FHKC'den SYRIZA'ya Mektup

SYRIZA’nın kıymetli yoldaşları,
Genel Sekreter Ahmed Sedat, Genel Sekreter Vekili Ahmed Fuad, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Siyasî Bürosu, Merkez Komitesi, tüm kadro ve üyeleri adına, Yunanistan’daki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde elde ettiğiniz anlamlı zaferi kalben tebrik ediyoruz.
SYRIZA, Yunanistan’ın geleceğini kontrol etmek isteyen IMF, AB ve Avrupa Merkez Bankası ile tasarruf tedbirlerinin ortaklaşa tesis ettikleri diktatörlüğe itiraz eden Yunan emekçi, halk sınıflarının duru sesidir. Şurası açıktır ki, SYRIZA, emperyalizme ve siyonizme karşı vermekte olduğumuz kurtuluş mücadelemizde hep Filistin halkının yanında durmuş ilkeli bir ırkçılık karşıtı, enternasyonalist koalisyonun parçası olagelmiştir.
İşçilerin ve halk sınıflarının sırtlarına binen sefalet, sömürü ve sömürgecilikten istifade etmeye çalışan küresel emperyalist ve kapitalist güçlerin hepimizin ortak düşmanı olduğunu kabul ediyoruz.
Yunan halkı, özgürlük mücadelesi veren Filistin halkının her zaman yanında olmuş, aynı şekilde Filistinliler de geçmişte faşizme diz çöktürdüğü mücadelesinde Yunan halkını desteklemiş, bugün de aynı şekilde tasarruf tedbirleri ve sömürüye karşı direnmek için verdiği mücadelenin yanında durmaktadır. Yunan yönetici sınıfları ve hâkim sınıf, NATO üzerinden İsrail devleti ile ittifak kurarken, Yunan halkı ve SYRIZA Yunanistan’ın emperyalist savaşa ve müdahaleye katılmasına itiraz etmiş, Yunanistan ordusunun İsrail ile ekonomik ve politik işbirliği kurmasına karşı çıkmıştır.
Filistinli politik tutsaklar için verdiğiniz daimi desteği, özelde, Avrupa Parlamentosu’nda davasını gündeme getirerek, Genel Sekreterimiz Yoldaş Ahmed Sedat’ın tutsaklığına dikkatleri çekişinizi canıgönülden selamlıyoruz.
Bugün yüzlerce Filistinli tutsak, başlattıkları, Filistinlileri yargılama veya suçlama olmaksızın hapiste tutan tevkifat sürecinin ırkçı hukuku ve uygulamalarına son vermeyi amaçlayan, açlık grevinin 35. günündeler. Bu noktada Filistinli tutsaklar ile onların özgürlük mücadelesiyle uluslararası planda dayanışma içerisine girmek ve bu mücadeleyi desteklemek hayati önemdedir.
Seçim zaferinin yaşandığı bugünlerde bizler, en sıcak tebriklerimizi sunuyor, adalet, hakiki demokrasi ve sosyalizme ulaşmak için, tasarruf tedbirleri karşısında belirli bir seçenek oluşturmanın bir parçası olarak, SYRIZA’nın tüm bölge genelinde sol güçlerle ilişkiler kurmasına katkı sunacağımıza, SYRIZA ile kurulan karşılıklı ilişkileri güçlendirip geliştireceğimize söz veriyoruz.
Yoldaşça selamlar,
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi
29 Mayıs 2014
Devamını oku ...

