Siyah-Beyaz

Belki de her şey, devrimciliğin aktivizme; propaganda ve siyasetin projeye kapatılmasıyla başladı. Halkı rahatsız eden, samimiyetsiz gelen bu. Tüm yapılıp edilenlerde bir sunilik var. Hücrelere sinmiş bir yalan…
Selim Temo’nun yazısı buradan okunabilir. “Efendi”nin bir Kürd’ün kitabına gösterdiği teveccühü cerahat gibi deşiyor kalemiyle. Yalanın ardındaki gerçeği ifşa ediyor. Küçük, hor, biçare görenin gözüne gözüne konuşuyor.
Kitabı almış değilim. Livaneli’nin arka kapak yazısını yazdığını bu yazı sayesinde öğrendim. Öykü kitabı çıktığında, “burada Livaneli’ye has bir yarımlık, eksiklik var” diye düşünmüş idim. Livaneli, Sovyetler’in çözüldüğü momentte canlı yayın yapıp küfrederek parlatmıştı yıldızını. O her şeyi yapan ama hiçbir şey yapmayandı. Roman, sinema, müzik… her şey ondan sorulurdu.
Mesele, Demirtaş’ın böylesi bir proje ve aktivizm örneği olarak sunulması. Kentli laik cumhuriyetçi orta sınıfın ruhunu gıdıklayacak takdim yolları eksik ve yarım olmak zorunda. Tam olsa tahakkümcü görülecek. Eksik, zayıf, biçare olarak takdim edilmek, piyasanın gereği.
Zaten serokun mektubunu da başkası kaleme almıştı. O resimler, öyküler, Bulvar şiirleri, muhtemelen başka bir kalemden çıkmıştı. Dolayısıyla Temo’nun Livaneli’ye kızmaya hakkı yok. Başka bir yere doğrultmalı öfkesini, eğer varsa. “Türk profesörün yatı” cümlenin hayali… buna kızılmalı.
* * *
Yıldız Tilbe’nin ilk günlerine ait, “rafine” hâlini, söylediği bir şarkıyı paylaşıyorlar bugünlerde. Sezen Aksu gölgesindeki hâl sıcak ve temiz geliyor onlara. Aslında Yıldız, bir şarkısında dediği gibi, “beyaz değil karaydı”. Sevmedikleri, işte bu karalıktı.
Sonra, kimi devyolcuların dediğine göre, “eski yoldaş”ları olan Cengiz Semercioğlu, burjuva basın içi rekabet gereği, bir yalan söyledi. Herkesin hoşuna gitti bu yalan. Kürd olan Yıldız, Kürd’e düşmandı. “Kürtçe şarkı söylenmesine karşı çıkmıştı.” O an Yıldız’ın kadın ve Kürd hâli üzerine çizik atıldı. Ayrıca kimse farkında değildi: bu ülkede bir tek o müzik yapıyordu.
Bu sevinç, İsrail için söylenen o sözlerle alakalıydı. Yıldız, kara kara konuşmuştu zalimin suratına. Haset ettikleri, sevmedikleri buydu. Ünlü olmak için onların eşiğinden ayrılmayanlar, onlara yaranmayı siyaset ve sanat sananlar, Yıldız’ı sevmemişti.
O paylaştıkları video da Cem Özer programına aitti. Cem, “ulan köylüler, gidin türkülerinizi köyünüzde söyleyin” diyendi. Aynı fikrin Demirtaş’ın kitabının arka kapağına sıçraması, acı olan buydu. Beyazlar siyahları hiç sevmiyordu. En kötüsü de siyahın, kendisine acıyan, tek derdi ıslah olan beyazı dost bellemesiydi.
* * *
Perinçek ve Yalçın Küçük kavgasını önemseyip sitelerinde paylaşanların meramı ne? Biri, sömürgeciliğin elinde sopa, diğeri öteki eldeki havuç. Küçük, Barzani’nin geriliğinden, aşiretinden, ilkelliğinden dertli. Perinçek soğukkanlı, bunu dert etmiyor. Tıpkı Ayhan Bilgen gibi. “Petrole güvenilip siyaset yapılamayacağına” dair sözlerini Cumhuriyet bu yüzden önemsiyor. Bilgen, “Zeki Müren bizi de görsün” diyor. Bu yüzden yazıyor Livaneli o yazıyı. Çaldırılan saz, kalemden dökülen dizeler bu sebeple. Etnisiteyi dışlamayan, laik-modern cumhuriyete herkes “eyvallah” diyor. Kara Yıldız’ı kimse sevmiyor. Bu yüzden Murat Belge’nin emrine uyuluyor: Demirtaş’ın kitabını Murat Uyurkulak imzalıyor.
Herkes, çapasını Kemalizm suyuna atıyor. Sol gibi AKP de aynı hizada. Devletin işi bu. Yukarıdan kurulana aşağıdan payanda, gerekli kitle bulunuyor. Herkesin işi bu. 28 Şubat sonrası Eğitim-Sen’den istenen kadro listesi de burada. Efendiden beklentilere “devrimci siyaset” diyorlar.
Kartal Eğitim-Sen’de 25 yıldır oranın emekçiliğini yapan bir kişiye verilen üç kuruşluk maaşı kesmeyi tartışabiliyorlar mesela. Bu meseleyi tartışmak için acil toplantılar yapılıyor. O toplantı odasına ne Nuriye ne Semih girebiliyor. Devrimcilik aktivizm, siyaset projeden ibaret. Amerikan tarzı sendikacılık şirketleşiyor. Bu koku her yana siniyor.
* * *
Belki de halk, onların “on yıl”ına karşı kendi yüzyılını istiyor. Yüzyıllık cumhuriyet, onların on yılına daralıyor. En solcular bile dökülen kalıptan memnun. Efendinin suyuna gidiyor, uyum sağlıyor. Bir şarkıcının Filistin’i dert edinmesini sevmiyor. Çünkü yüzyılı on yıla sığdıranda hikmet buluyor. Kürkçü Sovyet deneyimine bu yüzden küfrediyor. Her şeyi o kalıp emrediyor.
Karel Valansi, İsrail’i akladığı bir röportajında, ülkesinin Araplarla mücadele ettiğini söylüyor ama onun bir din devleti olarak kurulduğundan hiç bahsetmiyor. Yağma ve gaspı gizlemek onun işi. On yıllık kalıp da bununla ilgili. Burjuvazinin devletle ilişkisi, aydınların kelamında aklanıyor.
Valansi’ye göre, Kürdler de Araplarla kavga ettiği için İsrail’le ilişkide. Ama aynı güçlerin Kürd’ü Irak’ta nasıl tuzağa çektiğinden hiç bahsetmiyor. Çapak görülen Kürd de onların on yılına sığdırılıyor. Kalıba dökülüyor.
Burjuvazinin iki kampı arasında yaşanan kavgadan medet ummayı öğretiyorlar bize. Bunun ardında, kalıptan, burada olmaktan memnun olmamızı istemeleri var. Marksizmleri de solculukları da bu kalıba dökülmüş.
* * *
Livaneli’nin yıldızının parladığı günlerde “ideolojilerin sonu” ile “tarihin sonu” fikri iç içe geçiriliyordu. Bugün Kürd, işçi, kadın… ideolojisizliğin ve tarihsizliğin zemini olarak, yeniden inşa ediliyor. Aktivizm tarihsiz, projeler ideolojisiz. Böyle olmak zorunda.
Zaten küçük burjuva da buna teşne. Meta ideoloji; para tarih tanımıyor. Ezilenin elinden çalınıyor ideoloji ve tarih. O yüzden Yıldız’ın Cem Özer hâlini seviyorlar. Son yalanda, aslında Kürd’ün Acun’a yem olmasını istiyorlar. Dodan yaygarası da bu yüzden değil miydi? Niye kızıyorsunuz, Demirtaş’ın Kürtçe yazmadığına, kitabının Diyarbekirli bir yayınevinden çıkmadığına? Belediye başkanlığının ve cumhuriyetin itibarını dert edinmek, Livaneli konusunda TDK savcılığına soyunmak nedir? Selim Temo’nun Türkçe dersi verecek yerde, Kürtçe yazması veya Boğaz’a nazır restoranlardan uzak durması gerekmez miydi?
* * *
Çapaklarından arındırılmış bir Kürd, işçi veya kadın o kalıba uygun. Onlarla kurulan münasebet sürekli sorgulanmalı. Baş okşayan eller kırılmalı. O ellerin küçültmek, sindirmek, kendine mecbur etmek için varolduğu unutulmamalı. İdeoloji ve tarih, buradan kuşanılmalı.
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

Koltuk

Kimi çakma komünistler, cumhuriyeti “birinci” ve “ikinci” diye ikiye bölmüşler; birincisinin canına okunduğunu düşündükleri için pek bir üzülüyorlar.
“Birincisi kimin cumhuriyetiydi”, “ikincisi kimin cumhuriyeti?” sorularına verdikleri yanıt; birincinin ilerici, çağdaş, laik, kamucu, anti-emperyalistlerin, ikincisinin ise yobaz, kara güçlerin cumhuriyeti olduğu yönünde.
Burada bir komünistin olmazsa olmazı, sınıfsal bir analiz yok.
Sınıfsal bir analiz yapsalar, cumhuriyetin başından beri tek bir sınıfın, burjuvazinin cumhuriyeti olduğunu ve bölümlere ayırmanın da saçmalığını görecekler.
Burjuvazi, politikalarını o günkü ihtiyaçlarına göre belirler ve o politikaların uygulanmasını kolaylaştıracak ideolojik motifleri topluma dayatır.
Kamuculuk adına KİT’lerin kurulması, burjuvazi için ucuz hammadde ve enerji ihtiyacını karşılayan ve sermaye birikimini hızlandıran bir işleve hizmet etti ve ihtiyaç kalmayınca da birer birer lağvedildiler.
Keza okumuş, aydın insan birikimine ihtiyacı vardı ve eğitim seferberliği başladı bugün ise okumuş aydın kesimden korkulduğu için eğitimde gericileşme politikaları devreye sokuldu, yani birincisi ile ikincisi ile her şey burjuvazinin çıkarları doğrultusunda şekillendiriliyor.
Komünistler, görünüşe değil öze bakarlar ve oraya baktıklarında görecekleri şey, yeni bir cumhuriyetin ancak burjuva cumhuriyetin alaşağı edilip iktidarın proletaryanın eline geçtiğinde mümkün olduğudur.
Birinci cumhuriyet için ah vah eden “komünistler”, burjuvazinin koltuğu altında politika yapanlardır.
Osman Murathan
Devamını oku ...

