Beyaz Tanrı, Siyah Allah

Müslüman bir siyah din adamı şarkı söylüyor ve şarkıda şu çığlık yükseliyor:
Bu söze meseleyi çok basit bir dille aktarması sebebiyle itiraz etmek mümkün ama şarkının hakikati söylediği açık. Bu, beyazların dünyaya hükmettiği günden beri geçerli olan bir söz.
Afrikalılar meseleyi başka şekilde tespit ediyorlar:
Afrika’ya geldiğinde beyaz adamın elinde İncil, Afrikalıların elinde ise toprak vardı. Beyazlar Afrikalıları zorla ve kanla topraklarından koparttı, Afrikalılarsa hâlen daha İncil’i sindirmeye veya kusup atmaya çalışıyorlar.
Dolayısıyla bugün dünyada başgösteren mücadele hayli karmaşık bir mücadeledir ve iktidar sahasında, yani siyaset ve ahlâk alanında Hristiyanlığın oynadığı tarihsel rolü de içermektedir.
İktidar sahasında Hristiyanlık zerre eksilmeden varlığını sürdüren bir kibir ve zorbalıkla hareket etmiştir, zira bu din, kâfirleri kurtarma denilen o manevi görev dairesinde gerçek imanı keşfetmiş olanlara düzenli olarak dayatılmaktadır. Bu özel ve gerçek iman esas olarak bedenle değil ruhla alakalıdır. Beden, sayısız kâfirin tanık olduğu bir tür etten ve cesetten ibarettir.
Buradan şunu söylemek mümkündür:
Gerçek imanın otoritesini sorgulayan kişi, aynı zamanda ulusların bu imanı kendisini yönetmek için kullanma hakkına, özetle o ülkenin sahip olduğu ada meydan okumuş demektir.
Kimi misyonerlerin gösterdikleri kahramanlıklar veya dürüstlükten bağımsız olarak, İncil’in her yana yayılması bir bayrağı bir yere dikmenin itiraz kabul etmez kılıfı olarak iş görmüştür. Rahipler, rahibeler ve öğretmenler, cennetin değil esirlerin inşa edeceği bir kentin peşinde olan insanların kullandığı iktidarın korunmasına ve kutsallaştırılmasına katkı sunmuşlardır. Hristiyan kilisesi o bayrağı kutsal suyla yıkamış, bayrağın dikilmesi karşısında zevkten dört köşe olmuş, batılı halkların esenliğine katkı sunacağını söylediği fethi fikir düzeyinde beslememiş olsa da onu cesaretlendirmiş ve fethin Tanrı’nın lütfunun bir ispatı olduğunu söylemiştir.
Çöldeki Tanrı farklı bir yolu yürürken, Allah başka bir yöne doğru ilerlemiştir. İktidarın kanatlarında yükselen Tanrı beyazlaşırken, iktidarın dışında olan Allah cennetin karanlık tarafında, tüm pratik amaçlar doğrultusunda, siyahlaşmıştır.
Dolayısıyla ahlâk alanında Hristiyanlığın oynadığı rol, en iyi hâliyle, ikirciklidir. Diğerlerinin yürüdüğü yolun, hayat tarzının ve ahlâkının Hristiyanlara ait olana nispetle aşağılık olduğuna dair o kibirli değerlendirmeler üzerinden Hristiyanların her hakka sahip olduğu, onları değiştirmek için her aracı kullanabileceği söylenmiştir. Kültürler arasındaki çarpışma, Hristiyanlığın zihnindeki şizofreni ahlâk alanını denizlerde görülen belirsizliğe mahkûm etmiş, denizler kadar tehlikeli bir niteliğe kavuşturmuştur.
Buradan biri gerçek mânâda ahlâklı bir insan olmak istiyorsa (ki böyle biri olmanın mümkün olup olmadığı sorusu anlamsız, bence bunun mümkün olduğuna inanmak zorundayız) o, önce Hristiyan kilisesinin dayattığı tüm yasaklardan, onun işlediği suçlardan ve sahip olduğu ikiyüzlülükten kopmaya mecburdur.
Eğer Tanrı anlayışının hâlen daha bir geçerliliği veya belirli bir kullanım alanı mevcut ise bu anlayış bizi sadece daha büyük, daha hür ve daha fazla sevgi dolu kılabiliyor olmalıdır.
Eğer Tanrı bunu yapamıyorsa o vakit O’ndan kurtulmanın vakti gelmiş demektir.
James Baldwin
The Fire Next Time, Vintage Books, 1962.
Devamını oku ...