Marksizm ve İncil Arasında Hristiyan Aydınlar

“Marksizmin Fransa’da güçlü bir çekim merkezi olmaya başladığı dönemde Hristiyan aydınlar, mevcut konumlarını iki şekilde terk ederler. Bazı aydınlar, Marksizm’de toplumsal gerçekliğin verimli bir yorumunu bulurlar, bazıları ise İsa’ya bağlılık üzerinden, fukarayla, mazlumla ve onlar için dövüşen partiyle, yani komünistlerle birlikte kavgaya girmek gerektiğini söylerler.”
On dokuzuncu yüzyıl sonu, yirminci yüzyıl başından itibaren Hristiyan aydınlar, düşünce ile imanı, toplumla ilgili anlayış ile kiliselere bağlı insanların geleceğini uzlaştırmaya çalışırlar ve dine dönük sadakatten mücadeleye doğru seyreden bir hareket içerisine girerler. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası Hristiyan aydınlar, iman ile kilise üyeliğini uzlaştırma noktasında yeni bir insanî gelişim anlayışı ile yüzleşirler: Marksist düşünce ve Marksizm gerçeği. Bu durum, onların geleneğe dönük sadakatleriyle belirli bir çatışma içerisine girmelerine sebep olur. Özellikle Katolikler ve Protestanlar, ellilerde modernitenin muzaffer oluşuna tanık olurlar: bu dönemde seküler toplumla, liberal demokrasiyle ve kapitalizmle ittifak kurulmaktadır. Hristiyanlıktan “kopuş”a karşı mücadele, Protestanlara kıyasla Katolikler arasında daha açık bir biçimde tanık olunan bir gelişmedir. Burada İsviçreli teolog Karl Barth’ın (1888-1968) teolojisinin elde ettiği başarının da belirli bir etkisi mevcuttur. Protestan aydın forumlarında reformla ilgili arayışlar ve eleştiri özgürlüğü meseleleri, hâkim konu başlıklarıdır. Katolik kilisesinde müminlerin tek öğretmeni olma iddiası hüküm sürdüğünden, Katolik aydınlarda benzer bir eğilime güç belâ tanık olunur. 1926’da L’Action française adlı aşırı sağcı Fransız politik örgütlenmesine karşı verdiği mahkûm etme kararında(1) Vatikan, seküler kimi ifadelerle, hem dogmaya hem de Katolik ahlâka bağlılığı salık verir ama öte yandan da müminlere, dünya üzerinde yaşayan birer Hristiyan yurttaş olarak kendi sorumluluklarını ifa etme konusunda özgür olduğunu söyler.
Savaş sonrasında Hristiyanlar bu özerkliği miras alırlar, yaşanan çatışma esnasında politik ve toplumsal muhafazakâr güçlerin iyiden iyiye gayrimeşrulaştığı, dindar sağ da dâhil, tüm sağ siyasetin değersizleştiği dönemde, politik hayata dair belirgin bir solculaşmaya meylederler ve çekim merkezi büyük ölçüde sola kayar. [...]
Hristiyanların Kendilerini Marksizmle Tanımlaması
[...] Marksizm, gerçekliğe mana katan ve eylem için gerekli ölçütleri belirleyen bir teori ve pratiktir.
Marksizm, bir taraftan artık Hristiyan solu tarafından da paylaşılan kapitalizmin eleştirisi ile ilişkilidir; diğer yandan proletaryanın ve mütevazı bir hayat sürenlerin mücadelesi doğrultusuna “mesiyanik” bir dönüşüme izin verir. Toplumsal Hristiyanlık(2) da, önce Protestanlık, sonra da Katoliklik içinde kilise düzeninin müesses nizamla işbirliğine dönük sosyalistlerin gerçekleştirdiği suçlamaya iştirak eder.
Marksist düşünceye ait kategorilerden ilham alan politik ve dinî konumlarını meşrulaştırma gayretine dair ilk üç metin şunlardır: 1948’de Éditions du Temps eliyle basılan, kolektif çalışma “Hristiyanlar ve Politika” içinde yer alan Andre Mandouze’un makalesi “Uzatılan Eli Tut”; 1949’da Éditions ouvrières tarafından basılan P. Henri-Charles Desroches’nin Marksizmin Anlamı isimli eseri; 1951’de Éditions du Seuil tarafından yayınlanan Kilise Gençliği'nin on ikinci ve son kitabı Olaylar ve İman içinde yer alan, Peder Maurice Montuclard’ın kaleme aldığı “Kilise ve Emek Hareketi” isimli makale. Desroches’un kanaatine göre, Marksizm ve Hristiyanlık, insanî özgürlük konusunda çatışmalı iki vizyon sunmaktadır. Ona göre, dinî özerkliğin din adamları sınıfından olmayanların ürettiği yenilenmiş bir teolojiden istifade edeceği yeni bir toplum inşa edilmeli, üstelik bu teoloji, Marksizmin de sınırlarını aşmalıdır. Montuclard ise Katoliklikteki yenilenmeyi işçi sınıfına ve Fransız Komünist Partisi’ne (FKP) bağlar ve hatta “komünizm’in aşılmasına” dönük yolu açacak bir devrim teolojisi önerir. Ancak mazlumların kurtuluşuna dayanan bir bağlılık dinî hakikat olarak kabul edilebilir. Vatikan’ın baskısı sonucu süreç içerisinde Desroches’nin kitabı yayından kaldırılırken, Kilise Gençliği’nin kitabı 1953’te kara listeye alınır.
Bu aşamada başka seçenekler de ortaya çıkar. 1945 sonrası Emmanuel Mounier, “Hristiyan umudunu, komünist umudun yaşadığı bölgelere doğru taşımak gerektiğini” söyler. Mevcutta Hristiyanlık ve komünizme ait kimi perspektifler arasında uzlaşmazlık söz konusu ise de Mounier, “açık Marksizm”le belirli bir diyalog içerisine girmeye çalışır. Her şeyin ötesinde Mounier, siyaset alanında Katolikliğin sahip olduğu aşağılık kompleksini silmek ister ve dinin yabancılaşma, kölece tevekkül ya da afyon olmadığını, aksine bir coşku ve kahramanlığın bir kaynağı olduğunu ispatlamaya çalışır. Yazarın bir amacı da Katolikliği, “burjuvaziyle uzlaşan din”den ayrıştırmaktır. “Kutsal Ruhu yeniden müesses kılmak” için bizim, derginin öğretisel konumunu ve bireysel hareketi komünist felsefeyle renklendirerek güncellememiz gerekir.” Asli gerilimler şuralardan türemektedirler:
- "Reform / devrim" ve “özgürlük / eşitlik" – yeni bir formülle yer değiştirir.
- "Devrim / reform " ve "eşitlik / özgürlük " – burada, devrimci araçlarla görece daha âdil bir toplumun gerçekleştirilmesine öncelik verilir ve tarih, sosyalist fikirlerin zaferi olarak yorumlanır. Mounier’ye göre, “Hayırlı bir tarih anlayışı nehirlerin durdurulmasını değil, geliştirilmesini öngörür.”
Bu ana kadar 1932’de kurulan dergide bulunmayan Marksizme yönelik referanslara, artık daha fazla tanık olunur. Mounier, “Marksizmin [...] bireysel gerçeklikten yola çıkarak çok açımlanamayacağını teslim eder ve kendisinin insanların kurtuluşunu, toplumun gelişimini ve insanların yabancılaşmasını kendisine hedef seçmiş olan Marx’ın ilk ilhamına iştirak ettiğini iddia eder. Dominique Olivier gibi kimi Ruh emekçileri daha da ileri giderek, insan özgürlüğünün yeniden kazanılmasının yegâne yolunun Marksizm olduğunu yazarlar.
Yorum örgüsü ile materyalist felsefe arasına ayrım koyan söz konusu okuma Marksizmle Hristiyanlık arasındaki yakınlaşmayı meşrulaştırır. Bu süreç, ayrıca, önemli ölçüde savaş dönemindeki Direniş Hareketi ile ilişkilidir. Mauriac’ın ifadesiyle, “komünistleri tam manasıyla sadece dindar zihinler anlayabilir.” 1958’de bu tespitine şunu ekler: “Parti ile Kilise arasında gizli bir bağ vardır: öğretinin karşı çıkmasına rağmen her ikisi de açlık ve susuzlukta birleşmiştir.” Kiliseler fukaraya ve mazluma dinî veya kilisevî geleneklere başvurarak umut taşımak ve devrimci bir pratikle belirli bir proje teşkil etmek istemişlerdir. “Dinî etik politik çıkara ait bir sorumluluktur.” Ama Marksizm’in ekonomi analizini öne çıkarıp onun felsefeyi reddettiğini savlar. Oysa Katolik Kilisesi 1937 tarihinde Divini Redemptoris (İlahi Mesih) isimli bir genelge yayınlamış, komünist hareketi “tabiatı gereği şeytanî” ilân etmiş, kendi öğretisiyle uyumsuz olduğunu söylemiş, komünizmin dünya görüşünün ateizme ve özel olarak da Hristiyanlık eleştirisine hasredildiğini belirtmiştir.
FKP ile İlişkiler
1943-1956 arası dönemde FKP Direniş’teki katılımı üzerinden sorgulanamaz bir haleye sahiptir. Parti, kiliseler dâhil, savaş sonrası dönemde aydınların belirli bir referans noktası teşkil etme noktasında seferber etmeyi ve örgütlemeyi becerir. 1947-1955 arası dönemde yaşanan o ilerici yıllar Hristiyanların havariler dönemini işçi sınıfına yüzünü dönerek yenilemeyi arzulaması ve Marksizm’in anlam ve konumunu kendinde yansıtmayı düşünmesiyle sonuçlanır.
Politik katılım, işçi sınıfına mensup Hristiyanların ve komünist partinin tanımlanmasının bir sonucudur. Bu perspektif dâhilinde Hristiyan sol komünistlerle işbirliği kurma fikrini benimser.
Hristiyan hareketinin belirli bir kesimi komünistlerin yürüttüğü toplumsal mücadeleleri destekler. Ancak bu yoldaşlık FKP’ye bağlı örgütlerin güdümündedir. Soğuk Savaş süresince Hristiyan sol kendisini barış hareketi adı altında yürütülen mücadelenin içinde bulur. 1941’de insanî ekonomi ülküsüyle kurulmuş olan Ekonomi ve Hümanizm Derneği başkan yardımcısı P. Desroches 1950 Mayıs’ında bir bildiri kaleme alır: “Atom Bombasına Karşı Hristiyanlar” isimli bildiri Hristiyan dünyasından elli insan tarafından imzalanır. Bildiri esas olarak iki ay önce iki komünist önderliğinde yapılan Stockholm Çağrısı’nı yinelemektedir. Şubat 1952’de Paul Ricoeur, Almanya’nın yeniden silâhlandırılması ile ilgili Schuman Planı için bir alternatif önerir. Mayıs sonunda ise, Komünist Parti Genel Sekreteri Jacques Duclos’nun serbest bırakılmasını talep eden bir bildiriye imza atar ve Kore’de biyolojik saldırı emri vermekle suçlanan ABD’li General Ridgway’in Paris’e gelişine karşı gerçekleştirilen gösteriler ardından gözaltına alınır.
Daha geniş manada, hayır ve insanî yardım çalışmaları Katoliklere kıyasla Protestan camiada daha fazla yer bulur. Jacques Ellul ve Paul Ricoeur gibi Protestan düşünürler dünyadaki kiliselerin ahlâkî ve politik varlığını kavramsallaştırırlar. Ellul, marksizmin cazibesine karşı çıkarken, Ricoeur bu konuda pek bir şey söylemez. Ricoeur, Hristiyanların on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyıl başında toplumsal sorumluluklarından uzak duruşlarının komünistlere hiçbir eleştiri getirmeksizin bağlanmalarına yol açmaması gerektiği düşüncesindedir. “Belirli hedefler doğrultusunda komünistlerle kısmî bir işbirliği kurulabileceğine inanıyorum [...] ama ilerici Hristiyan dostlarıma mevcut kafa karışıklığı ile iş tutmaya hakkımız olmadığını söyleyip duruyorum.” Sosyal Hristiyanlık komünistlerle birlikte savaşa girebilir ama politik hedeflerin buradan tanımlanması kesinlikle mümkün değildir. Davaya iştirak eden Hristiyanlar esas olarak ahlâkî ve politik meselelerden ilham almaktadırlar.
Yenilenmiş bir Kilise anlayışı müminler arasında teşkil edilen komünyon fikrine vurgu yapar. İncil’in ortaya koyduğu değerler adaletin peşine düşme, bilincin teslimiyetinin öncelikli oluşu ve dünya meselelerine Hristiyanların müdahil oluşu üzerine kuruludur. Bu konum müminler arasında hüküm süren sağın apolitik doğası ile karşıtlık içerisindedir. Ancak, FKP’ye bağlanmanın gerekliliği noktasında Marksizmin benimsenmesi gerekli olduğu sonucuna çok Hristiyan ulaşır. Mayıs 1947’de Rennes Hukuk Fakültesi profesörü Henri Denis, “Katolikler Ne Yapmalı?” başlıklı makalesinde müminlerin devrimci örgütlere iştirakini savunur.
İlerici Hristiyanlar Birliği yayını olan ve yayın hayatına Kasım 1950’de başlayan iki haftalık gazete La Quinzaine komünistlerle yoldaş olunması gerektiğini savunur, Katoliklik karşıtlığı ile mücadele eder ve işçi-rahiplerle sembolize edilen yeni havarilere özgü misyoner hareketini destekler. Eğer La Quinzaine papalık tarafından 1955’te kınanır. Gazete, altı bin abonesiyle mütevazı bir nüfuza sahiptir. Özellikle papazlar ve Katolik hareketleri arasında önemli bir etkinliği mevcuttur. Kilise, partinin desteğinde yürütülen Marksizm çalışmalarına Katoliklerin katılmasına müdahale eder. 1949’da komünistlerle işbirliğine dair yasağı yeniden gündeme getirir. 1947’de Mounier’nin hatırlattığı biçimiyle, “Hristiyan aydınlar bu dönemde kendilerini rahatsız bir konumda bulurlar. Hristiyanlığa bağlı aydınlar Hristiyanlığın cefasını muhafaza etme ve gözetmeye zorlanırlar.”
Komünist Parti ise felsefeci Roger Garaudy üzerinden yüzünü Hristiyanlığa döner ve Perspektifler aracılığıyla Hristiyanlara uzatılan ele belirli bir mana katar. Varoluşçuluk, Katolik düşünce ve Marksizm üzerinden yapılan bu “teklif”, farklı ufuklara sahip eylemciler arasında belirli bir güvensizliğe yol açar.
Frédéric Gugelot
[Editörlüğünü Denis Pelletier ve Jean-Louis Schlegel’in yaptığı La Gauche du Christ. Les Chrétiens de Gauche de 1945 à Nos Jours (İsa’nın Solu: 1945’ten Bugüne Solcu Hristiyanlar) isimli kitabın yedinci bölümünden alıntı.]
Dipnotlar
[1] Hareketin genç Katolikler üzerindeki etkisi mesele hâline gelmiş ve hareket, 29 Aralık 1926’da Papa XI. Pius tarafından mahkûm edilmiştir.
[2] On dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkmış ve Hristiyan hümanizmi temelli bir öğretidir. “İnsan Tanrı’nın yansımasıdır, bu sebeple saygı görmeye hakkı vardır” temel düsturlarından biridir.
Devamını oku ...

