Beyaz Tanrı, Siyah Allah

Müslüman bir siyah din adamı şarkı söylüyor ve şarkıda şu çığlık yükseliyor:
“Beyaz adamın cenneti siyah adamın cehennemidir.”[1]
Bu söze meseleyi çok basit bir dille aktarması sebebiyle itiraz etmek mümkün ama şarkının hakikati söylediği açık. Bu, beyazların dünyaya hükmettiği günden beri geçerli olan bir söz.
Afrikalılarsa meseleyi başka şekilde tespit ediyorlar:
Afrika’ya geldiğinde beyaz adamın elinde İncil, Afrikalıların elinde ise toprak vardı. Beyazlar Afrikalıları zorla ve kanla topraklarından koparttılar, Afrikalılarsa hâlen daha İncil’i sindirmeye veya onu kusup atmaya çalışıyorlar.
Dolayısıyla bugün dünyada başgösteren mücadele hayli karmaşık bir mücadeledir ve iktidar sahasında, yani siyaset ve ahlâk alanında Hristiyanlığın oynadığı tarihsel rolü de içermektedir.
İktidar sahasında Hristiyanlık, zerre eksilmeden varlığını sürdüren bir kibir ve zorbalıkla hareket etmiştir, zira bu din, kâfirleri kurtarma denilen o manevi görev dairesinde gerçek imanı keşfetmiş olanlara düzenli olarak dayatılmaktadır. Bu özel ve gerçek iman, esas olarak bedenle değil ruhla alakalıdır. Beden, sayısız kâfirin tanık olduğu bir tür etten ve cesetten ibarettir.
Buradan şunu söylemek mümkündür:
Gerçek imanın otoritesini sorgulayan kişi, aynı zamanda ulusların bu imanı kendisini yönetmek için kullanma hakkına, özetle o ülkenin sahip olduğu ada meydan okumuş demektir.
Kimi misyonerlerin gösterdikleri kahramanlıklardan veya dürüstlükten bağımsız, İncil’in her yana yayılması, bir bayrağı bir yere dikmenin itiraz kabul etmez kılıfı olarak iş görmüştür. Rahipler, rahibeler ve öğretmenler, cennetin değil esirlerin inşa edecekleri bir kentin peşinde olan insanların kullandıkları iktidarın korunmasına ve kutsallaştırılmasına katkı sunmuşlardır. Hristiyan kilisesi o bayrağı kutsal suyla yıkamış, bayrağın dikilmesi karşısında zevkten dört köşe olmuş, batılı halkların esenliğine katkı sunacağını söylediği fethi fikir düzeyinde beslememiş olsa da onu cesaretlendirmiş ve fethin Tanrı’nın lütfunun bir ispatı olduğunu söylemiştir.
Çöldeki Tanrı farklı bir yolu yürürken, Allah başka bir yöne doğru ilerlemiştir. İktidarın kanatlarında yükselen Tanrı beyazlaşırken, iktidarın dışında olan Allah cennetin karanlık tarafında, tüm pratik amaçlar doğrultusunda, siyahlaşmıştır.
Dolayısıyla ahlâk alanında Hristiyanlığın oynadığı rol, en iyi hâliyle, ikirciklidir. Diğerlerinin yürüdüğü yolun, hayat tarzının ve ahlâkının Hristiyanlara ait olana nispetle aşağılık olduğuna dair o kibirli değerlendirmeler üzerinden Hristiyanların her hakka sahip olduğu, onları değiştirmek için her aracı kullanabileceği söylenmiştir. Kültürler arasındaki çarpışma, Hristiyanlığın zihnindeki şizofreni ahlâk alanını denizlerde görülen belirsizliğe mahkûm etmiş, denizler kadar tehlikeli bir niteliğe kavuşturmuştur.
Buradan biri gerçek mânâda ahlâklı bir insan olmak istiyorsa (ki böyle biri olmanın mümkün olup olmadığı sorusu anlamsız, bence bunun mümkün olduğuna inanmak zorundayız) o, önce Hristiyan kilisesinin dayattığı tüm yasaklardan, onun işlediği suçlardan ve sahip olduğu ikiyüzlülükten kopmaya mecburdur.
Eğer Tanrı anlayışının hâlen daha bir geçerliliği veya belirli bir kullanım alanı mevcut ise bu anlayış bizi sadece daha büyük, daha hür ve daha fazla sevgi dolu kılabiliyor olmalıdır.
