FHKC'den SYRIZA'ya Mektup

SYRIZA’nın kıymetli yoldaşları,
Genel Sekreter Ahmed Sedat, Genel Sekreter Vekili Ahmed Fuad, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Siyasî Bürosu, Merkez Komitesi, tüm kadro ve üyeleri adına, Yunanistan’daki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde elde ettiğiniz anlamlı zaferi kalben tebrik ediyoruz.
SYRIZA, Yunanistan’ın geleceğini kontrol etmek isteyen IMF, AB ve Avrupa Merkez Bankası ile tasarruf tedbirlerinin ortaklaşa tesis ettikleri diktatörlüğe itiraz eden Yunan emekçi, halk sınıflarının duru sesidir. Şurası açıktır ki, SYRIZA, emperyalizme ve siyonizme karşı vermekte olduğumuz kurtuluş mücadelemizde hep Filistin halkının yanında durmuş ilkeli bir ırkçılık karşıtı, enternasyonalist koalisyonun parçası olagelmiştir.
İşçilerin ve halk sınıflarının sırtlarına binen sefalet, sömürü ve sömürgecilikten istifade etmeye çalışan küresel emperyalist ve kapitalist güçlerin hepimizin ortak düşmanı olduğunu kabul ediyoruz.
Yunan halkı, özgürlük mücadelesi veren Filistin halkının her zaman yanında olmuş, aynı şekilde Filistinliler de geçmişte faşizme diz çöktürdüğü mücadelesinde Yunan halkını desteklemiş, bugün de aynı şekilde tasarruf tedbirleri ve sömürüye karşı direnmek için verdiği mücadelenin yanında durmaktadır. Yunan yönetici sınıfları ve hâkim sınıf, NATO üzerinden İsrail devleti ile ittifak kurarken, Yunan halkı ve SYRIZA Yunanistan’ın emperyalist savaşa ve müdahaleye katılmasına itiraz etmiş, Yunanistan ordusunun İsrail ile ekonomik ve politik işbirliği kurmasına karşı çıkmıştır.
Filistinli politik tutsaklar için verdiğiniz daimi desteği, özelde, Avrupa Parlamentosu’nda davasını gündeme getirerek, Genel Sekreterimiz Yoldaş Ahmed Sedat’ın tutsaklığına dikkatleri çekişinizi canıgönülden selamlıyoruz.
Bugün yüzlerce Filistinli tutsak, başlattıkları, Filistinlileri yargılama veya suçlama olmaksızın hapiste tutan tevkifat sürecinin ırkçı hukuku ve uygulamalarına son vermeyi amaçlayan, açlık grevinin 35. günündeler. Bu noktada Filistinli tutsaklar ile onların özgürlük mücadelesiyle uluslararası planda dayanışma içerisine girmek ve bu mücadeleyi desteklemek hayati önemdedir.
Seçim zaferinin yaşandığı bugünlerde bizler, en sıcak tebriklerimizi sunuyor, adalet, hakiki demokrasi ve sosyalizme ulaşmak için, tasarruf tedbirleri karşısında belirli bir seçenek oluşturmanın bir parçası olarak, SYRIZA’nın tüm bölge genelinde sol güçlerle ilişkiler kurmasına katkı sunacağımıza, SYRIZA ile kurulan karşılıklı ilişkileri güçlendirip geliştireceğimize söz veriyoruz.
Yoldaşça selamlar,
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi
29 Mayıs 2014

Marksizm ve İncil Arasında Hristiyan Aydınlar

“Marksizmin Fransa’da güçlü bir çekim merkezi olmaya başladığı dönemde Hristiyan aydınlar, mevcut konumlarını iki şekilde terk ederler. Bazı aydınlar, Marksizm’de toplumsal gerçekliğin verimli bir yorumunu bulurlar, bazıları ise İsa’ya bağlılık üzerinden, fukarayla, mazlumla ve onlar için dövüşen partiyle, yani komünistlerle birlikte kavgaya girmek gerektiğini söylerler.”
On dokuzuncu yüzyıl sonu, yirminci yüzyıl başından itibaren Hristiyan aydınlar, düşünce ile imanı, toplumla ilgili anlayış ile kiliselere bağlı insanların geleceğini uzlaştırmaya çalışırlar ve dine dönük sadakatten mücadeleye doğru seyreden bir hareket içerisine girerler. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası Hristiyan aydınlar, iman ile kilise üyeliğini uzlaştırma noktasında yeni bir insanî gelişim anlayışı ile yüzleşirler: Marksist düşünce ve Marksizm gerçeği. Bu durum, onların geleneğe dönük sadakatleriyle belirli bir çatışma içerisine girmelerine sebep olur. Özellikle Katolikler ve Protestanlar, ellilerde modernitenin muzaffer oluşuna tanık olurlar: bu dönemde seküler toplumla, liberal demokrasiyle ve kapitalizmle ittifak kurulmaktadır. Hristiyanlıktan “kopuş”a karşı mücadele, Protestanlara kıyasla Katolikler arasında daha açık bir biçimde tanık olunan bir gelişmedir. Burada İsviçreli teolog Karl Barth’ın (1888-1968) teolojisinin elde ettiği başarının da belirli bir etkisi mevcuttur. Protestan aydın forumlarında reformla ilgili arayışlar ve eleştiri özgürlüğü meseleleri, hâkim konu başlıklarıdır. Katolik kilisesinde müminlerin tek öğretmeni olma iddiası hüküm sürdüğünden, Katolik aydınlarda benzer bir eğilime güç belâ tanık olunur. 1926’da L’Action française adlı aşırı sağcı Fransız politik örgütlenmesine karşı verdiği mahkûm etme kararında(1) Vatikan, seküler kimi ifadelerle, hem dogmaya hem de Katolik ahlâka bağlılığı salık verir ama öte yandan da müminlere, dünya üzerinde yaşayan birer Hristiyan yurttaş olarak kendi sorumluluklarını ifa etme konusunda özgür olduğunu söyler.
Savaş sonrasında Hristiyanlar bu özerkliği miras alırlar, yaşanan çatışma esnasında politik ve toplumsal muhafazakâr güçlerin iyiden iyiye gayrimeşrulaştığı, dindar sağ da dâhil, tüm sağ siyasetin değersizleştiği dönemde, politik hayata dair belirgin bir solculaşmaya meylederler ve çekim merkezi büyük ölçüde sola kayar. [...]
Hristiyanların Kendilerini Marksizmle Tanımlaması
[...] Marksizm, gerçekliğe mana katan ve eylem için gerekli ölçütleri belirleyen bir teori ve pratiktir.
Marksizm, bir taraftan artık Hristiyan solu tarafından da paylaşılan kapitalizmin eleştirisi ile ilişkilidir; diğer yandan proletaryanın ve mütevazı bir hayat sürenlerin mücadelesi doğrultusuna “mesiyanik” bir dönüşüme izin verir. Toplumsal Hristiyanlık(2) da, önce Protestanlık, sonra da Katoliklik içinde kilise düzeninin müesses nizamla işbirliğine dönük sosyalistlerin gerçekleştirdiği suçlamaya iştirak eder.
Marksist düşünceye ait kategorilerden ilham alan politik ve dinî konumlarını meşrulaştırma gayretine dair ilk üç metin şunlardır: 1948’de Éditions du Temps eliyle basılan, kolektif çalışma “Hristiyanlar ve Politika” içinde yer alan Andre Mandouze’un makalesi “Uzatılan Eli Tut”; 1949’da Éditions ouvrières tarafından basılan P. Henri-Charles Desroches’nin Marksizmin Anlamı isimli eseri; 1951’de Éditions du Seuil tarafından yayınlanan Kilise Gençliği'nin on ikinci ve son kitabı Olaylar ve İman içinde yer alan, Peder Maurice Montuclard’ın kaleme aldığı “Kilise ve Emek Hareketi” isimli makale. Desroches’un kanaatine göre, Marksizm ve Hristiyanlık, insanî özgürlük konusunda çatışmalı iki vizyon sunmaktadır. Ona göre, dinî özerkliğin din adamları sınıfından olmayanların ürettiği yenilenmiş bir teolojiden istifade edeceği yeni bir toplum inşa edilmeli, üstelik bu teoloji, Marksizmin de sınırlarını aşmalıdır. Montuclard ise Katoliklikteki yenilenmeyi işçi sınıfına ve Fransız Komünist Partisi’ne (FKP) bağlar ve hatta “komünizm’in aşılmasına” dönük yolu açacak bir devrim teolojisi önerir. Ancak mazlumların kurtuluşuna dayanan bir bağlılık dinî hakikat olarak kabul edilebilir. Vatikan’ın baskısı sonucu süreç içerisinde Desroches’nin kitabı yayından kaldırılırken, Kilise Gençliği’nin kitabı 1953’te kara listeye alınır.