Huruc

Soma’da işçiler ölünce, “Acaba başka bir iş bulamazlar mıydı?” diye sormaya başladılar. Kafalarında yaşanan gerçek, hemen kendi birey ölçütlerine vuruldu. “İşçi-birey” vardı kafada, kendisi gibi “özgür, sorumlu, iradeli ve vakıf”tı, “neden bile bile ölüme gidiyorlar ki bu işçiler” diye düşünüldü. İşçi sınıfından, sınıflar mücadelesinden, kolektif kavgadan söz etmek, “gericilik”ti. Kişilerden bağımsız, maddî süreçleri tanımlamaksa, nafile. Kendi bireyliklerini o kadar önemsiyorlardı ki, kolektif mücadeleyi her daim düşman kabul ediyorlardı.
Çözülme, teslimiyet, korku, bireyler üzerinden gerçekleşiyordu. Soma’nın öfkesi ancak bu şekilde savuşturulabilirdi. Madende çalışmak, sonsuz özgür bireylerin sonsuz tercihlerinden biriydi sadece. O vakit, ölmek de onların iradesiydi. Bir taraf, özgür bireyler olarak son seçimde yaptıkları tercihlerden ötürü, kin kusuyordu madenciye, bir tarafsa, kendi zenginliğini ve gücünü bireysel manada Allah’ın bir lütfuymuş gibi yutturuyor, işçilerin katledilmesini unutturmaya çalışıyordu.
Sol örgütlerin eylemlerine dair yaptıkları kitle hesaplamalarında da aynı zihin işliyor. Sayma işlemi, “bir” olan bireyden, yani sayanın kendisinden başlıyor. Kendisini öyle çok görüyor ki, matematiksel olarak elli kişi varsa eylemde, gözüne bu kitle iki yüz görünüyor. Bireylere bakıldığından, oradaki kitle nicel açıdan bir yanılsamaya sebebiyet veriyor. Buradan, kitlesel bir eyleme, kendisi gibi bir ve birey olanlar çağrılıyor. Örgütlenen kişilerin tarihsel-toplumsal oluşları, birden fazla olan yanları, kıymetini yitiriyor. Tarihsel kişilikler, tarihsel-toplumsal ağırlıkları ve manaları üzerinden değil, bireyin ilahi temsili olarak alandaki yerini alıyorlar. Süreçte herkes kendi ikonasını yarıştırmakla yetiniyor.
Somalı madenciler birey zaviyesinden izlenir de Okmeydanı’nda direnen kitle izlenmez mi? Onlar da birey ölçütüne vuruluyor, dışlanıyor ve değersizleştiriliyor hemen. Soma’daki öfke, en azından, ülkedeki tüm madencileri kuşatmıyor; özel bireylerin özel gösterilerine ve vicdan arındırma teşebbüslerine kurban ediliyor. Okmeydanı da yerinden çekilmiş, ateş ve barut kokulu fotoğraflara kapatılıyor. Soma ve Okmeydanı ne kadar birey ölçüsüne vuruluyorsa, mahalle milisleri de benzer bir birey ölçütüne vuruluyor. Sadece özel şahısların güç gösterisi, sol örgütlerin sokak aralarındaki rekabetine eşlik ediyor. İnternet âleminde deniliyor ki, “X örgütü Okmeydanı’nda çarpışıyor”, altına iliştirilmiş videoda ise sadece kendi örgütüne ait tarihsel kişiliklerin haykırılmasından başka bir şeyin yapılmadığı görülüyor. Gerçekte fiilî olarak yaşanan çatışmanın dışında, kendi özel gündemini takip etmek için, pankartlar ve silâhlar yükseltiliyor göğe. Savaşın düşman arazisine, düşmanın savaş arazisine çekilmesi gibi asgari askerî taktiklere bakılmıyor. Düşman, sol içi tartışmanın ve rekabetin bir alt unsuru işlevi görüyor. Mevziler ilerletilmiyor, kitle silâh olmuyor; silâh kitleselleşmiyor. Okmeydanı, Nurtepe, Gazi, 1 Mayıs ve diğer mahallelere ulaşmıyor. Devrimci milislerin giriş-çıkışları tuttuğu, devlet güçlerine diz çöktürdüğü bir hedef gözetilmiyor. Rakip örgütler, bu milisleri “müsamere, çocuk piyesi” olarak görüyor, küçümsüyorlar. Öte yandan kitleye ise, “bu işin sahibi geldi, şöyle kenara çekil, bizi izle” denilmiş oluyor.
Esasında doksanlardan beri kısır bir tartışma sürüyor. Örgüt kurmak veya yaşatmak, bu tartışma toplantısında sandalye kapmak demek oluyor. “Parti” ve “silâh” sözcükleri, kimi momentlerde kimilerine ayrıcalık ve güç tevdi ediyor. Ama sonuç gene hüsran… Parti ve silâh sözcükleri, anlamsız bir tartışmanın ve çekişmenin kurbanı oluyorlar. Her birinin kendi özel şampiyonları, savunucuları var ve sahada didişip duruyorlar. Dolayısıyla düşman, mücadelenin içine sızacak hamleleri yapabiliyor. Silâhı ve çatışmayı, genel tecridin ve parçalanmanın gerçekleştirilmesi için kullanabiliyor. Özel bireylerin özel hamlelerine kilitlenmiş bir hareket, zaman içerisinde, mücadelenin emrini dinlemez, ciddiye almaz bir yere çekiyor kendisini. Özel bireyler, özel gündemleriyle sadece özel oluşlarını muhafaza etmeyi düşünebiliyorlar. Nesnel, kolektif olanın bir hükmü kalmıyor. “Her şeyi ben başlatır, ben bitiririm” zihniyeti, pratiğin maddîliğine tosluyor. Dost-düşmanın gördüğü, etinde-ruhunda hissettiği kolektif bir irade hâline gelemiyor. Hâsılı, süren tartışmada, bir taraf, işin başındaki yegâne mutlak akıl, bir taraf da yegâne mutlak irade olduğunu söyleyip duruyor. İrade ve akıl, kolektif bedende buluşmuyor.
Devlet kadroları, devrimcilerle mücadele yöntemlerini geliştirip kuşaktan kuşağa aktarabiliyorlar. Kendi kitlelerini günbegün teşkil ediyorlar. AKP, bu gayretin ürünü ve ihtiyacı. Ama AKP’nin veya diğer geçmiş hükümetlerin ne’liği değil, kim’liğine odaklanan devrimci hareket, her beş-on yılda bir sıfırdan başlamaya mecbur kalıyor. Legalite kitle; illegalite kadro demek… Ağırlığın nereye verileceğine ilişkin binlerce sayfalık tartışmalar yapılıyor. Doksanlarda dar, entelektüel bir çevre illegal örgüt kuruyor ama ısrarla legaldeki muadiliyle tartışıyor: bu tartışma, legalizasyonun işareti aslında. Düz ve gergin bir çarşafın üzerine konulmuş demir bilyeler gibi, bu legal yapılar, nüfus ve nüfuzlarıyla çekim merkezi oluyorlar. Teorik tartışmalar, onlara göre ve onlara dair bir seyir içerisinde gerçekleşiyor. Koca bir örgüt, partileşme ve legalleşme tartışmalarıyla bölünüyor. Bir yıl içinde illegalitesi tasfiye noktasına geliyor. Sonra kavramlar yarıştırılıyor: “halk”, “işçi” ve “ezilen” diyenler, ayrı kulvarlara yerleşiyorlar. Her birinin kendi legal çekim merkezleri mevcut. Piyasadaki onca “anarşist” Lenin ve Mao karikatürleri, bu legal çekim merkezlerine göre düşünüp hareket ediyorlar. Birey denilen merkez bir boş gösteren, hiçlik; anarşizm popülerse, onun lafları, göstergeleri; legalizm yaygınsa onun lafları, göstergeleri derhal temellük ediliyor.
Bu ülkede bugün, “senin şu ‘polis, simit sat onurlu yaşa’ sloganın popüler oldu diye niye böbürleniyorsun?” diyenler var. Başka bir yapının kan ve terle öre öre ve vura vura bugüne getirdiği birikimi sırf lafzı temellük ederek, ele geçirebileceğini zannedenler var. Yani hesap şu: illegal mücadelenin legal alana da taşan kısımlarını lafız düzeyinde mülk edinmek ve legal alana yedirmek. Bu, dolaylı olarak, legalin illegale karşı direnci, savunması. Legal-illegal arasındaki ayrımsa düşmanın sınır çizgilerine göre yapılıyor. Bu alanda ilgili lafız temellük edilse bile, eylem olmayınca gevezeliğe dönüşüyor. Bireyle düşünen, polisi de tercihleri olan birey olarak anlıyor. Birey-merkezlilik, hemen insan-merkezliliğe dönüşüyor ve o üniformanın altında kendinden menkul, mutlak bir “insan” olduğu varsayılıyor. “Copunu, kaskını çıkart” diye başlayan tezahürat için de aynı şey geçerli. Üniformanın altında insan aramak, yanılsamalara neden oluyor. Legalite ve meşruiyet, hep, düşmanın “insan” ve “birey”i üzerinden hesaba katılıyor ya da katılmıyor.
Doksanlardan beri sol örgütler arasındaki zımni, adı konmamış tartışma platformunun Haziran Kıyamı ile batıl ve hükümsüz olması gerekiyor. Ama özneler, öznelik sertifikalarını aldıkları bu platformu asla terk edemiyorlar. Mücadelenin yenildiği ve geri çekildiği parklar nihai kurtuluş/cennet olarak tasvir ediliyor. Geri çekilmenin kendisine bin bir güzelleme yapılıyor. Bu esnada, lafla peynir gemisini yürüteceğini, “beden, özne” gibi batılı gevezelikleri ısıtıp satınca yol alacaklarını zannedenler çıkıyor sahneye. Geri çekilme, bunlar şahsında, hurucu katlediyor. Bireyi ezdiği düşünülen askerî kavramlar, “kimsenin askeri olmayacağız” diyenler eliyle çöpe atılıyor. Bu mesaj, içe dönük aslında: “Asker ya da askerleşmek isteyen varsa aramızda, defolup gitsin” deniliyor. Parklar, yaraların sarıldığı, daha geniş ve kitlesel bir kalkışmanın örgütleneceği kolektif mevziler değil, bireylerin fikir ve kitap yarıştırdıkları yerler hâline geliyor. Ama devlet boş durmuyor; parkları kuşatıyor, kendiliğinden kalkışmanın ortaya çıkardığı açıkları kapatmanın yollarını buluyor. Park romantizmi, durmanın ölmek olduğunu fısıldıyor.
Sonra birileri çıkıp Avrupa’dan nostaljik bir ithalata girişiyor ve diyor ki, “DHKP-C aslında RAF’a benziyor.” Son süreçte Cephe’nin elde ettiği popülerliği bu sayede istismar edebileceğini zannediyor. RAF, Sovyetler’in istihbarat birimleri üzerinden, Soğuk Savaş hamlelerine karşı bir hamlesi. Sovyetler dağılınca da tasfiye olmuş bir hareket. Cephe ise her zaman kitle çalışmasını gözetmiş, Sovyetler’in dağılması sürecinde savrulmamış bir örgüt. Günahı-sevabıyla, küçük burjuvanın “proleterleştirilmesi” için çabalamış, kendisini “devrimci bir halk hareketi” olarak kurmaya gayret etmiş bir yapı. RAF’la yapılan kıyas, kasıtlı. Onu küçük görmek ve RAF üzerinden, “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” hesabıyla, Cephe’ye akıl vermek, amaç bu. Özetle deniliyor ki, “silâh iyi de kitleselleşmeye mani oluyorsun, senin elindeki silâh sakıncalı.” Onca RAF güzellemesi, demek ki bunun içinmiş: “Ey Cephe, silâhın kitleselleşmeye engel. Biz al diyene dek bırak onu.” Teorik evrenleri, batılı kimi düşünürlere koşmaları, hep bu “Cephe” denilen gulyabaniyi bu topraklardan kovmak için.
Bu dönemde bir de legal-reformist kanaldan yeni başlangıçlar yapanlar var. Bunlar da, bu RAF’çılar gibi, “iyi hoş da siyaset yok.” deyip duruyorlar, siyaset kuşanmaktan dem vuruyorlar. Siyaset, afili cümlelere, allı pullu taleplere indirgeniyor öte yandan. E tabii, bu cümlelerin ve taleplerin üretimi için belirli, yetkin bir akla ihtiyaç var. Dolayısıyla yeni başlangıçlar yapanlar, belirli bir imayla, “o akıl bizde, arkamıza dizilin” demiş oluyorlar. Tıpkı RAF’çılar gibi, mücadeleyi, bir tür yuppie’liğin orta sınıf pratiğine kul etmek istiyorlar. Sırf başarı ve nicel hesaplar peşinde olduklarından, verilen mücadeleyi eksik ve yanlış buluyorlar.
“Okmeydanı’ndaki silâh bozucu, bunların içinde MİT var, o örgütleri batılı ülkeler yönetiyor” türünden cümleler duyuluyor bugünlerde. Haziran Kıyamı’nın kendi bireyliklerine yakışır bir eyleyiş, bir performans olmasını istiyorlar. “Sosyalizm de faşizm de bireyi eziyor” teraneleri, “devletle devrimcinin elindeki silâh aynı” cümlesine dönüşüyor. Öte yandan “silâh” güzellemesi yapan da aynı liberalizmin kurbanı, devrimcinin devletle eşit bir dövüşte bir taraf olmasına bakıyor. Silâhtaki tarihsel-toplumsal fazla, “devlet-birey” kurgusu üzerinden siliniyor. Arzu edilen, bugün elindeki silâhla önde görünen örgütlerin boşa düşürülmesi ve kendi bireysel aklının galebe çalması.
Demek ki RAF gibi uluslararası devrimci şiddet öznelerine yönelik atıflarda bu türden bir hinlik gizli. Onlar da “akıl bizde. Sadece sokakta dövüşecek aparatçiklere ihtiyacımız var” demiş oluyorlar. Janjanlı cümlelerin arkasındaki niyet bu. Ve gene, kendilerine layık bireylere sesleniyorlar, gene onları çağırıyorlar. Bunların Gezi coşkusuyla, “Ey Kürt hareketi, gölge yapma, başka ihsan istemem” deyip durmalarının nedeni burada. Kürt legal, reformist, sağ bir siyaset icra ediyor, onlara göre. Özünde, legalizm ve reformizmle ilgili tartışma, o alana doğru esnemekle bağlantılı. Pazar kavgası veriliyor sadece. Kürt’e kızılmasının, onun kenara itilmesinin nedeni, yeni siyaset alanının baronu olma istemi. Birey, ideolojik olarak, Kürt ve Cephe gibi tüm kolektiviteleri tasfiye etmeye yeminli ve sol hâlâ o “birey” ve o “insan”la düşünüyor.
Mecazen, Haziran Kıyamı’nın gene Gezi Parkı’na kapatılmak istendiği bir momentte, bir Cepheli ile şöylesi bir diyalog yaşanıyor: Gazi Mahallesi'nde yaşayan birine, “Silâhlanmaya karşı sivil itaatsizlik önerenler var. Bu konuda ne düşünüyorsun?" Cevap: “Sivil itaatsizlik mi? Faşizmin bu koşullarında mı? Polisin sokak ortasında insanları öldürdüğü ortamda mı? Gezi'de de ‘duran adam’ olmuşlardı. Durursan ölürsün.”
Bu gencin kişisel varlığını faşizme karşı mücadele içinde erittiği açık. Anlaşılmayan bu. Ona, “ama baksana hayata, başka seçenekler, tercihler de var.” demek, boşa kürek ve özünde tasfiyeci bir işlem. Bunu diyenler, Tayyip’in “büyüyen Türkiye” masalına sessizce inanıyorlar aslında ve o devrimciyi atık, kişiliksiz, beceriksiz, işe yaramaz görüyorlar. İlerlemecilik ve aydınlanmacılık buradan dil buluyor. Tayyip’te karşılık bulan, efendilerin mevzilerindeki ilerleme, solun diline tercüme ediliyor, zihinlere yerleşiyor böylelikle.
Nesnel ve kolektif planda, Haziran Kıyamı ile bir huruc gerçekleşmiştir. Bu huruc kendi mecrasında ilerlemektedir. Sol örgütlerin bir türlü bitiremedikleri tartışma süreci bu momentte anlamsızlaşmıştır. Onun mevzilerindeki ilerlemenin fikrî, teorik ve pratik karşılıkları örgütler nezdinde cılızdır. Bugün, “devlete karşı demokrasi ve/ya birey” yanılsamasından uzakta, sömürülenlerin ve mazlumların kavgasına iştirak etmek zaruridir. Mevzilerin ilerleyişi bunu emretmektedir.
Eren Balkır
Devamını oku ...