Eğer Tanrı bunu yapamıyorsa o vakit O’ndan kurtulmanın vakti gelmiş demektir.
James Baldwin
[Kaynak: The Fire Next Time, Vintage Books, 1962.
Dipnot
[1] Louis Farrakhan, “Cennet Cehennem”, İştirakî.

Kelime Savaşçısı

James Arthur Baldwin: Kelime Savaşçısı
2 Ağustos 1924’te New York’taki Harlem Hastanesi’nde dünyaya geldi. İlginçtir, aynı yıl güneyde benim annem doğmuş.
Doğduğu gün ona James Arthur Jones ismi verildi. Anası Tanrı’nın doğurganlıkla lütuflandırdığı biriydi, babasını ise hiç tanımadı.
Üç yaşında üvey babasının soyadını aldı. Baldwin ismi edebiyat dünyasında ve Siyahların dünyasında yankılandı, ölümünden çok sonra bile yaşamaya devam etti.
Üvey babası ona Kitab-ı Mukaddes öğretmek için çok uğraştı, üç yıllık yoğun çabanın ardından Baldwin çocuk vaiz oldu ve bu işten bıkana dek Harlem’de birçok insanın ruhunu fethetti.
On iki yaşında yazdıkları ile okulunda ödüller kazandı. Tom Amca’nın Kulübesi ve İki Şehrin Hikâyesi gibi romanları tekrar tekrar okudu. Sonrasında kendisinin anlattığı kadarıyla, o bir eliyle beşik sallayan diğer elindeki kitabı coşkuyla okuyan bir isimdi.
Öğretmenleri onun kelimeleri ustalıkla kullanma becerisine hayrandı ve onu yazmaya teşvik ettiler.
O da gördüğü her şeyi derin bir görü ve herkese yabani gelen bir ince zekâyla kâğıda döktü. Okuduğu yazarları, kitapları, izlediği filmleri ve tiyatro oyunlarını kendisine ait değirmen taşında öğütüp durdu.
Amerika’daki köleci sistemin yol açtığı derin korkuyu yansıtma konusunda cesaret ve canlı bir anlatımı talep eden bir hikâyeyi cansız ve yavan bir dille anlattığı için sonrasında Tom Amca’nın Kulübesi’ni şiddetle eleştirdi.
Kelime Savaşçısı
Yerlinin Oğlu Notları içinde yayınlanan ilk eleştiri denemesi Herkes İçin Protesto Romanı’nda Baldwin bu romana ve Richard Wright’ın çok satan kitabı Yerlinin Oğlu’na ağır eleştiriler yöneltti.
Bu çalışmaların üstlendiği göreve sadık davranmadığını söyleyen Baldwin, şu tespiti yapıyordu: “Bu kitapların yazılma sebebi açık: kafa karışıklığımıza, samimiyetsizliğimize, yaşadığımız paniğe, içine düştüğümüz tuzağa ve Amerikan rüyasının o güneşli zindanında esir oluşumuza ayna tutmak. […] Son olarak protesto romanının amacı Afrika’ya gelip çıplak yerlileri giydirmeye ve onları İsa’nın takatsiz kollarına ardından da köleliğin kucağına itmeye çalışan janti misyonerlerin çabasına benziyor.”
İşte yazmak budur.
Baldwin’in bu kitap eleştirisi Zero dergisinin 1949 Bahar sayısında yayınlandı. Her şeyi alev topu gibi yakıp geçen yazım tarzı sayesinde çalışmaları Nation, Commentary, The New York Times Book Review ve Harper’s’da kendilerine yer buldu. Yazılarını yayınlayan dergilerin büyük bir kısmı bugün yok.
Attığı bu ısırık, yol açtığı çatırtı, ulu değerlere yönelik o kaygısızlığı yazılarına, bilhassa romanlarına damga vuran ana unsurlardı. O, rekabet nehrinde varolmanın kederine tahammül göstermeyi bildi.
