Anti-Kapitalist Müslümanların Sınıf Mücadelesindeki Yeri

Yurdun dört bir yanında, son yılların en geniş katılımıyla kutlanan 1 Mayıs'ın en dikkat çekici grubu Anti-Kapitalist Müslüman Gençler, Sosyalist Sol'da büyük tartışmalara neden oldu. İlahiyatçı İhsan Eliaçık'ın fikrî önderliğinde hareket eden ve medyada geniş yankı uyandıran grubun yarattığı etki, "Sosyalizm ve Din" tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Harekete karşı olumlu yaklaşan da var, biraz kuşkuyla yaklaşan da, ama hareketi tamamen olumsuzlamayan da var, hareketin içeriğini tamamen reddedenler de var.
Genel hatlarıyla baktığımızda konuyla ilgili yürütülen tartışmaların ana ekseninin yanlış bir zemin üzerinden ilerlediğini görmekteyiz. Klişe bir tabir de olsa, "din" gerçekten sosyolojik bir olgudur. Çetrefilli bir konudur. Basmakalıp yöntemler ve söylemler ile bu konuyu ele almak; bu konu üzerinde geniş çaplı araştırmalar yapmış ve din olgusunu Tarihsel Maddeci yöntemle analiz etmiş olan devrimci önderlerin ve aydınların emeğine haksızlık etmek olur. Bu yüzden bu konu, kimilerinin hoşuna gitmese de, işine gelmese de ultra-sosyolojik bir yöntemle ele alınmak zorundadır. Çünkü; toplumsal yaşamda, moderniteyle toplumsal formasyonlarda etkisi azalsa da, yönetim biçimlerinin, hukuk normlarının, ahlâk yasalarının, kültürel ve sosyal imgelerin hâlâ en belirleyicilerinden biri olan din olgusu, küresel ölçekte yadsınamayacak bir etkiye sahiptir.
Böylesine derin bir konuyu ajitatif bir üslupla ele alarak ve yeryüzünde olan biten her şeyi Sosyalizmin birtakım temel formüllerine göre yorumlamaya kalkışmak, Marksizm softacılığının, kaba materyalizm anlayışına uygun bir davranışıdır. Daha da açarsak; insanlık tarihinin, Tarihöncesinde geçirmiş olduğu evreler ve tarih sahnesine çıkışı, İlkel Barbarlık konaklarından Medeniyete sınıflı toplum yapısına geçişi, avcılık ve toplayıcılığa dayalı üretim tarzı ve ilişkilerinden toprak ekonomisine geçişi gibi vb. Tarihöncesi ve Antik Çağa özgü somut gerçekliğe dayanan birçok unsur, Diyalektik metotlu Tarihsel Maddeciliğin eylem kılavuzluğu bütünlüğünde ele alınmadıkça, Antik Çağdan günümüze miras kalan birçok olgu şabloncu bir anlayışın gölgesinde tahrifata uğrar.
Burjuva aydınlanmacılığı saplantısından kurtulamamış olan, Marksist Sol'da etkin olarak yer alan birçok kesim ile Ebu Sûfyanlardan beri din bayraktarlığı gölgesinde kadim sömürü ilişkilerini Antik Çağdan, Modern Sosyal Sınıflar Çağına taşıyan, İslam ve Muhammed Peygamber’in öğretisini bezirgânlaştırarak yozlaştırmaya kalkışan zihniyet, farkında olmadan İslam'ın devrimci özü ve pratik süreçte hayat bulmuş somut halinin yadsınması konusunda ortaklaşmışlardır.
Oysaki makro anlamda "din" dediğimiz olgunun tarihsel köklerini yerli yerine oturtabilmek ve dinin toplumsal yaşayış ve toplum biçimlerinin gelişimindeki yeri ile bireyin, insan zihninin düşünsel yapısını nasıl şekillendirdiğini tam olarak anlayabilmek ve günümüze olan yansımaları ile geniş çaplı bir sonuç çıkarabilmek için, her türlü Metafizik idealizme, Modernist idealizme ve kaba Materyalizme karşı çıkarak gerçekten Tarihsel Maddeciliğin özüne uygun bir analiz yöntemi geliştirmek zorundayız.
20. yüzyıldan önce Arkeolojik buluşlar, teknik ve teknolojideki gelişmeler günümüzdeki kadar yeterli bir noktaya gelemediği için kapsamlı bir şekilde antropolojik çalışma yapılmasını engelliyordu. Özellikle Doğu toplumlarıyla ilgili yapılacak çalışmalarda gerekli olan sosyal bilimlerin dallarından günümüzdeki kadar yararlanma olanakları yoktu. Bu yüzden Engels bir yol açmış ve yörünge belirleyerek konuyla ilgili detaylı çalışma yapılmasını salık vermiştir. Morgan'ın Antik ve Tarihöncesi ile ilgili çalışmaları ilk referans kaynaklarından birisi olmuştur. Daha sonra Hikmet Kıvılcımlı, Tarihsel Maddeciliğe uygun bir anlayışla konuyu etüt ederek, ürettiği tezlerle Engels'in açmış olduğu yolu daha da geliştirmiştir. Tarih-Devrim-Sosyalizm, Allah-Peygamber-Kitap, Tarih Tezi, Toplum Biçimlerinin Gelişimi kitaplarını aslında şu an ki süreçte tekrar incelemek gerekiyor. Mevcut hareketten ziyade "din" olgusuna yaklaşımımızın nasıl olması gerektiğiyle ilgili olarak...
"Hikmet Kıvılcımlı'nın İslamiyet ve Hz. Muhammed'in Allah anlayışını "bilinçaltındaki tarihsel determinizmin, bilince çıkmaya en yakın, en ileri kavranışı" olarak ele alması, geleneksel Marksist kesimin oldukça yabancı olduğu bir adımdır. Bu tutum, sadece "Marksizm'in modernizmin içinde sıkışmaması" ile ilgili değildir; burada ciddi biçimde yöntemsel farklılıklar ve tarihe bakış farklılıkları vardır. Hikmet Kıvılcımlı, Allah'ı rasyonalizm-pozitivizm heyulasının ya da idealist-gerici tefeci-tüccar ideolojisinin gölgesi altında tanımlamaya kalkmaz. Sosyolojik bir inceleme olarak Kıvılcımlı, barbar halkların mitolojilerine, efsanelerine, destanlarına eğilir. Bunu yaparken gerekçesi gayet açıktır; kolektif aksiyon sahibi barbar halkın sınıfsız niteliği, ona üstyapıda da -ve onun parçası olan kültür, sanat alanlarında da- etki etmektedir. Dürüst, yalansız barbar toplumları efsane ve destanlarında tarihsel olayları doğru yorumlayacaklardır; ancak bir farkla: Değişik imgelemlerle. Mesele, tarihe ilerlemeci retoriğin dışından bakabilmektir, çünkü tarih bilimine katkıda bulunmak, şu anki genelgeçer yaklaşımdan daha fazlasını gerektirmektedir."[1]
Tüm bu tartışmalardan "din odaklı bir hareketi sınıf hareketinin önüne geçirmek" gibi bir sonuç çıkartılmamalı. Fakat 6. Filo'ya karşı eylem yapan devrimci gençliği taşlayan, modern çağın Ebu Sûfyanlarının ve Muaviyelerinin, bezirgân hacıağalarının politik alandaki izdüşümü olan Siyasal İslam'ın karanlık mirasını reddederek alanlara çıkan Anti-Kapitalist Müslüman Gençler'in konumu mevcut konjonktürde önemlidir.
Özellikle Ortadoğu gibi kendine özgü tarihsel, sosyal, siyasal ilişki ve çelişkileri bulunan, Batı'dan çok farklı sosyo-politik, sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel bir yapıya sahip olan bir coğrafyada, sınıf mücadelesinin içeriği farklı toplumsal zümrelerin sınıf pusulası temelinde birleşmesi ile genişleyebilir. Biraz daha açarsak; başat çelişkinin "emek-sermaye" olduğu günümüzde, emek cephesinin dinamiklerini işçi sınıfı ve ideolojisiyle birlikte onun başlıca müttefiki olan toplumsal tabaka ve zümreler oluşturmaktadır, daha doğrusu oluşturmak zorundadır. Batı'da bu dinamikler farklı bir şekilde işlevsellik kazanabilir, Uzakdoğu'da farklı bir şekilde, Latin Amerika'da başka bir şekilde işlevsellik kazanabilir. Aynı şekilde içinde bulunduğumuz coğrafyada da farklı bir şekilde işlevsellik kazanabilir. Önemli olan bu unsurlar kimlerdir, sınıf perspektifi temelinde nasıl ortak hareket edebiliriz bunun geniş bir araştırması yapılmalıdır. "Bugünkü haliyle, İslamcı hareket içinde, İslamcı devlet güçlerine muhalif bir alternatif grubun ortaya çıktığını ve devrimci hareketin doğal müttefiki olacağına dair bazı veriler bulunuyor. Karşılıklı etkileşim ve dönüşüm bu sürecin önemli bir halkası olacaktır. Toptan reddetme yerine, tanımayı esas alarak ilerlemek daha doğrudur."[2]
Sosyalizm, yeni bir uygarlık inşa etme sürecine dayanır. Bilimsel Sosyalistler de; Burjuva uygarlığının bir sonucu olan modernizm, rasyonalizm, pozitivizm ve aydınlanmacı retoriği içerip aşmak zorundadır. Esas mesele bu güçleri Devrimci İşçi mücadelesinin "sınıf pusulası" temelinde Sosyalist hareketin yörüngesinde bütünleştirmektir. Mekkeli Kureyş Aristokrasisine karşı tarihsel devrim yapan, tarihsel-toplumsal determinizmin en ileri kavranışına ulaşan Muhammed peygamber ve İslam'ı; Avrupa merkezci, oryantalist, tarihsel ilerlemeci bakış açısının dar kalıplarına sıkışmadan analiz ederek, pratik-politika alanında keskinleşen sınıf mücadelelerinin ön plana geçtiği bir momentte, geniş bir proleter yığını temsil eden inançlı kesimlerle birliktelik oluşturabilmenin yollarını aramalıyız. İndirgemeci paradigmanın esiri altında, şablonculuk hastalığından bir türlü kurtulamayan Sosyalist Demagogların, Marksizm Softalarının, Küçük-Burjuva sosyalizan eğilimlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan halktan kopuk, pratikten uzak, "Halksız Sosyalizm" anlayışlarının iyice tıkandığı bir aşamada, mevcut süreci iyi takip ederek, Tarihsel Maddeciliğe uygun bir tutum almalıyız.
Dipnotlar
[1] "Neden Kıvılcımlı?", Uğuray Aydos - Çağdaş Balcı, vatanpostası.org.
[2] "Ezberi Bozan Anti-Kapitalist Müslüman Gençler", Dr. Mustafa Peköz, sendika.org.
Devamını oku ...