Müslüman Devrimciye Notlar

-STK ve Parlamenter Sistem Tuzağı-
Müslüman samimi kesim, özellikle gençler, sistem içinde, “mücadele” ediyor görünümü veren STK'lara yönlendiriliyorlar.
“Ne var bunda?” diyeceksiniz.
Örneğin İHH'nın resmî-modern dilencilik faaliyeti “İslamî nihai hareket'' kabilinden süslenip sunuluyor gençlere. Oradan hoşlanmayanlar için parlamenter mücadele(!) yapan başka partisel alternatifler de var.
Ondan da hoşlanmayanlar, “dernek çatısı” altında hareket eden farklı cemaatlere yönlendiriliyorlar.
Bu cemaatlerin en radikali bile, şemsiyesi altında barındığı “legal” yapının ve dolayısıyla kurumu denetleyen devletin çizdiği sınırdan dışarı çıkamıyor.
Bütün bu yönlendirmeler, hiçbir zaman “'sistem içi faaliyet” alanı dairesinden çıkmıyor... Yılan hikâyesi gibi, dönüp dolaşıp tekrar aynı yere gelmekten bıkmayan ama dönüp dolaştıkça örgütsüz ve ruhsuz hareket etmenin manasını ve buhranını İslam’a maleden ve daha sonra yavaş yavaş mevzuyu İslam ile genelleştirip yitip giden bir gençlik çıkıyor karşımıza.
Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin büyük bir bölümü, ulus-devletin ideolojik payandası haline gelmiş, fon veya projelerden devşirilen paralarla yaşayan, orta sınıfın plazalardaki korunaklı siyasetinin yeni platformlarına dönüşmüştür. Devlet aklından ve hegemonyasından kaçan bir sivil alan oluşturamadıkları gibi, aksine sivil tabelası adı altında devlet hegemonyasını perçinleyen bir rol oynamaktadırlar.
Çokkültürcülük, demokrasi, temsil hakkı, insan hakları ve şeffaf siyaset argümanları adı altında aslında neo-liberal politikaları meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.
Teknik olarak STK'lar “nihai amaç” olarak algılandıkları müddetçe, egemenler ve devlet nezdinde muhalifleri ılımlılaştırma projesinin bir parçası olarak görev yapmaya devam edecekler, kimisi bunu bilinçli yapacak kimisi ise bir dünya görüşü eksikliğinden kaynaklanan cehaletle, “kaş yapayım derken göz çıkarmaya devam edecek” ve fayda yerine, uyuyan bir toplum inşa ederek, zarar sağlayacaktır.
Antikapitalist yerel ve küresel direniş hareketleri, geçmişten günümüze incelendiğinde görülecektir ki hiyerarşiye dayanmayan, birbirinden bağımsız ağlar şeklinde örgütlenen, zaman zaman fikrî ortaklığa dayalı stratejik dayanışma sergileyen, ama asla siyasî kıskançlığa düşmeden ve birbirinin üstüne basmadan hareket eden, bu sayede ciddi bir mukavemet alanı oluşturan hareketler başarılıdır.
Mustafa Seyfullah Kılıç
Devamını oku ...

