Köpük

Suyun yüzündeki köpük dağılır gider.
Geriye kalan, insanların yararına olandır.
[Rad Suresi:17]
Üzerinden üç yıl geçti. Temel Demirer ve şürekâsı bir din sempozyumu tertiplediler. Soru-cevap kısmında bir genç, Demirer'e itiraz ederek, “…ama Karmatîler gibi İslamî sosyalist dinamikler de var tarihte” deyince sempozyum sahibi Demirer, gence öfkelenerek, “ben böyle bir şey bilmiyorum, ben bilmiyorsam, tarihte böyle bir şey yoktur, saçmalamayı kes!” diye bağırdı, hatta itirazlarını sürdüren, kürsüye gelip konuşmak isteyen gencin konuşmasına mani oldu. Neyse ki bugün bir çarktır edildi, bugün “evet öyle şeyler vardır” diyen, o geleneğe ait Muhtare[1] ismiyle yazılar yazan İhsan Eliaçık’la Temel Demirer üç yıl sonra yan yana geldi.
Çark edilmek, ediliyormuş gibi yapmak içindi. Birkaç hafta önce yazdıkları üzerine Orhan Gökdemir, “o kadar da din düşmanı değiliz” diyen bir yazı kaleme aldı.[2] Cumhuriyet mitinglerinde en ön safta yürümesinden belliydi. Oysa refiki, “Türkiye'deki siyasi ve toplumsal yaşantının dinsellikten arındırılmasından” söz ediyordu.[3] Muhayyel ve müstakbel “sosyalist iktidar”ında dinin kökünü kazıma faaliyetini burjuvazisi ve devletiyle, bugünde ifa edeceğini düşünüyordu. Zimmet-himmet, Gökdemir’in tabiriyle, “dolaşım odağı” olmak, bunları söylemeyi gerekli kılıyordu. Özel olmak için yan yana gelinen Tayyip’e fark koymak gerekiyordu.
* * *
Gökdemir tuhaf: “dindar olmak faiz esasına göre çalışıyor diye bankaların kaldırılmasını talep etme hakkı vermez” diyor. Esasında gönlünden geçen, banka patronlarının medya organlarında çalışmanın verdiği cüretle, o türden dindarların kökünü kurutmak. Gökdemir, bir dindarın bankalara karşı olmasına tahammül dahi edemiyor. Din düşmanlığının sebebi uzakta değil, burada.
O yüzden Marx’ın liberal kulvarda yürürken kaleme aldığı iki makale üzerine kuruyor fason Marksizmini. Bir kelime oyunuyla Yahudilik yerine İslam koyuyor. Dinler tarihiyle ilgili çalışmalarına, ta Mısır ve Yunan dinlerine dek uzanan malumatfuruşluğuna küfrediyor. Metnin mazrufuna değil, zarfına bakıyor. Teori merakının politik bir içeriği ve anlamı bulunmuyor.
Gökdemir’in çarkı dönerken, şu kelimeler dökülüyor: “İnsan burjuva toplumunun üyesi olan bencil kişidir.” Buradan da komünizm simyasına dair formülüne ulaşıyor: “Komünizm, burjuvazinin soyutladığını somutlamaktır.” Ama o, burjuvaya bağ(ım)lılığından ötürü, “insanın özgürlüğü insanı kurtarmaz, ona burjuvanın insan’ı olma özgürlüğü bahşeder” diyemiyor.
* * *
Marx’ın salladığı kılıcın açtığı yaraların burjuvazinin bezine sarılması şart. Bahsi geçen üç yazar ve başkaları bu sancıyı yaşıyor. Gökdemir’in geçmişte dürüstçe dediği gibi, bu isimler “Marksist değil, sadece Marx’a referans veriyorlar”, o kadar. Referans, atıf da o yaranın kanamasıyla ilgili. Burjuvazinin insan-öznesiyle politik, ideolojik, teorik düzeylerde çok katmanlı bir mücadele veren Marx’ın bireyliğe kapatılması, zihin pratiğine indirgenmesi, ait olduğu yere küfredilmesi şart.
Mesele, kolektif mücadelenin özel ellerden çıkartılması, hakikatin herkese açılması, sömürü ve zulme karşı mücadelenin buradan kurulması. Bugünkü “Taksim fetişizmi” tartışması da burada. Portekizli sömürgecilerden öğrendikleri bu kelime [feitiço] hem geri, kara Afrika’yı hem de yoz, yobaz dindarlığı çağrıştırıyor. Taksim, "1 Mayıs herkesin olsun" demekse, ondaki büyü, cazibe ve sihrin temizlenmesi zorunlu. 1 Mayıs gene özel bireylerin mülkü olmalı. Aynı durum Marx ve Marksizm için hep geçerli.
Bu temizlikçi kafa geçmişte, “artık dua etmek yetmez”[4] diyen kurtuluş teologlarına, tıpkı Vatikan gibi, düşmanca saldırıyor, “bunlar solu tasfiye etmek için çalışıyor” diyor.
Latin Amerika’daki bir toplantıda Gökdemir’in şefine, güya, “sizin devrim yapmanız zor, çünkü ülkeniz Müslüman” deniliyor, o şef de kendi basiretsizliğini ve kifayetsizliğini Müslümanlık bahanesi ardında gizliyordu. Oysa o partinin köken aldığını iddia ettiği yapının kurucusu Mustafa Suphi’ye Komintern koridorlarında aynı laf edilince, Suphi, “doğuda devrim ocaklarını yakacağız” diye bağırıyordu kürsüden. Ocağa, doğuya ve devrime düşman olmak, İslam perdesi arkasına gizleniyor bugün.
* * *
Vatikan kafasıyla bir yere varılmayacağı açık. O kafanın gene dinle, imanla o Vatikan’a başkaldırmış, kıyam etmiş bir tarihi görmesi mümkün değil. İmanın, bilincin düşmanı, ona dışsal bir mikrop olduğu yalanı, burjuvalara ait.
Mircae Eliade tam aksini, “imanın bilincin temel taşı” olduğunu söylüyor. O iman olmadan, doğum günü partisine ya da kendilerini özel zannedenlerin dinsiz tarikatlarına dönüşmek kaçınılmaz.
Mesele bilim ise, fizik bilimi bugün ilerilik-gerilik meselesinin insanların zihinlerindeki bir kurgu, bir yanılsama olduğunu söylüyor. Fizikten, hareketten yana saf tutunca, onunla empati kurunca siyaset yapılacağı zannediliyor. Mademki din bir yanılsama, hangi bilim ve kimin bilimi, neden söylüyor bunu? O bilim ve o madde adına sadece güç görenle, güçlü görünmek için o bilime ve maddeye tapan arasında bir fark yok.
Dinle mücadele ediyorlar ve bunu sanki “emekçi kitleleri o boyunduruktan kurtarmak istedikleri” için yapıyorlar. Koca bir yalan! Emekçinin derdiyle dertlenmeleri, derdin emekçisi olmaları mümkün değil. Burjuvanın insan-bireyini putlaştırıyorlar, onu aşan her şeye düşmanlık ediyorlar. Solculukları dahi burjuva için, ona içre. Tek meseleleri, o burjuvanın kurduğu zihne-akla uygun bireyler bulmak, gerçeğin belirli cüzünü o zihne-akla uydurmak. Emekçinin aşkınlığı, ezilenin aşkınlığı, devrimcinin aşkınlığı… Hepsine düşmanlar! Ne burjuvanın kabilesinden kovulmak istiyorlar ne de burjuva dışı kabilelerin kavgasına karışmak.
Ve safça, “Ey ahmak İsmail, sen Müslüman olduğun için kapitalizme kul olmaya mecbursun, bak ben oluyor muyum” diyorlar. Borsada çevrilen paraları, müteahhitlik işlerini, yoldaşlarını yıllarca sigortasız çalıştırmalarını, kültürevlerinde burjuva sanatına, TV’sine “kaliteli” elemanlar yetiştirdiklerini, bir seçim çalışmasında patrondan alınan bilbordları vs. unut(tur)uyorlar.
Hem İsmail’i sudan çıkmış balığa çevirmek istiyorlar, hem de o balığı yemeye-satmaya niyetleniyorlar. İsmail de “benim adım İsmail, ait olduğum yerdeyim” deyince “gerici” oluyor. Onlar Batı’dan, burjuvadan, devletten hiza alınca ileri oluyorlar, İsmail o hizaya kıyam edince geri.
“Burjuvazinin dinselleşmeye mecbur” olduğunu söylüyorlar durmadan. O burjuvazinin bankalara itiraz eden, kıyamla varolan Müslüman’ın ruhunu çalıp dinsiz dindar yaratma kumpasına perde oluyorlar. Çünkü bunu arzuluyorlar. Cesetlerin eline bayraklarını tutuşturabileceklerini düşünüyorlar.
Yıllar önce cumhuriyet yürüyüşlerinde dile getirilen tehdit bunlarda dil buluyor şimdi. Emekçiler gene ve inatla merhabacılar/selamünaleykümcüler diye bölünüyor. Bekir Coşkun galebe çalıyor. Tüm bu keşmekeşin son bulması, köpüğün dağılıp gitmesi, çekicin çark etmesine bağlı. O çekicin bayramı kutlu olsun.
Selam, Yaradana selam!
Eren Balkır
30 Nisan 2016
Dipnotlar
[1] İhsan Eliaçık, “İslam’ın Kayıp Şehri: Muhtare”, 13 Ocak 2010, ihsaneliaçık.
[2] Orhan Gökdemir, “Din Devleti Değil Devlet Dini”, 30 Nisan 2016, Haber Sol.
[3] Özgür Şen, “AKP Laikliği Kaldırmayacak ama Yeniden Tanımlayacak”, 30 Nisan 2016, Haber Sol.
[4] Suad Şarabani, “Kurtuluş Teolojisi”, İştirakî.