James Arthur Baldwin: Kelime Savaşçısı

2 Ağustos 1924’te New York’taki Harlem Hastanesi’nde dünyaya geldi. İlginçtir, aynı yıl güneyde benim annem doğmuş.
Doğduğu gün ona James Arthur Jones ismi verildi. Anası Tanrı’nın doğurganlıkla lütuflandırdığı biriydi, babasını ise hiç tanımadı.
Üç yaşında üvey babasının soyadını aldı. Baldwin ismi edebiyat dünyasında ve Siyahların dünyasında yankılandı, ölümünden çok sonra bile yaşamaya devam etti.
Üvey babası ona Kitab-ı Mukaddes öğretmek için çok uğraştı, üç yıllık yoğun çabanın ardından Baldwin çocuk vaiz oldu ve bu işten bıkana dek Harlem’de birçok insanın ruhunu fethetti.
On iki yaşında yazdıkları ile okulunda ödüller kazandı. Tom Amca’nın Kulübesi ve İki Şehrin Hikâyesi gibi romanları tekrar tekrar okudu. Sonrasında kendisinin anlattığı kadarıyla, o bir eliyle beşik sallayan diğer elindeki kitabı coşkuyla okuyan bir isimdi.
Öğretmenleri onun kelimeleri ustalıkla kullanma becerisine hayrandı ve onu yazmaya teşvik ettiler.
O da gördüğü her şeyi derin bir görü ve herkese yabani gelen bir ince zekâyla kâğıda döktü. Okuduğu yazarları, kitapları, izlediği filmleri ve tiyatro oyunlarını kendisine ait değirmen taşında öğütüp durdu.
Amerika’daki köleci sistemin yol açtığı derin korkuyu yansıtma konusunda cesaret ve canlı bir anlatımı talep eden bir hikâyeyi cansız ve yavan bir dille anlattığı için sonrasında Tom Amca’nın Kulübesi’ni şiddetle eleştirdi.
Kelime Savaşçısı
Yerlinin Oğlu Notları içinde yayınlanan ilk eleştiri denemesi Herkes İçin Protesto Romanı’nda Baldwin bu romana ve Richard Wright’ın çok satan kitabı Yerlinin Oğlu’na ağır eleştiriler yöneltti.
Bu çalışmaların üstlendiği göreve sadık davranmadığını söyleyen Baldwin, şu tespiti yapıyordu: “Bu kitapların yazılma sebebi açık: kafa karışıklığımıza, samimiyetsizliğimize, yaşadığımız paniğe, içine düştüğümüz tuzağa ve Amerikan rüyasının o güneşli zindanında esir oluşumuza ayna tutmak. […] Son olarak protesto romanının amacı Afrika’ya gelip çıplak yerlileri giydirmeye ve onları İsa’nın takatsiz kollarına ardından da köleliğin kucağına itmeye çalışan janti misyonerlerin çabasına benziyor.”
İşte yazmak budur.
Baldwin’in bu kitap eleştirisi Zero dergisinin 1949 Bahar sayısında yayınlandı. Her şeyi alev topu gibi yakıp geçen yazım tarzı sayesinde çalışmaları Nation, Commentary, The New York Times Book Review ve Harper’s’da kendilerine yer buldu. Yazılarını yayınlayan dergilerin büyük bir kısmı bugün yok.
Attığı bu ısırık, yol açtığı çatırtı, ulu değerlere yönelik o kaygısızlığı yazılarına, bilhassa romanlarına damga vuran ana unsurlardı. O, rekabet nehrinde varolmanın kederine tahammül göstermeyi bildi.
Kendi dönemindeki birçok insan gibi çok seyahat etti, farklı yerlerde yaşanan hayatları tecrübe etmeye çalıştı, başka başka güneşlerin altında söylenen türküleri dinledi. Birçok ülkedeki Afrikalılarla tanıştı ve onlardan ABD’deki siyahlarda olmayan şeyleri öğrendi. Hepsi birbirine benziyormuş gibi görünseler de Afrikalıların dünyayı görme ve algılama tarzları birbirlerinden hayli farklıydı. Tanıştığı Afrikalıların bir kısmı beyazların dünyasına giriş yolu bulmak için çırpınırken, diğer bir kısmı beyaz istilacıdan hürriyetin nasıl kopartılıp alınacağına bakıyordu.
Sen Nehri’nde Karşılaşma isimli makalesinde Baldwin Fransa’ya âşık Afrikalıların Fransızları nasıl gördüklerini şu şekilde anlatıyor:
“Fransız Afrikalı, en azından Amerikan bakış açısıyla bakıldığında, belirli bir hayat tarzına sahip ve belirli bir bölgeden geliyor. Fazla ilkel görülüyor. Bu ülkede sömürü en çıplak biçimiyle yaşanıyor. Paris’te Afrikalı zenci statüsü, tüm yalınlığıyla uygunsuz bir unsur olarak görülüyor, zenci genelde sömürge mensubu olarak değerlendiriliyor. Bu zenci, köklerinden kopartılmış, her türlü tehlikeye açık bir hayat yaşıyor. Onun çektiği çile Amerika’daki akrabalarının çektiği çileye hiç benzemiyor, tüm namertliğiyle yapılan zulüm Fransa’daki zenciyi kendisine düşman ediyor. Vatanı kilometrelerce uzakta. Kurduğu ilişki ve sahip olduğu sorumluluk belli belirsiz. Ya ülkesi ona geri verilmeli ya da o hürriyetini kopartıp almalı. Bu arzuyu sömürgelerdeki dostları da paylaşıyor. Ortak bir dili konuşan bu insanlarla aynı dileği tuttuğu gerçeğinden kaçması mümkün değil. Memleketlisinden gelen yardım olmaksızın bu zenci Paris’te yitip gider, burası kesin.”
Buna karşın Baldwin’e göre, ABD’deki siyahlar diğer siyahlardan kopuk bir hayat yaşama derdinde. Kendilerini tecrit ediyorlar, yalnızlaştırıyorlar ve Paris gibi yerlerde kayboluyorlar. Baldwin’in ilk yazılarında “zenci” olarak nitelediği ABD’li siyahlar kendi topraklarından, dillerinden ve ecdadının dininden kopuk. Doğduğu yerdeki güce artık sahip değil. Siyah, ister Paris’te isterse Harlem’de olsun “görünmez insan”.
Baldwin’in derin bir zekâya dayanan gözlemleri ve analizleri yabancılaşmış bir ruhu ifşa ediyor. Gerçekte bu ruh hiçbir bir yerde güven, teselli ve hakiki bir cemaat bulamıyor. Kurala bağlı değil istisnaî olan bir hayat yaşama derdinde olan Baldwin farklı zamanlarda Paris’e gidiyor. Orada yaşama, çalışma ve ABD’nin mümkün kılmadığı rolü oynama imkânı buluyor.
Baldwin’de siyah ya da beyaz tüm Amerikalılara acımasız hakikati söyleme becerisi Tanrı’nın bahşettiği bir lütuf. Ona göre bu insanlar yüzlerce yıldır ölüme yazgılı, sevgisiz ama bazen de sevgi dolu kucaklaşmaların zincirine vurulmuş. Herkes birbirine yabancı, herkes dile dökülmeyeni zaten biliyor ama bir başkası hakkında derin düşüncelere sahip.
Hakikat Savaşçısı
İlk eleştiri denemelerinden başarılı bir romancı hâline geldiği döneme kadar uzanan süreçte Baldwin, Amerika’nın ne tür bir anlam ifade ettiğini ve başkalarının yüklediği anlamdan nasıl yoksun olduğunu rahatsız edici bir dille aktardı.
Gözü her şeyi yanılgı nedir bilmeden görüyor, çünkü o hakikati söylemenin derdinde olan bir isim. Diliyle tarıyor doğduğu ülkeyi. Nefret ettiği ve korktuğu yüzlerce yıllık uygulamaları aktarıyor, uzun süredir varolan nefret etme alışkanlığını sözle buluşturuyor.
Çelişkilerle yüklü olan şu saatte, şu günde görüşleri gene yankılanıyor. Onca şey değişmiş olmasına rağmen, bazı gerçeklerin hiç değişmediğine dair o çıplak gerçekliği haykırmaksa bize düşüyor.
Zaman Möbius şeridi gibi kendisini sürekli sahneleyen, akıp geçen bir serap. Geçtiği düşünülen korkular, yeni ve en sinsi biçimleri dâhilinde tekrar zuhur ediyor.
Köydeki Yabancı isimli makalesinde Baldwin, bugün bizlere miras kalmış olan bir gerçeği o günlerde öngörüyor: “Bu dünya artık beyaz değil ve bir daha asla beyaz olmayacak.”
Peki Trump gibi birinin başkan olacağını ellilerde öngörmesi mümkün müydü? “Amerika’yı tekrar büyütme”ye niyetlenen bu şahsın deliliğini ve efeliğini tahmin edebilir miydi? Bu yaşanan, büyük olasılıkla Baldwin’in o keskin zekâsının sınırlarını da aşan bir şey.
O hem Martin L. King’e hem de Malcolm X’e hayran olan, bu iki ismi bilen biriydi. Cinsel tercihi yüzünden Kara Panter Enformasyon Bakanı Eldridge Cleaver tarafından örgütten atılması canını çok yakmıştı. Ama Baldwin asıl, eski bir dostu ve akıl hocası olan Richard Wright’ın eleştirilerine kafayı daha çok takmıştı.
Son yıllarında sarılık onu takatten düşürdü ama onu asıl öldüren, yemek borusu kanseriydi.
Kelimeleri, zekâsı ve cesareti hem bir gey hem de harika bir insan oluşundan etkilenen yeni ve genç insanları beslemeye devam ediyor.
James Arthur Baldwin ecdadımızın bir parçası. O artık ölümsüz bir isim.
Politik Tutsak Mumia Ebu Cemal
Devamını oku ...

Burjuva Tarih ve Sol

Hüseyin İnanların, Denizlerin İkinci Kuvâyı Milliyeciliği ya da Çayan'ın küçük burjuvazinin radikal kanalı olarak Kemalizm tespitleri dönemin ulusal demokratik devrim/demokratik halk devrimi görüşü içerisinde ne kadar hatalı da olsa mazur görülebilir ama bugün 30 Ağustos anması yapan, kimin cesetlerinin üstüne bastığının farkında olan devletlû/şoven sol affedilemez.
Sosyalist Sol bu coğrafyada bir aşağıdan tarih okuması üzerinden 1920'leri analiz etmek yerine, tüm savaşan güçleri egemenliğe yazgılı okuyor. (Ve daha da vahimi ona bağımsızlık anlatısı altında selam duruyor!) Ya da “tüm hadise bütünüyle bir iç savaştır” diyerek egemenlik dışı güçlerin üzerini örtüyor. Bu da şovenist olmasa da bir tür liberal okuma!
Kaypakkaya dışında -hem kemalizmi teşhir ederek hem de aşağıdakilerin tarihini imleyen- bütün resmi ideoloji eleştirileri liberalizmle mâlul.
Maharet Gelenek/SİP çevresi gibi demokratizm eleştirisi yapıp Sosyalist Devrimi savunmak da değil!
Sosyalist Devrim diyenler bile kemalizmin iyi bir burjuva devrimcisi olup olmadığını tartışa durmuşlardır. Bundan bize ne?!
Öte yandan Troçkistlerin özgül ağırlığı da büyük bir kibirle bütün ilerlemeci tarih ve demokratik devrim eleştirisini kendilerinin yaptığı zehabındadır. Üstelik o tartışmayı da hatalı yapmaktadırlar. Eşitsiz gelişim üzerinden bir evrenselci diskurla!
Misal Hindistan'da Naxalbari hareketinin önderi Çaru Mazumdar daha 60'lı yıllarda “burjuva demokrasisini faşizmden ayırmıyoruz” demiştir.
Mesele, asal sorunsal, nirengi noktası burjuva tarihten kopan bir anti-modernist ya da alter-modern bir tarih okumasıdır. Tarihin her döneminde komünal pratikler vardır.
Erdem Bulduruç
Devamını oku ...