Zapatistalar ve Filistin

Bir grup Filistinli eylemci, yazar ve eğitimci, güney Meksika, Chiapas’taki Zapatista topluluğuna yönelik geçen hafta gerçekleştirilen ve ölümle sonuçlanan saldırıyı kınayan bir bildiri yayınladı.
Bildiride dile getirildiği biçimiyle, La Realidad Köyü’ne yapılan paramiliter saldırıda bir öğretmen hayatını kaybetti, bir özerk okul ve klinik imha edildi ve on beş Zapatista eylemcisi yaralandı.
Electronic Intifada’ya gönderilen bildiri, Filistin ve Meksika’daki yerli halkların mücadeleleri arasındaki açık paralelliğe işaret edildi: “Bizim anlayışımıza göre, Chiapas’taki kız ve erkek kardeşlerimiz Nekbe’ye karşı mücadele etmekle sadece kendileri değil, tüm insanlık için dövüşüyorlar.”
Nekbe, Filistinlilerin 1948’de yaşadıkları ve Siyonist milislerin 750.000 Filistinliyi vatan toprağından sürdüğü felâketi ifade ediyor.
Chiapas eyaleti ise 1994’te Meksika devletine karşı ayaklandığı günden beri, küresel düzeyde önemli bir halk desteğine mazhar olan Maya yerlilerinin kurtuluş hareketi, Zapatistaların (Ejército Zapatista de Liberación Nacional) vatanı.
Hareket, doksanların sonunda ortaya çıkan küresel anti-kapitalist hareket dâhilinde, ağzında tüm dünya genelinde ünlü olan piposu ile, sözcü Altkomutan Marcos’un maskeli görüntüsüyle, simgesel bir değer hâline geldi.
Geçen yıl Electronic Intifada’ya Jimmy Johnson ve Linda Quiquivix’in bildirdiği biçimiyle, Meksika devleti ve İsrail, polis, hapishaneler ve teknoloji düzeyinde güvenlik koordinasyonu konusunda birlikte çalıştı. Ayrıca Meksika, İsrail menşeli silâhlar satın aldı.
Meksika ordusu ve polis güçlerine eğitim vermek amacıyla, 1994’teki Zapatista ayaklanmasına yanıt olarak, Chiapas’a İsrailli personel gönderildi.
Nekbe
Bildiri, yaşanan saldırıyı, “neoliberalizmin hizmetindeki Meksika devletinin gerçekleştirdiği nihai bir plan” olarak niteliyor. Meksika devletinin, ülkedeki yerli halkın topraklarından kovulması ve Meksika’nın soyulması işine devam ettiğini” söylüyor.
Bildiri, Avrupalı Siyonistlerin Filistin’i sömürgeleştirmesi ile Amerika’nın Avrupalılarca sömürgeleştirilmesi arasında paralellik kuruyor: “12 Ekim 1492’de kurulmaya başlanan dünya 15 Mayıs 1948’i kuran temel unsurdur ve bu tarih, tüm insanlığın maruz kaldığı felâketin yaşandığı tarihtir.”
Zapatistalar, “neoliberalizmin bu yeni yüzüne dönük şerefli bir tehdittir” ve bu yüzden “mücadele dâhilindeki tüm şerefli Filistinli örgütlere, topluluklara, kolektiflere ve şahıslara, Zapatistalara yapılan bu türden saldırıların hepimize yapılmış olması sebebiyle, kınanması yönünde çağrıda bulunuyoruz.”
Bildiri, 1.400 Filistinlinin katledilmesiyle sonuçlanmış, Gazze Şeridi’ndeki Dökme Kurşun Operasyonu esnasında Altkomutan Marcos’un 2009’da yayınladığı bildirideki dayanışma ifadeleri ile sona eriyor.
Bildiri
“Chiapas’ta Nekbe: Ölümün Kara Odasındaki Çok Uzaktan Gelen Kelimeler”
Buradan çok uzak olmayan, bizim yanıbaşımızdaki Ortadoğu’da, Filistin’deki Gazze şehrinde İsrail devletinin eğitimli ve silâhlı askerî birlikleri ölüm ve yıkım yürüyüşüne devam ediyor.
–İsyan Altkomutanı Marcos Chiapas, Meksika
15 Mayıs 2014
Yoldaş Galeano’nun ailesine,
Tüm yaralılara,
La Realidad’daki Hükümet Meclisi’ne
Hükümetteki konseylere,
Altıncı’ya,
Filistin ve diasporadaki Filistinlilere.
Son birkaç gündür Meksika Chiapas’tan gelen haberleri işitiyoruz, kalbimiz kederleniyor. Bu haberlere göre, La Realidad topluluğu üyesi Zapatist kız ve erkek kardeşlerimize 2 Mayıs’ta paramiliter bir saldırı gerçekleşti. Saldırı sonrasında bir özerk okul ve klinik imha edildi, on beş Zapatist yoldaş yaralandı, Zapatistaların Küçük Okulu’ndaki Galeano isimli bir öğretmen katledildi.
Anladığımız kadarıyla, iki silâhlı grup arasında yaşanan bir çatışma değil bu, silâhsız Zapatist sivillere karşı gerçekleştirilen silâhlı paramiliterlerin bir saldırısı. Bu saldırı, neoliberalizmin hizmetindeki Meksika devletinin gerçekleştirdiği bir nihai plan dâhilinde gerçekleşti. Meksika devleti, ülkedeki yerli halkın topraklarından kovulması ve Meksika’nın soyulması işine devam ediyor. Zapatistalar, neoliberalizmin bu yeni yüzüne dönük şerefli bir tehdittir ve her şeyi yukarıdan yönetenler bu gerçeği çok iyi biliyorlar.
Uygulanan taktik, son yirmi yıldır Meksika devletinin gözde taktiklerinden biri: devlet, Chiapas’taki diğer yerli topluluklarından gelen paramiliter grupları silahlandırıyor, parasal açıdan besliyor ve organize ediyor, ardından da yaşanan saldırının toplum içindeki iç çelişkilerin bir sonucu olduğu yalanını uyduruyor. Ana akım medyanın da manipülasyonlar konusunda pek fazla gayret göstermesine gerek kalmıyor. Bu yaşanan vak’ada, bizim Zapatist kız ve erkek kardeşlerimizin üzerine devletin saldığı paramiliter grup CIOAC-Histórica ismini taşıyor, ülkenin yağmalanması ve yıkımı konusunda elinden geleni yapan iki politik yapının, Yeşil Ekolojik Parti (PVE) ve Ulusal Eylem Partisi’nden (PAN) yardım alıyor.
Chiapas’tan gelen bu haberleri dinlediğimizde anlıyoruz ki isimler değişiyor ama ölüm ve yıkım aynı kalıyor.
“Dünyayı çaprazlama kesen yeraltı nehirleri coğrafyayı değiştirebilir ve hep aynı şarkıyı söyler.”
Neoliberalizm, Sömürgecilik, İşgal…
Yoldaş Galeano’yu tanıma şerefine nail olamadık ama kanaatimize göre, belki de onu tanımamıza gerek de yok. İşittiğimiz kadarıyla, o bizim için yaşamış, bizim için dövüşürken düşmüş toprağa. Daha başka ne bilmemiz gerekiyor ki? Galeano kardeşimiz, babamız, dostumuz… Galeano öğretmenimiz.
Galeano'nun bugün bize öğrettiği, Zapatist erkeklerin, kadınların, gençlerin ve yetişkinlerin günbegün öğrettiği şey: “12 Ekim 1492’de kurulmaya başlanan dünya, 15 Mayıs 1948’i kuran temel unsurdur ve bu tarih, tüm insanlığın maruz kaldığı felâketin yaşandığı tarihtir. Bu, onun maksatları uyarınca yaşamayı reddeden bizleri imha etmesi gereken bir dünya ve bu kavgayı kazanmanın yegâne yolunu ise Zapatistalar gösteriyor, yeni bir dünyayı hep birlikte kurarak. Onların ifadesiyle, yeni dünya, “birçok dünyanın uyum içinde yaşadığı bir dünya”.
Bugün, 15 Mayıs’ta, Nekbe’nin 66. yıldönümünde, anlıyoruz ki Chiapas’taki kız ve erkek kardeşlerimiz sadece bizim değil, tüm insanlık için bir başka Nekbe’ye karşı mücadele ediyorlar. Tam da bu sebeple, bizler de 500 yıldır dünyanın tecrübe etmeyi sürdürdüğü, Filistin’de bize karşı işlenen suça karşı şerefle ortaya konulan öfkenin safında yer alıyoruz.
Bizler, La Realidad’daki saldırıyı, Galeano’nun katlini, Chiapas’taki Zapatist kız ve erkek kardeşlerimize karşı yapılan tüm saldırıları güçlü bir biçimde kınamak için seslerimizi birleştiriyoruz. Ve mücadele dâhilindeki tüm şerefli Filistinli örgütlere, topluluklara, kolektiflere ve şahıslara, Zapatistalara yapılan bu türden saldırıların hepimize yapılmış olması sebebiyle, kınanması yönünde çağrıda bulunuyoruz. Galeano’nun bedenini geri getiremeyeceğimizi, yaralıların yaralarını iyileştiremeyeceğimizi biliyoruz ama İsyan Altkomutanı Marcos’un bir zamanlar bize söylediği sözün hakiki olduğunu da biliyoruz:
“Çok uzaklardan gelen kelimeler bir bombayı durduramaz ama gene de ölümün kara odasında bir çatlak açar ve küçük bir ışık demeti süzülür içeri.”
Filistin’den ve diasporadan:
Kolektifler
Filistin Küçük Okulu “Zapatistalara göre Özgürlük” birinci sınıf mezunları,
Filistin Gençlik Hareketi – ABD Şubesi
Şahıslar
Emel Eqeiq
Şadi Rohana
Ahmed Nimer
Selma EbuAyyaş
Hazım Namla
Hazım Camcum
Ahmed Lahham
Faris Giacaman-Taraki
Yara Kayyali Abbas
Nada Elia
Remi Kanazi
Murad Odeh
Boikutt
Randa Vehbi
Wassim
Thayer Hastings
Ishak Barbari
Mezna Qato
Nataşa Aruri
Dena Qaddumi
Budour Hassan
Şirin Ekrem-Boşar
Linah Saafin
Vivien Sansour
Nura Halili
Deema Saafin
Ömer Caberi Salamanca
Annemarie Jacir
Will Youmans
Raya Ziada
Alaa Hijaz
Lucy Garbett
Hala Turjman
Devamını oku ...