Bu aşamada başka seçenekler de ortaya çıkar. 1945 sonrası Emmanuel Mounier, “Hristiyan umudunu, komünist umudun yaşadığı bölgelere doğru taşımak gerektiğini” söyler. Mevcutta Hristiyanlık ve komünizme ait kimi perspektifler arasında uzlaşmazlık söz konusu ise de Mounier, “açık Marksizm”le belirli bir diyalog içerisine girmeye çalışır. Her şeyin ötesinde Mounier, siyaset alanında Katolikliğin sahip olduğu aşağılık kompleksini silmek ister ve dinin yabancılaşma, kölece tevekkül ya da afyon olmadığını, aksine bir coşku ve kahramanlığın bir kaynağı olduğunu ispatlamaya çalışır. Yazarın bir amacı da Katolikliği, “burjuvaziyle uzlaşan din”den ayrıştırmaktır. “Kutsal Ruhu yeniden müesses kılmak” için bizim, derginin öğretisel konumunu ve bireysel hareketi komünist felsefeyle renklendirerek güncellememiz gerekir.” Asli gerilimler şuralardan türemektedirler:
- "Reform / devrim" ve “özgürlük / eşitlik" – yeni bir formülle yer değiştirir.
- "Devrim / reform " ve "eşitlik / özgürlük " – burada, devrimci araçlarla görece daha âdil bir toplumun gerçekleştirilmesine öncelik verilir ve tarih, sosyalist fikirlerin zaferi olarak yorumlanır. Mounier’ye göre, “Hayırlı bir tarih anlayışı nehirlerin durdurulmasını değil, geliştirilmesini öngörür.”
Bu ana kadar 1932’de kurulan dergide bulunmayan Marksizme yönelik referanslara, artık daha fazla tanık olunur. Mounier, “Marksizmin [...] bireysel gerçeklikten yola çıkarak çok açımlanamayacağını teslim eder ve kendisinin insanların kurtuluşunu, toplumun gelişimini ve insanların yabancılaşmasını kendisine hedef seçmiş olan Marx’ın ilk ilhamına iştirak ettiğini iddia eder. Dominique Olivier gibi kimi Ruh emekçileri daha da ileri giderek, insan özgürlüğünün yeniden kazanılmasının yegâne yolunun Marksizm olduğunu yazarlar.
Yorum örgüsü ile materyalist felsefe arasına ayrım koyan söz konusu okuma Marksizmle Hristiyanlık arasındaki yakınlaşmayı meşrulaştırır. Bu süreç, ayrıca, önemli ölçüde savaş dönemindeki Direniş Hareketi ile ilişkilidir. Mauriac’ın ifadesiyle, “komünistleri tam manasıyla sadece dindar zihinler anlayabilir.” 1958’de bu tespitine şunu ekler: “Parti ile Kilise arasında gizli bir bağ vardır: öğretinin karşı çıkmasına rağmen her ikisi de açlık ve susuzlukta birleşmiştir.” Kiliseler fukaraya ve mazluma dinî veya kilisevî geleneklere başvurarak umut taşımak ve devrimci bir pratikle belirli bir proje teşkil etmek istemişlerdir. “Dinî etik politik çıkara ait bir sorumluluktur.” Ama Marksizm’in ekonomi analizini öne çıkarıp onun felsefeyi reddettiğini savlar. Oysa Katolik Kilisesi 1937 tarihinde Divini Redemptoris (İlahi Mesih) isimli bir genelge yayınlamış, komünist hareketi “tabiatı gereği şeytanî” ilân etmiş, kendi öğretisiyle uyumsuz olduğunu söylemiş, komünizmin dünya görüşünün ateizme ve özel olarak da Hristiyanlık eleştirisine hasredildiğini belirtmiştir.
FKP ile İlişkiler
1943-1956 arası dönemde FKP Direniş’teki katılımı üzerinden sorgulanamaz bir haleye sahiptir. Parti, kiliseler dâhil, savaş sonrası dönemde aydınların belirli bir referans noktası teşkil etme noktasında seferber etmeyi ve örgütlemeyi becerir. 1947-1955 arası dönemde yaşanan o ilerici yıllar Hristiyanların havariler dönemini işçi sınıfına yüzünü dönerek yenilemeyi arzulaması ve Marksizm’in anlam ve konumunu kendinde yansıtmayı düşünmesiyle sonuçlanır.
Politik katılım, işçi sınıfına mensup Hristiyanların ve komünist partinin tanımlanmasının bir sonucudur. Bu perspektif dâhilinde Hristiyan sol komünistlerle işbirliği kurma fikrini benimser.
Hristiyan hareketinin belirli bir kesimi komünistlerin yürüttüğü toplumsal mücadeleleri destekler. Ancak bu yoldaşlık FKP’ye bağlı örgütlerin güdümündedir. Soğuk Savaş süresince Hristiyan sol kendisini barış hareketi adı altında yürütülen mücadelenin içinde bulur. 1941’de insanî ekonomi ülküsüyle kurulmuş olan Ekonomi ve Hümanizm Derneği başkan yardımcısı P. Desroches 1950 Mayıs’ında bir bildiri kaleme alır: “Atom Bombasına Karşı Hristiyanlar” isimli bildiri Hristiyan dünyasından elli insan tarafından imzalanır. Bildiri esas olarak iki ay önce iki komünist önderliğinde yapılan Stockholm Çağrısı’nı yinelemektedir. Şubat 1952’de Paul Ricoeur, Almanya’nın yeniden silâhlandırılması ile ilgili Schuman Planı için bir alternatif önerir. Mayıs sonunda ise, Komünist Parti Genel Sekreteri Jacques Duclos’nun serbest bırakılmasını talep eden bir bildiriye imza atar ve Kore’de biyolojik saldırı emri vermekle suçlanan ABD’li General Ridgway’in Paris’e gelişine karşı gerçekleştirilen gösteriler ardından gözaltına alınır.
Daha geniş manada, hayır ve insanî yardım çalışmaları Katoliklere kıyasla Protestan camiada daha fazla yer bulur. Jacques Ellul ve Paul Ricoeur gibi Protestan düşünürler dünyadaki kiliselerin ahlâkî ve politik varlığını kavramsallaştırırlar. Ellul, marksizmin cazibesine karşı çıkarken, Ricoeur bu konuda pek bir şey söylemez. Ricoeur, Hristiyanların on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyıl başında toplumsal sorumluluklarından uzak duruşlarının komünistlere hiçbir eleştiri getirmeksizin bağlanmalarına yol açmaması gerektiği düşüncesindedir. “Belirli hedefler doğrultusunda komünistlerle kısmî bir işbirliği kurulabileceğine inanıyorum [...] ama ilerici Hristiyan dostlarıma mevcut kafa karışıklığı ile iş tutmaya hakkımız olmadığını söyleyip duruyorum.” Sosyal Hristiyanlık komünistlerle birlikte savaşa girebilir ama politik hedeflerin buradan tanımlanması kesinlikle mümkün değildir. Davaya iştirak eden Hristiyanlar esas olarak ahlâkî ve politik meselelerden ilham almaktadırlar.
Yenilenmiş bir Kilise anlayışı müminler arasında teşkil edilen komünyon fikrine vurgu yapar. İncil’in ortaya koyduğu değerler adaletin peşine düşme, bilincin teslimiyetinin öncelikli oluşu ve dünya meselelerine Hristiyanların müdahil oluşu üzerine kuruludur. Bu konum müminler arasında hüküm süren sağın apolitik doğası ile karşıtlık içerisindedir. Ancak, FKP’ye bağlanmanın gerekliliği noktasında Marksizmin benimsenmesi gerekli olduğu sonucuna çok Hristiyan ulaşır. Mayıs 1947’de Rennes Hukuk Fakültesi profesörü Henri Denis, “Katolikler Ne Yapmalı?” başlıklı makalesinde müminlerin devrimci örgütlere iştirakini savunur.
