Köpük

Edvard Munch –“İşçiler Evlerine Dönüyor”
Suyun yüzündeki köpük dağılır gider.
Geriye kalan, insanların yararına olandır.
[Rad Suresi:17]
Üzerinden üç yıl geçti. Temel Demirer ve şürekâsı bir din sempozyumu tertipledi. Soru-cevap kısmında bir genç Demirer'e itiraz ederek, “…ama Karmatîler gibi İslamî sosyalist dinamikler de var tarihte” deyince sempozyum sahibi Demirer gence öfkelenerek, “ben böyle bir şey bilmiyorum, ben bilmiyorsam, tarihte böyle bir şey yoktur, saçmalamayı kes!” diye bağırdı, hatta itirazlarını sürdüren, kürsüye gelip konuşmak isteyen gencin konuşmasına mani oldu. Neyse ki bugün bir çarktır edildi, bugün “evet öyle şeyler vardır” diyen, o geleneğe ait Muhtare[1] ismiyle yazılar yazan İhsan Eliaçık’la Temel Demirer üç yıl sonra yan yana geldi.
Çarksa edilmek, ediliyormuş gibi yapmak içindi. Birkaç hafta önce yazdıkları üzerine Orhan Gökdemir, “o kadar da din düşmanı değiliz” diyen bir yazı kaleme aldı.[2] Cumhuriyet mitinglerinde en ön safta yürümesinden belliydi. Oysa refiki, “Türkiye'deki siyasi ve toplumsal yaşantının dinsellikten arındırılmasından” söz ediyordu.[3] Muhayyel ve müstakbel “sosyalist iktidar”ında dinin kökünü kazıma faaliyetini burjuvazisi ve devletiyle, bugünde ifa edeceğini düşünüyordu. Zimmet-himmet, Gökdemir’in tabiriyle, “dolaşım odağı” olmak, bunları söylemeyi gerekli kılıyordu. Özel olmak için yan yana gelinen Tayyip’e fark koymak gerekiyordu.
* * *
Gökdemir tuhaf: “dindar olmak faiz esasına göre çalışıyor diye bankaların kaldırılmasını talep etme hakkı vermez” diyor. Esasında gönlünden geçen, banka patronlarının medya organlarında çalışmanın verdiği cüretle, o türden dindarların kökünü kurutmak. Gökdemir, bir dindarın bankalara karşı olmasına tahammül dahi edemiyor. Din düşmanlığının sebebi uzakta değil, burada.
O yüzden Marx’ın liberal kulvarda yürürken kaleme aldığı iki makale üzerine kuruyor fason Marksizmini. Bir kelime oyunuyla Yahudilik yerine İslam koyuyor. Dinler tarihiyle ilgili çalışmalarına, ta Mısır ve Yunan dinlerine dek uzanan malumatfuruşluğuna küfrediyor. Metnin mazrufuna değil, zarfına bakıyor. Teori merakının politik bir içeriği ve anlamı bulunmuyor.
Gökdemir’in çarkı dönerken, ağzından şu kelimeler dökülüyor: “İnsan burjuva toplumunun üyesi olan bencil kişidir.” Buradan da komünizm simyasına dair formülüne ulaşıyor: “Komünizm, burjuvazinin soyutladığını somutlamaktır.” Ama o, burjuvaya bağ(ım)lılığından ötürü, “insanın özgürlüğü insanı kurtarmaz, ona burjuvanın insan’ı olma özgürlüğü bahşeder” diyemiyor.
* * *
Marx’ın salladığı kılıcın açtığı yaraların burjuvazinin bezine sarılması şart. Bahsi geçen üç yazar ve başkaları bu sancıyı yaşıyor. Gökdemir’in geçmişte dürüstçe dediği gibi, bu isimler “Marksist değil, sadece Marx’a referans veriyorlar”, o kadar. Referans, atıf da o yaranın kanamasıyla ilgili. Burjuvazinin insan-öznesiyle politik, ideolojik, teorik düzeylerde çok katmanlı bir mücadele veren Marx’ın bireyliğe kapatılması, zihin pratiğine indirgenmesi, ait olduğu yere küfredilmesi şart.
Mesele, kolektif mücadelenin özel ellerden çıkartılması, hakikatin herkese açılması, sömürü ve zulme karşı mücadelenin buradan kurulması.
Bugünkü “Taksim fetişizmi” tartışması da burada. Portekizli sömürgecilerden öğrendikleri bu kelime [feitiço] hem geri, kara Afrika’yı hem de yoz, yobaz dindarlığı çağrıştırıyor. Taksim, "1 Mayıs herkesin olsun" demekse, ondaki büyü, cazibe ve sihrin temizlenmesi zorunlu. 1 Mayıs, gene özel bireylerin mülkü olmalı. Aynı durum Marx ve Marksizm için hep geçerli.
Bu temizlikçi kafa geçmişte, “artık dua etmek yetmez”[4] diyen kurtuluş teologlarına, tıpkı Vatikan gibi, düşmanca saldırıyor, “bunlar solu tasfiye etmek için çalışıyor” diyor.
Latin Amerika’daki bir toplantıda Gökdemir’in şefine, güya, “sizin devrim yapmanız zor, çünkü ülkeniz Müslüman” deniliyor, o şef de kendi basiretsizliğini ve kifayetsizliğini Müslümanlık bahanesi ardında gizliyordu.
Oysa o partinin köken aldığını iddia ettiği yapının kurucusu Mustafa Suphi Komintern koridorlarında aynı lafı işitince, “doğuda devrim ocaklarını yakacağız” diye bağırıyordu kürsüden. Ocağa, doğuya ve devrime düşman olmak, İslam perdesi arkasına gizleniyor bugün.
* * *
Vatikan kafasıyla bir yere varılmayacağı açık. O kafanın gene dinle, imanla o Vatikan’a başkaldırmış, kıyam etmiş bir tarihi görmesi mümkün değil. İmanın, bilincin düşmanı, ona dışsal bir mikrop olduğu yalanı, burjuvalara ait.
Mircae Eliade tam aksini, “imanın bilincin temel taşı” olduğunu söylüyor. O iman olmadan, doğum günü partisine ya da kendilerini özel zannedenlerin dinsiz tarikatlarına dönüşmek kaçınılmaz.
Mesele bilim ise fizik bilimi bugün ilerilik-gerilik meselesinin insanların zihinlerindeki bir kurgu, bir yanılsama olduğunu söylüyor. Fizikten, hareketten yana saf tutunca, onunla empati kurunca siyaset yapılacağı zannediliyor. Mademki din bir yanılsama, hangi bilim ve kimin bilimi, neden söylüyor bunu? O bilim ve o madde adına sadece güç görenle, güçlü görünmek için o bilime ve maddeye tapan arasında bir fark yok.
Dinle mücadele ediyorlar ve bunu sanki “emekçi kitleleri o boyunduruktan kurtarmak istedikleri” için yapıyorlar. Koca bir yalan! Emekçinin derdiyle dertlenmeleri, derdin emekçisi olmaları mümkün değil. Burjuvanın insan-bireyini putlaştırıyorlar, onu aşan her şeye düşmanlık ediyorlar. Solculukları dahi burjuva için, ona içre. Tek meseleleri, o burjuvanın kurduğu zihne-akla uygun bireyler bulmak, gerçeğin belirli cüzünü o zihne-akla uydurmak. Emekçinin aşkınlığı, ezilenin aşkınlığı, devrimcinin aşkınlığı… Hepsine düşmanlar! Ne burjuvanın kabilesinden kovulmak istiyorlar ne de burjuva dışı kabilelerin kavgasına karışmak.
Ve safça, “Ey ahmak İsmail, sen Müslüman olduğun için kapitalizme kul olmaya mecbursun, bak ben oluyor muyum” diyorlar. Borsada çevrilen paraları, müteahhitlik işlerini, yoldaşlarını yıllarca sigortasız çalıştırmalarını, kültürevlerinde burjuva sanatına, TV’sine “kaliteli” elemanlar yetiştirdiklerini, bir seçim çalışmasında patrondan alınan bilbordları vs. unut(tur)uyorlar.
Hem İsmail’i sudan çıkmış balığa çevirmek istiyorlar, hem de o balığı yemeye-satmaya niyetleniyorlar. İsmail de “benim adım İsmail, ait olduğum yerdeyim” deyince “gerici” oluyor. Onlar Batı’dan, burjuvadan, devletten hiza alınca ileri oluyorlar, İsmail o hizaya kıyam edince geri.
“Burjuvazinin dinselleşmeye mecbur” olduğunu söylüyorlar durmadan. O burjuvazinin bankalara itiraz eden, kıyamla varolan Müslüman’ın ruhunu çalıp dinsiz dindar yaratma kumpasına perde oluyorlar. Çünkü bunu arzuluyorlar. Cesetlerin eline bayraklarını tutuşturabileceklerini düşünüyorlar.
Yıllar önce cumhuriyet yürüyüşlerinde dile getirilen tehdit bunlarda dil buluyor şimdi. Emekçiler gene ve inatla merhabacılar/selamünaleykümcüler diye bölünüyor. Bekir Coşkun galebe çalıyor. Tüm bu keşmekeşin son bulması, köpüğün dağılıp gitmesi, çekicin çark etmesine bağlı. O çekicin bayramı kutlu olsun.
Selam, Yaradana selam!
Eren Balkır
30 Nisan 2016
Dipnotlar
[1] İhsan Eliaçık, “İslam’ın Kayıp Şehri: Muhtare”, 13 Ocak 2010, ihsaneliaçık.
[2] Orhan Gökdemir, “Din Devleti Değil Devlet Dini”, 30 Nisan 2016, Haber Sol.
[3] Özgür Şen, “AKP Laikliği Kaldırmayacak ama Yeniden Tanımlayacak”, 30 Nisan 2016, Haber Sol.
[4] Suad Şarabani, “Kurtuluş Teolojisi”, İştirakî.