Göçmen Anlaşması

AB-Türkiye Anlaşması Göçmenleri Riske Sokuyor
Ortadoğu, Afrika ve Asya’dan Yunanistan’a gelen binlerce göçmen, Avrupa’ya yönelik akını engellemek ve sayıyı azaltmak için Türkiye’ye gönderiliyor.
Yunanistan’a varmış olanların statüsüyle ilgili belirsizlik, 10 Nisan’daki çatışmaların ana nedeni. O çatışmalarda Makedon güvenlik kuvvetleri iki ülke arasındaki Idomeni sınırını geçmeye çalıştığını iddia ettikleri kalabalığı zaptetmek için göz yaşartıcı gaz ve plastik mermi kullandı. 300 kadar göçmen ve 23 güvenlik memuru yaralandı.
Yunan hükümeti yaptıklarından ötürü Makedon polisini kınadı ve “korunmasız insanlara karşı, sebepsiz yere, ayrım gözetmeksizin kimyasal, plastik mermi ve ses bombaları kullanılması tehlikeli ve esef verici bir eylemdir.” dedi [Reuters, 10 Nisan]
Bu son saldırı, Yunanistan’ın Sisam Adası açıklarında dört kadın ve bir çocuğun boğulmasından bir gün sonra gerçekleşti. 4 Nisan’da AB’nin göçmenleri Yunanistan’dan Türkiye’ye göndermeye başlamasından sonra resmî yollardan rapor edilen Ege Denizi’ndeki ilk ölümler.
Makedonya sınırında yapılan saldırıya yönelik eleştirilere cevaben o saldırılarda yer alan güvenlik kuvvetleri baskı tedbirlerini şu şekilde gerekçelendirdiler: “Büyük bir göçmen grubu, dikenli telleri kopartıp Makedonya topraklarına girmeye çalıştı. Polise taş ve benzeri şeyler attılar.” [Irish Times, 10 Nisan)
Orta Avrupa’ya ana geçiş kapısı olan Balkan devletleri sınırlarını kapattığından beri, Şubat’ın ortasından bu yana Idomeni Köyü’ndeki sınır kapısında en az 11.000 göçmen kamp kurdu. Haberlere göre, Yunanistan’da Türkiye’ye gönderilme ihtimaliyle yüzleşen göçmenlerin sayısı yaklaşık 50.000.
Avrupa Bölündü
Son bir yıl boyunca AB’ye bir milyondan fazla insan giriş yaptı. Bu durum AB üyesi devletlerarasında ve o ülkelerdeki toplumların içinde gerilimlere yol açtı. Sağcı hükümetler ve politik partiler göçmen krizini seçimlerde daha fazla destek bulmak ve iltica etmeye çalışanlara karşı şiddeti tırmandırmak için kullandı.
Avrupa devletleri arasındaki ilişkileri normalleştirmek ve göçü durdurmak amacıyla AB liderleri 5 Nisan’da Türkiye’yle bir anlaşmaya vardı. Ankara, Ege üzerinde yolculuk eden tekneler türünden, usule aykırı yollardan Yunanistan’a giren tüm mültecileri ve göçmenleri geri alacak. Bunun karşılığında AB, binlerce Suriyeli mülteciyi resmi göç kanalları üzerinden doğrudan Türkiye’ye kabul edecek. Bu politikanın arkasındaki sözde gerekçe, göçmenleri insan kaçakçılarının imkân sağladığı geçiş üzerinden Yunanistan ve adalarına girmekten vazgeçirmek.
İnsanî yardım örgütleri bu planı eleştirdiler. Planın hâlâ yardıma ihtiyaç duyan yüz binlerce insana yiyecek, su, barınak ve tıbbî tedavi imkânı sunmakla ilgili giderek artan ihtiyaçla bağlantılı daha çok soruna yol açacağını söylediler. Idomeni sınırındaki kampta karşımıza çıkan kötü koşullar bu gerçeğin bir dışavurumu.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği gibi göç ve yerinden yurdundan edilme meseleleriyle ilgilenen kurumlar da AB anlaşmasının göçmenler ve mültecilerin yönlendirilmesi ile ilgili uluslararası hukuk anlaşmalarını ihlal ettiğini söyledi. 1 Nisan’da Sakız Adası’nda çok sayıda insan birçok zarar gördü. Söylendiği kadarıyla, Yunanistan ve uluslararası örgütlerin kapasitesi mevcut göçmen toplamıyla ilgilenme noktasında kesinlikle yetersiz.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği insanî yardım şubesinin gözlemine göre Midilli Adası’nın Moria tesisinde de istikrarsızlığı ve kaygıyı artırıyor. Resmî rakamlarla barınma imkânı bulan göçmen sayısı 2.300 ki bu mevcut iki bin civarındaki kapasiteyi aşıyor.
Mülteciler Komiserliği’nin 1 Nisan tarihli bildirisinde ifade edildiği üzere: “Bizler, mülteciler ve göçmenlerle ilgili yapılan son AB-Türkiye anlaşmasının taraflarının her türden geri dönüş başlamazdan önce tüm tedbirleri almasını istiyoruz. Her iki taraftaki ciddi açıkların varlığını sürdürdüğü açıktır. Avrupa’daki diğer her yerde sınırların kapalı olması sebebiyle, bu insanlara ev sahipliği yapmak zorunda kalan Yunanistan genelinde uluslararası korumaya muhtaç olan insanları almak ve onlarla ilgilenmek için gerekli sistemlerin bir dizi yönü henüz ya işlemiyor ya da zaten mevcut değil.”
Göçmen Krizine Yol Açan Emperyalizmdir
Batı’daki şirketlerin ve hükümetlerin kontrolündeki medyada bu göçmen akınının sebeplerinden hiç bahsedilmiyor. Bu kaçan insanlar, Libya ve başka ülkelerden insan kaçakçılarının insafına terk edilmiş biçimde Akdeniz üzerinden Avrupa’ya giderken her gün tehlikelerle yüzleşiyor.
Krize asıl yol açan, Afrika, Ortadoğu ve Asya-Pasifik genelinde ekonomilerin kısa süre önce yaşadığı çöküş yanında, rejim değişikliği ve işgal amacıyla ABD ve NATO’nun gerçekleştirdiği savaşlardır.
Washington, 1991’de Körfez Savaşı’yla başlayan askerî müdahalelere ön ayak oldu ve bu yüzyılın başından beri hem Irak’ın hem de Afganistan’ın işgali üzerinden bu faaliyetine devam ediyor.
2011’den beri ABD ve müttefikleri Libya, Suriye ve Yemen’e karşı yıkım ve işgalle sonuçlanan yeni savaşlar yürüttü. Bu savaşlar on milyonlarca insanın yerinden yurdundan olmasına, ölmesine veya yaralanmasına sebep oldu. II. Dünya Savaşı’nın bitiminden beri içte ve dışta en kötü insanlık krizine yol açan, bu savaşlar.
Ayrıca emperyalistler hedef alınan devletlerin ve komşularının ekonomilerini de mahvetti. Emperyalist entrikanın ve hâkimiyetin adına yürütülen bu savaşlar, 2008 ve sonrasında yaşanan küresel kapitalist krizden ekonomik açıdan tam manasıyla çıkılamadığı koşullarda, varlığını sürdürüyor.
Abayomi Azikiwe