Arakan: Tarihî Arka Planı

Arakan’da Tarihî Süreç, İç Dinamikler ve Uluslararası Aktörler
Arakan, köklü bir tarihi mirasa sahip. Arakan’ın bilinen geçmişi, milattan önce 3. yüzyıla kadar uzanıyor. Bölgede milattan sonra 1. yüzyılda Dhanyavadi Krallığı, 3. yüzyılda ise Vesali Krallığı kuruldu.
İslam’ın Arakan’a ulaşması ise 8. yüzyılda Arap tüccarlar vasıtasıyla olmuş. 15. yüzyılın başında Kral Narameikla’nın İslamiyet’i seçmesinin ardından Arakan İslam Krallığı kuruldu ve bu tarihten sonra İslamiyet bölgede hızla yayıldı.
1784 yılında Burma, Arakan’ı işgal etti. Bu işgal sırasında Arakan’ın iki yerli halkı Rohingya Müslümanları ve Budist Rakhineler ciddi baskı ve zulüm gördü. Burmalıların zulmünden kaçan Arakanlılar, ülkelerini terk ederek Bangladeş’te yer alan Chittagong’un güneyindeki Cox’s Bazar’a sığındı.
İki Yerli Halk Arasında Fitne Başlatılması
Arakan’ın yerlileri olan Müslüman Rohingyalar ve Budist Rakhineler, 19. yüzyıla kadar barış içerisinde yaşadılar. Ancak 1826'da başlayan ve 12o yıl süren İngiliz işgalinin ardından Burma, Budist Rakhineleri sürekli Müslüman Rohingyalara karşı kışkırtıyordu.
1937’de İngiliz Hindistanı’ndan ayrılan, bu tarihle birlikte yarı özerk bir yönetime doğru evrilen Burma Krallığı, Müslümanların Budizm için büyük tehlike olduğu propagandasına başladı. Halklar arasında düşmanlık tohumları atıldı ve Rakhineler, Burma idaresi altında yaşamayı Müslümanlarla bir arada özgür olarak yaşamaya tercih ettiler.
Myanmar, 1948 yılında bağımsızlığını ilan eden bir ülke. Bağımsızlığını ilan etmesi ne yazık ki yönetimin sivillerin eline geçmesi manasına gelmiyor. O günden bu yana ülke yönetiminde cuntacılar ve Budist yanlısı yöneticiler var.
1942 Katliamı
Arakan’da bilinen ilk katliam 1942 yılında oldu. İngilizlerin göz yumduğu, Burmaların desteklediği Budist Rakhineler, 150 bin Müslüman Rohingyayı katletti. Arakanlılar bu olaya “Kerbela-yı Arakan” diyor. Katliamdan sonra çok sayıda Arakanlı Müslüman, mülteci olarak başta Bangladeş olmak üzere komşu ülkelere sığındı.
1947–1948 Göç Dalgası
İngilizlerin 1948’de ülkeden çekilmelerinin ardından Müslümanlara yönelik saldırılar arttı. Olayların hızla yayılması üzerine savunmasız Müslüman halk Hindistan ve Bangladeş’e sığınmak zorunda kaldı. Arakanlı Budist Rakhinelerin liderleri, kalan Rohingya Müslümanlarına karşı toplu katliamlara giriştiler.
1954 Katliamı
İngiliz parlamenterlerin 2013 yılı raporunda yer alan bilgilere göre, katliamlar artınca Müslümanlar silahlanarak kendi örgütlerini kurdular. Müslümanların biraz güçlendiği 1954 yılında Burma ordusu ‘Muson Operasyonu’ adını verdiği kanlı bir saldırı ile Müslüman güçleri dağıttı. Aynı sene binlerce sivil Rohingyalı, Müslüman direnişçilere yardım ettikleri bahanesiyle ya katledildi ya da ülkeden sürüldü.
1978 ‘Kral Dragon Operasyonu’
ABD merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch) 2000 yılı raporunda yer alan bilgilere göre, hükümet 1978 yılının Mart ayında Arakanlı direnişçilere yönelik ‘Kral Dragon Operasyonu’nu başlattı. Yüzlerce Müslüman kadın ve erkek tutuklandı, birçoğu işkence gördükten sonra öldürüldü, kadınlara tecavüz edildi. Can ve mal güvenliği kalmayan çok sayıda Müslüman, yaşadıkları yerleri terk etmeye başladı. Birkaç ay içerisinde sayıları 200 bini aşan mülteciler, Bangladeşli yetkililer tarafından yaptırılan geçici kamplarda yaşamaya başladı.
2012 Katliamı
Haziran ayında üç Müslüman erkeğin bir Budist kadına tecavüz ettiği iddiası ortalığı karıştırdı. Devlet destekli Budist milisler Müslümanların evlerine, işyerlerine saldırdılar, ateşe verdiler. İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre 2012 yılındaki şiddet olaylarında 140 bin Rohingya ülke içinde göç etmek zorunda kaldı. Kaç kişinin öldüğü konusunda kimse net rakam veremezken İHH bu sayının 3 bin olduğunu tahmin ediyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü 2013 yılında yayınladığı “Yapabileceğiniz Tek Şey Dua Etmek” adlı raporunda Myanmarlı yetkilileri, Arakan eyaletinde Rohingyalara karşı etnik temizlik yapmakla suçluyor.
İnsan Hakları İhlalleri
Amnesty International’a göre ülkede 1982’de çıkarılan Yeni Vatandaşlık Kanunu ile “ulusallar” kategorisinin dışında bırakılarak, kendi topraklarında yabancı unsur olarak gösterilen Rohingyalar, bugün hâlâ vatandaş statüsüne sahip değiller. Müslümanlara üzerinde “yabancılara aittir” ibaresi yazan özel beyaz bir kimlik verilir. Bu kimlik sadece bilgi amaçlı. Hiçbir geçerliliği yok. Bu kanun yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan Arakanlı Müslümanları kendi topraklarında yabancı bir topluluk durumuna düşürdü.
Arakanlı Müslümanların seyahat özgürlükleri yok. Uluslararası Af Örgütü’nün 2014/15 Myanmar raporuna göre, Rohingyaların resmi izin almadan Burma’nın başka bölgelerine geçmesi yasak. Bu izni almak da imkânsıza yakın. İHH İnsani Yardım Vakfı’nın 2012’de yayınladığı Arakan Raporu’na göre gece saat dokuzdan sonra sokağa çıkmaları ve polisten izinsiz akraba ya da komşularını ziyaret etmeleri yasak.
Müslümanlara pasaport verilmiyor. Komşu Bangladeş’e geçmek için geçerli bir belge düzenleniyor. Bu belge bazen geri dönüşte kabul edilmemekte ve bu kişiler ülkelerine geri dönemiyor.
Müslüman nüfusu azaltmak için Arakan’ın diğer bölgelerinden, Burma’nın merkezinden, hatta Bangladeş’ten Budistler, Müslümanların yaşadığı bölge olan Kuzey Arakan’a yerleşmeye teşvik ediliyorlar. Gelenlerin ev, arazi ile tarım ve hayvancılık için gereksinim duydukları her şey yine Müslümanlardan sağlanıyor.
Müslümanların evlenmeleri önüne de ciddi engellemeler var. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 2013 tarihli raporuna göre yetkililer, evlilik izni almak isteyen çiftlerden yüksek miktarda rüşvet ödemek zorunda. İzin için 2–3 yıl beklemek gerekiyor. Vergiyi ödeyemeyen çiftler evlenemiyor. Kimi zaman vergiyi ödeyenler de izin alamıyor. Bazı çiftler evlenmek için kaçak olarak Bangladeş’e gidiyor. Evlenenlerin de ikiden fazla çocuk sahibi olmalarına izin verilmiyor.
Müslümanlar devletin hiçbir imkânından faydalanamıyor. İHH İnsani Yardım Vakfı’nın 2012’de yayınladığı Arakan Raporu’na göre, örneğin hastalandıklarında devlete ait hastanelere gidemezler. Müslümanların devlet dairelerinde çalışmaları yasak. Bugün Arakan’da Müslüman devlet memuru yok.
İngiliz parlamenterlerin 2013 yılı raporuna göre, Myanmar okullarında Müslümanların en fazla liseye kadar eğitim almalarına izin veriliyor. Kimlik kartları olmadığı için Arakanlı Müslümanların iş bulması da neredeyse imkânsız. Böyle bir imkân olsa bile Rohingyalara eğitim konusunda da kısıtlama getirildiği için yeterlilikleri yok.
Arakan’da 3 buçuk milyon Müslüman yaşıyordu. Ancak Myanmar hükümetinin haksız uygulamaları ve katliamları sonucu bugün bu rakamın 1 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor.
Mülteci Arakanlılar
Myanmar hükümeti, Arakanlı Müslümanların Bengal (Bangladeşli) olduğunu ve 1800'lü yıllardaki İngiliz sömürgesi döneminde buraya getirildiğini savunduğu için kimlik vermeyi reddediyor. Resmi rakamlara göre ülkenin %89'u Budistlerden oluşuyor. Ancak uluslararası kurumların raporlarına göre Myanmar’da %20 civarında Müslüman nüfusu bulunuyor. Myanmar dışındaki Arakanlı Müslüman nüfusunun da 1 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Ağırlıklı olarak Bangladeş, Hindistan gibi ülkelere sığınan Arakanlı mülteci Müslümanlar ise, bulunduğu ülkelerden geri gönderilmekle tehdit ediliyor.
Arakan dışında mülteci olan Müslüman Rohingyaların sayısı net olarak bilinmiyor. Ancak Uluslararası Göç Örgütü’nün tahmini rakamlarına göre şöyle:
İç Dinamikler ve Uluslararası Aktörler
Kayıtlara göre bu sözler, Burma Silahlı Kuvvetleri Genel Kurmay Başkan Yardımcısı Tuğgeneral Aung Gyi Maungdaw tarafından 15 Kasım 1961'de söylenmiştir:
“Ne Bengalli, ne Chittagonglu Kalar ne de ‘Rakhine Müslümanları’. Onlar, bütün bunlar yerine kendilerini ifade eden etnik bir isim olarak Arapça bir kelime olan Rohingya’yı tercih ettiler…”
Bugün Myanmar’ın yeraltı kaynaklarının keşfi ve işletilmesiyle ilgili ABD, Avrupa ülkeleri ve Çin gibi birçok dış aktör bölgede pay kapmak istemektedir.
ASEAN, İİT, Çin ve Hindistan gibi bölgesel güçler, ABD gibi uluslararası aktörler ve yabancı yatırımcıların mevcut Myanmar siyaseti üzerinde etkileri olduğu ifade edilirken, bütün bu unsurların hedeflerinin ve önceliklerinin farklı olması, bazı krizleri yahut anlaşmazlıkları çok daha başka noktalara çekebilmekte ve tehlikeli kutuplaşmalara sebep olabilmektedir. Arakan eyaletindeki şiddet olayları ve Myanmar’daki barış süreci devam ederken olayların merkezindeki aktörler, bu aktörlerle irtibat gibi daha hayati konular göz ardı edilmektedir.
Myanmar’daki petrol ve gaz sektörü, araştırma için uluslararası firmalar arasında ilgi alanı haline geldi.
Çin-Myanmar petrol ve doğalgaz boru hattı. Petrol boru hattı yıllık 22 milyon ton, doğalgaz boru hattı ise yıllık 12 milyar metreküp taşıma kapasitesine sahip.
Araştırma şirketi IHS Global Insights’a göre, Myanmar’ın 3.2 milyar varil petrole ve 18 trilyon kübik feet (tcf) doğalgaz rezervine sahip olduğu tahmin ediliyor. Aslında, ülkenin kanıtlanmamış ve kaydedilmemiş kaynaklarının çok daha büyük oranda olduğu belirtiliyor.
2010 yılından itibaren biri doğalgaz diğeri petrol olmak üzere Arakan’dan başlayıp Çin’in Yunnan eyaletine kadar uzanan iki ayrı boru hattının yapımına başlandı. Arakan’ın başkenti Akyab’da yapılan derin deniz limanı ve enerji terminalleri sayesinde Arakan petrolünün yanı sıra 30 yıl boyunca Afrika ve Orta Doğu’dan Çin’e giden tankerlerin boşaltılacağı liman haline gelecek. Malaka Boğazı’na alternatif olacak boru hatları, Çin’in Singapur ve Malezya’ya olan bağımlılığını da azaltacak. Myanmar ise bu projeden 29 milyar dolarlık bir gelir elde edecek.
5 bin 620 dönüm yer işgal edecek boru hatları ve çevresi Myanmar hükümeti tarafından askeri bölge ilan edilecek ve korunacak. Myanmar burada 13 bin 500 asker bulunduracak. Boru hatlarının bulunduğu köyler boşaltılıp kamulaştırılacak.
Sefa Kutlu
Kaynakça
İHH Arakan Raporu, 2012.
Al Jazeera, Arakan Uzaktaki Zulüm, Sümeyye Ertekin.
Devamını oku ...