Göçmen Anlaşması

AB-Türkiye Anlaşması Göçmenleri Riske Sokuyor
Ortadoğu, Afrika ve Asya’dan Yunanistan’a gelen binlerce göçmen, Avrupa’ya yönelik akını engellemek ve sayıyı azaltmak için Türkiye’ye gönderiliyor.
Yunanistan’a varmış olanların statüsüyle ilgili belirsizlik, 10 Nisan’daki çatışmaların ana nedeni. O çatışmalarda Makedon güvenlik kuvvetleri iki ülke arasındaki Idomeni sınırını geçmeye çalıştığını iddia ettikleri kalabalığı zaptetmek için göz yaşartıcı gaz ve plastik mermi kullandı. 300 kadar göçmen ve 23 güvenlik memuru yaralandı.
Yunan hükümeti yaptıklarından ötürü Makedon polisini kınadı ve “korunmasız insanlara karşı, sebepsiz yere, ayrım gözetmeksizin kimyasal, plastik mermi ve ses bombaları kullanılması tehlikeli ve esef verici bir eylemdir.” dedi [Reuters, 10 Nisan]
Bu son saldırı, Yunanistan’ın Sisam Adası açıklarında dört kadın ve bir çocuğun boğulmasından bir gün sonra gerçekleşti. 4 Nisan’da AB’nin göçmenleri Yunanistan’dan Türkiye’ye göndermeye başlamasından sonra resmî yollardan rapor edilen Ege Denizi’ndeki ilk ölümler.
Makedonya sınırında yapılan saldırıya yönelik eleştirilere cevaben o saldırılarda yer alan güvenlik kuvvetleri baskı tedbirlerini şu şekilde gerekçelendirdiler: “Büyük bir göçmen grubu, dikenli telleri kopartıp Makedonya topraklarına girmeye çalıştı. Polise taş ve benzeri şeyler attılar.” [Irish Times, 10 Nisan)
Orta Avrupa’ya ana geçiş kapısı olan Balkan devletleri sınırlarını kapattığından beri, Şubat’ın ortasından bu yana Idomeni Köyü’ndeki sınır kapısında en az 11.000 göçmen kamp kurdu. Haberlere göre, Yunanistan’da Türkiye’ye gönderilme ihtimaliyle yüzleşen göçmenlerin sayısı yaklaşık 50.000.
Avrupa Bölündü
Son bir yıl boyunca AB’ye bir milyondan fazla insan giriş yaptı. Bu durum AB üyesi devletlerarasında ve o ülkelerdeki toplumların içinde gerilimlere yol açtı. Sağcı hükümetler ve politik partiler göçmen krizini seçimlerde daha fazla destek bulmak ve iltica etmeye çalışanlara karşı şiddeti tırmandırmak için kullandı.
Avrupa devletleri arasındaki ilişkileri normalleştirmek ve göçü durdurmak amacıyla AB liderleri 5 Nisan’da Türkiye’yle bir anlaşmaya vardı. Ankara, Ege üzerinde yolculuk eden tekneler türünden, usule aykırı yollardan Yunanistan’a giren tüm mültecileri ve göçmenleri geri alacak. Bunun karşılığında AB, binlerce Suriyeli mülteciyi resmi göç kanalları üzerinden doğrudan Türkiye’ye kabul edecek. Bu politikanın arkasındaki sözde gerekçe, göçmenleri insan kaçakçılarının imkân sağladığı geçiş üzerinden Yunanistan ve adalarına girmekten vazgeçirmek.
İnsanî yardım örgütleri bu planı eleştirdiler. Planın hâlâ yardıma ihtiyaç duyan yüz binlerce insana yiyecek, su, barınak ve tıbbî tedavi imkânı sunmakla ilgili giderek artan ihtiyaçla bağlantılı daha çok soruna yol açacağını söylediler. Idomeni sınırındaki kampta karşımıza çıkan kötü koşullar bu gerçeğin bir dışavurumu.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği gibi göç ve yerinden yurdundan edilme meseleleriyle ilgilenen kurumlar da AB anlaşmasının göçmenler ve mültecilerin yönlendirilmesi ile ilgili uluslararası hukuk anlaşmalarını ihlal ettiğini söyledi. 1 Nisan’da Sakız Adası’nda çok sayıda insan birçok zarar gördü. Söylendiği kadarıyla, Yunanistan ve uluslararası örgütlerin kapasitesi mevcut göçmen toplamıyla ilgilenme noktasında kesinlikle yetersiz.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği insanî yardım şubesinin gözlemine göre Midilli Adası’nın Moria tesisinde de istikrarsızlığı ve kaygıyı artırıyor. Resmî rakamlarla barınma imkânı bulan göçmen sayısı 2.300 ki bu mevcut iki bin civarındaki kapasiteyi aşıyor.
Mülteciler Komiserliği’nin 1 Nisan tarihli bildirisinde ifade edildiği üzere:
“Bizler, mülteciler ve göçmenlerle ilgili yapılan son AB-Türkiye anlaşmasının taraflarının her türden geri dönüş başlamazdan önce tüm tedbirleri almasını istiyoruz. Her iki taraftaki ciddi açıkların varlığını sürdürdüğü açıktır. Avrupa’daki diğer her yerde sınırların kapalı olması sebebiyle, bu insanlara ev sahipliği yapmak zorunda kalan Yunanistan genelinde uluslararası korumaya muhtaç olan insanları almak ve onlarla ilgilenmek için gerekli sistemlerin bir dizi yönü henüz ya işlemiyor ya da zaten mevcut değil.”
Göçmen Krizine Yol Açan Emperyalizmdir
Batı’daki şirketlerin ve hükümetlerin kontrolündeki medyada bu göçmen akınının sebeplerinden hiç bahsedilmiyor. Bu kaçan insanlar, Libya ve başka ülkelerden insan kaçakçılarının insafına terk edilmiş biçimde Akdeniz üzerinden Avrupa’ya giderken her gün tehlikelerle yüzleşiyor.
Krize asıl yol açan, Afrika, Ortadoğu ve Asya-Pasifik genelinde ekonomilerin kısa süre önce yaşadığı çöküş yanında, rejim değişikliği ve işgal amacıyla ABD ve NATO’nun gerçekleştirdiği savaşlardır.
Washington, 1991’de Körfez Savaşı’yla başlayan askerî müdahalelere ön ayak oldu ve bu yüzyılın başından beri hem Irak’ın hem de Afganistan’ın işgali üzerinden bu faaliyetine devam ediyor.
2011’den beri ABD ve müttefikleri Libya, Suriye ve Yemen’e karşı yıkım ve işgalle sonuçlanan yeni savaşlar yürüttü. Bu savaşlar on milyonlarca insanın yerinden yurdundan olmasına, ölmesine veya yaralanmasına sebep oldu. II. Dünya Savaşı’nın bitiminden beri içte ve dışta en kötü insanlık krizine yol açan, bu savaşlar.
Ayrıca emperyalistler hedef alınan devletlerin ve komşularının ekonomilerini de mahvetti. Emperyalist entrikanın ve hâkimiyetin adına yürütülen bu savaşlar, 2008 ve sonrasında yaşanan küresel kapitalist krizden ekonomik açıdan tam manasıyla çıkılamadığı koşullarda, varlığını sürdürüyor.
Abayomi Azikiwe

