Akepe’yi Sollamak

Bir zamanlar Tayyip’in uçağından inmeyen, had bilmezlikle onu Musa Peygamber’e benzeten, danışman Akif Beki, İslam ve sol ilişkisine dair kalem oynatıyorsa, ciddî şeyler oluyor demektir.
İran Devrimi, Afganistan İşgali ve Filistin Direnişi gibi bir dizi olayın ardından ideolojik ve politik düzlemde, Ortadoğu’da belli bir güç elde etmeye başlayan İslamî hareketle ilgili kırıntılardan mürekkep bir yığın malumatı paketleyip satan, gazeteci, Ruşen Çakır İslam ve Sol üzerine konuşuyorsa, huylanmak gerek.
Çeşitli ortamlarda Müslüman veya sol kimliğini muhafaza etmek adına ilgili ilişkiye baştan red cevabı veren yazılarla karşılaşmaksa daha uyarıcı. Müslüman küçük burjuva, “vazgeçilmezlik” esprisi içinde, ayaklarını bastığı toprağı kaydıran erozyona karşı herkesi uçmaya, yükselmeye, bulut misali hür olmaya davet ediyor. Sol küçük burjuva da ekmek teknesi hâline getirdiği solculuğun değersizleştiğini gördükçe, Müslüman küçük burjuva kardeşine ya küfrediyor ya da yüce gönüllülükle “gel beraber bir berber dükkânı açalım” diyor. Küçük burjuva, vazgeçilmez olmak için çırpınıyor, bunun için kendisini her âna dayatıyor. Bu dayatma, ânda yapılacak gerçek işleri örtbas ediyor.
Akif Beki, yazısında, sol ve İslam ilişkisini alaycı bir üslupla değerlendiriyor. “Olmaz” diyor özetle. Olacaksa da bu “Akepe’nin solu olsun” önerisinde bulunuyor özde. Bugün Saadet Partisi içinde ve genel olarak tabanda kaynayan kazana soğuk su döküyor, “bizden sonra tufan” uyarısında bulunuyor. Sizi bu “gomünüstler kapar” diye fısıldıyor kulaklara. Kendisine karşı olduğunu bildiği “radikal İslam”ın panzehiri olarak gördüğü bir tür solu, ucundan ecik, kendi cemaatine davet ediyor. “Şiddete tapınan” Hz. Muhammed’den, Hz. Hamza’dan ve Hz. Ali’den bugüne tüm İslamî eylemi etkisizleştirecek dil ve tarz olarak sol liberalizme kucak açıyor. Eski Ankara Valisi’nin ağzından anonimleşen, “bu ülkeye komünizm gelecekse, onu da biz getiririz” diyen eski kemalizme ilâve, neo-kemalizm olarak Akepe ideolojisi de eski danışmanı ağzından, “bizim solumuzu da biz üretiriz.” diyor. (Akepe’nin güncelde solu, bugün, DSİP/TKP ve bilcümle türevleridir.) Vazgeçilmezlik üzerine kurulu irade öyle körleştirici ki kendisini yegâne hakikat, dışındakileri yalan olarak ayırıyor.
İslam ve sol ilişkisi iki kanaldan edinime tabi tutuluyor: bir kanal Akepe’yi sol’lamak, diğeri sollamak arzusunda. Her iki kesim de Akepe’yi merkeze koymakta, ona öykünmekte, her şeyi ona kilitlemekte ortak. Mazruf unutulup zarfa bolca pul yalanıyor. Akepe’yi hükümet yapan, yıldızlaştıran güçlere karşı tek laf eden yok. Akepe’nin bir tür solla yumuşatılması ya da sertleştirilmesi için Akepe’nin sol’lanması, yani bir sola sahip olması gerekiyor. Bunu bir taraf, ülke egemenlerinin batı, diğeri doğu ile ilgili çıkarları ve hesapları için istiyor. Batıcılar hukukî; doğucular ahlâkî tarafa abanıyorlar. Sollamak isteyenler ise bindikleri arabadan önlerindeki Akepe modeli cipi geçmek istiyorlar ama öte yandan da karşıdan ve arkadan gelen araçlara dikkat etmek zorunda kalıyorlar. Ama bu meşgale ve hızın gölgesinde baldırıçıplak, yalınayak insanların ağaçlardan ve kaldırım taşlarından bir farkı kalmıyor. Akepe’yi sollamak veya sol’lamak, tam da burjuva siyasetine kul olmayı anlatıyor. Onun hükümet oluşuna dönük modernist ve/veya liberal itirazlar yükseltmekle yetiniliyor.
Akepe, ideolojik ve politik düzlemde, nesnel olarak, kendi tamponunu örgütlüyor. Sola bakıp “o savunduğun değerlerin aslı bizde” diyen esnaf zihniyetli Müslüman, farkında olarak ya da olmayarak, Akepe iktidarına eklemleniyor. Kavramları altı ve içi boş bir biçimde edinmek, o kavramları koşullayan mücadeleleri silme iradesini anlatıyor. Sol İslam ve İslamî Sol kurgular, liberal ve modernist türevleriyle, önü sonu, sömürülenlerin-mazlumların tarihsel-toplumsal mücadele kanallarını tıkamak için teşkil ediliyorlar. İslam’a vururken sosyalizme vuruluyor ve toplamda kitleler sığ bir liberalizme teslim alınmaya çalışılıyor.
Bin yıl önce Türkmen kavimler Arap İslam’ına; doksan yıl önce Türkiye, emperyalistlerin ortak niyeti ile Sovyetler’e karşı bir tampon görevi görmesi için devreye sokuluyordu. Bugünse sola meyyal kimi Müslüman yapılanmalar bir yanıyla böylesi bir işlev görüyorlar. Akepe’nin sosyo-ekonomik ve sosyo-politik şiddetine karşı gelişme ihtimali olan şiddetin yoğunluğunun düşürülmesi gerekiyor. İslamî sol, Akepe ile zedelenen kitlesel ilişkilerin tamiri için gerekli. İslamî sol, bir kısmıyla Müslüman küçük burjuvaların sola kayacağını öngördüğü kitlelerin bu seyrinin önünü alma teşebbüsü.
Müslümanlara bakan solcular ise aynı şekilde, “bize tabi olun ama önce eldeki Kur’an’ı, akıl ve yürekteki Allah’ı terk eyleyin” diyorlar. Birikim dergisinin “Sol İlahiyat” tartışmaları, özellikle İngiltere’deki sol çevrelerin kimi müdahaleleri buna denk düşüyor. Kimse Müslüman’ı Müslüman olarak örgütlemeye cesaret edemiyor. Müslüman’ı Müslüman olarak örgütlemek ona örgütlenmeyi de gerektiriyor. Müslüman’ı aslî düşmanından koparma teşebbüsü olarak onu solculaştırmak, mazlumların kavgasını Müslüman âlemin içine yaymanın önünü alıyor. Müslüman’ı bir kimliğe kapatıp bir hazne içinde boğuyor. Kimlik siyaseti olarak liberal sol, bütünsel bir kavganın araçlarını tarumar ediyor.
Akepe, kendi vicdanını örgütleyenlere, Akif Beki eliyle, ölçü ve ölçek tevdi etmeye çalışıyor. Akepe, başkaldırmadan fark edilmeyi, beğenilmeyi, istifade edilmeyi arzuluyor. Muhtemel kalkacak başları liberalizmle zehirlenmiş sol aracılığıyla teskin etmek istiyor. Sol ise kemalizmin tanımladığı cumhuriyetçilik-demokratlık kavgasına insan devşiriyor. Bu noktada illâki İslam’la karşılaşıyor; bir taraf, onun içine ajan olarak girip onu Kemalist kurguya uygun hâle getirmek için çalışıyor, diğer tarafsa, İslam’ın devlet ve burjuvazi karşıtı tüm imkânlarından korkup onu modernizm ve laiklik adına onu politika dışına atıyor.
Yereldeki hâkim hukuk olarak kemalizmi, dünyadaki hâkim hukuk olarak judaizmi koşullayan güçler ve dinamiklerce örgütlenmiş olan Akepe, her iki hukuka yerelde ve dünyada başkaldıracak kitlelere sol gösterip sağ vurmaya niyetleniyor. Devlet İslam’ının muhafazakâr ve sağ yönlerini kendinde harmanlayan bu parti, neoliberal siyaseti gereği, liberalize edilmiş bir sola ihtiyaç duyuyor. Bu da sömürülenlerin-mazlumların “sürpriz” çıkışlarını kontrol altında tutmaya dönük devletlû bir ideolojik hamle olarak biçimleniyor.
Akepe, bugünlerde altmış ve yetmişlerin İran Şahı diktatöryasına fena hâlde benziyor. Şah’ın rol modeli ise Kemal Paşa. İran, kendi mücahidleri ağzından, “İslam'a kim daha yakındır? Amerikan emperyalizmine karşı savaşan Vietnamlılar mı, yoksa Siyonizm ve emperyalizmle işbirliği yapan Şah mı?” diyebiliyor ama Türkiye, hâlâ kudretli olduğuna inandıkları ideolojileri ve hakikatten azade politik kurguları ile Akepe ne yapsa hayırhah bir tutum sergileyen cihat kaçkınlarıyla yoluna devam ediyor.
Akepe, kemalizmin stepnesi Demokrat Parti geleneği içinden devşirilen kadroları ile harmanlanmış, kendisini Menderes-Özal hattına bağlamış siyasî bir hareket. İran’ın şahı varsa bizim de şahlanan atımız, şahlaşan Tayyip’imiz var. Bu şaha karşı mücadele ise tek darbede batılı liberal sulara yelken açan mücahidlere değil, devrimcilere muhtaç. Ancak ne yazık ki devletin inşa ettiği dalgakıranların etkisiyle şiddeti çalınmış kitlesel dalgalar liberal suları daha cazip kılıyorlar. Sol içinde “artık liberal olmak lâzım” diyen öznelere daha fazla tesadüf ediliyor. Kaypakkaya’yı “peygamber” belleyenler dahi bu kervana acul bir eda ile bağlanıyorlar!
Ülkenin kuruluşunda Ermenilerin ve Rumların mallarını gasp eden Yahudilerle ortak bir kesim İslam’ı ve millîliği kullanarak muktedir oluyor. Muktedirlik İslam’ın İslam, millînin millî olmamasını gerektiriyor. Bir tür “alkolsüz bira” ya da “kafeinsiz kahve” gibi, yeniden, laboratuarda din ve millet imal ediliyor. Bugün ise Akepe, ilgili hatta eklenerek, yüz bin Ermeni’yi ülkeden kovmakla tehdit ediyor. Ve gene gasıplar el koydukları malların aklı ve diliyle konuşuyorlar. Şoförler ise o hız içinde arabanın aklı hâline geldiklerini görmüyorlar. Önlerine çıkan kedinin, taşın ya da insanın arasında bir fark kalmıyor.
