Cemile Buhayrad

Cezayir Kurtuluş Mücadelesinin Sembolü
Cemile Buhayrad, birçokları tarafından yirminci yüzyılın en güçlü kadın özgürlük savaşçısı kabul edilir, ancak anlaşılamayan kimi nedenlerden ötürü bu beynelmilel kahraman hakkında çok az şey bilinmektedir. Esasında onun üzerine bir örtü örtülerek isminin unutturulmaya çalışıldığı açıktır.
Cezayir Kurtuluş Devrimi’ndeki rolü ile ilgili malumat oldukça önemli olmasına karşın üzerinde pek durulmaz. Oysa ondan görece daha az önemli ve ünlü başka özgürlük savaşçılarıyla ilgili ayrıntılı bilgi kaynaklarına ulaşmak mümkündür. Bu gerçekten de önemli bir meseledir, zira bu büyük Cezayirli kadının ismini alan herhangi bir caddeye ya da okula da rastlanmamaktadır.
Cemile’nin yakalanması ardından, yaşadığı dava sürecinde ve mahkûmiyeti boyunca bile Cezayir Devrimi’nin başarısı ve sonrasında sömürgeciliğe karşı silâhlı mücadele fikrinin desteklenmesi noktasında oynadığı hayatî rol göz önüne alınırsa onu göz ardı etme gayretlerinin nedeni daha iyi anlaşılır. Özgürlüğü uğruna mücadele ettiği ülkenin bile hakkında yeterli bilgi veremediği, bunun yerine diğer kişiler ile ilgili malumat verebildiği için nazikçe özür diliyor oluşu da üzücüdür.
Cemile’nin hikâyesi, 1930’da, Cezayirli bir yöneticinin Fransız temsilcisine hakaret etmesi sonucu Fransa’nın ülkeyi işgal etmesi ile başlar. Cezayirliler cesurca savaşırlar, ancak silâhsız ve sayıca çok azlardır. Takip eden beş yıl içinde ülkenin verimli topraklarına el konulur ve Fransız yerleşimcilere tahsis edilir. Bu yerleşimcilerin sayısı iki yüz elli bin civarındayken, Cezayirlilerin sayısı giderek azalmaktadır.
İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından birkaç yıl önce Fransa Cezayir’i Afrika’daki bir Fransız Eyaleti olarak topraklarına katar. Cezayirlilerin Fransızların bu adımına itiraz etmelerine rağmen, ülkedeki gençlik savaşta Fransa için savaşması amacıyla zorla askere alınır. Birçok genç bu uğurda ölür.
Cezayirlilere yönelik âdil olmayan muamelelerin (ki en sık tekrarlanan örnek, ekmeğin Avrupalılara, arpanın ise geri kalanlara ayrılmasıdır.) sonucu olarak aylarca süren bir dizi barışçıl gösteri düzenlenir. 15.000 kişi Mustaganim’deki caddelerde herhangi bir olayın yaşanmadığı protesto gösterileri düzenler. Ancak kısa bir süre sonra her şey değişir ve Fransız ordusu bu eylemlere karşı Setif’te toplu bir kıyım gerçekleştirir. 8 Mayıs 1945’te, Nazi Almanya’sına karşı müttefiklerin elde ettiği zaferi kutlamak amacıyla düzenlenen törende binlerce Cezayirli Setif’teki bir caminin yakınında toplanır ve yetkililerin izin verdiği barışçıl bir yürüyüş gerçekleştirir. Aynı zamanda o gün insanların alışveriş günüdür. Milliyetçi sloganlar atan kalabalığın üzerine birkaç dakika sonra Konstantin’den getirilmiş olan birlikler tarafından ateş açılır.
Kısa sürede bir katliama dönüşen olaylar sonrası caddeler ve evler cesetlerle dolup taşar. Tanıkların ifadelerine göre, lejyonerler bebekleri ayaklarından tutup kafalarını taşlara vurmuş, hamile kadınların karınları deşilmiş, askerler evlere saklanmış olan insanları katletmek amacıyla evlerin bacalarından el bombaları atmış, ağıtlarla ölülerini mezarlığa götürenler makineli tüfeklerle taranmıştır.
Bir tanığın aktardığına göre, Avrupalı yerleşimciler olaylardan çok korkmuş, sorumluların hepsinin vurulmasını istemişlerdir.
Katliam genişleyerek devam eder ve müteakip günlerde 45.000 Cezayirli öldürülür. Köyler top ateşine tutulmuş ve daha sapa mezralar savaş uçaklarınca bombalanmıştır.
Yavaşlığı yüzünden eleştirilere maruz kalan, defin işlemlerinden sorumlu bir albay başka bir subaya, “Onları benim gömdüğümden daha hızlı öldürüyorsunuz” der.
Setif ve daha birçok olay Cezayirlilere çok önemli bir ders verir: savaşmadıkları takdirde Fransızlar onlara özgürlüklerini asla vermeyecektir.
Cemile, tam da böylesi bir yakıcı gerçekliğin teşkil ettiği bir arka planda, 1935 yılında, orta-sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Bir Fransız okulunda eğitim görmüş fakat erkek kardeşinin iğvasıyla millî mücadeleye katılmıştır. O zamanlar Cemile, nadir rastlanan bir güzelliğe ve zekâya sahip, atılgan mizaçlı bir genç kızdır.
Devrim süresince Millî Kurtuluş Cephesi komutanı Sadi Yacef’in irtibat ajanı olarak çalışır.
Ayrıca bir ara Cezayir’in başkenti Cezayir’de silahlı eylemlerden de sorumlu olduğuna dair doğrulanmamış birçok rapor da bulunmaktadır.
1954-65 yılları arasında Cezayir devrimi Asya ve Afrika’yı sarsan, 2. Savaş sonrası sömürgecilik karşıtı mücadelelerin en güçlülerindendir. FLN'nin (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ilk eylemi, Cezayir’in doğusundaki Aures dağlarındaki Fransız kuvvetlerine karşı düzenlenen bir gerilla saldırısıdır. Bu olay, Fransızların Vietnam’da, Dien Bien Phu’da aldıkları yenilgiden sadece altı ay sonra gerçekleşir.
Sözkonusu yenilgi, Çinhindi’ndeki Fransız egemenliğinin sonu olur ve Fransızların sömürge imparatorluğunun dağılma sürecini hızlandırır.
Sömürge rejiminin bütün cephelerine yönelik silahlı eylemleri de kapsayan millî kurtuluş mücadelesi köylüler arasında yaygın destek bulur. Şehirlerde FLN kısa zamanda sağlam bir sempatizan kitle kazanır. Başkentte emekçilerin yaşadığı Kesba bölgesinde FLN’ye verilen destek çok yüksektir ve bu alan emperyalist güçler için yasak bölge haline gelir. Kitlesel bağımsızlık yanlısı gösteriler 1960 yılında Fransız yöneticilerine Cezayirlilerin kararlılığını ispatlayarak Cezayir şehirlerine hızla yayılır.
Fransa bu mücadeleye karşı modern ordusunun bütün silahlarını, NATO’dan da takviyelerle, seferber eder. Yedi buçuk yıl süren savaşta 400.000’den fazla asker -hava kuvvetlerinin üçte ikisi ve donanmanın yarısı dâhil- savaşta yer alır.
Uçakların, tankların ve deniz ablukasının yanı sıra Tunus ve Fas sınırlarına elektrikli bariyerler yerleştirilir, asileri tecrit için denizde sualtı tarama ağları kullanılır ve halkın yararlanmasını önlemek için ürünü ve tarım araçlarını yok etme politikasıyla 8000’den fazla köy imha edilir. Fransızlar kurtuluş hareketini ezmek için en karmaşık ve şeytani terör, istihbarat ve işkence yöntemlerini uygularlar. Şehitlerin sayısı son derece yüksektir. İki buçuk milyon insan savaş sonucunda yerlerinden edilmiş ve bu durum bir milyondan fazla kişinin ölümüne neden olmuştur.
300.000’den fazla yetim ve öksüz çocuk şehirleri doldurmuş, 300.000 Cezayirli kurtuluş mücadelesinin takviye güçleri haline geldikleri Fas ve Tunus’a çekilmiştir.
Cemile Buhayrad bu şehitlerden biri olmaya yazgılıdır. Bir baskında yakalanır ve başkentteki Fransız lokantalarına birçok kişinin ölümüne yol açan bombalar yerleştirmekle suçlanır. Ağır işkencelerden sonra yargılanır, suçlu bulunur ve 1957’de ölüm cezasına çarptırılır.
Ancak Cemile’nin, milletlerin kendi kaderini tayin hakkına iman etmiş Fransız avukatı, bu gülünç mahkemede alınacak yenilgiyi kabul etmeye razı değildir. Cemile’nin davasındaki ve başka davalardaki rolüyle bilahare beynelmilel bir ün kazanacak olan Avukat Jacque Verges dünyanın en ücra köşelerine kadar ulaşan bir kampanya başlatır. Dünya kamuoyunun ezici baskısı altında infaz ertelenir ve 1958’de Cemile Rheims’de bir hapishaneye gönderilir.
Birçok yenilgiden ve her iki cenahtan birçok ölümden sonra Evian Anlaşmaları 1962 Mayıs’ında imzalanır ve Cezayir’in bağımsızlığı ilân edilir. Ancak Fransa birkaç ay önceden, henüz anlaşma masasındayken, sayısı binlerle ölçülen Cezayirli tutukluları tedricen serbest bırakmaya başlamıştır. Cemile serbest bırakılmasından kısa bir süre sonra, Müslüman olup Mansur ismini alan avukatı Verges ile evlenir.
Bağımsızlık sonrası Cezayir Kadın Birliği’nin başkanı olur fakat o günlerde cumhurbaşkanı olan Bin Bella’nın süreci zorlaştırıcı her kararına karşı mücadele etmek zorunda kalır. Birkaç yıl sonra ise politik arenayı terk etme kararı alır. Ev hanımı olarak Paris’te hayatını sürdürür. Arada sırada kamuoyu önüne çıktığında dünya onu millî kurtuluşun sembolü olarak anar.
Devamını oku ...

Cevap Niyetine

[Bu yazıda, Mahir Çayan’ın Diyalektik Devrimciliği ve 15–16 Haziran’a Doğru İşçi Sınıfı ve Marksizm başlıklı yazılara yönelik aşağıdaki soru ve eleştiriler cevaplanmaya çalışılmıştır.]
1- İbrahim zaten maoist, bunu kendisi defalarca söylemektedir.
2- Maoizm zaten marksizmin-leninizmin bir üst aşaması, yani bugün maoizmi reddetmek oportünizmdir.
3- Mao’ya yönelik reddiye hangi başlıkla ilgilidir? Büyük proleter kültür devrimi mi, çelişki yasası mı vb.?
4- “Maoist gömleği giydirilmiştir” ifadesi, bugün kendi geleneğini Kaypakkaya ile tanımlayanlara yönelik bir hakarettir.
5- “15-16 Haziran” başlıklı yazıdaki “ölçü uyarınca sınıfın Yahudi karşıtlığı temelinde hareket edilmesi mümkünse bu yola girilebilmelidir” cümlesi ile Mahir ile ilgili yazıdaki “süreklilik ve akış teorik ve pratik olarak gene Masonik ve Yahudi aydınlarca gerçekleştiriliyor” cümlesindeki kasıt nedir? Yahudi karşıtlığını sınıfsal temelde alamayız, bizim sermayeyi dil, din, mezhep gibi ayrıştırmamız ciddî bir hatadır.
* * * *
“Maoizm gömleği” tespiti, Mahir’i “Latin Amerika solculuğu” etiketi ile değerlendirenlere verilen cevap içindedir. Bu etiketlendirme ve sözkonusu kişilerin devrimci teorik ve pratik faaliyetlerini bu etiketler üzerinden anlama, ardından da temin edilen bu anlam üzerinden faaliyete geçme, ilgili devrimci simaların en genel anlamda devrimciliklerini iğdiş eden bir işlemdir.