Kendi dönemindeki birçok insan gibi çok seyahat etti, farklı yerlerde yaşanan hayatları tecrübe etmeye çalıştı, başka başka güneşlerin altında söylenen türküleri dinledi. Birçok ülkedeki Afrikalılarla tanıştı ve onlardan ABD’deki siyahlarda olmayan şeyleri öğrendi. Hepsi birbirine benziyormuş gibi görünseler de Afrikalıların dünyayı görme ve algılama tarzları birbirlerinden hayli farklıydı. Tanıştığı Afrikalıların bir kısmı beyazların dünyasına giriş yolu bulmak için çırpınırken, diğer bir kısmı beyaz istilacıdan hürriyetin nasıl kopartılıp alınacağına bakıyordu.
Sen Nehri’nde Karşılaşma isimli makalesinde Baldwin Fransa’ya âşık Afrikalıların Fransızları nasıl gördüklerini şu şekilde anlatıyor:
“Fransız Afrikalı, en azından Amerikan bakış açısıyla bakıldığında, belirli bir hayat tarzına sahip ve belirli bir bölgeden geliyor. Fazla ilkel görülüyor. Bu ülkede sömürü en çıplak biçimiyle yaşanıyor. Paris’te Afrikalı zenci statüsü, tüm yalınlığıyla uygunsuz bir unsur olarak görülüyor, zenci genelde sömürge mensubu olarak değerlendiriliyor. Bu zenci, köklerinden kopartılmış, her türlü tehlikeye açık bir hayat yaşıyor. Onun çektiği çile Amerika’daki akrabalarının çektiği çileye hiç benzemiyor, tüm namertliğiyle yapılan zulüm Fransa’daki zenciyi kendisine düşman ediyor. Vatanı kilometrelerce uzakta. Kurduğu ilişki ve sahip olduğu sorumluluk belli belirsiz. Ya ülkesi ona geri verilmeli ya da o hürriyetini kopartıp almalı. Bu arzuyu sömürgelerdeki dostları da paylaşıyor. Ortak bir dili konuşan bu insanlarla aynı dileği tuttuğu gerçeğinden kaçması mümkün değil. Memleketlisinden gelen yardım olmaksızın bu zenci Paris’te yitip gider, burası kesin.”
Buna karşın Baldwin’e göre, ABD’deki siyahlar diğer siyahlardan kopuk bir hayat yaşama derdinde. Kendilerini tecrit ediyorlar, yalnızlaştırıyorlar ve Paris gibi yerlerde kayboluyorlar. Baldwin’in ilk yazılarında “zenci” olarak nitelediği ABD’li siyahlar kendi topraklarından, dillerinden ve ecdadının dininden kopuk. Doğduğu yerdeki güce artık sahip değil. Siyah, ister Paris’te isterse Harlem’de olsun “görünmez insan”.
Baldwin’in derin bir zekâya dayanan gözlemleri ve analizleri yabancılaşmış bir ruhu ifşa ediyor. Gerçekte bu ruh hiçbir bir yerde güven, teselli ve hakiki bir cemaat bulamıyor. Kurala bağlı değil istisnaî olan bir hayat yaşama derdinde olan Baldwin farklı zamanlarda Paris’e gidiyor. Orada yaşama, çalışma ve ABD’nin mümkün kılmadığı rolü oynama imkânı buluyor.
Baldwin’de siyah ya da beyaz tüm Amerikalılara acımasız hakikati söyleme becerisi Tanrı’nın bahşettiği bir lütuf. Ona göre bu insanlar yüzlerce yıldır ölüme yazgılı, sevgisiz ama bazen de sevgi dolu kucaklaşmaların zincirine vurulmuş. Herkes birbirine yabancı, herkes dile dökülmeyeni zaten biliyor ama bir başkası hakkında derin düşüncelere sahip.
Hakikat Savaşçısı
İlk eleştiri denemelerinden başarılı bir romancı hâline geldiği döneme kadar uzanan süreçte Baldwin, Amerika’nın ne tür bir anlam ifade ettiğini ve başkalarının yüklediği anlamdan nasıl yoksun olduğunu rahatsız edici bir dille aktardı.
Gözü her şeyi yanılgı nedir bilmeden görüyor, çünkü o hakikati söylemenin derdinde olan bir isim. Diliyle tarıyor doğduğu ülkeyi. Nefret ettiği ve korktuğu yüzlerce yıllık uygulamaları aktarıyor, uzun süredir varolan nefret etme alışkanlığını sözle buluşturuyor.