Akif Beki üzerinden verilen ölçü ve ölçek araya kama sokmakla ilgili esasta. Böylesi bir pratiğe toprağımız pek de yabancı değil. Paralel bir örnek Mehepeli Mehmet Gül üzerinden verilebilir. Gül, bir vakit AB ve ABD’nin bölge siyasetlerine karşı bir tepki olarak oluşan millîlik ile sol arasındaki yakınlaşma ihtimali üzerinden, kendinden menkul milliyetçiliğine halel gelecek kaygısı ile Nâzım’ı kurban seçip onun üzerinden bu ilişkiyi kesmeye yeltendi. Kaderin cilvesi, viagra yorgunu bedenini Ukrayna’da teslim etti bu zat. O da Küba ziyaretinde Che beresi geçirdiği kafasından eski ezberleri sıralıyordu: “marksistler tarihe sınıf savaşı, biz milliyetçiler ise milletlerin savaşı üzerinden bakarız.”
Akif Beki de aynı Soğuk Savaş ezberini yineliyor. İslam’a göre, “insanlar, inananlar ve inanmayanlar olarak ayrılır ikiye.” Öyleyse, burjuvazi-proletarya ayrımı ile dünyaya bakan sol ile olmaz bu iş.
Peki, bu tip laflar ne zaman söyleniyor? Millî olanın çözülüp dağıldığı, ayaklar altına alınıp ezildiği, sömürüldüğü dönemeçlerde. İnancın sakızlı muhallebi misali, verilen tariflerle iğdiş edildiği, “Hz. Muhammed’e vahyi uzaylılar mı getirdi yoksa?” (Fatih Altaylı) türünden soruların çocukça (ama hince) sorulduğu, imanın paraya, mala-mülke göre anlamlandırıldığı çöküş durumlarında.
Yani bir eksiklik bilince çıkıyorsa, müdrik olunduğu vakit, o eksikliğin giderilmesi için kimi ihtiyaçların belirlenmesi ve ihtiyaçların giderilmesi açısından zorunlulukların anlaşılması, zorunlu bir süreklilik, istidat gereği, kavgaya girmek mümkün.
Yani bir millet çözülüyorsa, millî olan direnişi örgütleme ihtiyacını duyacağı noktada, ona esasta “biz bütünlüklü, kendine kapalı, havada asılı, mükemmel düzeyde oluşmuş bir milletiz, işte aslî mesele, bu millete karşı saldırıları göğüslemek” demek, o millî olanın kavgasını verecek olana “sus otur yerine” demektir. Zira buradaki korku, oluşmakta olan “millet”in birilerinin kafasında önsel olarak oluşmuş bütünlükleri ve o kafaları parçalayacağı ile ilgili.
Yani Allah, millet ya da sınıf adı altında kendisini kendisine kapatmış bir özne başkalarına ancak kavgadan kaçışı öğütleyebilir. Eksikliğini görmeyen, o eksikliği gidermek için dövüşmekten imtina eder. Tersten, dövüşmemek için de insan kendisini kâinata, hakikate, eyleme kapalı bir bütünlüğe indirgeyebilir. Bu anlamda Yunus misali, “bir ben var benden içerü” değil, “bir ben var benden ayrı, benden gayrı” demek icap eder.
Bütünlük kurgusu ile ikna edilen kitlelerde eksik olduklarının önbilinci ve bu önbilinçle kavgaya girme temayülü mevcut. Önemli olan da tepedeki “bütünlük”lü şefler değil, alttaki bu kavga iradesi.
Bu anlamda imanın, dinin çözüldüğü günlerde bir tür yücelikten, üstünlükten, bütünlükten ve arınmışlıktan söz etmek, yalan. “Bir düşüncenin özgünlüğünün yegâne ölçüsü, kendi bütünlüğünü koruması ve kendine has bir yapıyı inşa etmesine bağlı” değil bu yönüyle. Burada “düşünce” kelimesinin yerine cümlenin yazarını [Abdulaziz Tantik], kendinden menkul şahsiyetini ikame etmek pekâlâ mümkün. “Düşünce”, “özgünlük”, “bütünlük” ve “has” kelimelerinden bir cümle kurduran nedir, ona bakmak gerek.
Aklı, düşünceyi ve bilgiyi mülk edinmek, bunu kendine kapatmak, “dış” etkileşimlerden, beslenme kanallarından mahrum bırakmak, has ve özgün olmak adına pazara biat etmek, sonuçta kişi isterse kendisini (haşa!) Allah zannetsin, zulme ve sömürüye hizmetle sonuçlanacaktır.
Dinlerarası, milletlerarası ya da sınıflararası savaş üzerinden yapılan ayrım ve sokulan kamalar, özellikle marksist hareket açısından önemli kimi toplumsal-tarihsel gerçekleri de gizliyor. Kendine ve kendinde Müslüman, milliyetçi ya da sosyalist bir şahıs, kendi aklını ve bedenini bir kama gibi örgütlüyor. Her şeyi ayırıyor, bunu, ayrımların sadece kendisinde kalktığı yalanını satmak için yapıyor.
Söylenenler söylen(e)meyenleri gizliyor bir yönüyle. Misal, marksist hareketin dünyanın çeşitli bölgelerinde dinî, millî ve sınıfî kimi hareketleri ortak devrimci bir kavşakta buluşturduğu, kendisini buradan tarif edebildiği gerçeği halı altına süpürülüyor. Marksistlerin kaba anlamda işçici olmayan, yani tarihe özel bir durumda veya dönemde salt “sınıflar savaşı” anlayışı üzerinden bakmayan bir yönü olduğu görülmüyor, gösterilmek istenmiyor. Proletaryayı beklenen mesih/mehdi olarak görmeyen, zaafları ve eksiklikleri ile onu kendi somut gerçek bağlamına oturtan marksist mücadeleye bu anlamda küfrediliyor.
Hâsılı, yaşanan, vazgeçilmez olduğunu her daim kendisine ve başkalarına kanıtlamakla yükümlü küçük burjuvaların siyaset ve ideoloji alanındaki pazar kavgası. Dinlerarası, milletlerarası ya da sınıflararası savaştan dem vuranlar, gerçekte hüküm süren savaştan kaçan ve kaçıp saklandıkları yerin sürekli reklâmını yapan küçük burjuva özneler.
Sömürü ve zulüm sol-sağ ayrımı dışındadır. Solun ya da sağın aynasına yansıyan zulüm ve sömürü kısmî ve eksiktir. Lunaparklardaki aynalar gibidir. Cüce ya da dev gösteren iki ayna arasında tercih yapmak politika yapmak değildir. Mesele, aynaları kırmak, sömürü ve zulmün sebepleri ile mücadele edebilmektir.
Sol-sağ ayrımı, sömürü ve zulmün yumuşak/sert, gizli/açık, sürekli/aralıklı olarak uygulanacağına ilişkin bir üslup tartışmasıdır. Üsluba takılıp kalanlar, oradan konum almaya çalışanlar, ilgili hâkim nizamın yedek ya da aslî oyuncularıdırlar.
Sol ve sağ, Fransız Devrimi sonrası oluşan mecliste kralın konumuna göre oluşan kompozisyonu anlatır. Solculuk ve sağcılık ister istemez bir kralı önvarsayar. Bu anlamda bir solcu ya da sağcı, ya kafası kopan eski kralın yerine oturmak istiyordur ya da yeni dönemin krallarına hizmet ediyordur.
Köprüdekiler isminde bir film çekilmiş. Filmin genç kadın yönetmeni, Boğaz köprüsünü rahatça geçememekten yakındığı günlerde, direksiyonu başında sıkıntıdan boğulurken, kafasını sağa sola çevirip köprüde çalışanları fark etmiş. Anladığı şu olmuş: “insanlar belli bir aidiyet içine girince şiddete yöneliyorlar.”
Dert şu: şiddetsiz bir dünya için insanları bireyleştirelim, bu amaçla onları aidiyetlerden kurtaralım. Bu, genel nizamla ilgili bir niyeti örtbas ediyor: her sineğin yağını çıkartıp satalım, ama önce tüm insanları sinekleştirelim.
Kapitalizm, insanı ta bebeklikten itibaren kuvöze sokuyor, mikroplarla bağışıklık sisteminin gelişimine mani oluyor ama öte yandan da bağışıklık sistemini geliştirici bebek maması üretiyor. Kapitalizm, önce organik gıdanın zararlarından bahsediyor, laboratuarda üretilmiş ürünlerin tüketilmesini savunuyor, sonra da organik ürünleri, tutturduğuna, millete satıyor.
Aidiyet, din, millet ve sınıf bağlamında gelişebiliyor. Bu nizama karşı din, millet ya da sınıf bağlamında karşı çıkışın, üstelik belli bir şiddetle gerçekleşeceği kesin. Öyleyse liberallerin amacı bir taşla iki kuş vurmak: hem pazarın salahiyeti hem de iktisadî-politik gidişatın bekası için bu liberal savaşın gerekli olduğu açık.
Liberal çevrelere eleştiri yöneltip kendi muhafazakâr dünyalarına kapananların görmedikleri ise şu: muhafazakâr ve çeşitli türev ideolojilere mensup kişiler/çevreler döne dolaşa bu pazar kavgasına girerek, liberallerin birey üzerinden yaptıklarını cemaat, millet veya sınıfla yapıyorlar. Cemaat, millet veya sınıf, bireyin farklı bir tecessüsü olarak biçimleniyor. Bu üç kelime ardında asıl konuşan birey putu.
Vazgeçilmezlik, denge siyaseti ile eşgüdümlü. Denge, eşitlikle etimolojik düzlemde akraba. Eşitlik ise düzlemek zorunda. Bu düzleme işlemi, kafanın yüceliği ya da bedenin yüceliği için yapılıyor. Yani her şey düz ve eşitse bu, bir şeyin üstte, yüksekte durması için yapılıyor. Bu yüksekte duracak şeyi, “Allah, millet ya da sınıf” ismi arkasına saklamak mümkün.
Zenginle yoksul arasındaki denge siyaseti, devletle demokrasi arasındaki denge siyaseti vs. Tüm denge merkezli teori ve pratik, küçük burjuvazinin kendisini işaretliyor. Zira denge, ancak onun aklî ya da bedenî mevcudiyeti ile tanımlı.
Son yıllarını ekolojiye adamış, Popper ve Soros’tan mülhem, kâinatın tüm titreşimlerine “açık bir radyo” yayıncılığı yapan Ömer Madra her konuşmasına insan ile kâinat arasında belli bir dengenin mevcut olduğundan dem vuruyor misal. İnsanlara da titreşim niyetine, dünya pazarına ilişkin ninniler dinletiyor.
Her şeyi düzlemek, “işin başını ve sonunu ben tayin ederim” diyen küçük burjuvanın dünyasına ait bir istek. Her şeyi Gordion düğümü gibi düğümlendiğine ikna edip onu kesecek kılıcın kendinde olduğu yalanını pazarlamak, bu isteği koşulluyor.
