İktibas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İktibas etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2026

,

Rus Devrimi’nde Lenin ve Troçki’nin Ayrılıkları

İki Taktik ve Nisan Tezleri Arasındaki Diyalektik İlişki


Rusya’da Taraflar

Rusya’da devrimin nasıl ve kimler tarafından yapılacağı konusunda birçok teorisyen ve grup, farklı tezler ortaya atmıştır. Narodnikler, Rusya’da kapitalizmin gelişimini idrak edememiş, kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı işçi sınıfını devrimin öncüsü olarak görmemiş, umutlarını köylülüğe ve proletaryasız gelişecek bir köylü devrimine bağlamışlar ve bu devrim için köylü kitlelerini örgütlemek yerine ki köylü kitleleri işçi sınıfı ile bağ kurmadıkları ve işçi sınıfının yönetimine girmedikleri zaman devrimci potansiyellerini gerçekleştiremezler, bireysel terörizme başvurmuşlardır. Marksist olmayan Narodnizm akımı, tarihi yapanların “tekil bireyler” olduğu yanılgısına kapılmıştır.

Öte yandan, Rusya’da Marksizm filizlenmeye başlamıştır. Narodnizme karşı verilen ideolojik savaşla gelişen Marksist akım, kısa süre içinde partileşmiş ve RSDİP’i kurmuştur. RSDİP’te ise yaklaşan devrim hakkında tahlil yapmaya girişmiş üç ana isim mevcuttur: Plehanov, Lenin, Troçki.

Plehanov, Rusya’nın önündeki devrimin burjuva demokratik devrim olduğunu, burjuva demokratik devrimin karakteri gereği de Rus liberal burjuvazisi tarafından yönetilmesi gerektiğini ve iktidarın Rus liberal burjuvazisine geçmesi gerektiğini savunmuştur. Demokratik devrim tamamlandıktan sonra RSDİP ana faktör olacak ve barışçıl yoldan sosyalizme yürünecektir, ona göre.

Lenin’in devrim tahlili, Plehanov’unki gibi Rusya’nın küçük burjuva bir ülke olmasına, emek-sermaye çelişkisinin ana çelişki olmasına rağmen, feodal tarzda ağa ve serf arasındaki çelişkinin azımsanmayacak derecede önemli olmasına dayanıyordu. Yani Lenin için demokratik devrim döneminin yaşanması lazımdı, kendi sözleriyle, bu devrimin öncesi feodal sefalet, sonrası ise sosyalizm için savaşım dönemi olacaktı. Lenin, Rusya’da liberal burjuvazinin bu devrimi yapamayacağını çünkü hâkim aristokrasiyle uyum içinde olduğunu ve liberal burjuvazinin Çarlık’la ters düşmesinin tek nedeninin Çarlığın sert yöntemler kullanıp halkı ayaklanmaya itmesi olduğunu söyler. Yani özünde liberal burjuvazi, devrimci değildir. Burada görev, yoksul köylülere (nüfusun çoğuna) ve işçilere düşüyor, demokratik devrimin iki ana gücü bunlardı. Lenin’in devrim teorisinin en önemli özelliğiyse demokratik devrim ve sosyalist devrim arasına set koymamaktı, birinin diğerine kesintisiz dönüşümü şarttı.

“Avrupa’da sosyal-demokrat çalışmanın gerçek siyasal içeriği, devlette tüm egemenliği elinde tutan burjuvaziye karşı, proletaryayı iktidar savaşımına hazırlamaktır. Rusya’da ise sorun, henüz sadece modern bir burjuva devleti yaratmaktır. Bu devlet, (çarlığın demokrasi üzerinde zafer elde etmesi durumunda) bir junker monarşisine ya da (demokrasinin çarlık üzerinde zafer kazanması durumunda) köylü burjuva demokratik cumhuriyetine benzeyecektir. Bugünkü Rusya’da demokrasinin zafer kazanması, ancak, köylü yığınlarının, hain liberallerin değil, ama devrimci proletaryanın önderliği ardından gitmeleriyle mümkündür. Tarih henüz bu soru hakkında kararını vermiş değil. Rusya’da henüz burjuva devrimleri tamamlanmamıştır.”[1]

[Vladimir Lenin, “Rusya’da Parti-İçi Savaşımın Tarihsel Anlamı”]

Plehanov ve Lenin, Rusya’nın küçük burjuva bir ülke olması ve azımsanmayacak feodal çelişkilerin varlığından yola çıkıyorlar ama birisi devrimci, birisi ise karşı-devrimci bir pozisyon alıyor.

Troçki ise burjuva demokratik devrimler çağında olan Rusya’yı gelişmiş bir Avrupa ülkesiyle karıştırarak, kendi yolunu formüle etmeye çalışıyordu. Troçki’nin Rusya tahlili ve başarısız olan Sürekli Devrim teorisi aslında Aleksandr Parvus’tan çokça etkilenmişti ve özgün değildi, Lenin, bu durumla çokça alay ederdi. Troçki, tek bir çırpıda gerçekleşecek sosyalist devrime bel bağlayan ve tarihsel aşamaları atlamak isteyen biriydi. O günün Rusya’sının çelişkilerini Avrupa’daki sosyalist devrim yöntemiyle çözmek istiyordu, Rusya’nın özgül koşulları onun umrunda değildi. Sürekli devrimin özü budur, Troçki köylülüğün rolünü reddediyordu ve gelişmiş kapitalist ülkelerde uygulanacak devrim stratejisini Rusya’ya uyarlamaya çalışıyordu. Lenin’e göre Troçki, Rusya’yı tahlil edemeyen yarı-Menşeviğin tekiydi.

“Hem Martov hem de Troçki, burjuva devrimini gerçekleştirmekte olan Rusya’yı, bu devrimleri çoktan kapatmış olan Avrupa ile kıyaslayarak farklı türden tarihsel dönemleri aynı kefeye koyuyorlar.”

[Vladimir Lenin, “Rusya’da Parti-İçi Savaşımın Tarihsel Anlamı”]

“Troçki’nin özgün teorisi, Bolşeviklerden kararlı bir proleter devrimci mücadele ve siyasi iktidarın proletarya tarafından fethedilmesi çağrısını, Menşeviklerden ise köylülüğün rolünün “reddedilmesini” ödünç almıştır.”[2]

[Vladimir Lenin, “On the Two Lines in the Revolution”]

Lenin ve Troçki Aynı Çizgiye mi Geldi?

Üç çizgiyi anladığımıza göre, tarihleri biraz ileri alalım ve 1917’ye gidelim. Tüm Troçkist yalancıların en büyük yalanı bu yılda yaşananlar hakkındadır, onlara göre Lenin, 1917’de Troçki’ye hak vermiş, Nisan Tezleri ile de bunu tescillemiştir.

Birincisi, Lenin’e göre, 1917’de Rusya hâlâ küçük-burjuva bir ülkedir[3] buradan da anlaşılacağı üzere, tahlilinden bir geri dönüş söz konusu değildir. Öte yandan, Troçki tarafında da yapılan yanlış tahlilden geri dönüş söz konusu değildir.

1917 yılına gelindiğinde Rusya’da devrim olmuş, Çar baştan indirilmiş ve birbiriyle iç içe geçmiş iki hükümet ortaya çıkmıştı: burjuva hükümeti ile işçilerin ve köylülerin demokratik diktatörlüğü (İKDD). İKDD’nin ortaya çıkışı, teoride zaten yazılıp çizilmiş, tartışılmış, öngörülmüştü fakat ortaya çıkan İKDD, hayal edilenden farklı bir şekilde, ikili iktidar biçiminde var olmuştu. Lenin, bu durumu “hayat yeşil, teori ise gridir” diyerek açıklar. Ortaya ikili iktidar biçiminde çıkan İKDD, her geçen gün kendi isteğiyle burjuva hükümetine teslim oluyor, kontrolünü kaybediyordu.

"Örneğin Bolşevizmin eski "formülleri"ni tümlemeyi ve düzeltmeyi bilmek gerek, çünkü ortaya çıkmış olduğu gibi bunlar gerçi genelde doğruydu, ama somutta gerçekleşmesinin başka türlü olduğu görüldü. İkili iktidarı önceden hiç kimse düşünmedi ve düşünemezdi.”