Büyük Sürgün 150. Yılında

300 yıl süren Rus-Kafkas savaşlarının Kafkas halklarının yenilgisiyle sonuçlanması üzerine gerçekleşen sürgünün üzerinden 150 yıl geçti. Kafkas Vakfı raporlarına göre, bu süreçte en az 1 milyon 500 bin Kafkasyalı yurdundan edildi. Sürgüne tabi tutulan nüfusun dörtte birinin yolculuk, kamp yaşamı ve yeni yerleşim yerine alışma sürecinde öldüğü tahmin ediliyor. Yani, yaklaşık olarak 500 bin Kafkasyalı sürgün yolculuğu sırasında veya vardıkları Osmanlı limanlarında yaşamını yitirdi.
Karadan ve Denizden Gelen Ölüm
Ölen insanların binlercesi karadan gerçekleşen sürgün yolculuğu boyunca açlık, salgın hastalık ve kötü koşullara yenik düşerek can verdi. Gemiyle tehcir edilenlerin binlercesi, ayakta duracak kadar bile yer bulamadan dolduruldukları gemilerin dalgalara dayanamayıp aşırı yükten batmasıyla Karadeniz'de boğuldu. Yolculuğu tamamlayanların çoğu kalıcı hastalığa yakalandı ve en acısı sürgüne ve soykırıma tabi tutulan Çerkeslerin bir kısmı getirildikleri toplama kampına benzer yerlerde köle gibi satıldı. Sürülenlerin Kafkasya'da bıraktıkları toprakları, evleri ve sahip oldukları diğer tüm malvarlıkları Kafkasya'ya iskân edilen Rus ve Kazaklara verildi.
Çarın Kafkasya temsilcisi olarak atadığı Grandük Mişel'in 1864 Ağustos’unda Batı Kafkasyalılara gönderdiği fermanda, 'Bir ay içinde Kafkasya'yı terk etmeyenlerin savaş esiri olarak Rusya'nın farklı mıntıkalarına sürüleceği' yazıyordu. Müslüman halk Ruslara esir olmak yerine Osmanlı'ya sığınmayı tercih etti. Ancak sonuç umdukları gibi olmadı.
İnsan yüklü gemilerin yolcularının boşaltıldığı yerlerden biri olan Trabzon'daki Rus Konsolosu, Mayıs 1864'te, 'Sadece Trabzon'da 30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı' açıklamasında bulunmuştu.
Kayıtlara göre hem Kafkasya hem de Osmanlı kıyılarında ölen insanların gömüldüğü çok sayıda toplu mezar bulunuyor.
Kafkasya'dakinden Çok Daha Fazla Kafkasyalı Anadolu'da
Çerkesler, bu sürgün soykırım politikasından ötürü dünyanın çeşitli yerlerine dağılmak zorunda kaldılar. Sadece Ürdün ve Suriye'de 100 binin üzerinde Çerkes yaşadığı tahmin ediliyor. 2012 yılı sayımına göre, günümüzde Rusya işgali altındaki Kafkasya topraklarında sadece 712 bin Çerkes var. Ancak Çerkes Araştırmaları Merkezi verilerine göre, Türkiye'deki Çerkes nüfusunun 2 ile 3 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu durum şunu gösteriyor, Çerkeslerin dünya üzerinde en yoğun olduğu yer Anadolu toprakları.
Soykırımı Tanıyın!
Her yıl Büyük Çerkes Sürgünü'nün yıldönümü olan 21 Mayıs tarihinde çeşitli anma programları gerçekleştiren Çerkesler, 150 yıl önce yaşananların bir soykırım olduğunu ve dünyanın bunu soykırım olarak tanıması gerektiğini vurguluyor. Yıllardır Taksim'deki Rusya Konsolosluğu önünde protesto gösterileri düzenleyen sürgünün torunları, haklarını aramaktan vazgeçmeyeceklerini her vesileyle vurguluyor.
Büyük Çerkes Sürgünü ile ilgili önemli araştırma ve raporlama çalışmalarına ev sahipliği yapan Kafkas Vakfı'nın Kurucu Başkanı sosyolog Doç. Dr. Fethi Güngör'e sürgünün bilinmeyenlerini, soykırım iddialarını ve Anadolu Çerkeslerinin durumunu sorduk.
1864'te yaşananlar sürgün olarak mı yoksa göç olarak mı tanımlanmalı?
Göç kavramı daha ziyade kişilerin kendi iradeleri ile gerçekleştirdikleri nüfus hareketleri için kullanılır. Büyük çoğunluğu 'Adıge'ler olmak üzere Kafkas halklarının anavatanlarını terk ederek dönemin Osmanlı topraklarına dağılması göç kavramıyla ifade edilemez. Zira, binlerce yıl hür ve mutlu yaşadıkları cennet gibi vatanlarını isteyerek terk etmediler. Rus esaretine düşüp Sibirya'ya sürülmek yerine zoraki tercih edilmiş bir göç olduğu için Kafkasya'dan Anadolu'ya yönelen nüfus hareketinin en hafif karşılığı tehcir, zorunlu göç olabilir. Kaldı ki, uzun bir savaşın ve soykırımın ardından gelen bu tehcir, planlı programlı ve sistematik bir şekilde, çok kısa bir zaman diliminde yüzbinlerce insanın elverişsiz şartlarda yurtlarından tahliye edilmesi sebebiyle tam bir 'sürgün' olayı olarak insanlık tarihindeki utanç verici yerini almıştır.
Ruslar zaten yenilmiş ve tüm gücünü kaybetmiş bir halkı tamamen sürme gereğini neden duydu?
Çarlık, zaten uzun savaşlar neticesinde iyice yorduğu, nüfusunu kırıp evlerini ve ekinlerini yaktığı, hayvanlarını telef ettiği ya da sürüp götürdüğü, yetişkin ve savaşkan erkek nüfusundan mahrum bıraktığı bu halkları neden sürmüş olabilir? Sürdü, çünkü bu halklar Rus yöneticilerine göre uslanmaz, dik kafalı, isyankâr halklardı. Ayrıca Deli Petro'nun gösterdiği sıcak denizlere inme hedefinin önünde güçlü bir duvar olarak duruyordu Kafkas halkları. Bir diğer hedef ise Kafkasya coğrafyasını Kafkasyalılardan arındırarak Rus ve Rus Kazakların iskânıydı.
Osmanlı Devleti'nin o dönemdeki politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Osmanlı Devleti zaten çöküş sürecine girmiş, sürekli kan kaybeden bir imparatorluk olarak ben-merkezci bir politika gütmüştür. İmam Mansur'dan İmam Şamil'e kadar uzanan mücadele sürecinde Kafkas halklarına gereken desteği veremeyen Osmanlı, bir nevi devlete taze kan vermek maksadıyla 50-60 bin kadar Müslüman Çerkes'in gelmesini istiyordu. Ancak, tahmininin çok üzerinde bir nüfus gelince bir hayli zorlandı. Çoğunlukla etnik problemlerin yaşandığı bölgelere Çerkes muhacirlerini yerleştiren Osmanlı Devleti, birçok stratejik menfaat gözeterek dağınık bir yerleşim politikası güttü. Çöküş sürecinde olmasına rağmen iskân sürecinde yüksek meblağlı harcamalar yapması, Osmanlı tebaasının muhacirlere misafirperver davranması gibi insanî vasıfları hayır ve minnetle yad etmek gerekir. Ancak, her nüfus hareketinde olduğu gibi Büyük Çerkes Sürgünü'nde de istismarcıların görev başında olduğu unutulmamalıdır.
Bazı Çerkes ırklarının tamamen yok olduğu doğru mu?
Maalesef bu doğru. Ubıhlar büsbütün yok olmanın eşiğine geldi. Ubıhça da tarihin derinliklerine garkoldu. Tarihî Çerkesya'da bazı sülaleler yok oldu. Karadeniz'in kuzey sahillerinde yaşayan Şapsığlar Çerkesya'nın en kalabalık halkı idi. Şubat ayında Kış Olimpiyatları'nın yapıldığı Soçi dâhil tüm Kıyıboyu Şapsığ bölgesinde bugün sadece 10 bin kişi yaşıyor. Tarihçi Kabuzan'ın Rusya arşivlerinde mahfuz belgelere dayanarak yazdığı 'Kuzey Kafkasya Nüfusu (19-20. Yüzyıllar)' isimli eserde yer alan bir tek tablo büyük insanlık suçunu tek çırpıda ele veriyor. 1834 yılında nüfusları 573 bin olarak kaydedilen Adıgelerin nüfusu 33 yıl sonra, 1867'de 44 bine düşüyor! Yani soykırım boyutundaki yoğun savaşlardan sonra Adıge nüfusu bir anda on beş kat düştü.
Kadîm bir ülke olan Çerkesya neredeyse tamamen yok edildi, Rusya bundan dolayı bugüne dek hiç sorumlu tutulmadı, hiçbir açıklama yapmadı ve bedel ödemedi. Bu nasıl açıklanabilir?
Rusya'ya hesabı kim soracak? Avrupa mı, Amerika mı? Siyasi menfaatleri ne kadar çelişse de, Rusya Batı için ne kadar saldırgan ve tehditkâr olsa da, mesele Müslüman halklara karşı birlikte, aynı doğrultuda politika gütmek olunca, derin ihtilaflarını bir kenara koymayı biliyorlar. Rusya'ya hesap soracak olan İslam İşbirliği Teşkilatı'dır. Bu teşkilat Avrupa Birliği gibi tek anayasayla yönetilen, tek bir para birimi olan, ortak savunma sistemini kurmuş, kendi bilim ve teknolojisini geliştiren bir kuvvetli birlik olursa, o vakit sadece Kafkas halklarının, sadece Müslüman halkların değil, dünyadaki tüm mazlum halkların hakları zalimlerden sorulabilecektir.
Şu anda Kafkasya topraklarında durum nedir, sürgün edilenlerin torunları ülkelerine geri dönüyor mu?
Göstermelik bir 'repatriant; geri dönüş' kanunu çıkardı Rusya Federasyonu, ama bunu daha çok Rusya dışında bulunan Rusların rahat dönmesi için kullanıyor. Çerkeslerin geriye dönüşü çok meşakkatli ve yıldırıcı bir süreç şeklinde işletildiği için bu kanundan yararlanabildiklerini söylemek zor. SSCB 1991 sonunda çöktü, bugüne dek anavatanına dönebilen Çerkeslerin sayısı bin kişiye ulaşmış değil. Kabardey Balkar Cumhuriyeti'nin 'Ovir' denen yabancılar şubesinde ikamet almak için işlem yaptırmıştım, şubede görevli Çerkes şef, 'Bize göre sizinle bir Zencinin başvurusu arasında fark yok' diyebilmişti. Yani, dedenizin buradan gitmiş olmasının, akrabalarınızın hâlâ burada yaşıyor olmasının size sağladığı bir ayrıcalık bulunmuyor.
Anadolu Çerkesleri 150 yıldır kültürlerini ve dillerini korumak adına neler yapabildi, sosyolojik olarak nasıl bir pozisyonda bulunuyorlar?
Anadolu Çerkesleri içlerine kapanarak dillerini ve kültürlerini uzunca bir süre yaşatmayı başardılar. Ben elli yaşındayım. Çerkesçenin en yoğun kullanıldığı Kayseri-Uzunyayla yöresinde doğup büyümüş biriyim. Bizden sonraki neslin dili konuşamadığını üzülerek gözlemliyorum. Demokratik açılım sürecinde çok geç kalmış olumlu bir adım atılmış oldu. Çerkesçe yayın kolaylığı, bazı üniversitelerde Çerkes Dili ve Kültürü bölümü açılması olumlu bir gelişme. Ancak, Çerkesçe'nin Anadolu'da var olabilmesi, Çerkeslerin kültürlerini yaşatabilmesi için hem demokrasi ve insan hakları alanında daha ileri adımlar atılması, hem de Çerkeslerin kendi iç dinamiklerini harekete geçirmesi, dillerine ve kültürlerine sahip çıkması gerekiyor.
Son olarak, genelde tüm bu yaşananlar için neler yapılabilir, neler yapılmalıdır?
150 yıl önce Kafkasya'da yaşananlar sadece Çerkeslerin, Kafkasyalıların bir meselesi değildir. Hatta, sadece bir Müslüman halkın meselesi de değildir. İnsanlık ailesinin yaşayan en kadîm üyelerinden biri olan Çerkeslere Çarlık rejimi ve SSCB döneminde uygulanan soykırım ve sürgünler insanlık suçu olup bütün bir insanlığın bu ayıbı birlikte temizlemesi gerekiyor. Uluslararası kuruluşların ortak bir komisyon oluşturarak tarih boyunca işlenmiş soykırım ve sürgün olaylarını tespit ederek mazlumlara itibarlarının iade edilmesi, zalimlerin mirasçılarının özür beyanı, tazminat ödemesi, anayurtlarına dönüş hakkı verilmesi gibi insani adımlar atılması imkânsız değildir. Ben insanlığın geleceğinden umutluyum. İslam dünyasının insanlık ailesini huzurlu bir çatı altında toparlayabileceğine inanıyorum.