Sırça Köşk

Neden toplumsal yaşam alanlarıyla buluşması gereken duyarlılıklarımız için dayanışma etkinliklerini barlarda, kafelerde, içkili mekânlarda düzenleriz? Hadi düzenlenmesi problem değil ama sadece bu alanlarla sınırlı tutmamızın nedeni nedir?
Yıkılan, yakılan, hak ihlalleriyle insanlarının umutları karartılan kentlerdeki insanlar ve çocuklar için bir çalışma yapıyorsak, neden bunu herkesin yeterli oranda katkı sunması ya da en azından duyarlılık göstermesi için sokağa taşımayız? İçki ve eğlence odaklı bir yaklaşımı esas almamızın sebebi nedir?
Neden sadece biz gibilerle kapalı kapılar ardında yaparız, sözümüzü söylemeyiz biz'ce bakmayan ya da hissetmeyenlere? Onların da haberdar olması, bilmesi, sistemi eleştirel gözle yeniden değerlendirmesi ve oradaki insanların yaşadıkları zulümle ilgili olarak empati geliştirmesine dair bir çaba içinde de olmak gerekmiyor mu?
Aslolan, aslında sessizliği seçen insanlarda bir hareketlenme yaratmak değil midir?
Neden sadece kendimiz gibi insanlara dönüktür sesimiz, sözümüz ve mesajımız?
Bir konuda yaptığımız bir çalışma, tüm insanlar için vicdanî duyarlılık geliştirmesi anlamında kamusal alana yayılması gerekirken, neden kendi sırça köşklerimizden ibaret tutarız?
Sadece biz gibilerle bizce söyleyen, konuşan, değerlendiren, bakan, sadece bizce hisseden insanlardan ibaret kılarız?
Bu da sorgulanması gereken bir eylem biçimi değil midir?
Oktay Çaparoğlu
Devamını oku ...

