Mitka Grıbçeva

Halk Adına Düşmanlarını Ölüme Mahkûm Eden Bir Kadın:
Partizan Mitka Grıbçeva
Mitka ile tanışıklığım on beş yaşında olmuştu. Liseye yeni başlamıştım ve devrimci değerlerle yeni yeni tanışıyordum. Denizlerin, Mahirlerin, İboların devrim kavgası ve yüreğimi yakan hazin sonlarını öğrenmiştim. Ülkemdeki hiçbir sol oluşum arzuladığım kavgayı veremiyordu. Kendi içlerinde parçalanmış, kendilerine muhalefetlik yapmaktan düşmana fırsat gelmiyordu. Ülke adaletsizliğe, eşitsizliğe ve kardeş kavgalarına hızla sürüklenirken, sözde bu devrimci yapılar kılını dahi kıpırdatmadı. Tek yaptıkları, slogan atmak ve flamalar açmak olan bu örgütler beni ülkemdeki devrimci mücadeleden soğutuyordu. “Düşman belli, fikirler belli, daha ne gerek var konuşmaya, bir an evvel işe koyulun” derdim hep işgüzar solculara. İşte bu zamanda tanıştım Mitka ile. Bana tek başına da kavganın verileceğini gösterdi. Diyalektiğin esaretinden, dogmanın bataklığından kurtararak, yalın bir devrimci yaptı beni Mitka, (sevdiğim kadın da son hâlini verdi kavgama.)
1916 yılında Bulgaristan’ın sınır köylerinden biri olan Radomirtsi de dünyaya geldi Mitka. Yoksul, beş çocuklu bir ailenin tek kızıydı. Yedi yaşlarında tarlalarda çalışmaya başladı. Okula gitmek için tuğla fabrikasında ağır şartlar altında çalıştı. Eğitime açtı. Öğrenmek istiyordu. Babası onu başından defetmek için çok uğraştı, evlatlık verdi. Ama Mitka her seferinde anasına geri döndü. Sonunda evi terk etmeye karar verdi. On beş yaşında Sofya’ya gitti. Burada bir tekstil fabrikasında işe girdi.
Şartlar ağırdı, günde on iki saat çalışıyorlardı, verilen yemek karınlarını dahi doyurmuyordu. Burada Mladenka adında kendi yaşlarında olan bir kızla tanıştı. Kısa sürede çok iyi birer dost oldular. Mladenka, bir RMS (Genç İşçi Birliği) üyesiydi. İşte Mitka da hayatını tümden değiştirecek yola böylelikle girmiş oluyordu. Mladenka sayesinde RMS’e girdi. Partinin aldığı kararlara sonuna kadar bağlı kaldı. Fabrika da işçileri örgütledi, deneyimsiz ve bilgisiz olmasına karşın, ateşli bir devrimciydi
Mitka, gözü karaydı. Çok geçmeden fabrika yönetimi Mitka’nın işine son verdi. Yılmadı Mitka, aç kaldı, kimi zaman parklarda yattı ama umutsuzluğa kapılmadı. Biliyordu ki sadece kendisinin değil, kendisi gibi olanların da acılarına ancak devrim son verebilirdi. Bu direnci Komünist Parti’ye üye yaptı kendisini. Sevinçliydi Mitka, doğrudan partiye hizmet edecekti ve böylelikle daha büyük ve ciddiyet isteyen işlerin içerisinde olacaktı.
Faşizmin ayakları altında kıvranıyordu ülke, kralcılar her geçen gün daha da gaddarlaşıyor, halkın çektiği acılar misliyle artıyordu. Dimitır adında RMS komite üyesi bir gençle evlendi. Dimitır, politik ve askerî becerisi yüksek bir devrimciydi. Mutluydu Mitka, bodrum katı bir göz odada yaşamalarına rağmen. Bu bir göz odaları devrim mektebine dönüşmüştü. Yoldaşlarla her gece toplantılar düzenleniyordu. Evliliğin ilk yılını dolduramadan Dimitır tutuklandı. Çalışma kampına gönderildi.
Mitka için yaşam giderek zorlaşıyordu, kirasını ödeyemiyordu, açlık çekiyordu. Doğumuna az bir zaman kala düşük yaptı. Bir başınaydı koca şehirde, yoldaşları ya tutuklanmış ya da dağlara çekilmişti. Yaşadığı zorluklar daha biledi fikirlerini, tehlikeli olmasına rağmen bir yolunu bulup partiyle iletişime geçti. Çok kısa bir süre sonra parti Mitka’nın dağa çıkması emrini verdi. Ve böylelikle Mitka bir partizan olmuştu halk savaşında.
Dağda geçirdiği ilk günlerin zorluğundan fazlasıyla yakındığını itiraf eder Mitka. Silah yoktur, yiyecek azdır. Eğitimler zorludur. Dağlarda aylar geçirir. Şehirde ise durum giderek vahim bir hal alır. Faşist güçleri devrimcileri acımadan katletmektedir. Parti savaş kararı alır. Mitka’nın içinde bulunduğu grup şehre çekilir. Eylemler peş peşe gelir. Devrimci katilleri, ülkesine ve halkına ihanet eden politikacılar infaz edilir.
Almanların en büyük uşağı olan Albay Pantev için parti ölüm emri çıkartır. Bu görev Mitka ve arkadaşlarına verilir. Yoldaşı Veliçko ile Albay’ın kaldığı eve giderler. Sakindir etraf, gizlice içeri sızarlar. Albay ile kapı ağzında karşılaşırlar, Mitka karşısındaki eli kanlı vatan hainine fırsat vermeden basar kurşunu ve oracıkta ölür hain.
Savaşın sonlarına doğru Mitka Vatan Cephesi saflarına çekilir. Kaç zaman olmuştur Dimitır’dan haber almayalı. Kimileri öldüğünü söylediğinde, Mitka içindeki acıyı asla yüzüne yansıtmaz. İkisi de ölümü baştan kabullenmiştir.
Komutan Mitka önderliğinde büyük başarılar elde etti parti. Faşistlere yenilgi üstüne yenilgiler yaşattılar. Devrim ufukta belirmişti. Acı ve sefaleti ebediyete kadar yok etmek için ölümüne mücadele verdi Mitka ve yoldaşları. 9 Eylül 1944’de Vatan Cephesi Faşizmi yenilgiye uğratarak halk devrimini gerçekleştirdi.
Lukovit bölgesinde yönetim, Mitka ve yoldaşlarının eline geçmişti. 17 Eylül günü halk meydanda toplanmış özgürlüklerini kutluyordu. Bir ses duydu Mitka kalabalığın arasında, o tarafa yöneldi. Üç yıl üç ay olmuştu kocasını görmeyeli.
Mitka’nın hikâyesi birkaç sayfa ile anlatılmayacak kadar değerli ve uzundur. Ben sadece iki yol göstericimden biri olan Mitka’yı anmak istedim. Seni Halk Adına Ölüme Mahkûm Ediyorum ve Yaşadım Diyebilmek İçin adlı iki kitap yazmıştır Mitka.
Kendine “devrimci” deyip susan, hiçbir şey yapmayan kişiler ve oluşumlar, ülkemizdeki devrimci mücadelenin geri kalmasında ve yenilgiye uğramasında asıl sebep sizlersiniz. Sizlerin sözde çokbilmişliği, kaypaklığı ve korkaklığıdır. Hepimizin Mitka’dan hâlâ öğreneceğimiz çok şey var.
Can Şahin