Devamını oku ...

Taşeron Çalıştırma Yasaklansın!

Soma’daki katliamın sorumluları hesap versin!
Kölece çalışmak, çalışırken ölmek istemiyoruz!
Ağıt yakmaya değil, iş cinayetlerine karşı mücadele etmeye çağırıyoruz!
SOMA’da 300’ün üzerinde işçi kardeşimizi yitirdik. Ve onları uğurlarken bir söz verdik: Bu katliamı unutmayacağız, unutturmayacağız. Sorumlularından hesap soracağız!
Mücadelemiz, katliamın faillerinin hesap vermesi için ve işçi kardeşlerimizi ölüme götüren kölece çalışma düzenine son vermek için olmalı. Bu katliamın faillerini biz biliyoruz.
Katliamın faili, kömürün maliyetini 135 dolardan 24 dolara indirmekle övünen patrondur. Kömürün maliyetini düşürmek için işçiler köle gibi çalıştırılmış, yasal olarak zorunlu olan teknoloji kullanılmamış, iş güvenliği önlemleri alınmamış, üretimin durdurulması gerektiğine dair uyarılara kulak asılmamış ve işçilerin ölümüne göz yumulmuştur.
Katliamın faili, hakkını arayan işçilere karşı gücünü gösteren ancak işçileri ölümüne çalıştıran işverenler karşısında kuzuya dönen, onları aklamak için çırpınan hükümettir.
Bu ülkenin Enerji Bakanı ve Çalışma Bakanı, daha hiçbir araştırma yapmadan, işvereni aklayan açıklamalar yapabilmiş, ülkenin Başbakanı 1860’lı yıllarda İngiltere’de de bu kazaların olduğunu söyleyerek aklımızla ve acımızla dalga geçmiştir. 1800’lü yılların koşullarında çalışmaya ve ölmeye isyan eden Somalılara cenaze evinde hakaret etmiş ve saldırmıştır. Hükümet cenazelere bile polisle saldırarak Soma’nın ateşini TOMA ile söndürmeye kalkmıştır.
Artık iyice çıplak hale gelen gerçeklik, AKP hükümeti için kutsal olan tek şeyin, patronların daha fazla kâr etmesi olduğudur. Biliyoruz ki, patronlar daha çok kazanacak diye iş güvenliğinden, işçiden tasarruf yapılması bu sömürü düzeninin doğasında var. Başbakan’ın deyimiyle, “fıtratında var”. Ve ne yazıktır ki, cenaze evine özel aşçı getiren, iki gün aynı gömleği giymekten şikâyet eden AKP’nin fıtratında insan yoktur, emek yoktur, vicdan yoktur.
Gizli ya da açık taşeron düzeni bu rant ve sömürü sisteminin özünü oluşturuyor. Çünkü AKP iktidarı taşeron şirketlerin iktidarıdır. Varlık sebebi bu düzenin meşrulaştırılmasıdır. AKP iktidarı döneminde 2002 yılında 387 bin civarında olan kayıtlı taşeron işçi sayısı, bugün 2 milyona yaklaşmıştır. Bugün kamuda her bir kamu işçisi başına 2-3 taşeron işçisi düşmektedir. İşçilerin sadece bugününü değil, başta emeklilik olmak üzere tüm sosyal haklarını yani geleceğini de çalmaktadır.
Madenlerde ve diğer tüm iş kollarında taşeron çalışma kölelik demektir, ölüm demektir. AKP iktidarı maliyetleri düşürmek için yıllardır sayısını artırdığı taşeron işçilerin umutlarını sömürmektedir. Sürekli “taşeron işçiye müjde” vaadinde bulunmaktadır.
Taşeronu yasaklamayan, taşeron köleliğine son vermeyen her yasa bizim için bir müjde değil ancak aldatmacadır. Gerçekte hükümet taşeron köleliğini yaygınlaştırma ve bu kölece çalıştırma sistemine “yasal” kılıf bulma derdindedir.
Daha önceden yasak olan işlerin de tamamen taşerona devredilmesini sağlayan düzenleme, taşerondaki usulsüzlükleri tespit eden iş müfettişlerinin inceleme yetkisinin elinden alınması, taşeron işçilerin mahkeme yoluyla hak kazanmasının imkânsız hale getirilmesi, işçiler için nasıl bir “müjde”dir?
* AKP iktidarı, taşeron işçilerin mahkemelerden karar alsalar dahi “kadrolu” çalışmasını engelleyecek bir yasa hazırlamaktadır.
* AKP hükümeti, işçilerin sendikalarda örgütlenerek hakkını aramasını engellemenin peşindedir.
* AKP’nin kendisi işçilere değil, taşeron şirketlere müjdedir. AKP’nin kurduğu taşeron cumhuriyetini başlarına yıkmazsak kölelik de ölümler de yaygınlaşacaktır.
Türkiye’de güvenceli iş ve insanca yaşam hakkı gasp edilen milyonlar artık bölünmemeli, güvencesiz ve kölece çalıştırmaya karşı birlik olmalıdır.
1. Milyonlarca işçi için kölelik ve ölüm anlamına gelen taşeron çalıştırma kayıtsız şartsız, derhal yasaklanmalıdır.
2. Özelleştirilen, taşeron şirketlere devredilen tüm madenler yeniden kamu eliyle işletilmelidir.
3. İş sağlığı ve güvenliği adı altında bu alanı taşerona devreden, piyasaya açan yasa çöpe atılmalıdır. İşyerlerinde tüm denetim yetkisi emek ve meslek örgütlerine verilmelidir.
4. Çalışma ve enerji bakanları derhal istifa etmelidir.
Haklarımıza, çocuklarımızın haklarına, Soma’da yitirdiğimiz işçilerin bize emanet ettiği davaya sahip çıkıyoruz!
TAŞERON KÖLELİĞİNE VE İŞÇİ ÖLÜMLERİNE KARŞI 25 MAYIS’TA KADIKÖY’DEYİZ.
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu

Devamını oku ...