Kurtuluş Teolojisi

Latin Amerika’da Kurtuluş Teolojisinin Yükselişi ve Çöküşü
Dan Kovalik Söyleşisi
Suad Şarabani
Latin Amerika’da kurtuluş teolojisi ilerici hareketlerin mütemmim cüzü. Dan Kovalik, Vatikan’ın ABD’nin desteği ve rehberliğiyle Latin Amerika’da kurtuluş teolojisini nasıl sabote ettiğiyle ilgili çalışmalar kaleme alan bir insan hakları avukatı ve eylemci. Ona göre, ABD’nin amacı, statükoyu koruyup ilerici güçlerin kontrolü ele geçirmesine mani olmak. Dan Kovalik’le Latin Amerika’da kurtuluş teolojisinin yükselişi ve düşüşü hakkında konuşuyoruz.
¤ ¤ ¤
İşçi avukatlığı yapıyorum, aynı zamanda Pittsburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Uluslararası İnsan Hakları Hukuku dersleri veriyorum. Sosyal adalete olan ilgim, Latin Amerika’ya yaptığım ziyaretlerden kaynaklanıyor. Bir genç olarak beni harekete geçirenin ve bugünkü hâlime kavuşmamın ana nedeninin kurtuluş teolojisi olduğunu söyleyebilirim.
Kurtuluş teolojisi gibi bir hareket nasıl bu kadar parçalandı? Her şeyden önce, görünüşe göre feda edilen, sadece Vatikan değil, Cizvitlerin ilerici felsefesi.
Cizvitlerin sadece belirli kısımları ilerici. Bazıları kurtuluş teolojisine inanıyor, bazıları da aşırı muhafazakâr. Ama Latin Amerika’da dindarların birçoğunu özellikle altmışlar ve yetmişlerde kurtuluş teolojisi motive ediyor. İlk bakışta ilerici hareketleri cesaretlendiren, Vatikan’ın kendisi. 1962’nin başında düzenlenen İkinci Vatikan Konseyi ile birlikte Papa XXIII. John, kiliseyi “halk için kilise” hâline getirmek için adımlar atıyor. Bu, Konstantin kiliseyi dördüncü yüzyılda resmi Roma kilisesi yaptığından beri ilk kez karşılaşılan bir durum. Epey radikal bir değişiklik.
Latin Amerika’daki piskoposlar, II. Vatikan üzerinden gerçekleşen açılımdan istifade ediyorlar ve kurtuluş teolojisinin üzerindeki örtüyü kaldırıyorlar. Bunu yapmakla yoksullara ayrıcalıklı muamele yaklaşımını öne çıkartıyorlar ve ilgili yaklaşım ana ilkeleri hâline geliyor. Bilhassa Brezilya’da çeşitli topluluklarda bu ilkenin muhtelif uygulama biçimlerine rastlanıyor.
Kurtuluş teolojisinin kolayca parçalanmış olduğuna inanmıyorum, o esasen Brezilya’daki 1964 darbesinin başında zor yoluyla parçalandı. ABD bu darbeyi destekledi ve bir askerî diktatörlük kuruldu. Darbeyi büyük ölçüde motive eden, kurtuluş teolojisinin zor yoluyla kökünün kazınması arzusuydu. Tanık olduğumuz biçimiyle altmışlarda, yetmişlerde, hatta bugün bile baskıcı güçler kurtuluş teolojisine bağlı rahipleri ve din görevlilerini ortadan kaldırmayı sürdürüyorlar.
Kurtuluş teolojisi, aynı fikirde olan insanları cezbetmekle mi yetindi yoksa insanların inançlarını da değiştirdi mi?
Burası her zaman belirsizliğini koruyacak bir alan. Bence her ikisi de geçerli. Diyalektik bir ilişki söz konusu. Her ikisi de cari. Latin Amerika’nın İspanyollarca sömürgeleştirilmesi sonucu Katolik Kilisesi ciddi bir güç ve nüfuza kavuştu. Kilisenin yönelimi Latin Amerika’daki toplumun yönelimini etkiledi.
Politik liderliğin yönünü ilerici sola çevirmesi en geniş manada toplumu da etkiledi. Ama kurtuluş teolojisinin duhul ettiği her örnekte isyan ve direniş tohumlarına rastlamak mümkün. İsyan ve direnişin kökleri Latin Amerika’da yerli grupların ve yoksulların üzerindeki baskılara dayanıyor.
Bence kurtuluş teolojisine bu kıtada daha fazla rastlamamızın sebeplerinden biri kıtanın tarihi. Kıta bereketli bir toprağa sahip. Burada insanlar, emperyalist güç olarak ABD’ye ve kendi hükümetlerine karşı ortak şikâyetleri paylaşıyorlar. Kurtuluş teolojisinin böylesine büyük bir güç hâline gelmesinin nedeni bu. Karşımızda hem ilerici teolojiyi benimseyen, nüfuz sahibi bir kilise var, hem de onu dikkate almaya hazır, kendi zor durumunun bilincinde olan bir halk.
Vatikan, ilerici Katoliklere sırtını dönmeyi ve Latin Amerika’yı köktencilere kaybetmeyi neden bu kadar çok istedi?
Evet, Vatikan bunu istedi, tıpkı çocuk tacizcilerini koruyarak tüm kiliseyi feda etmek istemesi gibi. Bu farklı bir mesele, ama kilisenin yıllar boyunca ortaya koyduğu korkunç tercihlerin başka bir örneği de bu taciz vak’ası. Bence onlar, kendilerini kilisenin ve Roma’nın kilise üzerindeki hâkimiyetinin kurtarıcısı olarak gördüler, ama bunu yaparak çok fazla şeyi feda etmemiş oldular. Geriye baktığımızda kilise bu sebeple kaç kişinin kaybolduğunu kabul mü etti, yoksa sonuçta daha fazla mürit mi kazandı?
Sağa kayış gerçekleştikten sonra o ilerici rahip ve rahibelerin başına ne geldi?
Öncelikle çok nüfuzlu liderleriniz vardı, bunlar katledildiler. En ünlüleri de Başpiskopos Romero’ydu. Romero, El Salvador’da kurtuluş teologu olan arkadaşı Peder Grande’nin katledilmesiyle radikalleşmiş, muhafazakâr bir din adamı. Kendi ülkesindeki adaletsizlikler konusunda onu bilinçlendiren, bu olaydır. El Salvador, Guatemala, Uruguay ve Brezilya gibi ülkelerde askerî diktatörlükler kurulmuş, önemli insanlar katledilmiştir. Ayrıca yetmişlerde Arjantin ve Şili’yi içeren Güney Burnu’nda ayrıca Akbaba Operasyonu yürütülmektedir. Bu askerî darbeler kendi halklarına karşı işlenen zulüm ve katliamlar tertiplemekte, onları terörize etmektedir, bu zulüm ve katliam, sadece din adamlarını değil, kilise dışı kitle içinde kurtuluş teolojisini destekleyenleri de vurmaktadır.
Söz konusu diktatörlükler çoğunlukla ABD tarafından desteklenmektedir. Vatikan, bilhassa Papa 23. John’un ardından papa olan aşırı sağcı 6. Paul sonrası, bu sürece itiraz etmez. Papa Paul kurtuluş teolojisine karşı konum alır, böylece kilise kurtuluş teologlarına karşı kendi baskı politikalarını uygulamaya başlar. Bu, diktatörlüklerin kullandığı zor yoluyla değil, radikal olduğu düşünülen rahiplerin sansürlenmesi suretiyle gerçekleştirilir. Bu sürecin en fazla öne çıkan ismi Nikaragua’daki Peder Ernesto Cardenal’dır. Cardenal, Sandinist Devrim’i desteklemiş, yüzüğünü öpmeye kalkışınca Papa II. John Paul tarafından herkesin gözü önünde azarlanmıştır. Haitili Peder Jean Bertrand Aristide de hükümette aktif rol aldı diye sansürlenmiştir. Bu, o dönemde kilisenin kurtuluş teolojisine yönelik tavrına dair sembolik bir örnektir.
Kurtuluş teolojisinin akamete uğramasına neden olan, dünyadaki kimi başka olaylardan bahsetmiştiniz. Bunun üzerinde biraz daha durabilir misiniz?
Doksanların başında Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist bloğun çöküşü insanları epey etkiledi. Tüm bunlar bir boşlukta gerçekleşmedi. Yaşananları II. Vatikan’ın altmışlarda, tüm sömürge karşıtı mücadelenin sadece Latin Amerika’da değil, Afrika ve Asya’da da sürdüğü koşullardan ayrı düşünemeyiz. ABD’de insan hakları hareketine ve barış hareketine tanık olundu. Tüm bunlar birbirini etkiledi. Kurtuluş teolojisi zayıfladı, zira en genel manada sol zayıfladı. Bu ikisi birbiriyle bağlantılıydı.
Kurtuluş teolojisi sadece Latin Amerika ile birlikte tanımlana geldi. Dünyanın geri kalan kısmında o kadar faal değildi. Neden?
Bildiğim kadarıyla Latin Amerika uzun bir isyan ve devrim tarihine sahip. Augusto Sandino, Jose Marti, Faribundo Marti, Fidel Castro veya Che Guevara gibi isimlere bakılabilir. Latin Amerika solcu devrim için bereketli bir topraktı uzun vakittir, kurtuluş teolojisi de sonuçta benzer bir toprağı buldu. Örneğin Nikaragua’da tıpkı İsa gibi çarmıha gerilmiş bir Che resmi görmüştüm. Bu toplumlarda bu türden imajlar bir anlama sahiptir. Onun gelişip serpilmesini sağlayan işte bu kusursuz fırtınadır.
Yeni papa öncekilerden daha ilericiymiş gibi görünüyor. Kurtuluş teolojisinin tekrar yükselişe geçmesini umuyor musunuz?
Evet, böylesi bir yöne girmesi mümkün. Francis, Avrupalı olmayan ilk papa. Askerî cunta esnasında Arjantin’deydi, öldürülen rahipleri biliyor. Ona danışmanlık yapan kadın komünistti. Bu tarihsel bağlamı Vatikan’a taşıyor. Sonuç olarak evet, onun kiliseyi Latin Amerika’da kurtuluş teolojisini yeniden inşa etmeye yönlendirmesi mümkün. Kurtuluş teolojisinin Amerikan politikaları ve Vatikan yüzünden yaşadığı geri çekilme dünya için büyük bir kayıp olmuştu. Umudum bu ruhun ve vizyonun yeniden talep edileceği yönünde ve bu, herkesin hayrına olacak bir gelişme.

