal rönesansını, bir düşman ulus formülüne dayandırarak değil, kendisine dönerek gerçekleştirmek istiyor. Çok açık ve şaşırtıcı olan şudur: Abdullah Öcalan, en sert eleştirilerini Kürt halkına yöneltiyor. En acımasız görüşlerini Kürt aydınlarına çeviriyor. Bunda, çıplak ve kendi halinde bir kurtuluş yerine, mücadele içinde gelişme, değişme ve yenileşme kararlılığı görüyorum. Bu yan Kürt silahlı rönesansını, pek çok benzeri hareketten ve kurtuluş mücadelesinden ayırıyor. Kolay değil, zor bir yoldur.

Düşman ulus ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Öç almayı gereksizleştiriyor. Göbekbağı olmadan da ortaklık kapılarını açık tutuyor.

Öcalan kardeşim, “hepimize” öç aramayan ve öç almayan kardeşi hatırlatıyor.

Yalçın Küçük
Toplumsal Kurtuluş
Sayı 60, Ocak 1993, s. 22-23
Kaynak