Söylenen şudur özetle: üç devrimci genç önder de kendilerini önceleyen iki okulun (Aren-Boran-Aybar ve Kıvılcımlı-Belli-Avcıoğlu) birikimlerini devrimci olarak okumuş, onları damıtarak devrimci bir siyaset hattı açmıştır. Bu hat üç yoldan müteşekkildir, belirli dönemlerde ve durumlarda bu yollar kesişir, kavşaklar oluşur, bugün de yapılması gereken, tek bir yolun izini sürmek, takipçiliğini yapmak, onun okulunu kurmak değil, o kavşakta olabilmek, eyleme geçebilmektir.
Yoksa özde şu söylenmiş olur: “ey Mahir, İbrahim ve Deniz, siz o eleştirdiğiniz adamlar kadar olamadınız, onları boş yere eleştirdiniz, sizin eksiğiniz buydu, bak ben sizi başka ülkelerden gelen düşünce ve siyasetlerle destekleyeceğim.”
Örneğin İbrahim’in “ben maoistim” dediği vâki değildir. Mao referanslı yazar, konuşur, ama bunu salt maoizmin iç tartışması olarak değil, genel marksist devrimci teorinin ve pratiğin, gene genele dönük kapsamlı tartışması, gerilimi içinde okumak gerekir.
Engels, “Enternasyonal üyesi işçileri anlamak istiyorsanız, ilk Hristiyanlara bakın” derken, dine atıfta bulunurken, Hıristiyan mümin olarak konuşmaz. İbrahim de özellikle Şafak-PDA ile iç tartışmasında maoizme atıfta bulunur, ama buradaki maoizm ne Pekin Radyosu'nda okunan maoizmdir ne de Avrupa’daki sınıflar mücadelesinden kaçacak delik arayıp kampuslara sığınan solcuların maoizmidir. Bu “maoizm” devrimcidir, komünisttir, proleterdir, yani buranın politik gerçekliğinde dönüşüme tabi kılınmış özgül bir hattır.
“İdeolojide ve politikada en pespaye revizyonist tezlerle Mao Zedung Düşüncesi’ni bağdaştırması.” [Seçme Yazılar s. 428] Bu eleştiri, İbrahim’in Şafak’çılara yönelik eleştirisidir. Bugün teorik olarak sözkonusu bağdaştırmanın nasıl yapılabildiğine bakmak gerekiyor; “o pirüpak, sütten çıkmış ak kaşık, granit gibi sağlam maoizm nasıl oluyor da revizyonizmle bağdaşabiliyor?”, soru budur. Bağdaşmayanın ya başka bir “maoizm” olması gerekir ya da maoizmin içinde yer aldığı Marksist devrimci bir teori.
İbrahim’in yaptığı, Mao şahsında genel marksist devrimci siyasete o gün alan açabilmektir. Kaypakkaya’yı salt basit bir kemalizm eleştirisine ya da yabanî bir maoizm kurgusuna indirgemek ona haksızlıktır. Bu indirgeme gayreti, İbrahim’i bu topraklardan ve içinde olduğumuz kolektif devrimci mücadeleden söküp atacaktır.
Mao ve ÇKP’nin Sovyet eleştirisi yerindedir. “Devrime taç giydirdiler” denilir ve devamında da sosyalizmin bir tür iktidar ideolojisi olarak formüle edilip dondurulmasına itiraz edilir. Peki, bu eleştiriyi yaptı diye maoizm bu yanılsamadan, bir tür iktidar ideolojisi olmaktan, yani donmaktan azâde midir? Ya da marksizmin temel argümanlarını bilmek bizi küçük burjuva olmaktan, yozlaşmaktan, düzen içi bir pratikle hareket etmekten alıkoyar mı? Kaypakkaya’nın özel insanların özel maoizm dükkânlarına hapsetmek cinayettir.
Bahsi geçen soruların cevabı, pratiktir. Teorik bir önzemini varsayar. Mao şahsında İbrahim’in, dönemin Perinçek hempalarına açtığı savaş sürekli kılınmalıdır, eksiğimiz budur. İbrahim’in teorik mücadelesi kan ve terden soyutlanıp bir zirve olarak kodlanmış, sadece özel insanların vâkıf olabileceği bir yere hapsedilmiştir. Eksikliğin basit bir göstergesi, bugün hâlâ Perinçek’in bir kümesi olması ve her fırsatta ötmesidir. (Ama o İbrahim’i öldürmek için suikast timi kurmayı düşünebilmiştir örneğin.) Bugün ülkemizdeki saf anlamda tek maoist, Perinçek’tir. Kaypakkaya’yı maoizm dükkânına hapsetmek, onu esasta ilkel, cahil ya da sığ bulmakla ilgilidir. Bu eleştirilerin sebebi de Kaypakkaya’nın “fazla” politik olması ile ilgilidir. Teorik, giderek akademik bir zemin teşkil etmek, bunu uluslararası ilişkiler kurmak amacıyla yapmak Kaypakkaya’yı “fazla” politik görmekle ilgili bir meseledir. Maoizm için Mao’nun, Kaypakkayacılık için İbrahim’in bedenen ölmüş olması mutlaktır. Onların dâhil olduğu kavgaya girememenin tezahürleridir bunlar. “Her şeyi ben başlatır ben bitiririm” olarak özetlenebilecek küçük burjuva ideolojisinin basit yansımalarıdır.
Altmışların sonu, yetmişlerin başı için maoizm, genel Sovyet belirlenimli marksist siyasetin sınırlarının zorlandığı yerde hayırlı bir silâh olmuş, ama esasında kimse saf anlamda maoist olmamıştır. Kaypakkaya esasında pratikte Perulu Mariategui türünden bir işleve sahiptir. Teorik karşılığı Hikmet Kıvılcımlı’dır. Kaypakkaya’nın Kıvılcımlı’nın Mao ile ilişkilendirilmesine dönük itirazı, kendisinin bugün Kıvılcımlı ile ilişkilendirilmesine dönük gayretler için de geçerlidir. Politik olan İbrahim politik olmaklıktan kaynaklı tabiî ki eksiklidir. Sorun, bu eksiğin örneğin Kıvılcımlı külliyatı ile tamamlayanlardadır. Aydınlık Yol hareketinin lideri Guzmán Pekin’de yıllarca eğitim görmüş, altmışların sonunda ülkesine dönmüş, burada tek bir adım bile atamamış, ülke gerçeğini yakından tanımaya başladığında Mao’dan bihaber olan Mariategui’yi keşfetmiş, Mao ile onu sentezlemiş ve kısa sürede ülkenin en büyük hareketi olmuştur. Kaypakkaya’nın tarihsel olarak bihaber olduğu kolektif öznellik Mustafa Suphi pratiğidir. Zira Kıvılcımlı ve diğer isimler bu pratiğin reformist reddiyecileridirler. Kaypakkaya’nın Kıvılcımlı karşısına çıkarttığı Mao o gün Türkiye gerçeğinde hamuru Doğu’da yoğrulmuş Suphi ve yoldaşlarıdır. Eksiklik ve zaaf, onların daha savaşa girişte boğulmuş olmalarıdır. Kaypakkaya’nın muhayyilesindeki ordu Suphi’yle birlikte Anadolu’ya girmeye çalışan Kızıl Ordu’dur. Zira Mao’nun takip ettiği gelenek de burasıdır.
PKP’nin kurucusu olan Mariategui’nin temel şiarı şudur: “Amerika’da sosyalizmin taklit ve kopya edilerek uygulanmasını kesinlikle istemiyoruz. O destansı bir yaratım olmalıdır. Yerli Amerikan sosyalizmimize kendi hayatımızı, gerçekliğimizi ve dilimizi adamalıyız. Bu, yeni kuşağın en değerli görevidir.” Burada Çin’den ithal hiçbir şey yoktur. Taklit ve kopya bir maoizm karşısında Kaypakkayacılık gerçektir ve somuttur. Asıl hakaret Kaypakkayacılığı gömlek gibi değiştirip taklit ve kopya (fason) olan Maoist gömleği giymektedir.
İbrahim Kaypakkaya, devrim ve iktidar için savaşan Mao’yu sahiplenmiş ve onu hasımlarına karşı bir silâh olarak kullanmıştır. Onda devrimin ve iktidarın tek sahibi öbür “Mao” yoktur. İşte bu öbür “Mao”nun çizgisi bugün Perinçek çizgisidir ki Doğu’nun birkaç sene önce Çin’den yüklü miktarda para almış olması salt ideolojik değil, tecimsel bağın da sürmekte olduğunun kanıtıdır. Devlet ideolojisi olarak maoizmin anlayamadığı budur: Kaypakkaya maoizmi koşullayan toplumsal-tarihsel mücadelelerin şahdamarındadır. Onun iktidar mücadelesi, verili iktidar ilişkilerine teslim olmayacak bir yerde seyreder.
Kaypakkaya’nın devrimciliği bize, eğitim gününü Enternasyonal Marşı ile açan Çinli çocukların babalarının birkaç kilometre ötede gerçekleştirdikleri grevi kana bulayan devlete karşı savaşma imkânı verir ama genel anlamda kampuslarda ya da Pekin’de formüle edilmiş maoizm böyle bir eyleme asla izin vermez.
Bizde maoizmin savaşkanlığının, devrimciliğinin yegâne sigortası İbrahim’dir. Bir insanın tek başına nelere kadir olduğunu gösterdiği için burjuva bir ikona dönüşen Che’nin devrimciliğinin buradaki yegâne sigortasının Mahir oluşu gibi…
Kısacası “maoizm gömleği”, esasta maoist olmayanların İbrahim eleştirilerindeki sığlığı açığa vurmak için kullanılmış bir ifadedir.
Esas dikkat edilmesi gereken mesele, yazının ilk bölümündeki orta sınıflarla ilgili tespittedir. Üretim bilinci belirliyorsa, üretimin başını ve sonunu tayin eden kişinin ideolojik ve politik faaliyeti ile başı sonu belli olmayan, kolektif mânâda tarihsel ve toplumsal bir üretime âit olanın faaliyeti ayrı, hattâ birbirine karşıt olacaktır. Bir ayakkabı üreten zanaatkâr ile ayakkabı fabrikasındaki işçi arasına temel, geriye dönüşsüz bir ayrım koymak zorunludur.
Marx ve Engels, temelde bu zanaatkâr solculuğunun birikimine saygı duymakla birlikte onu kıyasıya eleştirmiş, meseleyi proletaryaya çekmiştir. Bu proletarya, bordrolu işçilerin toplam sosyolojik karşılığından farklıdır. Bu sınıf, toplumsal ve tarihseldir. Sömürüye ve zulme, ayrı ayrı değil, birlikte, karşı duracak yegâne oluşumdur. Bu sınıf, batı kampuslarındaki sosyolojik, dilbilimsel, psikolojik, postmodern kuramlarla anlaşılamaz, ayrıca mülkî mânâda bir devrimi ve iktidarı olan odaklardan da öğrenilemez. Bu sınıf, sürekli oluşum kavgası, gerilimi içindedir. Komünistlerin teorik ve pratik kavgaları bu oluşuma âittir; yanında, üstünde ya da önünde değil.
Belli bir sürecin başlangıç noktasını belirleyip, “işte o nokta benim” ya da “o noktayı ben tayin ederim” demek, orta sınıf solculuğudur. Marx nezdinde marksizm pekâlâ bir orta sınıf solculuğuna dönüşebilir. “Marx benim” ya da “Marx’ı en iyi ben anladım” diyerek de bu orta sınıf solculuğu yapılabilir. “Said-i Nursi okumadan Kur’an anlaşılamaz” diyen fethullahçılar gibi, “Althusser okumadan Marx anlaşılamaz” diyenin teslim olduğu, işte bu orta sınıf solculuğudur. Başlangıç noktası belirleyen, esasta sonu da kendisinin tayin edeceğini söylüyordur. Yani “devrimi ben ve benim gibi olanlar yapabilir.” Bu kendisini ve başkalarını kandırmaktan başka bir şey değildir.