Çelişkilerle yüklü olan şu saatte, şu günde görüşleri gene yankılanıyor. Onca şey değişmiş olmasına rağmen, bazı gerçeklerin hiç değişmediğine dair o çıplak gerçekliği haykırmaksa bize düşüyor.
Zaman Möbius şeridi gibi kendisini sürekli sahneleyen, akıp geçen bir serap. Geçtiği düşünülen korkular, yeni ve en sinsi biçimleri dâhilinde tekrar zuhur ediyor.
Köydeki Yabancı isimli makalesinde Baldwin, bugün bizlere miras kalmış olan bir gerçeği o günlerde öngörüyor: “Bu dünya artık beyaz değil ve bir daha asla beyaz olmayacak.”
Peki Trump gibi birinin başkan olacağını ellilerde öngörmesi mümkün müydü? “Amerika’yı tekrar büyütme”ye niyetlenen bu şahsın deliliğini ve efeliğini tahmin edebilir miydi? Bu yaşanan, büyük olasılıkla Baldwin’in o keskin zekâsının sınırlarını da aşan bir şey.
O hem Martin L. King’e hem de Malcolm X’e hayran olan, bu iki ismi bilen biriydi. Cinsel tercihi yüzünden Kara Panter Enformasyon Bakanı Eldridge Cleaver tarafından örgütten atılması canını çok yakmıştı. Ama Baldwin asıl, eski bir dostu ve akıl hocası olan Richard Wright’ın eleştirilerine kafayı daha çok takmıştı.
Son yıllarında sarılık onu takatten düşürdü ama onu asıl öldüren, yemek borusu kanseriydi.
Kelimeleri, zekâsı ve cesareti hem bir gey hem de harika bir insan oluşundan etkilenen yeni ve genç insanları beslemeye devam ediyor.
James Arthur Baldwin ecdadımızın bir parçası. O artık ölümsüz bir isim.
Politik Tutsak Mumia Ebu Cemal

Kontrollü Muhalefet

“İşçiler ve Lenin 1905 devriminin tozu dumanında birleştiler”
Yalçın Küçük, “biz Cumhuriyetiz” diyor.[1] Bu, basit bir vehim değil. Görev ifşası.
Yalçın Küçük “bir zamanlar milliciydi” dediği jöleli Yiğit’in davetiyle bir yemeğe katılıyor ve orada Mehmet Ağar’la buluşuyor. Musul hülyalarına dalıyorlar birlikte. Ama bir yandan da HDP’yi övüyor, Perinçek’le “AKP’yi Amerika devirecek, destekliyoruz” kavgasına giriyor. Yeni görevler için üstlerine sesleniyor.
Çıkardığı Toplumsal Kurtuluş dergisi, özünde “goşist” hareketi devlete ısındırma ve tasfiye etme projesi idi. TKP, 12 Eylül’ü “goşistleri temizleyecek” diye alkışlamıştı, kendisine muhalif olan Küçük de bu işin ideolojik zeminini örüyordu. O, çok genci “goşizm bataklığından” kurtarmayı bildi.
Bu gençlerden biri de Orhan Gökdemir.[2] Ali Şeriati’nin Sorbon’da okumuşluğunu alaya alan bu “yazar”, TK’den sonra TP’ci oluyor. Teori ve Politika’nın kurucuları arasında olduğunu anlatıyor sağda solda. İçteki küçük bir iktidar kavgası ardından kapağı, sonrasında Beyoğlu Belediyesi ile Şiir Festivali düzenleyecek olan Zeki Tombak’ın Fabrika dergisine atıyor.
Doksanların sonunda bu dergi, Komünist Parti Girişimi adı altında çalışma yürütüyor. Sosyalist İktidar Partisi’nin de kapısını çalıyorlar. SİP, Fabrika’nın da içinde olduğu birkaç örgütün birlikte parti kurmayı düşündüğü doksanların başında, diğer örgütleri tongaya düşürüp alelacele parti kuran Kemal Okuyan’ın tekkesi.
Mesut Yılmaz ve ANAP üzerinden AB masallarının anlatıldığı o dönemde SİP’liler o görüşmede Fabrikacılara, “Kopenhag kriterlerine uygun KP mi kuracaksınız yoksa!” diye alaycı bir cevap veriyorlar. Birkaç ay sonra aynı SİP’liler, KP adı altında parti kuruyorlar. Bu parti, devletin kriterlerine göre kuruluyor.