Kurtuluş Teolojisi

Latin Amerika’da Kurtuluş Teolojisinin Yükselişi ve Çöküşü
Suad Şarabani: Latin Amerika’da kurtuluş teolojisi ilerici hareketlerin mütemmim cüzü. Dan Kovalik, Vatikan’ın ABD’nin desteği ve rehberliğiyle Latin Amerika’da kurtuluş teolojisini nasıl sabote ettiğiyle ilgili çalışmalar kaleme alan bir insan hakları avukatı ve eylemci. Ona göre, ABD’nin amacı, statükoyu koruyup ilerici güçlerin kontrolü ele geçirmesine mani olmak. Dan Kovalik’le Latin Amerika’da kurtuluş teolojisinin yükselişi ve düşüşü hakkında konuşuyoruz.
İşçi avukatlığı yapıyorum, aynı zamanda Pittsburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Uluslararası İnsan Hakları Hukuku dersleri veriyorum. Sosyal adalete olan ilgim, Latin Amerika’ya yaptığım ziyaretlerden kaynaklanıyor. Bir genç olarak beni harekete geçirenin ve bugünkü hâlime kavuşmamın ana nedeninin kurtuluş teolojisi olduğunu söyleyebilirim.
Kurtuluş teolojisi gibi bir hareket nasıl bu kadar parçalandı? Her şeyden önce, görünüşe göre feda edilen, sadece Vatikan değil, Cizvitlerin ilerici felsefesi.
Cizvitlerin sadece belirli kısımları ilerici. Bazıları kurtuluş teolojisine inanıyor, bazıları da aşırı muhafazakâr. Ama Latin Amerika’da dindarların birçoğunu özellikle altmışlar ve yetmişlerde kurtuluş teolojisi motive ediyor. İlk bakışta ilerici hareketleri cesaretlendiren, Vatikan’ın kendisi. 1962’nin başında düzenlenen İkinci Vatikan Konseyi ile birlikte Papa XXIII. John kiliseyi “halk için kilise” hâline getirmek için adımlar atıyor. Bu, Konstantin kiliseyi dördüncü yüzyılda resmi Roma kilisesi yaptığından beri ilk kez karşılaşılan bir durum. Epey radikal bir değişiklik.
Latin Amerika’daki piskoposlar, II. Vatikan üzerinden gerçekleşen açılımdan istifade ediyorlar ve kurtuluş teolojisinin üzerindeki örtüyü kaldırıyorlar. Bunu yapmakla yoksullara ayrıcalıklı muamele yaklaşımını öne çıkartıyorlar ve ilgili yaklaşım ana ilkeleri hâline geliyor. Bilhassa Brezilya’da çeşitli topluluklarda bu ilkenin muhtelif uygulama biçimlerine rastlanıyor.
Kurtuluş teolojisinin kolayca parçalanmış olduğuna inanmıyorum, o esasen Brezilya’daki 1964 darbesinin başında zor yoluyla parçalandı. ABD bu darbeyi destekledi ve bir askerî diktatörlük kuruldu. Darbeyi büyük ölçüde motive eden, kurtuluş teolojisinin zor yoluyla kökünün kazınması arzusuydu. Tanık olduğumuz biçimiyle altmışlarda, yetmişlerde, hatta bugün bile baskıcı güçler kurtuluş teolojisine bağlı rahipleri ve din görevlilerini ortadan kaldırmayı sürdürüyorlar.
Kurtuluş teolojisi, aynı fikirde olan insanları cezbetmekle mi yetindi yoksa insanların inançlarını da değiştirdi mi?
Burası her zaman belirsizliğini koruyacak bir alan. Bence her ikisi de geçerli. Diyalektik bir ilişki söz konusu. Her ikisi de cari. Latin Amerika’nın İspanyollarca sömürgeleştirilmesi sonucu Katolik Kilisesi ciddi bir güç ve nüfuza kavuştu. Kilisenin yönelimi Latin Amerika’daki toplumun yönelimini etkiledi.
Politik liderliğin yönünü ilerici sola çevirmesi en geniş manada toplumu da etkiledi. Ama kurtuluş teolojisinin duhul ettiği her örnekte isyan ve direniş tohumlarına rastlamak mümkün. İsyan ve direnişin kökleri Latin Amerika’da yerli grupların ve yoksulların üzerindeki baskılara dayanıyor.
Bence kurtuluş teolojisine bu kıtada daha fazla rastlamamızın sebeplerinden biri kıtanın tarihi. Kıta bereketli bir toprağa sahip. Burada insanlar, emperyalist güç olarak ABD’ye ve kendi hükümetlerine karşı ortak şikâyetleri paylaşıyorlar. Kurtuluş teolojisinin böylesine büyük bir güç hâline gelmesinin nedeni bu. Karşımızda hem ilerici teolojiyi benimseyen, nüfuz sahibi bir kilise var, hem de onu dikkate almaya hazır, kendi zor durumunun bilincinde olan bir halk.
Vatikan, ilerici Katoliklere sırtını dönmeyi ve Latin Amerika’yı köktencilere kaybetmeyi neden bu kadar çok istedi?
Evet, Vatikan bunu istedi, tıpkı çocuk tavizcilerini koruyarak tüm kiliseyi feda etmek istemesi gibi. Bu farklı bir mesele, ama kilisenin yıllar boyunca ortaya koyduğu korkunç tercihlerin başka bir örneği de bu taciz vak’ası. Bence onlar, kendilerini kilisenin ve Roma’nın kilise üzerindeki hâkimiyetinin kurtarıcısı olarak gördüler, ama bunu yaparak çok fazla şeyi feda etmemiş oldular. Geriye baktığımızda kilise bu sebeple kaç kişinin kaybolduğunu kabul mü etti, yoksa sonuçta daha fazla mürit mi kazandı?
Sağa kayış gerçekleştikten sonra o ilerici rahip ve rahibelerin başına ne geldi?
Öncelikle çok nüfuzlu liderleriniz vardı, bunlar katledildiler. En ünlüleri de Başpiskopos Romero’ydu. Romero, El Salvador’da kurtuluş teologu olan arkadaşı Peder Grande’nin katledilmesiyle radikalleşmiş, muhafazakâr bir din adamı. Kendi ülkesindeki adaletsizlikler konusunda onu bilinçlendiren, bu olaydır. El Salvador, Guatemala, Uruguay ve Brezilya gibi ülkelerde askerî diktatörlükler kurulmuş, önemli insanlar katledilmiştir. Ayrıca yetmişlerde Arjantin ve Şili’yi içeren Güney Burnu’nda ayrıca Akbaba Operasyonu yürütülmektedir. Bu askerî darbeler kendi halklarına karşı işlenen zulüm ve katliamlar tertiplemekte, onları terörize etmektedir, bu zulüm ve katliam, sadece din adamlarını değil, kilise dışı kitle içinde kurtuluş teolojisini destekleyenleri de vurmaktadır.
Söz konusu diktatörlükler çoğunlukla ABD tarafından desteklenmektedir. Vatikan, bilhassa Papa 23. John’un ardından papa olan aşırı sağcı 6. Paul sonrası, bu sürece itiraz etmez. Papa Paul kurtuluş teolojisine karşı konum alır, böylece kilise kurtuluş teologlarına karşı kendi baskı politikalarını uygulamaya başlar. Bu, diktatörlüklerin kullandığı zor yoluyla değil, radikal olduğu düşünülen rahiplerin sansürlenmesi suretiyle gerçekleştirilir. Bu sürecin en fazla öne çıkan ismi Nikaragua’daki Peder Ernesto Cardenal’dır. Cardenal, Sandinist Devrim’i desteklemiş, yüzüğünü öpmeye kalkışınca Papa II. John Paul tarafından herkesin gözü önünde azarlanmıştır. Haitili Peder Jean Bertrand Aristide de hükümette aktif rol aldı diye sansürlenmiştir. Bu, o dönemde kilisenin kurtuluş teolojisine yönelik tavrına dair sembolik bir örnektir.
Kurtuluş teolojisinin akamete uğramasına neden olan, dünyadaki kimi başka olaylardan bahsetmiştiniz. Bunun üzerinde biraz daha durabilir misiniz?
Doksanların başında Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist bloğun çöküşü insanları epey etkiledi. Tüm bunlar bir boşlukta gerçekleşmedi. Yaşananları II. Vatikan’ın altmışlarda, tüm sömürge karşıtı mücadelenin sadece Latin Amerika’da değil, Afrika ve Asya’da da sürdüğü koşullardan ayrı düşünemeyiz. ABD’de insan hakları hareketine ve barış hareketine tanık olundu. Tüm bunlar birbirini etkiledi. Kurtuluş teolojisi zayıfladı, zira en genel manada sol zayıfladı. Bu ikisi birbiriyle bağlantılıydı.
Kurtuluş teolojisi sadece Latin Amerika ile birlikte tanımlana geldi. Dünyanın geri kalan kısmında o kadar faal değildi. Neden?
Bildiğim kadarıyla Latin Amerika uzun bir isyan ve devrim tarihine sahip. Augusto Sandino, Jose Marti, Faribundo Marti, Fidel Castro veya Che Guevara gibi isimlere bakılabilir. Latin Amerika solcu devrim için bereketli bir topraktı uzun vakittir, kurtuluş teolojisi de sonuçta benzer bir toprağı buldu. Örneğin Nikaragua’da tıpkı İsa gibi çarmıha gerilmiş bir Che resmi görmüştüm. Bu toplumlarda bu türden imajlar bir anlama sahiptir. Onun gelişip serpilmesini sağlayan işte bu kusursuz fırtınadır.
Yeni papa öncekilerden daha ilericiymiş gibi görünüyor. Kurtuluş teolojisinin tekrar yükselişe geçmesini umuyor musunuz?
Evet, böylesi bir yöne girmesi mümkün. Francis, Avrupalı olmayan ilk papa. Askerî cunta esnasında Arjantin’deydi, öldürülen rahipleri biliyor. Ona danışmanlık yapan kadın komünistti. Bu tarihsel bağlamı Vatikan’a taşıyor. Sonuç olarak evet, onun kiliseyi Latin Amerika’da kurtuluş teolojisini yeniden inşa etmeye yönlendirmesi mümkün. Kurtuluş teolojisinin Amerikan politikaları ve Vatikan yüzünden yaşadığı geri çekilme dünya için büyük bir kayıp olmuştu. Umudum bu ruhun ve vizyonun yeniden talep edileceği yönünde ve bu, herkesin hayrına olacak bir gelişme.