Mustafa Suphi ve Hikmet Kıvılcımlı

İşin başı ve sonu olma niyeti, işin ve işe ortaklaşmanın hakikatini asla görmez. Bu yaklaşım, süreç içinde en fazla esnaf-zanaatkâr zihniyetine doğru kapanmak zorunda kalır. İlgili yaklaşım üzerine kurulu bir siyasetin ve teorinin iş yapma ve ortaklaşma istidadı yoktur.
Dolayısıyla “ilk teorik Marksist” ya da “ilk politik Marksist” türünden tespitlerin küçük burjuva bir nitelik arz ettiği açıktır. “İlk olmak” isteyenler, küçük burjuvalardır. Proletarya ise başını sonunu bilmediği bir iş sürecinin doğal parçası olduğunun bilincindedir.
Bu anlamıyla Demir Küçükaydın öncülüğünde büyük bir yürek ve takdire şayan bir emek ile somutlanmış “Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu”ndaki genel havanın bu küçük burjuvalıkla malul olduğunu net bir biçimde dile getirmek şarttır.
Teorik, akademik ve/veya siyasî planda Kıvılcımlı’nın biricikleştirilmesi gayretleri, söz konusu küçük burjuvalığın tecessüsünden ibarettirler. Kıvılcımlı’nın genel bağlamından kopartılması, onun TKP içi husumet politikası sonucu ülke ülke gezerken çektiği çilenin derinleşmesinden başka bir şey değildir. “Kıvılcımlı” derken bir kez bile “TKP” denilmemesi, ülkedeki komünist faaliyetin eksikleri, zaafları ve güçlü noktalarına değinilmemesi, ciddi bir marazdır. Kıvılcımlı şahsında yüceltilen, parlatılan, altı çizilen, övülen, esas olarak bugündeki bazı bireylerin enfüsü, şahsî mevcudiyetleridir. Kıvılcımlı’nın yaldızlanması, Kıvılcımlı ile ilgili malumatın ve malumatın sahibinin öne çıkartılması amacını güder.
Kıvılcımlı denildiğinde akla gelen, TKP, Komintern, Lenin ve kısmen Sovyetler olmalıdır. Ama onun da parti içerisindeki mücadelede Türkiyeci kanatta kaldığı, hatta bu kanadın öncülüğünü yaptığı görülmelidir.
Osmanlı’da sol-sosyalist mücadele temelde ekaliyyet üzerinden ilerler. Ermeni, Rum ve Yahudi halkın mücadeleleri ayrı veya birleşik alanda sürerler. Söz konusu mücadelenin II. Enternasyonal’ci yanı barizdir. Ancak bu niteliği Ekim Devrimi ile birlikte dönüşüme uğramıştır. Döneme dair değerlendirmelerde ana eğilim, Ekim Devrimi’nin ağırlığının yok sayılması yönündedir. Bu eğilim, dönemin ittihatçıları ile ilgili değerlendirmelerde de hâkimdir. Sanki ittihatçılar, hiç dönüşmeden ve etkilenmeden 1917 Kasım’ını aşmış gibilerdir.
Bilindiği üzere, 1918’de Moskova’da uç veren iştirakiyyun faaliyeti, 1920 Mayıs’ı ile birlikte ittihatçıların Sovyetler’le yaptığı anlaşmanın sonucu kurduğu Türk Komünist Partisi’ni tasfiye eder ve Mustafa Suphi, Kırım, Kazan, Taşkent gibi noktalarda, kendi tabiriyle Garb kapitaline karşı “inkilâbî cehennem ocakları” olarak kurduğu iştirakiyyun teşkilâtlarını birleştiren bir kongre tertipler. Kongreye Anadolu ve İstanbul’daki ekipler de katılır. Ancak 1921 Ocak’ındaki katliam sonucu parti, temel olarak söz konusu kongreye katılmamış olan ve esasta Avrupaî bir sosyalizme meyli bulunan Şefik Hüsnü’nün eline geçer.
Partinin Ankara’da tertiplediği ikinci, legaldeki kolu olan Halk İştirakiyyun’un birinci kongresine Ermeni örgütlerinin katıldığı söylenmektedir. 1923 yılında sonradan Yunanistan Komünist Partisi genel sekreteri olacak olan Niko Zahariadis TKP üyesi olur. Ancak Rum ve Ermenilerle olan bu ilişki, partinin 1925 sonrası ülke içine doğru kapanması ve Şefik Hüsnü çizgisinin Kemalist cumhuriyeti tanıması gibi sonuçlar üzerinden kopar. 1929 tevkifatı sonrasında bu ayrışma özellikle hapishanelerde derinleşir, sonuçta Ermeniler ve Rumlar hem partiden hem de ülkeden koparlar.
Bu ayrışmaya parti içinde alınan tüzük kararları yol açar. Tüzükteki değişikliklerin altında Hikmet Kıvılcımlı’nın imzası da vardır.
Alınan kararlar, Şefik Hüsnü çizgisinin Kemalist siyasî sınırlara tabi olması ile ilişkilidir. Söz konusu çizgi, salt sendikal faaliyete endeksli bir politika öngörmekte ve Kemalist diktatöryanın ilerlemeciliğini onaylamaktadır. KTUV mezunu kadroların bir kısmı, sonrasında Kemalist safa geçer. Örneğin bu damar, Şeyh Said isyanı ile ilgili olarak Kemalizme destek çıkar. Ancak öte yandan partide Kemalist siyasete karşı çıkan, onu diktatörlük olarak gören, hatta silâhlı mücadele yürütülmesini öneren başka bir damar daha vardır. Kıvılcımlı, esas olarak Şefik Hüsnü hattı dâhilindedir.
Türkiye’nin kuruluş sürecinde Balkanlar ve Kafkasya’dan gelen politik ve sosyolojik iki ayrı akımın etkili olduğu söylenir. Çerkeslerin Ethem ile birlikte tasfiye edilmesi, Şeyh Servet gibi isimlerin kenara itilmesi, Balkanlardan gelen isimlerin öne çıkması ile sonuçlanır.
Bu yarılmanın TKP içine de yansımaları olduğu açıktır. Şefik Hüsnü, Avrupa’da sosyalizm eğitimi görmüş, buranın idealleriyle yüklü bir isimdir ve esas olarak Mustafa Suphi damarından pek haz etmemektedir.
Karadeniz’de Suphilerle birlikte katledilen yoldaşı Ethem Nejat, 10 Eylül’deki kongrenin esasında emperyalizme karşı bir ittifakın ürünü olduğunu söylemektedir. Yani bu kongrede komünistler birleşmemiş, sadece işgale karşı bir araya gelmişlerdir.
Doğudan özelde Kafkaslardan gelen hattın İstanbul hattı tarafından pek desteklenmediği, içselleştirilmediği açıktır. Bu tartışmalar, Şefik Hüsnü’nün yoldaşı Ethem Nejat ile ilgili tespitine de yansımaktadır: “Ethem Nejat, Suphi’den farklı olarak ittihatçıların kim olduklarının farkındaydı.”
Oysa Suphi, millici olduğu dönemde, 1910’ların başından beri, ittihatçıların kim olduğunu, neler yapabileceklerini ve neleri yapamayacaklarını gayet net bilmektedir. Şefik Hüsnü’nün ittihatçılık eleştirisi, bir miktar onun kemalizmin safına düşmesiyle ilişkilidir. Öte yandan Suphi’de eleştiri kılıcı her iki tarafı da hem neo-ittihatçılar anlamında Kemalistleri hem de eski ittihatçı paşaları kesmektedir.
Bu ortamda Hikmet Kıvılcımlı’nın Yol çalışmasında Suphileri “maceracı, anarşist” olarak nitelemesi, tam da Suphilere karşı ciddi bir tertibat içerisinde olan Kemalistlerin ifadeleri ile benzeşmektedir. Onlar da “burada bir devlet, hükümet var, nizam kuruldu, bu Suphiler gelip ortalığı karıştıracaklar” demektedirler. Yani “marjinal” edebiyatı yapanlar, bu eleştiriyi yönelttikleri kişileri marjinalleştirmek niyetindedirler esasında.
Şefik Hüsnü’nün de değerlendirmesi bu yöndedir. Bugün özel ellerde toplaşmış tarihî belgelerin yeni yeni günışığına çıkmasıyla o dönem Suphilerin marjinal olmadıkları, aksine Anadolu’da güçlü bir tabana sahip bulundukları görülmektedir.
İttihatçıların sol kanadıyla ittifak kurulmuştur, Müslüman çevrelerle organik ilişkiler geliştirilmiştir. Komünist faaliyet, işçi ve köylü tabanına doğru gelişme kaydetmeye başlamıştır. Basit aydın, bürokrat ve asker tabanı üzerinden halk içerisinde sağlam ilişkiler kurulmaya başlanmıştır.
Özelde iştirakiyyun hareketi işçi-köylü merkezli iken, Şefik Hüsnü ve Aydınlık çizgisi aydın tabanlıdır. Şefik Hüsnü ve Kıvılcımlı, ikisi de birden, Fransız aydını Henri Barbusse’ü önemsemektedir ve Barbusse’ün çıkardığı dergiyle aynı isimde bir yayın organı çıkartılmıştır (Aydınlık). Barbusse’ün genel teorik vurgusu, aydınların toplumsal dönüşümde öncü olmaları ve aydınlanmanın muzaffer olması ile ilişkilidir.
Dolayısıyla Kıvılcımlı Sempozyumu’nda onun İslam ve yerel tarihle kurduğu ilişkilerin biricik olduğunu iddia etmek, ciddi bir yanılsama olmalıdır. Bu türden ilişkiler çok öncesinden tesis edilmiş, Anadolu’nun çeşitli noktalarında yayınlanan Bolşevik-Müslüman gazetelerde bu türden meseleler tartışılmıştır. Bu ilişkilerin ilk kez Kıvılcımlı ile kurulduğunu iddia etmek, “Kıvılcımlı” dükkânlarını terk etmek istemeyenlerin bir pazarlama yöntemi olmalıdır.
Misak-ı Milli ve Kemalist kuruluşun verili olarak benimsenmesi siyaseti içinde düşünen bir Kıvılcımlı vardır elimizde. Daha önce ifade edildiği üzere, partinin bu topraklarda sosyalizm bayrağını kesintili ve sürekli olarak taşıyabilmiş azınlıkları dışlayan karar, doğrudan Kıvılcımlı ile de bağlantılıdır. Bu eğilimin TKP’nin doğrudan İstanbul ekibinin eline geçmesiyle bir ilişkisi olması gerekir.
Özetle; esasta sempozyuma dönük itiraz, belirli kişilerin bugündeki teorik faaliyetlerini Kıvılcımlı istismarı üzerinden aklamaya çalışmaları, Kıvılcımlı’yı bu amaçla biricikleştirmeleri ve onu genel tarihsel bağlamdan soyutlamaları ile ilgilidir. Kıvılcımlı külliyatı, Suphilerin 1918’lerden başlayan iştirakiyyun hareketine ait kılınmalı ve oradaki mevcudiyeti üzerinden yeniden değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Tarihten ve toplumdan azade, basit bir akademik figür statüsünde tutulan Kıvılcımlı’nın ne eksikleri, zaafları görülebilir ne de meziyetleri.
Eren Balkır
Devamını oku ...