Antifaşizmin Sonu

Budapeşte’deki Memento Parkı’nda bir Lenin heykeli ve diğer anıtlar (Szoborpark / Wikimedia Commons)
Avrupa Parlamentosu, komünizmi faşizmle bir tutarak lanetledi. Fantezi bir tarih okumasına dayanan önerge, bütün “radikalizm”i “totaliter” olmakla lekelendirip faşizme karşı mücadele edenlerin moral üstünlüğünü yok sayıyor.
Mayıs 1945’te, Adolf Hitler’in imparatorluğunun yıkıntıları üzerinde daha dumanlar yükselirken Fransız anket firması IFOP, yurttaşlara Nazi Almanyası’nın yenilmesinde hangi ulusun en çok katkısı olduğunu sordu. Katılımcıların %20’si ABD’yi, %12’si İngiltere’yi işaretlerken %54 gibi yüksek bir çoğunluk Sovyetler Birliği’ni en kararlı aktör olarak değerlendiriyordu. Sovyetler’in dağılmasının ardından IFOP, aynı anketi[1] 1994 yılında tekrarladığında ise algıların radikal biçimde değiştiğini gördük. 50 yılın sonunda sadece %25’lik bir kesim, Sovyetler’in Müttefik [devletlerin] amacına en çok katkıda bulunduğuna inanırken %49’u ABD’yi, %16’sı İngiltere’yi işaretlemişti.
Tarihsel hafıza oldukça oynak ve kaypak olabilir. Sorun, sadece geçmişe dair tahayyüllerimiz zayıfladıkça tarihle aramızın açılması değil, daha ziyade, tarihsel hafızanın her kuşağın devraldığı dünyayı yeniden yorumladığı aktif bir süreç üzerinden değişen bir şey olması.
Bu olayda, 1945’ten sonra Batı dünyasının Sovyetler’e dair baskın görüşünün nasıl değiştiğini gözlemlemek kolaydır: Soğuk Savaş, N. Hruşçef’in Stalin’i yadsıması, Doğu Bloku’ndaki ayaklanmalar ve bloğun nihai çöküşü. Bütün bunlar, Sovyetler’in bu soylu amacın öncü aktörü olarak 2. Dünya Savaşı’nın sonunda elde ettiği saygınlığı zayıflattı.
Basitçe bir değişimden fazlası olarak tarihsel hafıza, aktif siyasal güçler yanında popüler kültürün temsilleri tarafından da yeniden biçimlendirilir. Avrupa Parlamentosu’nun “Avrupa’nın geleceği için Avrupai bir andacın önemi”[2] hakkındaki kararı, geçmişi nasıl anlamamız gerektiği ile ilgilidir. S&D (Merkez Sol), Renew (Liberal), EPP (Hıristiyan Demokrat) ve ECR (Muhafazakâr) gruplarca desteklenen önerge, bütün “totaliterizmler”in lanetlenmesi olarak sunuldu.
Önerge, Ağustos 1939’daki Molotov-Ribbentrop Paktı’nı, Avrupa [Birliği] projesi ve NATO tarafından son verilen 50 yıllık baskının miladı olarak kabul etmektedir. Burada oldukça kurnaz bir tarihçilik var: Söz konusu pakt, aslında -İngiltere ve Fransa’yı Nazi Almanyası’na savaş ilân etmeye yönelten- Wehrmacht’ın [Nazi ordusunun] Polonya’yı istilasının hızlı bir tetikleyicisi idi. Pakt ayrıca -Haziran 1941’deki Sovyetler’e yönelik Alman saldırısına kadar geçerliğini sürdüren- Doğu Avrupa’yı Berlin ve Moskova’nın nüfuz bölgelerine ayıran gizli maddeler de içermekteydi.
Stalin açısından ise bu pakt, sadece Sovyet savunmasını tesis etmek için gereken bir “nefes alma süresi” değil, aynı zamanda Doğu Avrupa halklarına yönelik karakteristik aşırı güvensizlikti; önceki yıllarda Hitlerciliğe karşı militan bir muhalefet tarafından harekete geçirilen Avrupa’daki komünistler için bir şoktu.
Yine de bu paktın 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesine ya da savaşa değil de Avrupa’nın Nazi-Sovyet şeklinde ikiye bölünmesine neden olduğundan şüphe duyabiliriz. Peki, ya Hitler’in savaşı daha 1920’lerde planlamış olmasına ya da Sovyetler’in onun savaş politikasının hem başlıca kurbanı (27 milyon ölü) hem de Nazizm ile mücadelenin baş aktörü olduğu gerçeğine ne demeli? İngiltere ve Fransa’daki muhafazakârların, Stalin’in önerdiği Nazi karşıtı ittifakı reddederken -Almanya’nın tekrar silahlanmasını yasaklayan Versay Anlaşması’nı ihlal etmesine göz yumarak, ona Orta Avrupa’da teritoryal “imtiyazlar” tanıyarak ve onun İspanya’ya silahlı müdahalesini görmezden gelerek- Nazi liderini doyurdukları 1930’lardaki olaylara ne demeli?
Komünizmsiz Bir Antikomünizm
Bu tarihsel argümanlar artık iyice eskidi. Ancak bizim amaçlarımız açısından asıl önemli olan, önergenin başlığının davet ettiği sorundur: Tarihin bu özel versiyonunun “Avrupa’nın geleceği” hakkında söylediği şey. Bu, her şeyden önce ana akım antikomünizmin radikalize olmasıdır. Primo Levi’nin bir zamanlar ortaya koyduğu gibi, Alexander Soljenitsin bile Treblinka ya da Chelmno’ya benzer herhangi bir şey tanımlayamamışken bu önerge, komünizmi basitçe soykırımla ilgili bir şey olarak takdim etmektedir.[3] Avrupa Parlamentosu, totaliterlik karşıtı felsefe yanında Macar ve Polonya antikomünizmine dayalı biçimde, sadece Stalinist zulümleri değil bütün bir devlet sosyalizmi deneyimini –ve hatta Stalin’e muhalif olan komünistleri- Nazilerle ve onların ölüm kamplarıyla bir tutmaktadır.
Bu, en azından Macar ve Polonya ulusalcılığının en keskin formlarını mağduriyet [victimhood] ve telafi/tazminat kavramları üzerinden tanımlama amacına hizmet eder. Naziler, şimdiye dek zaten yeterince lanetlenmiş de komünistler lanetlenmemiş gibi. Polonya’nın Hukuk ve Adalet Partisi’nin (PiS) ortaya koyduğu gibi, “Yahudilere 2. Dünya Savaşı’ndaki olaylardan dolayı tazminat ödendi, Polonyalılara ise hiçbir şey” (öldürülen Yahudilerin “Polonyalı” olduğu gerçeğini kurnazca gözden kaçıran bir tez). Dahası, önerge gerçek komünist güçlerin sıfıra yakın olduğu ülkelerde bile komünizmi Avrupa demokrasisini zayıflatan bir kanser olarak tanımlamaktadır. McCarthy dönemi ABD’sinde olduğu gibi, “antikomünizm” sadece komünistlerden daha çok saldırır.
Bu durum, özellikle PiS’in komünistlerin tasfiyesine yönelik süregelen çağrısının kızgın bir ulusalcılığın tutkalı olarak hizmet gördüğü Polonya için geçerlidir. 1989’daki antikomünist devrimin lideri Jarosław Kaczyński, kendisini merkezdeki bir Hıristiyan Demokrat olarak tanıtmıştı. Kaczyński, bugün siyasal soldan uzak duran güçlere karşı bile antikomünist bir savaşı kışkırtan aşırı sağcı bir figürdür. [PiS’in] sözde “arındırma” (ya da “decommunization”) kampanyası, eski komünistlerin asla uygun biçimde tasfiye edilmediğini iddia etmektedir. Polonya yüksek mahkemesi, PiS’in “arındırma” tedbirlerini anayasaya aykırı ve antidemokratik bularak geçersiz kıldığında yüksek yargıçlar hemen komünist yardakçısı olarak yaftalandılar.
Benzer gelişmeleri aşırı sağcı lider Viktor Orbán’ın (1989’da bir liberaldi) komünizm karşıtı savaşı 2010’lu yıllarda gittikçe derinleşen biçimde kışkırttığı Macaristan’da da bulabiliriz. 2011’de Orbán, “cumhuriyet” sözcüğünün ülkenin adından çıkarıldığı, arkaik “Kutsal Taç” ruhunu, aile değerlerini ve Hıristiyanlığı merkeze alan yeni bir anayasayı yürürlüğe koydu. Orbán, böylece cumhuriyetçi ve seküler hükümlerinin “komünist” bir çerçeveyi muhafaza ettiğini öne sürdüğü 1990 anayasasını ortadan kaldırmış oldu. Macaristan’da, kızıl yıldız ve orak-çekiç dâhil olmak üzere bütün komünist sembollerin kullanımı yasaktır; komünizmle mücadele, bütün muhalefeti gayri meşru kılmak için rutin olarak kullanılmaktadır.