Yere Düşen Bayrak

Özünde diyorlar ki “burjuvazi o bayrakları bir bir yere düşürdü, bize düşen, o bayrakları toplayıp havaya kaldırmak”. “Ama bu burjuva siyaseti!” denildiğinde “Ne burjuva siyaseti, o bayrakları biz bulduk, artık bizimdir” cevabı veriliyor.
Emekçiler, demokrasi ve laiklik denilen bayrakları bir bir toplamaya çağrılıyor. Onca materyalizme rağmen, idealar, fikirler ve söz dünyası örgütlenmeye çalışılıyor. Bayrağın temsil ettiği maddiyat, o söz ve edebiyat karşısında gölgeleniyor. Maddiyata vurgu amatörlük; ona karşı dile dökülen edebiyat, profesyonellik olarak takdim ediliyor. Ortalık, kâmil siyasetçilerden ve profesyonel siyasetçilerden geçilmiyor.[1]
Çulhaoğlu, “şöhret”ini maddiyatın karşısına “hem o hem o” diyalektiğini çıkartmaya borçlu. Bazen “rakı” diyor bazen “viski”, bazen de ikisini karıştırıyor, ortaya istifra yazıları çıkıyor. Bazen tarihe bazen güncele vurgusu bu yüzden. İşine geldiği yerde her şeyden münezzeh, sınıf mücadelelerinden azade bir kavramın altını çiziyor, işine geldiği yerde de bugünün acil ihtiyaçlarına sadece kendisinin vakıf olduğunu satıyor.
Alıcısı olmasa, o da bunu yap(a)maz. O, burjuvaziyi biraz cahil ve biraz akılsız bulan bir burjuva siyasetçisi. Hep burjuvazi için “ah bir marksizmi bilse neler yapacak ama!” diyen biri.
Dolayısıyla bir yandan da marksizmin zararsız olduğunu kanıtlamak zorunda. Siyasetini ve teorisini egemenlerin özel localarına dâhil olma arzusuyla biçimlendirenlerin başka bir şey üretmesi beklenemez. Kalkınmacılık ve modernizm dönemine yakılan ağıt da bunun ürünü.
Uzun zamandır bunun karşısına özel localar inşa etme arzusu çıkartılıyor. “Devleti, kapitalizmi, iktidarı, hegemonyayı görmeyelim, görmezsek yok olur” deniliyor. Maddiyatın karşısına gene edebiyat çıkartılıyor. Bir tampon bu: maddiyat karşısında çaresizlik, sıkışmışlık bu şekilde gizleniyor. O maddiyat sözle dönüştürülür zannediliyor. Bağlar kurmak, mücadeleyi ilmek ilmek örmek, anlamını ve değerini yitiriyor. Devlet ve sermaye, komün ve meclisle esniyor, varolma imkânı buluyor. Akademisyenlerin ve gazetecilerin öncü olduğu sol siyaset, bu esnemenin birer tezahürü, AKP bahane.
Komün, meclis gibi olgulardan söz edilmesinin sebebi burada. Bunlar, sözün boncuk gibi dizilmesi olarak anlaşılıyorlar. O komünlerin aynı ipe tüm dünya genelinde dizilmesiyle sömürü ve zulümden kurtulacağımızı söylüyorlar. Yanılıyorlar. Egemenler, karşıt ocakları bir bir bu şekilde dağıtıyorlar, kendi bayraklarını bu sayede albenili kılıyorlar.
Komün, meclis gibi olgulardan söz edenler, maddiyata küfretmek, onu gizlemek zorundalar. Edebiyat ise allı pullu kelimelerle bu maddiyatı geri plana atmanın adı. Bir meclis, mücadelenin içinde bir mevzi ise anlamlı; onun dışında edebî bir gevezelikten ibaret. Kendi sözünün hâkim olmasını isteyen, bundan emin olan, komünü, meclisi öne çıkartıyor. Bunlar, demokratlıktan değil, niceliğin önemi üzerinden, sayısal çoğunluğu yeterli olduğu düşünüldüğünde övülüyorlar. Mücadelenin tarihsel-toplumsal seyri değil, öznenin kabarık, şişkin hâli bir yanılsamaya neden oluyor.
Maddiyattan edebiyata kaçışın bir yansıması, boyun eğme’ler, diz çökme’meler… Bu laflar sıralandığında gerçeklik, diz çökenler-çökmeyenler diye, zihinde, bölünüyor, dolayısıyla ortada, maddiyatta, boyun eğilecek, önünde diz çökülecek bir şeyin olduğu söylenmiş oluyor. Kendi zihin dünyası önünde ip gibi dizilmesi isteniyor herkesin. Siyaset, sadece dilde ve sözde varlık alanı buluyor; somut eylemler bu hâlin zorlaması sonucu gerçekleştiriliyor.
Bir yönüyle bu, o bayrakların toplanması ile alakalı. Yani maddiyata burjuvalar hâkim ve sahip. Zamanı geldiğinde gelip o sözü de temellük ediyorlar. Burjuva bayraklarını ele alıyorlar, güç olacaklarını zannediyorlar, sözler allanıyor pullanıyor ama maddiyat ve fikriyat arasındaki açı her gün açılıyor. Bayrak hep sahibine doğru dalgalanıyor. Çünkü eksik maddiyat sözle tamama erdirilecek zannediliyor. Burjuvazi seviliyor içten içe ya da onun devleti, tüm o çocuksuluk ile. Varlık orada şekil alıyor, o varlık hep kendisini çağırıyor. Kendisi gibi olana tahammül edebiliyor.
Asıl bu süreçte dizin neyin önünde çöktüğüne, o boynun kimin önünde eğildiğine bakmak gerekiyor. AKP’nin burjuva siyasetinin, Kemalist devletin dışına ait, yabancı bir kuvvet olduğuna dair her laf, teorik olarak yanlış, sapma. Biraz burjuvadan biraz kemalizmden rol çalarak, onların bayrağını sallayarak AKP’yi daraltacağını düşünmek boş.
Bu aklın tek söylediği şu: “AKP’yi bırakın, beni alın.” Burjuvazi, Kemalizm ve emperyalizm geriliminde devlet kendisini sosyaliste, Kürd’e ve Müslüman’a nispetle kuruyor, tüm gerilimleri ve çatışmaları bununla alakalı. Belirli bir ideolojisi yok. Kendisini sürekli korumaya mecbur.
AKP, birey ölçüsüne denk düşen bu devlet kurgusunun merkezine çekilmiş durumda. Dolayısıyla kendisini bu birey ölçüsüne göre kurmuş, “bir gün o merkeze çekilirim” umudu ile çabalayıp duran tüm siyasi özneleri boşa düşürüyor. Laik Tayyip’le laik sosyalistlerin yan yana düşmesinin sebebi burada.
Bir çift laf da 1 Mayıs’a dair: DİSK’e özel bir siyasi özne olarak bakılıyor, oysa içinde onca siyasi örgüt var. Dolayısıyla bugüne dek Taksim çağrısı yapıp kendi eylemine gelmeyen DİSK’in suçu, günahı o örgütlere ait. Bugünkü Bakırköy pazarı tercihi de onların hanesine kazılı.
İşten çıkartmalar, baskılar, iş kanunları, kıdem tazminatı vs. gibi konularda kılı kıpırdamayan bu sol özneler, merkeze çekilme konusunda yerde “buldukları” bayrakları sallayarak gün geçirecek, bu açık. Bunların ana programında “dostlar alışverişte görsün”cülük yazılı. O bayrakların sahipleri, her sallanışta mutlu olsunlar kâfi. Onların bayrakları adına, kendi bayraklarımızı yere düşürmeye değer mi peki?
Eren Balkır
29 Nisan 2016
Dipnot
[1] Metin Çulhaoğlu, “Laiklik Mücadelesi” İçin Notlar”, İleri.