Yahudi tarihçi Walter Laqueur, Communism and Nationalism in the Middle East [Ortadoğu’da Komünizm ve Milliyetçilik] isimli, 1956 tarihli çalışmasında, Sovyetler’e ve komünizme karşı bir duvar örülecekse, bunun İslam değil, “bireysel hürriyete dayalı liberal perspektif” olması gerektiğini söylüyor ve o günlerden uyarıyor: bu hâliyle İslam bir duvar olarak örülecek olursa, gelecekte başa belâ olur.
Laqueur’un kehaneti bir bakıma tuttu. Sovyetler’in ve komünizmin devlet ideolojisi olarak ilham verdiği İslamî politika bugün farklı bir seyir içinde. Militanlar ümmetin dinî devletine bağlı birer nefer olarak doğunun her köşesinde çarpışıyorlar.
Günümüzde millî devlet denilen birimlerin bütünleşmesini öngören formülün geçersizleşmesi karşısında birey-müminlerin kendinde tecelli etmiş bütünlüklü imanı demokrasi halesi içinde biraraya geliyor. Neo-liberalizm siyaseti uyarınca sol liberalize olurken, İslamî ideoloji ve politika da solun önünü kesme gayreti ile kendi devletlû geçmişinden kurtuluyor. Şehitleri, militanları ve askerî çıkışları yerden yere vuran bir tür siyaset hüküm sürmeye başlıyor. Tüm dünyanın oruç tutması, namaz kılıp hacca gitmesi arzulanırken, İslâm’ın, Kur’an’ın ve Hadis’in özde söyledikleri unutuluyor. Hülasa, ülke ve dünya hâkimiyeti için halkın, kapitalizmin gücüne “eyvallah” çekmesi isteniyor.
İslamî politikanın Sovyetler kadar ABD’den de feyz alan bir yanı var. Bugün ikincisi Akepe’de somutlanıyor. Mesele ilkinden dem vurmak ya da o feyzi almış olanları tozlu raflardan indirmek değil. Mesele, Soğuk Savaş’ın kalıntıları üzerinde mülk hesabı ve kavgası vermek hiç değil.
Bugün sömürü ve zulme karşı, bunları ismen ansın anmasın, bilsin bilmesin, aklî ve pratik faaliyeti ile mücadele veren kitlelerin yeniden kurduğu İslâm’ın bayrağını tutmak gerekiyor.
Akepe, kendiliğinden ya da bilinçli olarak bir tampon oluşturuyorsa, bu tamponun parçalanması, sömürü ve zulmün tüm görünümlerine karşı verilen tepkilere açık bir Ebu Zer isyanı ile mümkün. Bu isyan, mülke ve paraya tapanların iktidarını toza dumana katacaktır.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

İslam ve Sosyalizm

20. yüzyılın ikinci yarısında en çok tartışılan siyasal konular, İslam ve sosyalizmdir. Bu tartışmalar özellikle İslam coğrafyasında, Baas partileri aracılığıyla yoğunluk kazandığı gibi, entelektüel bir merak olarak ve mülkiyet konusundaki benzerliklere yapılan vurgular etrafında Avrupa'da da sürdürülmektedir. Türkiye'de de Yön Dergisi ve Hareket Dergisi çevreleri, bu tartışmalara katılmıştır. 1965 yılında Yön Dergisi yayınlarından çıkan Garaudy'nin İslam ve Sosyalizm kitabı bu tartışmaları çoğaltmıştır. Buna bir cevap olarak da Şamil Yayınları, Abdulaziz el-Bedri'nin Sosyalizm ve İslam adlı kitabını tercüme etti. Ayrıca Hüseyin Hatemi'nin İslam Açısından Sosyalizm adlı kitabı da yine o dönemlerdeki tartışmalar üzerine kaleme alındı. Gerçi benzer tartışmalar İslam coğrafyasının birçok yerinde yapılmaya devam ediyordu. İran'da Ayetullah Talegani, İslam'da Mülkiyet, Mısır'da Seyyid Kutup İslam'da Sosyal Adalet, Mevdudi “Faiz” konulu kitaplara imza atmaktaydılar.
20. yüzyılın ikinci yarısında İslam ve sosyalizm konusunu gündemleştiren meselenin kendisi üzerine de bir değerlendirme yapmanın zarureti ortadadır. Daha sonra bu tartışmanın nedenleri, ileri sürülen görüşler ve sonuçları üzerine değerlendirmeler yapılabilir. Ancak bu tartışmanın zemini üzerine düşünceler ortaya koymak daha önemli olmalıdır.
İslam coğrafyası, Batı işgalinden kurtuluşunu 20. yüzyılın ikinci yarısında başarıyor. Cezayir, Tunus, Mısır, Suriye, Irak vb. ülkelerin çoğu özgürlüklerini bu tarihlerde kazanıyor. Arap coğrafyasında Baas partileri kurtuluş mücadelesinin öncüleri gibi duruyorlar. “Etnik Sosyalizm” diye nitelendireceğimiz Arapların İştirakiyyun diye nitelendirdiği bir siyasî sistem kurmaya çalışıyorlardı. Bu noktada Türkiye'deki kurtuluş mücadelesi çok önce ve farklı bir boyut taşıdığı için ayrı değerlendirilebilir. Bu, tam bir batılılaşma örneği olarak ayrı bir bağlamda tartışılmalıdır. Ancak Araplar avrupamerkezli işgal kuvvetlerinden kurtuldukları için kendilerine yakın olan SSCB, yani “Doğu Bloğu” ülkelerine daha yakın duruyorlardı. Ayrıca bu ideolojik yakınlık aynı zamanda siyasî yakınlığı da beraberinde taşıyordu. Ama bir taraftan da din; yani İslamiyet ise, halkın büyük bir teveccühünü taşıyordu. İnsanlar dinî inançlarından vazgeçmediği gibi, kulluğun belirtisi olan ibadetlerini de terk etmiyorlardı. O zaman bu durumu hesaba katan bir yaklaşımı geliştirmek siyasî ve sosyolojik olarak zorunlu olacaktı.
İslam coğrafyasının Batı ile ilişkisi içinde İslam ve sosyalizm tartışmalarının, farklı cepheleri olmakla birlikte farklı siyasî, sosyolojik ve psikolojik nedenleri de vardır. Siyasî anlamda batı ile ilişkilerde, doğal olarak kendilerine en yakın bulacakları ve kendi çıkarlarına uygun olabilecek terkiplerin devreye girmesini istemeleri anlaşılır olacaktır. Zaman zaman İslam ve Kapitalizm, İslam ve Liberalizm, İslam ve Özgürlük, İslam ve Demokrasi tartışmaları gibi İslam ve sosyalizm tartışmaları da yapılmaktadır ve belki de yapılmaya devam edecektir.
İslam ve sosyalizm tartışmasında taraf olanların kimlikleri önemlidir. Bunlar genellikle muhalif unsurlar; yani, Mısır'da Seyyid Kutup, Türkiye'de Yön hareketi ve Hareket Dergisi çevreleri, İran'da Mahmut Talegani, Şeriati vb. aydınlardır. Mesela devrimden sonraki İran meclisinde özelleştirmelere karşı çıkan, özgürlükleri savunan sol kanat eğilimler yer almaktadır. Elbette sol/sosyalizm eğilimli olanlar için, toplumsallaşma çabaları ve entelektüel çabalar ile halkın değerleri ile buluşma önemlilik arz etmektedir. Bu noktada hem Garaudy'nin sözleri ve hem de çeviriyi yapan Doğan Avcıoğlu ve E. Tüfekçi (Mihri Belli) gibi yazarların görüşlerinde de bu noktayı bulmaktayız. Her iki çevirmenin aynı önsözde Şeyh Bedrettin'e atıf yapmaları söylediklerimizi anlaşılır kılacaktır. Ayrıca İslamcı olanların ise; daha çok meşruiyet zeminlerini güçlendirme ve muhalif hareketlilik içinde haklılıklarını çoğaltma gibi bir kaygıyı hesaba kattığını söylemek yanlış olmasa gerek! Elbette ki İslam ve sosyalizm, iki farklı düşünce dünyasına ait göndermeler içermektedir. Ancak toplumsal faaliyetler ve bir kurtuluş ideolojisi oluşturma gayretlerine sahipseniz, daha yoğun, daha yaygın ve daha kabule şayan olmak zorunluluğunuz vardır. İşte bu durum İslam coğrafyasında İslam ve sosyalizm tartışmalarının başat unsuru olmuştur.
İktidar sahipleri de kendi iktidarlarını ve siyasî meşruiyetlerini oluşturma kaygılarından dolayı böyle bir tartışmaya taraf olmuşlardır. Sonuçta İslam coğrafyasında dinî meşruiyeti olmayan herhangi bir hareketin siyasî veya toplumsal bir meşruluğu oluşturması beklenemez! Bu uzun tecrübeler sonucu bugün daha da netleşmiş bir durumdur. Burada entelektüel bağlamda iktidara daha yakın duranlar; iktidarın meşruluğunu halk nezdinde oluşturma girişimleri çerçevesinde bu tartışmanın tarafları hâline gelebilmektedirler. Bu mülahazaların haklılıkları konusunda bir şey söylemeden bunu ifade etmek istiyorum. İslam'da Sosyalizm kitabında Faik Bercavi'nin dile getirdikleri ve özellikle de görüşlerini Hindistan'da Kadiyanîlik ekolu içinden Mevlânâ Muhammed Ali gibi yazarlardan alıntılar yaparak dile getirmesi de önemlidir. Ayrıca çok sevilen Suriyeli âlim Mustafa Sıbai'nin yazdığı Hareket Yayınları tarafından tercümesi yapılan İslam Sosyalizmi kitabı da ayrıca değerlendirilmelidir. Mustafa Sıbai, adı anılan kitapta, İslam tarihin sağladığı bakıştan istifade ile Kur'an ve Hadis kaynaklarından da yararlanarak Sosyalizm'in İslam düşüncesinde nasıl bulunduğunu ve benzer özelliklerini vurgulaması da dikkate değerdir.
Burada önemli bir noktayı tespit etmenin yararına inanıyorum:
İslam coğrafyasında, özellikle de modernist akım içinde bulunan entelektüeller batı düşüncesinin etkisi altında kalmışlardır. Bunların entelektüel çabaları zayıf kaldığı gibi batılı aydınların etkisi altındaydılar ve kendi başına ayakta duracak bir düşünce mirasına uzaktılar. Klasik İslam ilimleri dışlanarak yeni akımların kapısı sonuna kadar aralanmıştı. Bu kapıdan da elini kolunu sallayan girebilmekteydi. Bu tarz tartışmalar; saf entelektüel merak adına gerçekleşme yerine; çıkar amaçlı; siyasî, sosyal veya bürokratik gelişimlere kapı aralayacak cinsten çabalarca da yönlendirilmekteydi. Özellikle de sol, sosyalist olmak Baas rejimlerinde bir statü ifade ediyordu. Fakat bu elbette sorunun yegâne izah biçimi değildir. Ancak burada indirgemecilik hastalığını kavramadan bu tartışmaların gerçek zeminini kavrayamayız.