Yere Düşen Bayrak

Özünde diyorlar ki “burjuvazi o bayrakları bir bir yere düşürdü, bize düşen, o bayrakları toplayıp havaya kaldırmak”. “Ama bu burjuva siyaseti!” denildiğinde “Ne burjuva siyaseti, o bayrakları biz bulduk, artık bizimdir” cevabı veriliyor.
Emekçiler, demokrasi ve laiklik denilen bayrakları bir bir toplamaya çağrılıyor. Onca materyalizme rağmen, idealar, fikirler ve söz dünyası örgütlenmeye çalışılıyor. Bayrağın temsil ettiği maddiyat, o söz ve edebiyat karşısında gölgeleniyor. Maddiyata vurgu amatörlük; ona karşı dile dökülen edebiyat, profesyonellik olarak takdim ediliyor. Ortalık, kâmil siyasetçilerden ve profesyonel siyasetçilerden geçilmiyor.[1]
* * *
Çulhaoğlu, “şöhret”ini maddiyatın karşısına “hem o hem o” diyalektiğini çıkartmaya borçlu. Bazen “rakı” diyor bazen “viski”, bazen de ikisini karıştırıyor, ortaya istifra yazıları çıkıyor. Bazen tarihe bazen güncele vurgusu bu yüzden. İşine geldiği yerde her şeyden münezzeh, sınıf mücadelelerinden azade bir kavramın altını çiziyor, işine geldiği yerde de bugünün acil ihtiyaçlarına sadece kendisinin vakıf olduğunu satıyor.
Alıcısı olmasa, o da bunu yap(a)maz. O, burjuvaziyi biraz cahil ve biraz akılsız bulan bir burjuva siyasetçisi. Hep burjuvazi için “ah bir marksizmi bilse neler yapacak ama!” diyen biri. Küçük burjuvanın her dalda oynama ihtiyacına denk düşüyor.
Dolayısıyla Çulhaoğlu, bir yandan da marksizmin zararsız olduğunu kanıtlamak zorunda. Siyasetini ve teorisini egemenlerin özel localarına dâhil olma arzusuyla biçimlendirenlerin başka bir şey üretmesi beklenemez. Kalkınmacılık ve modernizm dönemine yakılan ağıt da bunun ürünü.
Uzun zamandır bunun karşısına özel localar inşa etme arzusu çıkartılıyor. “Devleti, kapitalizmi, iktidarı, hegemonyayı görmeyelim, görmezsek yok olur” deniliyor. Maddiyatın karşısına gene edebiyat çıkartılıyor. Bir tampon bu: maddiyat karşısında çaresizlik, sıkışmışlık bu şekilde gizleniyor. O maddiyat sözle dönüştürülür zannediliyor. Bağlar kurmak, mücadeleyi ilmek ilmek örmek, anlamını ve değerini yitiriyor. Devlet ve sermaye, komün ve meclisle esniyor, varolma imkânı buluyor. Akademisyenlerin ve gazetecilerin öncü olduğu sol siyaset, bu esnemenin birer tezahürü, AKP bahane.
Komün, meclis gibi olgulardan söz edilmesinin sebebi burada. Bunlar, sözün boncuk gibi dizilmesi olarak anlaşılıyorlar. O komünlerin aynı ipe tüm dünya genelinde dizilmesiyle sömürü ve zulümden kurtulacağımızı söylüyorlar. Yanılıyorlar. Egemenler, karşıt ocakları bir bir bu şekilde dağıtıyorlar, kendi bayraklarını bu sayede albenili kılıyorlar.
Komün, meclis gibi olgulardan söz edenler, maddiyata küfretmek, onu gizlemek zorundalar. Edebiyat ise allı pullu kelimelerle bu maddiyatı geri plana atmanın adı. Bir meclis, mücadelenin içinde bir mevzi ise anlamlı; onun dışında edebî bir gevezelikten ibaret. Kendi sözünün hâkim olmasını isteyen, bundan emin olan, komünü, meclisi öne çıkartıyor. Bunlar, demokratlıktan değil, niceliğin önemi üzerinden, sayısal çoğunluğu yeterli olduğu düşünüldüğünde övülüyorlar. Mücadelenin tarihsel-toplumsal seyri değil, öznenin kabarık, şişkin hâli bir yanılsamaya neden oluyor.
* * *
Maddiyattan edebiyata kaçışın bir yansıması, boyun eğme’ler, diz çökme’meler… Bu laflar sıralandığında gerçeklik, diz çökenler-çökmeyenler diye, zihinde, bölünüyor, dolayısıyla ortada, maddiyatta, boyun eğilecek, önünde diz çökülecek bir şeyin olduğu söylenmiş oluyor. Kendi zihin dünyası önünde ip gibi dizilmesi isteniyor herkesin. Siyaset, sadece dilde ve sözde varlık alanı buluyor; somut eylemler bu hâlin zorlaması sonucu gerçekleştiriliyor.
Bir yönüyle bu, o bayrakların toplanması ile alakalı. Yani maddiyata burjuvalar hâkim ve sahip. Zamanı geldiğinde gelip o sözü de temellük ediyorlar. Burjuva bayraklarını ele alıyorlar, güç olacaklarını zannediyorlar, sözler allanıyor pullanıyor ama maddiyat ve fikriyat arasındaki açı her gün açılıyor. Bayrak hep sahibine doğru dalgalanıyor. Çünkü eksik maddiyat sözle tamama erdirilecek zannediliyor. Burjuvazi seviliyor içten içe ya da onun devleti, tüm o çocuksuluk ile. Varlık orada şekil alıyor, o varlık hep kendisini çağırıyor. Kendisi gibi olana tahammül edebiliyor.
Asıl bu süreçte dizin neyin önünde çöktüğüne, o boynun kimin önünde eğildiğine bakmak gerekiyor. AKP’nin burjuva siyasetinin, Kemalist devletin dışına ait, yabancı bir kuvvet olduğuna dair her laf, teorik olarak yanlış, sapma. Biraz burjuvadan biraz kemalizmden rol çalarak, onların bayrağını sallayarak AKP’yi daraltacağını düşünmek boş.
Bu aklın tek söylediği şu: “AKP’yi bırakın, beni alın.” Burjuvazi, Kemalizm ve emperyalizm geriliminde devlet kendisini sosyaliste, Kürd’e ve Müslüman’a nispetle kuruyor, tüm gerilimleri ve çatışmaları bununla alakalı. Belirli bir ideolojisi yok. Kendisini sürekli korumaya mecbur.
AKP, birey ölçüsüne denk düşen bu devlet kurgusunun merkezine çekilmiş durumda. Dolayısıyla kendisini bu birey ölçüsüne göre kurmuş, “bir gün o merkeze çekilirim” umudu ile çabalayıp duran tüm siyasi özneleri boşa düşürüyor. Laik Tayyip’le laik sosyalistlerin yan yana düşmesinin sebebi burada.
Bir çift laf da 1 Mayıs’a dair: DİSK’e özel bir siyasi özne olarak bakılıyor, oysa içinde onca siyasi örgüt var. Dolayısıyla bugüne dek Taksim çağrısı yapıp kendi eylemine gelmeyen DİSK’in suçu, günahı o örgütlere ait. Bugünkü Bakırköy pazarı tercihi de onların hanesine kazılı.
İşten çıkartmalar, baskılar, iş kanunları, kıdem tazminatı vs. gibi konularda kılı kıpırdamayan bu sol özneler, merkeze çekilme konusunda yerde “buldukları” bayrakları sallayarak gün geçirecek, bu açık. Bunların ana programında “dostlar alışverişte görsün”cülük yazılı. O bayrakların sahipleri, her sallanışta mutlu olsunlar kâfi. Onların bayrakları adına, kendi bayraklarımızı yere düşürmeye değer mi peki?
Eren Balkır
29 Nisan 2016
Dipnot
[1] Metin Çulhaoğlu, “Laiklik Mücadelesi” İçin Notlar”, İleri.