6. Filo Günlerine Dönüş

Zalimlere, emperyalistlere tavır alması gereken; bölgesel ve küresel siyasetleri çözümleyecek kavrayış ve vicdana sahip olması gereken İslamcı çevreler bugün tarihlerine büyük bir kara lekenin daha çalınmasına izin veriyorlar.
İnsanlığa, yeryüzüne adil bir dünyanın, kurtuluşun kapılarını göstermesi gereken İslamcılık, pratiğindeki affedilmez hataların hem kurbanı oluyor hem de ilişkili olduğu söylemi fiili anlamda umut olmaktan çıkarıyor, zan altında bırakıyor.
Anadolu’nun NATO güçleri tarafından baştanbaşa işgal edildiği bir dönemde cılız tepkiler dışında İslami camiadan ses çıkmaması kahredici bir durum değil midir?
Malatya’daki NATO radarından sonra İzmir’deki kara karargâhı ile derinleşen, en nihayetinde patriotlarla zirveye çıkan işgal süreci karşısındaki sessizlik İslamcı çevrelerin kendilerini tümüyle iptal etme süreci olarak tarihi bir kayıt olacaktır.
1400 yılık iktidar geleneğine verilen Kemalist arada bağımsız tevhidi kimliğe dönüş çabaları yetersiz kalmış olmalı ki, İslamilik iddiası kendinden menkul bir iktidarla birlikte hemencecik devletleşen yeni İslamcılık hızla 6. Filo günlerine dönüyor.
Libya’ya dönük müdahalede insani yardım hususunda NATO’nun araçsallaştırılabileceğini salık veren İslamcı kalemler maalesef bugün hızlarını alamayıp “Üç-beş patriottan ne çıkar?” noktasına gelebilmişlerdir.
Birkaç şehirde ABD ve NATO varlığına, üslerine ve patriotlara karşı Müslümanlar eylemler yaptılar, seslerini yükselttiler ancak ana gövde iktidarla kurduğu yakın düşünsel ve siyasal münasebet nedeniyle bu tavırdan uzak durmayı tercih etti.
Emperyalist işgale iktidar tutkusuyla ses çıkarmamak 6. Filo günlerine dönüşten başka bir şey değildir. Bazı sol grupların patriot çıkarmasına karşı gerçekleştirdiği eylemlilikler böyle can acıtan bir benzetmeyi maalesef bize dayatıyor.
Abdülhamit İslamcılığının pragmatizmine kurban verilen İslami söylemin devletleşmenin büyüsüne erkenden kapılması bundan böyle işimizi daha da zorlaştıracaktır.
Ümmetin, Ortadoğu halklarının geleceğini kuşatan operasyonlara “Büyük Türkiye” hayaline kapılarak göz yummak, onlarca yılın birikimini iktidara havale edip kendini, emeğini inkâr etmekten başka bir anlama gelmiyor.
Mevcut tablonun gösterdikleri karşısında kelimeler kifayetsiz kalıyor. "Sütçü İmam" figürü artık, mitolojik anlatıdan öte bir anlam taşımıyor.
Yerden yere vurulan M. Şevket Eygi’lerin yerine geçildiğinden kimsenin haberi yok!
6. Filo, bu derin sessizlikte hayat sularımızı yararak coğrafyamızın içine doğru ilerliyor.
Kendi geleceğimizi düşmana teslim ediyor, evi boşaltıyoruz.
Devamını oku ...