Yukarıda dile getirdiğimiz gibi, Liberalizm, İnsan Hakları, Kapitalizm, Demokrasi, Özgürlükler vb. bütün kavramlar, hattâ Feminizm gibi zıt olarak görülebilecek özellikler taşıyan kavramlar bile İslam ile terkip edilerek bir meşruiyet zemini oluşturmak istenmektedir. Bu iki uçlu olarak yorumlanmalıdır. Bazen İslam'ı meşru kılma adına (sanki İslam'ın bir meşruiyet sorunu varmış gibi), bazen de İslam terkibinin ardına saklanan batılı kavramın meşruluğunu sağlama adına yapılmaktadır. Her iki tutumun kendisi de sorunlu tutumlardır.
İşte indirgemecilik burada devreye girmektedir. Meseleyi kendi otantik yapısı içinde kavrama yerine, benzerlik gösteren özdeşliklerden kalkarak farklı arayışlara destek mahiyetinde tartışmalar gerçekleştirme çabası olarak. Terkip hâline getirilen her iki kavramın içerdiğini anlamadan, anlama çabasına sahip olmadan, sadece belli bir çıkar girdisi sağlama adına her iki terkibin oluşturduğu sanılan zanna binaen benzerliklerini gündemleştirerek, farklılıkları yok sayarak ortak noktaların önemi üzerinden bütünleştirmeler yapılmaktadır.
Bu hastalığın kökeninde yatan kolaycılığı veya indirgemeciliği kavramak gerekir. İslam coğrafyasında Batılı güçler bu ülkelerden çıkarken kendi çıkarlarını koruyacak zümreleri iktidara taşıyarak onlar üzerinden bu ülkede hâkimiyetlerini sürdürdükleri gibi, ekonomik kazançlarına da devam etmektedirler. İktidar kendilerine bir lütuf olarak verildiği için, ayrıca da ekonomik gelişmeler ve bir zengin sınıfı oluşumu da aynı lütuf sonucu oluşuyor. Böylece her kesimden insan yükselmenin garantisinin devlet ve orada yer edinmekte yattığını gözlemektedir. O yüzden halkını ve değerlerini veya gerçek bir düşünce arayışını sürdürme ve yönelmeyi bir yük olarak kabulleniyorlar. Onlar için önemli olan iktidarlarını sürdürmektir. Bunun yolu ne ise onu yapmanın yollarını bulmalıdırlar. Aydınlar ve gazeteciler bu işe yaramalılar. Çünkü onlar gerçek halk öncüleri hiç olamadılar. Bunun örneklerini bütün İslam coğrafyasının batılılaşma tarihi sürecinde gözlemleyebiliriz.
Bir muhalif hareket olarak İslamcılık da sosyalizmden etkilenmiştir. Ancak daha otantik duruşu öne çıkaran, İslam ve diğer düşünce biçimlerinin hiçbir zaman aynı olmayacağına dair kanaati öne çıkaranlar olduğu gibi; İslam düşüncesinin kendisine has bir ontolojik ve epistemolojik yapısı olduğu görüşünü savunarak bütün bu kavramların İslam ile birlikte anılmasının yanlışlığına da dikkat çekilmiştir. Abdulaziz el-Bedri'nin Şamil Yayınları’ndan çıkan Sosyalizm ve İslam kitabı buna örnek verilebilir. Ayrıca Hüseyin Hatemi hocanın İslam Açısından Sosyalizm kitabı da bize tartışmaların odağında neler olduğunu göstermektedir.
Bu meselenin ikinci bir cephesi olduğunu da unutmayalım. Niçin liberalizm, kapitalizm, demokrasi veya faşizm konusu sosyalizm kadar yaygın olamadı ve benimsenemedi? Sadece demokrasi meselesi son dönemlerde, yani bugünlerde İslamcıların yaşadığı deneyim sonunda biraz daha kabule yakın durmaktadır. Ancak sosyalizm bir muhalefet projesi ve bir hareket stratejisi veya bir ahlâk algısı olarak İslamcılığa daha yakın durmaktadır. Bu durumu belirleyen bazı farklılıklar var: batılı düşünceye ait paradigma içinde yer alsa da sosyalizm muhalif bir tutumu içerir. Kapitalizm ve faşizm karşısında daha insanî bir duruşu vardır. Bu iki tutum onu Müslümanlara daha yakın kılmaktadır. Özellikle de sosyal adalet vurgusu ve halkın yanında yer alması, zulme karşı durması ve İslam coğrafyasındaki işgallere karşı durması, ister istemez Müslümanların dikkatini celbetmektedir. Bu cepheyi hesaba katarak İslam ve sosyalizm arasındaki benzerlikleri konuşmalıyız.
İşgal karşıtlığı, özellikle de Fransız sosyalistlerinin Cezayir kurtuluş savaşında Cezayirlilerin yanında savaşa katılması önemlidir. Ayrıca Müslüman ülkelerin önemli bir çoğunluğunda ilk muhaliflerin sosyalistler olması üzerinde durulmayı hak etmektedir. Bu noktada tek eksikleri belki de marksizmle birlikte din karşıtı olarak tescillenmeleridir. Ancak kimi yerde sosyalistlerin din ile ve halk ile barışık olma arayışları olayı yumuşatmıştır.
Sosyalizm ile İslam arasındaki en belirgin birliktelik, her iki düşünüş biçiminin sosyal adalet vurgusudur. Bu durum sosyalizmi Müslümanlar nezdinde olumlu yaklaşmayı öne çıkarmaktadır. Kapitalist üretim biçimini ve burjuva sınıfının tahakkümünü kabul etmemesi, paylaşımın sosyal adalet çerçevesinde toplumun tüm kesimlerine yayılması gerektiğini dile getirmesi; sosyalizm ve İslam arasında bir bağın kurulabilmesinin imkânını taşımaktadır.
Elbette ki her iki düşünce boyutu içinde temel farklılıklar var. Özellikle ontolojik ve epistemolojik yapıları itibarı ile; ancak yine de sosyal adalet vurgusu, halkın yanında yer alma ve zulme karşı durmaları, bir ilişki ve iletişim içine girebilmelerinin potansiyelini oluşturdu. Sanırım, İslam sosyalizmi terkibi bu bakışın ifadesi olarak kabul edilmiştir. Bu kabulün azınlık olduğunu bilerek söylüyorum bunu.
Ama burada çok önemli bir noktaya temas edelim. Batı düşüncesi, insanî olanı yadsıyan ve doğa felsefesinden mülhem mekanik bir algı inşa etti. İnsanı kendisine yabancılaştırdı. Ayrıca kapitalizmin, ellerindeki gücü ve bilgiyi devreye sokarak “geri kalmış ülkeler”in yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürmesi karşısında, aslında bir “geri bırakılmışlığın” sözkonusu olmadığını bilen o yerlilerin, itirazlarını duyurması mümkün değildi. Çünkü ellerindeki iletişim aygıtları yeterli değildi. Muhalif yayınların merkezinin de batı olması bunu kaçınılmaz kılıyordu. İşte bu yabancılaşmayı ve zulmü ilk kez fark eden ve itiraz sesini yükseltenler sosyalistler oldu. Dolayısıyla bu tutumları, onlara Müslümanların itirazlarını da anlamalarına imkân tanıdı. Her ne kadar batı içi bir paradigma olsa da paradigmanın sosyal boyutuna en ciddî muhalefeti onlar yaptı. Bu durum, onlara Batı düşüncesinin kapitalist ekonomisinden canı yanan İslam coğrafyasında milyonların ifadesi olabilmeyi sağladı. Sağduyuyu ciddîye alan, insanların özgürlüklerinin bedelinin bu kadar ağır olmaması gerektiğini dile getiren ve sosyal faşizmi reddeden tutumları, onlara sıcak bakılmayı sağladı. Müslümanların yabancılaşmaya yönelik itirazları ve dinin doğasının zaten bu itiraz üzerine bina edilmesi; fesat kavramı çerçevesinde insanın kendisine yabancılaşmasının doğru kabul edilmemesi ve insanın kendisine yabancılaşmasını sağlayan bütün unsurların fesat kavramı içinde tanımlanması önemlilik arz eder.
Ayrıca ekonomik ilişkileri üretim ve değer ilişkisi çerçevesinde yorumlaması, artı-değere ve sermayenin tek elde toparlanmasına yönelik itirazı, onları gerçekten dikkate almayı haklı kılıyordu. Faiz sistemine yönelik itirazları ve sömürü düzenine karşı duruşları onları kabul edilebilir kılıyordu. Etnik milliyetçilik ve totaliter yönetimleri destekleyen sosyal gruplara yönelik ilgisizliğin anlamını belirlemek zor olmasa gerek! Sol ve sosyalist hareketlere bu bağlamda bir yakınlık duyulması eşyanın tabiatı gereğidir.
İslamcılar ile sosyalistlerin karşı karşıya kaldığı en önemli nokta ise muhalefetlerinden kaynaklı sosyal alana yönelik beklentileridir. Aynı halka ve sosyal gruplara yönelik davetleri çoğu kez onları karşı karşıya getirmiştir. Birbirlerine yönelik karşıtlıklarının sertleşmesinin nedenlerinden biri de bu olmalıdır. O yüzden daha sağlıklı zeminlerde buluşma imkânları kalmayınca yanlış algılar karşılıklı olarak gelişmeye başladı.
Müslümanları sosyalistlere yakın kılan özellikleri ise sosyolojik olarak Müslümanların muhalif karakterleri ve kapitalizme yönelik itirazları ile toplumsal muhalefetin en önemli unsuru olmalarıdır. İktidar ve iktidarın rant paylaşımına yönelik itirazları ve malın bölüşümü konusunda inançlarından neşet eden yaklaşımları, onları doğrudan halkın çıkarlarının temsilcisi ve siyasal olarak sözcüsü hâline getirmektedir. Ayrıca kültürel donanımları ve entelektüel boyutları ile düşünceye ve egemen düşünüş biçimlerine yönelttikleri itirazlarda da ortak noktaları bulunmaktadır.
Fakat bunların ötesinde, bizzat dinin doğasında bulunan, mesela fesat kavramı, mülk ve mülkiyet kavramları, adalet kavramı ve hak ile halk kavramlarının kullanımları ve sağladıkları düşünce biçimleri ile de sosyalizmle yakınlık kurulabilmektedir. Özellikle de son dönem Müslüman entelektüellerin İslam'ın sol yorumu üzerine kafa yormaları, sağ, muhafazakâr ve milliyetçi etnik kimliklere mesafe koymaları, daha özgürlükçü ve insan haklarını öne çıkaran yaklaşımları da ileride yeni ilgilerin ve ilişkilerin başlangıcını oluşturabilir. Şimdi teorik zeminde İslam düşüncesinin sosyalist düşünce ile farkını ve ortak noktalarını dile getirebiliriz.