O dönemde Kemal Okuyan verdiği bir röportajda “neden TKP değil?” sorusuna muhatap oluyor. Cevaben Okuyan, “TKP tarihi, bize göre sığ ve yanlışlarla dolu. Ayrıca kendisini TKP’ye nispet eden birçok örgüt var, onlarla rekabet içine girmek istemiyoruz” diyor. Kısa bir süre sonra kurdukları KP, TKP adını alıyor. O günlerde başkan Aydemir Güler, “siyaset, rakiplerinize karşı yürüttüğünüz alan kavgasıdır” türünden cümleler kuruyor.
Bu dönemde Gökdemir, Mısır mitolojisi gibi konularla ilgileniyor. Dünyalığını biriktirmek adına Digitürk gibi burjuva kurumlarda “gazetecilik” yapıyor. Beraber çalıştığı bir arkadaşı yandaş medyaya, kendisi de SoL’a gidiyor.
Fenerbahçe’nin şike soruşturması ve Redhack gibi konularda içi boş kitaplar yazıyor. Gizli belgelerin nereden geldiğini hiç açıklamasa da herkes, bu iki başlıkta Fethullah parmağını görüyor. Sonuçta TKP’deki son yarılma, “Fethullah’ın da içinde olduğu operasyona dâhil olalım mı olmayalım mı?” tartışmasından kopuyor.
Bir ara, ileride TKP 1920 adıyla anılacak olan grup aynı isimle parti kurunca Erkan Baş alıyor eline sopayı, bu örgütün bürolarındaki insanlara yaşlı, kadın demeden saldırıyor. Sonra keser de sap da dönüyor, aynı akıbetle Baş da yüzleşiyor. Kendisinin o vakit 1920’cilere ettiği laflara bizatihi muhatap oluyor. Lafların bir önemi bulunmuyor, kolay unutulmak için söyleniyor.
2005 yılı civarı Ankara’da Fabrika’ya ait enstitüde seminer veren Gökdemir, orada “sömürü soyut bir şey, o yüzden ona karşı mücadele anlamsız” diyor. Bugünse “mülkiyetin kapitalist biçimini hedef almayan, ücretli çalışmayı tartışmayan bütün kurtuluş önerileri afyondur, ağrı kesicidir” şeklinde ahkâm kesiyor.
Kendisine ait şirketlerde işçi-yoldaşlarının sigortasını ödemeyen, borsayla haşır neşir, inşaat rantını kepçeyle götüren bir sol yapının mensubu, boyunu aşan laflar ediyor aslında. O yapının devletten gayrı, ayrı, bağımsız iş görmesi, laf etmesi mümkün değil. Edilen laflar, yukarıda pazarlığın, aşağıda kandırmacanın parçası.
* * *
Bugün hâlâ TKP’den medet umanlar var. Tarih ve olgular, hayal kırıklığına işaret ediyorlar. Suphilerin katli sonrası TKP’de kimin genel sekreter olacağını, siyaseti ve ideolojiyi Sovyetler değil, Sovyetler-Türk devleti ilişkileri tayin ediyor. Sovyetler sonrası bu ilişkide Sovyetler’in yerini devlet alıyor. Bugün PKK organlarında yazan eski TKP’liler için bile hâlâ geçerli olan bir formül bu.
12 Eylül öncesi TKP içi bölünmede bir taraf diğerini ya ihbar ediyor ya da öldürüyor. Kendisi İstanbul’a veya Avrupa’ya diğer hizbi hapse ve mezara gönderiyor. Sağ kalanlar devletle Alevicilik üzerinden ilişki kuruyorlar.
Solun genel kaderi bu şekilde: burjuvazinin devletle ilişkilerine örgütlenen sol ile devletin burjuvazi ile ilişkilerine örgütlenen sol arasındaki kayıkçı dövüşüne pek kanmamak gerekiyor. İhsan Eliaçık’ı hedefe koymaları, bu sahte gerilimle alakalı.
Bir sürü tarikatı kuran, yöneten devlet; o tarikatlara devlete dokunmadan küfretmekse Ayşe Çavdar gibi eski Müslümanlara düşüyor. Benzer örnekler solda da mevcut.
* * *
Toplamda siyaset alanında DSİP-ESP ve TKP-Haziran aynı madalyonun iki yüzü. Devlet her ikisine de muhtaç. Odak noktası, Batı ve Batı’nın burjuva devrimlerine dair masallar.