Kıvılcımlı’nın Kur’an Tefsiri

Hikmet Kıvılcımlı din konusunda konuşurken “üzerinde en çok spekülasyon: düşünce vurgunculuğu yapılan alan” olduğunun farkındadır. “Oysa tam tersi olması gerekir: öyleyse bilimin en çok kılıç kuşanması gereken alanlardan birisi de din konusu olmalıdır. Bu yüzden bu alanda "İdeoloji" ve "politika" sökemez, sökememelidir. O yavanlıklar ancak bilim ateşiyle durdurulup dönüştürülebilir.” der.
Kıvılcımlı’ya göre mesele “hiç de ikincil-üçüncül kategoriden bir iş sayılamaz. Çünkü din konusu, sadece toplumun çatısında tıkırdayan bir kültür meselesi değil, insan beyninde düşünce mekanizmalarında işleyen adeta sistemleşmiş canlı bir düşünce biçimidir. Ve insan beyninde kolayca sökülüp atılamayacak derinliklere yapışmış köklere sahiptir. Söküldü sanıldığı yerde, başka bir nesnenin veya konunun Fetişe edilişine: tapımına dönüşmüştür: İnsan şuuru kendisini bilemedikçe ne maddi nesnelerin ne de manevi konuların fetişizmini (tapıncını) aşamaz.”
Bu nedenle maddiyatın maneviyatı ezişi devam etmektedir. Ona göre tapınç sadece manevi alanda olmaz, maddi alanda da insan matahları tapınç nesnesine dönüştürür; “Stalin ve Mao'ların buldukları ilk fırsatta saraylara taşınmaları tesadüf sayılamaz.”
Demek ki Kıvılcımlı’ya göre din meselesi “toplumun çatısında tıkırdayan bir kültür meselesi” değildir; “insan beyninin derinliklerine yapışmış köklere sahiptir.”
Burada Kıvılcımlı'nın dini egemenlerin baskı aracı olarak klasik anlayışı aşan bir yaklaşıma sahip olduğunu görüyoruz. Doktor’un dini kavrayışı doğrudan insanla ilgilidir ve çok derindir. Tapınç sadece manevi değil; maddi alanlarda da olmaktadır ve bu insan beyninin üretmekten vazgeçemediği bir durumdur. Mesele “üstyapı kurumu” diye geçiştirilemeyecek kadar ciddidir.
Kıcvılcımlı tarih boyunca ortaya çıkmış dini görünümleri, insan beyninden bir şekilde atılması gerekin bir virüs olarak değil; bir anlama alanı olarak görmektedir. Ona göre bunun adı “kutsallaştırma prosesi”dir; “Komün, Totemi'ni kutsallaştırıp onu kendi ruhu üzerinde egemenleştirir.” Peygamberlerde bu “Allah” şeklinde ortaya çıkar. “Peygamberler, ne zaman toplumcul evrimin ağdalı-karmaşık akışından başları dara düşse; kendi çağlarında tarihsel determinizmin en yüksek ifadesi olan "Allah" yorumculuğuna sığınırlardı. Tıpkı modern sosyal devrimcilerin sıkıştıkça "Bize tarihsel determinizm yeter !" demeleri gibi.”
Bu durumda Kıvılcımlı, peygamberleri bir tür “determinizm müfessirleri” olarak görmektedir. Peygamberler bunu “kutsallaştırma prosesesi”ne tabi tutarak yapmaktadırlar. Modern insanın “bilim”, “evrim kanunları”, “determinizm” adıyla yaptıklarını, onlar “Allah” diyerek yapmaktadırlar. Birinde maddi diğerinde manevi “proses” söz konusudur.
Kıvılcımlı’ya göre baki (ebedi) olan Tarihsel Determinizm (evrim kanunları; doğa ve toplumun gidiş yasaları)dır. Her tür kutsallaştırma prosesi (süreci) geçicidir. Ona göre önce insan toplumu vardır. Allah insan toplumundan çıktı. Sonra insan, Allah'tan yaratıldı gibi oldu. Allah'ı insan yarattığı halde, insanı yaratanın Allah olduğu sanıldı. Neden?
Kıvılcım’lının bu yorumu kimi sufilerdeki “vecd” (buluş) yorumuna benzer. Şöyle derler: Allah insanı yarattı ki, insan da onu kendi vicdanında bulsun/keşf etsin. Kıvılcımlı’nın “Allah’ın keşfi” dediği şey bu noktada Müslüman teozofların “vecd” dedikleri şeyle örtüşür.
Vecd buluş demektir, vicdan da buluş/bulma yeri. Allah insanı yaratır, insanın ise, aynı yaratıcı faaliyetle vecde gelip, Allah’ı vicdanında bulması/keşfetmesi gerekmektedir. Bu karşılıklı dinamik ilişkiye Muhammed İkbal, “Allah’ın insan ile birlikte tarihsel yürüyüşü”, yani kader der. Mevlana ise şöyle der: “Muhammed’in Allah’tan aldığı, bir okyanustan bardağına doldurduğu kadardır.”
Bu durumda Allah mı insanı yarattı, insan mı Allah’ı yarattı sözünün, her ikisi de doğru olmaktadır.
Kıvılcımlı bu noktada Muhammed, bardak ve bardağa dolan (materyal) ile ilgilenmektedir. Yani insan Allah’ı neden, niçin ve nasıl yarattı? Ondan bundan fazlasını bekleme hakkımızın olmadığını düşünüyorum. Çünkü o bir materyalisttir ve materyale konu olmayan şeyle ilgilenmesi ondan beklenemez.
Sırf bu çabanın Kur’an tefsiri açısından değeri var mıdır? Vardır.
Çünkü Kur’an’ın tefsir edilmesi, sadece Kur’an müminlerine mahsus olamaz. Kaldı ki Kıvılcımlı’nın şaşmaz bir şekilde mümini olduğu şeyin Tarihsel Determinizm yani evrim kanunları; doğanın ve toplumun oluş ve bozuluş yasaları olduğunu görüyoruz. Bu öyle baki (ebedi) bir kanundur ki Muhammed’in kutsallaştırma sürecindeki “Allah” bile bu ebediliğin gelip geçici bir anını ifade eder. Marks-Engels’in maddi kutsallaştırma sürecindeki “Tarihsel maddecilik” ile aynıdır… Proses (süreç) birinde Allah-Kitap-Peygamber olarak diğerinde Arz-Talep-Fiyat kanunları olarak dile gelip konuşuyor.
Kıvılcımlı’yı bu noktada inançlı bir mümin olarak rahatlıkla görebiliriz. Çünkü inandığı, güvendiği, değişmez ve şaşmaz kabul ettiği bir şey var. Ona “Tarihsel Determinizm” veya Evrim Kanunları ya da Doğanın ve Toplumun Gidiş Kanunları demektedir.
Kur’an’ı açıklarken “Allah”ın yerine neyi koyduğunuza göre tefsir anlayışınız değişir. Ali Şeriati sosyal içerikli ayetlerde Allah’ın yerine “Halk” kavramını koyarsak durumun pek değişmeyeceğini söyler. Kıvılcımlı’da bu kavram “Tarihsel Determinizm”dir.
Kıvılcımlı, bu tefsir ilkesine bağlı kalarak Kur’an’ı baştan sona ve tek tek olmasa bile önemli ölçüde tefsir etmiştir. Şüphesiz ki bu bir Kur’an tefsiri olarak görülmek ve değerlendirilmek durumundadır. Ancak şu ana kadar bu Türkiye’de ne görülmüş, ne İlahiyat Fakülteleri’nin tefsir kürsülerinde tez konusu olmuş, ne de Türkiye Marksistlerince ilerletilip geliştirilmiştir. Adeta sessizliğe gömülerek yok sayılmıştır.
Tarafımdan yazılan “Yaşayan Kur’an” adlı tefsir çalışmamız, bu noktada, Şeriati’nin ve Kıvılcımlı’nın tefsir ilkelerinin yeniden ele alınıp canlandırılışı ve tefsir bütünlüğü içinde Kur’an metinlerine uygulanışı olarak görülse yeridir.
Bu noktada Kıvılcımlı’nın Kur’an ayetlerine getirdiği yorum ile ilgili örnekler vermek istiyorum. Zira bizi daha çok bir Marksist ve Komünist olarak Kıvılcımlı değil; bir müfessir olarak Kıvılcımlı ilgilendirmektedir.
İlk olarak Fatiha suresine getirdiği yorum, ikinci olarak Kur’an’ın ilk surelerine ve son alarak da Esmau’l-Hüsna ile ilgili yorumlarından örnekler vereceğim. Bunlar katıksız tefsir yani ayet yorumu ve açıklaması sınıfına girecek ve pratik olduğu kadar akademik değeri de olan metinlerdir.
(1-"Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun.") Burada, Fatiha suresinde ilk ayetinde de Tarihsel Determinizm doğa ve toplum gidişi olarak tümlük içinde sezilir: "Alemlerin Rabbi" bütün insanların ve doğanın, hatta evrenin yaratıcısı - kanunlarını koyup yöneticisi: terbiye edip yetiştiricisi olarak anılır. Ve O'na şükredilir: "Allah'a hamdolsun."!
Marks ve Engels bile, Allah'ı ve tek tanrılı dinleri, doğal olarak o günkü bilgileri ışığında "Arz - Talep - Fiyat" kanunlarının yansıması olarak yorumlamışlardır. Çünkü henüz Toplumsal gidişin en çok görünen üretici güçler kanununu keşfedebilmişler, O'nu da ancak kapitalizme uygulayabilmişlerdir.
Allah'ın anlamı, bütünüyle irdelediğimizde daha iyi anlaşılacaktır ki, tamamıyla, Tarihsel Determinizmin veya doğa ve insanın temel kanunlarının tümlüklü akışında kendini gösterir ve bulur. Evrimin bütünlüğü ortaya çıktıkça Allah daha iyi anlaşılır.
Dolayısıyla Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in Allah'ı kavrayışı kendi çağı itibariyle bilimcil değil sezi düzeyinde, doğa ve insanı tümlükle kapladığı için, altşuurca Marks - Engels'inkinden daha derinliklidir, diyebiliriz.
(2-"(O), Rahmân'dır, Rahîmdir":) Yaratıcıların yaratıcısı sonsuz hoşgörülüdür. Âlemlerin yaratıcısı ve yönlendiricisi olarak, iyilik ve kötülükleri sunan ve insan toplumunun bu yüzden düştüğü - düşeceği iyilik ve kötülüklerle yine, iyilik ve kötülüklerle yanıt verip onları kendi dengelerine oturtan - oturtacak olan yine Allah'ın (Tarihsel Determinizmin) kendisidir. Bu yüzden sonsuz hoşgörülüdür.
(3-"Din gününün (ödül ve ceza gününün) sahibidir":) Antik Tarihte Barbarlar (Araplar onlara yani komün insanlarına "cahiliyeti yaşayanlar" derlerdi. İşte o kolektif komün insanları) Medeniyetlere Tarihsel Devrim yaparak medeniyete (sınıflı topluma) geçerler sonra da her antik medeniyet gibi iç savaşlarla çökkünleşirler ve başka barbar tarihsel devrimleri beklerlerdi.
Antik Tarih'te bu "ödül ve ceza günü" olurdu. Bu dinlerin bilinçaltıyla sezerek öngördüğü bir "Din günü" haline gelmiştir. Kur'an yeri gelince göreceğiz, hep bu tarihsel devrimleri örnek gösterir ve eski medeniyetler gibi çöküp yıkılmayacak bir medeniyete geçişi prensipleştirir. Yani komün gelenek göreneklerini medeniyet içinde sentezleştirmeyi geliştirir. Ama yine de o "Korku"yu içinden atamayarak insanları "Din günü" ile uyarır:
İşte bu binlerce yıllık gelenek - görenekten sezilerle ders alarak "Din günü"nü kendi toplumu için olabilecek bir "Mükâfat ve Ceza"dan çıkaracak; insanlığın en son yaşayacağı evrensel sosyal devrimi ve ondan sonra gelecek olan dengenin egemen olacağı gerçek insancıl toplumu sezerce, insanlığın sınıflı toplumunun sınıfsız topluma dönüşeceği o yılları öngörürce; "Din günü"nü bu gelecek günlere yakıştırır; Allah sistemi'ni bu yönde geliştirir. "Allah" (Tarihsel Determinizm) şüphesiz ki bu "Din gününün" de biricik "sahibidir"
(4- "Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım isteriz.") Bu yüzden sadece Allah'tan (Tarihsel Determinizm'den) korkulmalı O'na kul olmalı ve ondan yardım istenmelidir. Bu aynı zamanda, "insan" karakterinin sezisi - isteği - uygulaması ve besleyicisidir de. Köle ruhlu insanlar ne bu seziyi ne isteği ne uygulamayı ne de ondan beslenmeyi başaramazlar. Bilinçaltları köreltilmiştir çünkü. Peygamberler bu yüzden özlerinde hep komün gelenek görenekli olmuşlardır. Ve bunu geliştirmek istemişlerdir. Toplumun temeli de, Doğa'nın temeli gibi doğallıktan kalkan ve daima kendi kanunlarını yeniden gelişmiş biçimde üretmek üzere yol alır...
(5- "Bizi doğru yola ilet") İnsanları daima, peygamberlerinin sezdiği - kavradığı ölçülerde, Tarihsel Determinizmi anlama ve ona uyma yoluna girmesini ister. Bu yüzden Kur'an hep eski skolastik düşünce ve davranışlara karşı savaş verir. Kendi kavrayışı da skolastiktir şüphesiz ama, antika insanlığın içine girdiği Tarihsel Devrimleri sezer görür ve o gidişe ayak uydurur. Bu yüzden Tarihsel Devrim'e karşı duran Tefeci-Bezirgan ve Derebeylere karşı daha "determinist" bir skolastik olur.
(6- "Nimet verdiğin kimselerin yoluna" 7- "Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil") Çok tanrıcılığı ve her şeyi tefeciliğe ve bezirgânlığa çevirmiş olan Mekkelilerin ve benzerlerinin yoluna değil; peygamberlerin, özgür insanların, Tektanrı (Allah) biçiminde ortaya çıkan daha gerçekçi deterministlerin - dolayısıyla hak - adalet sahibi olanların yoluna ilet. Çünkü bu gidişi kavramak büyük bir "Nimet"tir. Bizi doğru yola; bu nimeti verdiğin kimselerin yoluna ilet!
Görüldüğü gibi Kıvılcımlı tefsiri tabiat olaylarına uyumu esas alan, doğalcı, ekonomi-politik tefsirdir. Bu haliyle İslam düşence tarihi içinde Mutezile düşünürleri Nazzam ve Cahiz’in doğa ve akla dayalı tefsiri, Farabi ve İbn Rüşd’un doğalcı felsefeleri ile çağımızda Muhammed İkbal, Seyyid Ahmed Han, Ali Şeriati, Muhammed Mahmud Taha, Cabiri ve Hasan Hanefi tefsirlerinin karışımı bir tarzı vardır.
İhsan Eliaçık
Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu’ndaki Sunumun Özeti
Devamını oku ...