Bir düşüncenin özgünlüğünün yegâne ölçüsü, kendi bütünlüğünü koruması ve kendine has bir yapıyı inşa etmesine bağlıdır. Bütün parça ilişkisi tam olmalıdır. Ayrıca bir dünya görüşünü içermeli, bu dünya görüşüne dayalı bir ahlâk ilişkisi ve bu ahlâkî yapıya dayalı bir hukuk boyutunu taşımalıdır. Ancak düşünce bu özellikleri taşıyorsa bir düşünce özelliği taşıyabilir. Bu anlamıyla, zaten her düşünce, düşünce olabilme istidadı ölçüsünde biricik ve diğer düşüncelerden farklıdır. İslam ve sosyalizm de bu anlamıyla birbirinden tamamen farklı dünya görüşlerine, ahlâkî yapıya, hukukî sonuçlara ve siyasî yapılara sahiptir.
Fakat bazen düşüncelerin ortak temaları ve birbirine yakın yaklaşımları olabilir. Farklı cephelerden bakarak ayın noktayı gündemleştirebilirler. Örneğin halk, emek ve sosyal adalet konularında İslam ve sosyalizm benzer duyarlıklar geliştirmişler, ancak bunu farklı çıkış noktalarından kalkarak gerçekleştirmişlerdir.
Öncelikle İslam bir Tanrı tasavvuruna sahiptir ve en ayrıcalıklı tarafı da budur. (Maddeci ya da marksist) sosyalizm ile anlaşamayacağı taraf da sanırım burasıdır. İslam düşüncesinde Allah'a iman merkezî ve temel bir kavramdır Dolayısıyla mutlak iktidar, mutlak hüküm ve mutlak mülkiyet Allah'a aittir. Yani iktidarın, hükmün ve mülkün yegâne sahibi Allah'tır. Yani diğer bütün sıfatlar bu üç kavramın altında bir anlam dünyasına sahiptir. Bu üç noktada ortak ve yardımcı kabul etmez. O'nun izni ve emri ölçüsünde bu sıfatlardan bazı unsurlar taşınabilir. O yüzden İslam düşüncesinde mutlak mülkiyet diye bir şey yoktur. Çünkü o sadece Allah'a mahsustur. O zaman sahip olduğunuz her şeyi istediğiniz gibi harcama yetkiniz de yoktur. O harcamanın nereye yaptığınız da kurallara bağlamıştır. Sınırlar çizilmiştir ve o sınırları aştığınız zaman fasık olursunuz veya fesadın tuzağına düşersiniz. O yüzden hiçbir kurum, kuruluş veya kişi, aile, kabile, kavim, otoriter ve totaliter bir siyasî yapı oluşturamaz.
Onun yegâne maliki de Allah'tır. O konuda da sınırlar çizilmiştir ve o sınırlar aşıldığı zaman zulüm meydana gelir veya Kur'anî deyimle “nesil ve kültür (ekin) fesada uğrar”. Dileyen kendi adına veya hevâsına uygun ya da çıkarlarını gözeten bir şekilde hukuk ve hüküm koyma yetkisine sahip değildir. Bu noktada da ölçüler belirlenmiş, sınırlar çizilmiştir. Bu sınırları aşma ulûhiyet iddiasına çıkar ki bunu herhangi bir kulun düşünmesinin bile “göğün titremesi”ne neden olacağı bildirilmektedir. O zaman herkes kendi konumunu ve değerini kendisine verildiği gibi bilecek ve ona uygun bir davranış kodunu bireysel, toplumsal ve siyasal hayatında ilke edinecektir. İşte gerçek eşitlik veya adalet ölçüleri böylece ortaya konmuş olacaktır. Hiç kimsenin kendi çıkarına uygun girişimlerini başlatamayacağı bir vasatın ortaya çıkmasına da imkân tanınmış olacaktır. Bu ölçüler aşılamaz mı? Aşılır tabii! Ancak bu gayrimeşru bir girişim olacağı için baştan reddedilmiş olacaktır. Dışlanmış ve yabancılaşmış bir hayatı sürdürmenin kolay olmadığını tarihi süreç bize öğretmiş olmalıdır.
Şimdi bu kavramların toplumsal izdüşümlerini izleyelim.
“Mülk Allah'ındır” ilkesi, özel mülkün varlığını ortadan kaldırmadığı gibi o mülkü mutlaklaştırmayı da engellemektedir. Bu noktada “Rızk'ın Allah'a ait olması” ve “her canlının rızkının kefili olanın da Allah olması”, insanların bu noktada şehvetle mal ve mülk edinme yarışına girmesinin ahlâkî zeminini yok etmektedir. Paylaşmayı ve yardımlaşmayı öne çıkarmaktadır. “Karz-ı Hasen” (güzel borç), “Kim halka (insanlara) güzel bir borç verirse o Allah'a borç vermiştir” demektir. Böylece insanlara verilen borcun Allah'a verildiğini belirtmesi, İslam düşüncesinin halka nasıl yaklaştığını ve Allah ile Halk arasındaki ilişkinin boyutunu belirlemesi açısından çok önemlidir. Çünkü Ali Şeriati'nin de dediği gibi: Kur'an'da Halk kavramı yerine Allah kavramını veya tersini koyarsanız anlam bozukluğu oluşmaz.
Yukarıda verdiğimiz örnekte gerçekten de Kur'an özellikle toplumsal olaylarda Halk ve Allah kavramlarını birbirlerinin yerine kullanmaktadır. Özellikle Hak kavramı ve o kavramın Allah'ın sıfatlarından biri olması ve insanla ilişkisi bağlamında önemlilik arz etmesi, ne söylediğimizi daha açıklar durumdadır.
Dolayısıyla, bu sınırlar içerisinde kalmak kaydıyla mülkiyet, hüküm ve iktidarın kullanılması noktasında halkın belirleyiciliğinin kabulü mümkündür. İslam, iktidar düşüncesinde halkın seçimini temel ilke olarak kabul etmektedir. Hüküm konusunda da “sevad-ı azam” (ana yol), ancak halkın büyük çoğunluğunun üzerinde ittifak ettiği yoldur. Tarihsel olarak ortaya çıkarılan aile, kabile, kavim gibi veya herhangi bir mezhep, meşrep veya akımın belirleyiciliği sözkonusu değildir. Yani mülkün, iktidarın ve hükmün kaynağı veya meşruluğu ancak halkın kabulü ile olabilmektedir. Tabiî ki bu söylediklerimizi, Nass'ın uygulanması bağlamında dile getirdiğimiz hesaba katılmalıdır.
Halk, bir düşünce içinde bu kadar merkezî yer tutuyorsa bu çok önemli olmalıdır. Sosyalizmin de en temel argümanının ve merkezî kavramının halk olduğu söylenmektedir. Halkın iktidarı söylemleri ve ezilmişlik, sömürülmüşlük üzerine oturmuş bir söylem yukarıdaki düşünce ile ortak bağlara sahip olabilir. Uygulama noktasında iki düşünüş biçimine baktığımız zaman sosyalizmin esasında sınıf iktidarına sahip çıkmasıyla bir ayrım üzerine bina edilmesi farklılığı ortaya koymaktadır. Sosyalizmin proletarya iktidarını savunması, kendisi gibi düşünmeyenleri mutlak düşman kategorisine koyması, uygulama noktasında sınıf adına oligarşik, politik, bürokratik bir sınıfın iktidarını mutlak anlamda kullanması, sorunlu tarafları olarak gözlemlenmektedir. Ayrıca mutlak eşitlik prensibi de başka sorunlar yumağını oluşturmaktadır. Hukuk karşısında eşitlik, “bir tarağın dişleri gibi müsavidir” ilkesi gereği, İslam açısından temel bir kuraldır. Ama İslam, şahsî mülkiyet ve istidatlara yönelik farklılıkları kabul ederek sosyalizmden ayrılır. Bu noktada iki düşünce arasında bir farklılığın olması kaçınılmazdır.
Sonuç olarak: İslam ve sosyalizm ana parametreler bağlamında farklı iki düşünüş biçimidir. Uygulamada da farklılıklara sahip oldukları belirgindir. İki ayrı havzadadırlar; epistemolojik ve ontolojik yapıları da farklıdır. Bütün bu farklılıkları bir potada eritmeye çalışmak zorunlu yanlışlıklar olarak ortaya çıkacaktır. Böyle bir şeyi yapmanın mümkünlüğü de görülmemektedir. Öncelikle bu tespitleri yaptıktan sonra; ortak noktalara dikkat çekmenin yararı da ortadadır. Son iki yüzyıllık tarihsel tecrübe iki düşünüş biçimini pratik eylemlilik açısından ciddî bir tecrübeye sahip kılmıştır. İslam, zaten özgürlükçü yorumları ve birlikte paylaşarak yaşamayı içselleştirebilecek donanıma sahiptir. Sosyalizmin ise; buna yakın oluşunu aklı başında bütün sosyalistler dile getirmektedir. Yeni sosyalist arayışlarda öne çıkarılan insan odaklı yaklaşımlar, İslam düşüncesinin sufi boyutuna onları yaklaştırmaktadır. Böylece ortak noktalar ve yeni bir yaklaşım eşliğinde yabancılaşmayı ve zulmü varlıklarının kaçınılmaz sonucu olarak gören emperyalizme ve kapitalist sömürücülere karşı mücadelenin vasatı oluşturulabilir.
İslam; hak kavramı içinde bütün insanların farklı düşünüş biçimlerini kabul etmektedir. Bu, onların meşru olduğu anlamına gelmez. İslam düşüncesinin rasyonalitesi gereği; her yaklaşım biçimi, bir başkasını ontolojik olarak yok etme ameliyesine girmediği sürece, müsamaha ile karşılanabilmektedir. İnsan odaklı bir düşünceyi, paylaşmayı ve sosyal adaleti sağlayacak ortak bilincin oluşumuna katkı sağlamak onun epistemolojik yapısında saklıdır. Hiçbir Müslüman haklı olduğunu bildiği bir kişi için farklı güdülerle onun karşısında yer alma hakkına sahip değildir.
Halkın başat öğe olduğu, sosyal adaletin temel alındığı, mülkün, iktidarın ve hükmün halk bağlamında yeni bir yoruma kavuşturulmaya çalışıldığı; halkın inanç, kültür ve mutluluğunun bir ideolojik dayatma olmadan gerçekleştirildiği yolların bulunması elzem hâle gelmektedir.
İslamcı söylem ve sosyalist söylem aynı hedefe farklı düşünce tarzları ile yürüyüş gerçekleştirebilirler. Pratik anlamda zulme ve sömürüye karşı birlikte ama kendi bütünlüklerini muhafaza ederek bir tavır geliştirebilirler. Dünya'da adaletin, hukukî eşitliğin ve toplumcu bir paylaşımın oluşması adına birlikte mücadele etmek elbette mümkündür.
Devamını oku ...