Ekimlere

Ekim nasıl inkâr edilir? Bu sorunun cevabını Ertuğrul Kürkçü’nün mülâkatında[1] bulmak mümkün. Kürkçü’ye reformizmin ve genel anlamda Marksizmi inkârın geldiği düzeyi ele verdiği için müteşekkir olmak gerek. İrfan Aktan’ın takdiminde yer verdiği “gerillalığın” bir karşılığının olmadığını, samanlığı seyrandan başka bir anlam ifade etmediğini söyleyerek başlayalım.
Mülâkatın muradının, bayatlamış Stalin tartışmasını yeni bir sosa daldırmaktan ibaret olduğu açık. Devrim, “Stalin eliyle Rusya hudutlarına hapsedilmiş.” Oysa daha başta partinin ismi konusunda tartışma yürütülürken Lenin, Rusların değil, Rusya’nın sosyal demokrat işçi partisinin kurulmasından dem vuruyor. Zaten “Rusya” dedikleri de Çar İmparatorluğu’na ait toprakları ifade ediyor. Hedef belli: Çar’ın hâkimiyet sahasını kırmak, yoksul emekçi halkların iktidarını tesis etmek. ABD’li şarkıcı Paul Robeson[2] da bundan fazlasını söylemiyor:
“Batı’da (İngiltere, Belçika, Portekiz, Hollanda) Afrikalılar, Yerliler (Doğu ve Batı), birçok Asya halkı yüzlerce yıl gerici addedildi, ancak artık belki de bu sözde ‘koloniler’ modern toplumun birer parçası olacaklar.”
Demek ki “devrimi Rusya’ya daralttı” diye mızırdananların derdi, Batılı solcuların “devrim bizim işimiz” ukalalığına teorik kılıf bulmak. “Daraldı” dedikleri devrim, onlarca halkı ve ulusu kucaklıyor. Devrim, Batı'ya, onun hareket planına göre “dar” görülüyor. Kapitalizmin ve emperyalizmin açtığı politik imkânlara bel bağlayanlar, Batı'nın mülkünde gördükleri devrimi, gerisin geri gasp etmeye çalışıyorlar. Kürkçü de bunu söylüyor: “Batı’dan devrim gelmedi” diye şikâyet ediyor. “Gelse her şey güzel olurdu” diyor. Biz biliyoruz ki Kürkçü için Batı’dan gelecek devrim değil, AB fonları ve prestij önemli. “Devrim” dediği, bunlardan ibaret.
Dolayısıyla bu isimlerin bugün “seçkinci” dedikleri Sovyet aydınlarına bakıp dersler çıkartmaları, Batı’daki değerler üzerinden, kendi halklarına, işçilerine yukarıdan bilinç dayatmamaları gerekiyor, tutarlılarsa eğer. Bu zevatın “parlak an” diye küçümsedikleri momentleri, zihindeki parlamalar olarak anladıkları açık. Tarihin maddesine ve bilgisine onlar hâkim, Ekim gibi olaylarsa basit bir parlamadan ibaret. O madde ve bilgi ise her zaman Batı’ya ait. Bu yüzden Kürkçü gibiler, doksan yıl boyunca Avrupa’da dile pelesenk edilen “gerici Rus köylülerinin yaptığına devrim denmez” lafını cilâlamaktan başka bir şey yapmıyor. Kendi efendilerine teslim olmayı solculuk sayan kişilerin yereldeki ajanlığını ifa ediyor.
Buradan da Ekim ve Lenin Stalin’e vurarak; Marx ve Marksizm Ekim’e ve Lenin’e vurarak tasfiye ediliyor. Geriye saf olana, saf Marx’a ulaşmak gibi “iyi niyetli” laflar kalıyor ama o laflar da sonuçta Marx’ı öncesine mahkûm ediyor. Bir tür solculuk, Marksizm çapağından kurtuluyor. “Tüm insanlar kardeştir” lafına “insanlık işçi ve burjuva olarak ikiye bölünmüştür ve bu sınıflar düşmandır” lafıyla çentik atan Marksizm, ucuz burjuva kardeşlik masalına kurban ediliyor. “İnsanlık” ve “doğa” gibi boş mefhumlar adına, işçilerin, ezilen kitlelerin somut kavgası boşa düşürülüyor. Bu kişiler için insanlık, kendi bireyliklerinden, doğa da bencil çıkar ve haz dünyasından ibaret.
Ekim’i eleştirdikleri düzlem de onda sahiplendikleri öz de aynı: “bir avuç işçi, kardeşçe bir araya gelmişti. Hayırlı olan buydu.” Dertleri işçi de değil aslında. İşçi görse, hızla topuklayıp kaçacak kişilerin o meclislere düşmanca baktıkları bilinen bir gerçek. Burjuva kazanımlarını terk etmek istemedikleri için Ekim’i basit bir işçi toplantısına; Marx’ı da insanlık kardeşliğine indirgiyorlar.
“Belki Marx ve Engels dönemindeki ‘devrimci dünya’ bu kadar büyük ve geniş değildi. Avrupa ve biraz da Amerika’dan ibaret gibiydi. Bugün artık kapitalizm sadece emek-sermaye çatışmasıyla kendini karakterize etmiyor. Kapitalizm, sermaye ile bütün insanlık ve hatta bütün doğa arasındaki bir çatışkı olarak kavranmadıkça, bugünkü devrimin imkânlarını nerede arayacağımızı bilemeyebiliriz. Marx’ın çağında bu ölçüde bir maddi genişlik yoktu.” [EK]
İşte Marx’tan daha geniş bir ufka ve dünyaya sahip olduğunu zanneden Kürkçü, Avrupa’nın ve Amerika’dan ibaret “devrimci dünya” adına konuşuyor özünde. Dibine düştüğü kuyunun ağzından gördüğünü dünya sanıyor. Kapitalizm eleştirisi, Steve Jobs veya Ali Koç düzeyinde. Emekçilerin devrimci karşı çıkışını boşa düşürme derdinde. Öte yandan da Sovyetler’in tek bir model dayatmasını eleştiriyor ama bugün AB ve ABD kaynaklı modeli kendi ülkesine dayatıyor. Sovyet eleştirisindeki ana dert buymuş demek ki: Kürkçü, Sovyetler’i değil, AB ve ABD’yi devrimci görüyor. Her tür zihinsel işlemde eskinin Sovyetler’i yerine AB ve/veya ABD’yi koymayı sosyalistlik kabul ediyor.
Sahada ABD’nin Ortadoğu müdahalesini devrimci gören ve onun bayrağı altında toplanan kesimlerin böylesi bir okuma yapması gayet doğal. Zihin de dönüşmek zorunda bu süreçte. Stalin’e dair söylediklerinde, bu kişilerin tıynetlerine ve niyetlerine dair bir şeyler bulmak mümkün. Stalin’de kendilerini buluyorlar. “Ortadoğu bataklığı”na girmemek için Stalin’e küfür bir bahane, bir tür imaj çalışması. Buradan kendi yıldızlarını parlatmak istiyorlar. ABD’ye kaçan Avrupalı aydınların diliyle konuşuyorlar. Tüm o tezvirata koşulsuz iman ediyorlar. Örneğin Stalin’in Hitler saldırmazdan önce İngiltere gibi güçlere birlikte ordu kurmayı önerdiği biliniyor[3] ama Kürkçü, Batı’nın yalanlarına sarılma konusunda ısrarcı ve cevval. Yemek yediği kaba tükürmediği için övgüyü hak ediyor doğrusu!
Onca Stalin eleştirisi yapan Kürkçü’ye, HDP şahsında sola yönelik dayatmaları da eleştirmeyi tavsiye etmek gerekiyor. Misal, kimsenin haberi ve onayı olmadan partiye eşbaşkan seçilmesine de laf edebilmeli. HDP özelinde yürütülen fikrî dönüşümü sigaya çekebilmeli. O kadar “meclis” edebiyatı yapanlar, yedi yıl önce kurulan halk meclislerini üç ay sonra, sırf seçim bürosu olmaya neden indirgediklerini, sonrasında da nasıl tasfiye ettiklerini açıklamak zorundalar.
Eleştiri, bir propaganda türü olarak işliyor. Her şey bir torbaya konuluyor, ayrımlar siliniyor. Ekim Devrimi’ne karşılık, genel mânâda bir de Sovyet devleti var. Her ikisinin siyasetini tek bütün olarak görüp ikincisindeki kusurları Ekim’in sırtına yüklemek, kasti bir yaklaşım. Kürkçü gibiler, hem günahlarından arınmak hem de kendilerini yeni dönemde satabilmek adına bu işi yapıyorlar. Sovyet devletini eleştiriyorlar ki AB devletine zihinlerde yer açılabilsin, herkes ona mecbur kalsın. Sovyet devletinin kusur ve hataları Ekim’e mal edilsin ki kimse Ekim’in devrimcisi olmasın. Dert, tasa bu.
Bugün HDP bünyesinde veya onunla iltisaklı tüm Ekim anmalarının amacı bu. Yapılan ve yapılacak tüm toplantılar, Ekim’in pratikte ve zihinlerde tasfiye edilmesine ayarlı. “Kadın ve Ekim”, “Özyönetim ve Ekim”, “Demokrasi ve Ekim” başlıklarıyla yapılacak tüm sunumlar, aynı programlamanın parçası. Bir vakitler tümüyle HDP eleştirisi üzerine kurulu olan metni HDP bürolarında tartışmaya açılan Suphi Nejat’ın başına ne geldiyse, Ekim’in de başına o gelecek. Ağalar-paşalar, Ekim’i özel takvimlerinde sıradan bir ay olarak görmek istiyorlar.
Kemalizme dair sözlerine bakılacak olursa, Kürkçügillerin derdi, Sovyetler’le kurulan ilişkiler. Yoksa Tanıl Bora’nın yazısından[4], Kürkçü’nün patronu Kavala’nın Ergenekon tutuklamalarını eleştirdiğine dair haberlerden anlaşıldığı kadarıyla, bu kesimin Batı’yla içli dışlı bir Kemalizmle hiçbir derdi yok. Meclis’e, cumhuriyete, ilericiliğe, Batılı değerlere hep birlikte sahip çıkmalarında görüldüğü kadarıyla, asıl mesele Kemalizm değil, onun Sovyetler’le kurduğu ilişkiymiş. Kendi cumhuriyetlerinin geri bir Rus toprağının ideolojisiyle muhabbet içerisinde olmasını içlerine sindiremiyorlarmış. Kürkçü o nedenle bugün “biz olmasak Türkiye'nin itibarı yerlerde sürünüyor” diyor.
Tüm eleştiri çıkınını Sovyet devleti eleştirisi ile doldurmalarının nedeni, Ekim’i duymak, görmek istememeleri. Eleştiri ipinin ucunu Marx’a uzatmalarının gerekçesi, “proletarya diktatörlüğü” türünden kavramların bakımlı tüylerini rahatsız etmesi.
Parti bürolarında, otel köşelerinde içerip aşmak istedikleri Ekim, sıkılı bir kızıl yumruk. Yerli “Kızıl Danny Bendit”lerin kafasına inen o; dar kemalizme karşı geliştirdikleri meşrebi geniş kemalizmi tehdit eden gene o. O ki sömürüyü ve zulmü kökünden söküp atacak iradenin ana rahmi.
Yusuf Karagöz
Dipnotlar
[1] İrfan Aktan, “Ertuğrul Kürkçü: Sovyetler Birliği Yıkılmasaydı Marx Yanılmış Olurdu”, 27 Ekim 2017, Gazete Duvar.
[2] Paul Robeson, “Sevgili Yoldaşa”, İştirakî.
[3] Nick Holdsworth, “Tarihten Bugüne Kalan”, İştirakî.
[4] Tanıl Bora, “Kemalizm ve ‘Eleştirinin Eleştirisi’”, 05 Temmuz 2017, Birikim.
Devamını oku ...