[Lenin, “İkili İktidar Üzerine”]

Bu iki iktidarın birisi Rus liberal burjuvazisini, diğeri ise işçi, asker ve köylülüğü temsil ediyordu. Peki Sovyetler, neden her geçen gün teslim oluyordu? Çünkü Sovyetler’de çoğunluk, ilk başta Menşevik ve SR’larda bulunuyordu, bunun nedenini ise Lenin, politik deneyimi olmayan milyonlarca insanın uyanıp politik eyleme girişmesine dayandırır. Bu insanlar, çoğunlukla burjuvazi ve proletarya arasında yer alan esnaflar, yoksul köylüler ve köylülükten işçiliğe yeni geçmiş kişilerdi ve Menşevik-SR küçük burjuva görüşü onları zehirlemişti. Küçük burjuva görüşü yalnızca aradaki yığınları değil bilinçli proletaryayı bile birçok bakımdan ezip geçmiş ve sovyetlerde üstünlüğü elde etmişti. Yetkiyi ele alan hain Menşevik-SR’lar, ilk günden burjuvazi ve toprak ağalarıyla anlaşmaya varıp burjuva hükümetini kurmuş, “köylüye toprak” ve “emperyalist savaşa son” gibi sloganları umursamaz olmuşlardı. Devrimin ilk zamanlardaki başarısının sarhoşluğuna kapılan geniş halk yığınları, Menşevik-SR’lara kanmışlar, burjuva hükümetinin sovyetlerin işleyişine zarar vermeyeceğini sanarak, devlet iktidarını burjuvaziye teslim etmeye razı olmuşlardı. Artık Bolşevik partisinin önünde burjuva hükümetinin emperyalist niteliğini, Menşevik-SR’ların ihanetini ve devrim daha ileriye gitmedikçe köylülerin toprağa ve barışa kavuşamayacağını yığınlar arasında sabırlı bir çalışmayla anlatma görevi vardı.

Lenin Rusya’ya geldiğinde durumu gördü ve İKDD’nin gerçekleştiğini fakat ikili iktidar biçiminde var olduğunu ve teslim olmaya başladığını, bu ikili iktidar durumundan dolayı sürmekte olan köylülüğün devriminin hâlâ tam olarak tamamlanamadığını, demokratik devrimin tam anlamda yalnızca İKDD’yi günden güne yok eden burjuva hükümetin ve burjuva hükümeti emperyalist savaşta savunma politikasının reddiyle ve devlet iktidarının sovyetlere aktarılmasını gerektiren bir proleter devrimle tamamlanacağını söyledi. Öncesinde söylediği gibi İKDD’nin sonrasının proleter devrim olacağını ve ikisinin arasında set olmayacağını söyledi. Nisan Tezleri’ni kaleme aldı ve o meşhur çağrıyı yaptı: “Tüm iktidar sovyetlere!”

“İşçiler, Çarlığa karşı yürüttüğünüz İç Savaş'ta, proleter ve halk kahramanlığının eşsiz örneklerini verdiniz. Şimdi, devrimin ikinci aşamasında da, sizi zafere ulaştıracak yolları açmak için proleter örgütlenmenin ve tüm halkı örgütlendirmenin eşsiz örneklerini vermelisiniz!”

[Lenin, “Uzaktan Mektuplar”]

Lenin, zaten İki Taktik’te proletaryanın Çarlığı devirdikten sonra sosyalist devrimi gerçekleştirmeye koyulacağını söylemişti. Nisan Tezleri’ndeki yenilik, bu tezlerin sosyalist devrime geçişin ilk adımları için teorik temele dayanan somut bir plan getirmiş olmasıydı. Somutluğunu 1917’de yaşananlardan, yani İKDD’nin teslimiyete sürüklenen ikili iktidar durumundan ve hâlâ tam anlamıyla tamamlanmamış olan köylülüğün demokratik devriminin hesaba katılmasından alıyordu. Bunları hesaba katmasa 20 yıldır sosyalist devrim için çığırtkanlık yapan Troçki gibi köylülüğün rolünü yok sayan sıçramacı sosyalist devrimci anlayışı benimsemiş olurdu. İşte fark budur, Troçki, başından beri tahlilini yanlış kurarak yanlış programlar ortaya koymuştur. Lenin ise İki Taktik ile Nisan Tezleri arasındaki süreklilikte görülebileceği gibi değişen Rusya’yı, yani 1917 Rusya’sını tahlil etmiş, somut görevleri önümüze koymuştur. Lenin, birden “aydınlanma” yaşayıp Troçki’nin sıçramacı anlayışına kaymamıştır, anlatılanın aksine. İKDD’nin ilerisine yürünüp devrim ilerletilecektir ama köylülük ve küçük-burjuva tabakalar yok sayılmayacaktır, onların kurtuluşu da burjuva hükümetinden kurtulmaktan geçmektedir. İşte İki Taktik ve Nisan Tezleri arasındaki diyalektik budur.

İşte Lenin’in bu çıkışı Parti’nin sağ kanadında Troçkizm olarak yorumlandı ve Kamenev Lenin’e “köylülüğün rolünü reddedip tarihsel aşamaları atlamak istemek” ithamında bulundu. İşte o kilit makale bunun üzerine yazıldı: Taktik Üzerine Mektuplar. Bu makale, sağ kanada Lenin’in kendisinin Troçkizme saplanmadığını anlattığı makaledir.

“Fakat sübjektivizme düşme, köylü hareketinin henüz sonuçlandırmadığı burjuva-demokratik karakterli tamamlanmamış devrim üzerinden sosyalist devrime ‘sıçrama’ isteğine düşme tehlikesi altında değil miyiz?

Eğer: ‘Çar’a hayır, gelsin işçi hükümeti’ deseydim, bu tehlikenin tehdidi altında olurdum. Fakat ben bunu söylemedim, ben başka bir şey söyledim. Ben, Rusya’da (burjuva hükümeti bir yana bırakılırsa), İşçi, Kır İşçisi, Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri dışında başka bir hükümetin olamayacağını söyledim. Rusya’da iktidarın şimdi, Guçkov ve Lvov’dan ancak bu Sovyetler’e geçebileceğini söyledim. Bunlarda ise tam da köylülük ağırlıktadır, askerler ağırlıktadır, bilimsel, Marksist bir terim kullanmak ve günlük yaşamın alışılmış, darkafalı mesleki tanımı yerine sınıf karakterini vurgulamak gerekirse, küçük-burjuvazi ağırlıktadır.

Tezlerimde, henüz aşılmamış köylü ya da genelde küçük-burjuva hareketinin her türlü atlanışına karşı, bir işçi hükümeti tarafından “iktidarın ele geçirilmesi”yle her türlü oyuna karşı, her türlü Blankist maceraya karşı kendimi kesinlikle güvenceye aldım, çünkü doğrudan Paris Komünü deneyimine işaret ettim.”

[Lenin, “Taktik Üzerine Mektuplar”]

İşte bu makale, mükemmel bir yanıt. “Ben, Troçki gibi somut durumun somut tahlilini yapmadan sosyalist devrim çığırtkanlığı yapmıyorum, İKDD gerçekliğe kavuşmuştur ve bu açıdan demokratik devrim tamamlanmıştır fakat beklenmeyen biçimde İKDD, ikili iktidar biçiminde var olmuş, burjuva hükümete teslim olmaya başlamıştır ve bu yüzden köylülüğün demokratik devrimdeki taleplerini çözümlendirememiştir” der Lenin. Bu yüzden “İKDD’nin ilerisi olan sosyalist devrimde köylülüğün varlığı, talebi reddedilemez ve bundan dolayı saf bir işçi hükümeti savunulamaz. Bunu savunmak Troçkizm, yani sosyalizme sıçramacılık olur” der Lenin özetle.

Lenin burada açık açık söylemez ama “Çar’a hayır, gelsin işçi hükümeti” sloganı Troçki ve onun sıçramacı sosyalist devrimci anlayışına aittir. Başka bir makalede bunun Troçki’ye ait olduğunu söyler:

“Troçkizm: ‘Çar’a hayır, yaşasın işçi hükümeti.’ Bu yanlıştır. Bir küçük burjuvazi mevcuttur ve bu göz ardı edilemez. Ancak o (küçük burjuvazi) iki parçadan oluşur. Bu iki parçadan daha yoksul olanı, işçi sınıfının yanındadır.”[4]

[Lenin, “The Petrograd City Conference of the R.S.D.L.P. (Bolsheviks)”]

Yani Troçki, 20 yıldır aynı sıçramacı çizgiyi savunurken, Lenin gerçekliğe dönüşen İKDD’yi tahlil eder ve çözümlenmeyen çelişkilerden İKDD’nin sonrası olan devrimin saf bir işçi hükümeti olmayacağını geniş halk kitlelerini ilgilendirdiğini savunur.