Dersim Dersleri

Soner Yalçın, 19.12.2009 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan yazısında Dersim’i ve Dersimlileri konu almış. Hem de sıradan bir tarzda değil, hayli yüksek perdeden konuşarak ve kendine tam bir öğretmen rolü biçerek yapmış bunu. Örneğin yazıya başlarken söyledikleri şöyle:
“Dersim’in asıl adı nedir? Bu bölgede oturanlar nereden, ne zaman gelmişlerdir? Akrabaları hangi ülkede yaşamaktadır? Türk müdürler Kürt müdürler? Yoksa nedirler? Dillerinin özelliği nedir? Alevi midirler? Eğer önyargılarınızın tutsağı iseniz bu yazıyı hiç okumayınız. Yok anlamak-öğrenmek istiyorsanız; işte size 10 maddede Dersim gerçeği…”
Peki, bu kadar iddialı konuşan Yalçın Soner, ele aldığı konuda acaba ne ölçüde bilgi sahibidir? Yeterince bilgisi olsa bile, doğruya “doğru” diyebilecek kadar demokrat bir kafa yapısına ve kişiliğe sahip midir? Doğaldır ki bu soruların yanıtları, ancak onun yazdıklarını irdelemekle verilebilir ki gecikmeli de olsa bu satırlarda, yapmaya çalışacağım budur. Bakınız neler söylüyor Soner Yalçın.
Madde 1) Dersim’in kökü nereye dayanıyor?” sorusuna, “Anadolu kavimler kapısıdır...” cümlesi ile başlayan yanıtında yazar, Dersim tarihi ile ilgili bilinen bir takım bilgileri sıraladıktan sonra, Ahmet Arif`in dizeleriyle ajite çekiyor:
“Beşikler vermişim Nuh'a / Salıncaklar, hamaklar, / Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır, / Anadoluyum ben, / Tanıyor musun?..”
Her şeyden önce, Dersim’in Anadolu içerisinde gösterilmek istenmesi tarihî ve coğrafî açıdan doğru değil. Değil, çünkü tarihte Dersim’i de kapsayacak şekilde “Anadolu” diye bir ülke hiçbir zaman olmamış. Anadolu, T.C. yöneticilerinin, Yunanca bir kelime olan “Anatolia”dan kopyaladıkları resmî ve tabii ki uydurma bir terimdir. “Anatolia” ise tarihi olarak bu gün Türk devletinin üzerinde kurulduğu toprakların tamamını değil, Ege ve Marmara'nın kıyı bölgeleri için kullanılan bir addı. Dersim’e gelince; bu yörenin, tarihte değişik imparatorlukların sınırları içerisinde kaldığı, farklı adlar taşıyan coğrafî bölgelerin bir parçası olarak anıldığı doğrudur. Bölgenin, uzun sayılabilecek tarihî bir dönemde Ermenistan’a, sonra ise Kürdistan’a ait olarak kabul edildiği ise diğer bir gerçektir. Yöre, bugün de fiilî olarak Kürdistan’ın bir parçasıdır.
Madde 2) Dersim’in adı nereden geliyor? Dersim; Farsça, “der” (kapı), “sim” (gümüş) sözcüklerinden oluşan bir isim tamlamasıdır. Türkçeye “Gümüşkapı” olarak çevirebiliriz.
Güney ağızlarında Dersim, “Darsim” diye telaffuz ediliyor. Kimi tarihçi, bunun sadece söyleniş olmadığını belirtiyor. Onlara göre “Darsım” Zazaca bir sözcük; ‘dar” (ağaç) ve “sim” (gümüş) idi; ve Darsım aslında “Gümüşağaç” demekti.
Bu teze göre, Dersimliler “ağaca tapınmaları” nedeniyle bu ismi kullanıyorlardı!”
“Dersim” sözcüğünü bu çerçevede açıklayabilmek için Farsçayı işin içerisine katmak pek de gerekli değil. Kürtçenin Kurmanca lehçesinde “deri” kapı demektir. “Der” sözcüğünün bununla bağlantısı ise ortadadır. Ayrıca “der” sözcüğüne, Kuzey Kürdistan’da konuşulan Kürtçenin her iki lehçesinde de rastlanılıyor. Örneğin, “etraf” ya da “çevre” anlamına gelen “der û dor”, “der û ber bunlardan iki tanesidir. Kapı sözcüğün Kırmancası (Zazaca) “ber”, “keyber”, “çêver”dir. “Sim” ise Kırmançada (Zazaca) gümüş demektir. Bunun Kurmancası “ziv”dir.
Soner Yalçın, “Güney ağızlarında Dersim, “Darsim” diye telaffuz ediliyor”, diyor. “Güney Ağzı“ ile kastettiği hangi yöredeki ağızlardır, bilinmiyor. Kırmanca (Zazaca) benim anamdan öğrendiğim Kürtçedir. Ayrıca onunla ilgili bir hayli çalışmam var. Ama sadece ben değil, yıllardır Kırmanca (Zazaca) derleme ve standartlaştırma çalışması yapmakta olan “Vate Çalışma Grubu“ olarak da sözcüğün böyle bir varyantına bugüne kadar rastlamış değiliz.
Öte yandan “dar” sözcüğü sadece Kırmanca'da (Zazaca) değil, Kurmanca lehçesinde de “ağaç” demektir. Kaldı ki canlı olan ağaç Dersim Kırmancasında (Zazaca) “dar” değil, “dare”dir. Dersim ağzında “dar”, kırılmış ya da kesilmiş kuru ağaç parçası için kullanılan addır.
Bana kalırsa, yazarın bahsettiği “Darsim” formu, bu yörenin adı ile Kırmanca (Zazaca) arasında bağ kurabilmek için zorlama ile türetilmiş, aslında var olmayan bir sözcüktür.
Daha da önemlisi, Dersim adının yukarıda tanımlanan terimlerden türediğine ilişkin kesin bir şey söylemek mümkün değil. Bunlar, varsayımlara dayanan açıklamalardır. Zaten halk arasında da bu bölgenin adı “Dersim“ değil, "Dêsim"dir (Desim). Osmanlı belgelerinde “Disim” olarak da geçer.
Madde 3) Dersimliler aslında nerelidir?” sorusuna ise yazar, çok kolayca bir havada “Horasanlıdırlar” diye kestirme bir yanıt veriyor ve arkasından da Dersimlileri, Deylemlilere bağlama çabasına girişiyor.
Oysa şu bir gerçek ki, Dersimlilerin aslen Horasanlı oldukları ve oradan geldikleri görüşü, herhangi bir somut bilgi ve belgeye dayanmıyor. Osmanlı kaynaklarında bu tür belgelere bugüne kadar rastlanmış değil. Horasan’dan gelme tezi, esas olarak T.C. döneminde ortaya atılan ve kimi Kürt yazarlar da dâhil, değişik çevreler tarafından araştırılmadan benimsenen tezlerden biridir ve kanımca doğru değil.
Gerçi Şah Abbas döneminde, kimi Dersim aşiretlerinin Horasan’a sürgün edildikleri, bunlardan bir bölümünün sonradan geri döndükleri ya da yenilerinin oraya göç ettikleri biliniyor ama bu, söylendiği gibi Dersimlilerin bir bütün olarak “Horasan”dan göç edip bugünkü yerlerine geldiklerini göstermez. Kaldı ki Şah Abbas’ın sürdüğü sözkonusu Kürt aşiretlerinden isimleri bilinenler ise Kirmanc (Zaza) değil, Kurmanca konuşan aşiretlerdir.
Buna karşılık Kürtlerin, Emeviler döneminden başlayarak farklı dönemlerde, bugün Kürdistan’ın İran ve Irak sınırları içerisinde kalan parçalarından kuzeye doğru göç ederek Dersim dâhil, Kuzey Kürdistan’ın değişik bölgelerine geldikleri bilinen bir gerçektir. Birçok ciddi kaynak böyle söylüyor.
Yine Soner Yalçın ve onun gibilerin muhtemelen bilmedikleri ya da işlerine gelmediği için görmek istemedikleri şeyler var ki üzerinde durduğumuz konunun aydınlığa kavuşması bakımından üzerinde durulması gerekir. Örneğin;
a) Dersimlilerin Kırmanca (Zazaca) konuşanları kendilerine “Zaza” demezler. Onlar bu terime horlayıcı bir anlam verir ve onu Müslüman (Sünni) Zazalar için kullanırlar. Onların kendileri için kullandıkları etnik kimlik adı “Kırmanc”dır, dillerine ise “Kırmancki” derler. Yine, Kırmanca (Zazaca) konuşan aynı Kürtlerin başka bölgelerde kendileri için kullandıkları adlar ise “Kırd“, “Zaza”, “Dımıli“ ve “Kurmanc”dır.
Devede kulak niteliğindeki istisnalar bir yana, Arap, Fars, Osmanlı ve Batılılara ait kaynaklarda Kırmanclar hep “Kürt“ olarak tanımlanırlar ki bunlar içerisinde bin yıldan fazla bir süreye ait olanlar da var.
b) Kırmancça (Zazaca) konuşanların, öteki Kürt grupları ile aynı soydan geldikleri, genetik alanda yapılan bilimsel bir araştırma ile de kanıtlanmış bulunmaktadır.
Almanya’da kendi dalında ciddi bir otorite olan Leipzig Max Blanc Enstitüsü, Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi ile Londra HGI DNA Refernece Laboratory, National Blood Service (HGI DNA Araştırma Laboratuvarı, Ulusal Kan Merkezi), bundan birkaç yıl önce, konu ile ilgili olarak yaptıkları kapsamlı araştırmanın sonuçlarını açıklarken üzerinde durduğumuz konuyu şu cümlelerle ifade etmekteler:
“...Mevcut veriler, öteki Kürt grupları, Avrupalılar, Kafkasya, Batı ve Orta Asya gruplarına ait verilerle karşılaştırıldığında, hem mtDNA hem de Ycromosomu bakımından, Kürt Gruplarının etnik olarak en yakın oldukları Gruplar Batı Asyalılar, en uzak oldukları Gruplar ise Orta Asyalılardır... Yine elde ettiğimiz sonuçlar, Zazaca konuşan Grubu köken olarak Kuzey İranlı gösteren görüşlere de haklılık kazandırmıyor. Bunlar (Zazaca konuşanlar –M.Ç.) büyük oranda genetik olarak öteki Kürt Gruplarıyla benzeştirler...”
Madde 5) Dersim dilinin kökeni nedir?” sorusuna “[…] Dilbilimciler ve Zazalar, Zazaca/Dımılıce’yi bir dil olarak kabul eder.
Keza İranoloji dilbilimine göre de Zazaca başlı başına bir dildir.
Kürdolojinin babası sayılan V. Minorsky ve David Mc Kenze, Prof, Goiçe Kojima, Susani, Oskar Mann ile Karl Hadank gibi bilim adamları Zazacanın bir Kürt lehçesi olmadığını kanıtlamışlardır.
Zazaca; eski dillerden Partçanın devamı olarak kabul edilir...” diye cevap veriyor.