Sol'un Kötüsü Akşener'in İyi-si

Meral Akşener yeni bir parti ile Türkiye siyasetine giriş yaptı ve beraberinde özellikle sosyal medya mecrasında en sağından en soluna, alakalı alakasız herkes, her kesim, yüksek bir tansiyon nezaretinde, fikir beyan edip efor sarf ettiler. “Tabii bundan doğal ne olabilir?” diye düşünebiliriz fakat benim meramım, bu süreci herkesten daha çok ve ateşli eleştiren, hatta siyasi linç boyutunda söylemler içine girme lüzumsuzluğu ve çıldırmışlığı gösteren Sol'un köşe başlarını tutmuş “entelektüel” yazarçizer tayfasının manasız reaksiyonu.
En baştan belirtmekte fayda var: biz Meral Akşener'i “Ermeni dölü” cümlesi ile aklınca ve yüreğince bir millete “hakaret”i kendisine yakıştıran, uslanmaz bir ırkçı olarak biliriz, hatırlarız hep. Derdimiz, “Akşener güzellemesi değil!” deyip kulağa bir küpe iliştirerek, ekseni bozulmuş vicdanların aklı evvel bir “Akşenerci” etiketi yememeye çalışanların derdiyle asla bir değil.
Akşener'in yeni partisi, Sol'un bir alternatifi, sıkleti ve ölçütü olmamasına rağmen, mevcut iktidarın kaygılarından çok daha fazla endişe anaforuna yol açmış olması, partinin panikle eleştirilmesi, Sol'un esas, temel görev ve sorumluluklarından uzaklaştığının bir delilidir.
Sol'un üretim kabızlığının bilincinde olan iktidar, Sol'un önüne sunduğu ve hatta müthiş bir enformasyon marifeti ile yönlendirdiği kof, ehemmiyetsiz ve muvakkat konular ile oyalanmasını istediği kesinlikle inkâr edilemeyecek bir husus. AKP’nin gecekondular ve emekçiler üzerindeki etkisi, hatta buralara dayanarak iktidara taşınması ve bu iktidarın süreklilik arz etmesi, Sol'un yarattığı boşluklar ile başarılmış bir hikâyeden ibarettir. Yine aynı hissiyat ve akıl temelinde, Akşener konusunda da mevcut iktidarın ekmeğine yağ sürmeye devam ediliyor, muhtemelen saraydaki o bilmem kaç odanın birkaçında birileri bunu sırıtarak ellerini ovuşturarak izliyordur.
Sokağın ruhunu bilmeyen, tanımayan, ona “muhatap” olmayan hiçbir siyasi ideoloji, kişi, kurum sağlıklı düşünüp karar veremez. Alternatifi olmadığın bir yapılanmaya yüklenmek, sokakla, emekçiler ile uzaklığının derinleşmesini sağlamaktan başka bir işe yaramaz, ha o garip, bambaşka dil kullanan, hiç yolda, işte vs. karşılaşmadığımız “aydın, entelektüel” tiplerin nezdinde ve çevresinde alkışlanıp takdir alabilir bu yorumlar ama yineliyorum, o değerlendirmelerin ve yorumların “sokakta bir karşılığı yok”. İnanmıyorsanız, bir zahmet inin, sorun, araştırın. Tıpkı Cemaat–İktidar düellosunda bir tık daha güçsüz olana yüklenip diğerine moral ve motive yüklediğiniz gibi, tıpkı Gökçek–Saray kapışmasında Gökçek'in tasfiyesine davul zurna çalıp diğer bir hukuksuzluğa olur verdiğiniz gibi.
Örnekleri çoğaltabiliriz. Toparlayacak olursak; benim derdim, kaygım, endişem ile Akp'ninki aynı olamaz. Ben, mazlumların ve ezilenlerin kurtarıcısı olacak bir, oluşum parti vs. kurup önüme sunmadığınız sürece lüzumsuz, yorucu, popülist siyasal çıkışlarınızı ciddiye almayacağım! Bunu ben demiyorum, sokak diyor sokak!
Akın Kaya
Devamını oku ...