Siyasetin Toplumsallaşmasında Dine Yaklaşım ve Kıvılcımlı Dersleri


Toplumun siyasallaşması ya da başka bir ifade ile siyasetin toplumsallaşması son derece önemli ve güncel bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Kaba bir indirgemeci tarzla bu sorunu sadece siyasal yapıların dine yaklaşımı üzerinden ele almak elbette yanıltıcı olur.
Kıvılcımlı’nın kendi ifadesi ile “meselemiz hiç de ikinci, üçüncü kategoride bir iş sayılmaz. Çünkü din konusu sadece toplumun çatısında tıkırdayan bir kültür meselesi değil, insan beyninde, düşünce mekanizmalarında işleyen, sitemleşmiş ve derin köklere sahip, kolayca sökülüp atılamayacak” niteliktedir.
Topluma Yabancılaşma ve Güven Sorunu
Geniş toplum kesimlerinin örgütlü muhalefet çalışmalarına yönelik mesafeli tutumunda iki önemli nedenden söz edebiliriz. Bunlardan biri egemen güçlerin muhalif örgütlenmeler aleyhinde yürüttükleri sistematik propaganda, diğeri ise bizzat siyasal muhalefet aktörlerinin bu propagandaya fırsat veren yaklaşımlarıdır.
Varlığı inkar edilemez olan bu güven krizinin aşılmasında dine yaklaşım ve toplumla kurulacak iletişim dili oldukça etkili bir işlev görebilir. Yapmacık ve istimara varan bir tutum değil aksine doğal bir yaklaşıma ihtiyaç vardır.
Bunun yolu ise inanca yönelik baskıcı, aşağılayıcı, inkârcı, lakayt tutumlardan uzak durmaktan geçebilir. Aydınlanmacı, kaba pozitivist modernleşme politikalarının toplumda oluşturduğu tepki ve içe kapanmanın sorumlusu esas itibarı ile sosyalist çevreler olmadığı halde utangaç bir tutumla suç ortağı gibi davranma eğilimini kabul etmek mümkün değildir.
Eyüp Konuşması ve Vatan Partisi
Komünizm propagandası ile birlikte laiklik karşıtı söylemler nedeni ile yargılanmak her aydına nasip olabilecek bir durum değildir. İki önemli tehdit dinamiğinin buluşabildiği bir söylem tarihi kamplaştırma politikalarını boşa çıkarabilir, muhalefetteki parçalanmayı ortadan kaldırabilir niteliktedir. Ezber bozucu bir söylem örneği olarak ele alınabilecek Eyüp konuşması, dinin sadece basit bir propaganda argümanı olarak görülmeyip aksine derin felsefi sorgulamalar ve tarih analizini de gözler önüne sermektedir.
Geri kalmanın nedenini inanç dünyası olarak gören söylemler bir yana, Müslüman olmanın gerekliliğini kendi argümanları ile ortaya koyma tercihi dikkate değer bir tutumdur. İslam tarihi, Kuran, Peygamber hayatı ve sözleri üzerine kurulu güçlü ve tutarlı argümanlar kitle psikoloji üzerinde bugünde kuvvetli etki oluşturabilecek niteliktedir.
“Din toplumu toplum da dini etkiler” yaklaşımı içinde bulunduğumuz coğrafyanın ihtiyacı olan kültür devriminin temellerini oluşturabilecek bir anlayışı yansıtmaktadır. Ortadoğu’da yaşanan toplumsal hareketlilik dikkate alındığında, bu tarz cesur ve gerçekçi yaklaşımlar kolaylaştırıcı bir misyon üstlenebilir. Dinin dogmatik yorumlarının insanlığı tehdit eden sonuçları ile inançlarla kavgalı ekonomik-siyasal yeniden yapılanma çabaları arasına sıkışan halklar için yeni bir toplumsal muhalefet dilinin inşası hayati önem taşımaktadır ve etkin bir alternatif olma potansiyeline sahiptir.
Kıvılcımlı’nın Eyüp konuşması gibi eserlerinden de verilecek onlarca somut örnek olmakla birlikte sadece bir kaçını hatırlatmakla yetineceğim. “İbadet, hak önünde konuşmak, halk içinde hakkı teslim etmektir” ifadesi, bir yandan inananları rencide etmeyen, onların hassasiyetini gözeten bir nezaketi diğer yandan son derece toplumsal devrimci tutumu bünyesinde barındırmaktadır.
“Hakim, Allah’tan başka kimsenin önünde boyun eğmez”
“Muhammed’in rejimi küçümsenip kınanamaz, daha sonra yaşanan geriye gidişten dolayı o suçlanamaz”
“Din Afyondur” Kaçışı
Tıpkı emek karşıtı ve sömürüye cevaz veren anlayışlarına Kuran’ı referans kılmaya çalışan dindarlar gibi Marksistlerin dine karşı ilgisizliklerine Marks’ı kefil gösterme eğiliminden söz etmek abartılı bir kıyas olmayacaktır.
“Din Afyondur” cümlesini bağlamından koparıp her şeyi izah edebilecek anahtar konumunda ele alan yorumlar çarpıcı bir tablo ortaya çıkarmıştır.
Engels’in “dinin zaman dışılığı” konusunda Yeni Hegelciliğe itirazı, maddeciliğin devrimcilik, dinin ise gericiliği kaçınılmaz kılacağı algısını sorgulaması, yeniden tartışmaya açılmalıdır. 17. Yüzyıl İngiltere’sinde hanedanlığa karşı dini bayraklaştırarak karşı duran Protestanlar gibi, Latin Amerika ülkelerindeki yakın dönem “kurtuluş teolojisi”, Anadolu coğrafyasındaki Bedrettin hareketi gibi birçok toplumsal olay yeniden ele alınmalıdır.
Kıvılcımlı’nın tarih analizleri bugün bile birçok çevrenin inanç, kimlik, kültürel haklara yönelik talepler karşısında aldıkları tavırdan oldukça ilerde ve kuşatıcı niteliktedir. Dindar, Alevi hatta Kürt çevrelerin sorunlarına karşı tepeden bakan, elitist yaklaşımlardan korunmak ve içine düşülen yalnızlaşma ve dışlanmaya karşı durabilmek için Kıvılcımlı’yı yeniden okumak hepimiz için öğretici olacaktır.
Fetih ve Medeniyet, Cennet Nedir ? Nerededir?, Allah-Peygamber-Kitap, İslam’da Toprak Meselesi üzerine yazıları, sadece sosyalist çevrelerin değil, bir çok İslami çevrenin yaklaşımlarına ışık tutabilecek niteliktedir.
Engels’in ilk Hıristiyanlığı sosyalizme benzeten değerlendirmeleri, Lenin’in “Ne Yapmalı”da ekonomizm eleştirisi yaparken parti görevleri arasında dinsel mezhepleri savunmayı da sıralaması, “Sosyalizm ve din” başlıklı makalesinde papazların parti üyeliğine katılımına yönelik düşünceleri, Roza Luxemburg’un, Hıristiyan geleneğinin çıkış ilkeleri olarak gördüğü adalet, eşitlik, yoksulların kardeşliği gibi ilkeleri işçi hareketine, sosyalizme taşıma arayışları, Türkiye sosyalist hareketinin toplumsallaşma çabalarında yol gösterici olabilir.
Kıvılcımlı’nın, tarihsel materyalizmi ateistliğe indirgeyen yaklaşımlar yerine, “egemenlerin İslam’ına karşı ezilenlerin İslamını” savunması, “Anadolu Aleviliğini Halk İslam’ı” biçiminde yorumlaması, İran’da Ali Şeriati’nin, Sudan’da Mahmud Taha’nın söylemlerinden onlarca yıl öncesine dayanmaktadır.
Herkesi dindarlaştırarak kurtuluşu mümkün kılmak ile herkesi ateistleştirerek aydınlatmak arasında yöntem açısından çok fark olmadığını ifade etmeliyim.
Ayhan Bilgen
30 Aralık 2012
Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumu’ndaki Sunumun Özeti
Devamını oku ...

Madenci Cinayeti ve AKP

Basına ve Kamuoyuna
Pazartesi günü Kozlu’da meydana gelen patlama sonucu 8 madenci kardeşimiz ölmüştür. Ekmek parası kazanmak için yerin metrelerce altında maden arayan emekçi kardeşlerimizin ölümü ilk değildir. AKP’nin iktidarı boyunca 10 binden fazla işçi iş kazalarında yaşamını yitirmiştir. Taşeron firmaların kölelik koşullarında çalıştırdığı maden işçilerinin ölümü Kader değil, kâr hırsının denetlenmemesi sorunudur.
10 binden fazla insan ölmesine rağmen bu ölümler basında sadece bir iki gün yer tutmuştur. “Yılın ilk maden kazası’’ gibi manşetlerin atılması durumun vahametini ortaya koymaktadır. Dünyadaki olaylar hakkında komplo teorileri üreten politikacılar bu konuda somut hiçbir şey yapmamışlardır. Bunun neticeleri de ortadadır ve 8 kardeşimiz taşeronların ve asıl işverenlerin kâr hırsı yüzünden hayatını kaybetmiştir. Hükümetin bu konuda yaptığı, ölen insanların ailelerine bir miktar tazminat ödeyerek konuyu örtbas etmektir. Antikapitalist Müslümanlar ve Emek Adalet Platformu olarak bu ölümlerin önüne geçmek için tazminat ödemek dışında doğru düzgün hiçbir şey yapmayanlara itiraz ediyoruz. Taşeron firmalar yerin altında ve yerin üstünde ölümlere sebebiyet vermeye devam etmektedir. Bizler bu konuda metanetimizi koruyor “ölümlere sadece ağlamak değil, ölümlere karşı mücadele etmek gerekir” diyoruz.
Biz Antikapitalist Müslümanlar olarak yine Fatih Camii’nde 1 Mayıs’ta iş kazalarında ölen kardeşlerimiz için gıyabî cenaze namazı kılarak mücadelemizin ilk çıkışını gerçekleştirmiştik. Toplumun zaafa uğratılmışlarıyla bütünleşmek ve onlarla birlikte mücadele etmek için çıktığımız bu yolda şimdi de Emek Adalet Platformu’ndan arkadaşlarımızla birlikte Kozlu’daki cinayetlere karşı koymak için bir aradayız. Biliyoruz ki iktidarlar bölük pörçük halkın seslenişlerini duymazlar. Devleti değiştirmek için iktidara gelen AKP hükümeti de devletleşerek halkın acılarını duymak yerine sermaye sınıfının çıkarlarını gözetmeye devam etmektedir. Taşeronluğu işçilere reva gören AKP, Kozlu’daki cinayetlerin de sorumlusudur. Kendi eliyle yaptıkları hataları, kurumlara havale edenler, sorumluluklarını savarak kurtulabileceklerini sanmaktadırlar. Biz iktidara Allah’ın ayetleri üzerinden itiraz etmeye ve uyarmaya devam ediyoruz. Şu ayeti hatırlatıyoruz:
“Kim, kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren ve elleriyle yaptığını unutandan daha zalimdir?” (Kehf/ 57)
Bizler Antikapitalist Müslümanlar ve Emek Adalet Platformu olarak egemenlerin yer altındaki ve yer üstündeki sömürü düzenlerine sessiz kalmayacağız. Vahyin bize öğütlediği yerden bakmaya ve kim bu zulümleri gerçekleştiriyorsa, onlara karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.
“Allah'ın nimetine nankörlükle karşı gelip, halklarına helak yolunu açanların haline baksana? Cehenneme gidiyorlar; ne kötü bir yer orası.” (İbrahim, 28-29)
Madenlerde emekçi kardeşlerimizle birlikte ve onlar için;
Allah, Ekmek, Özgürlük.
Devamını oku ...