Ahlâk Devrimi

Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan, gündelik siyasetten “sıkıldığı”nı belirterek “Uzunca bir süredir siyaset de sosyoloji de çok tuhaf bir aralığa sıkıştı. Bir çeşit ‘metan yorgunluğu’ oluşturdu bu sıkışma. Ne zaman patlayacağını bilmiyorum ama patladığında hiç iyi şeyler olmayacağını ön görebiliyorum. Fakat mesela bu sıkışmayı yazamıyorum çünkü yazarsam beni vatana ihanetten yargılayacak, Reis’e ihanetten asacak bir dünya gazeteci-trolün varlığı beni korkutuyor” dedi.
“Hiçbir ahlaki düzlem tanımaksızın iftira-yalan-gıybet üçlüsünü gazetecilik falan zanneden adamlardan, kadınlardan korkuyorum. Bence onlardan siz de korkmalısınız, zira bizi uçuruma doğru götürüyorlar.”
Bu cümleleri okuyanlar kendilerini nasıl hissediyorlar acaba?
Yazarın dediklerinde hilaf yok. Aynen katılıyorum. Ancak son cümlede, “Hiçbir ahlaki düzlem tanımaksızın iftira-yalan-gıybet üçlüsünü gazetecilik falan zanneden adamlardan, kadınlardan korkuyorum. Bence onlardan siz de korkmalısınız, zira bizi uçuruma doğru götürüyorlar” ifadesi ahlak ve adalet sahibi insanları umutsuzluğa ve korkuya teslim olmaları gerektiği gibi bir telkin içeriyor.
İnsanın şunu diyesi geliyor; “Siz iktidar yanlısı gazeteci/yazarlar olarak bu kadar korkuyorsanız, bu ülkede hakkı ve adaleti savunmak makamında ve cesaretinde olanlar ne yapsınlar?
Evet, yazarın dediği gibi erkek, kadın fark etmiyor. Dilleri ve üslupları o kadar çirkinleşmiş, kirlenmiş ve seviyesizleşmiş ki, hâliyle insan şunu soruyor: Hz. Muhammed’in dinine mensubiyet iddia edenlerin dili ve üslubu bu mu olmalıydı? “Son ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyen bir Peygamber’e ümmet olma bilinciniz bu mu?
Ne yazık ki böyle… Bu ahlâkla ahlâklananlar bugün İslam adına bizlere balans ayarı vermeye çalışıyorlar. İslam adına bizleri tedip, tehdit edip, azarlıyorlar.
Derim ki, bu ülkenin gençlerini, Malazgirt’ten önce Medine’nin iklimini götürün. Orada yaşanan büyük ahlâk devrimini teneffüs ettirin. Peygamber’in suyu ile yıkayın. Arınsınlar bu kirden ve pastan.
Kefen giydirip, kılıç kuşattırarak değil, verin ellerine büyük ahlâk kitabını onu tedris ettirin.
Vesile oluşmuşken konuya munzam bir şey daha ilave edeyim. Başta CB Erdoğan olmak üzere AKP’li siyasetçiler her gün çeşitli vesilelerle kürsülerde insanlara sesleniyorlar. Zaman zaman dinlediğimde kendi kendime hayıflanıyorum; Eğer, bu topluluğun içinde Hz. Muhammed olmuş olsaydı ve bu konuşmalara tanıklık etmiş olsaydı, arkasını döner giderdi. Evet, kelimenin tam hakkı ile söylüyorum ve hiçbir tereddüdüm de yok; “Arkasını dönüp giderdi.”
Hz. Peygamber yakın dostu Hz. Ebubekir ile oturuyorlardı. Medine’nin sıcak bir günü. Biraz sonra içeriye bir adam girer. Etrafına baktıktan sonra Hz. Ebubekir’in yanına oturur. Ve hemen çirkin sözlerle ona saldırmaya başlar, hakaret eder, küçümsemeye çalışır, tacizde bulunur. Hz. Ebubekir sabırla dinler. Olaya şahit olan Hz. Peygamber, bu saygısız insanın haddi aşan çirkin sözlerinden rahatsız olsa da bir an için susar. Adam nerede olduğunun, kimin huzurunda bulunduğunun farkında değilmiş gibi devam eder. Bu anlamaz adamın çirkin sözlerinden hayli rahatsız olmaya başlayan Hz. Ebubekir dayanamaz ve cevap vermeye başlar. Hz. Peygamber’in huzurunda olduğunun farkında olan Hz. Ebubekir daha fazla susarsa, Hz. Peygamber’in rahatsız olacağını varsayar. Hz. Ebubekir’in cevap vermesi üzerine Peygamberimiz ayağa kalkar ve orayı terk eder. Onun uzaklaştığını gören Hz. Ebubekir telaşlanır ve arkasından koşar ve sorar: “Ey Allah’ın elçisi. Sizi rahatsız edecek bir şey mi yaptım? Eğer yanlış bir şey yaptıysam Allah’tan af dilerim.”
Hz. Peygamber döner ve çok sevdiği dostuna şöyle buyurur: “Ey Ebubekir! Adam sana hakaret edip sataşmaya başladığında sen sustun. O esnada Yüce Allah’ın görevlendirdiği bir melek senin adına o adama cevap veriyor, sana da dua ediyordu. Sen sustukça melek seni savunuyor adama karşılık veriyordu. Ne zaman ki, sen de cevap vermeye başladın işte o anda o melek orayı terk etti ve şeytan oraya girdi. Ben şeytanın bulunduğu ortamda durmam. Benim orayı terk etmemin sebebi budur işte.”
Buyurun ey Müminlik iddiasında bulunan siyasetçiler! Bu ahlâktan size hiç bulaşmadı mı? Diyarınızdan geçmedi mi? Avurdunuzu doldura doldura, dilinize gelen kelimeleri, cümleleri kontrol etmeden, süzmeden gürlüyorsunuz. Dindarlık iddianız, muamelatınız ve eylemleriniz ile ispata muhtaçtır. İddia ettiğiniz dindarlığınız hâlden âri ise bu ne menem dindarlıktır?
Bir de şu gerçekliği asla ihmal etmemek lazım; İnsanlar fıtratları gereği büyüklerini, liderlerini, önderlerini, rehberlerini taklit ederler. Onların hâlleriyle hâllenirler. Onun için derim ki, taraftarlarınızın, sempatizanlarınızın hâl ve davranışları, sözleri böyleyse, aynada bakın kendinize. Aynada gördüğünüz görüntü, dışarıya yansıyanın kaynağıdır.
Fahrettin Dağlı
Devamını oku ...

Öze Dönüş mü? Yeni Bir Din mi?

Orhan Gökdemir “Anti-Kapitalist Müslümanın Son Yolculuğu” başlıklı yazısında dinin aslında ezilenlerden yana değil, tarihin akışı içerisinde sürekli ezenlerden yana olduğunu, İslam düşünce tarihinde başta Ali Şeriati olmak üzere birçok düşünürün ise; dini ezilenlerden yana bükerek yeni bir din yaratmaya çalıştığını, aslında gerçek dinin ise şu anda yürürlükte olan yobaz, sömürgen ve zalim din anlayışı olduğunu yazmış. Yapılmak istenen yeni bir din önerisi mi yoksa öze dönüş mü? Gelin buna hep beraber bakalım.