İhsan Eliaçık’a Yapılan Saldırının Anatomisi

İslam tarihinde, peygamberin vefatı ve Kerbelâ’nın ardından, Saltanat dinciliğinin saray fetvacıları aracılığıyla yeni bir din anlayışı üretilmeye başlandı. Bu din anlayışı, saltanat sevdasıyla yanıp tutuşanların, taht uğruna kardeşini katledenlerin, Allah’ın dinini yeryüzüne hâkim kılacağız iddiasıyla toprak işgal edenlerin, cariye ve köle sahiplerinin, erkek egemen ve köleci toplum yapısını sürdürenlerin, Mekke’nin beş yıldızlı otellerinde konaklayarak; hac yapanların, başlarına marka başörtüler takıp; son model araçlara binenlerin, “Peygamber hasır yatakta yatıyordu” edebiyatı yaparak; villalarda ve saraylarda oturanların, dirseğine kadar burma bilezikleri takıp; “Allah fakirlere yardım etsin” diye dua edenlerin, hacı sakalı bırakıp, üzerine gül yağı sürerek; apartmanlar dikip, onlarca kiracısı olup eskiden mücahit şimdi ise müteahhit olanların, işyerinin kapısına “Cumadayım” yazısı yazıp; namazdan çıktıktan sonra asgari ücretli işçi çalıştırıp, emek sömürüsü yapanların, üç Cuma’ya gitmeyenleri dinden çıkarıp, yetime ve yoksula “üç kuruş” vermekten bile aciz olanların, şatafatlı iftar soflarında oruç açanların, komşusu açken tok yatanların, muhalif her sesi susturup; “terörist” ilan edenlerin, mazlumların ahı dört bir yanı titretirken; bin odalı sarayların yanına çok minareli ve şatafatlı camiler yaptırıp; kitleleri Allah ile aldatanların, Allah’ın tüm vasıflarını üzerinde toplayanların, kırkta bircilerin, toprak ağalarının ve tefeci bezirganların diniydi.
İşte tam bu noktada, İslam düşünce tarihinde; saray fetvacılarının dinsel karanlığını yırtan haykırışlar yankılanmaya başlamıştı. Nemrut’un karşısında; İbrahim’den, Firavun’un karşısında; Musa’dan, Ebu Cehil’in karşısında; Muhammed’den, Muaviye’nin karşısında; Ebuzer’den, Yezid’in karşısında; Hüseyin’den gücünü alan hakkın ve hakikatin haykırışıydı bu. Bu haykırış, Hallac-ı Mansur’un Ene’l Hakk’ı, Şeyh Bedreddin’in Allah dışında, tüm otoriteleri yıkan isyanıydı. Bu haykırış, Karmatilerin, Zenclerin, Babailerin, Pir Sultanların, Nesimilerin ve Ulu Ozanların haykırışıydı. Bu haykırış rahatları rahatsız eden adam, Allahperest sosyalist; Ali Şeriati’nin, Kur’an dininin vicdan adamı ve Doğu’nun içli sesi; Muhammed İkbal’in, hayatını “Devrimci Sosyalist İslam” fikrine adamış, darağacında ki Sudanlı düşünür Mahmud Muhammed Taha’nın haykırışıydı. Bu haykırışın son zamanlarda Türkiye’deki en önemli temsilcilerinden biri de, geçtiğimiz günlerde Kayseri kitap fuarında saldırıya uğrayan İhsan Eliaçık’tı. Camilere hapsedilerek namaza, oruca ve başörtüsüne indirgenen Kur’an’ın, adalet ve eşitlik ilkeleri çerçevesinde, yeryüzünün sokaklarında aç gezen bir buçuk milyar insanın dertlerine derman olabilecek, mazluma bir içli çığlık, kalpsiz dünyaya ise kalp olabilecek, yaşayan yorumunu yapan İhsan Eliaçık, Türkiye’deki abdestli kapitalistlere ve saray ulemasına hayli rahatsızlık vermiş anlaşılan… Aslında hocanın başına gelen linç girişimi, tarihte, toplumun egemen kabullerine isyan eden, her fikir ve düşünce adamının başına gelen akıbetin bir tezahürüdür. İhsan Eliaçık, “İhtiyaçtan fazla mal haramdır, hırsızlıktır… Altın ve gümüş, yoksullar üzerinde hegemonya kurmak için kullanılıyor… İnfak edilmiyor… Mülkte şirk koşuluyor… Kırkta bir diye bir şey tutturulmuş gidiyor… Komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallelerine taşınanlar var…” dedikçe, sermaye ve saltanat kalelerin başında bulunan çağdaş firavunlar ve takkeli hokkabazlar oldukça rahatsız oluyorlar; çünkü dini, oy devşirmek için kullanıp dünyevi çıkarlarına alet edenlere, din temelli muhalefet ediyor. Tabiri caizse Muktediri ve avanesini ciğerinden yakalıyor. İşte bu denli büyük rahatsızlığın esası da buradan kaynaklanıyor.
İhsan Eliaçık’a Kayseri’de saldıranlar, Ebuzer’i çöle sürgün edenler, Harre’de, Yezit’in kulu ve kölesi olarak biat etmeyenleri katledenler, Hüseyin’i susuz bırakanlar, Ali’yi hançerleyenler, Şeyh Bedreddin’i; Serez çarşısında çırılçıplak olarak otuz saat asanlar, Nesimi’nin canlı canlı derisini yüzenler, Pir Sultan’ı darağacında sallandıranlar, Madımak’ta otuz üç canı diri diri yakanlardır… Çağdaş Yezidizm’i kınıyor ve lanetliyorum. Yazımı, Adnan Yücel’in şu dizeleriyle bitirmek istiyorum, “Saraylar saltanatlar çöker/ kan susar bir gün zulüm biter. Menekşeler de açılır üstümüzde/ leylaklar da güler. Bugünlerden geriye, bir yarına gidenler kalır /bir de yarınlar için direnenler…” Yârin yanağından gayrı her şey ortak ve yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek sürüyor ve sürecektir bu kavga…
Devamını oku ...

Çürümenin Yeni İnsanı: Homo Consumens

Hiçbir ahlâkî, toplumsal kaygı ve sorumluluk taşımayan ya da taşıyormuş gibi yaparak tarihin biriktirdiklerini, değerleri ve kavramları bilinçlice harcayarak onun üzerinden sadece kendi bireyselliğine hizmet edecek kadarını sahiplenen yeni türümüze birkaç kelam…
Bugün bir insanlık ve uygarlıktan söz edebiliyorsak bu; binlerce yılda yarattığımız değerler, davranış, düşünüş tarzı, alışkanlıklar, ahlâk, inanç, sanat, bilgi, hukuk, gelenek ve kültürün bir birikimidir. Bu değerler, bizlere kendimizi tanıma “farkındalık”, “toplumsallık”, “bilinç” ve “özgür irade” gibi insan olma özgünlüğü kazandırır. Bu değerler her zaman ideale ulaşamamıştır elbette fakat toplumsal evrimimiz için her zaman ümit edilen bir ütopyaya sahip olmuşuzdur. İnsan olma sorumluluğu taşıyan ve binlerce yıllık tarihin bir ferdi olan bizler, bu ideale daha hızlı varabilmek amacına yöneliyoruz. Ama nasıl? Elbette bize ait olanı, “değerlerimizi” yeniden kazanarak…
Modern toplum kendini kurarken, bu süreçte insanlığı ve uygarlığı ötelemiş, kâr hırsı, piyasalaşma, renkli ambalaj içinde kendi ucuz ahlâkını ve değerlerini üretmiştir. Sadece bu kadarla da sınırlı kalmayıp binlerce yılda olgunlaşıp pişen özgürlük, eşitlik, adalet, mücadele, sevgi, dostluk, mutluluk, paylaşım, aşk, hoşgörü gibi değerlerin de içini boşaltmış, onları yeni tanımlamalar ve anlamlar yükleyerek çürütmeyi kendinin varoluş amaçlarından biri hâline getirmiştir. Bu değerlerin kriterlerini yanlış bilinçle yoğurarak, onları standardize etme hadsizliğine girmiştir. Elbette bu, doğaldır çünkü hiçbir görüş kendi ahlâk değerlerini, kendi toplumsal normlarını ve altyapısını piyasaya sunup tükettirmeden varlığını sürdüremez. Bu amaçla ekoloji, insanlık, toplum, kadın, sınıf ve vicdan namına üretilen her şeyi alınıp satılan biriktirilebilen ve tüketilebilen bir hâle dönüştürmüştür.