İlerici Hristiyanlar Birliği yayını olan ve yayın hayatına Kasım 1950’de başlayan iki haftalık gazete La Quinzaine komünistlerle yoldaş olunması gerektiğini savunur, Katoliklik karşıtlığı ile mücadele eder ve işçi-rahiplerle sembolize edilen yeni havarilere özgü misyoner hareketini destekler. Eğer La Quinzaine papalık tarafından 1955’te kınanır. Gazete, altı bin abonesiyle mütevazı bir nüfuza sahiptir. Özellikle papazlar ve Katolik hareketleri arasında önemli bir etkinliği mevcuttur. Kilise, partinin desteğinde yürütülen Marksizm çalışmalarına Katoliklerin katılmasına müdahale eder. 1949’da komünistlerle işbirliğine dair yasağı yeniden gündeme getirir. 1947’de Mounier’nin hatırlattığı biçimiyle, “Hristiyan aydınlar bu dönemde kendilerini rahatsız bir konumda bulurlar. Hristiyanlığa bağlı aydınlar Hristiyanlığın cefasını muhafaza etme ve gözetmeye zorlanırlar.”
Komünist Parti ise felsefeci Roger Garaudy üzerinden yüzünü Hristiyanlığa döner ve Perspektifler aracılığıyla Hristiyanlara uzatılan ele belirli bir mana katar. Varoluşçuluk, Katolik düşünce ve Marksizm üzerinden yapılan bu “teklif”, farklı ufuklara sahip eylemciler arasında belirli bir güvensizliğe yol açar.
Frédéric Gugelot
[Editörlüğünü Denis Pelletier ve Jean-Louis Schlegel’in yaptığı La Gauche du Christ. Les Chrétiens de Gauche de 1945 à Nos Jours (İsa’nın Solu: 1945’ten Bugüne Solcu Hristiyanlar) isimli kitabın yedinci bölümünden alıntı.]
Dipnotlar
[1] Hareketin genç Katolikler üzerindeki etkisi mesele hâline gelmiş ve hareket, 29 Aralık 1926’da Papa XI. Pius tarafından mahkûm edilmiştir.
[2] On dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkmış ve Hristiyan hümanizmi temelli bir öğretidir. “İnsan Tanrı’nın yansımasıdır, bu sebeple saygı görmeye hakkı vardır” temel düsturlarından biridir.

Huruc

Soma’da işçiler ölünce, “Acaba başka bir iş bulamazlar mıydı?” diye sormaya başladılar. Kafalarında yaşanan gerçek, hemen kendi birey ölçütlerine vuruldu. “İşçi-birey” vardı kafada, kendisi gibi “özgür, sorumlu, iradeli ve vakıf”tı, “neden bile bile ölüme gidiyorlar ki bu işçiler” diye düşünüldü. İşçi sınıfından, sınıflar mücadelesinden, kolektif kavgadan söz etmek, “gericilik”ti. Kişilerden bağımsız, maddî süreçleri tanımlamaksa, nafile. Kendi bireyliklerini o kadar önemsiyorlardı ki, kolektif mücadeleyi her daim düşman kabul ediyorlardı.
Çözülme, teslimiyet, korku, bireyler üzerinden gerçekleşiyordu. Soma’nın öfkesi ancak bu şekilde savuşturulabilirdi. Madende çalışmak, sonsuz özgür bireylerin sonsuz tercihlerinden biriydi sadece. O vakit, ölmek de onların iradesiydi. Bir taraf, özgür bireyler olarak son seçimde yaptıkları tercihlerden ötürü, kin kusuyordu madenciye, bir tarafsa, kendi zenginliğini ve gücünü bireysel manada Allah’ın bir lütfuymuş gibi yutturuyor, işçilerin katledilmesini unutturmaya çalışıyordu.
Sol örgütlerin eylemlerine dair yaptıkları kitle hesaplamalarında da aynı zihin işliyor. Sayma işlemi, “bir” olan bireyden, yani sayanın kendisinden başlıyor. Kendisini öyle çok görüyor ki, matematiksel olarak elli kişi varsa eylemde, gözüne bu kitle iki yüz görünüyor. Bireylere bakıldığından, oradaki kitle nicel açıdan bir yanılsamaya sebebiyet veriyor. Buradan, kitlesel bir eyleme, kendisi gibi bir ve birey olanlar çağrılıyor. Örgütlenen kişilerin tarihsel-toplumsal oluşları, birden fazla olan yanları, kıymetini yitiriyor. Tarihsel kişilikler, tarihsel-toplumsal ağırlıkları ve manaları üzerinden değil, bireyin ilahi temsili olarak alandaki yerini alıyorlar. Süreçte herkes kendi ikonasını yarıştırmakla yetiniyor.
Somalı madenciler birey zaviyesinden izlenir de Okmeydanı’nda direnen kitle izlenmez mi? Onlar da birey ölçütüne vuruluyor, dışlanıyor ve değersizleştiriliyor hemen. Soma’daki öfke, en azından, ülkedeki tüm madencileri kuşatmıyor; özel bireylerin özel gösterilerine ve vicdan arındırma teşebbüslerine kurban ediliyor. Okmeydanı da yerinden çekilmiş, ateş ve barut kokulu fotoğraflara kapatılıyor. Soma ve Okmeydanı ne kadar birey ölçüsüne vuruluyorsa, mahalle milisleri de benzer bir birey ölçütüne vuruluyor. Sadece özel şahısların güç gösterisi, sol örgütlerin sokak aralarındaki rekabetine eşlik ediyor. İnternet âleminde deniliyor ki, “X örgütü Okmeydanı’nda çarpışıyor”, altına iliştirilmiş videoda ise sadece kendi örgütüne ait tarihsel kişiliklerin haykırılmasından başka bir şeyin yapılmadığı görülüyor. Gerçekte fiilî olarak yaşanan çatışmanın dışında, kendi özel gündemini takip etmek için, pankartlar ve silâhlar yükseltiliyor göğe. Savaşın düşman arazisine, düşmanın savaş arazisine çekilmesi gibi asgari askerî taktiklere bakılmıyor. Düşman, sol içi tartışmanın ve rekabetin bir alt unsuru işlevi görüyor. Mevziler ilerletilmiyor, kitle silâh olmuyor; silâh kitleselleşmiyor. Okmeydanı, Nurtepe, Gazi, 1 Mayıs ve diğer mahallelere ulaşmıyor. Devrimci milislerin giriş-çıkışları tuttuğu, devlet güçlerine diz çöktürdüğü bir hedef gözetilmiyor. Rakip örgütler, bu milisleri “müsamere, çocuk piyesi” olarak görüyor, küçümsüyorlar. Öte yandan kitleye ise, “bu işin sahibi geldi, şöyle kenara çekil, bizi izle” denilmiş oluyor.
Esasında doksanlardan beri kısır bir tartışma sürüyor. Örgüt kurmak veya yaşatmak, bu tartışma toplantısında sandalye kapmak demek oluyor. “Parti” ve “silâh” sözcükleri, kimi momentlerde kimilerine ayrıcalık ve güç tevdi ediyor. Ama sonuç gene hüsran… Parti ve silâh sözcükleri, anlamsız bir tartışmanın ve çekişmenin kurbanı oluyorlar. Her birinin kendi özel şampiyonları, savunucuları var ve sahada didişip duruyorlar. Dolayısıyla düşman, mücadelenin içine sızacak hamleleri yapabiliyor. Silâhı ve çatışmayı, genel tecridin ve parçalanmanın gerçekleştirilmesi için kullanabiliyor. Özel bireylerin özel hamlelerine kilitlenmiş bir hareket, zaman içerisinde, mücadelenin emrini dinlemez, ciddiye almaz bir yere çekiyor kendisini. Özel bireyler, özel gündemleriyle sadece özel oluşlarını muhafaza etmeyi düşünebiliyorlar. Nesnel, kolektif olanın bir hükmü kalmıyor. “Her şeyi ben başlatır, ben bitiririm” zihniyeti, pratiğin maddîliğine tosluyor. Dost-düşmanın gördüğü, etinde-ruhunda hissettiği kolektif bir irade hâline gelemiyor. Hâsılı, süren tartışmada, bir taraf, işin başındaki yegâne mutlak akıl, bir taraf da yegâne mutlak irade olduğunu söyleyip duruyor. İrade ve akıl, kolektif bedende buluşmuyor.