Oysa 1905 Devrimi’nde, Rusya’da halk Çar’a Japon savaşının sancılarını yakınmak, ona sevgilerini sunmak için Kışlık Saray’a yürümüş, Çar korkudan kitleye ateş açmıştır. Yani esasta “neye niyet neye kısmet” bir durum yaşanmıştır. Engels, 19. yüzyılın sonlarında narodnik bir aydına “Rusya’da nasıl olursa olsun bir devrim yapılmalıdır, bu devrimin bayrağında neyin yazdığı önemli değildir.” diyebilmektedir. Bu söz, bayrağın ebadı, rengi, üstünde yazılanlar, kimin tutacağı, nereye konacağı ile ilgili tartışma ve rekabet içinde olan bizim solcularımız için uyarıcı olmalıdır. Marksizmi ya da Kaypakkayacılığı muhafaza etmek, pratikte en pespaye liberalizme kapaklanmakla sonuçlanacaktır.
Lenin, köylü hareketinin lideri Papaz Gapon’la bu 1905 döneminde tanışmış, karısı Krupskaya’nın aktardığına göre, köylülüğün politik bir güç olduğunu bu papazdan öğrenmiştir. Gapon, aslında Çar’ın yıllar önce köylü direnişlerini kontrol altına almak için kullandığı bir Okhrana ajanıdır ve zamanla politize olmuştur. Yani dolayısıyla Mao da köylülüğün politik devrimci niteliğini bir papazdan öğrenmiştir(!)
Temmuz 1963’te, İran’da Şah karşıtı bir isyan yaşanır ve başarısız olur. Dönemin solcuları, bizde özellikle 69 seçimleri sonrası olduğu gibi, parlamenter mücadelenin boş olduğunu, silâhlı mücadele verilmesi gerektiğini düşünmeye başlarlar. Üstelik düne kadar molla yanlısı, Müslüman kesim içinden de bu amaçla bir örgüt çıkar: Halkın Mücahitleri. İslâmî değerlere görece sıcak bakan ama kendisini açıktan marksist-leninist örgüt olarak sunan Halkın Fedaîleri de bu kervana dâhil olur. Temelde bu iki örgütü de maoizm beslemiştir. Ama bizim maoistlerimiz, son tartışmalarda meclisteki soytarılıkları ile ünlü bir köy ağasına, sırf Dersimli olması sebebiyle Kamer Genç’e bile sahip çıkmışlardır. (Umarız ki bu yaygın bir durum değildir!) Maoizm mücadeleye farklı coğrafyalarda devrimci anlamda yerelleştirici, devrimcileştirici bir ivme verirken, bizde maoizm hep birilerinin fiilî sınırlarına mahkûm kalıp törpülenmiştir.
Marksist, leninist, maoist, guevarist, enverist vs. Bütün bu ideo-politik yönelimlerin orta sınıflara has kimi özellikleri mevcuttur. İbrahim’in yukarıdaki sözlerinde olduğu gibi, en pespaye revizyonizme kapı aralayan, işte bu orta sınıf eğilimdir. Bu isimleri başlangıç noktası olarak belirlemek, ardından da ve dolayısıyla sonu da bu isimlerin, bu isimleri en iyi anlayanların, tayin edeceğini söylemek orta sınıf siyasetidir.
“Maoizm zaten marksizmin-leninizmin bir üst aşaması, yani bugün maoizmi reddetmek oportünizmdir.”
Bu tespit her şeyden önce, Batıcı mânâda ilerlemeci, aydınlanmacı bir ifadedir. Marksizmin eksik olduğu tespitiyle leninizme, her ikisinin de eksik olduğu tespitiyle maoizme varılıyor. Bu güzelleme, idealisttir. İbrahim’in “Ben maoistim” cümlesini her satırda duyan arkadaşlar, bu tespiti Mao’nun hangi yazısında gösterebilecekler, merak konusudur.
“Marksizm-leninizm” bir kurgu olarak Stalin’e âittir. Bu kurguya doğrudan ya da dolaylı olarak sahip çıkanların geçmişte ya da bugünde stalinist oldukları şüphelidir. Örneğin Dev-Yolcular bile son Ufuk Uras krizi sonrası örgütçülük yapıp kendi miraslarına sahip çıktıkları momentte “ML” olduklarını söylemektedirler, oysa bunu diyen, aynı zamanda “ben stalinistim de” demek durumundadır. Oysa bu kesimlerin tüm teorik, ideolojik ve politik derdi tarihten ve siyasetten Stalin’i silmek üzerine kuruludur. “Onlar ölü yazarlar ve eylem adamları, bugünün yaşayan gerçeğinde ne gerek var bu isimlere takılmaya?” diyenlerin Stalin gibi Marx ve Lenin’den de uzak durmaları önerilir. Özcesi Stalin’siz ML olmaz, ML ise Marx ve Lenin arasındaki teorik ve politik gerilimlerden kaçışın ortak sığınağı olarak kullanılamaz. Stalin’in (liberal veya muhafazakâr) burjuva siyasetinin güvenli kucağına sığınarak eleştirilmesi, mücadeleye hiçbir katkı sunmamıştır.
Marksist devrimcilik üst başlığında toplayabileceğimiz tüm bu isimlerin yapıp ettiklerini, genel üst ideoloji katına çıkartma refleksi de orta sınıflara özgüdür.
Örneğin ayaklanma ile devrimi genelgeçer devrim yöntemi olarak öğütlemek, Rusya beslemesi Avrupalı küçük burjuvaların işidir. Ya da aynı şekilde parti içi disiplin, devrimin muhafazası, hiyerarşi, proleter bir parti anlayışları doğal olarak Stalin’i keser ama stalinizm değilse bile Stalin’cilik elinde bir devrim ve iktidar yokken bile Stalin olmayı başarının tek anahtarı olarak görmek demektir. Kıvılcımlı’nın tespiti bu anlamda yerindedir: “Her eteğini savuran kendini Rosa, her bıyığını buran kendini Stalin zannediyor”. Ya da benzer bir ifade Said-i Nursi’den: “Her ismi Muhammed olan kendisini peygamber zannediyor.” Bu eleştiriler kulağa küpe mahiyetindedir.
Yukarıdaki cümlede yedirilmiş olarak bulunan ilerlemecilik, hem politik idealizmin nedeni, hem de teorik idealizmin sonucudur.
Aynı yaklaşım, “kapitalizmin en yüksek aşaması: emperyalizm”e yönelik olarak da uygulanmaktadır. “Antikapitalist olmadan antiemperyalist olunur mu, olunmaz mı” tartışmasının orta sınıf solculuğu içinde sürgit devam etmesinin nedeni, buradaki ilerlemeciliktir. Bu ilerlemecilik, orta sınıflar içi kimi kademelerin kendi aralarındaki rekabet ideolojisinden kaynaklanmaktadır. Teoriyi, pratiği, örgütü, mücadeleyi kendi tekelinde, mülkiyetinde gören yaklaşımlar bu mülkün, metanın genişleme, büyüme eğilimi, ihtiyacı uyarınca kendi aralarında rekabet etmektedir.
İlerlemecilik, eni sonu, belli bir dönem güç ilişkileri içinde belli bir sınıfın ya da sınıfsal gücün diğeri üzerinde hâkimiyet kazanması sonucu, bu zaferin ideolojize edilip göğe çıkartılması ve mutlak zafer sarhoşluğu olarak geleceğe havale edilmesidir. İlerlemeciler, kapitalizm içi ya da öncesi zafer kazanmış büyüklü küçüklü burjuvaların ideolojik takipçileridirler. Böyle olmak zorundadırlar.
Benzer bir ilerlemeci refleks, burjuvazinin ve devletin hâkimiyetindeki kimi olguların başında “devrimci”, “sosyalist” ya da “komünist” sıfatlarını kullanmaktır. Bu özneler daima isim değil, sıfat olarak kalırlar ve hiçbir zaman güç olamazlar. Sıfat olarak tanımladıkları olgunun ideo-politik seyrine, onun sahiplerine hizmet ederler. Evet, siyaset güç meselesidir ama hiçbir mesele salt güç ve güç odakları ile anlaşılamaz. İlerlemecilik, birilerinin ilerleyen, muzaffer ordusunun verili durumda paralı/parasız askerliğini yapar.
Güç olan devrim, sosyalizm ve komünizm değil, onların sıfat olarak tanımladıkları olgulardır. Güçle kurulan bu ilişki tarzı, özneleri daima başkalarının gücü kılar.
Stalin isminin, figürünün, değerinin, teorik ve pratik olarak ağır bastığı bir dünyada yaşamadığımıza göre, Stalin merkezli yapılan bu tür yarışların da mânâsı kalmamıştır. Geçmişin güç merkezlerinden, zafer sarhoşluğundan beslenenlerin devri geçmiştir.
Troçkistlerin ve anarşistlerin de soluğunun kesik olması bunun göstergesidir. “En iyi stalinciliği ben yapıyorum” yarışması tedavülden kalkmıştır. Aynı şekilde, “en iyi antistalinistlik bende” diyenler de tel tel dökülmüştür. Bu yarışmanın Çin, Latin Amerika ya da Avrupa versiyonları, burjuva salonlarının mezesi olmuştur. Böyle olmak zorundadır.
Türkü yarışmalarına karşı türküleri savunmak gibi, stalincilik yarışmalarına karşı da Stalin’i savunmak zorunludur. Seksenlerin sonunda çorabın ilk söküğü Stalin ile açılmış, Stalin’e saldıranlar oradan Lenin’e, en nihayet de Marx’a kadar uzanmıştır. Giden gitmiştir, kalan sağlar bizimdir!
Devrim yapılmadan, iktidar alınmadan önceki marksist-leninist mücadele ile sonraki arasına bir ayraç koymak gerekir. Bu ayraç, adı üstünde, devrim ve iktidardır.
Sonrasında yapılanları önceye dayatanlar, devrim ve iktidar ayraçlarını zaman içinde silmişlerdir. Devrimsiz ve iktidarsız sosyalizm hayalleri havalarda uçuşmaktadır.
Mısırlı Müslüman devrimci Seyyid Kutub, “eğer birileri size iktidara geldiğinizde ne yapacaksınız diye sorarsa, bilin ki o sizi küçük düşürmek, kafanızı karıştırmak istiyordur, bu soruyu duyduğunuz ânda hemen orayı terk edin” der. Devrim ve iktidar öncesi yapılacaklarla sonrasında yapılacakları birbirine karıştırmamak gerekir.
Bugün meselâ solun önemli bir kısmı, devlet mallarının özelleştirilmesine bu sebeple karşı çıkmaktadır. “Eyvah, bizim olacak şeyler başkalarının eline geçiyooor!”
Stalin, kapitalizmin yeni dönemi olarak emperyalizme denk düşen marksizmin leninizm olduğunu söyleyerek, teorik ve politik bir müdahalede bulunur. Bu müdahale marksizm içi bir müdahaledir. Emperyalizm gelişkinlik, ilerleme ya da rafinelik bağlamında kapitalizmle kıyaslanamayacağı gibi, leninizm de aynı minvalde marksizmle kıyaslanamaz. Marx ile Lenin’i kendi masa başı işleminde karşı karşıya getirenler, orta sınıf solculardır. Bu işlem Stalin alerjisinin ürünüdür. Marx Engels’ten, Lenin Stalin’den kurtarılmaktadır. Toplamda tüm bu işlemler burjuva siyasetine uyum sağlamakla ilgilidir. Aynı solcuların emperyalizm yerine kapitalizmi, “vahşi kapitalizm” aleyhine emperyalizmi tercih etmelerine şaşmamak gerekir. Bugün “Lenin gerici, Marx ilericidir” bu isimlerin gözünde. Tersini de iddia edenler mevcuttur.
Altmış yıl öncesinde kilitlenmiş Stalin merkezli tartışma ve rekabetin bugüne taşınması apolitik bir uğraştır.
MLM, yetmişlerin muktedir, devletlû Çin iktidarının resmî ideolojisidir. Bu ideolojinin teori ve siyaset içinde yürüttüğü pratik kavgaya bakmaktansa, belli bir durumda başarı kazanmış öğelerini iktidar koltuğuna oturtanlar, sırf ülkelerinin dünya sistemi içindeki başarısını arttırmak için birkaç büyük patronu merkez komiteye alabilmektedirler.
Pragmatizm “var olan her şey işe yarar” der, başarıcılık ideolojisi ise var olan her şeye başarı için birer basit araç olarak bakar. Bu üsluptan hızla kurtulmak, onunla sürekli savaşmak zorunludur. Fayda ve başarı üzerinden, yapılan devrimleri teorik edinime tabi tutmak yanlış bir uğraştır.