Bilinçaltının varlığı keşfedildiğinden bu yana insan iradesi ve seçimlerini belirleyen temel dinamikler araştırılmış, insanlığın içsel dünyasına ait gizemli bilgiler ve teoriler ortaya çıkmıştır. Modern bilim ve felsefeye öncü fikirleri ile yön veren Freud tarafından libido, Marks tarafından insanı çevreleyen ekonomik koşullar, Nietzsche’de ulaşılmak istenen güç istenci, evrimsel olarak hayatta kalma güdüsü, Spinoza’da arzu olarak ortaya koyulan güdüler insanın özgür iradesi konusundaki kafa karışıklığını pekiştirmiştir. Bu bilinçaltı öğelerinin hepsi manipüle edilebilen, üzerinde oynanabilen bir hassaslığa sahiptir. Bunca tesir altında fikirlerimizin doğruluğuna, seçimlerimizin özgürlüğüne, tercihlerimizin kime ait olduğuna ve algılarımıza nasıl güveneceğiz peki?
Ezberlediğimiz, içini boşalttığımız kavramları ve idealleri slogan olmaktan çıkarıp gerçek anlamına kavuşturabilecek miyiz? Onları içselleştirmeyi başarabilecek miyiz?
Bu soruların cevabına ulaşmak ve yanılsamalardan kurtulmak, insanın gerçekle buluşması için yegâne yoldur ve hâkim kültürün fikirlerimizi biçimlendiren ideolojik aygıtlarına karşı koymak sağlam bir karakter ve devrimci bir ruh gerektirir. Uğruna çokça bedeller ödenmiş ve en çok saldırıya uğramış, yeniden kazanılması gereken “özgürlük” algısı da aynı içsel ve dışşal etkilerin kontrolünde bir yanılsama hâline gelmiştir.
Alman psikanalist Erich Fromm’a göre de;
“Bizler bilinçli benliğimizin dışındaki güçler ve gizli olarak bizi yöneten tutkular ve çıkarlar tarafından belirleniriz, böyle olduğu sürece de özgür değiliz ama uyurgezer, özgür olmayan belirlenmiş bağımlı edilgin kişilerken yanılsamalardan vazgeçerek kendimizi uyanmış bilinçli etkin ve bağımsız kişilere dönüştürebiliriz. Böylece ‘gerçekliğin’ ve bundan ötürü de ‘zorunluluğun’ tümüyle bilincine varıp özgürlük alanımızı genişletebilir ve bu kölelikten kurtulabiliriz, yaşamın amacı hem Spinoza hem de Marks için kölelikten kurtulmaktır. Bu ereğe giden yol ise yanılsamalarımızı yenip kendi etkin güçlerimizi tam anlamında kullanmaktır. Freud, insanın nesnel etkenlerce libidosu ve yazgısınca belirlenmiş olduğunu görmüştür. İnsanların yanılsamalarını yenerek gerçekliği görerek ‘bilinçdışı’ ama ‘gerçek’ olanın bilincine vararak bu belirlenimin üstesinden gelebileceğini düşünmüştür. Ona göre, eğer gerçekliğin bilincine varır ve yanılsamaların üstesinden gelirsek yaşamla başa çıkmak için gerekli güce sahip oluruz.”[1]
İnsanı özgür kılan, bilinçli eylemdir. Bilgi, zihin yoksulluğuyla yapılan seçimlerin özgürlük getirmeyeceği aşikârdır. Bunun farkındalığına erişmek ve bunu Freudyen bir anlayışla önce kendimize itiraf edip bilinç üstüne çıkararak nevrotik, yanılsamalara hapsolmuş bu zihinden kurtulmanın ilk adımını atmış olacağız ya da yeni insan tipine dönüşüp birer “Homo Consumens” olacağız.
Homo Consumens yani Tüketen İnsan, esas hedefi, öncelikle varolmak değil, sahip olmak, tüketmek ve gitgide daha çok tüketmek olan insandır. Böylece içindeki boşluğu, edilginliği, yalnızlığı ve kaygıları gidereceğini sanır. Dev projelerin, dev endüstrilerin, politik yalanların, dev medya güçlerinin ve popüler kültürün şekillendirdiği bir toplumda, çalışma konumunu ve koşullarını hiç etkileyemeyen birey, kendini güçsüz, yalnız, bıkkın, sıkılmış ve kaygılı hisseder. Bir yandan da büyük tüketim sanayilerinin kâr ihtiyaçları reklâmlar yoluyla onu ‘obur bir yaratık’ haline getirir; bu müthiş emici yaratık, tüketmek ve hep daha çok tüketmek ister. Onun için her şey (sigaralar, içkiler, cinsellik, filmler, televizyon, geziler ve hatta eğitim, kitaplar, politik mücadele ve konferanslar bile) birer tüketim maddesi olmuştur. Ayrıca üretim çarkının dönebilmesi için yeni uydurma ihtiyaçlar yaratılır, insanın zevkleriyle ve beğenileriyle oynanır.
Tüketen insan, karakterinin aşırı biçimleri iyi bilinen, psikopatolojik bir olgudur. Gizli kaygı ve ruhsal çöküntülerinden kaçmak için aşırı yeme, aşırı alışveriş ve alkolizmden medet uman, bir telâfi arayan pek çok depresyonlu ve kaygılı kişinin öyküsünde bu olgu görülür. […]
Tüketen insan, mutluluk yanılsaması (illüzyonu, serabı) içindedir, oysa bilinçaltında, sıkıntı ve edilginlikten boğulmaktadır. Makineleri daha çok hükmü altına aldıkça, bir insan olarak daha güçsüz ve etkisiz hâle gelmektedir; daha çok tükettikçe, endüstriyel düzenin yarattığı ve canı istediği gibi oynadığı ve nedense(!) hep artan ihtiyaçlarına daha çok bağlandığı bir köle gibi olmaktadır. Heyecan ve tahriki coşku, sevinç ve mutluluk sanmakta, maddi rahatlığı, canlı ve dinç olmakla karıştırmaktadır. ‘Doyurulmuş açgözlülük’ hayatın anlamı olmakta, bunu sağlamak için çabalamak ise, yeni bir din haline gelmektedir. Tüketme özgürlüğü, insan özgürlüğünün özü sanılmaktadır.”[2]
Bu fikirle yetişen bir toplum için her değer tüketilmek için vardır, tükettikçe tükenenin kendisi de artık bir nesneye dönüşmüştür. Fakat bunun öz farkındalığına varacak zihinsel yeterliliğe sahip olma ayrıcalığından mahrumlardır. Yüzlerinde bu nedenle bir utancın ve ya üzüntünün izine rastlayamazsınız, onlar için her şey işe yaradığı ölçüde değerlidir, varlığın anlamını sadece tüketim değeriyle ölçerler. Zihinleri kendi güdülerini ve bencil hırslarını rasyonalize etmekle meşguldür. Bir kanser hücresinin ATP depolarını kullandığı gibi bunlar da çelişkilerle tükenmektedirler. İnsan aklının ucuzluğu, kalitesizliği, duygusuzluğu, ilkel güdüleri rasyonalize etme yeteneğinin sınırları oldukça geniştir. Bu, insanlığımız için belki de en tehlikeli “illüzyon”dur. Homo Consumens’e üzülmek, onlara acımak, onlara bir şey katamadığınız ve bu zehirle kirlenen bir zihne bir şey katamayacak olduğunuz için kendinize kızın ama bu, yeni insana acımak erdemini göstermek; içindeki boşluğu doldurmak için modanın ürettiklerini tüketmek üzere kendine misyon ve toplumsal rol atfetmek isteyenlere yardımcı olmak için yeterli değildir. Çünkü özgürlük sorumluluk gerektirir. Başta kendimize, sonra şifa verebileceklerimize…
Popüler algının zehriyle kirlenmiş bir zihin bunu başarabilir mi? Piyasanın ucuzluk pazarından kendileri için seçtikleri hayatta, kendisi aynı toksinle kontamine olmuş bir ruh, toplumsal sağlığın bir dağıtıcısı olabilir mi? Ya kendisi de bu döngünün çarklarından biriyse ve kendiyle beraber bu birikimleri de savurganca harcayan bir zihne sahipse?
Nasıl başkası için umut olabilir?
Hasan Emir
Dipnotlar
[1] Yanılsama Zincirlerinin Ötesinde, Erich Fromm.
[2] Erich Fromm, “Hümanist Psikanalizin Marx’ın Teorisine Uygulanması”, cafrande.org.
Öneriler:
* Black Mirror: Fifteen Million Merits
*Bir Yanılsamanın Geleceği, Sigmund Freud
Devamını oku ...