Türkiye İslamcısının Sancaktarı

Türkiye İslamcılığı üzerine vardığım çok hazin sonuçları tartışmayı düşünüyordum. Sonra Suriye felâketi üzerine Türkiye İslamcısının angajmanını. Ama beklemeyecek bir konu çıkageldi, hem de bahsettiğim her iki konu için de giriş sayılabilecek bir mevzuu. Yeni çıkan, daha doğrusu çıkmaya hazırlanan bir yayın: Sancaktar.
Bu derginin tanıtım sayısını gördüm ve ne mükemmel bir örnek, ne kuvvetli bir temsil diye düşündüm. Türkiye İslamcılığının anlamlı bir temsili olan bu dergiyi şöyle bir yoklamak basbayağı vacipti ve adı üstünde süreli yayın, beklemezdi. Buyurun:
Derginin geneli gibi H. Albayrak’ın imzasıyla çıkan başyazıda da, hakikatli, sorumlu bir yaklaşım, bir derinlik aramak nafile. Gençliğin hamlığı ve heveskârlığı ile çıkarılmış bir liseli ya da üniversiteli dergisi değilse, günümüzün şu ilginç ifadesini her ikisi için de kullanabiliriz. Dergi gibi, “boş-beleş” bir başyazı.
Suriye meselesine tam olarak nasıl bakmalıyız?
Suriye meselesinde Türkiye İslamcısının tipik yaklaşımı için Sancaktar’ın bu tanıtım sayısı bize güzel malzeme veriyor. Suriye meselesine nasıl bakması gerektiğini bilemeyenler veya kısmen bilenler olabilir tabiî(!), onlar için 29 maddede paket olarak sunulmuş “Suriye meselesine tam olarak nasıl bakmalıyız?” denilerek. Evet, başlık aynen böyle.
Esad yanlılarınınkine çok benzer şekilde bir propaganda metni var. Hakkın değil, her şey pahasına, hakkı da bütünüyle unutmak pahasına, bir iktidarın ya da iktidar olanağının tarafı olan bütün fanatiklerinki gibi gerçekleri çarpıtan, sansür eden, olayların sadece bir yönünü gösterip, yorumlara kurban eden bir metin. Bu “tam olarak nasıl bakmalıyız” belleticiliği bana bir zamanlar TRT’de yayınlanan “Anadolu’dan Görünüm” programını hatırlattı, hani bize Kürt meselesine tam olarak nasıl bakmamız gerektiğini öğretmeye çalışırdı.
Sadece işine gelenleri söyleyip, diğerleri yokmuş gibi davranan bir metin dedim ama yine de şu satırlar bu metinden esirgenememiş (Ne de olsa, gerçeklerden bütünüyle kopmuş bir sözün kandırma kabiliyeti de zayıflar): “Esed rejiminin tepesine bineceği ileri sürülen ABD ve diğer Batılı devletler, bizzat savaşmak şöyle dursun, savaşmakta olan Suriyeli devrimcilere silâh vermeye bile yanaşmadılar. En azından hatırı sayılır bir silâh yardımında bulunmadılar.” (Altını ben çizdim.-C.Ö.) Demek ki silâh verdiklerini (niye veriyorlarsa?!) açıktan itiraf edecek düzeyde kabul ediyorlar ama Batılı devletlerde yine de hatırı kalmış bizim sancaktarların.
Tek bir argümanı bile bu yazıdaki yaklaşımın, adalet penceresinden bakıldığındaki çürük temelini gösteriyor. Esad’ın diktatörlüğünden ve zulmünden bahsediliyor. Çok haklı bir şekilde. Hiç tartışmaya gerek yok, “ama”sız karşı olmak gerekiyor. Ki hep diktatördü ve zalimdi. Peki, sonra ne diyor bizim sancaktarlar: (Erdoğan hükümetinin tam destekledikleri politikasından bahsedildiği bir yerde:) “[…] ‘Suriye’de zalim diktatörlük bugün mü kuruldu? Düne kadar Esed’le kol kola gezen siz değil miydiniz?’ gibi saçma sapan lakırdılar bu tavrın asaletini gölgeleyemez”miş… (a.b.ç. -C.Ö.)
Bu lakırdılar niye mi saçma sapan oluyormuş, çünkü o “kol kola zamanlar”da ne bir ayaklanma varmış hükümetin destekleyeceği, ne de böyle katliamlar hükümetin tepki göstereceği. Böyle deyince insanın aklına Roboski geliyor ve zindanlara atılmış 7 den 70’e binlerce ve binlerce sivil Kürt. Bırakın Allah aşkına, asil tavırlı hükümetmiş…
Elbette öyle diyecekler çünkü böyle lakırdılara “saçmalama!” diye gürültü çıkarmaktan başka yapabilecekleri bir şey yok. Geçenlerde Mehmet Bekaroğlu demişti, 2004 senesinde Doğu Konferansı çerçevesinde Suriye’ye gittiklerinde Esad sarayına davet etmiş. Aralarında müzakere edip “diktatörle işimiz olmaz” deyip gitmeme kararı almışlar da, Hakan Albayrak davete icabet yanlısı olup itiraz etmiş, “bırakın bu solcu tepkileri” diyerek. Ha, bir de Nihat Genç…
Sebeplendikleri iktidar oralarda da tahakküm kursun diye bugün bütün Ortadoğu’yu ateşe atabilecek gelişmeleri körükleyenler, yine bu iktidarın “Kardeşim Beşar” zamanlarında en ateşli Suriye rejimi dostluğu şampiyonu değil miydiler? Hakan Albayrak’ın arşivlerde duran “Kardeşim Beşar” dönemi yazıları zamanında, Mazlum-Der Beşar kardeşlerinin zulmüne tanıklık ediyordu da bu tanıklık hiç destek görmüyordu.
Tam olarak nasıl bakmamız gerektiğini yazmışlar madem biz de biraz daha gayret gösterelim deyip bu yazıdan bir alıntı daha yapıyorum. Burada da yaklaşımın adalet açısından, ahlâkî açıdan yanlış olması bir yana, ayrıca bir çocuğunki kadar ayakları havada oluşunun eminim sizleri de güldürecek ifadelerini paylaşıyorum ki boşuna emperyalizm endişesi duymayasınız:
“Bölgesel entegrasyonu/bütünleşmeyi hedefleyen Türkiye vaziyete hâkim olunca emperyalistlere armut toplamak düşer.” Onlar böyle hakikatli lakırdıları edince bize de gülmek düşer, acı acı gülmek. Onların akılları ve ayakları bir çocuğunki kadar havada olabilir ancak halkların, ne Suriye, ne Türkiye, ne hiçbir Ortadoğu ülkesinin milyonlarca insanının hayatları çocuk oyuncağı değildir, böyle şımarık, sorumsuz oyunların, iktidar heveslerinin oyuncağı değildir. Ayrıca çocukluk çocukken masumdur.
O 29 maddelik propaganda metnine karşılık 9 madde yeter yalanın perdesini yırtmaya. Mesela Haluk Gerger’in, Özgür Yazarlar Birliği çevresinden arkadaşların, Atasoy Müftüoğlu’nun yazdıklarına bakalım. Esad’ın diktatörlüğü ve zulmü karşısında ikirciksiz tavrı olan bu yürekli sözlerde, her biri kendi dünyasından gerçeğin hiçbir yönünü gözden saklamaya çalışmadan halkların, adaletin çıkarlarına dikkat çekmekte. (Hani bizim embedded İslamcıdan farklı olarak, gerçekle, ama her yönüyle yüzleşme cesareti ile.)
Peki, bu amigolaşmış İslamcının, örneğin yine bu Sancaktar nüshasında da (Ali Bulaç, Atasoy Müftüoğlu vs’ye Açık Mektup örneğinde) olduğu gibi, gerçeği başka yönleriyle de birlikte söyleyenlere karşı tahammülsüzlükleri bir zamanlar faşistlerin “Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız” faşistliğini çağrıştırmıyor mu? Ülkücü dostlarla hasbıhal eğer buysa yapmayın beyler. İnanın herkes, hepimiz gibi onlar de geçmişten pek çok ders çıkarmışlardır. Mesela yine ülkücü olabilirler ama faşistliği geride bırakmıştır birçoğu. Onlardan da öğrenebileceğiniz pekâlâ iyi şeyler de olabilir. Ha sahi, siz öğrenecek değilsiniz ya, öğreten adamsınız; hasbıhal de zaten o yüzden, değil mi?
Bu eller tekrar kuracak rahmanî bir ümmet imparatorluğunu…
Kısa ama güçlü bir anlatımı olan bir başka yazıya geçiyorum. Bunların bakışındaki Osmanlıcı iktidar sakatlığını, sorumsuz şımarıklığı gayet canlı resmeden, halklara, başkasına saygıdan, sorumluluktan nasiplenmemişliği çok iyi özetleyen bir yazı.
Sayfanın ortasında Cüneyt Arkın’ın fotoğrafı, yazının başlığından haykırıyor:“Allah’ım, bu ellerle mi?” Yeşilçam filmi ile kendi durumlarını izah etmek üzere özetlemişler: Hayatın kazığını yiyerek alkolik olan başarılı cerrah, çocuğu ya da eski sevgilisini ameliyat etmek zorundadır. Titreyen ellerine bakıp başlıktaki soruyu sorar. Yani bu alkolik (ya da hasta diyelim) nasıl da Osmanlıya benzemektedir. Osmanlı yıkılmış, ümmet bölünmüş falan. Ah bu devletini kurtarmaktan usanmayan (yani hakka teslim olmak yerine Devlete kulluktan asla şaşmayan) Türkiye İslamcısı…
Ne olur sonra: Duvarları yumruklayıp, şişeyi kıran başarılı cerrah alkolü bırakır, başarılı bir ameliyat yapar. Böylece tekrar eski mutlu günlere dönülür. Müş. Yani: “Hepsi köşktedir artık: Aşçı, şoför, bahçıvan, ailenin küçük çocuğu mutlulukla koştururken…” “Son” yazar, film bitermiş…
Buradan ders çıkarılıyor ve “…bu zamanda bizim işe soyunup, çığlık atmamız alkolü bırakıp…” deniyor. Alkol kullanmadıklarını biliyorum ama onları böylesine sarhoş eden her ne ise ondan uzak durmalarını tavsiye ediyorum. Çünkü sarhoşluğunuz hakikaten çirkin.
İşte hayalleri bu, onlar Osmanlının bakiyesi olarak haliyle konağın efendisi, başarılı cerrah oluyor, Suriye, Irak, Filistin, Cezayir, Bosna haliyle aşçı, şoför, bahçıvan. İnanın aynı o Türk filmlerindeki gibi olduğunu düşünüyorlar, herkes bütün Osmanlı tebaası, Osmanlının kulu olmak için yanıp bitiyor sanki. Hayalleri, o konakta bizim bu şımarık çocuklara ve onların ağababalarına uşaklık etmek ya zaten!
Onların hayallerini bilmiyoruz ama bizim sancaktarlarınkini aynen onların ifadesiyle, yazıyı bağlayan son cümleleriyle aktarıyorum:
“Bu eller tekrar kuracak rahmanî bir ümmet imparatorluğunu.
İnşallah tekrar mesut bir şekilde yuvamıza dönüp bahçıvanın ensesine tokat gözüne parmak oynayacağız. Neden olmasın? İnşallah…”
Biz de, inşallah ne sizin gibi veletlerin bahçıvanların ensesine tokat, bilmem nesine parmak oynamasına, ne de babalarınızın onları sömürmesine, size oyuncak etmesine sessiz kalmayacağız. (Evdeki çalışanla evin sahiplerinin ilişkilerini anlamak için, ille de sinemadan yardım alacaksak, herkese “Çoğunluk” filmini öneririm, bu konuya gerçekçi bir değinmeyi Yenisinemacılardan gelen bu filmde bulabilirsiniz.)
A. Jolie in, A. Müftüoğlu out…
Kapaktan sonraki ilk sayfanın başında Tayyip Erdoğan olmak üzere, Numan Kurtulmuş’dan, Aziz Üstel’e, Angelina Jolie’ye kadar bir kısım zevata iltifatlarla çiçek uzatılırken, Ali Bulaç, Atasoy Müftüoğlu vs. ile Ahmet Altan saldırıya hedef oluyor.
Fethullahçılarla, Tayyip Erdoğan’ın arası kimseden gizlenemeyecek kadar açılıp, daha doğrusu (büyük patronun nezaretindeki) paylaşım artık en tepeye doğru ilerlediği için kaçınılmaz bir şekilde kavga çıkıp, kılıçlar herkesin önünde şakırdamaya başladığında, Fethullahçıların mevzilerinden cengâverliğe devam eden Ahmet Altan’a da hâliyle yarım sayfalık bir giydirilme işlemi layık görülmüş.
Davalarının bakanı Ahmet Davutoğlu’na ise sadece 1 sayfa… Olsun, az veren candan…
Düşünebiliyor musunuz? Bir davanız var, ne menem bir dava ise bir de bakanı var. Doğru. Dava bu, bakanı da bu. Ama eksik, davanın hükümeti, bakanları var. İdris Naim Şahin’den Ertuğrul Günay’a, Cemil Çiçek’ten, Tayyip Erdoğan’a. MHP’lilerin de bir efsane bakanları vardı değil mi? CHP’lilerinki hele… Her neyse... Biz sancaktarları izliyoruz şimdi.
Çizgisinden ödün vermeyen istikrarı ile işte Türkiye İslamcısı. Bundan yarım asır önce, yine Suriye hedefe konmuş, bunların davalarının bakanları ve başbakanları ABD’ye bırakın biz saldıralım demiyorlar mıydı? Diğer konular tartışılabilir ama istikrarda on numara bizim İslamcılar. O zaman da “yürü ya kulum” deseler sancağı alıp Suriye’nin üzerine yürümeye yanan davalarının bakanları, başbakanları ile aynı duygusal ilişki o zamanın İslamcısında. Kimin mi? Mesela Necip Fazıl üstadlarının. Aradan yarım yüzyıldan fazla geçmiş, resim hiç değişmemiş. Davalarının bakanları, başbakanları ile davalarının sancaktarları arasındaki ilişki.
Son olarak, Atasoy Müftüoğlu ile ilgili Sancaktar dergisinin bana yazdırdığı bu ara başlık bir şakadan ibaret değil. 5 açık sancaktar mektubunun olduğu bir sayfada, Ali Bulaç, Atasoy Müftüoğlu hainlikle damgalanıp, iktidar diliyle pişmanlıktan yararlanmaya çağrılırken, Angelina Jolie’ye yazılan bir diğer mektup ile sayfa şöyle bitiyor: “Teşekkürler Angelina Jolie.”
Ne demeli. Teşekkürler Angelina Jolie! Türkiye İslamcısını resmetmek için çerçevenin bir köşesini tuttuğun için…
Cemile Özcan
16. Sayı
Devamını oku ...