Yeni Cumhuriyet Muhafızları

Sol cenahta uzun süredir devam eden bir yarılmanın güncel siyasetin katkısıyla ayyuka çıkması ve önümüzdeki yıllarda yaşanacak sınıfsal konumlanmaları belli etmesi ile karşı karşıyayız. Son laiklik tartışması ve özellikle bu tartışmayla solun belli bir kesiminin, daha çok da Haziran Hareketi çizgisinde saflaşan kesimlerin verdiği siyasal tepki bu yarılmanın artık ciddi bir boyuta vardığını göstermektedir. Askerin bir devlet sınıfı olarak müesses nizamın denkleminde özgül ağırlığıyla yer tuttuğu dönemde soldaki ‘common sense’, yaratılan laik/anti-laik geriliminin yapay bir gerilim olduğu, toplumsal çelişkileri maskelediği ve buna kesinlikle angaje olunmaması gerektiği yönündeydi. Şimdi kendilerini yeni cumhuriyet muhafızları olarak tahkim eden çevrelerin laiklik naraları atarken bize açıklamaları gereken ilk nokta şudur: bu yapay gerilim artık doğallaşmış mıdır? Ya da artık temel gerilimlerden birisi haline mi gelmiştir? Eğer bu böyleyse, irtica paranoyasıyla itham edilen ordu yıllardır bize bir doğruyu anlatmaya çalışmıştır da biz mi anlamamışızdır? Eğer bu böyleyse, şu an yeni cumhuriyet muhafızları zamanında ordunun uyarılarına yeterince kulak asmadıkları ve bu yönde bir siyaset geliştirmedikleri için özeleştiri yapmalıdırlar. Ve bize, nasıl oldu da bu düzenin temel çelişkilerini yumuşatan enstrümanlardan birisi olan bu yapay gerilimin doğallaştığını, marksizmin bütüncül yöntemi içerisinde açıklamalıdırlar.
İlginç bir nokta daha göze çarpmakta. Bahsettiğimiz sol kesimlerin medyalarında ürettikleri söylem, haber seçme-yayınlama-yapma biçimleri, olaylarda odaklandıkları noktalar her yönüyle rezil 28 Şubat medyacılığını anımsatmakta. Kendilerini yeni cumhuriyet muhafızları olarak bir siyasal hatta tahkim ederlerken, medyalarını da post-28 Şubat formatıyla güncellemekten çekinmiyorlar. Nitekim ibretle gelinen nokta ülkenin komünist partisinin “yobaz takip hattı” kurarak müthiş bir siyasal öncülük örneği göstermesi, Türkiye işçi sınıfına ve emekçilerine geleceğe umutla bakabilecekleri bir siyasal ‘hat’ armağan etmiş olmasıdır. ‘Laiklik elden gidiyor’cularla ‘din elden gidiyorcular’ın yarattıkları siyasal tiyatroyu dağıtacak olan ise Müslüman, Ateist, Alevi, Kürt, Türk, Ermeni, Rum, Laz, Çerkes emekçi halklarımızın düzenin tesviyesinden geçmiş hiçbir kavramla birbirlerine seslenmeyecekleri, birbirlerini bu kavramların sopasıyla tehdit etmeyecekleri bir özgürlük mücadelesi olacaktır.
‘Gericiliğe karşı mücadeleye’ gelince. Bu mücadelenin en temel siyasi çıkış noktası her şeyden önce AKP’nin Türkiye halkında yarattığı bölünmeyi açık ya da gizli bir şekilde varsaymamak, bunu kabul etmemektir. Bunu varsayan ya da baştan a priori olarak kabul eden her tutum karşı devrimci bir tutumdur, tıpkı Gezi’yi bir Alevi ayaklanması olarak gören politik tutumun karşı devrimci olması gibi. Ve bu tutum AKP’nin yarattığı karşı devrimci toplumsal bölünmede kendisine tahsis edilen sosyolojik mekânda siyaset yapmaya mahkûmdur. Maltepe Beşçeşmeler’e hapsolup Başıbüyük’te politik faaliyet yürütememek budur.
Şu gericilikle mücadeleye kendini vakfetmiş arkadaşlara bir çift laf. Ahmet Hakan size tavsiyelerde bulundu, söyleyene değil söyletene bakmalı, ona bu tavsiyeleri söyleten şey, içinden çıkıp geldiği ve ne kadar değişirse değişsin benliğinde mutlaka yer tutan sosyolojidir. Bu sosyolojinin deneyimini çok da hor görmeyin. İkincisi, aydın, laik, bilimsel orta/üst-orta sınıf kitlenize (ki bu kitlenin içinde Celal Şengör hocanız da var) Stalin sevdanızdan pek bahsetmeyin, yoksa sizi de gerici görmeye başlarlar.
Ozan Çılgın