Devlet kadroları, devrimcilerle mücadele yöntemlerini geliştirip kuşaktan kuşağa aktarabiliyorlar. Kendi kitlelerini günbegün teşkil ediyorlar. AKP, bu gayretin ürünü ve ihtiyacı. Ama AKP’nin veya diğer geçmiş hükümetlerin ne’liği değil, kim’liğine odaklanan devrimci hareket, her beş-on yılda bir sıfırdan başlamaya mecbur kalıyor. Legalite kitle; illegalite kadro demek… Ağırlığın nereye verileceğine ilişkin binlerce sayfalık tartışmalar yapılıyor. Doksanlarda dar, entelektüel bir çevre illegal örgüt kuruyor ama ısrarla legaldeki muadiliyle tartışıyor: bu tartışma, legalizasyonun işareti aslında. Düz ve gergin bir çarşafın üzerine konulmuş demir bilyeler gibi, bu legal yapılar, nüfus ve nüfuzlarıyla çekim merkezi oluyorlar. Teorik tartışmalar, onlara göre ve onlara dair bir seyir içerisinde gerçekleşiyor. Koca bir örgüt, partileşme ve legalleşme tartışmalarıyla bölünüyor. Bir yıl içinde illegalitesi tasfiye noktasına geliyor. Sonra kavramlar yarıştırılıyor: “halk”, “işçi” ve “ezilen” diyenler, ayrı kulvarlara yerleşiyorlar. Her birinin kendi legal çekim merkezleri mevcut. Piyasadaki onca “anarşist” Lenin ve Mao karikatürleri, bu legal çekim merkezlerine göre düşünüp hareket ediyorlar. Birey denilen merkez bir boş gösteren, hiçlik; anarşizm popülerse, onun lafları, göstergeleri; legalizm yaygınsa onun lafları, göstergeleri derhal temellük ediliyor.
Bu ülkede bugün, “senin şu ‘polis, simit sat onurlu yaşa’ sloganın popüler oldu diye niye böbürleniyorsun?” diyenler var. Başka bir yapının kan ve terle öre öre ve vura vura bugüne getirdiği birikimi sırf lafzı temellük ederek, ele geçirebileceğini zannedenler var. Yani hesap şu: illegal mücadelenin legal alana da taşan kısımlarını lafız düzeyinde mülk edinmek ve legal alana yedirmek. Bu, dolaylı olarak, legalin illegale karşı direnci, savunması. Legal-illegal arasındaki ayrımsa düşmanın sınır çizgilerine göre yapılıyor. Bu alanda ilgili lafız temellük edilse bile, eylem olmayınca gevezeliğe dönüşüyor. Bireyle düşünen, polisi de tercihleri olan birey olarak anlıyor. Birey-merkezlilik, hemen insan-merkezliliğe dönüşüyor ve o üniformanın altında kendinden menkul, mutlak bir “insan” olduğu varsayılıyor. “Copunu, kaskını çıkart” diye başlayan tezahürat için de aynı şey geçerli. Üniformanın altında insan aramak, yanılsamalara neden oluyor. Legalite ve meşruiyet, hep, düşmanın “insan” ve “birey”i üzerinden hesaba katılıyor ya da katılmıyor.
Doksanlardan beri sol örgütler arasındaki zımni, adı konmamış tartışma platformunun Haziran Kıyamı ile batıl ve hükümsüz olması gerekiyor. Ama özneler, öznelik sertifikalarını aldıkları bu platformu asla terk edemiyorlar. Mücadelenin yenildiği ve geri çekildiği parklar nihai kurtuluş/cennet olarak tasvir ediliyor. Geri çekilmenin kendisine bin bir güzelleme yapılıyor. Bu esnada, lafla peynir gemisini yürüteceğini, “beden, özne” gibi batılı gevezelikleri ısıtıp satınca yol alacaklarını zannedenler çıkıyor sahneye. Geri çekilme, bunlar şahsında, hurucu katlediyor. Bireyi ezdiği düşünülen askerî kavramlar, “kimsenin askeri olmayacağız” diyenler eliyle çöpe atılıyor. Bu mesaj, içe dönük aslında: “Asker ya da askerleşmek isteyen varsa aramızda, defolup gitsin” deniliyor. Parklar, yaraların sarıldığı, daha geniş ve kitlesel bir kalkışmanın örgütleneceği kolektif mevziler değil, bireylerin fikir ve kitap yarıştırdıkları yerler hâline geliyor. Ama devlet boş durmuyor; parkları kuşatıyor, kendiliğinden kalkışmanın ortaya çıkardığı açıkları kapatmanın yollarını buluyor. Park romantizmi, durmanın ölmek olduğunu fısıldıyor.
Sonra birileri çıkıp Avrupa’dan nostaljik bir ithalata girişiyor ve diyor ki, “DHKP-C aslında RAF’a benziyor.” Son süreçte Cephe’nin elde ettiği popülerliği bu sayede istismar edebileceğini zannediyor. RAF, Sovyetler’in istihbarat birimleri üzerinden, Soğuk Savaş hamlelerine karşı bir hamlesi. Sovyetler dağılınca da tasfiye olmuş bir hareket. Cephe ise her zaman kitle çalışmasını gözetmiş, Sovyetler’in dağılması sürecinde savrulmamış bir örgüt. Günahı-sevabıyla, küçük burjuvanın “proleterleştirilmesi” için çabalamış, kendisini “devrimci bir halk hareketi” olarak kurmaya gayret etmiş bir yapı. RAF’la yapılan kıyas, kasıtlı. Onu küçük görmek ve RAF üzerinden, “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” hesabıyla, Cephe’ye akıl vermek, amaç bu. Özetle deniliyor ki, “silâh iyi de kitleselleşmeye mani oluyorsun, senin elindeki silâh sakıncalı.” Onca RAF güzellemesi, demek ki bunun içinmiş: “Ey Cephe, silâhın kitleselleşmeye engel. Biz al diyene dek bırak onu.” Teorik evrenleri, batılı kimi düşünürlere koşmaları, hep bu “Cephe” denilen gulyabaniyi bu topraklardan kovmak için.
Bu dönemde bir de legal-reformist kanaldan yeni başlangıçlar yapanlar var. Bunlar da, bu RAF’çılar gibi, “iyi hoş da siyaset yok.” deyip duruyorlar, siyaset kuşanmaktan dem vuruyorlar. Siyaset, afili cümlelere, allı pullu taleplere indirgeniyor öte yandan. E tabii, bu cümlelerin ve taleplerin üretimi için belirli, yetkin bir akla ihtiyaç var. Dolayısıyla yeni başlangıçlar yapanlar, belirli bir imayla, “o akıl bizde, arkamıza dizilin” demiş oluyorlar. Tıpkı RAF’çılar gibi, mücadeleyi, bir tür yuppie’liğin orta sınıf pratiğine kul etmek istiyorlar. Sırf başarı ve nicel hesaplar peşinde olduklarından, verilen mücadeleyi eksik ve yanlış buluyorlar.
“Okmeydanı’ndaki silâh bozucu, bunların içinde MİT var, o örgütleri batılı ülkeler yönetiyor” türünden cümleler duyuluyor bugünlerde. Haziran Kıyamı’nın kendi bireyliklerine yakışır bir eyleyiş, bir performans olmasını istiyorlar. “Sosyalizm de faşizm de bireyi eziyor” teraneleri, “devletle devrimcinin elindeki silâh aynı” cümlesine dönüşüyor. Öte yandan “silâh” güzellemesi yapan da aynı liberalizmin kurbanı, devrimcinin devletle eşit bir dövüşte bir taraf olmasına bakıyor. Silâhtaki tarihsel-toplumsal fazla, “devlet-birey” kurgusu üzerinden siliniyor. Arzu edilen, bugün elindeki silâhla önde görünen örgütlerin boşa düşürülmesi ve kendi bireysel aklının galebe çalması.
Demek ki RAF gibi uluslararası devrimci şiddet öznelerine yönelik atıflarda bu türden bir hinlik gizli. Onlar da “akıl bizde. Sadece sokakta dövüşecek aparatçiklere ihtiyacımız var” demiş oluyorlar. Janjanlı cümlelerin arkasındaki niyet bu. Ve gene, kendilerine layık bireylere sesleniyorlar, gene onları çağırıyorlar. Bunların Gezi coşkusuyla, “Ey Kürt hareketi, gölge yapma, başka ihsan istemem” deyip durmalarının nedeni burada. Kürt legal, reformist, sağ bir siyaset icra ediyor, onlara göre. Özünde, legalizm ve reformizmle ilgili tartışma, o alana doğru esnemekle bağlantılı. Pazar kavgası veriliyor sadece. Kürt’e kızılmasının, onun kenara itilmesinin nedeni, yeni siyaset alanının baronu olma istemi. Birey, ideolojik olarak, Kürt ve Cephe gibi tüm kolektiviteleri tasfiye etmeye yeminli ve sol hâlâ o “birey” ve o “insan”la düşünüyor.
Mecazen, Haziran Kıyamı’nın gene Gezi Parkı’na kapatılmak istendiği bir momentte, bir Cepheli ile şöylesi bir diyalog yaşanıyor: Gazi Mahallesi'nde yaşayan birine, “Silâhlanmaya karşı sivil itaatsizlik önerenler var. Bu konuda ne düşünüyorsun?" Cevap: “Sivil itaatsizlik mi? Faşizmin bu koşullarında mı? Polisin sokak ortasında insanları öldürdüğü ortamda mı? Gezi'de de ‘duran adam’ olmuşlardı. Durursan ölürsün.”