Mao, o büyük yürüyüşünü milliyetçiler, Sovyetler ve Japon emperyalizminin arasında oluşan çatlaklarda gerçekleştirmiştir. Bugün büyük yürüyüş yapmak, şekli kopyalamak, bugünün milliyetçilerine göz kırpmak, kimilerine göre bugünün “Sovyetler”i olan Avrupa’ya güzel görünmek ve ABD’ye lafta karşı olmaktır. Mao, o aralardaki çatlakları devrimcileştirir, birer mücadele mevziine dönüştürür, ama klasik, devletlû mânâda maoizm o çatlaklara yerleşir, dükkân kurar ve oradan nemalanır.
Bugün “kapitalizm ve emperyalizmden sonra küreselleşme geliyor, ona özgü bir marksizm formüle etmek gerek” diyenler var. Bunu “yeni sömürge” döneminin ML’si olan maoizm ile karşılamak mümkün değildir. Eski troçkist, maoist, enverci ya da guevarist gelenekler bu minvalde yeni dönem için postmarksist ve postyapısalcı okumalara yönelmişlerdir. Bu okumaların söz ve eylemi iğdiş etmekten başka bir katkısı olmamıştır. Yeni dükkân ve yeni emtia diye bağırmak için geçmişe küfretmek kimseye hayır getirmemiştir. Kaldı ki teorik ayrıştırmalar, her zaman mutlak anlamda kendi politik karşılıklarını bulmaz. Marx, tam anlamda kapitalizmi karşılamadığı gibi, Lenin de emperyalizmi karşılamaz. Tersi doğru olsaydı, Marx emperyalizmin gelişini öngörmüş olmasına karşın, bunun feodalizm artığı eski bir miras olduğunu söyleyip onu es geçmezdi. Marx’ın yekpare bir bütünlüğü izah ettiğini söylemek, Lenin’i marksizm dışına atar ve ML bu yönüyle iki ayrı dünyanın yan yanalığı olarak takdim edilir. Marx’ı kapitalizm nezdinde akademik bir teorisyenliğe hapsetmek kadar Lenin’i emperyalizm nezdinde pratisyenliğe kapatmak ihanettir.
Bugün, “imparatorluk”, “yeni emperyalizm” ya da “emperyal kapitalizm” başlığı altında bir dizi tartışma yürütülmektedir. Ama devrimci siyasete yer açmak adına şu söylenmelidir: ne marksizm kapitalizm bilimi, ne de leninizm emperyalizm bilimi ya da salt anti-emperyalist siyasettir. Burada klasik metinlerin politik içerikleri ile bütünlük arz edecek biçimde okunması önerilmektedir. Yani Marx ve Lenin, muarızlarının, düşmanlarının teori içi alanlarını daraltmak, onları kıstırmak için yoğun bir teorik mücadele vermiştir.
Aynı tespit Mao için de geçerlidir. Maoizmin kozmosta kendinden menkûl, kapalı devre, bütünlüklü bir ideoloji olduğuna ilişkin iddia Mao’yu tarihin ötesine, toplumun dışına atıp öldürmek amaçlı bir eylemin sonucudur. Mao resmî maoizm şahsında katledilmiştir. Artık Mao’nun verili bir durum ve dönemde hareket hâlindeki toplumsal ve tarihsel olgu ve olaylara müdahale etmesi, dâhil olması ve dönüştürmesi mümkün değildir. O, artık yeni vergi politikasına karşı bakkalını muhafaza etmeye çalışan bakkal sahibi gibidir.
ML konusunda Mao’nun zincire bağlanması teknik açıdan da mümkün değildir. Mao’nun “biz Stalin’e rağmen devrim yaptık” dediği söylenir. Komintern üzerinden Stalin’in yürüttüğü siyaset ile Mao’nun siyaseti büyük ölçüde çelişmektedir. Bunları, aralarında hiç çatışma, gerilim ya da kopuşma yokmuş gibi birbirine bağlamak teorik olarak imkânsızdır. Yukarıda zikredildiği üzere, MLM, Çin’in “Stalin bahanesi” üzerinden (tartışmanın önceleri Stalin bağlamında yürümesi, başka esaslı tartışmaların kılıfı, bahanesi olmuştur.) Sovyetlerle girdiği yarışta biçimlendirdiği ideolojik bir formüldür. Çin’in sömürgeler vurgusu marksist devrimcidir ama Sovyetler'in de Amerika hususunda yaptığı vurgu dönemi için haklıdır. En genelde Avrupa-Amerika geriliminde Sovyetler teknik olarak birincisine, Çin ikincisine yakınlaşmıştır. Maoizmin fikrî düzeyde baskın olduğu 68 Paris olayları bunun önemli bir göstergesidir.
Dünya komünist hareketi, düşmana göre ve ona tabi strateji belirleme aşamasından bir türlü kurtulamamıştır. Buradaki durumsal, özgün hat o gün için Latin Amerikalı devrimcilerde ve kısmen bizimkilerde aranmalıdır.
Mücadeleyi Marx ile başlatıp oradan Mao’yu da kesecek biçimde bir çizgiye dökmek orta sınıf ideolojisinin ürünüdür. Bu çizgi düzdür, kesintisizdir, sakindir, çatlaksızdır, asfalttır, sadece belirli zirveleri keserek ilerler. Oysa mücadelenin aşağıda akan, tüm patikaları, vadileri, uçurumları, bataklıkları gören hattı önemlidir. İşin kolayına kaçmak hiçbir şeyi çözmez; kolaycılık esasında fiilî toplumsal-tarihsel gerilimlerden, çelişkilerden ve çatışmalardan kaçma yöntemidir.
Zirvede olma takıntısı ile orada duranları değil, aşağıda sömürü ve zulmü iliğine dek hissedip yaşayan, buna göre belirli, özgül, kesintili, sıçramalı doğru/yanlış bir dizi mücadele örgütleyen yığınları kesen teorik-politik hat önemlidir. Başarıcılık ve pragmatizm en temel hastalıklarımızdır.
Stalin bir su bendidir, dalgakırandır ama her durumda ve dönemde böyle olmak, bazen mücadelenin akışına da zarar verecektir. Stalin, emperyalist batının her türlü ideo-politik saldırısına karşı temel sigortamızdır ama her yere aynı türden sigortalar yerleştirmek, mücadelenin doğal akışını da engelleyecektir. Son altmış yılın tartışmalarının özü Stalin’dir. Bebeğin yıkandığı suyu dökerken bebeği atmamak gerekir.
Maoizmin genel seyrine âit kimi momentlere yönelik itirazlar da bu açıdan ele alınabilir. Kültür Devrimi bir zorunluluktur ama başka bir yerde birilerinin koltuğu için basit bir ihtiyaca dönüşmüşse, itiraz edilmelidir. Mao şahsında maoizm bir tür odak olmaktan çıkmalı, mücadelenin her durum ve dönemde ateşlediği ocaklarda yanabilmelidir. Özde Mao’nun da isteği bu yöndedir. Maoizm, marksizmin tarihsel mücadelesinde sürekli muhafaza edilmesi gereken teorik bir “kızıl bölge” değildir. O belli durumlarda namlunun ucudur. Doğu alerjisi üzerinden Mao’ya düşman olan batılı orta sınıf solculara inat, bu da söylenmelidir.
Çelişki çok boyutlu bir seyir izleyebilir. Bunu başat ve tâli olarak bölmek her zaman anlamlı değildir. Öyle ki, başat çelişkiden kaçanların aslî sığınağına da dönüşebilir maoizm. Yani emek-sermaye, sömürü gibi meselelerle sınıfsal gerekçelerle uğraşmak istemeyenler “tâli çelişki” mavalları ile mücadeleyi orta sınıf bir hatta zorlayabilir. Ya da kendi teorisinin tek, mutlak, ilâhi teori olduğuna inananlara, başkalarının teorilerini meydanda yakmak isteyenlere inanılmaz malzeme sunar Kültür Devrimi.
Kaypakkaya, özne dışı devrimci yükselişlerin özneci mânâda istismar edilişini, öznenin ilâhlaştırılmasını, nesnel devrimci durumun tümüyle partinin kendisine bağlanmasını şiddetle eleştirir [Seçme Yazılar, Umut Yay., s. 341-]. Bu eleştiri bile başlı başına maoist geleneğin Mao’ya rağmen proleterlikten uzak bir hat izleyebilirliğine, günahsız olmadığına ilişkin önemli bir tespittir. “Maoizm sorunsuzdur, en üst aşamadır, en gelişkin marksizmdir, en saf teoridir, bozulmamıştır, Kur’an gibidir” türünden sözler bu nedenle İbrahim’i çöpe atar, atmak zorundadır. Çünkü İbrahim, maoizmin böyle olmadığının teorik ve pratik kanıtıdır. O maoizm içi tartışır. Ona düşmanlarınca ya da dostlarınca giydirilmeye çalışılan gömlek bu kurşungeçirmez yelektir!
“Safları sıklaştıralım” derken saflaşma, taraflaşma, milleti taraf olmaya zorlama unutulmamalıdır: söylenen budur. Saf, granit, su geçirmez, akmaz kokmaz, mutlak bir özne olarak “işçi” yeryüzünde yoktur, hiç olmamıştır. Bunun var olduğunu söyleyenler, kendisini böylesi bir özne zanneden orta sınıflardır. Bir avukatla konuşulduğunda, en öz komünist olduğunu da iddia etse, onun siyasette sadece kendi mesleğinin ideolojik gücüyle konuşmakta olduğu, kısacası sadece “avukat partisi”ne kaydını yaptırabildiği görülür. Bu parti, işçilerin de partisi olsun, onlarla görüşülsün, sınıfa siyasî açıdan akıl verilsin, dava olduğunda yardım edilsin ister, Lenin’le avukatlığı üzerinden ilişki kurabilir sadece vs. vs… Ama hepsi bu!
Saf anlamda işçi yoktur. Her gerçek işçi her sabaha salt bir bordrolu işçi olarak uyanmaz. Türk, Kürt, Alevî, Sünnî, Arap, karı-koca, anne-baba, kadın-erkek, at yarışı oynayıcısı, holigan, doğulu, batılı, iç Anadolulu, mahalleli, gecekondulu, apartman sakini vs. olarak uyanır. Bunlardan biri ya da birkaçından oluşan bir bileşke, belli bir durumda ya da dönemde politikleşir. Gecekondulu olan işçinin politikleşmesi, evinin belediye tarafından yıkılmaya çalışıldığı durum dâhilinde politikleşir. Ama onun salt patronuna karşı politikleşmesine bakanlar, bu gecekondu mahallesinde yaşanan politikleşme durumuna boş boş bakarlar. Boş, genelgeçer, tepeden laflar edip kendi apartman dairelerine giderler. En fazla, o gecekondu direnişinin başına apartmanda oturan bir yoldaşı görevlendirirler ki bu, o direnişin sonunu getirir.
Bir işçinin Müslüman, Türk, Kürt, gecekondulu vs. olarak değil de saf işçi olarak politize olmasını ve o şekilde direnişe geçmesini sendikalarda koltuk kapmak isteyen orta sınıf solcular talep eder. Ya da onların avukat, mühendis, doktor gibi diğer sınıftaşları…
Kısa zaman önce Güney Afrika’da göçmen işçi mahallelerine saldıran zenci işçilerin öfkesini bu işçici dostlarımız asla anlamayacaktır. “Asıl düşman kapitalizm” türünden genel ama o gün için boş bir yığın laf edip sıcak yuvalarına döneceklerdir. Oysa belki de durum gereği, komünistler göçmen işçilerin arasına karışıp gelen yerli işçileri dövebilmelidirler. Ama her durumun gereği, tüm sürecin zorunluluğu olmayabilir. Pratik materyalist, hata yapmayı göze alabilendir.
Benzer bir durum Yahudi vurgusu için de geçerlidir. İşçilerin bizim masa başında rafine ettiğimiz, sadeleştirdiğimiz teorik tespitleri birebir, ânında anlamaları gereksizdir ve zaten imkânsızdır. Bugün Yahudi’ye düşman olup saldıran, yarın onun maddî, kapitalist gücünü görüp ona da karşı olacaktır ve esasta belli bir durumda bu tarz bir karşıtlığa bile gerek yoktur.