Yeni Cumhuriyet Muhafızları

Sol cenahta uzun süredir devam eden bir yarılmanın güncel siyasetin katkısıyla ayyuka çıkması ve önümüzdeki yıllarda yaşanacak sınıfsal konumlanmaları belli etmesi ile karşı karşıyayız. Son laiklik tartışması ve özellikle bu tartışmayla solun belli bir kesiminin, daha çok da Haziran Hareketi çizgisinde saflaşan kesimlerin verdiği siyasal tepki, bu yarılmanın artık ciddi bir boyuta vardığını göstermektedir.
Askerin bir devlet sınıfı olarak müesses nizamın denkleminde özgül ağırlığıyla yer tuttuğu dönemde soldaki ‘common sense’, yaratılan laik/anti-laik geriliminin yapay bir gerilim olduğu, toplumsal çelişkileri maskelediği ve buna kesinlikle angaje olunmaması gerektiği yönündeydi.
Şimdi kendilerini yeni cumhuriyet muhafızları olarak tahkim eden çevrelerin laiklik naraları atarlarken bize açıklamaları gereken ilk nokta şudur: bu yapay gerilim artık doğallaşmış mıdır? Ya da artık temel gerilimlerden birisi hâline mi gelmiştir? Eğer bu böyleyse, irtica paranoyasıyla itham edilen ordu, yıllardır bize bir doğruyu anlatmaya çalışmıştır da biz mi anlamamışızdır? Eğer bu böyleyse, şu an yeni cumhuriyet muhafızları, zamanında ordunun uyarılarına yeterince kulak asmadıkları ve bu yönde bir siyaset geliştirmedikleri için özeleştiri yapmalıdırlar. Ve bize, nasıl oldu da bu düzenin temel çelişkilerini yumuşatan enstrümanlardan birisi olan bu yapay gerilimin doğallaştığını, marksizmin bütüncül yöntemi içerisinde açıklamalıdırlar.
İlginç bir nokta daha göze çarpmakta. Bahsettiğimiz sol kesimlerin medyalarında ürettikleri söylem, haber seçme-yayınlama-yapma biçimleri, olaylarda odaklandıkları noktalar, her yönüyle rezil 28 Şubat medyacılığını anımsatmakta.
Kendilerini yeni cumhuriyet muhafızları olarak bir siyasal hatta tahkim ederlerken, medyalarını da post-28 Şubat formatıyla güncellemekten çekinmiyorlar. Nitekim ibretle gelinen nokta, ülkenin komünist partisinin “yobaz takip hattı” kurarak müthiş bir siyasal öncülük örneği göstermesi, Türkiye işçi sınıfına ve emekçilerine geleceğe umutla bakabilecekleri bir siyasal ‘hat’ armağan etmiş olmasıdır.
‘Laiklik elden gidiyor’cularla ‘din elden gidiyorcular’ın yarattıkları siyasal tiyatroyu dağıtacak olan ise Müslüman, Ateist, Alevi, Kürt, Türk, Ermeni, Rum, Laz, Çerkes emekçi halklarımızın düzenin tesviyesinden geçmiş hiçbir kavramla birbirlerine seslenmeyecekleri, birbirlerini bu kavramların sopasıyla tehdit etmeyecekleri bir özgürlük mücadelesi olacaktır.
‘Gericiliğe karşı mücadeleye’ gelince. Bu mücadelenin en temel siyasi çıkış noktası, her şeyden önce AKP’nin Türkiye halkında yarattığı bölünmeyi açık ya da gizli bir şekilde varsaymamak, bunu kabul etmemektir. Bunu varsayan ya da baştan a priori olarak kabul eden her tutum karşı devrimci bir tutumdur, tıpkı Gezi’yi bir Alevi ayaklanması olarak gören politik tutumun karşı devrimci olması gibi. Ve bu tutum, AKP’nin yarattığı karşı devrimci toplumsal bölünmede kendisine tahsis edilen sosyolojik mekânda siyaset yapmaya mahkûmdur. Maltepe Beşçeşmeler’e hapsolup Başıbüyük’te politik faaliyet yürütememek budur.
Şu gericilikle mücadeleye kendini vakfetmiş arkadaşlara bir çift laf. Ahmet Hakan size tavsiyelerde bulundu, söyleyene değil söyletene bakmalı, ona bu tavsiyeleri söyleten şey, içinden çıkıp geldiği ve ne kadar değişirse değişsin benliğinde mutlaka yer tutan sosyolojidir. Bu sosyolojinin deneyimini çok da hor görmeyin. İkincisi, aydın, laik, bilimsel orta/üst-orta sınıf kitlenize (ki bu kitlenin içinde Celal Şengör hocanız da var) Stalin sevdanızdan pek bahsetmeyin, yoksa sizi de gerici görmeye başlarlar.
Ozan Çılgın
27 Nisan 2016