Bu gencin kişisel varlığını faşizme karşı mücadele içinde erittiği açık. Anlaşılmayan bu. Ona, “ama baksana hayata, başka seçenekler, tercihler de var.” demek, boşa kürek ve özünde tasfiyeci bir işlem. Bunu diyenler, Tayyip’in “büyüyen Türkiye” masalına sessizce inanıyorlar aslında ve o devrimciyi atık, kişiliksiz, beceriksiz, işe yaramaz görüyorlar. İlerlemecilik ve aydınlanmacılık buradan dil buluyor. Tayyip’te karşılık bulan, efendilerin mevzilerindeki ilerleme, solun diline tercüme ediliyor, zihinlere yerleşiyor böylelikle.
Nesnel ve kolektif planda, Haziran Kıyamı ile bir huruc gerçekleşmiştir. Bu huruc kendi mecrasında ilerlemektedir. Sol örgütlerin bir türlü bitiremedikleri tartışma süreci bu momentte anlamsızlaşmıştır. Onun mevzilerindeki ilerlemenin fikrî, teorik ve pratik karşılıkları örgütler nezdinde cılızdır. Bugün, “devlete karşı demokrasi ve/ya birey” yanılsamasından uzakta, sömürülenlerin ve mazlumların kavgasına iştirak etmek zaruridir. Mevzilerin ilerleyişi bunu emretmektedir.
Eren Balkır
24 Mayıs 2014

Zapatistalar ve Filistin

Bir grup Filistinli eylemci, yazar ve eğitimci, güney Meksika, Chiapas’taki Zapatista topluluğuna yönelik geçen hafta gerçekleştirilen ve ölümle sonuçlanan saldırıyı kınayan bir bildiri yayınladı.
Bildiride dile getirildiği biçimiyle, La Realidad Köyü’ne yapılan paramiliter saldırıda bir öğretmen hayatını kaybetti, bir özerk okul ve klinik imha edildi ve on beş Zapatista eylemcisi yaralandı.
Electronic Intifada’ya gönderilen bildiri, Filistin ve Meksika’daki yerli halkların mücadeleleri arasındaki açık paralelliğe işaret edildi: “Bizim anlayışımıza göre, Chiapas’taki kız ve erkek kardeşlerimiz Nekbe’ye karşı mücadele etmekle sadece kendileri değil, tüm insanlık için dövüşüyorlar.”
Nekbe, Filistinlilerin 1948’de yaşadıkları ve Siyonist milislerin 750.000 Filistinliyi vatan toprağından sürdüğü felâketi ifade ediyor.
Chiapas eyaleti ise 1994’te Meksika devletine karşı ayaklandığı günden beri, küresel düzeyde önemli bir halk desteğine mazhar olan Maya yerlilerinin kurtuluş hareketi, Zapatistaların (Ejército Zapatista de Liberación Nacional) vatanı.
Hareket, doksanların sonunda ortaya çıkan küresel anti-kapitalist hareket dâhilinde, ağzında tüm dünya genelinde ünlü olan piposu ile, sözcü Altkomutan Marcos’un maskeli görüntüsüyle, simgesel bir değer hâline geldi.
Geçen yıl Electronic Intifada’ya Jimmy Johnson ve Linda Quiquivix’in bildirdiği biçimiyle, Meksika devleti ve İsrail, polis, hapishaneler ve teknoloji düzeyinde güvenlik koordinasyonu konusunda birlikte çalıştı. Ayrıca Meksika, İsrail menşeli silâhlar satın aldı.
Meksika ordusu ve polis güçlerine eğitim vermek amacıyla, 1994’teki Zapatista ayaklanmasına yanıt olarak, Chiapas’a İsrailli personel gönderildi.
Nekbe
Bildiri, yaşanan saldırıyı, “neoliberalizmin hizmetindeki Meksika devletinin gerçekleştirdiği nihai bir plan” olarak niteliyor. Meksika devletinin, ülkedeki yerli halkın topraklarından kovulması ve Meksika’nın soyulması işine devam ettiğini” söylüyor.
Bildiri, Avrupalı Siyonistlerin Filistin’i sömürgeleştirmesi ile Amerika’nın Avrupalılarca sömürgeleştirilmesi arasında paralellik kuruyor: “12 Ekim 1492’de kurulmaya başlanan dünya 15 Mayıs 1948’i kuran temel unsurdur ve bu tarih, tüm insanlığın maruz kaldığı felâketin yaşandığı tarihtir.”
Zapatistalar, “neoliberalizmin bu yeni yüzüne dönük şerefli bir tehdittir” ve bu yüzden “mücadele dâhilindeki tüm şerefli Filistinli örgütlere, topluluklara, kolektiflere ve şahıslara, Zapatistalara yapılan bu türden saldırıların hepimize yapılmış olması sebebiyle, kınanması yönünde çağrıda bulunuyoruz.”
Bildiri, 1.400 Filistinlinin katledilmesiyle sonuçlanmış, Gazze Şeridi’ndeki Dökme Kurşun Operasyonu esnasında Altkomutan Marcos’un 2009’da yayınladığı bildirideki dayanışma ifadeleri ile sona eriyor.
Bildiri
“Chiapas’ta Nekbe: Ölümün Kara Odasındaki Çok Uzaktan Gelen Kelimeler”
Buradan çok uzak olmayan, bizim yanıbaşımızdaki Ortadoğu’da, Filistin’deki Gazze şehrinde İsrail devletinin eğitimli ve silâhlı askerî birlikleri ölüm ve yıkım yürüyüşüne devam ediyor.
–İsyan Altkomutanı Marcos Chiapas, Meksika
15 Mayıs 2014
Yoldaş Galeano’nun ailesine,
Tüm yaralılara,
La Realidad’daki Hükümet Meclisi’ne
Hükümetteki konseylere,
Altıncı’ya,
Filistin ve diasporadaki Filistinlilere.
Son birkaç gündür Meksika Chiapas’tan gelen haberleri işitiyoruz, kalbimiz kederleniyor. Bu haberlere göre, La Realidad topluluğu üyesi Zapatist kız ve erkek kardeşlerimize 2 Mayıs’ta paramiliter bir saldırı gerçekleşti. Saldırı sonrasında bir özerk okul ve klinik imha edildi, on beş Zapatist yoldaş yaralandı, Zapatistaların Küçük Okulu’ndaki Galeano isimli bir öğretmen katledildi.
Anladığımız kadarıyla, iki silâhlı grup arasında yaşanan bir çatışma değil bu, silâhsız Zapatist sivillere karşı gerçekleştirilen silâhlı paramiliterlerin bir saldırısı. Bu saldırı, neoliberalizmin hizmetindeki Meksika devletinin gerçekleştirdiği bir nihai plan dâhilinde gerçekleşti. Meksika devleti, ülkedeki yerli halkın topraklarından kovulması ve Meksika’nın soyulması işine devam ediyor. Zapatistalar, neoliberalizmin bu yeni yüzüne dönük şerefli bir tehdittir ve her şeyi yukarıdan yönetenler bu gerçeği çok iyi biliyorlar.
Uygulanan taktik, son yirmi yıldır Meksika devletinin gözde taktiklerinden biri: devlet, Chiapas’taki diğer yerli topluluklarından gelen paramiliter grupları silahlandırıyor, parasal açıdan besliyor ve organize ediyor, ardından da yaşanan saldırının toplum içindeki iç çelişkilerin bir sonucu olduğu yalanını uyduruyor. Ana akım medyanın da manipülasyonlar konusunda pek fazla gayret göstermesine gerek kalmıyor. Bu yaşanan vak’ada, bizim Zapatist kız ve erkek kardeşlerimizin üzerine devletin saldığı paramiliter grup CIOAC-Histórica ismini taşıyor, ülkenin yağmalanması ve yıkımı konusunda elinden geleni yapan iki politik yapının, Yeşil Ekolojik Parti (PVE) ve Ulusal Eylem Partisi’nden (PAN) yardım alıyor.
Chiapas’tan gelen bu haberleri dinlediğimizde anlıyoruz ki isimler değişiyor ama ölüm ve yıkım aynı kalıyor.
“Dünyayı çaprazlama kesen yeraltı nehirleri coğrafyayı değiştirebilir ve hep aynı şarkıyı söyler.”