İsrail 1968’e dek komünlerinde (kibutz) Arap işçi çalıştırmamıştır. Bizim bildiğimiz saf kapitalizmin mantığına bu durum aykırıdır. Kapitalizm ırk, din, millet ayrımı yapmadan sömürüye ve kâra bakar: bizim bildiğimiz budur. Ama İsrail’deki kapitalizm, Arap işçiler çok düşük ücretlere rıza göstermelerine rağmen onları çalıştırmamıştır. Üstelik İsrail’in temellerinde, yirmili ve otuzlu yıllarda aynı sendikalarda bizim klasik anlamda bildiğimiz sınıf mücadelesi söylemiyle birarada çalışan Arap ve Yahudi işçilerin teri vardır. Peki, hangi güç bu teri böldü?
Mao özce, felsefi anlamda, şunu söyler: “Her biri iki yapın”…
O gün için, bir olan işçi sınıfını İngiliz, Rusya ve ABD Yahudilerinin desteğiyle kurulmaya çalışılan İsrail’e karşı uyarmak ve bu amaçla belki de işçi sınıfını bölmek zorunluydu. Bir olan ikiydi esasta, ama çelişkiyi örtbas eden bir birlikti bu. Demek ki komünistin görevi, öncelikle bu çelişkinin serbest kalmasını sağlamaktı. Yani özgürlük mücadelesi vermek yerine, mücadelenin özgürleştirilmesiydi zarurî olan… Filistin KP’si Yahudi ve Arapları kucaklıyordu, ama bu partinin foyası çatışmaların yoğunlaştığı momentte, seksenlerde ortaya çıktı ve ismini İsrail KP’si olarak değiştirdi. Oysa Filistin’de her devrimcinin zorunlu görevi gayrimeşru, korsan, emperyalist karakolu, terörist İsrail’i tanımak değil, yıkmaktı. Bazen ayırmak, bölmek, bazen de birleştirmek yanıltıcı. Bu yanılgıyı sadece pratik devrimci mücadele çözer.
TKP içindeki Avrupa kökenli, İstanbullu, Balkanlı, kısmen Masonik, Yahudi kadrolar M. Suphi’nin doğulu komünist partisine ölümü ardından el koydular. Bu kadrolar, kendilerinden gördükleri M. Kemal’in koltuğu altına girdiler. (Elbette burada onurlu, namuslu kadroların hiç olmadığı söylenmiyor.) Bu isimler Sovyetler'in siyasî acenteliğinden, CHP komiserliğine geçtiler. Kırklarda Celal Bayar (Mason), Menderes (Yahudi), Tevfik Rüştü Aras (Yahudi) gibi isimlerle kimi TKP kökenli solcular birlikte dergi çıkarttılar. Mehmet Ali Aybar (Selanik Yahudi’si), Behice Boran (Kırım Yahudi’si) gibi isimler de vardı bu dergide. Bunların belirlediği siyaset, Kürt hareketi ve Müslüman hareket gibi kemalizme tam boy karşı olan, en azından bu yönde eğilimler taşıyan kesimlerle komünist hareketin mevcut zayıf bağlarının kopmasını tescilledi. M. Kemal koparttı, bunlar mesafeyi iyice araladı ve o boşluğa oturdu. Alamet-i farikaları tam da bu bağsızlık ve boşluk oldu. Kendi dükkânlarını bu alanda kurdular. Kürd’e ve Müslüman’a dönük alerji tüm bildirilerin ve programların ruhu oldu.
Boran, TİP üyesi olmamasına, partide kendisinden daha değerli isimlerin varlığına rağmen Yahudi bir profesörü senatör adayı yaptı. Çetin Altan, onun sola armağanıydı. Altmışların sonunda TKP SSCB tarafından Ortadoğulu değil, Avrupalı KP’ler listesine kaydedilmesine hiç itiraz etmedi, aksine sevindi. Bürolar Paris, Berlin, Prag ve Londra’da açıldı, Tahran, Bağdat, Şam ya da Beyrut’ta değil. Bu politik gelişmenin İsrail’in varlığını ispatladığı 1967 savaşı ile ilişkisi olsa gerek. Zira Ortadoğulu bir KP olmak, İsrail ile yüzleşmeyi zorunlu kılar.
Üç genç devrimci önderin, özellikle Mahir’in Elrom vuruşu, bu bağı kesti. Bugün açıktan Yahudi solcular MDD çizgisinin yükselişinden, Arapların direnişine göz kırpılmasından korktuklarını söylüyorlar.
15-16 Haziran direnişinde o güne dek sol hareketi desteklemiş, sosyalist olmuş Bedri Rahmi Eyüboğlu, direnişin içinde, fabrikasında mahsur kalan Yahudi işadamı Vitali Hakko’yu kurtarmaya gidiyor. Hakko bunu anılarında anlatıyor. Saflar net değil mi? Elrom sonrası Yahudi solcuların neler yaptığına bakmak gerekmez mi? Vitali Hakko oğluna vasiyet ediyor: “Sakın bu ülkeyi terk etme, buradan daha güvenli bir yer bulamazsın”. Açık değil mi?
Onların rahatını bozan bir işçi sınıfı örgütlemek, onları o fabrikada mahsur bırakmak gerçekte kimi rahatsız eder? Eyüboğlu gibi çiçek böcek şiirleri yazarak, hümanist laflar ederek nasıl devrimci siyaset yapılabilir? Siyasetin Eyüboğlu seviyesine çekilmesi eleştirilmemeli mi?
Yukarıda bahsedilen İbrahim’in vurgusuna sahip çıkarak şu söylenmelidir: böylesi bir kalkışmada doğası gereği Yahudi’ye dinî, teolojik, vahyî, millî mânâda karşı olanlar da bizim doğal yoldaşımızdır! Sömürücüyü ve zalimi, salt bizim istediğimiz yoldan, salt bizim istediklerimizle, salt bize benzeyenlerle değil, belli bir durumda, her ikisine tam boy cepheden karşı olan herkesle yenebiliriz.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Bismillahirrahmânirrahim

(Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla.)
Rahmân: Ancak, doğanın ve insan toplumunun en temelli diyalektik gidiş kanunlarının yaratabileceği yücelikte bir iyilik - yaratıcılık - sevgi - merhamet (acıma) olumluluğudur. Bu topyekûn madde ve mânânın akışından çıkmış zenginliklerdir. Tek başına insanlar - sosyal sınıflar - zümreler - uluslar; hattâ insanlık bu olumluluğu - zengin yaratıcılığı kapsayamazlar. Bu yüzden "Rahmân" sıfatı sadece Allah'a yakıştırılabilir.
Topyekûn doğanın ve insan toplumunun temellerinde bulunan kanunlarının akışındaki, binlerce yıl geçmesine karşın kavranamaz - ele geçirilip yön verilemez zenginlik ve yüceliklik sadece Allah'a, yani bu tarihsel akışa denk düşer. Ve o'nu kavrayamayan - hele yönlendirilemeyen insanlığa da, bu yüce merhametliliği (her şeyi kuşatan iyiliği) sadece Allah'a yakıştırmak düşer.
Peygamberler, Antik Tarih'te kent kurucu, cahiliyetteki barbarlığı medeniyete geçirmeye çalışan önderlerdir. Ve dolayısıyla bu yüce tarihsel determinizmin, az rastlanır (yüzlerce yılda bir çıkabilen) birer yansımasıdırlar. Başka bir anlatımla her peygamber, kendi çağının ve toplumunun lideri olsa bile bu yüce tarihsel akışın özelliklerinin kendisinde yansımış bulduğu için, bu yüce diyalektiğin sözcüsü - yansıtıcısıdırlar. Bu yüzden Allah'ın Resul'ü mertebesini hakkederler. Ama buna rağmen peygamberler bile "Rahmân" sıfatını kendilerine yakıştıramazlar; "Rahmân"lık ancak doğa ve toplumu (tüm âlemleri) kapsayan bu diyalektik oluşundur; yani Allah'a âittir.
Ancak "Rahîm" sıfatı peygamberlerin olabilir: "çok merhametli" anlamında kullanılsa da bu başka insanlardan ayrıcalıklı önderlere yakıştırılır. Ki Allah'ın Rahmân'lığına yansımadır. Yani tarihsel determinizmin önderlerde yansıyıp kendi tercümesi olduğu ölçüde o önderler veya peygamberler "Rahîm" (çok merhametli: Fedâkâr) olabilirler. Ve diyalektik gidişin daha az yansıdığı (diyalektiğin sözcülüğünü daha az yansıdığı insanlara öncülük ederler.
"Modern Peygamberler" diyebileceğimiz burjuva ve proletarya devrimlerinin teorisyen burjuva ve proletarya devrimcileri de, bu ölçüler içinde "Rahîm"dirler. Yani "sonsuz hoşgörü" sahibi olmaya eğilimlidirler, yatkındırlar. Gerçi Marks - Engels - Lenin gibileri dışındakiler daha çok "Rahmân"lığa, hattâ Allah'lığa özenirler: toplumun ve sınıfların üzerinde "Allah"lığa özenip kendilerini tapınç konusu yaptırmak istemişlerdir. Stalin bunun en dramatik örneği olmaktan kurtulamayanların başında gelir. Ama hepsinin kendi zayıf paranoyaklıklarını gizlemek için bunu şuuraltılarıyla yaptıkları artık herkesçe sezilmekte ve bilinmektedir. Veya anlaşılmaktadır, anlaşılacaktır...
Marks'ın mezarında şöyle yazar: "İnsancıl olan hiçbir şey bana yabancı kalamaz" Ve Marks da, örnek yarısı Engels de, yaşamları boyunca bu sözün en derin anlamlarını içlerinde duyarak yaşayıp çiçeklendirmekten geri duramayacak teorik - pratik mücadeleler sunmuşlardır. Bu örnek yaşamlarının en derin anlamı: "Rahîm" olmaklarında toplanır. Çünkü onlar gerçekten doğanın ve toplumun en temel kanunlarının en yetkin modern "Resul"leri (elçileri) olmak durumundadırlar. Yüce tarihsel determinizmin yaşayan modern yansıması, temsilcisi - sözcüsüdürler. Onlarla birlikte bu "Rahîm"lik (hoşgörünün sonsuzluğa uzanışı) "Rahmân"lığa dek uzanır - yaklaşır gibi olursa da, tersine diyalektik yüceliğin zenginliği daha çok kavranır ve "Rahmân"lığın, yani yüce yaratıcılığın sadece evrimin kanunlarına (Allah’a) âit olabileceği anlaşılır.
Evrimin (Tarihsel determinizmin), yani doğa ve insan tarihinin temel kanunlarından kalkarak topyekûn akışı karşısında, Marks - Engels gibi evrimin en yüksek yansımaları bile sadece basit bir "kul" olmaktan öteye gidemezler. Bunu onlar kadar iyi sezen kimse çıkmamıştır.
Unutulmamalıdır ve daima hatırlanmalıdır ki Tarihsel Maddeciliğin kurucuları bu iki insandır. Bu şu anlama gelir: "Allah"ı en iyi onlar anlamışlar ve onun kurallarına uyarak tarihsel akışı kendi dengesine oturtmak için en yetkin mücadeleyi vermişler ama bunun, ancak "doğum sancılarını ılımlandırmak"tan öte bir şey olamayacağını çok derin anlamlarıyla alçakgönüllüce anlatmışlardır. Yani Allah‘a (Tarihsel Determinizm'e) en yakın oldukları hâlde, O'nun sadece basit birer uygulayıcı - sözcü - elçi durumundaki "kul"ları olduklarını bilmişlerdir.
Bu gelişim tarihsel akış, yeni mecralara girdikçe açılıp daha derin resul örneklerini vermekten geri duramaz. Yani Marks - Engels'ten de daha gelişkin kavrayışlar - Allah'a yakınlaşmalar ve o ölçüde de diyalektik akış karşısında en bilinçli resuller olunsa bile, o derece basit - sade bir "kul" olunmaktan da kurtuluş olamayacağını anlayanlar çıkacaktır. Çünkü "Kişi" ne derecede Tarihsel Determinizmi: Doğa ve insanın topyekûn akışını kavrasa da, tek başına o akış karşısında 'bir "hiç"tir. Ancak koyduğu teori toplumda kavranıp maddeleşirse "hep" olabilir.