Metin Göktepe'den Özür Diliyorum

Sağcılığın nesneleri mazur görülebilecek kadar cahildirler: hakkında hiçbir şey bilmeden Metin Göktepe'den nefret ediyordum. Samsun'da birçok duvarda onun resminin bulunduğu afişler vardı. 08 Ocak 1996'da polisler döverek öldürmüşler onu. O yılın Eylül’ünde Maraş'tan Samsun'a üniversite okumaya gitmiştim. Maraş'ta böyle şeyler görünür olmazdı; Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Maraş'ta Metin Göktepe'leri yıllar önce yakmıştı zaten.
Kaldığım Nur Cemaati’nin minibüsüyle Samsun'dan Giresun'a risale derslerine, vakıf meşveretlerine giderdik. Yolda Tayad'ın "kayıp otobüsü"nü görmüştük. Önünde kırmızı bayrak ve her yanında faili meşhur devletçe kaybedilmiş insan fotoğrafları. Kimi renkli ama çoğu siyah-beyaz. Neredeyse hepsi vesikalık fotoğraflar bütün cemaat üyeleri lânet etmiş, beddua okumuştu onlara. O zaman ben o küfürlere katılmamıştım. (İçindeki küçücük muhalefet nüvesi, serpilip kocaman ağaç olur sonra.)
Ahmet Kaya'dan nefret ediyordum, Eşber Yağmurdereli'den tiksiniyordum, Yılmaz Güney'den iğreniyordum. Bilmeden, tanımadan, dinlemeden. "Temas hakkı" alınmıştı elimizden. "Öteki" şerefsizdi, bölücüydü, insan değildi. Alnı devlete doğru secdeye gitmezdi.
97'de ilk kez İstanbul'a geldiğimde Gaziosmanpaşa Taşlıtarla'dan Arnavutköy minibüsüne binmek için beklerken duvarlarda sol sloganlar vardı. Badem bıyıklarımla durakta dikilirken çok ürkmüştüm. Minibüste Ahmet Kaya çalıyordu: "Beni Bul Anne".
Bu şarkıdan nefret ediyordum. "Şerefsizler, rahatça oturun oturduğunuz yerde, ne istiyorsunuz devletten" diyordum. Ahmet Kaya'nın o şarkısı olabildiğince uzundu, korkularım bitmek bilmiyordu. Korkunç arkadaşlarıyla Kürtçe sohbet eden posbıyıklı Kürt şoförün sürdüğü minibüs Fenertepe mevkiinde ormana daldı. "bu Kürtler beni burada bir yerde keserler mi acaba?" diye aklımdan geçirip korkuyordum. Üç sene sonra öğretmen olarak o Arnavutköy'e atanacak, bu yolu yol edecektim. İlk görev yerim olan okulda mini etekli bayan öğretmenle başörtülü bayan öğretmenin aynı ses tonuyla Kürtlerden iğrendiklerini görecektim. Kafası kırılan kara kuru bir öğrenciye müdahale etmek sözkonusu olduğunda idarecilerden birinin "boşverin ilgilenmeyin, bunlar Kürt" dediğini duyacak, coşkulu kişiliğimle dinden imandan çıkacaktım.
İyi ki dinden imandan çıkmışım.
Mehmet Sait Çakar
Yordam Mail Grubu
Devamını oku ...

Madende İşçi Kıyımı

Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun Kozlu Müessesesi’ne ait kömür ocağında metan gazı patlaması sonucu oluşan göçükte 8 işçi hayatını kaybetti. Göçük altında kalan işçilere ulaşma çalışmalarına devam ediliyor.
Türkiye Taş Kömürü (TTK) Genel Müdürü Burhan İnan yaptığı açıklamada, 630 kodunda açığa çıkan metan gazından etkilenen 8 işçinin hayatını kaybettiğini söyledi.
İşçiler, galeri açma işini alan taşeron firmaya bağlı olarak çalışıyorlardı.
Son yıllarda Zonguldak kömür havzasında çok sayıda denetimsiz özel maden açılırken devlet kuruluşu olan TKİ de birçok işi taşerona vermeye başlamış durumda. Mevcut iş yasasının ikinci maddesine göre aslında bu yasal değil. Ama diğer sektörlerde olduğu gibi kimse yasaları dinlemiyor. Birçok kamu kuruluşunda işçiler dava açıp kazanıyorlar. Ama kamu yöneticileri bu mahkeme kararlarını da uygulamıyorlar. Şimdi hükümet, bu yasayı değiştirip bu mahkeme kararlarından kurtuluyor, yani bütün işçileri taşeron şirketlerin işçisi hâline getiriyor.
Devamını oku ...