Lenin’e göre İKDD, devlet erki konusunda gerçekleşmiş ve burjuva hükümetle iç içe geçmiştir ama bu yüzden toprak sorunu gibi sorunları çözememiş, burjuva hükümete teslim olduğu için de çözemeyecektir. Ama Kamenev, demokratik sorunların çözülmesini teslimiyeti ilerletmekte, burjuva hükümetinin varlığını kabul edip sadece baskı yapmakta ve sosyalizme doğru ilerlemeyi reddetmekte, yani “İKDD’yi tamamlamak”ta görmüştür ve sorunlar çözülmeden sosyalist devrime yürünemeyeceğini savunur. Lenin ise gerçekleştirilememiş demokratik görevlerin burjuva hükümetiyle iç içe geçmiş İKDD tarafından İKDD teslim olduğu için gerçekleştirilemeyeceğini, oturup gerçekleşmesi için beklemenin veya burjuva hükümetine gerçekleştirilmesi yönünde baskı yapmanın hiçbir işe yaramayacağını, sadece burjuva hükümetinin İKDD’yi tamamen sönümlemesi için zaman kazanmasına yarayacağını, demokratik görevlerin ancak burjuva hükümetini yıkıp sosyalist devrime yürünerek gerçekleştirilebileceğini çünkü büyük toprak sahiplerine karşı tam zaferin elde edilmesinin aynı zamanda köyde proleter devrime kaçınılmaz geçişi doğuracağını, köylü devriminin tamamlanmasının günümüz koşullarında ancak proleter devrimin tamamlanmasının yan ürünü olarak bu devrimle iç içe geçerek başarılabileceğini söyler. İKDD, devlet erki bakımından gerçekleşmiş ama teslimiyetten dolayı gerçekleştiremediği köylülüğün devrimini miras bırakmıştı, sosyalist devrime yürünürken bu unutulmamalıydı ve yan ürün olarak tamamlanmalıydı işçi, köylü ve asker hükümeti tarafından. Yan ürün olarak tamamlamayı satrançtaki geçerken alma (en passant) kuralına benzetebiliriz. Köylü devriminin atlanmaması için Kamenev’in istediği gibi uzun soluklu İKDD döneminin yaşanması gerekmiyordu çünkü varolan İKDD, zaten uzun süreli var olamayacaktı, ilk günden teslim olmaya başlamıştı ve bu yüzden demokratik görevleri de tamamlayamamıştı. Eninde sonunda iki iktidardan biri galip gelecekti.

En önemli nokta şudur: Lenin’in sosyalist devrime yürümek istemesi,, demek değildir ki Lenin, sonuçlanmamış köylü devrimini atlayıp işçi hükümeti sloganını haykırıyor, yani Troçkizme yani sosyalist sıçramacılığa geçiş yapıyor. Böyle bir atlanmaya karşı Lenin, güvenceyi, köylü kitlelerinin temsilcilerini bağrında toplayan ve proletaryayı proletarya devrimi yolunda köylü devriminin önderi olarak bu kitlenin başına geçiren sovyetlerin tek başına iktidarı şiarında görüyordu. Taktik Üzerine Mektuplar’daki alıntı şimdi okuyucumuz için açıklığa kavuşmuştur diye umuyoruz. İki Taktik ve Nisan Tezleri arasındaki diyalektik ilişki özetle budur. Lenin, yanlış olduğunu anlayıp Troçkizme dönmemiştir, bazılarının anlatısına göre.

Artık daha fazla söze ihtiyaç var mı? “Cidden Tezlerimde (Nisan Tezleri) köylülüğün yok sayılması ve iktidarın işçi hükümeti tarafından ele geçirilmesine yani Troçkizme yani sürekli devrime yani sosyalizme sıçramacılığa yer vermedim, ikili iktidar biçiminde var olmuş ve her geçen gün teslim olan bu yüzden de köylülüğün devrimini tamamlayamayacak olan İKDD’nin ikili durumunu kabullenen ‘devrimini sonuna kadar sürdüme’yi ki teslimiyetten dolayı bu imkânsızdır, savunan Kamenev’e karşı çıkıp yığınların proletarya önderliğindeki sovyet iktidarını ve ancak bu iktidarın sosyalist devrimle birlikte yan ürün olarak köylülüğün devrimini tamamlayabileceğini savundum” diyen birisi, Nisan Tezleri’nde nasıl Troçki ile aynı çizgiye gelmiş olabilir? Daha ne kadar bu kanıtları göz ardı edeceksiniz ve yalanlar söylemeye devam edeceksiniz?

Nisan Tezleri ve yan metinler, ikili iktidarla birlikte İKDD’nin burjuva hükümetiyle iç içe geçtiğini ve İKDD’nin teslim olduğunu, bu yüzden köylülüğün devriminin görevlerini yerine getiremeyeceğini göremeyen, burjuva hükümetinin “İKDD onu denetlediği ölçüde” desteklenmesini savunan, savaş burjuva hükümet tarafından sonlandırılana kadar savaşın canla başla sürdürülmesi gerektiğini düşünen, İKDD, henüz sonuçlanmadığı için proleter devrime geçiş sorununu uzak bir geleceğin sorunu olarak gören Sağ Oportünist Kamenev ilee köylülüğün rolünü reddeden, köylülüğün tamamlanmamış devriminin atlanmasını isteyen sıçramacı Sol Oportünist Troçki’ye mükemmel bir yanıttır. Leninist çizginin mükemmel bir örneğidir. Taktik Üzerine Mektuplar ise sağ kanada Lenin’in sol oportünist kanada geçmediğini anlatma çabasıdır.

Troçkistler ve Kamenev, İki Taktik ve Nisan Tezleri arasındaki diyalektik ilişkiyi anlamamış, somut durumun somut tahlilini yapan Lenin’e birisi saldırmak diğeri sahiplenmek için Sürekli Devrim teorisine yakınlaştığını, benimsediğini iddia etmişlerdir. Sağ oportünizm ve sol oportünizm, bir madalyonun iki farklı yüzüdür ve nihayetinde aynı şeye hizmet ederler.

“Kim Neyi Savundu?” Tablosu

Kamenev: “Eski Bolşevik” tezleri savunduğunu iddia ederek, demokratik devrimin (veya İKDD) henüz sonuçlanmadığını, İKDD’nin sonuna kadar götürülmesi gerektiğini ve ancak o zaman sosyalist devrim aşamasına geçileceğini savundu. 1917’yi 1917’de gerçekleşenlere bakarak değil, 1905’e bakarak yorumladı. İkili İktidar durumunu yorumlayamadı ve burjuva hükümetinin “denetlendiği” ölçüde desteklenmesini gerektiğini, ayrıca savaşın devam etmesi gerektiğini söyledi.

Troçki: En başından beri burjuva demokratik devrimin atlanışını, bir çırpıda gerçekleşecek olan sosyalist devrimi savundu ve Rusya’yı açıkça tahlil edemedi.

Lenin: İKDD’nin gerçekleştiğini fakat ikili iktidar biçiminde var olduğunu, her geçen gün burjuva hükümete teslim olduğunu ve bu yüzden köylülüğün devrimini tamamlayamayacak olduğunu söyledi. İKDD, devlet erki konusunda gerçekleşmişti fakat köylülüğün demokratik devrimi henüz sonuçlanmamıştı ve İKDD, ikili iktidar durumundan dolayı teslim olduğu için de köylülüğün devrimini sonuçlandıramazdı. Devrimin ilk aşaması devlet erki açısından sonuçlanmış, iktidar başka bir sınıfın eline geçmişti ve artık ikinci aşamaya geçilecekti fakat köylülüğün tamamlanmayan devrimi yok sayılamazdı. Lenin, sosyalizme sıçramacılığa ve köylülüğün henüz sonuçlanmamış devriminin atlanmasına yani Troçkizme karşı “işçi hükümeti”ni değil, proletaryanın, köylülüğün ve askerlerin hükümetini savunarak ve bu hükümetin tek başına iktidarı ele alıp sosyalist devrime yürümesini ve dolaylı, yan ürün olarak köylülüğün devrimini tamamlanmasını savunarak kendini güvenceye aldı. Ne sağcı Kamenev ne de solcu Troçki’ye uymuştu. O, 1917’de ortaya çıkan benzersiz durumu analiz etti ve mücadele programını Parti’nin önüne koydu.

Mert Ali
17 Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] V. I. Lenin, “Rusya'da Parti-İçi Savaşımın Tarihsel Anlamı”, 12 Mayıs 1911, Anadolu Sanat.

[2] V. I. Lenin, “On the Two Lines in the Revolution”, 20 Kasım 1915, MIA.

[3] V. I. Lenin, Seçme Eserler, “Devrimin Görevleri”, 6. Cilt, İnter Yayınları. “Rusya küçük-burjuva bir ülkedir. Nüfusun muazzam yoğunluğu bu sınıfa mensuptur.”

[4] V. I. Lenin, “The Petrograd City Conference of the R.S.D.L.P. (Bolsheviks)”, 27 Nisan-5 Mayıs 1917, MIA.

25 Mayıs 2026

,

Yeni Radde



Türkiye’de bugün yaşanan şey yalnız CHP krizi değil; Türkiye’de devletin toplumu siyasetsizleştirme başarısının krizidir. Yani bugün çöken yalnız CHP değil, CHP’nin temsil ettiği cumhuriyetçi-devletli siyaset biçimidir. Çünkü bu siyaset, uzun süre toplumu örgütleyen değil, toplumsal enerjiyi devlet krizine dönüşmeden emen bir mekanizma gibi çalıştı.

İnsanların öfkesi, siyasete değil prosedüre; örgütlenmeye değil seçime; tarihsel özneleşmeye değil temsile yönlendirildi. Artık bu form, hiçbir sürpriz göstermeyecek şekilde çözülüyor ve iktidar, buna yeni bir hukuki-siyasal biçim veriyor. Çünkü Türkiye kapitalizmine artık “yurtta sulh, cihanda sulh” yetmiyor.