Neoliberalizm, Sömürgecilik, İşgal…
Yoldaş Galeano’yu tanıma şerefine nail olamadık ama kanaatimize göre, belki de onu tanımamıza gerek de yok. İşittiğimiz kadarıyla, o bizim için yaşamış, bizim için dövüşürken düşmüş toprağa. Daha başka ne bilmemiz gerekiyor ki? Galeano kardeşimiz, babamız, dostumuz… Galeano öğretmenimiz.
Galeano'nun bugün bize öğrettiği, Zapatist erkeklerin, kadınların, gençlerin ve yetişkinlerin günbegün öğrettiği şey: “12 Ekim 1492’de kurulmaya başlanan dünya, 15 Mayıs 1948’i kuran temel unsurdur ve bu tarih, tüm insanlığın maruz kaldığı felâketin yaşandığı tarihtir. Bu, onun maksatları uyarınca yaşamayı reddeden bizleri imha etmesi gereken bir dünya ve bu kavgayı kazanmanın yegâne yolunu ise Zapatistalar gösteriyor, yeni bir dünyayı hep birlikte kurarak. Onların ifadesiyle, yeni dünya, “birçok dünyanın uyum içinde yaşadığı bir dünya”.
Bugün, 15 Mayıs’ta, Nekbe’nin 66. yıldönümünde, anlıyoruz ki Chiapas’taki kız ve erkek kardeşlerimiz sadece bizim değil, tüm insanlık için bir başka Nekbe’ye karşı mücadele ediyorlar. Tam da bu sebeple, bizler de 500 yıldır dünyanın tecrübe etmeyi sürdürdüğü, Filistin’de bize karşı işlenen suça karşı şerefle ortaya konulan öfkenin safında yer alıyoruz.
Bizler, La Realidad’daki saldırıyı, Galeano’nun katlini, Chiapas’taki Zapatist kız ve erkek kardeşlerimize karşı yapılan tüm saldırıları güçlü bir biçimde kınamak için seslerimizi birleştiriyoruz. Ve mücadele dâhilindeki tüm şerefli Filistinli örgütlere, topluluklara, kolektiflere ve şahıslara, Zapatistalara yapılan bu türden saldırıların hepimize yapılmış olması sebebiyle, kınanması yönünde çağrıda bulunuyoruz. Galeano’nun bedenini geri getiremeyeceğimizi, yaralıların yaralarını iyileştiremeyeceğimizi biliyoruz ama İsyan Altkomutanı Marcos’un bir zamanlar bize söylediği sözün hakiki olduğunu da biliyoruz:
“Çok uzaklardan gelen kelimeler bir bombayı durduramaz ama gene de ölümün kara odasında bir çatlak açar ve küçük bir ışık demeti süzülür içeri.”
Filistin’den ve diasporadan:
Kolektifler
Filistin Küçük Okulu “Zapatistalara göre Özgürlük” birinci sınıf mezunları,
Filistin Gençlik Hareketi – ABD Şubesi
Şahıslar
Emel Eqeiq
Şadi Rohana
Ahmed Nimer
Selma EbuAyyaş
Hazım Namla
Hazım Camcum
Ahmed Lahham
Faris Giacaman-Taraki
Yara Kayyali Abbas
Nada Elia
Remi Kanazi
Murad Odeh
Boikutt
Randa Vehbi
Wassim
Thayer Hastings
Ishak Barbari
Mezna Qato
Nataşa Aruri
Dena Qaddumi
Budour Hassan
Şirin Ekrem-Boşar
Linah Saafin
Vivien Sansour
Nura Halili
Deema Saafin
Ömer Caberi Salamanca
Annemarie Jacir
Will Youmans
Raya Ziada
Alaa Hijaz
Lucy Garbett
Hala Turjman

Kara Öfke

Bir süre, bir maden ocağı şantiyesinde çalıştığım günler… İşe başlamazdan bir yıl önce ocakta bir “kaza” meydana gelmiş, sekiz işçi hayatını kaybetmiş. Öğle yemeği sonrası işçi arkadaşlarla lokalde çay içiyoruz. O acının hatırası hâlâ taze. Elazığlı Mehmet Usta hüzünle anlatıyor yaşadıklarını: “İş makinesi devrilmiş, toprak kaymış, arkadaşlar altında kalmışlar. Hep birlikte koştuk. Olayın şokuyla, kimseden çıt çıkmıyor. Ta ki toprağı kazıp bir arkadaşımızı çıkarana dek. Toprağın altından, elinde, arasında helva, bir parça ekmekle, çıkıyor arkadaşımız. O an bir arkadaş, ‘işte, hepsi bu bir parça ekmek için’ diyor, hepimiz yığılıyoruz olduğumuz yere. Ağlıyoruz.”
Ekmekte ortaklaşmamış, emekte yoldaş olmamış olan, anlamıyor, Soma’daki yaralı işçinin sedyeyi kirletmemek için çizmesini çıkartmak isteyişini. Hissetmiyor, “beni bırakın, Mahmut’u alın, onun karısı hamile” deyişini. Eksik ve ezik buluyor onu. Sedyenin kirlenmemesini isteyen işçi, başka insanları, işçi arkadaşlarını düşünüyor. Doğacak bebeğe bakıyor, cana ortak oluyor, ortaklığı canlandırıyor. Umut, umudumuz, buradadır.
Soma’da ekmek davası… İşçiler, bireysel sorumlulukları ve tercihleriyle bir kader mahkûmu olarak takdim ediliyorlar. Kapatılmış ocaklardan, tükenmiş tarlalardan akın akın Soma’ya gelmiş yüzlerce insan. Tayyip Erdoğan şahsında devletin eliyle sermayeye peşkeş çekilmiş bir hayat. İşçi istatistik, hayat rakamlardan ibaret. Bu koşullarda işçinin üzerine yıkılıyor günah. “Bireysel sorumluluk ve tercihler” günahı işçinin üzerine yıkmak için dillendiriliyor. Sonra, bu hamleyle bağlantılı olarak, “tabiat” diyor bir sendikacı, başbakanı ise “kader”, profesör mühendisi ise “tatlı ölüm"… Hepsi de sorumluluktan kaçmak için taklalar atıyor. Sonra bir yumruk “İsrail dölü!” diye sıkılıyor, iniyor işçinin kafasına. Yumruğun sahibi, Gezi Parkı’nda laptoplu gençler zannediyor Türkiye işçi sınıfını, fena yanılıyor.
AKP medyası daha hâlâ “İsrail” diyor, uzun adamdan bahsediyor. CHP’nin yüzlerce köylüyü toplama kamplarına zorla doldurduğu, köle olarak çalıştırdığı Zonguldak’ı her ocağa model olarak sunuyor. CHP bir kahramanlık hikâyesi olarak “Uzun Mehmet”i üretiyor, heykeller dikiyor, cumhuriyet ideolojisinin temsili ve timsali kılıyor onu. Aynı düzen, bugün uzun adam heykeli inşa ediyor. Uzun Mehmet yalan, uydurma, göz boyama… Uzun adam gibi…
AKP medyası, her fırsatta mazlumdan, yoksuldan yana olduğunu söylüyor ama bir yandan da “helâl kazanç olan sermayeyi destekliyoruz, bu bizim temel ilkemiz” diyor. İşte tam da bu yüzden sevmiyorlar Marksizmi. “Sermaye asla helâl kazanç değildir” diyen bir teori, yalanın karşısına hakikati çıkartıyor. O yüzden sevilmiyor. “Sermayenin her yanından kan akar” diyen Marx, bu yüzden kâfirliğin sembolü olarak takdim ediliyor. Okumasa da bilmese de, Somalı işçi, yerin yedi kat dibinde, kazmasıyla yazıyor Das Kapital’i.
AKP bugün Soma üzerinden klasik tarzını yineliyor. Bir yandan kendisini defterden silen emperyalist efendilerine işmar ediyor, bir yandan da kendisini o efendiler için “değerli” kılan halk kütlesinin içine korku yayıyor. Efendilerine de halka da, “bensiz olmaz” mesajını veriyor. O halk bu zillete mahkûm değil; Kur’an bunu söylüyor. Kur’an da bugün kazmayla, çekiçle, yazılmayı bekliyor, belki de yazılıyor, işitecek kalb ve aklı çağırıyor.
“Helâl kazanç” tefsirleri, Müslümanların İslam’ın ancak zenginler ve zenginlik sayesinde ayakta kalabileceğine inandırılması için gerekli. “Din elden gidiyor” yaygarası tam da bu yüzden kopartılıyor. Dinin sahibi önceden devlet iken, şimdi kapitalizm oluveriyor. Ama Somalı işçiler anımsatıyor, dinin sahibini.