***
Kur’an’ın istediği toplum düzenini anlayabilmek için; İslam öncesi Mekke’nin siyasi, sosyal ve iktisadi yapısını anlamamız gerekir. İslam öncesi Mekke’de tefeci bezirgânların, köle satıcılarının ve kervan mafyalarının hüküm sürdüğü bir sömürü düzeni vardı. Bu oligarşinin baş aktörleri, mal ve adamlarla insanlar üzerinde hegemonya kurar, köleci toplum yapısını sürdürür, kız çocuklarını diri diri toprağa gömer ve emek sömürüsü yapardı. Mekke’de kim sermaye sahibiyse onun sözü geçerdi. İşte bu sömürü çarkının zirveye ulaştığı sıralarda Kur’an’ın Mekke’nin ileri gelen tefeci bezirgânlarında korku yaratan şu sarsıcı mesajları gelmeye başlamıştı: “İnsan küstahça azgınlık eder. Kendini her türlü ihtiyacın üstünde görür. Oysa Rabbinedir dönüş.” (Alak; 96/6-8), “Zenginliğine zenginlik katmış da ne olmuş?” (Kalem; 68/14), “Servet yığma hayallerine kapılma…” (Müddesir; 74/6), “Kahrolsun Ebu Leheb iktidarı, kahrolsun! Zenginlik ve iktidar onu kurtaramayacak!” (Leheb; 111/1-2), “Dini yalanlayan (dinin direğini yıkan) kimdir bilir misin? Öksüzü hor görür, yoksulun halinden anlamaz. Gösteriş için namaz kılar, dua eder, vay onların haline!” (Maun; 107/1-6), “Zenginliğini her şeye yeterli görene bak.” (Abese; 80/5), “Boyuna mal istif ederek sayıp durup malıyla övünenin vay haline! Sanır ki malı kendisini sonsuza dek yaşatacak.” (Hümeze; 104/23), “Patlayıncaya kadar yiyin; sefa sürün biraz, siz günaha batmışlar!”, “O diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğu zaman; hangi suçundan dolayı öldürüldü? diye.” (Tekvir; 81/8-9), “Bilir misin nedir zor olan? Bir köleyi özgürleştirmek, zor zamanda vermek, öksüzün başını okşamak, düşmüşün elinden tutmak, iman etmek, güçlüklere göğüs gerip acıları paylaşmak, sevgi ve merhamet yumağı olmak.” (Beled; 90/12-18)… İşte Kur’an’ın toplumsal düzeni dönüştürme serüveni, Mekke’nin acımasız ve vahşi kapitalist sömürü düzenine bu denli sert itiraz ve isyanlarla başladı.
***
Kur’an, Mekke’nin mevcut sömürü düzenine ilk itiraz ve isyanı yaptıktan sonra “Sana ne kadar vereceklerini soruyorlar. De ki ihtiyaçtan fazla olanı.” (Bakara; 2/219) ayetiyle ihtiyaçtan fazlasını vererek; mal ve mülk ile insanlar üzerinde hegemonya kuran sömürü düzenini ortadan kaldırmayı; “Yeryüzünde sabit dağlar var etti. Orasını bereketlendirdi. Orada dört mevsim güç/kuvvet kaynaklarını, isteyenler/ihtiyaç sahipleri eşit olarak yararlansın diye takdir etti.” (Fussilet; 41/10), “Rızıkta üstün kılınanlar (zenginler) yanlarındaki (yoksullar) ile eşit hale gelmemek için onlara vermiyorlar. Allah’ın nimetini mi inkar ediyor bunlar? (Nahl; 16/71) ayetleriyle ise iktisadi eşitliği getirerek mülkiyetin kapitalist biçimini ortadan kaldırmayı; “Biz istiyoruz ki, ezilenleri yeryüzünde önderler yapalım.” (Kasas; 28/5) ayetiyle sömürenlerin düzenine son verip; ezilenlerin yeryüzünde önderler olacağını haber vermekteydi.
***
İşte Kur’an’ın mevcut toplumsal düzeni; adalet, eşitlik ve özgürlük ilkeleri çerçevesinde dönüştürme serüveni böyle başlamıştı. Bu serüven Hz. Muhammed’in Medine Sözleşmesi çerçevesinde Medine’de kurmak istediği Adalet Devleti örneği ile devam etti. Ta ki Hz. Muhammed’in vefatı ve Kerbela’dan sonra Muaviye ve Emeviler ile ortaya çıkan yeni din anlayışına kadar.
***
Orhan Gökdemir’e şu soruları sormak istiyorum:
Peygamber’in; ‘Kardeşim!’ dediği Ebu Zer: “Yiyecek ekmeği olmadığı halde kınından sıyrılmış bir kılıç gibi isyan etmeyen insanın aklına şaşarım” derken, yeni bir din mi yaratıyordu, yoksa “Onların mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için bir hak vardır.” (Zariyat; 51/19) diyen kitabın gereğini mi yapıyordu? Ya da Ali Şeriati: “Dindar bir toplumu ancak din adına, din âlimleri kandırabilirdi; ve öyle de oldu.” derken yeni bir din mi yaratıyordu, yoksa “Hahamların ve rahiplerin (din adamlarının) birçoğu, onların mallarını hem haksızlıkla yiyor hem de onları Allah yolundan alıkoyuyorlar.” (Tevbe; 9/34) diyen bir kitabın gereğini mi yapıyordu? Ya da Antikapitalist Müslümanlar ve İhsan Eliaçık “Abdestli Kapitalizme Hayır” derken yeni bir din mi yaratıyordu, yoksa “Servet biriktirmeyin, biriktirdiklerinizle dağlanırsınız.” (Tevbe; 9/35) diyen kitabın gereğini mi yapıyordu? Şeyh Bedreddin: “Bazı insanlar birbirlerine ibadet ederler; ya da altınlara, paralara, yiyeceklere, üne, şana… Bilmedikleri için de Allah’a ibadet ettiklerini sanırlar.’ derken yeni bir din mi yaratıyordu, yoksa ’Allah’tan başka ilah da ibadet edilecek de yoktur.” (A’raf; 7/158) diyen bir kitabın gereğini mi yapıyordu? Ya da Karmatiler, Zenc Hareketi veya Babailer dini isyan dili olarak kullanırken yeni bir din mi yaratıyordu, yoksa “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara;2/193) diyen bir kitabın gereğini mi yapıyordu? Kölelere özgürlük, ihtiyaçtan fazlasını ver, mal ve adamlar ile insanlar üzerinde hegemonya kurma, yeryüzünde ezilenler önderler olacak, Allah sizi; evrensel adalet, kardeşlik ve barış yurdu (Daru’s-Selam) kurmaya çağırıyor diyen, ilk mesajlarında servet ve iktidar sahiplerini bombardımana tutan, “Mülk Allah’ındır” mesajıyla sermaye kalelerini yerle bir eden, “Allah’tan başka otorite yoktur” diyerek imparatorluk duvarlarını yıkan bir kitabın, gereğini yerine getirmek yeni bir din mi yaratmak oluyor, yoksa dinin özüne mi dönmek oluyor? ‘Yeryüzündekilerin çoğunun yanlış yolda olduğunu ve çoğunluğa uymanın insanı doğruluk ve adalet yolundan saptıracağını…” (En’am 6;116) söyleyen bir kitaba; kendisine inandığını söyleyenlerin; büyük çoğunluğu yobaz, zalim ve ahlaksız diye eleştiri getirmek hangi mantıksal gerekçelerle izah edilebilir. Orhan Gökdemir’in karıştırdığı nokta şudur: Tarihte yeni bir din yaratanlar, ezilmişin içli çığlığı, servet ve güç sahiplerinin korkulu rüyası olan kitabın asıl mesajını anlatanlar değil; Allah ile aldatmanın ve saltanat dinciliğinin baş aktörü olan Muaviye ve Emeviler’in yarattığı dini yaşayan ve uygulayanlardır.
Emre Ergül
Devamını oku ...