Türkiye sermayesi, daha merkezileşmiş, daha müdahaleci, daha militarize bir devlet formu istiyor. İçeride toplumsal çözülmeyi yönetebilen, dışarıda bölgesel güç olarak hareket eden yeni bir rejim inşa edildi.

CHP, eski cumhuriyetçi denge siyasetinin diliyle hareket ederken, bir dönem gerçekten siyasal gerilimin karşı kutbu olabildi; iktidar ve emperyalizm Kılıçdaroğlu gibi atadığı adamlarla bunu kontrollü bir hale çevirdi. Bir siyasal ethos inşa etti.

Ama artık buradan siyaset üretilebilecek tarihsel sınırın sonuna geldik. Çünkü bugün tıkanan şey, yalnız CHP’nin örgütsel yapısı değil; toplumu temsil mekanizmaları içinde tutarak siyaset üretmeye çalışan bütün bir legalist siyaset anlayışıdır.

Solun önemli bir kısmı da yıllarca siyaseti hukuki sınırlar içinde düşünmeye alıştı. 19 Mart’ta gördük ki cumhuriyetçi sol, Gezi’den bu yana hiçbir şey biriktirmemekle birlikte, eldekini de muhafaza edememiş.

19 Mart’ı 1 Mayıs’a bağlayacak siyasal müdahaleyi de “halk hazır değil” diye geçiştirebildi. Son müdahaleyle halkın siyasete daha hazır olmadığı yere doğru gidiyoruz.

Diğer yanda en radikal hatalarla sistem içine akan Kürt siyaseti ve kuyrukçuları, Kürt meselesini sınıf mücadelesinin, devlet biçiminin ve bölgesel dönüşümlerin parçası olarak değil; dar bir demokratikleşme ve hak meselesi olarak ele aldılar.

Kılıçdaroğlu’nun ve Öcalan’ın fiili saray danışmanı olduğu bir yere geldik; kim bilir belki bu radde, sistematik bir şekilde, muhalefet gücünü ve insan kaynağını iktidar mantığına bozuk para gibi harcatma amacı güden daha özel düzenlemelerin konusudur. Bilmiyoruz, ama siyasal sonuçlarını görmemek, ciddi bir gerizekalılık derecesi gerektirir.

Fiili danışmanların bir süredir ana muhalefet ile iktidar arasında biriken kahir ekseriyeti, dinci ve milliyetçi çevrelerin önüne atılması, yalnızca gelecekte iktidar mantığının yeniden kurulması meselesinden ibaret olacaktır ya da siyasal varlıkları ellerine teslim edilen güçle Türk ve Kürt halkını ne radde minyatürleştirip emperyalizmin hizmetine sunmalarıyla orantılıdır.

Türkiye demokrasisinin dünya sıralamasındaki yerini yükseltme mücadelesi veren sol liberal, radikal sol ve demokratlar, legal alan genişledikçe siyasetin gelişeceği sandılar. Oysa tam tersine, toplumsal örgütlenme kapasitesi çözülürken siyaset, giderek temsil mekanizmalarına sıkıştı. İşte buna “demokrasi, hatta bir dönem “ileri demokrasi” dediler. Toplumun siyasallaşması değil; siyasal kapasitenin kurumsal temsile devredilmesi “ilerleme” sayıldı.

Peki bugün geldiğimiz yere demokrasiciler ne ad verecek? Açık biçimde merkezileşmiş bir devlet zoruyla karşı karşıyayız. Ama mesele, yalnız devlet baskısının sertleşmesi değil.

Hem cumhuriyetçi cephe hem de demokrasi cephesi de yıllar boyunca halkın örgütlü siyasal öznelere değil, yönetilen seçmen kitlelerine dönüşmesine yardımcı oldu. Kendi bağımsız hattını kuracak cesur adımları atmadı.

Devlet, hâkimiyeti salt zorla kurmaz. İnsanların neyi mümkün görüp görmediği üzerinden de kurar. Devlet, yalnız baskı aygıtı değildir; toplumsal hareket kapasitesini biçimlendiren ideolojik bir örgütlenmedir.

İnsanlar, yalnız korktuklarından değil, birlikte hareket ederek tarih yapabileceklerine inanmadıkları için hareketsizleştiler. Türkiye solu uzun süre bu çözülmeyi “seçim mi, kopuş mu” ikileminin dışına taşıyamadı. Böylece gerçek siyasal alan boşaldı.

Minima Politika
25 Mayıs 2026
Kaynak

06 Nisan 2026

Rezistansı Bulmak



Yalçın Hoca’nın “Sabetayizm” çalışmalarının bu döneme oturtularak incelenmesi açıklayıcı olabilir.

İki hapisliği arasında, 2000’lerin başları İzmir’e bir konferans için gelmişti. Bornova-Ulusoy terminalinden Ankara’ya yolcu etmek üzere çay içip beklerken dayanamayıp biraz tepkisel bir biçimde birden, “Nereden çıktı bu Sabetayizm be Hocam, sınıfsal bakışın altı biraz oyulmuyor mu?” deyivermiştim.

Bilimsel ve politik bir gücün, uğraştığı nesnesine en coşkulu halinde bile mesafe koyabilme yeteneğinden çıktığını gösteren cevabı çok ilginçti. Çok sakince bardağından bir yudum almış, uzaklara bakar gibi gözü sabitlenmiş ve normalde pek işitmediğimiz halde bir hapishane anısını anlatmaya başlamıştı:

“Eylül darbesinden sonra Sultanahmet’te koşullar çok kötüydü, bölük bölük solcu koğuşlarımıza getirilip boca ediliyordu. Bir yandan cezaevinde tek tip giysi atıp duruyorlar önümüze; bunun için biz de iç çamaşırlarıyla direniyoruz; üstümüzdekileri alıyorlar ama verdiklerini biz giymiyoruz; üşüyoruz, kış, ama direnişi kimse bozmuyor. Sonra kalabalık koğuşun içinde biri kalktı, o atlet donlu haliyle duvarları yoklamaya başladı. Aklını yitirmiş biri ya da performatif bir gösteri yapan dansçı gibi duvarları okşuyor, tıklıyor, dinliyordu. Yanımdakine ‘Ne yapıyor?’ der gibi bakınca, ‘Hocam, daha önce yatanlardan haber geldi, burada bir zula varmış, onu bulmaya çalışıyor.’ dedi. Nefesimizi tutmuş, onu izliyorduk. Bir-iki saat sonra birisinin omzuna çıkıp yukarı yerleri okşarken birden ‘Buldum’ diye gürledi. Gerçekten tıkladığı yerin arkası boş gibiydi, tok bir ses geliyordu. Neyse, dikkatle ve tekrar kapatınca belli olmayacak şekilde duvara cerrahi bir işlem uyguladılar. Oyuğun içinden kablonun ucuna bağlanmış metal bir iletken çıktı. Yanımdaki yoldaş, hemen bunun bir rezistans olduğunu söyledi. Sonra bununla su ısıtıldı, buharlı bir sistem kuruldu, bir zafer çorbası yapıldı, hastalar iyileşip ayağa kalktı, direnişe büyük bir güç geldi.

Hasip, bütün sendikaları düşürdüler, partileri dağıttılar, yasaları ilga ettiler, öğretmenleri bayağılaştırdılar, Üniversiteleri boşalttılar, işçi sınıfını her şeye razı hale getirdiler; ne yapayım? Ya direnişi bırakacağım, ya boş boş direniyormuş gibi yaparak klasik lafları çiğneyeceğim ya da Sultanahmet’te gördüğüm deli direnişçi gibi kör duvarlarda bir rezistans bulacağım.

Ölene kadar teslim olmayacaksak, egemenleri rahatsız edecek, onların başına fırlatacak, yoksullarda yeniden bir araya gelme fikri oluşturacak yeni bir şey bulmak zorundayız.”

Egemenlerin hepsinin birbiriyle akrabalığını ortaya koyuyoruz. Sınıfsallığı oymak değil de dürtmek diyebilirsin” dedi. Sonra bize sarılıp otobüsüne bindi.

Hasip Akgül
7 Mart 2021
Kaynak

28 Şubat 2026

, , ,

Emperyalist ve Siyonist Saldırılara Karşı Direnişin Yanındayız



Katil İsrail ve en büyük destekçisi Amerika, bölgemizdeki emperyalizm ve siyonizm karşıtı direnişi boğmak için yürüttüğü savaşında yeni bir perde daha açtı.

Bu sabah saatlerinde, İran’ın başkenti Tahran’a saldırılar gerçekleştirdiler. İran da Tel Aviv’i ve Körfez’deki ABD üslerini hedef aldı.

Biz, ABD-İsrail saldırganlığına, bu azgınlığı mümkün kılan bölgesel işbirlikçilerine karşı İran’ın ve antiemperyalist mücadelenin yanındayız.

Gazze’yi tehcir ve soykırımla ortadan kaldırmaya çalışan, Filistin’i ablukaya alan ve bölgeyi kan gölüne çeviren küresel düzene karşı derhal harekete geçme çağrımızı tekrarlıyoruz.