Koca Odak örgütünün şeflerinden birinin tutuklandığını bizzat örgütün açıklamasından öğreniyoruz mesela. Öğrendiğimiz bir husus da şu: Odak, kültür derneğine dönüşmüş, şef de Uluslararası Af Örgütü’nün elemanıymış. Fokocuların fukocu olduğu süreçte hiç de şaşırtıcı değil bu. Bol fuko, badyö alıntılı yazılar yazanın HDP’nin başına geçmesi de.
Dolayısıyla TKP’nin birleşmesi, devletin bir emrine bağlı. Ortada yığınla borç var, kimse üstlenmiyor. Bir şirket gibi, parti iflasın eşiğine geliyor. Ortalığı birden, boş anlamsız ideolojik tartışmaların tozu dumanı kaplıyor. AKP’nin İslam’la, İslamî siyasetle alakasının olmadığını bile bile buraya vuruyorlar. Bu noktada Fener bayrağını IŞİD bayrağı zannedip “Erzincan’da IŞİD bayrağı çekildi” türünden yalan haberler üretiyorlar. Bu üretimin arkasında, muhtemelen Orhan Gökdemir var. Meselesi hak-batıl ayrımı olandan nefret etmeleri, onun siyasetin dışına atmak hatta öldürmek istemeleri bu yüzden. Zaten İhsan Eliaçık da bunu söylüyor: “Sizdeki din bilgisi ile IŞİD’deki bilgi aynı ve birbirini besliyor.”
* * *
Burjuvazinin devletle ilişkileri ile devletin burjuvazi ile ilişkileri arasında kimi zaman sürtüşme olabiliyor. Solun nemalandığı ve yuvalandığı odak burası. Onun ezilenden, sömürülenden yana bir devrim ve sosyalizm davası gütmesi mümkün değil. Herkesin CHP’ye örgütlenmesi de bu gerçekle alakalı.
Çünkü sol, burjuva devrimlerini aşamıyor, aşılamayacak bir duvar olarak görüyor, onları bizzat kendi varlığı ile yükseltiyor, dipteki tarihsel akıntıyla ilişki kurmaya utanıyor. En fazla İngiliz, Amerikan veya Fransız devrimciliği arasında dalaşa tutuşuyor.
O sol, bugün “Okan Bayülgen ve Ekşi Sözlük ne kadar yozlaştı” diye ağıt yakıyor.[3] Asıl mesele, onlardan medet umulması. Bu sol, Galatasaray Lisesi’nin futbol takımını seviyor, Galatasaray takımı avama açıldığı için maçlara gitmiyor artık. Burjuvazinin özel, seçkin ve güçlü oluşuna öykünüyor. Hayat öyküsünü burjuvazinin eteğinin altında örüyor. Devlete saldıran, burjuvaziyi; burjuvaziye saldıran, devleti unutturmakla görevli. Çünkü kimse, burjuvazinin ufkunu, menzilini, çapını aşmak derdinde değil. Teorinin, ideolojinin ve politikanın avama açılmasına dönük adımlardan nefret ediyorlar. Aşamıyorlar ama doksanların veya iki binlerin başında marksizmi bir çırpıda aşıveriyorlar.
İhsan Hoca’da değilse bile sözünün ait olduğu yerde bu aşma imkânı var. Din diye saldırdıkları bu imkân ve o imkâna yönelme ihtimali. Burjuvazi ve devlet adına her türlü aşma girişimini geçersiz kılmak istiyorlar. Tek dertleri, tek siyasetleri bu.
* * *
Che, Afrika’da iken kendisine bağlı birlikteki yerlilerin ertesi günkü çatışmaya hazırlandıkları esnada vücutlarına kutsal olduğuna inandıkları bir çamuru sürdüklerini görüyor. Arkadaşları, “bu adamlara materyalizm dersi vermek lazım” diyor. Asıl materyalist olansa Che: “Yarın olsun, bakarız.” Ertesi gün o çamuru sürenler, daha büyük bir cüretle savaşıyorlar. Burjuvazinin ateistleri, aydınlanmacıları o savaşı, o cüreti ve o silâhı yok etmek istiyorlar.