Bu durum, Richard Seymour’un “Komünizmsiz antikomünizm” olarak adlandırdığı şeye karşılık geliyor. Solun varlığını çoktan kaybettiği ya da merkezci neoliberal pozisyonlara kaydığı Brezilya’da Jair Bolsanaro ve İtalya’da Matteo Salvini (öncesinde Silvio Berlusconi) gibi liderlerin komünizme karşı bir kültür savaşı başlatması böyledir. Gerçek komünistlerin yokluğunda, aşırı sağ onların yerine ya diğer bazı “uğursuz” grupları (özellikle etnik azınlıklar) koyar ya da basitçe demokratik-cumhuriyetçi değerleri “ulusal kültür”ün ve “sağduyu”nun düşmanı olarak takdim eder. ABD aşırı sağının söyleminde de “kültürel Marksizm”e karşı mücadele benzer bir rol oynar.
Antikomünizmin bu versiyonu, Avrupa Parlamentosu’nun önergesi ve bu önergenin “Stalinist” tehdidi hatırlatma biçimi tarafından da desteklenmiştir. Bir zamanlar iktidarda olduğu ülkelerde bile bugün herhangi bir kitlesel komünist formasyon mevcut değilken bu tarih, “demokratik Avrupa’ya yönelik, Avrupa’yı bölmeyi amaçlayan enformasyon savaşının bir parçası olarak” Sovyet totaliter rejimi tarafından işlenen suçları temizlemek ve tarihsel gerçekleri çarpıtmakla suçlanan başka bir büyük öcüye (Rusya) karşı silaha dönüştürülmektedir. Hiç olmayacak biçimde, 1945’ten sonra dikilen Sovyet savaş anıtları bile Rusya’nın görünürde hâlâ bize dayatmayı sürdürdüğü “totaliter ideoloji”nin araçları olarak tanımlanmaktadır.
Bu nedenle önerge, Batı’daki liberal merkezcilerle yenilenen bir Soğuk Savaş’ta en büyük düşman olarak Rusya’yı gören Visegrád grubu ülkelerindeki [Çekya, Macaristan, Polonya, Slovakya] ulusalcı güçler arasındaki çıkarların tuhaf bir bileşimini temsil etmektedir. Trump’un zaferinde, Brexit olayında ya da Prens Andrew’a yönelik saldırıda[4] Rusya’nın parmağını görenler için, kendilerini totaliterliğe karşı savaşan Haçlılar olarak düşünmek, şüphesiz son derece kahramanca görünmektedir. Dahası, bu Rus karşıtı yanılsama, her biri Avrupa Parlamentosu’nun önergesini destekleyen İtalyan Demokratlar (büyük ölçüde İtalyan Komünist Partisi’nden türeyen bir parti) ve İngiltere İşçi Partisi gibi partiler tarafından bile antifaşizmin daha önce emsali görülmemiş biçimde ortadan kaldırılmasına götürecektir.
İkinci Dünya Savaşı’nın tarihi teatral bir “moralite” oyunu değildir. Winston Churchill, İngiliz imparatorluğunu savunurken büyük bir Hitler karşıtıydı; Claus von Stauffenberg gibi saygın bir Alman direniş figürü Polonyalıların köle olarak çalıştırılmasını ve Hitler’in bölgesel fetihlerinin savunulmasını destekledi.[5] Bu konuda daha da motive olanlar, komünist direniş savaşçılarının faili olduğu haksız kıyım örneklerini kesinlikle bulabilirler; bu önergede belirtilmeyen Kızıl Ordu -ve sınırlı ölçüde olsa da- Batılı birliklerin faili olduğu toplu tecavüzler gibi suçlar da var.
Bu gerçekler, uygun bir tarihsel araştırmayı hak ediyor ki nitekim öyle olmuştur. Gerçeklerin yapmadığı şey, ırk savaşını, fetihleri, kadınların ve azınlıkların köleleştirilmesini ve teslimiyetini açıkça destekleyen ideolojilerin tarihini relativize etmektir. Avrupa Parlamentosu’nun komünizmi ya da genel olarak “radikal ideolojiler”i Nazizm ile mukayese etmesi işte ancak bunu yapabilir. Hiç kimse Polonya’daki savaş sonrası sosyalist rejimin dayattığı koşullarla mukayese ederek Holokost’un kötülüğünü anlatmaya çalışmaz. [Önerge ile] polemik suçlama kaçınılmaz biçimde karşı yöne, komünistlerin Nazilerden “daha iyi” olmadıkları iddiasına odaklanmıştır.
Solu Şeytanlaştırmak
Tarihsel cehaletinden ayrı olarak, Avrupa Parlamentosu’nun önergesi oldukça farklı bir amaç tarafından da motive edilmiştir: Meşru özgürlük savaşçılarının kimler olduğunu belirlemek. Önergenin destekçilerine bakıldığında, bu kategori Emmanuel Macron’dan Viktor Orbán’a kadar uzanmakta, neoliberalizmin ve NATO’nun sol kanat muhaliflerini ise dışarıda tutmaktadır. Orta ve Doğu Avrupa’daki ülkelerde “AB yardımıyla yürütülen reformlar ve sosyoekonomik kalkınma” ile birlikte NATO’ya “özgürlük” ve “Avrupa Ailesi”nin dayanak noktası olarak açıkça gönderme yapılması bu açıdan önemlidir. Burada, sadece genel olarak Avrupa projesi değil neoliberal yeniden yapılandırma yanında NATO da totaliterliğe karşı bir bariyer olarak tanımlanmaktadır.
1945’ten sonra çoğu demokratik ülke, faşizmin ya da Nazi partilerinin yeniden ortaya çıkmasını yasakladı. Ülkeden ülkeye değişmekle birlikte, eski rejimin çalışanları az çok tasfiyeye uğradılar. Doğu Bloku’nun çökmesinin ardından ise bu süreç Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda komünist partilerin yasaklanması şeklinde taklit edildi. Bugün Stalinist tehdit tümüyle bir hayal olduğu hâlde Salvini, Orbán ve Kaczyński gibiler kendilerinin faşist olduğunu inkâr ederken totaliterlik karşıtlığını solu lanetlemek için kullanıyorlar.
Owen Hatherley, “Totaliterliğin Mirası” (Heritage of Totalitarianism) başlıklı güçlü makalesinde Macar Stalinizmi için bir nevi anıtlar “mezarlığı” olan Budapeşte’deki Memento Parkı’nı hatırlatır.[6] Burada, 1956 devrimi sırasında Stalin heykelinden kesilmiş çizmeler, fakat aynı zamanda Sovyet savaş anıtları hatta İspanya’daki faşizmle mücadele etmeye giden Enternasyonal Tugaylar’a, sosyal demokratlara ve komünistlere yönelik övgüler de var; bugün hepsi de totaliter olarak lanetleniyor. 1989’da Orbán, 1958’de infaz edilen komünist lider İmre Nagy’yi Sovyetler Birliği’ne karşı durduğu için yüceltti. 2018’de ise İmre Nagy’nin heykelini totaliterliğin bir başka anıtı olarak yıktırdı. Eğer komünizm gerçekten Nazizm’e denk olsaydı bu, daha çok Schindler’in Listesi’nin kopyalarının yakılması gibi bir şey olurdu.
İşte bu yüzdendir ki Avrupa Parlamentosu’nun totaliterlik karşıtı önergesine karşı olmak, Stalinizmi savunmak, Katyn Kıyımı gibi suçları inkâr etmek ya da Molotov-Ribbentrop Paktı’nın sadece bir barış anlaşması olduğunu iddia etmek değildir. Bu önergeye karşı durmak, Rusya’yı kötü gösterebilmek için Holokost’un basitçe relativize edildiği tarihin sığ siyasal amaçlar için düşüncesizce yeniden düzenlenmesine karşı durmaktır. Liberaller, demokrasimizi zayıflatmaya çalışan Orbán ve Salvini gibi figürlerin iddialarına karşı “gerçekler”in yanında durduklarını sıkça söylemekten hoşlanırlar. Bu iddialarında gerçekten samimi iseler aşırı sağcı tarih vizyonunu reddederek işe başlayabilirler.
David Broder
Çeviri: Muhsin Altun
Yazar David Broder, Fransız ve İtalyan komünizmi konusunda uzman bir tarihçidir.
Dipnotlar
[1] “La nation qui a le plus contribué à la défaite de l’Allemagne” [Almanya’nın yenilgisine en fazla katkı sunan ulus], IFOP.
[2] Joint Motion For a Resolution, 18.9.2019, Europarl.
[3] Primo Levi, “La differenza tra Auschwitz e i Gulag”, 17 Nisan 2017, Lastampa.
[4] Debbie White, “Andrew Leverage”, 22 Eylül 2019, The Sun.
[5] Hans Kundnani, “Valkyrie: Stauffenberg a Hero? I Don’t Think So”, 27 Ocak 2019, Prospect.
[6] Owen Hatherley, “On The Heritage of Totalitarianism”, 4 Mayıs 2018, New Socialist.