Türkiye’deki iktidara sesleniyoruz: ABD ve NATO üslerini kapatın!

Emperyalist yayılmacılığın üssü ve taşeronu olmayın.

Bu üsler, daha önceki saldırılarda direnişe karşı kullanıldığı gibi bu saldırılarda da kullanılacaktır.

Engellenmeyen petrol sevkiyatı nedeniyle İsrail'e yaklaşık 2 milyon varil ham petrol sadece bir ay içinde gönderildi. Siyonistlere petrol sevkiyatının derhal kesilmesi talebimizi tekrarlıyoruz.

Diğer taraftan İsrail ordusunda görev yapan çifte vatandaşlar ifşa edilmiş olmasına karşın herhangi bir somut yaptırım kararı hâlâ alınmadı. İşgalci çetenin askerliğini yapanlara karşı ivedilikle yaptırımlar uygulanmalıdır.

Bugün, kınama açıklamaları yetmez. Bugün, soykırımcı emperyalistlere karşı bedel ödeyenlerle birlikte bedel ödeme zamanıdır.

STK’lara sesleniyoruz:

Siyonistlere tam ambargo uygulama talebini yükseltin, İsrail’e petrol sevkiyatı dâhil tüm tedariğin durması için mücadele edin.

Halkımıza sesleniyoruz:

Bugün Gazze’yi, İran’ı, Lübnan’ı, Yemen’i vuran emperyalist kuşatma, gün gelecek savaşı evimize getirecek.

Direnişin yanında olalım, siyonistlerin taşeronu olanlardan birlikte hesap soralım.

Bugün tarafsızlık yoktur. Ya soykırımı finanse eden küresel düzenin safında durulur ya da bu düzeni reddeden halkların direnişinde yer alınır!

Biz buradayız ve açıkça söylüyoruz:

Emperyalizme, siyonizme ve onların bölgedeki işbirlikçilerine karşı direnişin yanındayız. Yaşasın Küresel İntifada!

Direniş Çadırı
28 Şubat 2026
Kaynak

15 Şubat 2026

,

Öcalan Kardeşim


Ulus olmak, düşman ulusu bulmakla başlıyor. Ne yazık, her ulus, doğarken, düşman ulusunu yaratıyor; Fransızların Alman, Almanların Fransız düşmanhğı, bütün uygarlık gösterilerine karşın, derinden derine bugüne kadar sürüyor.

Türkler, ulusal gelir açısından olmasa da düşman ulus yaratmada zengindirler. İşe bir değil, üç düşman ulus ile başlıyorlar. Rus ya da “Moskof” düşmanlığı büyük geliyor; buna karşın Türk ulusçuluğunun oluşum döneminde, Türkiye’de yanlışlıkla “Yunan” veya “Rum” denilen Elen ve Ermeni düşmanlıkları ön plana çıkıyor. Türk şairleri “soyum ırkım uludur” türünden şiirler yazarken, Türk yönetenleri de Elen ve Ermenilerin bir bölümünü doğdukları topraklardan sürmeye hazırlanıyorlar; şiir ile askeri hareketin tarihsel çakışması var.

Kürt ulusçuluğunun sıçramasında bir düşman ulus görmüyorum.

Bunda Öcalan kardeşimin rolünü görüyorum.

Zordur; ulusun oluşumunda düşman ulus büyük bir kolaylığa işaret ediyor. Düşman ulus, sırlı bir ayna oluyor; bir başka ulusu örtüyor. Ulus, bu sırlı aynada gördükleriyle kavga ederek kendisini buluyor, biçimlendiriyor ve yükseliyor.

Doğumundan önce ulusal kimlik, mutlaka bir başka ulusun işgali altındadır. Kavga bunun için gerekiyor. Kavga var ve görülüyor. Ancak Kürt ulusal rönesansı, ilerlemesini, kotaya değil, zora dayandırıyor ve bir düşman ulus yaratmaktan özenle kaçınıyor, pek görülmeyen budur.

Yakın zaman Türkiye tarihinde üç önemli isim ortaya çıkıyor: İkinci Mahmut, İkinci Hamit ve Mustafa Kemal... Kemalizmin acımasız bombardımanı içinde yetişen kuşaklar için üç ismin birbirinin devamı olduğunu ve özde bir ve aynı sayılmaları gerektiğini kabul etmek de pek zor görünüyor. Her üçü de Kürt politikasında önemli isimdirler. Mahmut çok dinli ve çok uluslu merkezi bir imparatorluk yaratmak istiyor. Kürt feodalleriyle çatışıyor. Yapmak istediği, Kürdistan’ın ikinci fethidir, içine girmeye çalışıyor ve bunun için kırıyor. Наmit imparatorluğun aczini görüyor, yapmak istediği, çok uluslu ancak tek dinli bir imparatorluktur. Artık Kürt prensleri geride kalmıştır ve Kürt aşiret liderlerini kendisine bağlayarak Ermeniliği ortadan kaldırmayı planlıyor. Hamidiye Alaylarında topladığı Kürt aşiret liderlerine güveniyor.

Mustafa Kemal’in kişisel tarihi, sık sık ve ilkesiz dönüşlerin tarihidir. Samsun’a Ekim Devrimi’nden esinlenen şûraları ve Kürt hareketliliğini bastırma göreviyle çıkıyor. Amasya’ya gelince, görev kağıdında yazılanları bir kenara atıp bir yandan örgütlenmeye başlayan Kürt mukavemeti ile birleşmeye ve diğer yandan da Kürt liderlerini bu mukavemetle kaynaştırmaya yöneliyor. Kürt aşiret liderleri, eninde sonunda Türk önderliğinde bir ortak kurtuluşa katılmak konusunda istek gösteriyorlar.

Mustafa Kemal’in başarısı, kurtuluş hareketini Elen ve Ermeni karşıtlığı ile Kürt ortaklığına oturtmasındadır. Apo kardeşim, Akademi’de okutulan ders notlarında bunun önemine işaret ediyor. Katılıyorum. Türk liderleri, bir süre bu ortaklığa bağlı kalıyorlar. 1924 Anayasası, ilk ciddi ve önemli ayrılık işaretidir. 1924 Anayasası, “resmi dil” tanımını getiriyor ve böylece Kürtçe, yasaklanmamakla birlikte, kamusal örgütlenmede yönetimin dışına çıkarılmış oluyor.

Hamidiye Komutanlarından Albay Cibranlı Halit’in liderliğinde başlayan, ancak Halit’in erken yakalanarak safdışı kalmasıyla, Şeyh Sait’in hazırlıksız yönetimine kalan başkaldırıda, Kürtçenin yönetimin dışına çıkarılmasının önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum.

Kemal Türk liderleri arasında uzağa en az ve yakına en çok bakanlardan birisidir. Başkaldırının tüm hazırlıksızlığına karşın, yayılmasından da telaşlanarak, hiç sözünü etmediği bir politikaya açılıyor. “Türkifikasyon”, bundan sonra Kemalizmin temel politikasıdır. Kürt kimliği yeniden zaptediliyor. Hamit-Jöntürk politikasında Ermenilerin doğdukları topraklardan kazınmalarına karşılık, Türkifikasyon sürecinde Kürtlerin kimliklerinin kazınması yöntemi izleniyor; daha “ince” ve daha “gelişmiş” olduğunu kabul etmek zorunluluğu var.

Öcalan kardeşimin liderliğinde başlayan ve süren Kürt başkaldırısı, Sait’inkinden bu yana ve Sait’in ki de dâhil Kürt başkaldırılarının en kapsamlısı ve en uzun tarihlisi oluyor. 1991 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay Başkanı karşılaştığı askeri durumu savaş terminolojisiyle dillendirmek gereğini duyuyor. Bunda Kürt silahlı hareketliliğinin gerilla aşamasını geride bırakarak, partizan savaşları düzeyine gelişini kabul ihtiyacı kadar, karşılaşılan durumun askerlik açısımdan kolay ve yakın bir çözümün imkânsızlığını anlatma isteği de rol oynuyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk askerlik sanatı ve imkânları konusunda abartmalı edebiyattan kaynaklanacak bir erken hayal kırıklığı karşısında hem kendisini korumak ve hem de uyarıcı olmak durumunda kalıyor; bunu yapıyor. Kürt silahlı hareketi, Kürt hareketliliğinin merkezindedir, bundan ibaret olmadığı kesindir. Kürt hareketliliği içinde Partiya Karkaren Kürdistan’ın etkisi ve rolü süratle artmakla birlikte, bununla sınırlı kalmadığı da biliniyor. Ancak hemen hemen tümünde görünen, bir Türk düşmanlığının olmayışıdır. Nesnel ve tarihsel nedenler bir yana, Kürt yükselişinin büyük bir kolaylık ve doğallıkla Türk karşıtlığına dayandırılması imkân dâhilindeyken bundan büyük bir titizlikle uzak durulduğu görülüyor; üzerinde durulmalıdır.