Yırtık Yelken

Kimse şaşırmasın. Üç gün önce “Taksim’e çıkmak için 15 neden” diyen DİSK’in bugün Bakırköy pazarına yelken açmasına kimse şaşırmasın. Dev Maden-Sen’deki tartışma kimseyi üzmesin. Devir, artık sınıf mücadelesi değil, ilkelliğe karşı uygarlığın mücadelesidir.[1] Ülke insanına Hindistan'daki İngiliz vali gibi bakma devridir bu devir.
Şaşırmak ve üzülmek, sınıf mücadelesinin demode, çağdışı, ilkel bir kavram olduğunu hâlâ idrak edememekle alakalıdır. Seksenlerde bedenen, doksanlarda fikren, Batı’ya kaçılmıştır. Batı’ysa bir maske takıp geri yollamıştır. O, sadece kendi siyasetinin ajanlarına sahiptir. Orada sınıf mücadelesine değmeyenler, bu mücadelenin kesmediği siyaset, buraya pazarlanmıştır. Bugün ezilenden, yoksuldan, işçiden yana olmak, ilkelliktir. Tek kurtuluşumuz, yüce laik cumhuriyeti korumaktır. Saflar sıklaştırılmalıdır. 28 Şubat’ın arkasındaki irade, bize bu görevi tevdi etmiştir. Görevi reddetmekse ihanettir.
Kimse kimseyi kandırmasın: bugün esen laiklik rüzgârı, 1 Mayıs’taki geri çekilmeyle alakalıdır. Eskiden sol şefler, “1 Mayıs’lar ülkedeki sınıflar mücadelesi açısından önemli bir göstergedir” derler ve buna göre konum almaya çalışırlardı. Artık sınıf mücadelesi basit bir akıl oyunundan, sıradan bir zekâ pratiğinden, başkalarına poz kesmekten ibarettir. Bu konum, devlet içi gerilimlerin yarattığı, havanın üst katmanlarındaki rüzgâr ve o rüzgârla yelkenleri şişirmekle bağlantılıdır. 1 Mayıs “out”, laiklik “in”dir”.
Eskiden üniversitelerde bilimsel eğitim için mücadele edilmekteydi, bugünse “üniversitelerde bilimsel eğitim verildiğinden” söz edilip, “bu gericilere karşı onu korumalıyız” denmektedir. Artık sol gazetelerde “sinemayı kırolar bastı” diyen yazılar yayınlanmakta[2], orta sınıfın Müslüman ve Kürd alerjisi, gene orta sınıfçı bir siyaset üzerinden örgütlenmek istenmektedir. Bu birey merkezli örgütlenme ölçüsü, sınıf mücadelesine de düşmandır. Eskiden bireyin adı işçiyle alakası olmayan İşçi’ydi, o artık don değiştirmiştir. 1 Mayıs gerici, ilkel, eski kafalı işçilerin yola getirileceği zemindir. Mustafa Koç’un cenazesinde ağlayanların sınıfsal bir konum almak, mevzi örmek, sürecin geldiği aşamayı değerlendirmek gibi bir derdi yoktur.
Artık bu birey ölçüsü galiptir, muzafferdir. Gezi’nin ilk günü Ankara’da bir toplantı yapılmış, Halkevleri o toplantıda sözünü geçirememiş, ertesi gün kadrolarını eylemde geriye çekmiş, Kızılay’da yapılan genelimsi grev çağrısında bu geri çekilme sonuç vermiştir. Sonrasında diğer örgütler, başka bir alanda çadır kurma eylemi yapmaya karar verince, Halkevleri yalandan Kızılay’a girmiş, tüm örgütler ve çadır eylemi saldırıya uğramış, süreç kırılmıştır. Bu ve benzeri pratikler, forum süreçlerinde de deneyimlenmiştir.
Sonra tüm pratik seçimlere endekslenmiş, CHP ve HDP arasında pazarlık masasında önemli bir koltuk elde etmek siyaset zannedilmiş, gerekli adaylar elde edilince Kürd’e dönük öfke ve eleştiri geri plana itilmiş, ardından cumhurbaşkanlığı adaylığında başka bir yönelim içine girilmiştir. Dev Maden-Sen’de işçileri kapı dışarı eden irade, bu aklın eseridir.
Aynı irade, 2014 1 Mayıs’ına bir hafta kala “Kızılay olmazsa olmaz” demiş, devrimci pozlar pazarlanmış, “Sıhhiye değil Kızılay” çağrısı ile aylardır süren seçim çalışmalarındaki günah ve zaaf örtbas edilmeye çalışılmıştır. Bugünse nasıl oluyorsa, aynı Halkevleri, “Ankara için merkez Sıhhiye’dir” demektedir.[3] Anteplilerin tabiriyle, “kaz gibi havalanılmış, tavuk gibi yere çakılınmıştır”. En geri olanla uzlaşmak, sonra en ileriye dair imaj sunmak ama dönüp en geriye ricat etmek, siyaset bu değildir.
Bu orta sınıf şeflerin gemi sahibi olmaları, yelkenlerini devletten ve burjuvaziden esen rüzgâra göre şişirmek istemeleri ile alakalıdır. Bugünkü 28 Şubat solculuğu[4] bunun eseridir, bugün İbrahimî hatta[5] yönelik küfür bu yelkenlerin ürünüdür.
* * *
Bir müsamere oynandığı açıktır. Hava yukarıda başka, aşağıda başkadır. Aşağıdakilerin ezik, zavallı, küçük, değersiz görüldüğü kesindir. Siyaset bir sonuçtur, çıktıdır. Aşağısıyla ilişkilerin kopması sonucu yukarıya kaçıldığı, egemenlerin rüzgârıyla yelken şişirmenin tek dert olduğu bir dönem tüm sancısıyla işlemektedir. Yukarıda anlaşma gizli kapılar ardında sağlanmış, aşağıya boş bir edebiyat kalmıştır.
Söz konusu müsamerede demokrasinin, laikliğin başına hoş kelimeler getirildiğinde, güzel takılar takıldığında, fukara seyircinin aldatılacağı düşünülmektedir. Her şeyden azade, her şeyden münezzeh, sadece kendisinden sorumlu, bağ, bağlam gibi bir derdi olmayan, burjuva birey ölçüsü uyarınca hareket edenler, kavramlara takılar taktığında, onlara taklalar attırdığında yol alabileceğini zannetmektedirler. Bu, bir oyundur; ağza çalınan baldır. Temelde 1 Mayıs, yukarıda yapılan uzlaşma, müzakere ve teslimiyet üzerinden, egemenlere peşkeş çekilmiştir. Yeni devlet bunu emretmektedir.
Yeni devlet, zararsız Müslüman, zararsız Kürd, zararsız solcu peşindedir. Bomba patlar, çocuk istismarı belgeleri çıkar ortaya. Oyalanmamız istenmektedir. Çocuk istismarı ile yolda gördüğümüz bir çocuğun başını okşamak bile suç hâline getirilmiştir. Bu konuyla ilgili “bilim insanları”nın konuşturulduğu bir programda, “ABD’de insanların diş raporları bile arşivlenmekte, takip edilmektedir. İstismar gibi sorunların çözümü devletin gözetimine ve kontrolüne bağlıdır” denilmektedir. Taciz ve istismar üzerinden ait olduğumuz tarihsel ve toplumsal bağ ve bağlamımız bize düşman edilmektedir. AKP “bir anlamda paratoner olmak, gaz almak”tır.[6] Anti-AKP’nin de işlevi budur. Gaz almalı, paratoner olmalıdır. “Atatürk’ün piçleri” haberleri bu sebepledir. CHP ile şişirilen yelken, CHP ve AKP’yi yırtan, yırtacak olan emekçi pratiğini de göze almış demektir.
Kimse şaşırmasın: patronlara kol kanat geren sosyalistlere, kazanılmış hakları bir bir geri verenlere, “memleket gericileşiyor” yaygarasıyla emekçi halkı burjuvaziye kul etmeye çalışanlara, birey ölçüsü üzerinden birey dışı her şeyin şeytanîleştirilmesine katkı sunanlara, kimse şaşırmasın. Bu gemi varolmak, yüzmek ve yelkenlerini şişirmek zorundadır. “Sonuçta hepimiz aynı gemideyiz” ya da en azından, işyerinden tüm topluma kadar bu yalana inanmaya mecburuz. O yalanın perdesini, emekçilerin, mazlumların hakikati yırtacaktır.
Eren Balkır
27 Nisan 2016
Dipnotlar
[1] Burak Cop, “Laiklik Düşmanlığı ve İlkelliğe Övgü”, 27.04.2016, Haber Sol.
[2] Tuğçe Madayanti Dizici, “Toz Bezi’nin Hint Kumaşı Düşmanlığı”, 18.04.2016, Birgün.
[3] “Halkevleri: Taksim ve Sıhhiye’yi Savunduk”, 27.04.2016, Sendika.org.
[4] Ozan Çılgın, “Yeni Cumhuriyet Muhafızları”, 27 Nisan 2016, İştirakî.
[5] Tevfik Ziya, “Laiklik Burjuvazinin Güvencesidir”, 12 Nisan 2016, İştirakî.
[6] “Erdoğan: Ümit Boyner İşine Baksın”, 17.09.2012, NTV.