“Din elden gidiyor” yaygarası, “mülkümüz elden gidiyor” korkusu esasında. Din derken onlar, mülkten ve iktidardan bahsediyorlar. Mülkü ve iktidarı put eyleyenler, ortaklaşmaya dönük çağrıları küçümsüyorlar. Üretkenlik ve kâr, efendilerin nizamına bağlanmayı ifade ediyor. Uşaklık burada başlıyor.
Devlet güçlü görüneyim diye, para babalarına uşak oluyor. Halka ve millete sırtını dönüyor. Dini o para babalarının hizmetine sokuyor. Demek ki kıyam-et dini kurtarmanın yegâne yolu.
Soma maden şirketinin sahibi, aynı zamanda İTÜ bilim kurulu üyesiymiş. Bilirkişi de muhtemelen oradan gelecek. Bir iki mühendis ve genel anlamda işçiler mesul ilân edilecekler. Kâr hırsı, madenleri sermayeye peşkeş çekenler Ak’lanacak.
Ölen işçilerden birinin yakını kadın, “Vura vura bizi büktüler, eğildikçe eğildik” diyor. Ak’layanlara karşı kara gücün işaret fişeğini çakıyor. Milletin kara çığlığı, öfkesini biliyor, bileyliyor.
Eren Balkır
16 Mayıs 2014

Kader Değil Cinayet

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencileri olarak Soma’da gerçekleşen ve hepimizin yüreğini yakan acı olayı bütün ülkeyle paylaşıyoruz. Öncelikle olayda hayatını kaybeden işçilerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır ve yaralı olanlara acil şifalar diliyoruz. Sanayileşmenin zirveye ulaştığı günümüzde sistemin çarkını alın teriyle döndüren, verdiği emeğin karşılığını ömrüyle ve bazen de canıyla ödeyen işçi kardeşlerimizin başına gelen bu olay ‘kader’ kavramının altına sığınılarak açıklanamaz.
2012 yılında yalnızca maden sektöründe 81, 2013 yılında toplamda 1235 emekçinin bu ve bu gibi olaylarda hayatını kaybetmesi üzerine yetkililer ihmal ve sorumluların tespiti yerine, olayı asıl sebebinden saptırarak kadere ve dolayısıyla ilahi takdire bağlıyor. Bu biz ilahiyatçılar için kabul edilemez. İslam tarihinde Emevi doktriniyle bugüne kadar ulaşan bu kader anlayışı maalesef ki yaşadığımız olaylardan ders çıkarmamıza ve tedbirler almamıza engel oluyor. Zira başımıza gelen her felaketin faturası Allah’a kesilerek büyük bir yanlışın içine düşülüyor.
Bu faciada adı geçen şirketin gerekli tedbirleri almaması, iş güvenliğini sağlayamaması,  ucuz malzeme kullanması bu felakete davetiye çıkarmıştır. Bundan dolayı bizler ilahiyat fakültesi öğrencileri olarak kulun tedbirini önceleyerek, bu işin ilahi takdir olmadığını, bu kadar eve ateşi ‘kaderin’ değil kapitalist sistemi kendi eliyle döndüren ihmalkâr sermaye babalarının düşürdüğüne dikkat çekmek istiyoruz. Ve hiçbir siyasi ideolojik mesaj barındırmadan sesimizi yükseltiyoruz.
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi olarak bugün yapılacak bütün programlarını iptal ederek bu olaya sessiz kalmadığımızı göstermiş oluyoruz.
“Tedbirde hata eden takdiri bühtan eder” demiş büyükler. Ve aynı zamanda Mehmet Akif’in sözleriyle bitirelim:
‘Kadermiş’ öyle mi? Haşa, bu söz değil doğru;
Belanı istedin Allah da verdi… Doğrusu bu.
Rabbimiz şu an ellerimizi açtık ve senin rahmet kapına yöneldik. Dualarımızı kabul eyle.
Evlerine ekmek götürmek için yola çıkmış olan kardeşlerimizin başlarına gelen musibeti en kısa zamanda def eyle ya Rahim.
Ülkemizin ve halkımızı bir daha böyle bir musibetle imtihan etme yarabbi.
Acılı ailelere sen sabırlar ihsan eyle, ölenlerimize rahmet eyle ya Rahim.
ANKARA İLAHİYAT FAKÜLTESİ ÖĞRENCİLERİ

Haziran'a Örgütlenmek

Bir zamanlar eski İzmir belediye başkanı, “emek en yüce değerdir, ama burada emekten kasıt, üretken emektir, bu işçiler üretmiyor” deyip, yüzlerce işçiyi işten atmıştı. Bugün aynı liberal kafa, tanrıyı ve devleti eşleştirip, ikisini “üretken olmamak” üzerinden karşıya atıyor. “Ne tanrı ne devlet” diyen, anarşizm görünümlü bu tip bir liberalizm, solun durgunluk döneminde biriken çamurudur.
Zira liberalizm, burjuva ilerlemeciliği ile düşünmekte, devleti ve tanrıyı burjuvazinin ilerleyişine mani olduğu için hedefe koymaktadır. Komünistlerin bu ilerlemecilikle bir işi olamaz, olmamalıdır. Onlar için devrimcilik bir fotoğraf karesi, esrime, orgazm meselesi, mastürbasyon âleti, poz ya da “cehalete özgü saadet” değil, dile, kitaba, eyleme yedirilmiş bir oluştur.
Kendisini devlete ve tanrıya göre kuranların, bizatihi, egemenlerin devletine ve tanrısına hizmet ettiği açıktır. Mazlumların iktidarı ve imanı bu liberalizme elbette ki düşmandır. Ve esasında, devlet ve tanrı düşmanlığı, mazlumların iktidarına ve imanına dönük, burjuvazinin ifa ettiği bir düşmanlıktır. Demokrasicilik ve laiklik, burjuvanın silâhlarıdır. Hayat, kişilerin iyi niyetlerinden bağımsızdır. Devlete ve tanrıya düşmanlık, pazarın genişlemesi, malların devinimi, paranın canlılığı meselesidir. Zira burada düşman olunan devlet ve tanrı, ona düşman olan kadar bireydir, bireyseldir. Bireye seslenmek için devlet ve tanrının bireyselleştirilmesi zaruridir.
Aynı liberalizm ve ilerlemecilik, Gezi sürecini anlama pratiğinde de karşımıza çıkmaktadır. Son dönemde belirli bir gelir elde eden orta sınıflar, hükümete “sen bize lâyık değilsin” diyerek isyan etmişlerdir. Devrim tahayyülünü bu isyanın sınırlarına çeken sol da, orta sınıflardaki bu liberalizme ve ilerlemeciliğe örgütlenmiştir. Buna göre, üretkenlik ve ilerleme noktasında, orta sınıf solcular, kendi kitlelerini Kürd ve Müslüman düşmanlığına ikna etmeye çalışmaktadırlar. Dolayısıyla, Gezi’nin, sadece kendisinde varolan “bütünsellik” imkânına işaret ettiğini düşünmekte, buradan, Müslüman’ın ve Kürd’ün politikasına küfredeceği bir zemine nihayet sahip olduğu yanılsamasına kapılmaktadır. “Bütünsellik” iddiası, kaotik, parçalı yapının egemenler adına düzlenmesiyle ilgilidir oysa. Aynı zamanda geçmiş devrimlerin belirli momentlerini taklit etmenin “başarı”yı getireceğini düşünen bir yuppie anlayışıdır bu. Mesele, parçayı yakalamak ve parçalamaktır, bütün masalları anlatmak, "her şeye hâkimim" pozları kesmek değil.
Nedense söz konusu solculuk tarzı, “bana saldırarak kendini sınırlama!” diye akıl vermekte, kendi kafasındaki devlete, sınırsız, saldırmayı öğütlemektedir. Çünkü kitlesel mücadele, bu solculuk tarzı nezdinde, devletin sınırlarına tabi kılınmaya çalışılmaktadır. Bir şirkette patron, bir bakanlıkta koltuk sahibi olamayanlar (ya da olanlar), gene aynı zihniyetle, örgüt yönetmekte, örgütlere, “trafik polisliği” yapmaktadır. Kurgu şu şekilde işlemektedir: “Devleti millete düşman belletirsek, ona karşı isyan etmesini de sağlarız.” Onca materyalizm, onca diyalektik malumatı, bu cümle ve iddia ile berhava olmaktadır. Lafla peynir gemisi yürütmek, o gemi sahibinin, kısmen, becerebildiği bir şeydir. Bugün o gemiyi yürütecek öz ve neden olmaya öykünmek, armatörlere has bir tutumdur. Örgütlerin bayrak, kavram, eylem ve ideoloji yarışına girdiği yerde, iştirakçi siyasetin zuhur edeceği yer, limanlar değil, ummanın bizatihi kendisidir.