Neden Irkçı Değiliz?

Kara Panter Partisi, Siyah ırkçısı bir örgüt değildir. Esasında, ırkçı bir örgüt değildir. Irkçılığın nereden kaynaklandığını anlıyoruz. Partimizin Savunma Bakanı Huey P. Newton, her türden ırkçılığa karşı durmamızı öğretti bize. Partimiz, Beyaz Amerika'da önemli ölçüde yok olan ırkçılığı ve Siyah topluluk içinde Siyah ırkçısı felsefeye sahip fakat küçük kültlerin filizlendiğini görmektedir.
Kara Panter Partisi, Beyaz ırkçısı Ku Klux Klan yahut sözde “yurtsever” Beyaz vatandaşlar tarafından kurulmuş olan ve Siyahlardan sırf Siyahların deri rengi nedeniyle nefret eden herhangi bir örgütün derekesine düşmeyecektir. Bazı Beyaz örgütler diyor ki “Biz Siyahlardan nefret etmiyoruz. Aslında biz, Siyahların şunu ya da bunu yapmasını istemiyoruz, bunu yapmalarına engel olmak istiyoruz.” Bu, aşağılık bir demagojidir. Bunun temeli, her şeyi, özellikle de bedeni tabulaştıran eski ırkçılıktır. Siyah insanın zihni, sosyal çevresi tarafından, köleliğe maruz kaldığı yıllarda ve sözde Özgürlük Bildirgesi'nden sonraki yıllarda da, yozlaşmış sosyal çevresi tarafından esir edilmiştir. Siyahlar, Hispanikler, Çinliler, Vietnamlılar; gook, spick, nigger ve bunun gibi nice aşağılayıcı isimlerle anılmıştır.
Kara Panter Partisi'nin esasında yaptığı şey, bu iktidar yapısına karşı tüm halka ve çeşitli örgütlere bir ittifak çağrısıdır. Domuz olan, pislik olan bu iktidar yapısıdır, halkı soyan bu iktidar yapısıdır; tamahkâr ve demagog hâkim sınıf elitlerinin, sömürülerini devam ettirebilmek için bize karşı ileri sürdüğü domuzlar, bu iktidar yapısının sürdürülmesidir.
Dünya çapında tecelli eden kapitalizmin yani emperyalizmin, aynı zamanda burada, birçok farklı halka karşı Amerika'da da tecelli eden emperyalizme karşı, birer insan olarak, günümüzdeki entegrasyon türünden yanlış kanılara karşı durmanın gerekliliğini vurguluyoruz.
Eğer insanlar bütünleşmek, entegre olmak istiyorlarsa ki önümüzdeki elli ya da yüz sene içinde bunun olacağını varsayıyorum, bu onların meselesidir. Fakat şu an önümüzdeki sorun, kapitalist sömürüsünü devam ettirmek için ırkçılığı kullanan hâkim sınıfın sistemidir. Siyahları da, özellikle üniversiteden çıkanları ya da elit olanları, Ku Klux Klan'a ya da başka bir Beyaz ırkçı örgütün pratiğine paralel şekilde, bir Siyah ırkçılığına sevk ediyorlar.
Şurası açık ki ateşe ateşle karşılık vermek ancak yangını büyütür. Ateşe suyla karşılık vermekse en iyi yoldur, çünkü su, ateşi söndürür. Su, halkın, kendisini bu ahlaksız ve şiddet dolu canavara karşı, dayanışma ve birlik içinde savunmasıdır. Bir kişi için iyi olan, hepimiz için iyi olamaz. Kapitalist hâkimler için iyi olan, halk kitleleri için iyi olamaz.
Biz, Kara Panter Partisi olarak, kendimizi bir ulusun içindeki ulus olarak görüyoruz. Fakat bu anlayış kesinlikle ırkçılıktan kaynaklanmıyor. İnsanlar olarak ilerleyebilmemizin ve yeryüzünde diğer insanlarla birlikte yaşayabilmenin gerekli olduğundan bahsediyoruz. Irkçılığa ırkçılıkla cevap vermiyoruz. Irkçılığa dayanışmayla cevap veriyoruz. Sömürücü kapitalizme Siyah kapitalizmiyle cevap vermiyoruz. Kapitalizme sosyalizmle cevap veriyoruz. Ve emperyalizme daha fazla emperyalizmle cevap vermiyoruz. Emperyalizme proleter enternasyonalizmiyle cevap veriyoruz. Bu ilkeler Parti için oldukça işlevseldirler. Bu ilkeler pratiktir, insancıldır ve gereklidirler. Bu ilkelerin halk kitleleri tarafından anlaşılması gerekmektedir.
Silahlarımızı kullanmıyoruz, silahlarımızı asla gidip bir Beyaz mahallesinde Beyazları vurmak için kullanmadık. Sırf kendi programımızı uyguladığımız için, haksız bir şekilde gelip bizi öldürmek isteyenlere karşı kendimizi savunuyoruz. Bunlar, ister siyah olsun, ister mavi, ister yeşil, ister kırmızı. Neticede insanların, geçmişteki pratiklerimizden de görüleceği üzere, bizlerin ırkçı bir örgüt değil fakat ilerici devrimci bir parti olduğumuzu göreceğini sanıyorum.
Mücadeleyi çeşitli etnik farklılıklarla bulandıran kişiler, yoksul Beyazların, yoksul Siyahların, Hispaniklerin, Kızılderililerin, yoksul Çinlilerin ve Japonların ve en genel anlamıyla işçilerin sömürüsüne tabi olanlar ve bu sömürüyü devam ettirenlerdir.
Irkçılık ve etnik farklılıkları kullanarak onları kontrol edebilme sayesinde bu ülkedeki iktidar yapısı, işçilerin üzerindeki sömürüsünü devam ettirebilmektedir. Bu iktidar yapısının hedefi, halkı bölüp yönetmektir. Bunlar, devleti istila etmiş olan tamahkâr, demagog domuzlar ve farelerdir; esasında çok küçük bir azınlık olan hâkim sınıftır. Hâkim sınıf ve onların fino köpekleridir, dalkavuklarıdır, Tom Amcaları ve onların Siyah ırkçılarıdır, kültürel milliyetçileridir. Hepsi de hâkim sınıfın uşaklarıdır. Bunlar, ırkçı tutumlarını kalıcılaştırıp ırkçılığı halkı bölmek için kullanmak suretiyle iktidar yapısını koruyanlar, ona yardım edenlerdir. Aslında gerçekte bunları yapan, işçileri, emekçileri sömüren, onları baskı altına alan ve azınlık olan hâkim sınıftır.
İşimiz olsun olmasın, hepimiz emekçi insanlarız. Birliğimiz, hayatın pratik ihtiyaçlarına, özgürlüğe, mutluluk arayışına dayanmalıdır, tabii bunlar birisi için bir şey ifade ediyorsa. Birliğimiz, halkın yaşayabilmesi ve kendi kaderini tayin edebilmesine, mevcut sorunları çözümlemeye dayanmalıdır. Yani esasında bu, bir ırk savaşı değildir. İnsanları bu konuda hızla eğitiyoruz. Bize göre bu, bir sınıf savaşıdır, proletaryayla yani işçi sınıfı kitlesiyle azınlık olan hâkim sınıf arasındaki bir savaş. Her renkten emekçi insanlar, sömürücü ve baskıcı hâkim sınıfa karşı birleşmelidir. Üzerinde tekrar vurgu yapmama izin verin, bizim savaşımız bir ırk savaşı değil, sınıf savaşıdır.
Bobby Seale
[Kaynak: Seize The Time: The Story of Black Panther Party, Black Classic Press 1991, s.90-93.]