Yırtık Yelken

Kimse şaşırmasın. Üç gün önce “Taksim’e çıkmak için 15 neden” diyen DİSK’in bugün Bakırköy pazarına yelken açmasına kimse şaşırmasın. Dev Maden-Sen’deki tartışma kimseyi üzmesin. Devir, artık sınıf mücadelesi değil, ilkelliğe karşı uygarlığın mücadelesidir.[1] Ülke insanına Hindistan'daki İngiliz vali gibi bakma devridir bu devir.
Şaşırmak ve üzülmek, sınıf mücadelesinin demode, çağdışı, ilkel bir kavram olduğunu hâlâ idrak edememekle alakalıdır. Seksenlerde bedenen, doksanlarda fikren, Batı’ya kaçılmıştır. Batı’ysa bir maske takıp geri yollamıştır. O, sadece kendi siyasetinin ajanlarına sahiptir. Orada sınıf mücadelesine değmeyenler, bu mücadelenin kesmediği siyaset, buraya pazarlanmıştır. Bugün ezilenden, yoksuldan, işçiden yana olmak, ilkelliktir. Tek kurtuluşumuz, yüce laik cumhuriyeti korumaktır. Saflar sıklaştırılmalıdır. 28 Şubat’ın arkasındaki irade, bize bu görevi tevdi etmiştir. Görevi reddetmekse ihanettir.
Kimse kimseyi kandırmasın: bugün esen laiklik rüzgârı, 1 Mayıs’taki geri çekilmeyle alakalıdır. Eskiden sol şefler, “1 Mayıs’lar ülkedeki sınıflar mücadelesi açısından önemli bir göstergedir” derler ve buna göre konum almaya çalışırlardı. Artık sınıf mücadelesi basit bir akıl oyunundan, sıradan bir zekâ pratiğinden, başkalarına poz kesmekten ibarettir. Bu konum, devlet içi gerilimlerin yarattığı, havanın üst katmanlarındaki rüzgâr ve o rüzgârla yelkenleri şişirmekle bağlantılıdır. 1 Mayıs “out”, laiklik “in”dir”.
Eskiden üniversitelerde bilimsel eğitim için mücadele edilmekteydi, bugünse “üniversitelerde bilimsel eğitim verildiğinden” söz edilip, “bu gericilere karşı onu korumalıyız” denmektedir. Artık sol gazetelerde “sinemayı kırolar bastı” diyen yazılar yayınlanmakta[2], orta sınıfın Müslüman ve Kürd alerjisi, gene orta sınıfçı bir siyaset üzerinden örgütlenmek istenmektedir. Bu birey merkezli örgütlenme ölçüsü, sınıf mücadelesine de düşmandır. Eskiden bireyin adı işçiyle alakası olmayan İşçi’ydi, o artık don değiştirmiştir. 1 Mayıs gerici, ilkel, eski kafalı işçilerin yola getirileceği zemindir. Mustafa Koç’un cenazesinde ağlayanların sınıfsal bir konum almak, mevzi örmek, sürecin geldiği aşamayı değerlendirmek gibi bir derdi yoktur.
Artık bu birey ölçüsü galiptir, muzafferdir. Gezi’nin ilk günü Ankara’da bir toplantı yapılmış, Halkevleri o toplantıda sözünü geçirememiş, ertesi gün kadrolarını eylemde geriye çekmiş, Kızılay’da yapılan genelimsi grev çağrısında bu geri çekilme sonuç vermiştir. Sonrasında diğer örgütler, başka bir alanda çadır kurma eylemi yapmaya karar verince, Halkevleri yalandan Kızılay’a girmiş, tüm örgütler ve çadır eylemi saldırıya uğramış, süreç kırılmıştır. Bu ve benzeri pratikler, forum süreçlerinde de deneyimlenmiştir.
Sonra tüm pratik seçimlere endekslenmiş, CHP ve HDP arasında pazarlık masasında önemli bir koltuk elde etmek siyaset zannedilmiş, gerekli adaylar elde edilince Kürd’e dönük öfke ve eleştiri geri plana itilmiş, ardından cumhurbaşkanlığı adaylığında başka bir yönelim içine girilmiştir. Dev Maden-Sen’de işçileri kapı dışarı eden irade, bu aklın eseridir.
Aynı irade, 2014 1 Mayıs’ına bir hafta kala “Kızılay olmazsa olmaz” demiş, devrimci pozlar pazarlanmış, “Sıhhiye değil Kızılay” çağrısı ile aylardır süren seçim çalışmalarındaki günah ve zaaf örtbas edilmeye çalışılmıştır. Bugünse nasıl oluyorsa, aynı Halkevleri, “Ankara için merkez Sıhhiye’dir” demektedir.[3] Anteplilerin tabiriyle, “kaz gibi havalanılmış, tavuk gibi yere çakılınmıştır”. En geri olanla uzlaşmak, sonra en ileriye dair imaj sunmak ama dönüp en geriye ricat etmek, siyaset bu değildir.
Bu orta sınıf şeflerin gemi sahibi olmaları, yelkenlerini devletten ve burjuvaziden esen rüzgâra göre şişirmek istemeleri ile alakalıdır. Bugünkü 28 Şubat solculuğu[4] bunun eseridir, bugün İbrahimî hatta[5] yönelik küfür bu yelkenlerin ürünüdür.
Bir müsamere oynandığı açıktır. Hava yukarıda başka, aşağıda başkadır. Aşağıdakilerin ezik, zavallı, küçük, değersiz görüldüğü kesindir. Siyaset bir sonuçtur, çıktıdır. Aşağısıyla ilişkilerin kopması sonucu yukarıya kaçıldığı, egemenlerin rüzgârıyla yelken şişirmenin tek dert olduğu bir dönem tüm sancısıyla işlemektedir. Yukarıda anlaşma gizli kapılar ardında sağlanmış, aşağıya boş bir edebiyat kalmıştır.
Söz konusu müsamerede demokrasinin, laikliğin başına hoş kelimeler getirildiğinde, güzel takılar takıldığında, fukara seyircinin aldatılacağı düşünülmektedir. Her şeyden azade, her şeyden münezzeh, sadece kendisinden sorumlu, bağ, bağlam gibi bir derdi olmayan, burjuva birey ölçüsü uyarınca hareket edenler, kavramlara takılar taktığında, onlara taklalar attırdığında yol alabileceğini zannetmektedirler. Bu, bir oyundur; ağza çalınan baldır. Temelde 1 Mayıs, yukarıda yapılan uzlaşma, müzakere ve teslimiyet üzerinden, egemenlere peşkeş çekilmiştir. Yeni devlet bunu emretmektedir.
Yeni devlet, zararsız Müslüman, zararsız Kürd, zararsız solcu peşindedir. Bomba patlar, çocuk istismarı belgeleri çıkar ortaya. Oyalanmamız istenmektedir. Çocuk istismarı ile yolda gördüğümüz bir çocuğun başını okşamak bile suç hâline getirilmiştir. Bu konuyla ilgili “bilim insanları”nın konuşturulduğu bir programda, “ABD’de insanların diş raporları bile arşivlenmekte, takip edilmektedir. İstismar gibi sorunların çözümü devletin gözetimine ve kontrolüne bağlıdır” denilmektedir. Taciz ve istismar üzerinden ait olduğumuz tarihsel ve toplumsal bağ ve bağlamımız bize düşman edilmektedir. AKP “bir anlamda paratoner olmak, gaz almak”tır.[6] Anti-AKP’nin de işlevi budur. Gaz almalı, paratoner olmalıdır. “Atatürk’ün piçleri” haberleri bu sebepledir. CHP ile şişirilen yelken, CHP ve AKP’yi yırtan, yırtacak olan emekçi pratiğini de göze almış demektir.
Kimse şaşırmasın: patronlara kol kanat geren sosyalistlere, kazanılmış hakları bir bir geri verenlere, “memleket gericileşiyor” yaygarasıyla emekçi halkı burjuvaziye kul etmeye çalışanlara, birey ölçüsü üzerinden birey dışı her şeyin şeytanîleştirilmesine katkı sunanlara, kimse şaşırmasın. Bu gemi varolmak, yüzmek ve yelkenlerini şişirmek zorundadır. “Sonuçta hepimiz aynı gemideyiz” ya da en azından, işyerinden tüm topluma kadar bu yalana inanmaya mecburuz. O yalanın perdesini, emekçilerin, mazlumların hakikati yırtacaktır.
Eren Balkır
27 Nisan 2016
Dipnotlar
[1] Burak Cop, “Laiklik Düşmanlığı ve İlkelliğe Övgü”, 27.04.2016, Haber Sol.
[2] Tuğçe Madayanti Dizici, “Toz Bezi’nin Hint Kumaşı Düşmanlığı”, 18.04.2016, Birgün.
[3] “Halkevleri: Taksim ve Sıhhıye’yi Savunduk”, 27.04.2016, Sendika.org.
[4] Ozan Çılgın, “Yeni Cumhuriyet Muhafızları”, İştirakî.
[5] Tevfik Ziya, “Laiklik Burjuvazinin Güvencesidir”, İştirakî.
[6] “Erdoğan: Ümit Boyner İşine Baksın”, 17.09.2012, NTV.