EAP'ye Cevaben


Hurucun Diyalektiği” yazımız üzerine Emek ve Adalet Platformu’nun Mail Grubunda yazıya yönelik yapılan eleştirilere cevaben…
Gıyabımızda söylenenlere geç vakıf olduğumuz için geç cevap veriyoruz. Bir çift kelam etme hakkımız vardır sanırız. Söylenenler, ısrar ve inatla, dostluk ve yoldaşlık içredir.
Tek tek ilerleyelim: Gruptan bir arkadaşın “vehim üzerine hareket” ettiğimiz tespiti yerindedir. Vehim “kuşku” demektir ve politik öznenin her şeyden kuşkulanması zarurîdir. Biz, tek tek kişilerin kalblerinden ve akıllarından geçenleri görebilme vasfına sahip değiliz. Hâşâ, bu ilahi bir vasıftır zira. Dolayısıyla bizzat platform içerisinden arkadaşların EAP’ye ve Antikapitalist Müslümanlar’a yönelik sözleri -eğer yalan değilse- dikkate alınmış ve verili süreç objektif olarak analize tabi tutulmuştur.
Ama insan gene de başkasını kendinden bilebiliyor. Biz belirli arkadaşların tepkilerini bu minvalde okuduk, okuyoruz. Bu okuma sonucunda da görülüyor ki Antikapitalist Müslümanlar grubu ile belirli bir sorun vardır ve bu sorun hiç de halı altına süpürülmeyecek cinstendir. Sorun görmezden gelinince yok olmaz, aksine her hücreye siner ve tüm söylemi-eylemi ele geçirir. Bizimkisi sigara dumanı altında oturan ve bunun farkında olmayan arkadaşlara “şu odayı havalandırın” demek türünden dostane/yoldaşça bir uyarıdır.
Uyarı esas olarak şu noktada düğümlenmektedir: Mao “arkadaşını eleştirmeyen, liberaldir” der. Mesele “dışarıdan” da olsa, Has Parti pratiği eleştirilmeden ilerlenemeyeceğini göstermektir. Mevcut liberal tasallut kırılmadan ağza Allah ya da işçi kelimesini almanın bir anlamı yoktur. Liberal ağızda bu kelimeler bağlamından kopar ve egemenler için zararsız bir niteliğe bürünür. Hak arama derekesinde tutulan işçi ya da yeryüzünden silinmiş bir Allah liberalizmin görmek istediğidir. Bize göre, sol ezberlerden kurtulayım derken burjuva sulara gömülen eski solcuların yeni safsatalarından ve basit mütedeyyin ve Müslüman kalmayı bireysel düzeyde tercih edenlerin gevezeliklerinden uzak durmak gerekir. Bize göre, lâzım gelen, Müslüman değil, İslam’ın politik muhteviyatını diri tutan İslamcıdır.
Bir öznenin işçiyi savunması onu liberal olmaktan kurtarmaz. Dünya tarihi bu gibi öznelerle doludur. İngiltere’deki ana liberal eğilim İşçi Partisi ismi altında yürümektedir. Bunun yedek gücü olan Sosyalist İşçi Partisi de benzer bir liberalizmi dünyaya yayma derdindedir. Lenin, işçilerin toplumsal kurguda temsiliyet hakkı elde etmesine itiraz ederek bu düzlemle hesaplaşır. Mesele, bu anlamda Leninist olmak, Lenin konusunda âlim olmak değil, Lenin’in yaptığını bugünün gerçeğinde yapabilmektir. İşçiyi kimliklerden bir kimlik olarak savunmayı ilk akleden burjuvalardır. Zira ücretli emek kapitalizmin ekonomi-politiğinde sermaye içredir.
Has Parti, Saadet Partisi içinden, Ak Parti deneyimi üzerinden yaşanmış liberal bir kopuştur. Bu su akmış ve bugün yatağını bulmuştur. Numan Kurtulmuş ikbal merdivenlerini mazlumun, mustazafın çığlığına tercih etmiştir. Yanlış bilmiyorsak, EAP kendisini bu parti ile tanımlamış, kurmuş ve geliştirmiştir. Yazdığımız yazı bu nedenle artık bu liberal yatağın içinde akıp akmayacağımıza karar verme eşiğinde olunduğunu göstermek içindir.
İki yıl önce lüks iftarlara karşı yapılan eylemde herkes Emek ve Adalet’çi olmalıydı. Ama artık 1 Mayıs alanına çıkmış bir irade vardır ve biz kolektif olarak eksiklerini, zaaflarını görsek bile, onların iradesiyle yanılmaya hazır olduğumuzu beyan ediyoruz. Belki seneye Tokad bir çıkış örgütler ve kendimiz de dâhil herkese Tokad’ı işaret ederiz. Bu, kafadaki çakılı kazıklardan kurtulup politikanın dinamizmine katışma çağrısıdır esasında.
ODTÜ’de Kommer’in arabasının yakılmasına ilişkin olarak Harun Karadeniz de Deniz Gezmiş de -her ne kadar ikisi farklı yol izlemişlerse de- aynı değerlendirmeyi yapar: “O güne kadar biz bir gençlik hareketiydik, o eylemle birlikte devrimci harekete dönüştük.” Benzer bir örnek kadın hareketi üzerinden verilebilir: tüketim öznesi olarak kadının pazara dâhil edilmesi anlamında 8 Mart Kadınlar Günü, solun, devrimcilerin müdahalesi ile Emekçi Kadınlar Günü’ne dönüşmüştür. Bu sıçrama, kopuş ve huruc esastır. Bu hurucdan uzak durmak, bu türden hurucların olmasını asla ve kat’a istemeyen efendilerin bir dileğidir.
Öz itibarıyla bazı arkadaşların liberal cennetinden göremediği budur: sol da İslam da tam da devrimci huruclar sayesinde bugüne gelmiş, ilerlemiştir. Başka bir yol yoktur. Buradaki hassasiyet, kitleyi ördek olarak görmek ve eylemle/söylemle onları ürkütmemeyi tek yegâne siyaset zannetmektir. Liberalizm, burjuvazinin ve egemenlerin devrimci eylemi/söylemi iğdiş etme, parçalama pratiğidir, başka da bir anlamı yoktur. Liberalizm de faşizm de farklı pencerelerden ama aynı özde bakar kitleye. Her ikisi de, halkı terk etmiş, ona küsmüş veya ondan nefret edenlerin başta veya sonda tercih ettiği iki ayrı ideolojik yönelimdir. Mussolini’nin partisinin işçi eylemlerine gitmesi ya da liberallerin Kürd’den bahsedip Kemalizm eleştirisi yapması değersizdir. Genel bir eğilim olarak Kütahyalı Rasim’in sola düşman, pespaye liberalizminden beslenmek kimseye hayır getirmeyecektir. Onlar bize iktidarın, iktidar olma iradesinin kötülüklerinden bahsedip dururlar ki kendi iktidarlarını sürdürebilsinler. Bu yalanlara kanmamak gereklidir.
Gruptaki kimi arkadaşlar, işçi eylemine gitmenin kendilerini liberal olmaktan kurtardığını zannetmekte ve liberal olmadıklarını kanıtlamak için işçi eylemlerini ziyaretlerini delil olarak göstermektedirler ama bu zan bile liberalizm içredir. “İslam ve Sol” yazısında yıllar önce vurguladığımız gibi, her iki kesimin yan yanalığı ancak liberalizmde mümkün olabilmektedir. Liberalizm egemenlerin hava yastığı olduğuna göre, bu hususta farklı bir hattı zorlamak gerekmektedir. Bu nedenle siteye de “ithaf” olarak koyduğumuz, Sakarya Adalet Girişimi’nin bildirisi manidardır, uyarıcıdır.
Hurucun Diyalektiği” yazısını, genelde İştirakî’yi ara katıcı, bozguncu ilân ederek susturmanın manası yoktur. Birebir görüşmelerde de anlaşıldığı üzere ara zaten katılmıştır, süreç zaten bozguna uğramıştır. İştirakî’yi “kötü adam” ilân etmek, iç huzuru güvence altına alabilir ama hakikat yakıcıdır, kafanın içinde ve dışında dövüşmeyi emreder. Ara niye katılmış, süreç niye bozguna uğramış, tetkik edilmelidir. Yüzeysel, günü kurtarmacı, hoşgörücü, seçkinci, liberal çözümler işe yaramayacaktır. Neşteri derine vurmak şarttır.
Tarih huruc edeni, öne çıkanı tanır. Huruc edene ve öne çıkana binlerce yıldır egemenlerin kullandığı cümleleri savurmak yanlıştır. Bulut Atlası filminde köle sahibi köleliği reddeden damadına “silinip gideceksin, okyanusta küçük bir damlasın” der, damadı da “onca damla olmasa okyanus dediğin nedir ki” diye cevap verir. Kendi damlalığını ya da mülk edindiği göletini müdafaa etmeyi siyaset zannetmek çıkışsızdır.
Burada genel tavrımız “bunlar liberal” deyip kenara çekilmek, ayar vermek ya da hor görmek değil, aksine mevcut liberalizmi kendi derdimiz olarak görüp sizlerle yoldaşlaşarak bu derde çare bulmak yönündedir. Elbette ki her iki grubun en basit ve en ufak pratiği bile kıymetlidir. Bu pratiğe mülkiyet değil, aidiyet üzerinden yaklaştığımız bilinmelidir. Yapılan eleştirilerin mülkiyetin direnci olduğunu bilerek, sadece aidiyetle hareket edilmesini naçizane öneriyoruz.
Bizim ne bir kümesimiz var, ne birilerini ördek ya da tavuk olarak görüyoruz. Aksine bir yazının başlığında belirttiğimiz üzere, “tilkilere ölüm, tavuklara hürriyet” diyoruz.
İhsan Eliaçık ne bizim adamımız ne de önderimizdir. Aksine kolektif devrimci bir çalışmanın basit temel bir bileşenidir kendisi. Anlamlı olan ve olacak olan budur. Aksi takdirde, (dostça/yoldaşça uyarımızla birlikte), akıbeti, bugün partisini Mustafa Sarıgül’e “satmış” Yaşar Nuri’den farksız olacaktır.
Akademide, belediyede, TV kanallarında, gazete-dergi köşelerinde yer kapmak için eğilip bükülmenin, liberal rüzgâra saçları kaptırmanın anlamı yoktur. Politik mücadeleyi kişisel ikbali, hevasına kurban edenlerin tek ideolojisi liberalizmdir. Bu liberalizmin, devrim şehidinin AHİM’de kazandığı tazminatın üzerine yatanlardan “İslam ve Marksizm” öğrenmesi tabiî ki doğaldır. Ali Şeriati’nin dediği üzere, “bir insanın ideolojisini öğrenmek istiyorsanız, onun nasıl para kazandığına bakın.”
Yaptığımız belki de bir musibettir. Musibet “isabet eden”dir. Bu tartışmanın alevlenmiş olması bu musibetin hayra vesile olabileceğini gösterir. Ayrılıklarımızı değil, ortaklıklarımızı öne çıkartmanın vaktidir. Öne çıkmak, egemenlerin korku salmak niyetiyle öğrettiğinin aksine, ayrıştırıcı, bölücü değil, birleştiricidir. Öne çıkanı “popüler olmak, pastayı tek başına yemek ya da cebini doldurmak istiyor, cücükleri ürkütüyor” diye eleştirmek, içimizdeki düşmanın telkinleridir. Devrimcinin lügatinde “popüler”, “pasta” ya da “cep”, “cücük” gibi kelimeler yer almaz, almamalıdır.
Örneğin sol hareket içinde Deniz, Mahir ve İbrahim için de sol içinden (üstelik kendi yoldaşları tarafından) sizin söylediklerinizden kat kat daha ağır laflar edilmiştir ama nedense o eleştirenler bugüne kadar bu üçlü kolektif hurucun semeresini yemekten başka bir şey yapmamıştır. Benzer bir örnek Hz. Muhammed’in hurucudur. Üç gencin ya da Mustafa Suphilerin hurucunu unutmuş olanlarla Hz. Muhammed’in hurucunu unutmuşların bir araya gelmesinden bir şey çıkmayacaktır.
Hafıza-i beşer isyan ile maluldür, olmalıdır.
Selam ve dostluk ile…
İştirakî
Devamını oku ...