Şehir Gerillası Savaşı ve IRA

İlk evre, halkta sınıf bilincini oluşturmak. Sendikalar ve gençlik yapılanmalarıyla sınıf kavgasına toplumu hazırlamak, sosyalist sistemin halkın çektiği acılara son verecek tek kurtuluş yolu olduğunu özümsetmek. İlk evre tüm uluslarda hayata geçirilmiştir, komünist parti, yahut kurulan sol sosyalist partiler çatısı altında sınıf kavgası parlamentarizme taşınmış seçimlerle başa gelme gafleti gösterilmiştir. Şili’de Salvador Allende ile seçimlerde zaferle çıkılsa da faşist askerî darbe ile devrilmiş, binlerce devrimci katledilmiştir. Sonuç her yerde başarısızlık olmuştur.
İkinci evre daha sert bir süreç olan silâhlı mücadele ile oligarşik devleti yıkmak. Bu süreç, zor ve bir o kadar acılarla doludur. Siyasi sürecin kaderlerine etki etmediğini gören, halklarının kurtuluşu için yanıp tutuşan gençler emekçiler çözümü silâhlı savaşta bulurlar. Nitekim doğrusu da budur.
Bir kurşun bin sözden daha etkilidir düşman üzerinde. Ama ordulaşmayan, kurtarılmış bölgeleri olmayan çekirdek yapılı örgütler, halk savaşımında ayak bağı olup sonunda devrim ateşini taşıyan yürekleri yok etmiştir. Bu tarz çekirdek yapılı örgütler ve oluşumlar içerisine sızan ajanlar, davayı farklı boyutlara taşıyarak devrimin vicdanına sığmayan terör eylemleriyle halkın sol sosyalist kavgadan ikrah etmesine sebep olmuşlardır.
Bir ve ikinci evre devrim mücadelesinde mecburidir. Bu iki evreyi oluşturan örgütler büyük kazanımlar elde etmiştir, Zapatistalar gibi Hizbullah gibi IRA gibi. Mücadeleyi kendilerini güvenli hissettikleri yerde başlatarak genele yayan ve yaymaya çalışan bu örgütler, her türlü saldırıyı büyük bir özveri ve cesaretle püskürtüp varlıklarını daimi hâle getirmişlerdir.
Şehir gerillası, kır gerillasına oranla daha tehlikeli ve zorlu bir savaş sürdürür. Kır gerillası açık arazide savaşır. Kaçıp saklanacağı alanlar çoktur, savaşı istediği noktada başlatabilir, düşmanına zorlu ve tehlikeli gelir. Şehir gerillası ise belli bir noktanın dışına çıkamaz, yakalanma ve baskın endişesi çoğu kez militanları inisiyatif almaya yöneltir, bunun sonucunda yapılan eylem beklentiyi karşılayamaz ve bu da oluşuma büyük bir zarar verir. Şehir gerillası ki ordu bağlantısı yok ise RAF, Kızıl Tugaylar, THKO gibi üniversiteli, felsefi değerler ile hareket eden bir yapının üyesiyse hazin bir sonla karşılaşır. Çünkü karşısında binlerce eğitimli ve donanımlı asker ve polise karşı bir avuç bomba ve silâhla zaferi gerçekleştirmesi akla izaha sığmaz.
IRA (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) Kuzey İrlanda’yı İngiltere işgalinden kurtarmak için bambaşka bir strateji geliştirdi. Kendi güvenli bölgesi olan ve çok sert ahlaki kuralları olan IRA yoldaşlarında en ufak bir zayıflığa dahi tahammülü olmayan gelenekçi bir örgüttü. 1969’da ilk çatışmalar başladığında IRA sokak savaşı veriyordu. 8 Mart 1973’e gelindiğinde IRA kabuğunu kırmış, bölgesinden çıkarak düşmanın inine girmiştir. IRA İngiltere’de asker ve polis merkezlerini değil sistemi besleyen kuvvetleri, finans merkezlerini hedef aldı. Dünyanın ilk topyekûn bombalı araç saldırıları ile İngiltere’ye kâbus oldu. Bomba yüklü araçları finans şirketlerinin önüne park edip gecenin bir yarısı etraf tenha iken patlatarak sivil kaybı yaşanmamasına özen gösterdiler.
Dünyanın en büyük emperyal devleti, bombalı araç saldırıyla baş edemedi ve IRA ile barış masasına oturdu. IRA yeni stratejik şehir savaşıyla sivil ve gerilla kaybı yaşanmadan başarının yolunu buldu. Şiddeti kendi yörüngesine alarak düşmanının kalbini durdurma noktasına getirdi.
Ülkemizde sözde devrimci olarak kendilerini tanımlayan örgütler, NATO üslerini görmezden gelirken, feodal düzeni ağızlarına almazlarken, sermaye baronlarının emekçilerin yaşamlarına pranga vurmasına seyirci kalırken, emekçilerin çocuklarından oluşan bir orduyu “halk düşmanı” ilân edip eylemler düzenlemesinin bir tek açıklaması vardır: devrimi halktan uzak tutarak, kapitalistlerin varlıklarını sağlama almak.
Bugün ülkemizde kendilerini sol sosyalist olarak tanımlayan örgütlere, kişilere bir bakın, hangisi gerçek devrimci, hangisi eylem insanı, hangisi Denizler, Mahirler, İbolar gibi kendilerini halkına, ülkesine adama cesareti gösterebilir? Devrimci olmak, büyük bir vicdan ve yüreklilik gerektirdiği gibi akıl ve kurnazlığa da ihtiyaç duyar. IRA gibi davasına sadık, yoldaşlarını düşmanına yem etmeyen üretken oluşumlar kavgayı zafere taşırlar. Nitekim bize de böylesi bir oluşum gerekli.
Can Şahin

Gayrinizami Harp

Bugün tüm sol sosyalist hareket, ülkenin din sebebiyle ilerlemediğine, en ufak sorunun bile dinden kaynaklandığına dair egemenlerin ortalığa yaydığı yalana örgütlenmiş durumdadır. Buna göre, sömürü ve zulüm kaynaklı her mesele, esasen dinle alakalıdır. Din eleştirisi, sömürü ve zulmün perdesi hâline gelmiştir. “Her meselenin kaynağı dindir” iddiası, sömürenlere-zulmedenlere aittir. Sol, bu yalana örgütlenmeye mecburdur.
Çünkü o, ilk varolduğu, ilk doğduğu günü borçlu hissettiği güçlere diyet ödemektedir. Sol, kendisine yaşama imkânı verenlere borçludur, o borcu ödemeye mecburdur. Egemenler, sola ancak dinle mücadeleleri bağlamında yaşama şansı vermişlerdir ve sol örgütlerin şefleri buna göre istihdam edilmektedirler. Tepedeki kadrolar açısından solun devrim, sosyalizm gibi bir ufku-menzili hiçbir zaman olmamıştır, olanlar öldürülmüştür. Varmış gibi görünen örgütler, aldatmacadan, riyadan başka bir şey değildirler.
Yetmişlerin sonunda, onca güce rağmen ellerindeki sendikaları ve komiteleri sınıf düşmanı olan CHP’ye bu nedenle teslim etmişlerdir. Şaşılacak bir şey yoktur. Sadece CHP’nin dışına çıkması muhtemel kitleler toparlanmış, çitlenmiştir. Bu, gayrinizami harbin bir gereğidir.
* * *
Türkiye, Kürd’ün, Müslüman’ın, sosyalistin kanı-teri üzerine kuruludur. Türkiye’de devlet, bu üç unsurla yürütülen savaşın bir ürünüdür. Bu savaşta devlet, bazen Kürd’ü Müslüman’a ve sosyaliste; bazen Müslüman’ı Kürd’e ve sosyaliste; bazen de sosyalisti Müslüman’a ve Kürd’e karşı kullanmıştır. Ortalıkta görülen isimler, bu savaşın neferleridir.
Dolayısıyla bugünlerde sosyal âlemde gezdirilen Banu Avar videosu yanlış anlaşılmaktadır. 2005’te Kırgızistan’daki Hemşinlilerle yaptığı röportajda Banu Avar, anlaşılanın aksine, kendince Sovyetler’e sahip çıkmakta, Sovyet eleştirilerini alaya almaktadır. Onun aklındaki Sovyet, kendi devletiyle rabıtalıdır.
Avar’ın sahip çıktığı Sovyetler’le bugün bazı sol örgütlerin sahip çıktığı Sovyetler, özünde aynıdır. Burada Türkiye Cumhuriyeti ile kurulan ilişkiler esastır. Devletle ve devlet üzerinden kurulmuş bir bağ söz konusudur. Halkı ezileni hor gören, küçümseyen bir tür solculuk, Sovyetler’le ve sosyalizmle ancak devlet dolayımıyla ilişki kurabilmektedir.
Banu Avar kadar Sovyetler'e sahip çıkan sol örgütler, ister istemez, Kürd’e ve Müslüman’a karşı yoğrulmuş olan mayalarından kurtulamamaktadırlar. Gayrinizami harp kesintisizdir, süreklidir. Roller ve modeller değişir ama özünde devletin bekası esastır. Devlet yeri geldiğinde sosyalist de olur, TKP kurar, başka sosyalist çizgilere çit çeker. Aslında Yozgat’taki polisleri görüp “bu ülkeye İslamofobi şart” diyen solcu, devleti analiz etmeyi istemez, istese kendisinin de devletin parçası olduğunu görecektir.
* * *
Bir genç, Fikret Başkaya’nın Paradigmanın İflası’nı okuyor ve yazarın bazı yerlerde "İslamcılar gibi düşündüğünü" söylüyor. Oysa o metin, biraz da solun İslamî itiraza ait argümanları onun elinden almak içindi. Dönemine aitti. Aynı durum, Yalçın Küçük’ün sabetayist avcılığı üzerine kurulu kitapları için de geçerli. Sol aydın, devletten izinsiz, devleti görmeyen hiçbir şey üretemez.
Sol, nerede nasıl nefes alacağını iyi bilir. Bir başka düzlemde “ah şu Rum, Ermeni, Yahudi sermayesi kalsaydı ne çok özgür olurduk” diyen yağmacı kesim de aynı yerde nefes alır. O da ağır bir din kütlesi tarif eder ve ilerlemenin o sebeple mümkün olmadığını söyler. Bugün Sivas gibi yerlere gittiğinizde Ermeni altınları ile ilgili hikâyelere sıklıkla rastlarsınız. Ermeni hakları peşinde koşan solcuların o altınların peşinde koşan hazine avcılarından hiçbir farkı yoktur.
* * *
Devlet, bir yandan bazı Alevi isimleri İran’a götürür. İran’la kurulan ilişkilerde bu kişileri vitrine yerleştirir, ama aynı zamanda bir yandan da bazı Alman Alevilerine “İran, Alevileri asimile ediyor” diye kitap yazdırır. Devlet, bir yandan tarikatlara yol açar, bir yandan da bazı sol örgütlerin ve gazetecilerin eline tarikatlarla mücadele bildirileri tutuşturur. Gayrinizami harp kesintisiz sürer, sürmek zorundadır.
Neticede sol, devlet içinde, devletle ve devlete göre nefes alıp verebileceğini bilir. Tarih ve toplum düzleminde başka bir arayış içerisine giremez. Bulduğu kanalları illaki devlete bağlar, görevi budur. Sol, ondaki burjuvaziyle ve devletle mücadele edilmesine asla izin vermez. Aslında Avrupa ve ABD kapılarında örgütlenen devletle Yozgat’taki karakolda örgütlenen devlet, aynı devlettir. Bugün Avrasyacıymış gibi yapan solcular ne kadar Avrasyacı ne kadar Amerikancıdır, tartışmalıdır. Liberal-milliyetçi kavgası, devlet içre bir tartışmadır, ezilenleri-işçileri kesen bir yanı yoktur.
* * *
Biri bir sabah kalkar, “sosyalistlerin HDP’de ne işi var?” diye bir tartışma başlatır ama sonra ekmeğini en fazla o HDP üzerinden kazanır. Bu tartışma bir bakıma bir pazarlık olarak iş görür, gerisin geri eleştiri içerilir, çitlenir. Sonuçta sosyalistlerin HDP’deki varlığına dair tartışma basit bir internet gevezeliğiyle tüketilmiş olur, HDP de düzen de derin bir nefes alır.
Sol örgütlerin devrimle ve sosyalizmle ilişkisini bu küçük burjuva pazarlık tayin eder. Aynı pazarlık, Van depremi sonrası belediye başkanına küfredip bugün aynı belediyeye stratejik danışmanlık yapan solcuda da karşımıza çıkar.
Temsilî ve resmî bir ölçü olarak Altı Ok, ana ekseni verir. Dine karşı mücadele dâhilinde açılan alanla Kürd’e karşı açılan alan bazen kesişir. Özünde tüm teori ve pratik, Altı Ok denilen eksene göre şekillenir. Halkçılık bahsinde biraz aşırıya gidilir, ama gerisin geri o halkçılığa ricat edilir. Sırtlarında takılı kancalarla resmî ideolojiye kul olunur. Sanki birileri, Halkçılık, Devrimcilik veya Milliyetçilik reklâmı yapmak, o okları cilâlamak için solculuk oynamaktadır.
Çitleri aşacak, prangaları kıracak bir iradeye asla izin verilmez. Bugün birçok solcu, din ve millet konusunda suya sabuna dokunmayan, steril, havada asılı bir birey-özne üzerinden konuşmaktadır. Ellerini, çizmelerini kirletmemek isteyen solcular, döne dolaşa sömürenler-zalimler adına hareket ederler.
* * *
Hüseyin Mürüvvet, geçen yüzyılın başlarında Güney Lübnan’da dünyaya geliyor. Küçük yaşta din âlimi olarak yetiştirilmek üzere Necef’e gönderiliyor. Buradaki siyasi gelişmelerin etkisiyle Irak Komünist Partisi ile tanışıyor. II. Dünya Savaşı sonrası yaşanan bir isyanda komünist arkadaşları idam ediliyor ve Irak’taki tecrübeleri üzerinden 1951’de komünist oluyor. Ülkesine gelip Lübnan Komünist Partisi saflarına katılıyor.
Kendisini ve kendi imajı üzerinden inşa ettiği ülkesini Ortadoğu bağlamından çıkartmayı ilericilik, devrimcilik zannedenlerin bu tür hikâyelerden bir sonuç çıkartması mümkün değil.
Aynı kişi, hem Kızılay’a gidip kirli iğnelerle kendisinden kan alınmasına izin veremeyeceğini hem de Suriyelilerin ülkeyi kirlettiğini söyleyebiliyor ve bu kişi, kendisini “sosyalist” olarak tanımlıyor. Bu beden-ülke tasarımının devlet kaynaklı olduğunu görmek gerekiyor.
İlgili tasarımın Hüseyin Mürüvvet gibi isimleri örgütlemesi mümkün değil. Sol, bu isimleri ancak sudan çıkmış balık olduğu vakit kovasına atabiliyor. Bunun da sınıf mücadelesine bir hayrı olmuyor.
Eren Balkır
20 Eylül 2019