Kontrollü Muhalefet

Yalçın Küçük “biz Cumhuriyetiz” diyor. Bu, basit bir vehim değil. Görev ifşası.
“Bir zamanlar milliciydi” dediği jöleli Yiğit’in davetiyle bir yemeğe katılıyor ve orada Mehmet Ağar’la buluşuyor. Musul hülyalarına dalıyorlar birlikte. Ama bir yandan da HDP’yi övüyor, Perinçek’le “AKP’yi Amerika devirecek, destekliyoruz” kavgasına giriyor. Yeni görevler için üstlerine sesleniyor.
Çıkardığı Toplumsal Kurtuluş dergisi, özünde “goşist” hareketi devlete ısındırma ve tasfiye etme projesi idi. TKP, 12 Eylül’ü “goşistleri temizleyecek” diye alkışlamıştı, kendisine muhalif olan Küçük de bu işin ideolojik zeminini örüyordu. O, çok genci “goşizm bataklığından” kurtarmayı bildi.
Bu gençlerden biri de Orhan Gökdemir. Ali Şeriati’nin Sorbon’da okumuşluğunu alaya alan bu “yazar”, TK’den sonra TP’ci oluyor. Teori ve Politika’nın kurucuları arasında olduğunu anlatıyor sağda solda. İçteki küçük bir iktidar kavgası ardından kapağı, sonrasında Beyoğlu Belediyesi ile Şiir Festivali düzenleyecek olan Zeki Tombak’ın Fabrika dergisine atıyor. Doksanların sonunda bu dergi Komünist Parti Girişimi adı altında çalışma yürütüyor. Sosyalist İktidar Partisi’nin de kapısını çalıyorlar. SİP, Fabrika’nın da içinde olduğu birkaç örgütün birlikte parti kurmayı düşündüğü doksanların başında, diğer örgütleri tongaya düşürüp alelacele parti kuran Kemal Okuyan’ın tekkesi.
Mesut Yılmaz ve ANAP üzerinden AB masallarının anlatıldığı o dönemde SİP’liler, o görüşmede Fabrikacılara “Kopenhag kriterlerine uygun KP mi kuracaksınız yoksa!” diye alaycı bir cevap veriyorlar. Birkaç ay sonra aynı SİP’liler KP adı altında parti kuruyorlar. Bu parti devletin kriterlerine göre kuruluyor. O dönemde Kemal Okuyan verdiği bir röportajda “neden TKP değil?” sorusuna muhatap oluyor. Cevaben, Okuyan, “TKP tarihi bize göre sığ ve yanlışlarla dolu. Ayrıca kendisini TKP’ye nispet eden birçok örgüt var, onlarla rekabet içine girmek istemiyoruz” diyor. Kısa bir süre sonra kurdukları KP TKP adını alıyor. O günlerde başkan Aydemir Güler “siyaset, rakiplerinize karşı yürüttüğünüz alan kavgasıdır” türünden cümleler kuruyor.
Bu dönemde Gökdemir Mısır mitolojisi gibi konularla ilgileniyor. Dünyalığını biriktirmek adına Digitürk gibi burjuva kurumlarda “gazetecilik” yapıyor. Beraber çalıştığı bir arkadaşı yandaş medyaya, kendisi de SoL’a gidiyor. Fenerbahçe’nin şike soruşturması ve Redhack gibi konularda içi boş kitaplar yazıyor. Gizli belgelerin nereden geldiğini hiç açıklamasa da herkes bu iki başlıkta Fethullah parmağını görüyor. Sonuçta TKP’deki son yarılma, “Fethullah’ın da içinde olduğu operasyona dâhil olalım mı olmayalım mı?” tartışmasından kopuyor. Bir ara, ileride TKP 1920 adıyla anılacak olan grup aynı isimle parti kurunca Erkan Baş alıyor eline sopayı, bu örgütün bürolarındaki insanlara yaşlı, kadın demeden saldırıyor. Sonra keser de sap da dönüyor, aynı akıbetle Baş da yüzleşiyor. Kendisinin o vakit 1920’cilere ettiği laflara bizatihi muhatap oluyor. Lafların bir önemi bulunmuyor, kolay unutulmak için söyleniyor.
2005 yılı civarı Ankara’da Fabrika’ya ait enstitüde seminer veren Gökdemir, orada “sömürü soyut bir şey, o yüzden ona karşı mücadele anlamsız” diyor. Bugünse “mülkiyetin kapitalist biçimini hedef almayan, ücretli çalışmayı tartışmayan bütün kurtuluş önerileri afyondur, ağrı kesicidir” şeklinde ahkâm kesiyor. Kendisine ait şirketlerde işçi-yoldaşlarının sigortasını ödemeyen, borsayla haşır neşir, inşaat rantını kepçeyle götüren bir sol yapının mensubu, boyunu aşan laflar ediyor aslında. O yapının devletten gayrı, ayrı, bağımsız iş görmesi, laf etmesi mümkün değil. Edilen laflar yukarıda pazarlığın aşağıda kandırmacanın parçası.
* * *
Bugün hâlâ TKP’den medet umanlar var. Tarih ve olgular hayal kırıklığına işaret ediyor. Suphilerin katli sonrası TKP’de kimin genel sekreter olacağını, siyaseti ve ideolojiyi Sovyetler değil, Sovyetler-Türk devleti ilişkileri tayin ediyor. Sovyetler sonrası bu ilişkide Sovyetler’in yerini devlet alıyor. Bugün PKK organlarında yazan eski TKP’liler için bile hâlâ geçerli olan bir formül bu. 12 Eylül öncesi TKP içi bölünmede bir taraf diğerini ya ihbar ediyor ya da öldürüyor. Kendisi İstanbul’a veya Avrupa’ya diğer hizbi hapse ve mezara gönderiyor. Sağ kalanlar devletle Alevicilik üzerinden ilişki kuruyorlar.
Solun genel kaderi bu şekilde: burjuvazinin devletle ilişkilerine örgütlenen sol ile devletin burjuvazi ile ilişkilerine örgütlenen sol arasındaki kayıkçı dövüşüne pek kanmamak gerekiyor. İhsan Eliaçık’ı hedefe koymaları, bu sahte gerilimle alakalı. Bir sürü tarikatı kuran, yöneten devlet; o tarikatlara devlete dokunmadan küfretmekse Ayşe Çavdar gibi eski Müslümanlara düşüyor. Benzer örnekler solda da mevcut. Toplamda siyaset alanında DSİP-Birikim ve TKP-Haziran aynı madalyonun iki yüzü. Devlet her ikisine de muhtaç. Odak noktası, Batı ve Batı’nın burjuva devrimlerine dair masallar.
Koca Odak örgütünün şeflerinden birinin tutuklandığını bizzat örgütün açıklamasından öğreniyoruz mesela. Öğrendiğimiz bir husus da şu: Odak kültür derneğine dönüşmüş, şef de Uluslararası Af Örgütü’nün elemanıymış. Fokocuların fukocu olduğu süreçte hiç de şaşırtıcı değil bu. bol fuko, badyö alıntılı yazılar yazanın HDP’nin başına geçmesi de.
Dolayısıyla TKP’nin birleşmesi devletin bir emrine bağlı. Ortada yığınla borç var, kimse üstlenmiyor. Bir şirket gibi, parti iflasın eşiğine geliyor. Ortalığı birden, boş anlamsız ideolojik tartışmaların tozu dumanı kaplıyor. AKP’nin İslam’la, İslamî siyasetle alakasının olmadığını bile bile buraya vuruyorlar. Bu noktada Fener bayrağını IŞİD bayrağı zannedip “Erzincan’da IŞİD bayrağı çekildi” türünden yalan haberler üretiyorlar. Bu üretimin arkasında muhtemelen Orhan Gökdemir var. Meselesi hak-batıl ayrımı olandan nefret etmeleri, onun siyasetin dışına atmak hatta öldürmek istemeleri bu yüzden. Zaten İhsan Eliaçık da bunu söylüyor: “Sizdeki din bilgisi ile IŞİD’deki bilgi aynı ve birbirini besliyor.”
* * *
Burjuvazinin devletle ilişkileri ile devletin burjuvazi ile ilişkileri arasında kimi zaman sürtüşme olabilir. Solun nemalandığı ve yuvalandığı odak burası. Onun ezilenden, sömürülenden yana bir devrim ve sosyalizm davası gütmesi mümkün değil. Herkesin CHP’ye örgütlenmesi de bu gerçekle alakalı.
Çünkü sol, burjuva devrimlerini aşamıyor, aşılamayacak bir duvar olarak görüyor, onları bizzat kendi varlığı ile yükseltiyor, dipteki tarihsel akıntıyla ilişki kurmaya utanıyor. En fazla İngiliz, Amerikan veya Fransız devrimciliği arasında dalaşa tutuşuyor.
O sol, bugün “Okan Bayülgen ve Ekşi Sözlük ne kadar yozlaştı” diye ağıt yakıyor. Asıl mesele, onlardan medet umulması. Bu sol, Galatasaray Lisesi’nin futbol takımını seviyor, Galatasaray takımı avama açıldığı için maçlara gitmiyor artık. Burjuvazinin özel, seçkin ve güçlü oluşuna öykünüyor. Hayat öyküsünü burjuvazinin eteğinin altında örüyor. Devlete saldıran, burjuvaziyi; burjuvaziye saldıran, devleti unutturmakla görevli. Çünkü kimse burjuvazinin ufkunu, menzilini, çapını aşmak derdinde değil. Teorinin, ideolojinin ve politikanın avama açılmasına dönük adımlardan nefret ediyorlar. Aşamıyorlar ama doksanların veya iki binlerin başında marksizmi bir çırpıda aşıveriyorlar.
İhsan Hoca’da değilse bile sözünün ait olduğu yerde bu aşma imkânı var. Din diye saldırdıkları bu imkân ve o imkâna yönelme ihtimali. Burjuvazi ve devlet adına her türlü aşma girişimini geçersiz kılmak istiyorlar. Tek dertleri, tek siyasetleri bu.
Che, Afrika’da iken kendisine bağlı birlikteki yerlilerin ertesi günkü çatışmaya hazırlandıkları esnada vücutlarına kutsal olduğuna inandıkları bir çamuru sürdüklerini görüyor. Arkadaşları “bu adamlara materyalizm dersi vermek lazım” diyor. Asıl materyalist Che: “Yarın olsun, bakarız.” Ertesi gün o çamuru sürenler daha büyük bir cüretle savaşıyorlar. Burjuvazinin ateistleri, aydınlanmacıları o savaşı, o cüreti ve o silâhı yok etmek istiyorlar.
Arap Baharı’nın kimi İslamcıları “geçmişin solla, Marksizmle kirlenmiş İslamcılığından nihayet kurtuluyoruz” diye avuç ovuşturuyorlardı. Gökdemir gibiler, Müslüman coğrafyada ezilenin, sömürülenin ideolojik-politik çığlığına tahammül edemiyorlar. Oradaki marksizmi, sosyalizmi horgörüyorlar. Burjuvazinin devletiyle gelişimine çomak sokulmaması için elinden geleni yapıyorlar. Gökdemir'in Allah’a olan düşmanlığı, Batı’nın “ilerleme” tanrısına tapmasından kaynaklanıyor. Onun gibiler, Christopher Hitchens gibi, “ABD’nin nihayetinde tüm Ortadoğu’yu kucaklayacak bir burjuva devrimi gerçekleştirdiğine” inanıyorlar. Ona biat ediyorlar.
* * *
Çünkü burjuva devrimlerinden sadece pazara imanı öğreniyorlar. Siyaseti tercih meselesine indirgiyorlar, seçimlere o yüzden odaklanıyorlar. Çünkü sol, özünde teoride pazarcı, ideolojide pazarlamacı, politikada içten pazarlıklı. Bu sebeple siyaseti pazarlık zannediyorlar. O yüzden bugün “asıl vatansever biziz” diyorlar. Çünkü bugün yeterince çek defterine ve iri kasalara sahipler. Bu lafı eden örgüt, 12 Eylül sonrası militanlarına kurduğu dükkânları ve işletmeleri bırakıyor. Örgüt “gazeteci derneğiyiz biz” diyerek dağılınca, bu militanlar işleri büyütüyor. Rivayete göre, bu işin bir kısmında mafya bir kısmında Fethullah ile çalışıyorlar. İkisi de devlete açılan kapı. Aynı durum, Sovyetler’in Britanya ve Türkiye ile kurduğu ticari ilişkiler üzerinden oluşan şirket ve kurumlar için de geçerli. Devlet içinde ve şirketlerde TKP’liler kadrolanıyor. O sebeple solun ufku, menzili, çapı devleti ve şirketi asla aşamıyor.
“İnsanlar, madem Şubat Devrimi burjuva idaresini kemale erdirdi, o vakit burjuvazi kralcılığın kanatları altına neden çekildi diye sorabilir. Bunun basit bir izahı var. Burjuvazi, kendi idaresinin sorumluluğunu üstlenmeksizin, idareyi elinde tuttuğu, burjuvazi ile halk arasında duran kukla bir yönetimin burjuvazi için hareket edip bir tür perde işlevi gördüğü döneme geri dönmek isteyebilir. Bu dönemde iktidarda, eskiden olduğu gibi proletaryanın burjuvaziyi hedef aldığında yumruğunu salladığı, başında taç bulunan bir kral vardır. Günah keçisi olarak iş gören bu krala karşı burjuvazi, o günah keçisi başa bela olduğunda ve kendi başına iktidar olmaya çalıştığında güçlerini proletarya ile birleştirir. Burjuvazi, kralı kendisini halka karşı korusun diye bir tür paratoner olarak kullanabilir, aynı şekilde o, gene kendisini krala karşı korusun diye halkı bir tür paratoner olarak kullanabilir.” [Karl Marx, “The Paris Reforme on the Situation in France” (Fransa’daki Duruma İlişkin Olarak Yapılan Paris Reformu)]
Eldeki cam parçalarının ışığı odaklayıp tek bir karış bozkırı bile ateşe verememesinin sebebi buradadır. Gökdemir gibiler, paratoner olmaktan memnundur ve bu olma hâlini satmaktan vazgeçemezler. Kontrollü darbe tencere ise kontrollü muhalefet kapağıdır. Bu uyum muhafaza edilmelidir, yeter ki burjuvazi ilerlesin, kutlu günler yakınlaşsın, zaten bugünün ne önemi var!
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