Burada da, yine tabiri caizse, tam anlamıyla çuvallıyor: Bakınız nasıl?
a) Kürtçe ya da genel olarak İranî diller ile uğraşan Batılı araştırmacılar içerisinde Kırmanca (Zazaca)’yı Kürt dilinin bir lehçesi olarak görmeyenler var ama bunlar da çok küçük bir kesimdir. Ezici çoğunluk, tersi görüştedir. Soner Yalçın, bu kesimi yok sayıyor.
b) Kırmancların (Zazaların) kendilerini Kürt, dillerini ise Kürtçenin bir lehçesi olarak saymaları, herhangi bir güç tarafından onlara dışarıdan dayatma ile kabul ettirilmiş bir şey değil. Bunlar, bu halk grubunun, oldum olası benimsediği ve kendisi için kullandığı adlardır.
Kırmancça (Zazaca) konuşan Kürtler içerisinde, kendilerini Kürt, dillerini ise Kürtçe olarak görmeyenler, ilk kez 1980 tarihinden sonra ortaya çıktı. Bu tarihten önce bunun bir tek örneği mevcut değil.
12 Eylül 1980 sonrası dönemin, her şeyden önce toplumun çeşitli kesimleri bakımından bir savrulma ve kimliksel bunalım dönemi olduğu açıktır. Yine 1980’li yılların başlarından itibaren devletin, Kürt halkını bölüp parçalama stratejisine bağlı olarak “Aleviler ile Zazaların Kürt olmadıkları” tezine sıkı sıkıya sarıldığı, bunu kitlelere kabul ettirebilmek için büyük çaba harcandığı da bilinmeyen bir şey değil. Başkalarına ders verme iddiasına sahip Hürriyet yazarı bütün bunlardan habersiz mi acaba?
c) Yazarın yukarıda adlarını verdiği araştırmacılardan bazılarının Kirmancça (Zazaca) ile ilgili görüşleri, onun söylediği şekilde değil. Örneğin, Minorsky “Kurdi: Zametki i vpeçatliniya, Petrograd, 1915“ adlı kitabında açıkça Zazaların Kürt olmadıkları şeklindeki görüşlere karşı çıkıyor, tersine, Kürt olduklarını söylüyor.
Goiçe Kojima bakımından da durum farklı değil. Japonyalı araştırmacı Kojima, Fransa’da olmasına rağmen, doktora çalışmasının konusu Türkiye’deki dillerdi. Ne var ki kimi davranışları Türk polisinin dikkatini çekmiş olmalı ki, tez çalışması nedeniyle gittiği Türkiye’de baskıya uğradı, hatta gözaltına alınıp sorgulandı. Türk yetkililer, doktora çalışmasını tamamlamasına izin verilebilmesi için ondan “Zazaca Kürtçe değildir” görüşünü savunmasını istemişlerdi.
Derken bir ara, sonradan MHP’den milletvekili seçilecek olan eski büyükelçi Gündüz Aktan, Kojima’nın Zazacanın Kürtçe ile ilgisi olmadığını, onun bağımsız bir dil olduğunu söylediğini, yazdı.
Oysa, seminer, toplantı ve yazılarından tanınan Kojima’nın kendisine ait böyle bir görüşü yoktu ve ben de o zaman yazdığım bir yazıda bunu örnekleriyle dile getirmiştim. Daha da önemlisi, çok geçmeden, Aktan’ın söyledikleri bizzat Kojima’nın kendisi tarafından yalanlandı ve emekli Büyükelçi hayli zor durumda kaldı.
d) Yazar aynı maddede “Dersim Dilinin Kökeni Nedir?” diye sorarken de bununla sadece Kırmancça’yı kastediyor ve örneğin halkın yaklaşık yüzde 35-40’nın konuştuğu Kurmancçayı görmezlikten geliyor. Açıktır ki “Dersim Dili” diye bir dil yok, terim uydurmadır. Dersim’de, bahsi geçen Kürtçenin her iki lehçesine ek olarak, yaklaşık yüz yıl öncesine kadar Ermenice de yaygın olarak konuşulan dillerdendi.
Madde 6”da Zazaca’nın konuşulduğu yerleri sıralarken, “... Zazaca sadece Türkiye’de konuşulmuyor. İran’da da en az 1 milyon insanın Zazaca konuştuğu biliniyor. Bunların küçük bir bölümü, Çaldıran Savaşı’ndan sonra Anadolu’dan kaçan Türkmen aşiretleridir.”
Hürriyet yazarı somut bilgi vermediği için “İran’da Zazaca konuşan 1 milyon civarında kişi” ile kimleri kastettiğini, bunların Zazaca konuştuklarının hangi yolla tespit edildiğini bilmiyoruz. Ama Şerefname’de, Cizre bölgesinden İran Azerbaycanı’nın Xoy (Hoy) bölgesine göç eden Dımılilerden bahsediliyor. Aynı kaynağa göre bunlar, zamanla kendi dillerini unutarak Azerice konuşmaya başlamışlar. Birçok yazılı kaynakta bunlar için “Kızılbaş Kürtler” terimi kullanılıyor.
Madde 7”de, yazar, “Dersim denince de akla 126 aşiret ve boyun birleşmesi gelir. Bunların hepsi Zaza değil. İçlerinde Türkmen aşiretleri de var.
Bu aşiretlerin hepsinin tarihsel hikâyesi farklı olduğu için hepsini ayrı ayrı ele almak gerekir.” diyor.
Tabii sık sık yaptığı gibi, yazar burada da havaya bir şeyler yazmaya çalışıyor. Bir kere, Dersim’in 126 aşiret ve boydan oluştuğuna ilişkin kanıt ne? Bunu kim, nasıl saptamış? Bu konuda kesin sayı verebilmek için, en azından Dersim’in sınırlarının açık olarak saptanması gerektiği açıktır. Oysa böyle bir belirleme yok. Bu konuda, birbirinden farklı görüşler var.
Beri taraftan, Dersim’de Türkmen aşiretleri bulunduğuna ilişkin olarak da elde sağlıklı her hangi bir kanıt yok, sadece bazı Türkçüler tarafından ileri sürülen kimi kanıtsız söylenti ve varsayımlar var.
“Dersim uzmanı” yazar, burada Dersim’de yaşamakta olan ve Kurmancça konuşan Kürtleri de bir kez daha görmezlikten geliyor.
Yazar, devamla “Geliş tarihleri farklı olsa da Dersim bölgesindeki Zazaların büyük çoğunluğu Alevi’dir. Fakat Sünni olan Zazaların bulunduğunu da eklemeliyiz. Örneğin, Cibranlı Halit Bey, Sünni bir Zaza Kürdü’ydü.”
Oysa;
1) Dersim’de Kırmancça (Zazaca) konuşanların büyük çoğunluğu değil, tamamı Alevidir.
2) Cibranlı Halit Bey Kırmanc (Zaza) değil, Kurmancça konuşan Kürtlerdendir ve ayrıca Dersimli de değildir.
Madde 8) "Tunceli adı ne zaman verildi?” Bu konuda Soner Yalçın, Vakit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak’ın bir yanlışını düzeltirken haklıdır. Dersim’e “Tunceli” adı 1935 yılında çıkartılan bir kanunla verildi.
Ama yazar burada Dersim-Osmanlı ve Dersim-Cumhuriyet ilişkisi üzerinde dururken, resmi tarihin bilinen gerçekdışı iddialarını ya da yalanlarını gözü kapalı şekilde artarda sıralıyor. Ona göre, Cumhuriyet yönetimi “Doğu ve Güneydoğu’nun tamamı gibi Dersim’de de reformlar yapmak istemiş ve çıkarları bozulan ağalar, aşiret reisleri ve seyitler ise buna karşı çıkıp isyan etmişler, devletin sert önlemleri de bu yüzden devreye girmiş vs. Dersin ki bir ilkokulda öğrencilere tarih dersi anlatıyor Yalçın!
Madde 9) Atatürk’ü seviyorlar mı?“
a) Yazarın iddialarının tersine Dersimliler “Kurtuluş Savaşı” diye adlandırılan Türk-Yunan savaşında Türk tarafına kayda değer bir destek sunmadılar. Onlar ne asker verdiler, ne de bir kuruş para. Tersine hızla toparlanıp örgütlendiler ve Ankara Hükümeti’nden Kürt ulusal taleplerine saygı göstermesini istediler. Somut bir yanıt alamayınca da silaha sarılarak savaşmaya başladılar. 1921 yılı başlarındaki Koçkiri başkaldırısı, bu taleplerin hayata geçirilmek istenmesinden başka bir şey değildi. M. Kemal yönetimi ise bu başkaldırıyı ancak acımasız bir katliamla bastırabildi.
b) Dersim’den milletvekili olarak Ankara’ya götürülenler, atanmış kişilerdi ve kitlesel güçleri yok denecek kadar azdı. Zaten onlar Dersim’de kayda değer bir otoriteye sahip olsalardı, 1921 Koçkiri ayaklanması kolay kolay yaşanmazdı. Kaldı ki bunların en önde gelenlerinden Hasan Hayri 1925’te Elazığ’da idam edildi. Miçê Zeyni 1938’de kurşuna dizildi. Daha önce ölmüş olan Diyap Ağa’nın torunu ile öteki bazı aile bireyleri yine 1938 yılında kurşuna dizildiler, arkasından köyleri yakılıp yıkıldı ve geriye kalanlar da sürgün edildiler.
Hürriyet yazarına acizane tavsiyemiz, Dersimlilerin “Kurtuluş Savaşı”na ilişkin tutumları ile ilgili gerçeği öğrenebilmesi için bölgede kolordu komutanlığı yapmış olan general Kazım Karabekir’i, Erzincan Valisi Ali Kemal’i, Şevket Süreyya’yı, emekli Albay Nazmi Sevgen’i, devlete ait gizli raporları ve tabi tahammülü varsa M. Nuri Dersimi’yi okusun.
d) Yazar, “Sivas ve Erzurum kongrelerinde 250 Zaza gönüllü koruyuculuk yaptı”, derken de kaynak göstermiyor. Ancak hemen belirtelim ki bu bilgi doğru değil. Bu saptama, insana, Cemal Şener ve Ali Kaya gibi resmi yazarların desteksiz atışlarını hatırlatıyor.
Kaldı ki devlet, Dersim ve çevre bölgelerden her hangi bir aşiretle uzlaşıp bir miktar korucu temin etse bile, bunun, Dersim’in genel olarak onu desteklediği anlamına gelmeyeceği açıktır.