O hâlde ancak Allah'ın en büyük yansıması, evrimin en son halkası insan toplumudur ve ancak O, evrimi (Allah'ı) anlayıp kendi kanunlarının emrettiği temel dengesine oturtabilir. Fakat toplum da "Kişi"lerden derlenmiştir. Ve her kişinin bu kavrayışı geliştiği ölçüde toplum bu görevini başarabilir.
O hâlde tarih her kişi'yi kendisini anlayıp kendi yoluna sokacak açılımlara girmek zorunda kalacaktır. Ve her kişi deyim yerindeyse peygamberleri anlayabilecek "Rahîm"liğe ulaşmak eğilimine girmek zorunda kalacaktır. Ve Peygamberlikler, hattâ önderlikler bütünüyle bitmek zorunda kalacaktır.
Hz. Muhammed ile antik peygamberlikler bitmiştir. Ama Modern Sosyal Devrimlerle birlikte peygamber adlarını almasalar da bir çeşit modern peygamberlikler dönemi açılmıştır.
Nasıl kentçil tarihsel devrimler'in bitişiyle antik peygamberlikler de sona ermişse, modern sosyal devrimlerin maksadına erişiyle modern peygamberlikler de son bulacaktır.
Ve kişilerin "kendi bacağı"ndan asılacağı, kendisinin ve toplumunun bilmecesini çözeceği veya çözemediğinin anlaşılacağı; toplumca el birlik yeni baştan çözümler arayacağı açılımlar gelişecektir.
O zaman her kişinin mezarı başında değil ama beyninde ve kalbinde (her hücresinde) iliğine kemiğine işlenmiş olarak şu cümle yazacaktır:
"İnsancıl olan hiçbir şey bana YABANCI KALAMADI"
Çünkü her kişi, hayvanlıktan çıkalı beri bastırdığı hayvanlıklarını sonuna dek yaşarken kanayacak; kendinden nefret ederce kanayacak - acılarla - yaralarla yüklenecek ve yeni baştan insanlaşacak; sosyal hayvanlıktan böylece çıkarak her türlü yabancılaşmasını aşacaktır; "bilinçli" birer "insan" olacaktır.
Ne yazık ki bu, tıpkı vahşet çağına paralel biçimde değil ama kültürel atılımlarla kuşaktan kuşağa adım adım gelişebilecek acılarla dolu bir gelişim olacaktır. Ta ki bütün antik ve modern peygamberleri derinden kavrayan "insancıl olan hiç bir şey bana yabancı kalamadı" sözcüğünü hakkedene dek...
O zaman peygamberleri de aşacak bir olgunluğa erişecektir. Çünkü peygamberlerin en modernlerinin bile çektikleri acılar, sınıflı toplumun son demlerindeki insanlığın (her kişisinin) çektiği acılar yanında çok az kalacaktır.
Çünkü bu acılar, maddiyatın, maneviyatı her saniye yaptığı işkencelerle yiyip bitiren gidişinin ve maneviyat tükenince yeniden kazanılmasının onlarca yıl alacağı uzun yalnızlıklarla dolu yıllar olacaktır...
Ve bu acılar genellikle erkekli, kadınlı manevî yaralanmaları kapsasa da, kadınların anlaşılmasını ve erkeklerin insanlaşmasını sağlayacak kadınların zaferiyle sonuçlanacak daha çok erkeklerin şimdiye dek tatmadıkları acılarla yüklü olacaktır. Çünkü egemen babahanlık, egemen erkek rejimleri, başka türlü asla yola gelemeyecek derecede (binlerce yıldır) kadınlara karşı efendilikte taşlaşmışlardır. Yeni kuşaklar, ne yazık ki başlarına gelen bu dramları anlayamayacak sığlık içinde gelişiyorlar. Bu yüzden her erkek, kadın üzerindeki ve toplum içindeki erkeksi yüceliğini (dolayısıyla maddî – manevî sömürüsünü) ancak kadınların kapitalist veya sosyalist yoldan olsun, erkeklere karşı yaptıkları kurtuluş savaşlarıyla alaşağı edip bilinçlere çıkarabilecekler ve kadınlara hak ettikleri saygıyı - sevgiyi - değeri yeni baştan göstereceklerdir.
Belki o zaman gerçek "aşklar" bu kez bilinçli olarak yeni kuşaklarda yeniden filizlenebilecektir.
O gün geldiğinde, herkes "Rahîm" (sonsuz toleranslı) olma özelliğini kazanmış olacak ve Allah'ın "Rahmân"lığını (diyalektiğin yüce yaratıcılığını) o güne dek görülmemiş ölçülerde anlamış ve o'nun doğacıl ve insancıl dengelerine "uyum" yapmayı kanına karıştırmış olacaktır. İşte Bismillâhirahmânirrahîm’in çağımızdaki derin anlamları, bu temeller içinde kavranabilirse, o sözcüğün söyleyene ve topluma bir yararı olabilir...
Hikmet Kıvılcımlı
Devamını oku ...

Gerilla Savaşı


Gerilla eylemi meselesi, Parti’mizi ve işçi kitlelerini büyük ölçüde ilgilendiren bir meseledir. Aradan geçen zaman dâhilinde biz bu mesele ile birçok kez ilgilendik ve geçmişte vaat ettiğimiz üzere, şimdi burada konuyla ilgili görüşlerimizin eksiksiz denebilecek bir biçimini sunmak niyetindeyiz.
I
Baştan başlayalım. Her marksistin mücadele biçimleri meselesinin incelenmesine dönük temel talepleri nelerdir? İlk olarak marksizm, öteki tüm ilkel sosyalizm biçimlerinden, hareketi tek bir özel mücadele biçimine bağlamamak noktasında ayrışır. Mücadelenin her türlü biçimini kabul eder ve onları "tertip etmez", ancak hareketin genel gidişatında açığa çıkan devrimci sınıfların bu mücadele biçimlerini yalnızca genelleştirir, örgütler ve onlara bilinçli bir ifade kazandırır. Tüm soyut formüllere ve doktriner reçetelere kesinkes düşman olan marksizm, hareketin gelişmesi, yığınların sınıf bilincinin artması, ekonomik ve politik krizlerin şiddetlenmesiyle yeni ve giderek çeşitlenen savunma ve saldırı yöntemleri üreten, ilerleme hâlindeki kitlesel mücadeleye dönük özenli bir tavrı talep eder. Bu nedenle marksizm, herhangi bir mücadele biçimini mutlak mânâda reddetmez. Marksizm, mevcut toplumsal durum tüm kaçınılmazlığıyla değiştiğinde, bu döneme katılanlarca bilinmeyen yeni mücadele biçimlerinin doğacağını kabul ederek, yalnızca o ânda mümkün ve var olan mücadele biçimleriyle kendini hiçbir koşul altında sınırlamaz. Bu hususta marksizm, eğer bu şekilde ifade etmemiz mümkünse, kitlesel pratikten öğrenir ve "sistemleştiriciler”in münzevi gerçekliklerinde icat ettikleri mücadele biçimlerini kitlelere öğretme tarzlarını hiçbir şekilde sahiplenmez. Örneğin daha önceleri, toplumsal devrim biçimlerini incelerken Kautski’nin de tespit ettiği üzere biz, yaklaşan krizin şimdiden öngörmemizin mümkün olamayacağı yeni mücadele biçimleri ile bizi tanıştıracağını biliyoruz.
İkinci olarak marksizm, mücadele biçimleri meselesinin tarihsel incelemesini kesin olarak talep eder. Bu meseleye, somut tarihsel durumdan ayrı bir şey olarak yaklaşmak, diyalektik materyalizme dâir temel bilgilerin anlaşılmasında bir hata olduğunu gösterir. Ekonomik evrimin farklı aşamalarında, politik, millî-kültürel, hayatî ve öteki koşullardaki farklılığa bağlı olarak, farklı mücadele biçimleri öne çıkıp mücadelenin aslî biçimleri hâline gelirler ve bununla bağlantılı olarak ikincil, yardımcı mücadele biçimleri değişikliğe uğrar. Hareketin gelişimindeki verili bir aşamaya âit somut durumun ayrıntılı incelemesi yapılmaksızın, herhangi bir özel mücadele aracının kullanılıp kullanılmayacağı sorusuna “evet” ya da “hayır” biçiminde cevaplamaya çalışmak, marksist konumu tümden terk etmek anlamına gelir.
Bunlar bize rehberlik etmesi gereken iki ilkesel teorik önermedir. Batı-Avrupa'da marksizmin tarihi, yukarıda söylenenleri doğrulayan sayısız örnek sunmaktadır.
Günümüzde Avrupa sosyal demokrasisi, parlamentarizm ve sendika hareketini mücadelenin başlıca biçimleri olarak görmektedir; geçmişte bu hareket ayaklanmayı kabul etmiş, zamanla değişecek koşullara bağlı olarak -bugün Rusya Kadetleri ve Bezzaglavtsi[1] gibi burjuva liberallerin genel kanaatinin aksine- gelecekte onay vermeye hazır bir hâle geleceklerdir. Yetmişlerdeki sosyal demokrasi genel grevi, her derde deva toplumsal bir ilâç anlamında, burjuvaziyi tek darbede alaşağı etmenin politik olmayan bir aracı olarak reddetmişti -ancak o kitlesel politik grevi (özellikle Rusya'nın 1905 deneyiminden sonra), belirli koşullar altında başta gelen mücadele yöntemlerinden biri olarak tamamen kabul etti. Kırklarda sokak barikat savaşını benimsemiş olan sosyal demokrasi, on dokuzuncu yüzyılın sonunda kimi nedenlerden ötürü bu yöntemi reddetti ve onu gözden geçirip, Kautski'nin ifadesiyle, yeni barikat savaşı taktikleri öğreten Moskova deneyiminden sonra, barikat savaşı siyasetini kabul etmeye tamamen hazır olduğunu belirtti.
II
Genel marksist önermeleri belirledikten sonra, şimdi Rus devrimine geri dönelim ve onun ortaya koymuş bulunduğu mücadele biçimlerinin tarihsel gelişimini hatırlayalım. Öncesinde işçilerin ekonomik grevleri (1896-1900) vardı, ardından bunları işçilerin ve öğrencilerin politik gösterileri (1901-02) ve köylü ayaklanmaları (1902), çeşitli gösterilerle birleşen kitlesel politik grevlerin başlaması (Rostov 1902, 1903 Yaz’ı ve 9 Ocak 1905’teki grevler), yer yer yereldeki barikat savaşlarının eşlik ettiği tüm Rusya'yı kapsayan politik grev (Ekim 1905), kitle barikat savaşı ve silâhlı ayaklanma (Aralık 1905), barışçı parlamenter mücadele (Nisan-Haziran 1906), kısmî askerî ayaklanmalar (Haziran 1905-Temmuz 1906) ve kısmî köylü ayaklanmaları (1905 Sonbahar’ı-1906 Sonbahar’ı) takip etti.
Mücadele biçimleri ile ilgili olarak, 1906 Sonbahar’ındaki genel durum bu şekildedir. Otokrasinin "misilleme" olarak seçtiği mücadele biçimi, Kara Yüzler’in 1903 Bahar’ından (Kışinev) 1906 Sonbahar’ına (Sedlet) kadar geçen sürede gerçekleştirmiş olduğu katliamdır. Bütün bu dönem boyunca Kara Yüzler’in katliam örgütlenmesi ile Yahudilerin, öğrencilerin, devrimcilerin ve sınıf bilincine sahip işçilerin dövülmesi sürekli olarak gelişti ve yetkinleşti, Kara Yüzler birliklerinin şiddeti, para ile tutulmuş zorbaların şiddeti ile birlikte, kasaba ve köylerde toplar kullanılmasına, herkesin önünde işkence gösterilerine, işkence trenlerine, vb. kadar vardırıldı.