Robert Mugabe

Altı yıl önce Batılı gazeteler, Güney Afrikalı ulusal kurtuluş kahramanı Nelson Mandela’yı sitayişle anarken başka bir kahramanı, Robert Mugabe’yi karalamakla meşguldü. Hatta bir gazete, Mugabe’nin Zimbabwe ekonomisini iflasın eşiğine sürüklediğinden bahsediyordu.
Mandela ve Mugabe, Afrika’nın güneyinde siyahları beyaz idaresinden kurtarma mücadelesinin önemli isimleriydi. Peki Batı, Mandela’ya neden şükranlarını sunarken Mugabe’ye küfrediyor? Mandela, “iyi” bir ulusal kurtuluş kahramanı olurken Mugabe neden kötü ilân ediliyor?
Bunun sebebi, Güney Afrika’da yürürlüğe konulan kurtuluş projelerinin Batı’nın ekonomik çıkarlarını tehdit etmemesi ama Mugabe’nin Zimbabwe’sinin tehditkâr bulunması.
Medyada karşılık bulan propagandaya göre Mandela demokratik olduğu için iyi biriydi, lâkin Mugabe kötüydü çünkü o “otokratikti.” Oysa bu lafların yüzündeki yaldızı aldığımızda karşımıza Batı’nın ve beyaz elitlerin ekonomik çıkarları çıkmaktadır.
Güney Afrika’da toprak mülkiyeti konusunda hâlen daha hâkim unsur, ırk ayrımcılığı döneminde olduğu gibi, beyazlar. Toprakların yeniden dağıtımı süreci en iyi hâliyle kaplumbağa hızıyla ilerleyebildi. Zimbabwe’de ise toprak beyaz yerleşimcilerden alınıp siyah çoğunluğa verildi. Bugün Güney Afrika ekonomisi, beyazların ve Batı’nın hâkimiyeti altında. Mugabe ise ülkesinde ekonomiyi yerlileştirmeye, doğal zenginlikleri ve verimli varlıkları ülke halkının ellerine teslim etmeye dönük adımlar attı.
Batı, Mugabe’yi daha çok Batılı şirketlerin elindeki madenleri millileştirme planı sebebiyle şeytanlaştırdı. Bu plan uyarınca Batı’daki bir avuç zengin yatırımcı, ülkenin madenleri konusunda sahip olduğu aslan payını elinden çıkartmak zorunda kalacaktı. Batı medyasına göre, kendi halkına ekonomisinde önemli bir yer tutan bir şeyin mülkiyetini vermek akla hayale gelmeyecek bir adımdı.
Buna karşılık Mandela, Güney Afrika madenlerinin millileştirilmesine dönük çağrılara kulak tıkadı ve ekonomisinin sağlam temellerde idare edilmesi için gerekli ilke olarak Batı ve beyaz hâkimiyetine onay verdi.
2013’te The Financial Times Güney Afrikalı lideri “Sahra-altı Afrikası’nın en büyük ekonomisinin güvenilen bir kâhyası olarak iş görüp katı bir para ve maliye politikası uyguladığı” için göklere çıkarttı. Çünkü Mandela, yabancı yatırımcıların kasalarına Güney Afrika madenlerinden ve tarımından elde edilen kârların akmasını, Afrika Ulusal Kongresi’nin madenlerin millileştirilmesini, toprakların yeniden dağıtılmasını öngören ekonomik adalet programının uygulanması ile beyaz elitlerin yoluna taş konmamasını güvence altına almıştı. Öte yandan millileştirme ve toprakların yeniden dağıtımı Mugabe’nin yegâne projesiydi.
Fakat Mugabe de Batılı işadamlarının çıkarlarını temsil ettiğini söylediği halkın çıkarlarının önüne koyup Mandela’nın uyguladığı katı maliye ve para politikasını benimseyince birden Batı’dan onay aldı ve sevilen bir ulusal kurtuluş kahramanı hâline geldi.
Gelgelelim bu sevginin ömrü fazla uzun olmadı ve Mugabe, başka bir yola girip toprak reformu programına destek olunca o sevginin yerini nefret aldı. Batı’nın Mugabe’ye yönelik aşağılayıcı tutumu, madenlerin kontrolünü halkın eline teslim edecek bir yerlileştirme programını yürürlüğe koyunca daha da sertleşti.
Neticede Mugabe, halkın ekonomik çıkarlarını savunan birine dönüşüp yabancı yatırımcıların ve beyaz sömürgecilerin güvendiği bir kâhya olmaktan çıkmasıyla birden kötü ve şeytanî bir figür hâline geldi. Sonrasında Mugabe, kurtuluş projesine gerçek anlamını kazandırıp halkına politik ve ekonomik egemenliği teslim edince Batı, buna ülkeyi aksi yöne dönmeye zorlamayı amaçlayan yaptırımlarla cevap verdi. Frantz Fanon’un da dediği gibi, “Bir sömürgeci ve emperyalist güç, bir halka bağımsızlık vermek zorunda kalırsa o emperyalist güç ‘bağımsızlık mı istiyorsun? Al bağımsızlığını da açlıktan geber” der.
Batı’nın açtığı ekonomik savaş Zimbabwe ekonomisini kaosa sürüklediğinde Batılı gazeteler, ekonomik güçlüklerin Mugabe’nin “yanlış yönetimi”nin birer sonucu olduğunu söylediler ama asla ABD’de çıkan finansal yardım alınmasına mani olan, ekonomik gelişimi durduran Zimbambe Demokrasisi ve Ekonomisinin Islahı Kanunu’na dönüp bakmadılar. Bu, Nazi işgali ve savaşın yol açtığı yıkımdan ziyade II. Dünya Savaşı sonrası mahvolan Sovyet ekonomisi konusunda sosyalizmi suçlayan yaklaşımları andıran bir yaklaşımdı. Batı medyası, bağımsızlığını elde etmiş Üçüncü Dünya hükümetlerine aynı standardı uyguluyor, yaptırımlara maruz kalan bir ülkedeki ekonomik güçlükleri yaptırımlara değil de yanlış yönetime bağlıyordu. Bu uygulamaya Venezuela’da da rastlıyoruz. Petrol zengini ülkedeki ekonomik sıkıntı, Batı medyasında ABD’nin Carakas’ın orta yerine bıraktığı, ekonomik savaş olarak imal edilmiş atom bombası dikkate alınmadan ele alınıyor.
Demokrat-otokrat karşıtlığı, esasen propaganda amaçlı bir icat. Batılı hükümetler ve medya, Batılı şirketlerin çıkarlarını koruyup destekleyen liderleri meşrulaştırıp kendi halkının çıkarlarını koruyan ve destekleyen, halkının gelişimiyle ilgili ihtiyaçlar üzerinde duran Castro, Kim Jong Un, Maduro, Xi Jinping ve Mugabe gibi liderleri şeytanlaştırmak için bu icadı kullanıyor.
Mugabe’nin toprak reformunu gereken hızda yürürlüğe koymadığından, ekonomiyi yeterince yerlileştirmediğinden tabii ki söz edilebilir ama bu noktada bu tür adımlara karşı olan Batılı hükümetlerin gücünü de dikkate almak gerekir. Öte yandan onun gerçek bir ulusal kurtuluş kahramanı olmadığını kimse söyleyemez. O, kendi ülkesinin yabancıların kontrolünde bulunduğunu, sözde bağımsızlığın sadece yerleşimci azınlığa mahsus olduğunu görmüş bir isimdi.
Stephen Gowans
6 Eylül 2019