Lübnan Çöküyor

Lübnan Çökmeye Zorlanıyor/Hizbullah Niçin Hedefte?
Lübnan artık kendi ayaklarının üzerinde duramıyor. Bunalmış, korkmuş ve beş parasız halde.
Cephe hattında duran ülke, doğuda ve kuzeyde ‘İslam Devleti'ne (İD, eski adıyla IŞİD), güneyde düşman İsrail'e, batıda ise derin mavi denize bakıyor. Çoğu Suriyeli olan bir buçuk milyon insan, küçük ülke topraklarının her yerine dağılmış durumda. Ekonomisi çöküyor, altyapısı da çözülüyor. IŞİD Suriye sınırında, kelimenin gerçek anlamıyla yan kapıda; hatta bir ayağı Lübnan'ın içinde ve periyodik olarak ülkeye saldırıyor, bütün Lübnan şehirlerinde ve bütün kırsal alanlarda sayısız “uyuyan hücreler” oluşturuyor. Hizbullah IŞİD'e karşı savaşıyor, ancak görünen o ki Batı ve Suudi Arabistan IŞİD'i değil, Hizbullah'ı kendi jeopolitik çıkarlarının önündeki büyük tehdit olarak görüyor. Lübnan ordusu görece iyi eğitimli fakat iyi silahlanmış değil ve bütün ülke gibi ordusunun da para sıkıntısı çektiği biliniyor.
Bugünlerde Beyrut sokaklarında sık sık şu sözü duymak mümkün: “Bu vaziyet biraz daha devam etsin, bir darbe daha insin, bütün ülke çökecek, yanıp kül olacak.”
Batı'nın ve bölgesel müttefiklerinin istediği gerçekten bu mu?
Şimdi, üst düzey yabancı temsilciler birbiri ardınca Lübnan'ı ziyaret ediyor: BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, Dünya Bankası Grubu Başkanı Jim Yong Kim ve AB dış politika şefi Federica Mogherini. Bütün yabancı ziyaretçiler, öngörülebilir bir şekilde ve soyut bir biçimde, IŞİD'in yakınlığı hakkında ve şu anda Lübnan'da yaşayan 1,5 milyon Suriyeli mültecinin kaderi hakkında “derin kaygılarını” ifade ediyor. Hepsi, “Komşu Suriye'deki savaşın küçük Lübnan üzerinde derin etkileri var” diye kabul ediyor.
Savaşı kimin tetiklediği ise hiçbir zaman ele alınmıyor.
Ve pek de çözüm getirilmiyor. Yalnızca çok az sayıda somut söz veriliyor. Söz verilen şeyler de yerine getirilmiyor.
Ban Ki-moon, Jim Yong Kim ve Beyrut'taki BM kuruluşlarının başkanları arasında gerçekleşen bir kapalı toplantıya katılan kaynaklarımdan biri “burada yeni, somut veya esin verici hemen hemen hiçbir şey tartışılmadı” yorumunu yaptı.
Sözde uluslararası toplum, Lübnan'ı derin ve süregiden krizlerden kurtarma yönünde çok az arzu gösteriyor. Nitekim pek çok ülke ve örgüt devamlı olarak Lübnan'ın boğazına sarılırken, ülkeyi “insan hakları ihlalleriyle” ve zayıf ve etkisiz bir hükümete sahip olmakla suçluyor. Onları en fazla rahatsız ediyor gibi görünen şey ise, Hizbullah'ın (yani pek çok Batı ülkesinin ve onların Arap dünyasındaki müttefiklerinin “terör listesine” koyduğu bir örgütün) ülke yönetimine katılmasına en azından bir düzeyde izin verilmesi.
Fakat Hizbullah, ülkenin kuzeydoğusunda, Suriye sınırında ve başka yerlerde IŞİD'le etkin bir şekilde savaşabilecek tek askeri güç gibi görünüyor. Aynı zamanda yüzbinlerce yoksul Lübnan vatandaşına sağlam bir sosyal ağ sunabilen tek oluşum. Mezhep çizgileri üzerinden derin bir şekilde bölünmüş bu ülkede Hizbullah ‘ötekilere' elini uzatıyor, hem Müslüman hem de Hıristiyan partilerle ve hareketlerle koalisyonlar kuruyor.
O halde neden Hizbullah'ın bu kadar üzerine gidiliyor?
Çünkü ağırlıklı olarak Şii, ve Şii Müslümanlar Batı'nın Arap dünyasındaki neredeyse bütün müttefikleri tarafından düşman görülüyor ve hedef alınıyor. Hedef alınmasının yanısıra bazen doğrudan doğruya tasfiye bile ediliyor.
Hizbullah İran'ın sağ kolu olarak görülüyor, İran ise Şii ve kararlı bir şekilde Batı emperyalizminin karşısında, Rusya'nın, Çin'in ve Latin Amerika ülkelerinin çoğunun -‘İmparatorluk' ve onun yandaşı devletler tarafından şeytanlaştırılıp provoke edilen ülkelerin- yanında duruyor.
Hizbullah hem İran'ın hem de Suriye'deki Beşar Esad hükümetinin yakın müttefiki. İsrail ne zaman Lübnan'a saldırsa Hizbullah İsrail'le savaşıyor ve yürütmek zorunda bırakıldığı muharebelerin çoğunu kazanıyor. Hareket Batı'nın, İsrail'in ve Suudi Arabistan'ın yayılmacı politikalarına açık bir husumet içinde ve liderleri aşırı derecede açık sözlü.
Lübnan'da yaşayanlar da dâhil olmak üzere bölgedeki pek çok kişi, “ne olmuş yani?” diye soracaktır.
Angie Tibbs, son yıllarda Ortadoğu'da yaşanan olayları yakından izleyen Dissident Voice'un sahibi ve başyazarı. Tibbs, 2005'teki olaylarla bugünkü olaylar arasında kısa bir karşılaştırma yapmanın, durumun karmaşıklığını anlamak açısından temel önemde olduğuna inanıyor:
“1990'da iç savaşın sona ermesinden bu yana görünürdeki sükûnetin, hareket etmeye devam eden ve gerçek veya hayali eski yaraların, eski hataların unutulmadığı ve affedilmediği bir yumuşak karnı gizlediği bir ülkede, Hizbullah'ın askeri ve siyasi başarısı en istikrar sağlayıcı etki oldu. 2005 yılında, eski başbakan Refik Hariri'nin ve beraberinde 20 kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırı sonrasında ABD ve İsrail, tek bir kanıt kırıntısı sunmadan yüksek sesle ‘Suriye yaptı' demişti. Lübnan hükümetinin talebiyle ülkede bulunan Suriye askerleri, ABD'nin talimatıyla ülkeden çıkarıldı ve BM'nin 1559 sayılı kararı, Lübnan'daki bütün milis gruplarının silahsızlandırması gerektiğini de söyledi. Plan açıktı. Suriye silahlı kuvvetlerinin gitmesi ve Hizbullah'ın silahsızlandırılmasıyla, Lübnan'ın güney sınırını tamamen savunmasız halde bırakacak iki adım gerçekleşecekti. Şu durumda İsrail'in içeri girip burayı ele geçirmesini kim engelleyecekti?”
Tibbs aynı zamanda, sözde uluslararası toplumun Lübnan'ı kasten savunmasız halde bıraktığı kanaatinde:
“Bugün benzer bir sinsi senaryo gelişiyor. Hizbullah Suriye'de IŞİD'le savaşmakla meşgul; Lübnan ordusu iyi eğitimli halde olsa da, iyi silahlanmış halde değil. Silah anlaşmaları iptal ediliyor, BM ve IMF ve gerçekte dünya uluslar topluluğu herhangi bir destek sunmuyor ve küçük Lübnan, bir milyonu aşkın Suriyeli mültecinin ağırlığı altında nefes alamıyor. Bu, İsrail'in ve Batı'nın vekil ordusu olan IŞİD'in Lübnan'ın içine girmesi ve ülkenin egemenliğinin çökmesi için mükemmel bir fırsat.”
Bu durumlara içerlenmiş olan bazı Lübnanlı liderler yaşananlara tepki gösterdi. Dışişleri Bakanı Cibran Bassil, Ban Ki-moon'un Beyrut'a ve Bekaa Vadisi'ne yaptığı iki günlük ziyarette kendisiyle görüşmeyi reddetti.
Lübnan'ın önde gelen gazetelerinden Daily Star, 26 Mart 2016 tarihinde şunları aktardı:
“Cumartesi günü Dışişleri Bakanı Cibran Bassil, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un iki günlük bir ziyaretin ardından Beyrut'tan ayrılmasından birkaç saat sonra uluslararası toplumu Suriye mülteci krizine çifte standartla yaklaşmakla suçladı. Dışişleri Bakanı, Batrun'daki evinden telekonferans yoluyla düzenlediği basın toplantısında, ‘Savaş çıkarıyorlar, sonra da başkalarına, mültecilere insan hakları sözleşmelerine uygun şekilde evsahipliği yapma çağrısında bulunuyorlar' şeklinde konuştu.”
Lübnan çöküyor. Bir zamanların müsrif başkenti Beyrut bile daimi kararmaları, su kesintilerini ve çöp toplama dramlarını deneyimliyor. Ülke ekonomik açıdan keskin bir gerileme içinde.
Beyrut Amerikan Üniversitesi Maliye Bölümü'nde öğretim üyesi olan Dr. Salim Şahin, ülke hakkında genellikle en azından orta düzeyde iyimserdir. Ancak son gelişmeler onun iyimserliğini de aşındırdı:
“Her ne kadar Lübnan Merkez Bankası BDL tarafından yayınlanan uyum göstergeleri yakın zamanda ekonomik faaliyetlerde hafif bir iyileşme olduğunu ortaya koysa da, pek çok yetkili durumun daha fazla bozulması hakkında açık ikazlarda bulunuyor. Bölgesel jeopolitik gerilimler, Suriye'deki iç çatışma ve bunların ülke içindeki sonuçları, turizm, ticaret ve emlak sektörlerini etkiledi. HSBC'ye göre, Lübnan'ın dışarıya göç etmiş ve genellikle hükümetin borçları için gerekli nakdi temin eden en büyük topluluğu, Körfez'deki kötüleşen koşullar nedeniyle yakın gelecekte daha yavaş bir oranda büyüyebilir. Ülke ekonomik durgunlukta altıncı yılına girerken, HSBC kısa vadede gerçekleşebilecek bir iyileşme hakkında halen şüpheci. Kamu bütçesi açığı şu anda yılda yüzde 20 oranında artıyor ve GSYİH büyüme oranı sıfıra yakın.”
Bir eğitimci ve aynı zamanda UNESCO'nun Beyrut'ta bulunan Arap Bölgesel Ofisi'nde kıdemli program uzmanı olarak görev alan Yayoi Segi, hem Suriye hem de Lübnan'da yoğun çalışmalar yürütüyor. Ona göre eğitim sektörü çırpınış içinde:
“Kamusal eğitim sektörü, ülkedeki erişim anlamında çok küçük: okul çağındaki nüfusun yalnızca yüzde 35'ine erişebiliyor. Eğitime ayrılan devlet tahsisatı yüzde 10'dan daha az, oysa dünya ortalaması veya nirengi noktası yüzde 18-20 düzeyindedir. Bölgede devam eden ve Lübnan'ın büyük bir mülteci akıntısına yer bulmak zorunda kaldığı kriz, durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Kamu tarafından yapılan eğitim tedariki genişledi ve genişlemeye devam ediyor. Ancak durum kaliteyi etkiliyor ve artan sayıda korunmasız Lübnanlı öğrencinin okuldan ayrılmasına katkı yapıyor; eğitim hizmetleri Suriyeli mülteci çocukların ise ancak yüzde 50'sine ulaşabiliyor.”
BM kuruluşlarından biri için çalışan Nadine Georges Gholam (gerçek ismi bu değil), yakın zamanlarda kendini duygusuz, hatta umutsuz hissettiğini söylüyor:
“Özellikle şu son beş yılda Lübnan'da olanlar gerçekten de bunalım yaratan türden. Geçmişte öfkemi ve hayal kırıklığımı dillendirmek için aktif olarak protestolara katılırdım. Fakat artık bunun herhangi bir değişiklik yaratıp yaratmadığını, herhangi bir şeyi değiştirip değiştirmediğini bilmiyorum. Gözümüzün önünde işleyen bir hükümet yok. Sadece sekiz ayda üç yüz bin ton işlenmemiş çöp birikti. Mezhep çatışmaları var, bölgesel çatışmalar var… Daha ne olsun? Lübnan bu kadar basınca daha fazla dayanamaz. Her şey heba oluyor, çöküyor…”
“Fakat daha kötüsü henüz gelmedi. Yakın zamanda Suudi Arabistan, Lübnan'a yapacağı 4 milyar dolarlık yardım paketini iptal etti. Bu paketin Fransa'dan yapılacak büyük çaplı bir modern silah alımını finanse etmesi bekleniyordu ki, bu acil olarak ihtiyaç duyulan ve fazlasıyla gecikmiş bir şey. Tabii eğer Batı ve Suudi Arabistan IŞİD'le savaşma konusunda ciddiyse.”
“Suudi Arabistan Krallığı, Hizbullah'ın hükümette temsil edilmesi nedeniyle, Lübnan'ın (Hizbullah'ı terörist bir grup olarak tanımlayan) Arap Birliği'ndeki Batı müttefiklerini desteklemeyi reddetmesi nedeniyle ve Beyrut'un dış kısımlarındaki Refik Hariri Uluslararası Havaalanı'ndan iki ton uyuşturucu kaçırmaya çalışırken yakalanan bir Suudi prensini hâlâ hapiste tutması nedeniyle Lübnan'ı ‘cezalandırdı'.”
Bu anlar elbette, bu küçük ama onurlu ülke için en tehlikeli zamanlar. Suriye kuvvetleri, Rusya'nın büyük yardımıyla, Suriye şehirlerini birer birer IŞİD'in ve Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve öteki Batı müttefikleri tarafından desteklenen diğer terörist gruplardan kurtarıyor.
IŞİD Irak'a geçip oradaki destekçilerine katılmayı deneyebilir, fakat Irak hükümeti kendisine çekidüzen vermeye çalışıyor ve şimdi savaşmaya hazır. Aynı zamanda Moskova'yla görüşüyor ve Rusya'nın Suriye'de elde ettiği büyük başarıyı inceliyor.
IŞİD veya El Nusra için, zayıflamış ve neredeyse iflas etmiş Lübnan'a yönelmek en mantıklı adım olacaktır. Batı, Suudi Arabistan ve ötekiler de bunun kesinlikle farkında.
Aslında IŞİD hâlihazırda orada; Lübnan'ın gerçek anlamda bütün şehir ve kasabalarına ve kırsal bölgelerine sızdı. Bunu yapma ihtiyacı hissettiğinde, Şiilere, orduya ve başka hedeflere karşı saldırılar gerçekleştiriyor. He IŞİD hem de Nusra bunu yapıyor. Ve IŞİD'in hayali aşikâr: denize erişimi olan, Lübnan'ın en azından kuzey kısımlarını içine alacak bir hilafet devleti.
Eğer Batı ve müttefikleri bu planları engellemek için hiçbir şey yapmıyorsa, bu onların bunu yapmak istememesinden kaynaklı.
Küçük Lübnan kendini, bütün Ortadoğu'yu ve Körfez'i tüketen bir siyasi ve askeri fırtınanın rüzgârlarının orta yerinde buluyor.
Geride bıraktığımız on yıllarda Lübnan büyük acılar çekti. Bu kez, eğer Batı ve müttefikleri zihniyetlerini değiştirmezse, yakında varlığı son bulabilir. Lübnan'ın hayatta kalmak için Suriye hükümetiyle ve İran, Rusya ve Çin'le daha yakın bağlar kurmak zorunda olduğu aşikâr hale geliyor.
Bunu yapmaya cüret eder mi? Lübnan yönetimi içinde birleşik bir cephe yok. Batı yanlısı ve Suudi yanlısı hizipler, Batı çıkarlarına meydan okuyan bu ülkelerle kurulacak bir ittifaka karşı çıkacaktır.
Fakat zaman tükeniyor. Çok kısa süre önce Suriye'nin Palmira şehri IŞİD'den özgürleştirildi. Paradoksal bir şekilde, Lübnan'ın büyük tarihsel şehirleri Baalbek ve Biblos yakında düşebilir.
Andre Vltchek