Resmin esas arka planı bu şekildedir. Bu arka planın karşısında, bu makalede incelenip değerlendirilecek olan -kısmî, ikincil ve yedek olduğu tartışma götürmez- bir olgu durmaktadır. Bu olgu nedir? Biçimleri nasıldır? Nedenleri nelerdir? Ne zaman doğmuştur ve nereye kadar yayılmıştır? Devrimin genel gidişatı içindeki önemi nedir? Sosyal demokrasinin örgütlediği ve önderliğini yaptığı işçi sınıfı mücadelesi ile bağı nedir? Resmin genel arka planı çizildikten sonra, şimdi incelenmesine geçmemiz gereken sorular bunlardır.
Bizim burada ilgilenmekte olduğumuz olgu, silâhlı mücadeledir; bu mücadele, bireyler ve küçük gruplar tarafından yürütülmektedir. Bir bölümü devrimci örgütlere âit iken, diğer bölümü (Rusya'nın belirli kesimlerinde çoğunluğu oluşturan) herhangi bir devrimci örgüte bağlı değildirler. Silâhlı mücadele, birbirlerinden kesin surette ayrıştırılması gereken iki farklı amacı takip eder; bu mücadelenin ilk amacı, ordu ve polisteki bireylere, âmirlere ve astlara suikast düzenlemek; ikinci amacı ise hem hükümete hem de özel kişilere âit para kaynaklarına el koymaktır. Kamulaştırılan paralar kısmen parti kasasına, kısmen özel silâhlanma amacına ve ayaklanma hazırlığına, kısmen de tanımlamakta olduğumuz mücadeleyle ilişkili kişilerin idâmesine harcanır. Büyük kamulaştırmalar (Kafkasya'daki 200.000, Moskova'daki 875.000 rublelik kamulaştırmalar) gerçekten de öncelikle devrimci partilere gitmiştir -küçük kamulaştırmalar çoğunlukla, bazen de tümüyle "kamulaştırıcılar"ın idamesine gider. Şüphesiz ki mücadelenin bu biçimi, ancak 1906'da, yani Aralık ayaklanmasından sonra geniş ölçüde gelişti ve yaygınlaştı. Politik krizin silâhlı mücadele noktasına dek yoğunlaşması ve özelde yoksulluk, açlık ve işsizliğin kasaba ve köylerde artması, tarif ettiğimiz mücadelenin önemli nedenlerinden biriydi. Bu mücadele biçimi, toplumsal mücadelenin tercih edilen, hattâ yegâne biçimi olarak, halkın başıboş unsurları, lümpen proletarya ve anarşist gruplar tarafından benimsendi. Burada sıkıyönetimin ilânı, yeni birliklerin harekete geçirilmesi, Kara Yüzler katliamı (Sedlet) ve askerî mahkemeler, otokrasi tarafından benimsenen "misilleme" niteliğinde bir mücadele biçimi olarak görülmelidir.
III
Sözünü ettiğimiz mücadeleye dönük olağan değerlendirme, onun, işçilerin moralini bozan, halkın geniş tabakalarını geri iten, hareketin örgütlenmesini dağıtan ve devrimi yaralayan anarşizm, blankizm ve eski terörizm türünden, yığınlardan kopmuş bireylerin hareketi olduğu yönündedir. Bu değerlendirmeyi destekleyen örnekler her gün gazetelerde verilmekte olan olaylar arasında kolayca bulunabilir.
Ama bu örnekler inandırıcı mıdır? Bunu sınamak için, incelemekte olduğumuz mücadelenin en gelişkin olduğu bir yeri -Litvanya Bölgesi’ni ele alalım. Novoye Vremya (9 ve 12 Eylül tarihli sayılarında) Litvanya sosyal demokratlarının eylemlerinden yakınıyor. Litvanya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin (Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin bir seksiyonunun) çıkarttığı gazete düzenli olarak 30.000 baskı yapıyor. İlân sütunlarında her dürüst insanın yok etmeyi görev addedeceği casusların listesini yayınlıyor. Polise yardımcı olan bir kimse, yok edilmeye lâyık, hattâ malları kamulaştırılması gereken "devrim düşmanı" olarak ilân ediliyor. Halkın Sosyal Demokrat Parti’ye, yalnızca imzalı ve mühürlü makbuz karşılığında para vermesi öğütleniyor. Yıllık toplam geliri 48.000 ruble olarak gösteren Parti’nin son raporu, bu miktarın içinde, Libau silâh kolunun kamulaştırarak temin etmiş olduğu 5.600 rublelik bir paranın da bulunduğunu söylüyor. Doğal olarak da Novoye Vremya bu "devrimci yasa"ya, bu "terör idaresi"ne karşı öfkelenip ateş püskürüyor.
Hiç kimse Litvanya sosyal demokratlarının bu eylemlerini anarşizm, blankizm ya da terörizm olarak nitelemek küstahlığında bulunamaz. Peki, ama neden? Çünkü burada biz, mücadelenin yeni biçimi ile Aralık’ta patlak veren ve yeniden mayalanmakta olan ayaklanma arasında açık bir bağlantı buluyoruz. Rusya gerçeğinde bu bağlantı bütün olarak algılanabilir düzeyde değilse de mevcuttur. Aralık’tan sonra "gerilla" savaşlarının belirgin bir biçimde yaygınlaşması ve onun yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik krizin şiddetlenmesi ile arasındaki bağlantı, tartışma götürmez bir gerçekliktir. Eski Rus terörizmi aydın komplocuların işi idi; bugün, genel bir kural olarak gerilla savaşı, işçi savaşçılarca ya da sadece işsiz işçilerce verilmektedir. Blankizm ve anarşizm, klişecilik zaafı olan kimselerin kafasında kolayca oluşur ama bir ayaklanma ortamında ki bu Letonya bölgesinde çok açıktır, böylesine bilinen yaftaların işe yaramazlığı artık aşikârdır. Litvanyalılar örneği, aramızda çok yaygın olan, bir ayaklanma ortamının koşullarına atıfta bulunmaksızın yapılacak bir gerilla savaşı analizinin ne denli yanlış, bilimsel ve tarihsel olmaktan uzak olduğunu açıkça göstermektedir. Bu koşullar akılda tutulmalı, büyük ayaklanma hareketleri arasındaki ara dönemin kendine özgü özellikleri düşünülmeli, bu tür koşullar altında ne tür mücadele biçimlerinin kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağı anlaşılmalı ve papağan gibi ezbere öğrenilen bir söz yığınıyla, tıpkı Kadetler ve Novoye Vremya'cıların kullandıkları “anarşizm”, “hırsızlık” ve “holiganizm” gibi ifadelerle meseleden kaçmaya çalışılmamalıdır!
Gerilla hareketinin bizim çalışmamızı örgütsüzleştirdiği söyleniyor. Şimdi bu iddiayı Aralık 1905’ten bu yana var olan duruma, Kara Yüzler’in katliam ve sıkıyönetim dönemine uygulayalım. Böyle bir dönemde hareketi daha çok ne dağıtmaktadır: direniş yokluğu mu, yoksa örgütlü gerilla savaşı mı? Rusya'nın merkezini, batı sınırlarıyla, Polonya ve Litvanya toprakları ile karşılaştırın. Tartışma götürmez olan şu ki, batı sınır bölgelerinde gerilla savaşı çok daha yaygın ve gelişkindir. Ayrıca genel olarak devrimci hareket ve özel olarak da sosyal-demokrat hareketin, merkezî Rusya'da, batı sınır bölgelerine göre çok daha örgütsüz olduğu aynı ölçüde tartışma götürmez bir gerçekliktir. Elbette bundan, Polonya ve Litvanya sosyal demokrat hareketinin gerilla savaşı sayesinde daha az dağınık olduğu sonucu aklımıza gelmemelidir. Hayır. Çıkarılabilecek tek sonuç, 1906'da, Rusya'da sosyal demokrat işçi sınıfı hareketinin dağınıklığından ötürü gerilla savaşının suçlanmaması gerektiğidir.
Bu bağlamda millî koşulların özelliklerine sıkça anıştırmada bulunulur. Ancak bu anıştırma pek açık olarak, yaygın iddianın zayıflığını gösterir. Eğer bu millî koşullara âit bir mesele ise o zaman, -tüm Rusya'nın, hattâ özellikle Rusların ortak birer günâhı olan- anarşizmin, blankizmin ya da terörizmin değil, başka bir şeyin meselesidir. Bu başka şeyi somut olarak inceleyin baylar! O zaman göreceksiniz ki, millî baskı ya da karşıtlık bir şey açıklamaz, çünkü bunlar batı sınır bölgesinde her zaman var olmuştur, oysa gerilla savaşı sadece bugünkü tarihsel dönemde ortaya çıkmıştır. Millî baskının ve karşıtlığın bulunduğu çok yer vardır, ama kimi zaman millî baskı ve benzeri şeyler varken bu sefer de gerilla savaşı orada mevcut değildir. Meselenin somut analizi, bunun bir millî baskı değil, ayaklanma koşulları meselesi olduğunu gösterecektir. Gerilla savaşı, kitlesel hareketin gerçek mânâda bir ayaklanma eşiğine ulaştığı ve iç savaştaki "büyük çarpışmalar" arasında epeyce geniş bir aralığın oluştuğu bir dönemde kaçınılmaz olan bir mücadele biçimidir.
Hareketi dağıtan gerilla eylemleri değil, bu tarz eylemleri kontrol altına alma yeteneğinde olmayan partinin zayıflığıdır. Biz Rusların gerilla eylemlerine karşı sık sık savurduğumuz lânetlemelerin, gerçekten de Parti’yi dağıtan gizli, gelişigüzel ve örgütlenmemiş gerilla eylemleriyle el ele gitmesinin nedeni budur. Bu mücadelenin doğmasına neden olan tarihsel koşulların neler olduğunu anlama becerisi gösteremediğimizden, onun zararlı yanlarını giderme hususunda da yetersiz kalıyoruz. Oysa mücadele sürüyor. Güçlü ekonomik ve politik nedenlere bağlı olarak oluşuyor. Sözkonusu nedenleri ya da mücadelenin kendisini yok etmek bizim gücümüz dâhilinde olan bir şey değil. Bizim gerilla savaşına dönük şikâyetlerimiz, bir ayaklanma gerçeğinde partimizin yaşadığı güçsüzlükle ilgilidir.
Dağınıklık konusunda söylediklerimiz moral bozukluğu için de geçerlidir. Moral bozukluğu yaratan gerilla savaşı değil, örgütlenmemiş, düzensiz, parti dışı gerilla eylemleridir. Biz gerilla eylemlerini suçlayarak, ona söverek bu en tartışma götürmez moral bozukluğundan birazcık olsun kendimizi kurtaramayız, zirâ suçlama ve sövme, derin ekonomik ve politik nedenlerden ötürü ortaya çıkmış bulunan bir olguyu kesin olarak durdurmak gücünden mahrumdur. Olağandışı ve moral bozucu bir olguya son verme gücüne sahip olmayışımızın, Parti’nin olağandışı ve moral bozucu mücadele yöntemlerini benimsemesi için bir neden teşkil etmeyeceği yönünde bir itiraz geliştirilebilir. Ancak böylesi bir itiraz marksist değil, saf anlamda burjuva liberal bir itirazdır, çünkü bir marksist iç savaşa ya da onun biçimlerinden biri olan gerilla savaşına genel olarak olağandışı ve moral bozucu bir olgu olarak bakamaz. Marksist, kendisini toplumsal barış değil, sınıf mücadelesi üzerinde kurar. Şiddetli ekonomik ve politik krizin belirli dönemlerinde sınıf mücadelesi doğrudan bir iç savaşa, yani toplumun iki kesimi arasındaki silâhlı mücadeleye doğru olgunlaşır. Bu tarz dönemlerde marksistler iç savaştan yana yerlerini almak zorundadırlar. Marksist açıdan iç savaşa yönelik herhangi bir ahlâkî suçlama kesinlikle benimsenemez.