“Bağımsızlık” Üzerine

“Bağımsızlık” Üzerine: Katalonya, Kürdistan, Kuzey Kore ve Latin Amerika
Alessandro Biancchi: Milletlerin kendi kaderini tayin hakkı, sınırlara saygı ve ülkelerin egemenliği. Bu uluslararası hukukun en çetrefilli meselesidir. Katalonya örneğinde söz konusu mesele hakkında neler söylenebilir?
Andre Vltchek: Şahsen ben, küçük milletlerin kendi devletlerini teşkil etmeleri konusuna hevesle yaklaşan biri değilim. Bunlardan özellikle Batı’dakiler, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra, tüm dünyaya zulmedip yağmalayan NATO ya da Avrupa Birliği gibi kurumlarla ittifaklarını devam ettireceklerdir.
Açıkçası, Yugoslavya'nın büyük ülkesinin küçük parçalara bölünmesi, Batı'nın ve özellikle Almanya'nın ve Avusturya'nın düşmanca, kötücül bir tasarımıydı. Çekoslavakya’nın sözde “Kadife Devrim”den sonra çözülmesi tümden ahmaklıktı.
Fakat Katalonya (ya da Bask Ülkesi) eğer bağımsız olacaksa, Avrupa’nın en zengin parçalarından birisi olacaktır. Ben bunun dünyanın geri kalanı üzerinde, olumlu ya da olumsuz hiçbir büyük etkisi olacağını düşünmüyorum. Bir enternasyonalist olarak, Afganistan, Venezuela ya da Kuzey Kore gibi yerlerde ne olduğunu umursadığım kadar; onların İspanya’dan ayrılıp ayrılmamaları ya da daha da zengin olup olmadıkları, sonra zaten zengin olup olmadıklarını gerçekten umursamıyorum.
Öte yandan, İspanya’nın şimdi referandumdan sonra Katalonya’da aldığı tutum tam bir rezalet. Endonezyalıların on yıllardır Papualılara davrana geldikleri aynı yoldan Katalan halkına muamele etmeye karar verdiler. Bu devam ederse, geri dönüşü olmayan şu noktaya ulaşacak: Uzlaşma imkânsızlaşacak. Sırf onlar kendi ülkelerini istiyor diye, sen kalkıp kadınlara cinsel saldırıda bulunamazsın, tek tek parmaklarını kıramazsın. Sadece Madrid’den yönetilmeyi istemeyen yüzlerce masum insanı yaralayamazsın. Bu saçma ve adamakıllı hastalıklı! Tabii ki İspanya, şimdi Latin Amerika denen her tarafta soykırım yapıyordu, bu “onların kanlarında var” ama Katalanların kendilerine bunun yapılmasına izin vereceklerini düşünmüyorum.
Peki İspanya Anayasası ile ilgili neler söyleyebiliriz? Sonuçta anayasaların kutsal hiçbir yanı yoktur. Onlar, Batı’da egemen sınıfların çıkarlarını korumak için yazıldılar. Miadını doldurduğunda yumuşatılmalı ya da tümden yeniden yazılmalıdır. Eğer Katalanlar ya da Basklılar, bağımsızlıklarını istiyorlarsa, gerçekten istiyorlarsa, bu onlar için çok önemliyse sahip olmalılar, hem sonra neden olmasın? İspanya “halka ait bir ülke” değil. O baskıcı Batılı bir zorba. Bolivya ya da Çin’in bazı parçaları ayrılmayı deneselerdi, tümden farklı bir konuma sahip olacaktım.
AB: Farklı durum ve farklı gerçeklik. Bu dönemde, başka bir temel uluslararası ilgi konusu, bölgesinde patlamaya hazır yeni bir bombaya haline gelmesi muhtemel Irak Kürdistanı referandumu. Bu birilerinin kabul ettiği gibi, Ortadoğu’da yeni bir İsrail mi olacak?
AV: Peki, bu gerçekten çok ciddi bir konu. Ben hâlihazırda, Irak Kürdistan özerk bölgesinde iki kere çalıştım; hatta Musul sınırında ve orada gördüklerim hiç hoşuma gitmedi.
Açıkçası bu, Batı’nın, Türkiye’nin ve bir dereceye kadar İsrail’in bağımlı bir devleti. Bunlar, salt daha çok petrol pompalamak ve rafine etmek için halkını aldatıp onun toprağını alan, utanmaz kapitalisttirler. Bunlar, Suriyeli sığınmacılara hayvanlar gibi davranıyorlar, onları Esad karşıtı açıklamalara zorluyorlar. Eski Erbil, halkın göremeyeceği bazı garip alışveriş merkezlerine dönüşüyor. Bunların yüksek subayları esas olarak Amerika ve İngiltere tarafından eğitilip belirli bir fikre yönlendirilmiş kişiler. Ve bunlar, gece gündüz Bağdat’ı provoke edip duruyorlar.
Orada gördüğüm şeyden kesinlikle hoşlanmadım. Eğer, Iraklı Kürtlerin bağımsızlıklarına sahip olmalarına izin verilseydi, bölgedeki patlama büyük ve şüphesiz olumsuz olacaktı. Bağdat, silahlı çatışma pahasına bile buna izin vermemeli.
AB: Şimdiki soru, Kuzey Kore nükleer gerilimi ve Kore yarımadasındaki artan savaş ihtimali üzerine: Kim’in stratejisi hakkındaki düşünceniz nedir, gerçek riskler nelerdir?
AV: Sadece tek bir gerçek “risk” var: Dünya, kaçınılmaz bir gerçek olarak hızlıca, Batılı haydut rejimlerden hiçbir şey olmadan kurtulacağını kabul ediyor. Ben dünyanın bugün karşılaştığı başka ciddi bir problem görmüyorum.
Kim’in stratejisi nedir? Halkını, zaten Kore’nin milyonlarca erkek, kadın ve çocuğunu öldürmüş vahşi güce karşı her anlamda korumak. Bu vahşi güç, Batı ve onun müttefikleridir. Her şey çok basit fakat kişi salt BBC’yi kapatıp kendi beynini kullanmaya hevesliyse aşikâr hale gelir.
AB: Pek çok kişiye göre, Pyongyang için nükleer bomba giderek daha da yaşamsal hale geliyor, çünkü ülkenin Irak ve Libya’nın akıbetine uğramasından giderek daha çok korkuyor. Birleşmiş Milletler’in yaptırımlarının tümden etkisiz ve amaca zararlı olduğuna inanmıyor musunuz, zira bunlar gerilimi körüklüyor.
AV: Tabii ki fakat bunlar (yaptırımlar) hâlâ mağdura dayatılıyor! Çünkü neredeyse kimse, Batılı demagog ve diktatörlerin doğrudan yüzüne gülmeye cesaret edemiyor. Dünya, İkinci Dünya Savaşı süresince Nazi Almanyası, İtalya ve Japonya’nın işgal ettiği yerleri andırıyor. Orada kimse bağımsızlığı oylamayacak, faşizmin kurbanlarını korumayacaktı.
AB: ABD Bilim Federasyonu (FAS) 2017’de Kuzey Kore’nin, hiçbirisinin fırlatmaya hazır olmadığı kuvvetle muhtemel düşünülse de 10 ile 20 nükleer savaş başlığı üretme potansiyeli olan bölünebilir malzemeye sahip olduğunu tahmin ediyor. ABD 6.800 nükleer başlığına sahip. Rusya’nın elinde bulundurduğu 1950’si fırlatmaya hazır 7.000 taneyle karşılaştırınca Fransızların ve İngilizlerin (sırasıyla 300 ve 215) dâhil, NATO’nun nükleer gücü, 2.200’ü fırlatmaya hazır 7.315 nükleer savaş başlığına sahip. Çin (270), Pakistan (120-130), Hindistan (110-120) ve İsrail (80) ile birlikte toplam sayı 15.000 civarında tahmin ediliyor. Batı bir nükleer tekel, bu sadece, tehdit altında hissedenle arasında gerilim yaratıyor. Sonrada tehdit edilen de onlardan temin yolunu arıyor. Ana akım medyada görüldüğü gibi Kuzey Kore, dünya için nükleer tehdidin tek kaynağı mı?
AV: Tabii ki Kuzey Kore hiçbir tehdit oluşturmuyor. Ben zaten sayısız televizyon röportajı sırasında bununla ilgili konuştum. Kuzey Kore’yi ziyaret ettim ve halkı ile hem hal oldum. Orada kimse savaş istemiyor. Kuzey Kore halkı kendi bağımsızlıkları için korkunç bir bedel ödediler. Sivilleri tünellerde Batılı güçler tarafından amansızca öldürüldü, kadınları vahşice tecavüze uğradı, tüm köy ve kasabaları yerle bir edildi ya da yakılıp küle çevrildi. Tüm bunlar Batı’da tartışılmıyor ama Kuzey Kore’de hatırlanıyor.
Şimdi, utanmaz İngiliz propagandası, dünya kamuoyunu savaşın “kaçınılmazlığı” için “hazırlıyor”. Biliyorsun, bugünde ve bu çağda birileri hâlâ ABD’nin tek suçlu olduğuna inanıyorsa, o muhtemelen derin ve izole bir kuyuda ya da mağarada yaşıyordur. Aşılama ve beyin yıkama esasen “Avrupa Malı” ve açıkçası İngiliz yapımıdır ki buralarda çoğu insan zaten mantıklı düşünme yeteneklerini kaybetmişlerdir. İngiliz sömürgeci propaganda aygıtı son derece uğursuzdur ancak stratejik olarak sade parlaktır. Bu, yüz yıllarca kullanıldı ve hatta Alt Kıta’da, Afrika’da ve başka yerlerde kurbanların beyinlerini programlamakta başarılı oldu.
Tabii ki sizin verdiğiniz rakamlar doğru ve şu olanlar tamamen saçma! Fakat gece gündüz insanlara Kuzey Kore, dünya için gerçek bir tehlike olarak takdim ediliyor. Aynısı Sovyetler Birliği, Çin, Küba, Irak, Afganistan ve pek çok başka ülke hakkında söylendi. Bu ülkelerin çoğu zaten yok edildi.
Kuzey Kore’nin günahı, teslim olmayı, düz çökmeyi, halkını kurban etmeyi reddetmesidir. Köle olmayı reddediyor. Avrupa ve daha sonra ABD sömürgeciliği, böyle meydan okumayı en vahşi yollardan cezalandırdı. En nihayetinde batı kültürünün temeli sömürgeciliktir, onun üzerine inşa edilmiştir. Mutlak itaat, koşulsuz boyun eğme talep eder.
Eğer Kuzey Kore saldırıya uğrarsa direnmeli! Ve direnecek.
AB: Birleşmiş Milletler, Temmuz ayında Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nı kabul etti. Birleşmiş Milletler, farklı yollardan ve farklı ülkelerde sıklıkla kullanılan bir kurumdur: Bu anlaşma, ABD nükleer silahları ile İtalya dâhil NATO üyesi bütün nükleer güçler tarafından göz ardı edilir. NATO, kendine üye ülkelerin anlaşmayı onaylamasını yasakladı. Batı, Saddam ve Kaddafi’nin akıbetine karşı caydırıcılığı sürdürenler için ahlaki bir tutuma sahip olabilir mi?
AV: Batı, şehirleri çiğneyip geçmek, hareket eden her şeye tecavüz etmek, kentleri ateşe vermek, evleri ve dükkânları yağmalamak ve sonra başta gelen düşünür ve savunucuları infaz etmek için yönetilen bir haydut ordusuna benziyor. Bunlar, birkaç gün sonra, birilerinin meyve tezgâhından bir demet muz çaldığını görürler. Ve onu yakalar, yargılar ve kendilerini ahlaken tamamen erdemli hissederler. Bunların hepsi çok komik! Fakat sizin bu gerçekleri görmememiz gerek!
AB: Rusya ve Çin (İran, Venezuela ve diğer birçok ülke ile birlikte) kendi aralarındaki alışverişte dolar kullanmama uygulamasına ağırlık veriyor. Bunun, uluslararası finansı etkileyen tedrici bir dolar zayıflaması olduğu söylenebilir mi, jeopolitik yankıları nedir?
AV: Evet, kesinlikle! Ve siz, bu konuyu gerçek bir muhalif, Dünya Bankası’nda eski bir ekonomist, şimdi birçok ülkeye de-dolarizasyon üzerine tavsiye veren arkadaşım Peter Koenig ile konuşmalısınız.
ABD doları artık daha fazla kullanılmamalı. Batı kurumları göz ardı edilmeli. Tümüyle yeni yapılar inşa edilmeli ve ediliyor. Tabii ki Çin ve Rusya başta geliyor. Tüm bunlar son derece önemli ve yakın gelecekte dünyayı değiştirebilir.
AB: Venezuela’da Kurucu Meclis’in toplanması ile muhalefetin darbe girişimleri devre dışı bırakıldı. Arjantin’de eski Başkan Cristina Fernandez güçlü bir halk desteği ile Senato’ya dönerken, Brezilya’da Lula anketlerde önde. Öyleyse, yıllardır hâkim güçlerin dile getirdiği biçimiyle, ilerici dönemin sonuna gelindiğini iddia edebilir miyiz?
AV: O dönemin sonuna geldiğimizi söylemek elbette mümkün değil. Latin Amerika’nın adil ve eşitlikçi toplumlarda yaşama arzusu çok güçlüdür ve bir gecede yok edilemez.
Arjantin ve Brezilya için bazı ciddi aksilikler vardı. Venezuela fazla çile çekti, dışarıdan destekli kendi utanmaz eliti tarafından hırpalanmış durumda ama ülke hâlâ yerinde.
Brezilya’da Temer halktan hiç destek görmüyor. Onun “anayasal darbesi” yakında geri tepecek. PT, eksi ya da yeni biçiminde geri gelecektir. Ve eskiden daha da güçlü olacaktır. Aynısı Arjantin için de geçerli. Görüyorsunuz, tüm medya manipülasyonuna, propagandasına ve utanmaz yalanlarına karşı halk kandırıldıklarını daha şimdiden fark ediyor. Ahlakı belli ölçüde yeniden tesis etmek niyetindeler, sosyalizm, gurur ve umut talep ediyorlar! Hakiki bağımsızlık istiyorlar.
Bundan iki hafta sonra Güney Amerika’ya dönüyorum. Deneme kitabım LOM tarafından yakında basılıyor. LOM, Şili’de çok önemli solcu bir kitapevi. Bugünlerde sıklıkla ziyaret ediyorum kıtayı. Orası, halkın Batı emperyalizmine ve onun uşaklarına karşı mücadele ettiği bir cephe, bir savaş alanı.
Çok önemli, insanı büyüleyen zamanlardan geçiyoruz bugünlerde. Rusya’da 1917 Büyük Sosyalist Ekim Devrimi konulu son kitabımı yeni çıkarttım. Onun mirası, tarihte daha önce olmadığı kadar bugünle alakalı. Enternasyonalizme ebelik yapan o. Enternasyonalizm, dünyayı kurtaracak olan, Batı nihilizmine ve onun gezegeni insana düşman bir tarzda, utanmaz bir biçimde yağmalamasına son verecek güç.
Alessandro Bianchi
14 Ekim2017
Devamını oku ...