Soma Treni

12 Eylül 1980. Darbe günleri.
Bornova yurtlarının başına emekli bir albay getirmişler. Adamın ilk yaptığı, yurdun kapısında durup, kıyafetini beğenmediği öğrenciyi içeri sokmamak. Eli arkasında bütün gün dikiliyor. Yurtlara nizam veriyor aklınca. Çok geçmedi, birkaç gün sonra yurttan atılanların listesi de asıldı kapıya. İlk listede ismimiz çıktı, şükürler olsun!
Şimdi kalacak yer lazım; resmen sokaktayız çünkü. Yazın Bornova akşamlarının tadına doyum olmaz. Havada her şeyi unutturan bir nergis kokusu vardır. Küçükpark’ın önündeki son otobüsü bilerek kaçırır, yürüyerek gidersin yurtlara. Lakin Ekim’den sonrası kötü. Soğuk adamın ciğerine işler. Zaten, kar yağarsa önce Manisa’ya, ardından Bornova’ya yağar. İzmirliler eskiden arabalarına binip Bornova’ya kar seyretmeye gelirlerdi, hâlâ öyle midir bilmem.
Bizim Hakkı enteresan bir öneride bulundu. Kır Mahallesi’nde dededen kalma boş bir ev varmış, “orda kalabiliriz” diyor. Plan basit; Basmane’den her akşam Soma treni var. Okul çıkışı Basmane’ye geçip Soma trenine bineceğiz. Emiralem Kır Mahallesi’nde de ineceğiz. Kır Mahallesi yeşillikler içinde, mis kokulu bir köy. Çilek tarlalarının ortasında, Gediz’e yaslanmış küçük bir cennet. Ev bahçeli, iki göz odalı kerpiç bir köy evi. Sadece yazları kullanılıyor.
Köyde tren istasyonu yok, ama, Regülatör denilen tahta bir baraka var. Regülatöre yaklaşınca tren durmuyor, yoldaki keskin virajın da zoruyla iyice yavaşlıyor. Orada atlayacağız trenden. İlk gün denedik, oldu. Hakkı zaten deneyimli, yağ gibi akıyor trenden. Ben pek alışkın değilim, ama hızla öğrendim. Düştüğüm yerden koşmalıyım, onu anladım.
Akşamın geç saatlerinde vardığımız kerpiç köy evinde, hala kızlarının hazırladığı yemekler bekliyor bizi.
Hakkı’nın halası da aynı köyde. Nasıl cefakâr bir kadın. Kızlar zaten birer melek. Geniş bir tepsiye sıralanmış ağzı kapalı bakır kaplarda börülce, radika, pazı ve labada. Hakkı, girişteki asmadan kopardığı üzüm koruğunu salatanın üzerine sıkıyor. Hafif acıya kaçmış sızma zeytinyağı da bulduk bir yerden. Sofra örtüsüne sarılmış kocaman ekmekler. Evin yanında amcaoğlunun tavuk çiftliği var. Kuzen İbrahim, horoz çıkan yeni yetme piliçleri ya da hastalanıp ölmek üzere olan tavukları kesip kesip getiriyor. Sundurmadaki plastik bidon ağzına kadar üzüm şırasıyla dolu. Keşif cümlemiz: ‘’Oğlum bunlar şarap olmuş, yırttık lan!’’
Tedarikimiz de sağlam bu arada. Dolapta epey bir Edip Cansever var. Enver Gökçe, Ahmed Arif de tabii ki, Neruda, Nazım’lar gırla. O aralar nedense Hilmi Yavuz da okuyoruz. Bedrettin Üzerine Şiirler var, Doğu Şiirleri var. Bir de Murathan’ı keşfetmişiz. Gösteri dergisinde Sahtiyan’ı yayınlanmış, iyi şiir. Ama en çok Neruda sanki. Gece yarısı başlıyorum ben: “Gel de gör caddeler kan revan, gel de gör caddeler kan revan!..”
Sabaha kadar süren şiir ve sohbet, sabah 5.30, Soma treninin sesiyle bitiyor. Trene binebilmek için onunla aynı istikamette sola doğru, rahvan bir koşu tutturmak zorundasınız. Tren biraz ilerideki keskin viraji dönerken illaki yavaşlayacak, tam o anda bindiniz bindiniz, yoksa kaçar gider.
Trende uyuyamıyoruz bir türlü. Kaçak bindik ya, etrafı kollamak lazım. Kompartımanda Soma’nın maden işçileri, tartımaklı köylüler, entarili kızlar, yaşlı kadınlar var. İzmir’e gidiyorlar. Kemeraltı’na, Basmane’ye, belki Karşıyaka’ya. Avuçlarında kontrolör için sakladıkları biletler. Sessizce ve biraz korkuyla gösteriyorlar.
Bir hafta sonra omzumda tartımak, elimde ada çayı, Emiralem’in ortasındaki asırlık ağaca yaslanmış, halaoğlu Ali’yle muhabbetteyim. Ali çakmak çakmak gözleriyle gülerek bir şeyler anlatıyor. Beni çok sevmiş belli ki. Emiralem’e gitmeyip hastanenin acilinde sabahladığım geceler ısrarla beni sorarmış Hakkı’ya. Yıllar sonra Süreyyapaşa Verem Hastanesi’nde ziyaretine gittiğimde ancak anlayabilmiştim gözlerindeki ateşin, içten içe yanan verem ateşi olduğunu. Ali, iyice küçülmüş bedenine giydiği eski bir kazakla karşıladı beni. Hastanenin kantininde oturduk bir müddet. Eski arkadaşları ve Hakkı’yı soruyordu durmadan. Bir hafta sonra da öldü. Onun ateşli gözleriyle sorduğu soruyu, birkaç gün önce çaresizce izlediğim bir televizyon kanalında duydum. Zalimlerin, aç kurtların, doymak bilmezlerin eline düşmüş Somalı bir maden işçisi, içten içe verem ateşi gibi yanan kömür ocağının kapısında, arkadaşı Hakkı’yı soruyordu ısrarla. “”Hakkı çıktı mı? Karısı hamileydi onun, söyleyin çıktı mı?”
Ah Soma!
Cehennemin kapısından büyümüş gözleriyle yeryüzüne çıktığında, ilk önce arkadaşını soranların ülkesi.
Ah Soma!
Tütünden, incirden, zeytinden kopartılıp, yerin yedi kat dibindeki kompartımanda zehrin ciğerlerine çökmesini beklerken avucunda sakladığı kâğıda, “oğlum, hakkını helal et” yazanların ülkesi.
Ah Soma!
Gediz’in suladığı çilek tarlalarında, şalvarına bulaşmış gelincik kokularıyla dolaşmak varken, ellerindeki fotoğraflarla morg kapılarında ceset arayan bahtsız kız kardeşlerimin ülkesi.
1977 yılının Eylülünde, Kemeraltı Hisar Camii girişinde durdum. Çok güzel bir rüzgâr esiyordu. Adı imbatmış, sonra öğrendim. Uykusuz bir Ankara yolculuğundan sonra, düşe kalka İzmir’e gelmiştim. Sabah bir hemşerimi bulacak ve kayıt için üniversiteye gidecektim. Kampüse yani… Gittim, bir karadut şerbeti içtim. Camiden çıkan yaşlılara bakıyorum sessizce. Söğüşçü arabasını yerleştiriyor hiç acele etmeden. Basmane bulvarındaki sıhhi banyo müdavimi uzun yol şoförleri, ellerinde kirli iç çamaşırlarının olduğu naylon torbalarıyla yeni garaja gidecek otobüsü bekliyorlar, bir sonraki gurbet için. Pavyonlar çoktan paydos etmiş, beyaz ışığı yakmışlar. Sanatçı çıkışının önündeki ıslık sesiyle geriye doğru gaza basan taksiler, kıymetli yolcularını alıyorlar. Güzelyalı ya da Göztepe için. Boyozcular ve gevrekçiler seslerini alıştırıyorlar. 6.45 Karşıyaka vapuru erken gelmiş. Saat kulesinin altındaki kız birini bekliyor, biraz telaşlı. Gençliğim, hayallerim, olmamış şeyler…
Yıl 2014. Kalbimin üzerinden Soma treni geçiyor. Gül yüzlü gelinler morg kapılarında. İmbat esmiyor artık. Gediz’in içi kurudu. Çilek bahçelerini toplu mezar yaptılar. Geniş ovalarda incire, süte, zeytine, bala bulanmış bir halkı, bilbordlarda ölülerini seyreden bir kalabalığa çevirdiler.
Batsın sizin kârlarınız ve yüksek verimliliğiniz. Çek defterleriniz ve makosen ayakkabılarınızla gezinip durduğunuz yeter. Kibriniz ve azametiniz yiyip bitirecek sizi sonunda. Pahalı kol saatleriniz ve kurşungeçirmez arabalarınızla birlikte dilerim sonsuza dek kaybolursunuz.
Ovanın içinden bir düdük sesi çınlıyor.
Soma treni geliyor ve galiba yavaşladı.
Şimdi koşmak zamanı… Düştüğümüz yerden kalkacağız, unutmayın.
Devamını oku ...