Gramsci ve Ermeni Soykırımı

Hep aynı hikâye. Bir olayın bizi ilgilendirmesi, bizi etkilemesi için özel hayatımızın bir parçası olması, kökeninin bizden uzak olmaması, tanıdığımız insanların, insanî alanımızın çevresine ait insanların söz konusu olması gerekiyor.
Goriot Baba’da Balzac Rastignac’a şu soruyu sordurur: “Her portakal yediğinde bir Çinli ölecek olsaydı, portakal yemekten vazgeçer miydin?” Rastignac da şuna yakın bir cevap verir: “Portakallar yakınımda, onları iyi tanıyorum; oysa Çinliler o kadar uzaktaki gerçekten var olup olmadıklarını dahi bilmiyorum.”
Belki de hiçbir zaman Rastignac’ın bu sinik cevabını verecek kadar ileri gitmeyeceğiz. Ancak, Türklerin milyonlarca Ermeni’yi katlettiğini gördüğümüzde, ıstıraplara ve can çekişmelere ya da Almanların Belçika’yı istila edişine tanık olduğumuzda yaşadığımız aynı keskin acıyı acaba yaşıyor muyuz? Tanınmıyor olmak büyük bir adaletsizliktir. Bu, başkalarının desteğine güvenme ya da kıyaslama imkânı olmadan yalıtılmış kalmak, kendi kişisel acısında hapsolmak anlamına gelir. Bir ulus için bu, yavaş yavaş çürüme, dünya ile bağlarının gitgide yok edilmesi anlamına gelir. Bu, terk edilmiş olmak, şirazeden çıkmış olan ama kılıç kuşanıp, küffarın yok edilmesiyle dinî bir vecibeyi yerine getirdiklerini söyleyenler karşısında savunmasız kalmaktır. Nitekim Ermenistan, en dramatik anlarında, kendisine karşı gösterilen çok az sözlü merhamet ifadesi ve cellâtlarının kınanması dışında bir şeye mazhar olmamıştır. “Ermeni katliamları” dillere destan olmuş, ancak bu, somut insan imgelerini betimlemeyi başaramayan boş laflardan ibaret kalmıştır. Bütün Avrupa uluslarına bağımlı olduğuna göre, Türkiye’yi, tek arzuları rahat bırakılmak olanlara işkence etmemeye zorlamak mümkün olabilecekti.
Hiçbir şey ya da en azından somut sonuçlar yaratan bir şey olmamıştır. Vico Mantegazzo doğu siyaseti üzerine açıklamalarında Ermenistan’dan ara sıra biraz bahsetmiştir. Birinci Dünya Savaşı Ermeni sorununu bir kez daha gönülsüzce yeniden gündeme getirmiştir. Erzurum Rusların eline düştüğünde, Türklerin Ermeni topraklarından çekilmesi, basınımızda zeplinin Fransa’ya inişinden daha az yer almıştır. Bütün Avrupa’ya dağılmış olan Ermenilerin bize ülkelerinden, ülkelerinin tarihinden, edebiyatından bahsetmeleri gerekirdi. Ermenistan’ın başına, bir zamanlar Perslerin başına gelen gelmiştir. Büyük Arapların (başkalarının yanı sıra İbn-i Sina, İbn-i Rüşd) aslında Fars olduğunu kim bilmektedir? Arap medeniyetine ait olan hemen her şeyin aslında Fars olduğunu kim bilmektedir? Ya da içinizden kim, Türkiye’yi modernleştirmek için son dönemde harcanan bütün çabaların Yahudilerden ve Ermenilerden kaynaklandığının farkındadır?
Ermenilerin Ermenistan’ı tanıtmaları gerekirdi. Onu, onu tanımayanların, onun hakkında hiçbir şey bilmeyenlerin ve bu nedenle de sempati duymayanların yaşamlarına ve zihinlerine taşımaları gerekirdi.
Torino’da bir şeyler oluyor. Ermenistan başlıklı bir dergi yayımlanıyor ve dergiye katkıda bulunan çeşitli yazarlar Ermeni halkından bahsediyorlar: Ermeniler kimdir? Kendilerini neye dönüştürmeye çalışmaktadırlar?
Yine bu proje kapsamında, Ermeni halkının tarihini, kültürünü, şiirini ve dilini daha inandırıcı bir tarzda ve daha büyük güçle tanıtan çok sayıda kitabın yayımlanması öngörülmektedir.
11 Mart 1916
Il Grido del Popolo (Halkın Çığlığı)
Çeviri: Osman Binatlı
Yeniyol
Mart-Nisan 2015 Sayı: 13

Arjantinli Anaları Anımsamak

Pasif Direniş Kampanyası, aktif bir şiddet dışılık kültürü inşa etmeyi amaçlayan bir hareket. Şiddet dışı eylemlere dair hikâyeleri paylaşıyor, dersler çıkartıyor, dünya genelinde sürmekte olan ve değişimi amaçlayan halk hareketlerinden stratejiler ediniyor, onlardan güç alıyoruz. Tüm bir yıl boyunca tarihsel mücadelelere bakıyoruz. Bu hafta Arjantin Kaybedilenlerin Anneleri’nin, Plaza de Mayo Anneleri’nin ilk eyleminin 39. yıldönümü.
30 Nisan 1977’de Arjantin’in başkentindeki Plaza de Mayo’da Azucena Villaflor de De Vincenti ve on kadar anne, Kirli Savaş dönemi boyunca askerî cunta tarafından “kaybedilen” çocukları için adalet talebinde bulunmak amacıyla bir araya geldi. Kirli Savaş, CIA’in desteğiyle 1976-1983 arasında süren terör döneminin adı.
Arjantin’de askerî rejim dönemi boyunca yoğun bir korku iklimi hüküm sürdü. Muhalefetin kafasını kaldırmasına izin verilmedi. On binlerce insan “ortadan kayboldu”. Sadece bir kısmının cesedi bulunabildi. Hapishanelerde annelerin elinden 250’den fazla çocuk alındı, bunların bir kısmı kaybedilenlerin çocuklarıydı. Bu çocukların bazıları evlatlık verildi. Kaybedilenlerin Anneleri’nin eylem yapmaları muazzam bir cesaret örneği idi. Analar önce sayıca azdı, bir yıl içinde her hafta tertiplenen gösterilere katılanların sayısı yüze ulaştı. Analar, oğullarının ve kızlarının fotoğraflarını taşıdılar. Rejim onlara “las locas” [“deliler”] diyerek onları itibarsızlaştırmaya çalıştı.
10 Aralık 1978’de Uluslararası İnsan Hakları Günü’nde analar kayıp çocuklarının isimlerinin olduğu bir ilân verdiler gazeteye. O akşam ve hemen sonrasında üç ana ortadan kayboldu.
Gösteriler yoğunlaşarak devam etti. 1978’de, Arjantin’in Dünya Kupası’na ev sahipliği yaptığı sırada uluslararası basın anaların gösterilerini haber yaptı. Ordu, yetkisini 1983’te sivil hükümete bıraktıktan sonra Plaza de Mayo Anaları adalet ve gerekli cevaplara ulaşmak için daha fazla baskı uyguladı, kaybedilenlerle ilgili yüzlerce tanığın ifadelerine başvuruldu. 1985te Cunta Davası ölümlerle ilgili bir dizi adli takibata başladı. Ordu, bu takibatlar sürdüğü takdirde darbe yapmakla tehdit etti. 1986’da Kongre, Ley de Punto Final [Nokta Yasası] isimli yasayı geçirerek adli takibata son verdi. Yurttaşların ve anaların baskıları sonucu bu yasa ilga edildi ve mahkeme süreci 2005’te kaldığı yerden devam etti.
Kaybedilenlerin Anneleri hareketi, Şili ve Meksika’da da örgütlendi. Türkiye’deki Cumartesi Anneleri’ne, İran’daki Yas Tutan Analar ve Havaran Anaları’na, Honduras’taki Kaybedilenlerin Anneleri Komitesi’ne, El Salvador’daki Comadres’e ve Çin’deki Tiananmen Anaları’na ilham verdi. Dünya genelinde oğulları ve kızları kaybedildiğinde tüm analar adalet talebiyle ayağa kalkıyorlar.
Rivera Sun