Vahiy mi Devrim mi?

Son dönemde ev hizmetlisi olarak çalışmak için Güney Afrika’dan Kuveyt’e gidenler, birçok dindarın manevi ve ahlâkî açıdan yaşadığı iflasa tanıklık ediyorlar.
Yıllar önce Abdullah Esau isimli bir dostum alaycı bir ifadeyle şunu söylemişti: “En azından bizim ev hizmetlilerimiz, ahiret günü ‘bize kimse sünneti öğretmedi’ diyemeyecek. Hepsini yerde uyumaya, yemek artıklarını yemeye mecbur ettik.”
Polis beni ilkin lisede gözaltına aldı. Irk ayrımcısı rejimin ünlü güvenlik şubesi amiri Spyker van Wyk, bana o günlerde öyle bir şey söylemişti ki o söz uzun zaman aklımdan çıkmadı. Gençlik Eylemi isimli lise örgütünün parçası olduğumu gayet iyi bilen amir bana neden uzun cübbeler giymediğimi sormuştu. Ben de o noktada uzun cübbelerin polisin ilgisini neden çektiğini merak etmiştim.
Öte yandan bunun iki seçenekten birine mahkûm olduğumuz bir hikâye olmadığına inanıyorum. Allah ile samimi ve yoğun bir ilişki kurabilen, Allah’ın yarattığı tüm insanları dert edinen, maneviyatı yüksek çok sayıda kişi tanıdım. Ayrıca adalet, merhamet gibi insanî değerlere sıkı sıkıya bağlı olan ve politik menfaatlerin kanlı sunağında canlarını feda etmiş birçok insan gördüm. Dolayısıyla kanaatimce politik riyakârlıktan başka bir şey vaat etmeyen yol ile maneviyatla ilgili hayaller satan yol arasında bir yol olmalı.
Burada esasen daha temelli, köklü bir mesele var: din ve politika ya da vahiyle devrim ayrıştırılıyor. Oysa politika, en geniş mânâda insanlık tarihinin seyrini ve o seyre şekil veren güç ilişkilerini tayin etmektir. Fikirler, politik sonuçlarına dair farkındalık ve bilinçten neşet etseler de asla politik bir boşlukta biçimlenmezler. Bu, bilhassa İslam için geçerli olan bir tespittir. Bu vasfıyla İslam, dini ve politikayı bünyesinde cem etmiştir, dolayısıyla ilk Müslümanların verdikleri mücadelelerin teolojik sorunların derinlemesine ele alınmasını zaruri kılması asla şaşılacak bir gelişme değildir. Kur’an, Kurtuluş ve Çoğulculuk (Oxford: Oneworld, 1997) isimli çalışmamda aktardığım üzere, ezilenlerin kurtuluş sürecinde teolojik kategorilere başvurmaları mümkündür, ayrıca politika sadece güçlülerin oynadığı bir güç oyunu değildir, o tüm insanî faaliyetlere açık olan, kapsayıcı bir kategoridir. Bu mânâda politika, herkesin iştirak ettiği, güç temelli bir gerçekliktir. Tarihin oluştuğu bu süreçte din ve hayat, maneviyat ve politika arasındaki ayrımlar ortadan kalkar, tüm insana dair çaba ve gayretler onurlu ve hür hayatı yaşamak için hasredilirler.
Din olarak İslam bir hayat tarzıdır, nûsuklarsa dinin birer parçasıdır. Nûsuklar önemlidir ama asla bütünü ifade etmezler, gene de birer parçadırlar. Eğer ibadetimiz, hayatlarımıza ve insanların ızdıraplarına dokunmuyorsa o noktada dinin karar alıcıların bu adil olmayan sosyo-ekonomik yapılar dâhilinde teşvik edecekleri, güvenli birer parçası hâline gelirler. İslam dünyasında budünyayı ötedünyadan ayrıştırma teşebbüslerinin tek bir gönül telini bile titretmesi mümkün değildir.
Birçoğumuz, Müslüman militanların bu bağlantıyı bir biçimde istismar ediyor oluşunu nefretle karşılıyoruz. Oysa bu bağ, Ku’ran’da gayet sağlam bir biçimde kurulmuştur. Örneğin Maun suresi, yoksulun karnını doyurmayıp yetimlere kötü davrananları dini inkâr edenler olarak tarif etmek suretiyle dine dair ilginç ve farklı bir anlayış sunmaktadır. Bu sureden de görüleceği üzere din, Tek Tanrı’ya ibadet etmekten daha fazlasıdır, o aynı zamanda başkalarının çilesi ile ibadet arasında bağ kurmaktır.
Bu bağ Kur’an’da birçok kez karşımıza çıkar. Örneğin Kasas suresinde aktarıldığı biçimiyle Hz. Musa Medyen’de sürgünde iken Şuayb ismindeki yaşlı bir adam O’nu işe alır ve işe alma şartlarını aktardıktan sonra “Sana fazladan yük yüklemek istemem. İnşallah beni sâlihlerden [erdemli kişilerden] biri olarak bulacaksın” der. Aynı şekilde Beled suresinde Allah “iki yol”dan bahsetmekte, zor yola çok az kişinin revan olduğunu söylemektedir: “O dik ve zor yol, köleleri azat etmek veya şiddetli bir açlık gününde ailendeki bir yetimin ya da yerde sürünen sefalet içerisindeki bir yoksulun karnını doyurmaktır.”
Birçok “dindar”, asıl güçlüğü bu bağı kurmada, başkalarına hizmet etmede değil, “politika” konusunda çektiklerini söyleyecektir. Benim buna cevabım şudur: Yoksullukla yoksulluğu, zulmü besleyen sosyo-politik yapılar arasındaki bağı göremeyen her türden dindarlık biçimi, o yapıların güçlenmesine katkı sunar, dolayısıyla suça ortaklık ederler.
Bugün yoksul olmak parasız olmaktan daha fazlasını ifade etmektedir. Karar alma yetkisinden mahrum olmak da yoksulluktur. Bilgiye erişememek, toplumun gerçeklerini bilememek, ötekileştirilmek, toplumun kıyısına savrulup atılmak da yoksulluktur. Bu sebeple bizim Dominique Lapierre’nin Mutluluk Şehri romanında Max isimli karakterin “Noel Baba’yı oynamak” diye tarif ettiği şeyin ötesine geçip kapımızı çalan, TV ekranlarında bize bakıp duran veya kavşaklarda arabamızın camlarını silmek isteyen çocuklara bir dilim ekmek vermek dışında şeyler yapmamız gerekmektedir. 27 Ağustos 1990’da şehid edilen Latin Amerikalı piskopos Dom Helder Camara’nın sözünü aktaracak olursak; yoksulların, açların karnını doyurduğum zaman benim bir aziz olduğumu söylüyorlar ama yoksulların neden yiyecekleri olmadığını, açların neden aç olduklarını sorduğum zaman da komünist olduğumu söylüyorlar.”  Dolayısıyla yoksulla, ezilenle dayanışma yolunu seçtiğimizde bizim adaletsizliği ve zulmü var edip onları sürdüren yapılara saldırmak zorunda olduğumuzu anlamamız gerekmektedir.
Neticede mesele, devrim ve vahiy arasında tercihte bulunmak veya politika yapıp yapmamak değildir, zira hepimiz zaten politika alanının içerisindeyiz. Mesele, bu bağlamda dinin politik amaçlar doğrultusunda kullanılıp kullanılamayacağı da değildir. Asıl mesele şudur: Hangi din kullanılacak, feodal ağanın dini mi yoksa köylünün dini mi? Ve bu din hangi amaçlara ulaşmak için kullanılacak, ümmet ve onun yegâne yurdu olan dünya için mi yoksa küçük bir sınıf adına sermayenin çıkarı için mi?
Ferid Esack
[Kaynak: On Being Muslim: Finding A Religious Path in the World Today, Oneworld Publications, 2004, s. 91-93.]