İflas

AKP’yi İslam üzerinden eleştirenler boşa kürek çekiyor, AKP’nin İslam’la alakası yok. Solu, sosyalistleri sol ve sosyalizmle eleştiriyorlar, bu da boşa uğraş çünkü sol solculukla, sosyalizmle alakasız.
Yıllardır herkes popçu Çelik gibi konuşup hareket ediyor. Gündemde yerini alması, bir viraj alma istemiyle bağlantılı. Kıvırmaya çalışıyorlar. Koç’a, Sabancı’ya “yoldaş” diyenler, işçi eylemlerini iki günde satanlar, sendikaları ağalara teslim edenler, burjuva siyaset koridorlarında nefes alıp verenler, bugün Çelik’e vurarak yükselmek istiyorlar. Bugün bir çeşit “Atatürk tarikatı” üyesi Red Dergisi’nin Çelik’i eleştirmeye hakkı yok, dönüp kendi yazdıklarına bakması gerekiyor.
Aynı durum Erdoğan’ın “kente ihanet ettik” açıklaması için de söz konusu. Genel bir kriz hâlinden söz ediliyor, inşaat sektörünün iflasın eşiğine dayandığı iddia ediliyor. Tabanı kontrol altına almak için ediliyor o sözler. “Evlerimiz büyüdü gönüllerimiz küçüldü” türünden afili laflar bu yüzden ediliyor. Burjuva siyaset sahasında o nedenle “fakiriz olum” diye başlanıyor cümlelere. Pantolon düşmesin diyedir bu laflar.
Tabii ki kimse Demirtaş’ı o cümlesi için “eril dil” kullanmakla eleştirmiyor. Fakirlik edebiyatı ile dalga geçmiyor. Batılı mahfillerden gelen bol felsefî ambalajlarla süslenmiyor o sözler. Çünkü kriz var ve yoksul halkın rehabilite edilmesi, çapaklarının alınması, öfkesinin yumuşatılması, denize ulaşmadan kuruyacak derelere boşaltılması gerekiyor. Herkes neoliberalizmden aldığı paydan memnun. Bu memnuniyet, kentsel dönüşümle de ilgili. Paylarını aldıkları sürece o dönüşüme alkış tutuyorlar. Milliyet ve din gibi geri, ilkel unsurları tasfiye etmesine seviniyorlar.
AKP’nin kitle manipülasyonu, kontrolü ile ilgili hamlelerine solda da rastlamak mümkün. Aynı fıtrattalar. Küçük burjuva siyasetin sol versiyonu ile sağ versiyonu arasındaki ayrıma çok takılmamak lazım. Özünde aynı efendilerin, aynı vantrologların kuklaları…
Çelik’in sözlerini yıllardır birçok solcu şu veya bu biçimde dillendiriyor zaten. Son laiklik mitingine katılan bir örgüt “kahrolsun faşist Kemalist diktatörlük” dövizi taşıyor, sosyal medyada kimileri “boşverin bu baldırı çıplakları” diye küfrediyor o örgüte. Ve aslında Fransız Devrimi’nin burjuva ağalarıyla rabıtalı olduklarını ikrar etmiş oluyorlar. Devrimcilik dedikleri şey, Fransız, ötesi aşağılık, kir, çapak…
O yüzden açıktan AKP’ye küfrediyorlar, sırda ise oradan kazandıkları paraları sayıyorlar, namlarına nam katıyorlar. Mehmet Ağar emrediyor, “solculara para verin”, onlar da veriyorlar, o solcular da yüce meziyetleri karşılığı o parayı hak ettiğini düşünüyor. İşleri güçleri, o meziyetleri sosyal medyada pazarlamak.
Bu düşünce, tabii ki üç kuruşa çalışan işçiyi dinlemiyor, görmüyor, ona dokunmuyor. Ondan açıktan tiksiniyor. Beyoğlu ranta açılıyor, polis yoğun biçimde saldırıyor, bugün İstiklal Caddesi bitmek bilmeyen yol inşaatına tanıklık ediyor, çünkü oranın çehresi başka bir düzene göre ayarlanıyor, mevcut esnaf bıktırılarak tasfiye edilmek isteniyor. Sonra, Gezi’nin ardından, devlet Kadıköy’ü işaret ediyor. Belediye başkanı ilçede yaşanan bir tecavüz vakasını “ilçemizin adını kirletemezsiniz” diyerek örtbas etmek isteyince kimse ses etmiyor, çünkü herkes o belediyenin ağına yakalanmış sinek. Kâğıt toplayıcısı bir babanın kızını taciz edenlere tepkisi, solcu bir linçle karşılık buluyor, kimseden ses çıkmıyor. Çıkamaz!
Gericilik edebiyatı tüm zihinleri, zihinlerin en burjuva yerlerini kuşatıyor. Herkes dünyaya oradan, yaşamsal rahatlıklarından, içkisinden, sefahatinden bakıyor. Oradan bakıldığında işçinin, ezilenin derdi görülmüyor. Bugün İstanbul’da kâğıt toplayıcılığını Afganlar, Suriyeliler yapıyor, eskinin emekçisi Kürtler patron olmuş, onları sömürüyor. Kürtler, söylem olarak lüks mahallelerdeki sol siyasete işte bu yüzden girebiliyor. Patron olabildiği, sınıf atlayabildiği, yani insan sıfatına girebildiği ölçüde siyasette kendisine yer bulabiliyor. Afganların çilesini görebilecek bir akla ve yüreğe rastlanmıyor.
Bu ortamda tabii ki Emrah Serbes’e, yeğeniyle fotoğrafları çıkan mankene vs. sahip çıkılacak. Her türden sınıfsal-politik kir AKP halısının altına süpürülüyor. Enseste sahip çıkılıyor, “ahlak bekçiliği yapmayın, birlikte olur olmaz, size ne” diyor solcular, sonra aynı sosyal medyalarında Türkiye’deki ensest oranı ile ilgili haberleri paylaşıyorlar. Öyle ki müftü nikâhına olduğu kadar nikâha, düğüne, dayanışma ilişkilerine, halkın birlikte yaşama pratiklerine bile saldırılıyor. AKP bir fırsat kapısı açıyor, herkes oraya hücum ediyor. Yani Çelik’le ilgili yazılar katmerli yalanı örtbas etmek için yazılıyor.
Bu yalan, alınan virajları, girilen yolları gizlemek için. Yıllardır ağzına emekçiyi, yoksulu, ezileni almamış, alanları eleştirmiş kesimlerin bugün yoksuldan bahsetmeleri, mevcut kriz koşulları ile alakalı. Tıpkı Tayyip’in “şehre ihanet ettik” açıklaması gibi. O ihanete kıyam edecek şehri görüyorlar, ağızlara parmak bal, yüreklere hoş bir iki laf çalıyorlar. O çalma pratiği konusunda herkes yoldaş.
O yoldaşlar bugün Soros bağlantısı aşikâr birine methiyeler düzüyor. F-16 modernizasyonu, otel zincirleri, sömürü, tekellerin siyaseti… kimse bu konuları görmüyor. Parasını yediği adama sahip çıkmak Birgün gazetesine düşüyor. “Burjuva” veya “kapitalist” sözcükleri taktiksel olarak geri çekiliyor ve Kavala Paşa’ya “iş insanı” deniliyor. “Demokrasi ve barış” mücadelesinden söz ediliyor. Şiraze kaymış, ölçü silinmiş, zemin dağılmış. Bu gerçeğe uymayanlara ise tıpkı Çelik gibi tepki geliştiriyorlar.
Havalimanında, omzunda gerçek kürk bulunan bir kadına başka bir kadın hayvan hakları üzerinden bir çift laf ediyor, kavga çıkıyor, kürklü kadın “senin yok diye kıskanıyorsun” diyerek tepki gösteriyor. Bugün sol ve sağ küçük burjuvazi aynı cümleyi sürekli tekrarlıyor. Suriyeli mültecilerle ilgili film çekiyorlar ve o mültecilerin “daha fazlasını istediği için bu hâlde oldukları”nı söylüyorlar. Bu üsttenci, karşı tarafı aşağılık, insanlık dışı gören dil, herkesin zihnini ele geçiriyor. Bu dil burjuvazinin dili. Sonuçta sol ve sağ küçük burjuvazi arasındaki kavgaya, dalaşa fazla kanmamak gerekiyor. Döne dolaşa efendilerinin yap dediklerini yapıyorlar.
Yusuf Karagöz
Devamını oku ...

Müftü Nikâhı

“Müftü nikâhı” bu ülkenin tartışma konusu değildir ve lüzumsuz gündem işgalidir.
Savunanların kendini “İslâm adına” konumlandırıp, karşı çıkanları ötekileştirdiği bir bilinçli algı işidir...
Nikâhı gündemde tutanların “AB uyum yasalarına” bakmaları/hatırlamaları gerekmektedir.
Nikâhtan önce imani ve itikadi birçok konu var hem uyum yasalarında hem de icraatlarda...
Bence uzatmaya gerek yok!
Çünkü bu şekilde asıl konuşulması gerekenler gizlenip, sıcak gündemlerle toplum meşgul ediliyor...
Birinci gündem maddesi;
“Her türlü sömürü ve her türlü adaletsizliktir.”
Mehmet Harputluoğlu
Devamını oku ...