İkal

Umumi kanaat baskısı bizi yanıltmasın, bilelim ki,
kaderine dâhil olmayı benimseyenler şartlara teslim olmayanlardır.
Beklentisini önünde elverişli şartların doğup doğmadığına
bağladığı için kaderine itiraz edenlerin ömrü ise fırsat kollamakla geçer.
[İsmet Özel]
İbn Arabi “akıl” kelimesinin Arapça “ikal” kelimesi ile aynı kökten olduğunu söyler. “İkal”, hayvanın kaybolmaması için bir yere bağlandığı ip ya da zincir anlamına gelir. Bu açıdan bakılırsa akıl, burjuva mitolojisinin iddiasının aksine kurucu, aşkın bir değere sahipmiş gibi görülmeyecektir. Akıl, özneyi gerçekliğin kısıtlı bir yönüne bağlayan araçtır ama öznenin nereye bağlandığının farkında olması, öznenin kendi aklından fazlasını gerektirecektir.
Özne olma durumu, bir gerçeklik olarak yanılsamadır. Bu gerçek yanılsama, burjuva ideolojisinin iddiasının aksine kendine yeterli olma durumu içinde değil, tamamlanmamışlık durumu içinde doğabilir. Tamamlanmamışlık durumu, her zaman öznenin üzerinde bir fazlalığı gerektirir. O fazlalık, özneyi aşan, özneyi kendi aşkınlığına çağıran bir imanı beraberinde getirir. İmanın sözkonusu olduğu yerde, kolektif olana bağlanma çabası var demektir. Eşitsizliğe, zulüm ve sömürüye direnmek, aşkın olana bağlanıldığı noktada gündeme gelir.
İbn Arabi, Mutezile’yi “tenzih”te, Eşarileri de “teşbih”te aşırıya gitmekle eleştirir; Allah’ın tenzih (aşkınlık) ve teşbih (içkinlik) arasındaki gerilimli varlığının hakikatinden söz eder. Allah hem içkin hem aşkındır; önemli olan kategorik düalist ayrıma düşmeden bu gerilimli birlikteliği hissedebilmektir. Hakk’ın aşkın ve içkin olanda gerilimli birlikteliği, onu rasyonel düşüncenin zincirlerine bağlamayı olanaksız kılar. Marx, proletaryanın, ezilenlerin var olan durumunda toplumsal yapının bütün esas gerçekliğinin saklı olduğunu söyler. O halde Hakk, ezilenlerin, fukaranın ortak dert ve öfkesinde saklı ise devrimci kolektif irade ve akıl, ne ezilen ve fukaranın verili durumuna uymakla yetinebilir, ne de tümüyle onlardan kendisini soyutlayarak iş görebilir. İlki, sağ bir oportünizmle sonuçlanırken, ikincisi ise farklılıkların mutlaklaştırılması, mazlumun somut dert ve öfkesinden kaçılması anlamına gelir.
Dünyevi olana hapsolan nefs hesapsızca ister ve akıl da ona gerekçe bulur, nedenler üretir. Gerekçe bulurken, aslında nefsi mevcut koşullara zincirler. Kendisine kurucu bir misyon, bir faillik, ayrı bir ontolojik kategori yüklenen akıl, kavradığı, basite indirgediği ve soyutladığı epistemolojik nedenselliğin, neden-sonuç zincirinin ontolojik düzlemde kendi ürünü olduğuna, kendi failliğinin eseri olduğuna vehmeder. Bu vehim zamanla öznel açıdan kurgulanan nedenselliğin salt bir gerçeklikmiş gibi kabullenilmesine varır. Zaman ve mekân bu kabuller üzerinden anlamlandırılır, sınırlı ve kısıtlı özneler kendilerini kendilerine yeterli saymaya başlarlar. Akıl sınırlar ve belirler, oysa Hakk’ı ve halkı bir görmek için akıl mitinin kısıtlayıcılığına kapılmamak, nefsini her şeyi başlayan ve bitiren fail olarak görmemek gerekir. Aklın belki de en önemli işlevi, Hakk’ı, karmaşık bütünlüğü tamamıyla kavrayamayacak olmasının farkına varmasıdır.
Burjuva ideolojisi, kendi muhalifleri üzerinden ve onlar eliyle “kendine yeterli öznelik yanılsamalarının” hakikat zannedilmesi ve ayrımların mutlaklaştırılması üzerinden yaygınlaşır ve yeniden üretilir. Aydınlanma geçmişin kolektif mitlerini ve sembollerini tasfiye ederken yerine burjuvazinin ikonları yerleştirilmiştir. Burjuvazinin ikonoklazmı, her bireyin kendi çıkarlarını en üst düzeye çıkarabilmesini sağlayan bir akıl ve bu akla dayanan bir özne olma halinin inşası içindir. Akıl, özgürlük ve ilerleme, dünyevileşmenin, var olan eşitsiz ve adaletsiz ilişkilere zincirlenmenin araçlarıdır. Oysa devrimci politika, tam da öznenin tamamlanmamışlığına, aşkın olana, imanın yönlendirdiği akla ihtiyaç duyar. Ortak dert ve öfkeden beslenen bir akıl, her daim kendi eksikliğini görecek, buna uygun olarak aşkın olanda birleşmeye çalışacaktır. İbn Arabi, insanın kendisinden bile özgür olduğu bir noktanın ancak Hakk olanda bir olmakla sağlanabileceğini belirtir. Öznenin kendisinden bile özgür olması için, ilk önce kendi tamamlanmışlığına, olup bitmişliğine dair yanılsamasını silmesi gerekecektir.
Özgürlük ve benliğe tapmak, yaygın kanının aksine kulluğu silmez; burjuvaziye ve mevcut ilişkilere zincirlenmeyi, kulluğu beraberinde getirir. Kendinden özgür olmak, benliğin ve bireyciliğin esaretinden kurtulmaya çabalamak demektir. Kulluk, insana, nefse ya da verili ilişkilere değil, ezilenin dert ve öfkesinde saklı olana, fukaranın kolektif kurtuluş umuduna yapılmalıdır. Sadi-i Şirazi’nin “Benlikten vazgeçmeden kul olunmaz” sözü bu noktada daha anlamlıdır. Mazlumun mücadele pratiği olarak Marksizm de, İslam da, bireysel olanın üzerindeki kolektif ve aşkın olana yaptığı çağrıyla anlam kazanır.
“Şeytan, insandaki vehim gücüdür” (Şeyh Bedreddin). Mazlumların, fukaranın tevhidî birlikteliğini aramak, kurmaya çabalamak yerine efendilerin çektiği ayrımları, çizdiği sınırları veri ve hakikat olarak almak, o ayrımlara göre “öz”ler kurgulayıp politika yürütmeye çalışmak, şeytanın içine saklandığı vehimdir. Tamamlanmışlık hissi, kurgusal özlerin hâkimiyetini beraberinde getirir. Kendini tamamlanmış, olup bitmiş gören özne, karşısındaki toplum kesimlerine de aynı işlemi uygular. “İşçi”den, “Türk”ten, “Kürd”den, “Kadın”dan, “Sünni Müslüman”dan “Alevi”den söz açılırken, bu kimlikler saf, soyut özler halinde kurgulanırken aslında gerçek işçiden, Türk’ten, Kürd’den, kadından, Sünni Müslüman’dan, Alevi’den uzaklaşılıyor, uzaklaşılmak isteniyor demektir.
O halde teorik pratiğin görevi, belki de kurgulanan soyutlukları mümkün olduğunca gerçekliklere yakınlaştırmak olmalıdır. İdeolojilerin bir yönüyle hakikatin bir yönünü dile getiren, diğer yönüyle de hakikatin üstünü örten çelişkili yapısı dikkate alınmalı, ideolojik mücadele değişmez özlere hapsedilmemelidir. Efendilerin çektiği ayrımları, sınır çizgilerini geçersizleştirmek, yeni sınır çizgileri çekebilmek için teorinin ve aklın fakihleri değil, fakirlerin yoldaşı olmak elzemdir.
Şeyh Bedreddin Varidat’ta “Aklın iki yönü vardır: Birincisi fikir ve görüş yoluyla idrak, ikincisi iç temizliğiyle bir şeyi keşfedip açığa çıkarmak” der ve devam eder: “Aklın bir şeyi keşif yoluyla kavraması tamdır, hatadan uzaktır. Keşif yolu ise arınmayla, Allah’a yönelmeyle, peygamberlerin izinden gitmekle elde edilir.” Allah ezilenlerin ortak derdi ve öfkesindeyse, peygamberler fukaranın yoldaşları ise, bugün yapılması gereken de hakikati kendi öznelliklerimize mahkûm etmemek, aklımızı ve irademizi mazlumun ortak acısına, ortak itirazına yönlendirmek, onun sesine kulak vermektir.
Tevfik Ziya
24 Nisan 2016