Benim çocukluk ve gençlik yıllarımda, Dersim’de halk arasında en çok anlatılan olayların başında, 1. Dünya Savaşı yıllarında Dersim-Osmanlı ve Dersim-Rus ilişkileri gelirdi. O dönem silah atan, yaralanan ve ölen birçok Dersimli ismen biliniyor, anlatılıyordu. Üstelik yaşamını yitirmiş olanlar üzerine yakılmış ve bugün hâlâ söylenen pek çok ağıt var. Ancak Mustafa Kemal’in başını çektiği Türk-Yunan savaşına kendi yöremden katılmış bir tek kişinin adından bahsedildiğine hiç şahit olmadım ki bugün hâlâ durum böyledir.
e) Dersim’de 1937-38’i anlatan bir hayli ağıt var ve bunlardan bir tanesinde bile M. Kemal ilgili bir tek pozitif sözcük yer almaz. Ama onun zulmünden bol bol bahsedilir. Bu türkülerde, Dersim’deki zulmü yapanlar “zındık”, “kâfir”, “Mervan soyu” ya da “Yezit soyu” gibi terimlerle nitelendirilirler. Yaşananlar, sık sık Kerbela olayına benzetilir. “Mervan soyu” ya da “Yezit soyu”nun, alevi Dersimliler arasında en ağır derecede hakaret ifade eden sözcükler oldukları göz önüne alınırsa, onların T.C. yöneticilerine bakış açıları da rahatça anlaşılır. Ayrıca Dersim’de Mustafa Kemal’in lakabı “Misto Kor”dur, bunu da unutmamak gerekir.
Ne var ki gerek asimilasyon ve gerekse korkunun etkisiyle, zamanla Mustafa Kemal için pozitif şeyler söyleyen, onun 1938 katliamından haberi olmadığını ve bu arada alevi olduğunu iddia eden Dersimliler de ortaya çıktı. Dersimlilerin uğradıkları zulme başkaları uğrasalardı acaba durum farklı olur muydu? Hiç sanmıyorum. Belli hallerde kendisine zulüm edenlerin gölgesine sığınarak kurtuluş çaresi aramak, insanoğluna ait özelliklerdendir. Sayısı fazla olmayan sözkonusu Dersimlilerin tutumunu da bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
e) Yalçın’ın, “Mustafa Kemal’in Alevileri özgürleştirdi” tarzındaki belirlemesi de resmi bir propaganda cümlesi olmaktan öte herhangi bir anlam ifade etmiyor. Tersine M. Kemal, Aleviliğin bir inanç olarak belgelere yansımasına bile karşı çıktı, Alevi sözcüğünün resmiyette kullanılmasını yasakladı. Alevi inanç ve gelenekleri, onun döneminde de “ilkel, cehalet ve gerilik göstergesi şeyler” olarak nitelendirildi, Alevi din adamları bu yüzden horlanıp cezalara çarptırıldılar. Özellikle Dersim’de Alevilere ait kutsal nesne ve yerlere karşı saygısızlığın her türlüsü yapıldı ki buna yakıp yıkmak da dâhildi.
Öte yandan, İmam Hatip okullarının temelini M. Kemal attı, İlahiyat Fakültesi ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nı o kurdu. Alevilerin Sünnileştirilmesine ilişkin en kapsamlı asimilasyon programı onun zamanında yapıldı vs.
Bütün bunlar, Alevileri özgürleştirmek için miydi acaba? Eğer Aleviler özgürleştirildiyseler, o gün bu gün Alevilerin yüz yüze kaldığı bunca sorun neyin nesidir?
Madde 10) Dersimliler Niye Ayaklandı?”
Bu konuda da yazar, Kemalist yönetimi aklama uğruna en sıradan gerçekleri tersyüz etmekten geri kalmıyor, bu amaçla bir dizi balon uçuruyor. Örneğin;
Balon 1: Yazar 1937-38 yıllarında Dersim’de olanları aktarırken “Temel sebep; ülkenin batısını siyasi, iktisadi ve kültürel olarak ‘modernize eden’ Cumhuriyet yönetiminin, artık ülkenin doğusuna da el atmasıydı”, diyor.
İyi de, Ankara hükümetinin, Yalçın Soner’in “Ülkenin Doğusu” dediği Kuzey Kürdistan’a el atması, “ülkenin batısını siyasi, iktisadi ve kültürel olarak “modernize ettikten” sonra mı ortaya çıktı? Değil elbet. Bu sorun, M. Kemal daha bir aktör olarak sahnede yokken vardı, onun iktidarının ilk gününden son gününe kadar da var olmaya devam etti. Unutmamak gerekir ki Ankara hükümetinin ancak büyük bir katliamla bastırabildiği Batı Dersim (Koçkiri) Kürt ulusal başkaldırısının tarihi 1921 başlarıdır.
Balon 2: “Cumhuriyet, bölgedeki yoksulluğu-geri kalmışlığı ortadan kaldırmak istiyordu. O küçük bütçesine rağmen 4 milyon lira ayırmıştı. Bununla yollar, köprüler yapmayı planlıyordu.”
Kuşku yok ki Cumhuriyet yöneticilerinin yazarın ileri sürdüğü gibi, Kürdistan’da ekonomiyi geliştirmek ve toplumu modernleştirmek gibi bir amacı hiçbir zaman olmadı. Tersine, bölgeyi ekonomik, sosyal ve kültürel olarak geri bıraktırmak, Kemalist devletin değişmez politik hedefi oldu. Bu bakımdan, Dersim’de yapılan yol ve köprülerin kalkınmayla ilgisi yoktu. Bunlar, tamamen askerî amaçlarla sürdürülen çabalardı. Ankara hükümeti, bu yol ve köprüleri, Dersimlileri katledecek ölüm makinelerini geçirmek için yapıyordu ki bu da haklı olarak Dersim’de korku ve huzursuzluğa neden oluyordu.
Balon 3: “... Bölgeye ‘el atma’nın siyasi nedeni ise; Cumhuriyet’in, ağa ve şeyhlerin hüküm sürdüğü feodalizmi tasfiye etmek istemesiydi. Atatürk aşiret sisteminin yıkılmasını ve toprak reformu yapılmasını istiyordu.”
Mustafa Kemal yönetiminin Kürdistan’da feodalizmi tasfiye etme şeklinde bir çabası hiçbir zaman olmadı. Tersine, Kemalistler ancak feodallerle işbirliği yaparak, onlara avantajlar sağlayarak Kürtleri kontrol altında tutabileceklerinin bilincinde idiler ve bu politika, bugün hâlâ değişmiş değil. Devletin, çatışma içerisinde olduğu Kürt egemenleri iki gruptu: Birinci grup, Kemalist iktidarın ırkçı şoven politikasına, buna bağlı baskı ve zulmüne karşı olanlar, ikinci grup ise, ne olur, ne olmaz, ilerisi için tehlikeli olabilirler düşüncesiyle devletin defterlerini dürmeyi gerekli gördüğü kesimlerdi.
Balon 4: “Meselenin kültürel ayağı da vardı. Dersim halkını Kürtleşmiş Türk olarak görüyorlardı. Mecburi iskân yasası çıkarılarak, Dersim aşiretlerinin Türklerin yoğun yaşadığı bölgelere göndererek Türkleşmesinin sağlanacağını planlıyorlardı.”
Devletin kimi görevlileri Dersimlilerin Türklüklerinden bahsetseler bile, bunlar sıradan propaganda amaçlı sözlerden öte bir şey değildi. Tersine devlet, Dersimlilerin Kürtlüklerini de, bundan kaynaklanan hak taleplerini de iyi biliyordu ki üst düzey yöneticilerin hazırladıkları tüm raporlarda bu gerçek sürekli vurgulanmaktaydı. Bu bakımdan, devletin Dersimlileri sürgün etmek istemesi, bir bölge ile sınırlı olmayan, Kürt halkının tamamını kapsayan zoraki asimilasyon politikasını hayata geçirmeye yönelik bir adımdı.
Balon 5: “Cumhuriyet kadroları reformları hayata geçirme konusunda ikiye bölündü; Vali Cemal Bey gibi uzlaşmadan yana olanlarla, Umum Müfettişi İbrahim Tali gibi sert tedbirlerin alınmasından yana olanlar arasında.”
Reformlar konusunda yöneticilerin ikiye bölündüklerini söylemek gerçekçi değil. Yöneticiler arasında bu açıdan gözle görülecek herhangi bir fark yok. Aslen Alevi olan Ali Cemal’in, 1926 yılında yazdığı ve Dersim’de yaşam seviyesinin yükseltilmesine ilişkin önlemler içeren raporu bu bakımdan bir istisnadır. Zaten sonraki dönemlerde Valinin kendisi de konuyu bir daha gündeme getirmiyor. Devletin tepesinin tespit ettiği Kürt politikası ve onun bir parçası olan Dersim’e ilişkin hedef tektir: Baskı, şiddet ve asimilasyon yoluyla yöre halkını sindirme ve yok etme!
1937-38’de Dersim’de yaşanan şey, Cumhuriyet’in kuruluşundan hemen sonra kararlaştırılan ve adım adım hazırlıkları yapılan planlı bir soykırımdır. Dersimliler, olmayan reform ve modernleşme çabalarına karşı çıktıkları için değil, tersine modern bir toplumda insanların sahip oldukları ve bu gün de uluslararası hukuk tarafından garanti altına alınmış olan temel insani hakları istedikleri için Ankara’nın ırkçı yönetimi tarafından katledildiler. Üstelik o yıllarda ortada bir isyan falan da yoktu. Bu tamamen resmi otoritelerin bir yalanıdır.
Kaldı ki Kürt toplumunda feodal ilişkiler, aşiretçi yapıdan kaynaklanan sorunlar olsa bile buna çözüm bulmak, Osmanlı sömürgeciliğinin mirasçısı olan Ankara’daki Kemalist yönetimin işi değildi. Bunu yapma işi ve görevi, Kürt halkının kendisine, onun meşru temsilcilerine aitti. Açıktır ki Kemalistlerin Kürdistan’daki varlığı da, yaptıkları da baştan sona kadar gayrimeşru bir sömürgeci zorbalık olayı olmaktan öte bir şey değildi.
Diğer taraftan, bir yerde isyan olsa bile bu, her hangi bir güce, beşikteki bebekten başlayarak bir halkı topyekûn yok etme hakkını vermez. Soner Yalçın dâhil, hiç kimse, hiçbir koşul altında bu tür bir barbarlığı meşru gösterme hakkına sahip değil. Ayrıca bu işler “Anadolu Kavimler Kapısıdır” gibisinden demagoji çeşitlemeleriyle geçiştirilecek türden de değil. Ortada somut bir tarihi olay, bir insanlık trajedisi var ve sorumluluğu olan her kurum ve kuruluşun ya da her kesin bundan payına düşeni alması gerekir. Bugün hâlâ Kürt çocuklarına, atalarının katilleri kurtarıcı kahramanlar olarak tanıtılıyor; her yerde onların fotoğrafları, heykelleri, sözleri ve adları var. Bu demektir ki o soykırımcı anlayış halen ortadan kalkmış değil, tüm canlılığıyla yaşamaya devam ediyor.
Biz, Soner Yalçın’ın bütün bu gerçeklerden habersiz olduğunu düşünmüyoruz elbet. Tersine, o, bu ve benzeri olaylara ilişkin gerçekleri biliyor. Biliyor ama görevi gereği olanları değil, söylemesi gerekenleri yazıyor; resmi tarihin tezleri ile adam kandırmaya çalışıyor. Kalemi, sömürgeciliğin, soykırımlara varan baskı ve zulmün hizmetindedir onun.
Munzur Çem

Devamını oku ...