Türkifikasyonun ağır baskısı ve sonuçları, eşitsiz gelişme yasasının bir kez daha kendisini duyurmasına neden oluyor. Türkiye ayağında Kürt hareketliliği uzun süre uykudadır. Uyanmasında bir emekçi partisi sınırını aşamayan Türkiye İşçi Partisi’nin rolü büyüktür; yakın zaman Türkiye tarihinin bu en yığınsal emekçi partisinin Kürtçülük nedeniyle Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış olmasını dikkat çekici ve hatırlanmaya değer buluyorum. Bugün Kürt hareketliliğinin odağında Kürdistan İşçi Partisi’nin bulunmasını da aynı ölçüde düşündürücü sayıyorum. Bu bir yana, Partiya Karkaren Kürdistan’ın bugün ulaştığı yerde Türkiye Halk Kurtuluş Partisi’yle THKO ve Kaypakkaya’nın yapmış oldukları başlangıçları da görüyorum. Başta Öcalan kardeşim, Kürt hareketliliğinin içinde olanların, bugün önünde bulunanların pek çoğu, ortak bir mücadele toprağından geliyorlar, bir anlamda bu başlangıçları eksikliklerini alıp tarihsel yörüngesine oturtarak mantıksal sınırlarına taşıyorlar. Önemlidir; Kürt silahlı rönesansında bir düşman ulus arayışından iradi ve planlı bir biçimde kaçışta ortak topraklarda başlamanın önemine inanıyorum. Ancak bu sürecin sadece bir yanıdır; diğer yanı ise doğumun doğasıdır. Doğum ve her doğum mutlaka acılı ve sancılı oluyor; her doğumda hem doğuran ve hem de doğan, mutlaka acı çekiyor ve mutlaka ağlıyor. Doğumda mutlaka kopan ya da koparılan bir göbekbağı vardır; taşla, makasla ya da dişle, ancak doğumun tamamlanması için mutlaka göbekbağının koparılması gerekiyor. Bunu her tarafta ve her cephede kolay ve erken doğum hayallerine kapilma ihtimalleri karşısında telaffuz etme gereğini duyuyorum. Var olan sürecin sonu değil, başlangıcıdır.

Ama sonuca ulaşacaktır.

Kendi yolunu açarak sonucuna ulaşacağı anlaşılıyor. Kürt yükselişi şu aşamada, kolayı değil, zoru seçiyor. Karşısına Türk halkını, Türk ulusunu değil, kısaca “TC” olarak ifade edilen bir örgütlenme biçimini, bir hukuk kurumunu ve bir siyasal yapıyı koyuyor. Daha da önemlisi, Kürt ulusal rönesansını, bir düşman ulus formülüne dayandırarak değil, kendisine dönerek gerçekleştirmek istiyor. Çok açık ve şaşırtıcı olan şudur: Abdullah Öcalan, en sert eleştirilerini Kürt halkına yöneltiyor. En acımasız görüşlerini Kürt aydınlarına çeviriyor. Bunda, çıplak ve kendi halinde bir kurtuluş yerine, mücadele içinde gelişme, değişme ve yenileşme kararlılığı görüyorum. Bu yan Kürt silahlı rönesansını, pek çok benzeri hareketten ve kurtuluş mücadelesinden ayırıyor. Kolay değil, zor bir yoldur.

Düşman ulus ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Öç almayı gereksizleştiriyor. Göbekbağı olmadan da ortaklık kapılarını açık tutuyor.

Öcalan kardeşim, “hepimize” öç aramayan ve öç almayan kardeşi hatırlatıyor.

Yalçın Küçük
Toplumsal Kurtuluş
Sayı 60, Ocak 1993, s. 22-23
Kaynak

03 Aralık 2025

,

HDK Konferansı Üzerine


Halkların Demokratik Kongresi’nin 8–9 Kasım tarihlerinde düzenlediği “Sosyalizm Yeniden” başlıklı konferans, ilk bakışta sosyalizmin tarihsel birikimini tartışma, sınıf mücadelesinin güncel sorunlarına yanıt üretme ve Marksist-Leninist kuramın bugünkü koşullardaki anlamını değerlendirme iddiası taşıyor görünse de, konferansın fiilî içeriği, bu izlenimden bütünüyle uzaktı.

Program incelendiğinde, tartışmaların ağırlık merkezini Abdullah Öcalan’ın “yeni paradigma” olarak formüle ettiği ve İmralı merkezli olarak şekillenen, düzenle uyum arayan ideolojik hattın oluşturduğu açık biçimde görülmektedir. Konferansın, bu hattı meşrulaştırmak ve sol hareketin geniş kesimlerini bu çerçeveye eklemlemek amacıyla, özel olarak kurgulandığı anlaşılmaktadır.

Sol hareketin bazı temsilcileri -kendilerini Marksist-Leninist geleneğin devamı saymalarına rağmen- konferansta ortaya koydukları söylemlerle Öcalan’ın Marksizm-Leninizm’i “aşılması gereken dogma” olarak sunan yaklaşımının âdeta dolgu malzemesi hâline gelmiştir. Bu tablo, uzun yıllara yayılan ideolojik tasfiyeciliğin yeni bir evresine işaret etmektedir.

Konuşmalarda “yeni paradigmanın” sınıf dışı “demokratik toplum” anlayışı, devlet ve devrim kavramının reddi, sınıf mücadelesini merkezden düşüren tezler ve sosyalizmin tarihsel deneyimlerine yönelik yüzeysel ya da bilinçli çarpıtmalar neredeyse tartışmasız biçimde yeniden üretilmiştir.

Konferans boyunca pek çok konuşmacı, Marksist-Leninist kuramın temel kavramlarını tarihsel bağlamından kopararak ele almış; sosyalist devrim teorisinin zorunlu öğelerini ya belirsizleştirmiş ya da tümüyle reddetmiştir. Bu, bir “yöntem hatası” değil, bilinçli bir yönelimdir. Çünkü “yeni paradigma”, sınıf mücadelesi yerine sınıflar-arası uzlaşıyı, devlet iktidarının parçalanması yerine devlet-dışı toplumsal ağların kurucu rolünü, devrimci kopuş yerine müzakereci dönüşümü merkezine alan bir ideolojik çerçevedir. Bu nedenle, Marksist-Leninist teoriyle uzlaştırılması mümkün değildir; “yeni paradigma”, ancak onu reddederek var olabilir.

Konferanstaki sol-sosyalist katılımcıların önemli bir bölümü, Kürt hareketiyle yıllara yayılan pragmatik ilişkilerin sonucu olarak bu ideolojik yönelime açık ya da örtük onay vermiştir. Bu tutum, Kürt halkının meşru demokratik haklarıyla dayanışma ile Kürt hareketinin programatik çizgisine eklemlenme arasındaki farkın bilinçli biçimde bulanıklaştırılmasından kaynaklanmaktadır. Oysa anti-emperyalist ve anti-kapitalist dayanışma, ulusal hakların savunulması ve faşist saldırılar karşısında ortak mücadele, herhangi bir hareketin ideolojik programına bağlanmayı zorunlu kılmaz. Fakat bugün solun önemli bir kesimi, bu ayrımı gözetmez hâle gelmiştir.

Marksist-Leninist olduğunu iddia eden çevrelerin konferansta karşılarına çıkan ideolojik saldırılar karşısında neredeyse bütünüyle sessiz kalmaları, yalnızca taktiksel bir suskunluk değil; solun kendi tarihsel birikiminden kopuşunun açık bir göstergesidir. Marksizmin “eskidiği”, “yanlışlandığı” ya da “aşıldığı” yönündeki iddialar; sınıflar mücadelesi teorisinin geçersiz ilan edilmesi; Ekim Devrimi’nin tarihsel öneminin reddi; bilimsel sosyalizmin yerine sınıf dışı “demokratik modernite”nin geçirilmesi gibi saldırılar karşısında neredeyse hiçbir ideolojik yanıt verilmemiş olması, soldaki teorik erozyonun geldiği düzeyi göstermektedir.

Konuşmalarda Marksist yöntemin yerine eklektik bir düşünsel yapı geçirilmiş; tarihsel ve toplumsal analizler sınıfsal temelden koparılarak, kültürel ve kimlik merkezli bir yaklaşıma indirgenmiştir. Örneğin, konferans boyunca sıkça kullanılan “komün” kavramı, toplumsal üretim ilişkileri içinde kolektif bir örgütlenme formu olarak değil, kimi durumlarda aşiret benzeri yapılarla özdeş bir toplumsal birliktelik olarak sunulmuştur. Kavramların bu şekilde boşaltılması, yeni ideolojik yönelimin karakterini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Marksizm-Leninizm bir dogma değil, toplumsal gelişmenin yasalarını bilimsel biçimde kavrayan ve somut koşulların somut tahlili üzerine kurulu devrimci bir yöntemdir. Sorun Marksizmin “güncelliğini yitirmesi” değil, onu mekanik, şematik ve yaratıcı olmayan biçimlerde uygulayanların yetersizliğidir.