Bir iç savaş döneminde proletaryanın ideal partisi savaşan bir partidir. Bu tümüyle inkâr edilemez bir gerçekliktir. İç savaşa ilişkin genel bakış açısından yola çıkarak herhangi bir özgül harekette ortaya çıkmış belirli bir iç savaşa âit biçimlerin uygunsuzluğunu tartışıp ispatlamanın mümkün olduğunu kabul etmeye tümüyle hazırlıklıyız. Askerî uygunluğa ilişkin genel bakış açısına dayalı farklı iç savaş biçimlerine yönelik eleştiriyi tümüyle kabul ediyoruz ve bu meselede son sözü söylemesi gerekenin, her özel yerellikte pratik mücadele veren sosyal demokrat işçiler olduğu tespitinde uzlaşıyoruz. Ancak marksizmin ilkeleri adına bizler iç savaş koşulları analizinin anarşizm, blankizm ve terörizm ile ilgili basmakalıp, klişe sözler aracılığıyla savuşturulmamasını, ayrıca Sosyal Demokrat Parti’nin, genel olarak gerilla savaşına katılması gibi meselelerin tartışılması esnasında, Polonya Sosyalist Partisi'nin şu ya da bu örgütünün, şu ya da bu ânda benimsediği anlamsız gerilla eylemleri yöntemlerinin bir tür umacı gibi kullanılmamasını talep ediyoruz.
Gerilla savaşının hareketi dağıttığına ilişkin tezin eleştirel bir gözle ele alınması zorunludur. Elbette yeni tehlikeleri ve yeni fedakârlıkları beraberinde getiren mücadelenin her yeni biçimi, bu yeni mücadele biçimine hazırlıksız olan örgütleri kaçınılmaz olarak "dağıtır". Bizim eski propagandacı gruplarımız ajitasyon yöntemlerine rücu ettiklerinden dağıldı. Arkasından da komitelerimiz gösterilere rücu ettiğinden dağıldı. Her savaşta askerî harekât savaşçıların saflarını belli ölçülerde bozar. Ancak bu tespit insanların savaşmamaları değil, aksine onların savaşmayı öğrenmeleri gerektiğini anlatır, hepsi bu.
Sosyal demokratların gururla ve böbürlenerek, "biz, anarşist, hırsız, soyguncu değiliz, biz bunların çok üstündeyiz, gerilla savaşını kabul etmiyoruz" dediklerini görünce kendime soruyorum: Bu adamlar ne söylediklerinin farkındalar mı? Ülkenin her yerinde Kara Yüzler hükümeti ile halk arasında silâhlı çatışmalar ve çarpışmalar oluyor. Devrimin bugünkü gelişme aşamasında bu, kesinlikle kaçınılmaz bir olgudur. Halk da kendiliğinden ve örgütsüz bir yoldan -ve tam da işte bu nedenden, talihsiz ve arzulanmayan biçimlerde- bu olguya silâhlı çatışma ve saldırı yoluyla tepki gösteriyor. Ben, örgütümüzün zayıflığı ve hazırlıksız oluşu yüzünden, belli bir yerde ya da zamanda, bu kendiliğinden mücadelede parti önderliğinden kaçınmamızı anlayabilirim. Ben, bu sorunun yerelde eylemdeki işçiler tarafından saptanması gerektiğinin, ayrıca zayıf ve hazırlıksız örgütlerin yeniden biçimlendirilmesinin kolay bir şey olmadığının farkındayım. Ama bu bir sosyal demokrat teorisyen ya da gazetecinin bu hazırlıksızlık karşısında pişmanlık duymaktan çok, gururlu bir böbürlenme ve kendini beğenmiş bir edâyla anarşizm, blankizm ve terörizm konusunda papağan gibi ezberlediği cümleleri tekrarladığını gördüğümde, dünyanın en devrimci öğretisinin bu şekilde aşağılanması karşısında içerliyorum.
Gerilla savaşının sınıf bilincine ulaşmış proleterleri aşağılık ve sarhoş ayaktakımı ile yakın işbirliğine sokacağı söyleniyor. Bu doğrudur. Ancak bu sadece, proletaryanın partisinin gerilla savaşına, biricik ya da hattâ baş mücadele yöntemi olarak hiçbir zaman bakamayacağı anlamına gelir; bu, sözkonusu yöntemin diğer yöntemlere bağlanması, yani savaşın baş yöntemleriyle uygun hâle getirilip sosyalizmin aydınlatıcı ve örgütleyici etkisiyle yüceltilmesi gerektiğini anlatır. Ayrıca bu sonuncu koşul olmaksızın, burjuva toplumundaki mücadele yöntemlerinin eksiksiz tümü, proletaryayı altındaki ve üstündeki proleter olmayan çeşitli katmanlarla yakın ilişkiye sokup olayların kendiliğinden akışı içine terk ederse o yıpranır, yozlaşır ve fahişeleşir. Grevler, eğer olayların kendiliğinden akışına bırakılacak olursa "ittifaklar"a -tüketicilere karşı işçilerle patronlar arasındaki anlaşmalara- doğru yozlaşır. Parlamento, bir burjuva politikacıları çetesinin, "millî özgürlük", "liberalizm", "demokrasi", cumhuriyetçilik, kilise nüfuzu karşıtlığı, sosyalizm ve talep edilen tüm diğer satılık eşyaları toptan ve perakende takas ettikleri kokuşmuş bir geneleve dönüşerek yozlaşır. Bir gazete, umumî bir pezevenge, ayaktakımının düşük içgüdülerini tatmin edip kitleleri yozlaştıran bir araca ve benzerî şeylere dönüşerek yozlaşır. Sosyal demokrasi, proletaryayı biraz altında ya da biraz üstünde bulunan katmanlardan bir Çin setti aracılığıyla ayıracak hiçbir evrensel mücadele yöntemi bilmemektedir. Farklı dönemlerde sosyal demokrasi farklı yöntemler kullanır ve bu yöntemlerin seçimini tümüyle önceden tanımlı ideolojik ve örgütsel koşullar tarafından nitelendirir.[2]
IV
Avrupa'daki burjuva devrimleriyle kıyaslandığında Rus devrimindeki mücadele biçimleri sahip olduğu muazzam çeşitlilikle ayrışır. 1902’de Kautski, geleceğin devriminin (bir ihtimal Rus devriminin istisna teşkil edeceğini ekleyerek), halkın yönetime karşı mücadelesinden çok, halkın iki kesimi arasındaki mücadele biçiminde gerçekleşeceğini söylediğinde bunu kısmen öngörmüştür. Şüphe yok ki Rusya'da, halkın iki kesimi arasında cereyan eden mücadele biçiminin Batı’daki burjuva devrimlerinden daha kapsamlı bir gelişime tanık olduğunu görüyoruz. Devrimimizin düşmanları halkın arasında sayıca çok azdır, ancak mücadele büyüyüp şiddetlendikçe bu düşmanlar giderek daha çok örgütlenmekte ve burjuvazinin gerici katmanlarının desteğini almaktadırlar. Bu nedenle, millet genelinde politik grevlerin yaşandığı böylesi bir dönemde, bir başkaldırının çok kısacık bir zaman ve daracık bir alanla sınırlanmış eski bireysel eylem biçimini var sayamayacağı kesinlikle doğal ve kaçınılmaz bir gerçekliktir. Başkaldırının tüm ülkeyi kucaklayan uzun süreli bir iç savaş, yani halkın iki kesimi arasındaki silâhlı bir mücadele şeklinde daha yüksek ve daha karmaşık bir biçimi varsayacağı kesinlikle doğal ve kaçınılmazdır. Böylesi bir savaş, nispeten uzun aralıklarla gerçekleşen birkaç büyük çarpışma ile bu aralıklardaki çok sayıda gerçekleşen küçük çarpışmadan oluşan bir çatışmalar dizisinden başka bir şey olarak düşünülemez. Tüm bunlar yaşanacaksa –ki bu şüphe götürmez bir gerçekliktir- sosyal-demokratların bu büyük çarpışmalarda ve aynı zamanda da olabildiği kadarıyla, ilgili küçük çatışmalarda kitlelere en iyi bir biçimde önderlik edecek örgütlerin yaratılmasını kendilerine görev edinmeleri kesinlikle zorunludur. Sınıf mücadelesinin iç savaş noktasına kavuştuğu bir dönemde, sosyal demokratlar, yalnızca bu iç savaşa katılmayı değil, aynı zamanda onun içinde önderlik rolünü oynamayı da görev edinmelidirler. Sosyal demokratlar, düşman güçlerine zarar verecek tek bir fırsatı bile kaçırmayan bir savaşçı cephesi olarak hareket edebilme becerisine sahip olmaları için tüm örgütlerini eğitmek ve hazırlamak zorundadırlar.
Bunun zor bir görev olduğu inkâr edilemez. Bu görev tek seferde başarılamaz. İç savaşın gelişimi içinde, tıpkı halkın tümünün yeniden eğitilmesi ve savaşmayı öğrenmesi gibi, bizim örgütlerimiz de eğitilmeli ve bu görevle eşdeğerdeki deneyimden çıkan derslerle uyumlu olarak yeniden kurulmalıdır.
Bizde mücadelenin herhangi bir yapay biçimini eylemdeki işçilere zorla kabul ettirme ya da hattâ Rusya'daki iç savaşın genel gelişimi dâhilinde gerilla savaşının herhangi bir özel biçiminin hangi rolü oynayacağına koltuğumuzda oturarak karar verme hususunda en ufak bir eğilim mevcut değildir. Biz, belirli gerilla eylemlerinin somut değerlendirilmesini, sosyal demokrasi içindeki bir eğilime âit bir gösterge olarak bakma düşüncesinin çok uzağındayız. Ancak öte yandan da biz, pratik yaşamın doğurduğu yeni mücadele biçimlerinin doğru teorik değerlendirmesine ulaşılmasına mümkün olduğu ölçüde katkı sunmayı görev addederiz. Biz, yeni ve zor bir meselenin doğru olarak takdim edilmesi ve çözümüne doğru olarak yaklaşılması noktasında, sınıf bilincine sahip işçileri engelleyen basmakalıp klişelerle ve önyargılarla durmadan savaşmayı görevimiz olarak kabul ederiz.
V. I. Lenin
30 Eylül 1906
Proletari, Sayı: 5
Toplu Eserler
11. Cilt, s. 213-23
Dipnotlar
[1] Bezzaglavtsi: Rus burjuva entelejansiyasına âit yarı Kadet, yarı Menşevik Rus grup. (Prokopoviç, Kuskova, Boguçarski, Portugalov, Kijniyakov ve diğerleri.) Grup, 1905-07 devriminin ilk çöküş aşamasında ortaya çıktı. Sonradan, Prokopoviç editörlüğünde, 1906 Ocak-Mayıs tarihleri arasında Petersburg’da yayınlanan Bez Zaglaviya (İsimsiz) adlı haftalık politik derginin ismini aldı. Sonradan sol Kadetlerin dergisi Tovariş’e (Yoldaş) katıldı. Resmî partidışılık kılıfı altında grup, burjuva liberalizminin ve oportünizmin propagandasını yaptı, ayrıca enternasyonal sosyal demokrasi ile revizyonist Rusları destekledi.
[2] Bolşevik sosyal demokratlar gerilla eylemlerine karşı anlamsız bir tutku taşıdıkları suçlamasıyla sık sık karşılaşırlar. Gerilla eylemleri konusundaki karar taslağında (Partiniye Izvestia, Sayı: 2 ve Lenin'in Kongre’ye Raporu), gerilla eylemlerini savunan Bolşevik seksiyonunun, bu eylemlerin benimsenmesi için aşağıdaki koşulları önerdiğini anımsamak, bu nedenle, yanlış olmayacaktır: Hangi koşul altında olursa olsun, özel mülkiyete "el konulması”na izin verilmemeliydi; hükümet mallarına "el konulması" önerilmemeli, bu işlemlerin partinin kontrolü altında olmasına ve gelirlerinin bir ayaklanmanın ihtiyaçları için kullanılmasına izin verilmeli, bu yönde hazırlıklı olunmalıydı. Terörizm biçimindeki gerilla eylemleri zalim hükümet memurlarına ve Kara Yüzler’in faal üyelerine salt şu koşullara bağlı olarak önerilmeliydi: 1) kitlelerin duyguları dikkate alınmalı; 2) ilgili yerellikteki işçi sınıfı hareketinin koşulları hesaba katılmalı ve 3) proletarya kuvvetlerinin ziyan olmaması hususuna dikkat edilmelidir. Bu taslak ile Birlik Kongresi’nin benimsediği karar arasındaki pratik farklılık, özellikle hükümet mallarına "el konulmasına" izin verilmemesi olgusunda yatar.
Devamını oku ...