Marx’ın Yoluna Düşen Şeyhler, Kutublar

“Dine karşı savaşmalıyız. Bu bütün materyalizmin, sonuç olarak Marksizmin ABC’sidir. Ama marksizm ABC’de durup kalmış bir materyalizm değildir.”
[V.I. Lenin- Sosyalizm ve Din]
Lenin bu cümleleri kurduktan sonra yazısına şu cümlelerle devam eder: “Dine karşı nasıl savaşılır bilmeliyiz. Dine karşı savaş soyut ideolojik vaazla sınırlanamaz, böyle bir vaaza da indirmemek gerekir. Bu savaş dinin toplumsal kökenlerini ortadan kaldırmayı amaçlayan sınıf hareketinin somut pratiği ile birleştirilmelidir.” Ve yazısının ilerleyen kısımlarında burjuva liberallerin sapma yaratan “Kahrolsun din” söylemlerine saldırır ve şu eleştirileri getirir, “Kahrolsun din, yaşasın tanrıtanımazlık. Tanrıtanımazlığı yaymak ana görevimizdir görüşü bir Marksist için doğru değildir, sığ bir fikirdir. Bu dinin köklerini yeterince derin açıklamaz; onları materyalist değil, aksine idealist bir yolla açıklar” der.
Lenin’in bu cümlelerinden yola çıkarak, diyalektik materyalizm marksizmin ABC’sidir, kaldı ki olay teoriye vurulduğunda işin içine karmaşık toplumsal kodlar, kültürel öğeler gibi çözülmesi gereken büyük bir sorular heyulası giriyor. Olayın bir de ortodoksiye kurban giden bir kısmı vardır ki, o da yıllardır inancın marksist mücadelede bir engel olup olmadığı etrafında gider gelir. Bu ve buna eklemlenen soruları kuyruğunu ısıran köpek benzetmesiyle açıklamam sanırım en güzeli olacak. Çünkü; bu ve buna eklemlenen sorular her zaman için sosyalist hareketlerin önünü tıkamış, vizyonunu daraltmış bir anlam karmaşası olmuştur. Hal böyleyken marksizmin başlangıç noktası olan işçi sınıfını, sınıf kavramından çıkartan ya da sınıfı kavramaya engel niteliktedir.
Halbuki kendi sosyalist hareketler tarihimizde birçok sosyalist yazında tartışmalara katılan, hatta sosyalist partilerin kuruluşunda ve idaresinde ciddi görevler almış, acılar çekmiş inançlı insanlar, hatta ve hatta postnişin sahibi olan insanlar var. Onların isimlerini pek bilmiyoruz diye isimlerini ve kişisel tarihlerini çöpe mi atacağız? Eğer çöpe atmayacaksak, algımızda kırmamız gereken büyük kolonlar var gibi. İşte bu yazıda Türkiye’de sosyalist mücadelede önemli roller üstlenmiş bazı isimlerin hikâyelerini size aktarmaya çalışacağım.
Marx Heykeline Selam Duran Nakşi Şeyhi
Semyon İvanyiç Aralov, bizzat Lenin’in talimatıyla Ankara’ya atanan bir Sovyet diplomatıdır ve Milli Mücadele’nin birçok safhasını Mustafa Kemal Atatürk ile beraber cephede izlemiştir. Kendisinin hatıralarını 1960 yılında kaleme almış ve “Bir Sovyet Diplomatının Anıları” kitabında toplamıştır. Aralov’un hatıratında Türkiye Halk İştrakiyun Fırkası Bursa Mebusu Şeyh Servet Efendi ile ilgili şöyle bir anı geçer:
“Ankara’ya gelişimden kısa bir süre sonra ziyaretime Bursa Milletvekili Şeyh Servet Efendi geldi. Beyaz yeşil sarıklı, kır kaba sakallı birisiydi. Sırtında ipek işi bir cübbe vardı. Şeyh kendisini inanmış bir komünist olarak takdim etti…
Türkiye’nin durumundan söz ettik. Servet Efendi İngilizleri çekiştirdi, emperyalistlerle savaşmak ve bunun için de Türklere yardım etme gereğinden söz etti ve güçlü bir komünist parti kurulması gerekliliğinden bahsetti. Ben susuyordum.
Birden bire şeyh ayağa kalktı ve elini sarığına götürdü, şaşkın şaşkın ona bakıyordum, Şeyh “Büyük dünya lideri Marks’ı selamlıyorum. Marks’ın resmini şimdi gördüm, ona derin saygılarımı sunarım” dedi. Çalışma odamdaki Marks’ın küçük heykeli karşısında Şeyh Servet bir süre başı önüne eğik bir şekilde durdu.
Anıda bahsedilen Şeyh Servet Efendi, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın kuruluşunda yer almış bir Nakşibendi şeyhidir. Meclis’te girdiği ateşli tartışmalarla tanınır. İştirakiyun Fırkası ise o dönemde ülkemizde sınıf bilinci çok yükselmediği için ‘’Halkçılık’’ çizgisine yatkın bir sosyalist partidir. Parti’nin kuruluşu 7 Aralık 1920’dir ve baskı politikaları yüzünden dayanamayarak 1 Şubat 1921’de faaliyetlerini durdurma kararı alır. İşte bu kapanma sonrasında Millet Meclisi’ne gönderilen protesto mektubundan sonra dokunulmazlığı kaldırılarak İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmıştır. Suçsuzluğu kanıtlanmıştır. Daha sonraları Hatay Müftülüğü’ne atanmış ve 1942 yılında emekliye ayrılmıştır.
TBMM tutunaklarında Şeyh Servet Efendi’nin meclisteki faaliyetleri
Halkçı Sosyalist Şeyh Servet Efendi’nin Milli Mücadele’deki hizmetlerinden dolayı Yeşil Şeritli İstiklal Madalyası ile onurlandırılmıştır.
“Mutedil Sosyalizm Gerçekleşebilir”
O dönemin teorik tartışmalarının en yoğun döndüğü dergilerden biri, İştirakçı Hilmi’nin (Hüseyin Hilmi) çıkardığı İştirak adlı dergidir. Dergi haftalık olarak cumartesi günü yayımlanırdı. Derginin sloganı ise hepimizin duyduğu ama kulak asmadığı “Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar” sözüydü. Derginin o dönemde Anarşistler ile Sosyalistlerin en ateşli tartışma mektuplarının yayınlandığı dergi olma özelliği de var. Bu ateşli yayın çizgisi derginin kendi içine de sıçrıyor ve bugün bile inanılmaz tartışma konuları patlak veriyordu.
Melami kutbu Abdülaziz Mecdi Tolun da bu dergiye yazı gönderen düşünürlerden biriydi. Mecdi Efendi, Türkiye’de mutedil bir sosyalizmin mümkün olabileceğini, Batı dünyasındaki ekonomik, sosyal ve ahlaki çöküntülere çatarak, İslam ile Sosyalizmi günlük meseleler açısından bağdaştırmaya çalışıyordu.
Abdülaziz Mecdi Tolun, Türkiye’deki sosyalizme omuz vermiş tek Melami değildi. Balkanlarda Sosyalist nitelikte bir Melami federasyonu kurmayı teorize eden Abidin Nesimi, Hafi (gizli) TKP’nin kuruluşunda yer alan tasavvuf tarihini iyi bilen, kendisi de aynı zamanda bir Melami kutbu olan hocaların hocası Abdülbaki Gölpınarlı, inancını hiçbir zaman saklamayan Marksist teorisyen Hikmet Kıvılcımlı gibi isimlerle cetvel gittikçe gidiyor.
Bence orta karar, Abdülaziz Mecdi Tolun’un ifadesini kullanarak diyorum ki; Bu topraklarla sosyalizm ve solun mutedil bir ilişkisi vardır ama bu ilişki evlenmek için geçerli bir sebep değil.
Devamını oku ...