Kapitalist-emperyalist sistemin dünya çapında derinleşen krizleri, savaş ve sömürünün yeni biçimleri, bağımlılık ilişkilerinin ağırlaşması ve emperyalist tahakküm mekanizmalarının genişlemesi, bugünün gerçekliğinin sosyalist devrim perspektifi olmadan kavranamayacağını her geçen gün daha fazla göstermektedir.

Emperyalist çağda ulusal özgürlük mücadelesi nesnel olarak anti-kapitalist bir karakter taşır; bu nedenle, sosyalist devrim perspektifiyle bağ kurulmadan başarıya ulaşması mümkün değildir.

Sosyalizmin yerine reformu ikame etmeye çalışan tüm teoriler, kapitalizmin özünü değiştirmeden çelişkileri yumuşatma hayaline dayanır. Tarihsel deneyim, bu tür yaklaşımların her seferinde burjuva düzeninin yeniden üretimine hizmet ettiğini göstermiştir.

Bugün “demokratik sosyalizm”, “demokratik modernite”, “devlet-dışı toplumsal örgütlenme” gibi söylemlerle sunulan formüller de bu geleneğin yeni biçimleridir. Sermaye iktidarını yıkma hedefini dışlayan hiçbir yaklaşım, ezilen sınıfların kurtuluşuna hizmet edemez.

Türkiye’de emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin yarattığı yapısal tıkanma, demokrasi ve özgürlük sorunlarının kapitalist düzen koşullarında çözümlenemeyeceğini açıkça göstermektedir. Dolayısıyla, bağımsızlık ve demokrasi mücadelesi dahi sosyalist devrim perspektifiyle bütünleşmek zorundadır. Bu gerçeklik, Marksizm-Leninizmin güncelliğini değil, zorunlu tarihsel rolünü doğrulamaktadır.

Sonuç olarak, HDK konferansı, sosyalizmi tartışmak bir yana, sosyalizmin bilimsel temellerine yönelmiş sistematik bir tasfiye sürecinin ideolojik platformu olarak işlemiştir. Sol hareketin bu sürece edilgen biçimde eklemlenmesi, yalnızca teorik bir zayıflığın değil, tarihsel misyonundan uzaklaşmanın ifadesidir.

Bugün devrimci görevin özü, sınıf mücadelesini yeniden merkeze alan, bilimsel sosyalizmin yöntemini savunan ve burjuva ideolojisinin tüm varyantlarına karşı keskin bir ideolojik mücadeleyi yeniden örgütlemektir. Bunun dışındaki tüm arayışlar, düzenle uylaşmanın farklı biçimlerinden ibarettir.

Kolektif Mücadele
2 Aralık 2025
Kaynak

29 Kasım 2025

,

DİSK Nereye?


İşçi sınıfının tarihsel belleği, sadece takvim yapraklarından ibaret değildir; aynı zamanda mücadeleyle yoğrulan coğrafyalarda, meydanlarda ve fabrika kapılarında vücut bulur.

Bazen bir örgütün adres değişikliği, basit bir idari işlem değil, tarihsel bir metin, politik bir beyanname olarak da okunabilir.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) yönetiminin, genel merkezini İstanbul’dan Ankara’ya taşıma kararı, işte tam da bu ruhla okunması gereken bir tarihsel ihanet teşebbüsüdür. Bu karar, DİSK’in sadece mekânını değil, politik varoluşunun temelini oluşturan “yönünü” değiştirmesi demektir.[1]

Aslında soru basittir: DİSK Nereye Taşınıyor?

Cevapsa bir o kadar hızlı verilmelidir: Sınıfın gövdesinden kopuşun ve bürokrasi kışlasına teslimiyetin coğrafyasına!

İstanbul ve Mücadelenin Belleği

Tarihsel maddeci bir bakışla mekân, sınıflar arası mücadelenin ve üretim ilişkilerinin somutlaştığı bir alan olarak okunur. İstanbul, Türkiye işçi sınıfı için, sadece ekonomik yoğunluğun değil, aynı zamanda bağımsızlık, direniş ve kanla yazılmış sınıf bilincinin mekânıdır.

DİSK, işte tam bu mekânda, 1967’de, sermayeye, devletin güdümündeki sendikacılığa ve bürokratik uzlaşmacılığa karşı çıkan işçi iradesinin eseri olarak İstanbul’da kendini var etti. 1963 Kavel, 1966 Paşabahçe, 1970 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi; bu destan gibi mücadeleler, burjuvazinin kalbine saplanan bir hançer gibi, hep bu coğrafyada parladı. DİSK’in İstanbul’da varoluşu, “sınıfa karşı sınıf” duruşunun, bizzat sınıfın var olduğu, acı çektiği ve direndiği yerde kök salma yemini gibidir.

Ankara ise, bürokrasinin, siyasi iktidarın ve pazarlık masalarının mekânıdır. O, sınıfın kendisiyle değil, devletiyle konuşulan yerdir. DİSK’in genel merkezini bu kışlaya taşıması, kendi kurucu felsefesine karşı giriştiği bir intihar girişimidir. Bu, “işçi sınıfının kalbidir” dediği İstanbul’u terk ederek, tarihsel bağımsızlık çizgisinden kopan bir ihanet handikapıdır. Konfederasyon, işçinin alın terinin aktığı karargâhı terk edip, burjuva siyasetinin kapılarına en basit tabiriyle dilenmeye gitmektedir.

Liberalizm, Reformizm ve Bürokrasi Engeli

Ayrıca yeni bir parantez açmak gerekirse, bu coğrafi kayması, anlık bir hezeyan olarak görülmemeli, DİSK yönetimini uzun süredir kemiren ideolojik yozlaşmanın vardığı yer, onlar açısından bir zirve noktasıdır. DİSK’in mevcut yönetim kademeleri, ne yazık ki, devrimci sınıf sendikacılığını çoktan terk etmiş, yerine uzlaşmacılığı ve teslimiyeti esas alan liberal-reformist, uzlaşmacı karakterde bir sınıf işbirliği çizgisi oturtmuştur. Bu çizgi, en başından bu yana artan şekilde, fiili-meşru mücadelenin ateşinden kaçarak, mücadeleyi bürokratik diplomasiye indirgeme eğilimi taşır. Bu çizginin adı sendikal bürokrasidir.

Sendikal bürokrasi, aklı başında bir sınıf çözümlemesinde burjuvazinin işçi sınıfı içindeki en tehlikeli kolu olarak gözümüze çarpar. Bu bürokrasi, sadece Türk-İş’in temsil ettiği “sarı sendikacılık” ile sınırlı değildir. DİSK’in uzlaşmacı kanadı da, mücadele birikimini bırakarak, politik mücadeleden kaçınarak ve ekonomik talepleri kararlı bir biçimde savunmaktan imtina ederek, aynı ihanet misyonunu farklı bir tonla yıllardır sürdürmektedir.

Bu bürokratik kastın temel misyonu şudur:

1. Sınıfı Politik Mücadeleden Uzak Tutmak: Ekonomik mücadeleyi sınırlandırarak, işçi sınıfının burjuva ideolojisinin çeperinden kurtulup bağımsız politik kimliğini kazanmasını engellemek.

2. Sınıfı İktidara Yamamak: Sendikal örgütlenmeyi, işçinin öz örgütü olmaktan çıkarıp, “Saray’a, Meclis’e, Parti’ye” yamanacak basit bir lobi ve pazarlık aygıtına dönüştürmek.

DİSK’in Ankara’ya taşınması, yalnızca bu misyonun tamamlanması için atılmış somut, fiziki bir adımdır. Karar, aynı zamanda tüzüksel çoğunluk ilkelerini hiçe sayarak, sendikal demokrasinin ruhuna karşı işlenmiş bir suçtur.

Bir örgüt, kendi meşruiyetini ve demokratik işleyişini bu denli ayaklar altına alıyorsa, onun sınıfa karşı dürüstlüğü ve sadakati de bütünüyle sorgulanmak durumundadır.

Örgütlenme Formunun Devrimci Diyalektiği

Bu ihanet anında, örgütlenme ve bürokrasiye dair tarihsel gözlemlerden süzülmüş bazı uyarıları kulaklarda çınlatmakta fayda var.[2]

Sendikalar, işçi sınıfının ekonomik-demokratik mücadelesi için en uygun yığınsal örgütlenme biçimidir. Ancak, sendikaların otomatik ve kendiliğinden biçimde devrimci olmayacağını, uzlaşmacı eğilimler taşıyacağını ve bu eğilimlerin sürekli olarak Proleterya Partisi’nin müdahalesiyle aşılması gerektiğini hem tarihsel örnekler hem de ustaların yazdığı temel metinler bize göstermiştir.

Türkiye işçi sınıfının bugün en yakıcı ihtiyacı, ekonomik mücadele ile siyasal mücadele arasındaki bağı kurmaktır. Siyaset üstü sendikacılık safsatası (Türk-İş) ve liberal-reformist kaçış (DİSK yönetimi), bu bağı kurmamak için burjuvazinin kullandığı iki farklı silahtır.