Yenil Ama Yıkılma Sakın

Dört bir taraftan müdahaleye uğruyoruz, bir taraftan bombalarla, tanklarla bedenlerimiz parçalanıyor. Bir taraftan yoksullukla, sömürüyle emeklerimiz ayaklar altına alınıyor; kaslarımız, alın terimizle birlikte ezilerek serbest piyasanın süzgecinde damıtılıyor ve leziz bir şarap olarak bankaların kadehinde irili ufaklı ‘patron’lara sunuluyor. Diğer yandan zihinlerimiz, kalplerimiz her an ekranlarla, gazetelerle, abluka altında tutuluyor. Geçen her dakika bir insanı kaybediyoruz. Kiminin cansız bedenini, yeryüzünde henüz betonlaşmamış, belki de son, toprak parçalarının altına defnediyoruz. Kimisini, boynunda kravat, her ay banka hesabına yatan sus payıyla, sermayeye dilsiz köle olarak aramızdan uğurluyoruz. Kimini de zihinleri firavun sihirbazları tarafından ele geçirilmiş, sihirbazların yılana dönüşen asası(!) hangi yönü işaret ederse o yöne giden modern bir köle olarak buluyoruz karşımızda. Bu müdahaleler zinciri o denli girift ve o denli durmaksızın sürüyor ki karşı saldırıya geçmeyi bırak kendimizi nasıl koruyacağımızı bile şaşırmış durumdayız. Belki de dünya var olduğundan beri bu denli organize ve küresel çapta bir savaş görülmedi.
Bu büyük taarruz karşısında kimi zaman düşüyoruz, belki bir an içimizden “artık bitti” diyoruz ama her seferinde bir güç bizi tekrar ayağa kaldırıyor, ne kadar vurulsak da yıkılmıyoruz, tekrar ayağa kalkıp o ufacık gövdemizi bombalara, patronlara, ekranlara karşı siper ediyoruz. Yıkılmamız pek mümkün görünmüyor, bir yerlerden bir şeylerden eksiliyoruz ama yıkılmıyoruz. Eksilmek, sevdayı çoğaltıyor. Eksilmek, omuzlarımızdaki yükün paydasını azaltıyor. Payda azaldıkça yükün omuzlarımıza uyguladığı kuvvet artıyor, kuvvet arttıkça vazgeçmek imkânsız bir hâl alıyor. Acıyı ve hüznü, baş ağrısını ve gözyaşını, umut kabında yoğurup yaralarımıza merhem ediyoruz. Sonra tekrar kalkıp, tekrar haykırıp, reel politiğe inat, doğmamış çocuklara yeni bir dünya hayalleri biçiyoruz.
O halde ilk ve son söz, “yenil ama yıkılma sakın.”
Ömer Faruk Yıldız
Genç İstikbal
Aralık 2015
Devamını oku ...

Kime Entelektüel Denir?

Kime Entelektüel Denir? Entelektüel Kimlik Ne Zaman Yitirilir?
İçinde yaşadığımız yüzyılın temel çıkmazlarından biri olan dünyanın, yani maddenin insan kalbini tahakküm altına alması sonucunda, insan, kendi öz varlık bilincini yitirdi. Bu yitiriş toplumların yapısında tahribatlara neden olurken, akrabalık ve dostluk ilişkilerinde de ciddi hasarlara neden oldu. Dolayısıyla insanın maddeye teslimiyetinin toplam sonuçlarına baktığımızda, insan için koca bir mağlubiyet ve yaratılıştan sapma sonuçlarıyla karşılaşıyoruz.
Dünya, insanın kalbine sığmaz; insan bu bilinçten koptuğu, Allah’ın kendisini tanımladığı “Eşref-i mahlûkat” sıfatından da uzaklaştığı için günümüz şartlarında insanı farklı bir şekilde tanımlamak kaçınılmaz oldu. Elbette bütün bir insanlığı bu kategoriye sığdırmak yanlış ve haksız bir eleştiri olur. Dolayısıyla bu kategorinin dışında kalan bir avuç azınlığı, yani entelektüelleri tanıyalım.
Geniş bir yelpazeden “entelektüel” kavramı
Düşünce, insanın doğuştan edindiği bir güç değildir. Kâinata bakış açımız mensubu olduğumuz toplumun şekillendirici etkisiyle var olur. Nitekim toplum olmasaydı birey, düşünsel olarak var olamazdı. Toplumun düşünceyi şekillendirici etkisi her birey üzerinde aynı ölçüde değildir. Bundan dolayı toplumun refah seviyesini ve huzurunu en üst düzeye çıkarmak için fikir üreten belirli bir sınıf var ve bu sınıfa “entelektüel” diyoruz. Buna karşın aydın diye nitelendirilen başka bir sınıf da var ki; entelektüel kavramıyla sürekli karıştırılıyor.
Ali Şeriati’ye göre “aydın”, toplumsal değişimde üstlendiği rol ile toplumun içinde kendisine hayat bulur. Yani toplumun hakikate ulaşması için topluma liderlik eder. Dolayısıyla aydın, toplumu yeniden inşa etmek için; entelektüel ise, toplumun yaşam standartlarını iyileştirmek ve toplumu daha güçlü hale getirmek için üstlendiği rollerle birbirinden ayrılırlar. Bu ayrımı yaptıktan sonra entelektüel sınıfın çizgisini takip ederek entelektüel kavramının bütün sınırlarını belirleyecek ve kamuya karşı entelektüel vicdanın sapmalarını inceleyecek bir eser takdim edeceğim sizlere.
Geçtiğimiz aylarda Avangard Kitap tarafından, çevirisini A. Erkan Koca’nın yaptığı Frank Furedi’nin Nereye Gitti Bu Entelektüeller kitabı okur karşısına çıktı. Kitap, toplamda altı bölümden oluşuyor ve her bölümde entelektüel kavramının farklı yönleri anlatılıyor. Entelektüel kavramını geniş bir yelpazeye yayan Furedi, aynı zamanda entelektüel vicdanın ve aklın noksanlığına da değiniyor. Çünkü “entelektüelin yaratıcı rolü, herhangi bir özel kimlik veya çıkara mesafeli durmayı gerektirir.” Bu mesafe ya siyasi bir otorite karşısında yok oluyor ya da toplumsal otorite içinde yok oluyor. Dolayısıyla entelektüel, bu süreçten sonra entelektüel kimliğini yitirmiş oluyor.
Entelektüelin kendi toplumuna yabancılaşması
Entelektüel kişiliğin toplumsal otorite karşısında kendisini var etme sürecinde ne tür sorumluluklar üstlenmesi gerektiğini ve düşünce sınırlarını da belirliyor Frank Furedi. Bu sınırları belirlerken entelektüel için evrenselci yaklaşımın tehlikelerine geniş örneklerle yer veriyor. Düşünce toplumla birlikte vardır ve her toplumun düşüncesi birbirinden farklı olacağı için evrensel bakışın toplumda kargaşaya neden olacağına değiniyor. Zira, düşünce toplum bedeninde emeklerken entelektüel kişide yürüme seviyesindedir. Dolayısıyla entelektüel, toplumun içinde şekillendirdiği düşünceye toplum yararına işlevselcilik kazandırmalıdır.
Entelektüelin kendi toplumuna yabancılaşmasını kitaptan alıntılayarak evrenselciliğin tehlikelerini örnekleyecek olursak; Edward Said’in şu sözleri konuyu daha da somutlaştıracaktır: “Evrenselcilik ilkelerinden yola çıkarak hareket etmek riskli bir iştir. Evrenselcilik, bizi çoğunlukla başkalarının gerçekliğini görmekten alıkoyan geçmişimiz, dilimiz ve milliyetimizin önümüze koyduğu, hazır bulduğumuz kemikleşmiş fikirlerin ötesine geçmek üzere risk almak demektir.” George Orwell de evrenselci bakışı “Milliyetlerinden utanırlar” diye tanımlar nitekim. Kendi toprağından kopan bir ağaç nasıl ki başka bir toprakta hayat bulamıyorsa, kendi toplumunun meydana getirmiş düşünce sisteminin dışına çıkan entelektüel de kimliğini yitirir.
Entelektüel rolünde yaşanan değer kaybı
Entelektüel, toplum içerisinde ayrı bir yer tutar ve entelektüel uğraşlar içerisinde diğer bireylerden ayrılır. Entelektüel için “insan doğar, yaşar, ölür” değil de “insan doğar, okur, seyahat eder ve ölür” şeklindedir yaşam biçimi. Onun diğer bireylerin aksine temel gereksinimi bilgidir. Fakat günümüz koşullarında “entelektüel tembelliği” entelektüellerin kayboluşuna ya da azalmasına neden oldu. Frank Furedi bu tembelliğin yıkıntılarını şöyle anlatıyor: “21. yüzyılda klasik entelektüelin kahramanvari imajı, soyut işlerden uzak ve pragmatik, o kadar önemli bir işi olmayan bir kimse görüntüsüne yerini bırakmıştır. Entelektüelin rolünde yaşanan bu değer kaybı, bugün bilgiye gösterilen tavırla yakından ilişkilidir. Eğer bilginin arayışında olma, daha fazla kültürel tasavvuru harekete geçiremeyecekse; o takdirde entelektüellik statüsü, sahip olduğu özel ve özgün nitelikleri artık koruyamayacak demektir.”
Sonuç olarak Nereye Gitti Bu Entelektüeller kitabı, Frank Furedi’nin bireyin toplum içerisinde kendisini var etme ve güçlü kılmasına rehberlik edecek güçlü tezler içeriyor.
Devamını oku ...