Gramsci ve Ermeni Soykırımı

Hep aynı hikâye. Bir olayın bizi ilgilendirmesi, bizi etkilemesi için özel hayatımızın bir parçası olması, kökeninin bizden uzak olmaması, tanıdığımız insanların, insanî alanımızın çevresine ait insanların söz konusu olması gerekiyor.
Goriot Baba’da Balzac Rastignac’a şu soruyu sordurur: “Her portakal yediğinde bir Çinli ölecek olsaydı, portakal yemekten vazgeçer miydin?”. Rastignac da şuna yakın bir cevap verir: “Portakallar yakınımda, onları iyi tanıyorum; oysa Çinliler o kadar uzaktaki gerçekten var olup olmadıklarını dahi bilmiyorum.”
Belki de hiçbir zaman Rastignac’ın bu sinik cevabını verecek kadar ileri gitmeyeceğiz. Ancak, Türklerin milyonlarca Ermeni’yi katlettiğini gördüğümüzde, ıstıraplara ve can çekişmelere ya da Almanların Belçika’yı istila edişine tanık olduğumuzda yaşadığımız aynı keskin acıyı acaba yaşıyor muyuz? Tanınmıyor olmak büyük bir adaletsizliktir. Bu, başkalarının desteğine güvenme ya da kıyaslama imkânı olmadan yalıtılmış kalmak, kendi kişisel acısında hapsolmak anlamına gelir. Bir ulus için bu, yavaş yavaş çürüme, dünya ile bağlarının gitgide yok edilmesi anlamına gelir. Bu, terk edilmiş olmak, şirazeden çıkmış olan ama kılıç kuşanıp, küffarın yok edilmesiyle dinî bir vecibeyi yerine getirdiklerini söyleyenler karşısında savunmasız kalmaktır. Nitekim Ermenistan, en dramatik anlarında, kendisine karşı gösterilen çok az sözlü merhamet ifadesi ve cellâtlarının kınanması dışında bir şeye mazhar olmamıştır. “Ermeni katliamları” dillere destan olmuş, ancak bu, somut insan imgelerini betimlemeyi başaramayan boş laflardan ibaret kalmıştır. Bütün Avrupa uluslarına bağımlı olduğuna göre, Türkiye’yi, tek arzuları rahat bırakılmak olanlara işkence etmemeye zorlamak mümkün olabilecekti.
Hiçbir şey ya da en azından somut sonuçlar yaratan bir şey olmamıştır. Vico Mantegazzo doğu siyaseti üzerine açıklamalarında Ermenistan’dan ara sıra biraz bahsetmiştir. Birinci Dünya Savaşı Ermeni sorununu bir kez daha gönülsüzce yeniden gündeme getirmiştir. Erzurum Rusların eline düştüğünde, Türklerin Ermeni topraklarından çekilmesi, basınımızda zeplinin Fransa’ya inişinden daha az yer almıştır. Bütün Avrupa’ya dağılmış olan Ermenilerin bize ülkelerinden, ülkelerinin tarihinden, edebiyatından bahsetmeleri gerekirdi. Ermenistan’ın başına, bir zamanlar Perslerin başına gelen gelmiştir. Büyük Arapların (başkalarının yanı sıra İbn-i Sina, İbn-i Rüşd) aslında Fars olduğunu kim bilmektedir? Arap medeniyetine ait olan hemen her şeyin aslında Fars olduğunu kim bilmektedir? Ya da içinizden kim, Türkiye’yi modernleştirmek için son dönemde harcanan bütün çabaların Yahudilerden ve Ermenilerden kaynaklandığının farkındadır?
Ermenilerin Ermenistan’ı tanıtmaları gerekirdi. Onu, onu tanımayanların, onun hakkında hiçbir şey bilmeyenlerin ve bu nedenle de sempati duymayanların yaşamlarına ve zihinlerine taşımaları gerekirdi.
Torino’da bir şeyler oluyor. Ermenistan başlıklı bir dergi yayımlanıyor ve dergiye katkıda bulunan çeşitli yazarlar Ermeni halkından bahsediyorlar: Ermeniler kimdir? Kendilerini neye dönüştürmeye çalışmaktadırlar?
Yine bu proje kapsamında, Ermeni halkının tarihini, kültürünü, şiirini ve dilini daha inandırıcı bir tarzda ve daha büyük güçle tanıtan çok sayıda kitabın yayımlanması öngörülmektedir.
11 Mart 1916
Il Grido del Popolo (Halkın Çığlığı)
Çeviri: Osman Binatlı
Yeniyol
Mart-Nisan 2015 Sayı: 13