Bu bürokratik engeli aşmanın yolu, soyut örgütlenme modeli tartışmalarında değil, mücadele anlayışının militan ve devrimci bir pratikle yeniden kurulmasından geçmektedir. Daha önce de bu mecrada çeşitli konular vesilesiyle değinmiştik. Neydi onlar?

1. İşyeri Örgütlenmelerini Yükseltmek: Sendikal barajlar, grev yasakları ve sendika bürokratlarını aşacak olan yegâne güç, işçi sınıfının güçlü işyeri örgütlenmelerine dayanmasıdır. Bölüm, vardiya ve fabrika komiteleri, işçilerin tamamını mücadelede özne haline getirmeli, bürokrasinin karar mekanizmalarını tabandan gelen demokratik iradeyle felç etmelidir. Yani ilk çözüm adımı taban örgütlülüğüdür.

2. Geri Çağırma Hakkı: Bir sendika, temsilcilerin ve yöneticilerin tepeden dayatıldığı, görevini yapmayanların geri çağrılamadığı bir yapı olduğu sürece, işçi sınıfının öz örgütü olamaz. Demokratik merkeziyetçilik, sendikal örgütlenmenin her düzeyinde hayata geçirilmeli, bürokratik kastlaşmanın önü kesilmelidir.

Tarihsel Sorumluluğun Gereği

DİSK’in Ankara’ya yönelmesi, sadece bir binanın taşınması değil, bir ruhun taşınmasıdır. O ruh, bir zamanlar direnişin, bağımsızlığın ve devrimin ruhuydu. Bu karar, Konfederasyon yönetiminin kendi kuruluş felsefesine attığı politik bir kurşundur.

İşçi sınıfının önündeki görev bellidir: Bu tarihsel yanlışın geri alınması için, Konfederasyon yönetimine karşı topyekûn bir mücadele başlatılmalıdır. DİSK, yine ve daima, “işçi sınıfının kalbinde” kalmalıdır!

Bu mücadele, sadece bir adresi savunma mücadelesi değil, devrimci sınıf sendikacılığı anlayışını yeniden tesis etme, burjuvazinin içimizdeki ajanlarını tasfiye etme ve işçi sınıfının bağımsız politik gücünü inşa etme mücadelesidir. Sınıf, kendi tarihsel sorumluluğunun gereği olarak, bu ihanet çizgisini tecrit edecek ve günün devrimci sendikal pratiğini kendi deneyimleriyle mutlaka yaratacaktır.

M. Börklüce
20 Ekim 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] 17 Ekim’de DİSK’e bağlı 11 sendika yayınladıkları ortak açıklama ile DİSK’in Ankara’ya taşınmasına tepki gösterdi ve kararın“Sadece Taşınma Değil, Bu Bir Yön Değişimi” olduğunu söylediler. Bildiriye imza atan sendikalar ise şöyle:

“Birleşik Metal İşçileri Sendikası (Birleşik Metal-İş), Türkiye Basın Yayın Matbaa Çalışanları Sendikası (Basın-İş), Birleşik Tarım Orman İşçileri Sendikası (BTO-Sen), Devrimci Yapı, İnşaat ve Yol İşçileri Sendikası (Dev Yapı-İş), Elektrik Gaz Su ve Baraj Çalışanları Sendikası (Enerji-Sen), Güvenlik-Sen, Gemi Yapımı ve Deniz Taşımacılığı, Ardiyecilik ve Antrepoculuk İşçileri Sendikası (Limter-İş), Türkiye Devrimci Kara, Hava, Demiryolu İşçileri Sendikası (Nakliyat-İş), Sinema Emekçileri Sendikası (Sine-Sen), Türkiye Sosyal Sigortalar, Eğitim, Büro, Ticaret, Kooperatif ve Güzel Sanatlar İşçileri Sendikası (Sosyal-İş), Tüm Kağıt ve Selüloz Sanayii İşçileri Sendikası (Tümka-İş).”

[2] DİSK Genel Merkezi’nin İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasına kararına karşı DİSK yönetimine çağrı yapan 103 isim, “DİSK Genel Merkezi’nin Ankara’ya nakledilmesi kararından derhal vazgeçiniz” dedi. Açıklama da ayrıca; “DİSK’in kurucu Genel Başkanı ve büyük önderi Kemal Türkler’in yakın çalışma arkadaşları olarak, DİSK Genel Merkezi’nin Ankara’ya taşınmasına karşı olduğumuzu aşağıda sunduğumuz gerekçelerle belirtiriz.” denildi. Kızılbayrak ve Sol.

24 Haziran 2025

, ,

Vasatizm


İran’ın İsrail veya ABD’ye yönelik misillemelerinde her seferinde İran’ın “önden haber verdiği” iddiaları ortaya atılıyor. Bunların bir kısmı doğru, bir kısmı yanlış olabilir. Ancak hepsi doğru olsa bile bunun nesi kötü?

Böyle yapması, İran’ın “korkak bir devlet” olduğunu veya “danışıklı dövüş içinde olduğunu” değil, gerilimin geri dönülmez noktaya gelmesi ihtimalini düşünen, serinkanlı hareket etmeye çalışan bir tutum içerisinde olduğunu gösterir.

Neden ABD/İsrail her türlü saldırıyı yaparken, İran kendi gücü ve stratejisi doğrultusunda krizi kontrollü bir şekilde yönetmeye çalışınca “İran da boşmuş!” oluyor?

Dünyayı savaşa sürükleyen güç, emperyalist/siyonist ittifaktır. Bunun dışında kalan her güç, çatışmanın geri dönülmez noktaya yaklaştığı anlarda diplomatik çözüm arar.

Hem gücü, hem tutumu gereği yapar bunu. Emperyalizmin en büyük saldırı araçlarından biri, devasa askeri gücü kadar karşısındakini bütün gücüyle saldırmaya ittiği provokasyonlarıdır.

İran, -iddia edilen nükleer güç de dâhil- elindeki bütün gücü sevk edip geri dönülmez bir nükleer savaş çıkardığında mı “Fıs” olmayacak anlamıyorum ben.

Uluslararası ilişkileri ekran başında “Dıkşın dıkşın” diyerek izleyen çok sayıda insan var belli ki.

Erkin Özcan
24 Haziran 2025
Kaynak

* * *

Vasatizme bir kısa bakış:

Sevgili Erkin Özcan yazısında İran’ın CENTCOM üslerine saldırıdan önce ABD’yi bilgilendirmesine getirilen eleştirileri ele alıyor ve şu soruyu soruyor:

“Neden ABD/İsrail her türlü saldırıyı yaparken, İran kendi gücü ve stratejisi doğrultusunda krizi kontrollü bir şekilde yönetmeye çalışınca ‘İran da boşmuş!’ oluyor?”

Öncelikle Erkin’in işaret ettiği profiller, devletlerarası ilişkilerden gerçek anlamda bihaberdir. Medyada yer edinenlerin görevleri ise kitlesel manipülasyondur.

Bihaber olmayıp bihabermiş gibi davrananlar da maalesef ki söz konusudur. Çünkü ne acıdır ki istenen, dünya üzerindeki gelişmelerin amatör lig futbol maçı seviyesinde algılanmasını sağlamaktır.

Her devlet, eğer konvansiyonel savaşa girmiyor veya uzun süreli sınır ötesi özel operasyon olarak tarif etmiyorsa, diğerine haber verir. Amerikalılar da İranlılara haber verdiler. Üstelik CBS Medya grubu üzerinden de saldırıdan önce haber verdiklerini dünyaya ilan ettiler.

Sadece açıktan savaş açmaya kalkanlar haber vermezler.

İran’ın yaptığı ise özellikle Amerika’nın attığı bomba adedinde füzeyi, boşaltılmış üslere sapanla taş atar gibi öylesine yollayarak öncelikle ABD’ye karşı mütekabiliyet ilkesini sağlama almaktı.

Çok daha önemlisi ise İsrail ya da bir başkası yarın öbür gün ABD üslerine siyah kuğu saldırısı yapar ve suçu İran’a atmaya kalkar ise bu olası saldırıları kendisinin yapmamış olduğunu rahatlıkla dünyaya ilan edebilecek ön almayı gerçekleştirmekti.

Saldırının hemen arkasından gelen Trump’ın İran’a teşekkür mesajları da bu durumu onaylamış oldu. Devamında da İsrail ve İran arasında karşılıklı saldırılar devam etti. İsrail’in Tahran’a yaptığı saldırının ardından İran, İsrail’e tam altı dalga halinde Balistik füze saldırısı düzenledi. Üstelik ABD Başkanı Trump’ın 6 saat ve 12 saatlik ateşkes öncesi koşullarını birebir yansılayarak.

E artık burada kozlarını bir bir yitiren kimdir? Yani golü yiyen kimdir, bağıran çağıranlar hangi takımın taraftarıdır, ona da siz karar verin.

Hâlâ daha amatör lig futbol maçı izler gibi izliyorsanız tabii…

Uğur
24 Haziran 2025
Kaynak