Arap Baharı’nın kimi İslamcıları, “geçmişin solla, Marksizmle kirlenmiş İslamcılığından nihayet kurtuluyoruz” diye avuç ovuşturuyorlardı. Gökdemir gibiler, Müslüman coğrafyada ezilenin, sömürülenin ideolojik-politik çığlığına tahammül edemiyorlar. Oradaki marksizmi, sosyalizmi horgörüyorlar. Burjuvazinin devletiyle gelişimine çomak sokulmaması için elinden geleni yapıyorlar.
Gökdemir'in Allah’a olan düşmanlığı, Batı’nın “ilerleme” tanrısına tapmasından kaynaklanıyor. Onun gibiler, Christopher Hitchens gibi, “ABD’nin nihayetinde tüm Ortadoğu’yu kucaklayacak bir burjuva devrimi gerçekleştirdiğine” inanıyorlar. Ona biat ediyorlar.
Çünkü burjuva devrimlerinden sadece pazara imanı öğreniyorlar. Siyaseti tercih meselesine indirgiyorlar, seçimlere o yüzden odaklanıyorlar. Çünkü sol, özünde teoride pazarcı, ideolojide pazarlamacı, politikada içten pazarlıklı. Bu sebeple siyaseti pazarlık zannediyorlar. O yüzden bugün “asıl vatansever biziz” diyorlar. Çünkü bugün yeterince çek defterine ve iri kasalara sahipler.
Bu lafı eden örgüt, 12 Eylül sonrası militanlarına kurduğu dükkânları ve işletmeleri bırakıyor. Örgüt “gazeteci derneğiyiz biz” diyerek dağılınca, bu militanlar işleri büyütüyorlar. Rivayete göre, bu işin bir kısmında mafya bir kısmında Fethullah ile çalışıyorlar. İkisi de devlete açılan kapı. Aynı durum, Sovyetler’in Britanya ve Türkiye ile kurduğu ticari ilişkiler üzerinden oluşan şirket ve kurumlar için de geçerli. Devlet içinde ve şirketlerde TKP’liler kadrolanıyorlar. O sebeple solun ufku, menzili, çapı devleti ve şirketi asla aşamıyor.
“İnsanlar, madem Şubat Devrimi burjuva idaresini kemale erdirdi, o vakit burjuvazi, kralcılığın kanatları altına neden çekildi diye sorabilir. Bunun basit bir izahı var. Burjuvazi, kendi idaresinin sorumluluğunu üstlenmeksizin, idareyi elinde tuttuğu, burjuvazi ile halk arasında duran kukla bir yönetimin burjuvazi için hareket edip bir tür perde işlevi gördüğü döneme geri dönmek isteyebilir. Bu dönemde iktidarda, eskiden olduğu gibi proletaryanın burjuvaziyi hedef aldığında yumruğunu salladığı, başında taç bulunan bir kral vardır. Günah keçisi olarak iş gören bu krala karşı burjuvazi, o günah keçisi başa bela olduğunda ve kendi başına iktidar olmaya çalıştığında güçlerini proletarya ile birleştirir. Burjuvazi, kralı kendisini halka karşı korusun diye bir tür paratoner olarak kullanabilir, aynı şekilde o, gene kendisini krala karşı korusun diye halkı bir tür paratoner olarak kullanabilir.”[4]
Eldeki cam parçalarının ışığı odaklayıp tek bir karış bozkırı bile ateşe verememesinin sebebi buradadır. Gökdemir gibiler, paratoner olmaktan memnundurlar ve bu olma hâlini satmaktan vazgeçemezler. Kontrollü darbe tencere ise kontrollü muhalefet kapağıdır. Bu uyum muhafaza edilmelidir, yeter ki burjuvazi ilerlesin, kutlu günler yakınlaşsın, zaten bugünün ne önemi var!
Eren Balkır
26 Ağustos 2017
Dipnotlar
[1] Yalçın Küçük Söyleşisi, 26 Ağustos 2017, Haber Sol.
[2] Orhan Gökdemir, “Anti-kapitalist Müslümanın Son Yolculuğu”, 26 Ağustos 2017, Haber Sol.
[3] Yunus Bakihan Çamurdan, “Yılansı Fare Çocuklar”, 23 Ağustos 2017, Red.
[4] Karl Marx, “The Paris Reforme on the Situation in France” (Fransa’daki Duruma İlişkin Olarak Yapılan Paris Reformu), Marxists.org. Türkçesi: İştirakî.