Jan Hus

Güney Bohemya’da doğan Jan Hus (1369-1415) Prag’daki üniversite ve kilise hayatının önde gelen isimlerinden biridir. Yazılarında John Wycliffe’in (1330-84) etkisi hemen hissedilmektedir. Hus’a göre kilisenin başı İsa Mesih’tir ve kilisenin tabi olduğu en yüce ölçüt de Tanrı’nın kanunudur, kutsal kitaplarda ve eski kilisede verilen öğretilerdir. Hus, rahiplerin suiistimalleri, günahların kilisece para karşılığı affedilmesi ve dinsel görevlerin satın alınması gibi ahlakî konulara ilişkin olarak önerilen reformu desteklemiş, bu ahlakî reformun papalığı da içerecek biçimde tüm toplumu kapsaması gerektiğini söylemiştir. Bu düşüncelerini De Ecclesia (1413) isimli, kilise öğretileri bilimi ile ilgili o önemli tez çalışmasında aktarmıştır. Kiliseye itaat, kilisenin otoritesi ve kilise dışı insanlara itaat ve onların otoritesi ile ilgili görüşleri, ölümünden sonra ihtilaflara ve ayrışmalara sebep olmuştur. Bunun dışında Hus, radikal bir toplumsal ve politik reformun gerçekleştirilmesini de talep etmiştir. Bu noktada özel mülkiyet hakkına itiraz etmiş, toplumdaki hiyerarşik formlara karşı çıkmıştır.
Bu görüşlerine bağlı olarak 1411 yılında Papa XXIII. John kendisini aforoz etmiştir. Constanza Konseyi’ne (1414-17) çağrıda bulunulduğu dönemde Hus temyize gitme hazırlığı içerisinde iken zındıklık suçlaması ile yüzleşmiştir. Suçlamaları kabul etmeyip görüşlerinden caymayan Hus, 6 Temmuz 1414’te kitapları ile birlikte yakılmıştır.
Onu asıl önemli kılan, ölümünden sonra yaşanan olaylardır. Bohemya’da şehit olarak görülmüştür. Prag hükümetini deviren Taborcu isyanları ilhamını Hus’un öğretilerinden almıştır. Taborcular, sonrasında komünizm ve kardeşlik üzerine kurulu yeni bir toplum inşa etmeye ve alt sınıfları biraraya getirmeye çalışmışlardır.
“İsimsiz Bir Keşişe Mektup”ta Jan Hus, Hristiyan geleneğinin özel mülkiyet karşıtı görüşünü yinelemektedir. Mektubun özel mülkiyet etrafında dönen tartışmaların yoğunlaştığı, kilise sayesinde zengin olan kişilere yönelik itirazların arttığı bir dönemde kaleme alındığını hatırda tutmak gerekmektedir.
***
İsimsiz Bir Keşişe Mektup
Selamet de inayet de Efendimiz İsa Mesih’tendir!
İsa Mesih’e iman etmiş sevgili kardeşiniz olarak yazıyorum bu satırları.
Özel mülkiyet konusunda tüm din adamları, bilhassa yemin etmiş olanlar için temel kural, Resullerin İşleri 2. Bap’ta geçen “Her şeyleri ortaktı” ibaresi gereği, her şeye ortak olarak sahip olmaktır. Mübarek Augustine ise kuralı şu şekilde dile getirmiştir: “Manastırlarda kalan herkesin uyması gereken emir şudur: Hiçbiriniz herhangi bir şey üzerinde hak iddia etmesin.”
Aynı şekilde Dialogus isimli çalışmasının üçüncü cildinin sonlarına doğru Gregory, kardeşi ve aynı zamanda keşiş olan Justinus’un üç duka altınıyla birlikte gübre yığınına atılmasını emretmiş, din kardeşlerine “paranız da sizinle birlikte yok olacaktır” demiştir.
Ayrıca Kural kitabında Aziz Benedict şunları söylemiştir:
“Bir şeyi almayı veya kendisine ait olan bir şeyi vermeyi kimse aklına getirmesin. Ne bir kutsal kitap nüshası ne bir kitabe ne de taş kalem, hiçbir şey. Kendi bedenleri veya iradeleri üzerinde kudret ve yetki sahibi olamayanlar için her şey ortak olmalıdır. Daha önce söylendiği gibi, kimse herhangi bir şey için ‘benim’ demesin.”
Kural kitabında Basil de benzer şeyler söylemektedir:
“Eğer bir şeye ‘benim mülküm’ derseniz, kendinizi Tanrı’nın elçisine ve Tanrı’nın sevgisine yabancı kılarsınız. Oysa o sevgiyi kelamı ile öğreten, ameliyle o sevgiyi gerçek kılan, dostlarının uğrunda hayatlarından geçtikleri, O’dur.”
Aziz John Cassian, Regula isimli çalışmasının dördüncü cildinde kutsal babaların öğretisi ile ilgili olarak Papa Castorius’a şunları yazmıştır:
“Başka manastırlarda hoş görülse de biz, bu kurala sıkı sıkıya bağlı kalınması gerektiği görüşündeyiz. Dolayısıyla kimse, herhangi bir şeye ‘benim’ dememelidir. Bu nedenle herhangi bir keşişin böyle bir şey demesi büyük bir suçtur: O benim kitabım, kitabem, kalemim, benim ceketim ya da benim harmaniyem diyemez. Dili sürçüp de böyle bir şey söylerse, bilerek ya da cahillik edip bu ifadeyi kullanırsa gerekli kefareti öder.”
Aziz Francis de Kural kitabında şunları söylemektedir:
“Küçük kardeşlerimiz hayatları boyunca şu kurala uymalıdır: Efendimiz İsa Mesih’in mülkiyetsiz, itaatkâr ve bakir yaşama ile ilgili o kutsal ilkesine uyun.”
Kural kitabının orta kısmında ise şunu söylemektedir:
“Kardeşlerim, hiçbir şeyi mülk edinmeyin, eviniz, bir yeriniz, hiçbir şeyiniz olmasın. Hacılar ve yabancılar olarak, bu dünyada yoksulluk ve tevazu ile Tanrı’ya hizmet edin, sadakanızı kendinize olan güvenle alın.”
Aynı konuyla ilgili olarak, mübarek bir isim olan Jerome Heliodorus’a yazdığı mektupta, mübarek Bernard Papa Eugenius için yazdığı kitapta ve mübarek Augustine din adamlarına verdiği vaazda Papanın Kararı isimli çalışmanın XII. Cildinin 1. Babında 17. Madde’de geçen ifadeyi yineler: “Tanrı’nın para kesesi vardı.” Aynı şekilde Augustine de De opere monachorum isimli çalışmasında aynı ifadeye yer verir. Bu cümleye Aziz Thomas’un Tractatus monachorum’unda rastlanmaktadır. Yerini tam olarak bilmemekle birlikte mübarek Bernard’ın şöyle bir şey söylediğini anımsıyorum: “Cebinde beş para olan bir keşişin ciğeri beş para etmez.”
Bu hocalarımız hiçbir şey öğretmemişse bile en azından her keşişin yeminine bağlı kalması gerektiğini öğretmişlerdir.
Hâsılı, başka bir yerde bu fikirle alakası bulunan bir kişi bulursan lütfen bana gönder. Başkeşişe de selamlarımı ilet. Bu mektubu sana getiren Andrew kardeşi tüm merhametinle kucakla. Eğer senin için de uygunsa Tanrı aşkına ona yardım et ki seninle kalabilsin.
Tanrı yolunu açık etsin!
Aklımda olan şeyleri yazıyorum sana. Başka bir şey gelirse aklıma bir süre sonra sana yazarım.
Jan Hus
28 Şubat 1412
Prag
[Kaynak: Radical Christian Writings: A Reader, Ed. Andrew Bradstock ve Christopher Rowland, Blackwell Publishers, 2002, s. 51 ve 54-55.]