Devlete ve tanrıya karşı kendi özneliğini kurmak, kitleleri bireylere bölmeyi, bireylerin ağzına sahte devlet veya tanrı “bal”ları çalmayı gerektirir. Bunun için egemenlerin iradesine öykünmek, o balı onlardan tedarik etmek zorunludur. Özneliği bu şekilde kurmak, devleti ve tanrıyı da bireysel, mütekabiliyeti olan, denk bir birey olarak anlamakla sonuçlanacaktır. Kitlesel olan, kitlesel olanı görecektir. “Mümin kardeşler” diye başlayan bildirinin bireye seslendiğini ancak bir birey söyleyecektir. Oysa buradaki sesleniş, “mümin” sözcüğüyle kolektif bir tarihe; “kardeşler” sözcüğüyle kolektif bir topluma yöneliktir. Bireyin gördüğü devlete ve tanrıya kılıç sallamak, boşunadır. Somut devlete ve tanrıya bağlanmış kitlelerin kaybedilmiş, ölü, değersiz olarak görülmesi, apolitizmdir. Liberalizmin esası olan apolitizm, politik olanın devrimcileşmesini; devrimci olanın politikleşmesini asla görmez. Zira liberalizm, devrim ve politikadaki tarihi silme teşebbüsüdür. O, “tarihi silâh hâline getirme iradesi”ne her daim düşmandır. Devlette ve tanrıda esas karşı olunan şey, bugünün burjuvanın verdiği imkânlarla yaşanmasına engel olan, tarihtir. Bu tarih, mazlumların ve sömürülenlerin tarihidir.
Küçük burjuva “sınıfî öfke”, egemenlerden aldığı iradesini, elmalı şeker misali, marksizm-sosyalizm boyasına daldırır. Bugün bu küçük burjuva tarzın “devrimci pozlar”ı, esasında liberalizm ordusuna asker toplamak içindir. Burjuvazinin dükkân sahiplerini örgütlemesi, proletaryanın örgütlemesinden daha kolaydır. Dükkân sahiplerinin bunalımlı dünyasını alevlendiren “promete” masalları, tarihsel-toplumsal mücadelenin kolektif niteliğine işaret eden “proleter”e elbette ki düşman olacaktır. Promete, “ateş benim, herkes benim etrafımda toplansın” diyecek, başı-sonu belli olmayan bir pratiğe iştirak eden proleteri öldürmek zorunda kalacaktır. Burada küçük burjuva, her şeyin mutlak ölçüsünü kendisinden çekecek, diyelim, kendisinin fazla kası var ya da sırtını dayadığı belirli bir yer, hakikat o kasa ve yere göre diz çöktürülecektir. Proleterdeki tarih, prometedeki liberalizm tarafından tasfiye edilmek zorundadır.
Mülkiyete ve rekabete göre kurulmuş öznellik ve irade, solun içine gömüldüğü çamurdur. Bugün akıntı durmuş, sel gitmiştir. Herkes, elindeki mülke ve rekabet ilişkilerine yapışmak zorundadır. Bu debelenmeden kurtulmak mümkün değildir. Haziran Kıyamı, kurumuş çamuru alıp götürmüştür sadece. Yaşanan Kıyam’da promete fazla; proleter azdır. Bu iki sözcüğü niceliksel/şekilsel anlayanlar, kendi değersiz niteliklerini ve şekillerini mutlaklaştırmış kişilerdir.
Mülkiyete ve rekabete göre kurulmuş öznellik ve irade, zorunlu olarak, bireye işaret etmek zorundadır. Bu anlayış, sürekli kendi bireyliğini vurgulamakla yükümlüdür. Tarihsel kişilikler, Marx’tan bugüne, bireylik üzerinden ele alınacaktır. Salt, bireyin nelere kadir olduğu, yinelenen bir dua gibi, hatırlatılmak zorunda kalınacaktır. Yani öne çıkartılan, bayraklara, pankartlara konulan tarihsel kişilikler, bireylikleriyle anlam kazanacak, dolayısıyla, sadece kitle içerisinden uygun bireyler çağrılacaktır. Elbette bu bireyler, mülkiyeti ve rekabeti yaşatacak güce ve iradeye sahip olmalıdırlar. Buradan, örneğin, Marx, sadece dünyayı titretmiş bir kişi olarak önemsenecek ve oradan okunacak, gerisi çöpe atılacaktır. Sonraki adımsa, ondaki kolektifi ve proleteri tasfiye etmektir.
Sol, kendisini inşa eden mülkün ve rekabetin kuludur. O mülke balta ve kılıç sallamış peygamber geleneği, ona fazladır. Solun ağzında, bugünün İslam’ı, ümmet veya cihad gibi kelimelere yer yoktur. O, en fazla, “hanif” diyerek, Peygamber’i tarihten silecek, ümmete hamle yapan Kürd’e küfredecektir. Sadece kendisini tanıdığı için, Kürd’de ve İslam’da az buçuk kıymetli bir şey varsa, onu da kendisine mal edecektir. Gerilla da Ebuzer de onun dükkândaki herhangi bir malı gibidir. Başka bir kıymeti yoktur.
Sol, mülk üzerinden kendisini öze; rekabet üzerinden de kendisini hep nedene oturtmaktadır. Öz ve neden ile ilgili teorik tartışmaya da asla izin vermemektedir. Bu açıdan “sahte tanrı” olma derdindeki bu sol, pratikte efendilerin dinine hizmetkârdır. Başka yol yoktur. Bu yolsa ne gerilla ne de Ebuzer doğurur.
Öz ve neden olunca sol, her şeye hükmedeceğini zannetmektedir. Buradan da kitleler biçim ve sonuç olarak anlaşılmaktadır. Eni sonu örgütler, “bir avuç adam toplarız, polisle çatışırız, kitleler de bizi izlerler, hangimizi beğenirse ona giderler” demektedir. Kitlelerin özsel ve nedensel bağları olan belirli ideolojik ve politik yönelimleri olabileceği, solun aklının hiç kesmediği bir şeydir. O öz ve neden, ancak özel, biricik, mutlak kimi bireylerde varolabileceğinden, kitlelere yönelik hamleler, en fazla, oralardan kendine (az buçuk) benzerlerini çıkartmakla sonuçlanacaktır. Sol, mülkiyetin ve rekabetin kendisine irade ve akıl bahşettiğini asla unutmamaktadır. Her sözü ve her eylemi mülkiyete ve rekabete yazgılıdır.
Gezi Direnişi ile Haziran Kıyamı arasında yapılan ayrım, politik-teorik bir ayrımdır. Böylelikle burjuva siyasetle iştirakçi siyasetin imkânları arasına geri dönülmez, politik-teorik bir hat çizmek mümkün olacaktır. Gezi Direnişi, burjuva bireye, ilerlemeye, üretkenliğe işaret eder; Haziran Kıyamı, kolektife, kavgaya ve ortaklaşmaya. Sürekli, kendi bireyliklerinin altını çizenlerin bunu anlaması mümkün değildir. Bireysel varlığını daima göze sokanın, teori, ideoloji ve politika gibi derdi yoktur. Demek ki, o birey, teori, ideoloji ve politika ile kendi bireysel çıkarları için ilgilenmektedir. Tersten, Gezi, bireyselliği, biricikliği, mutlak kapalılığı öne çıkartarak teoriyi, ideolojiyi ve politikayı daha fazla, meslekî ideolojilerin tahakkümüne sokmaktadır. Bu dönemde bireyi yücelten ne varsa raflardan indirilecek, tozları alınacak, tezgâhlara yerleştirilecektir. Bireyler, bireysel mülklerine ve rekabetteki kudretlerine göre pazardaki yerlerini almaya zorlanacaklardır.
Marx’ın “eğitenlerin eğitilmesi” tespitine atıfla, asıl önemli olan, örgütleyenlerin örgütlenmesidir. Şekilsiz, kontrolsüz, ucu açık ve tehditkâr bir kitleye örgütlenmek, özneler için mümkün değildir. Özün ve nedenin bizatihi kendisi olan bir özne, bu örgütlenmeye karşı olanlarca teşkil edilecektir. Örgüt büzüşünce, bu sefer, kitleye küfredilecek, ona tepeden bakılacak, “ben savaşıyorum, o savaşmıyor” denilecektir. O kitle savaştığında da “bana gelmiyor” diye sitem edilecek, kitlenin verdiği savaş hor görülecektir. Burada savaş da örgüt de bireyci, küçük burjuva bir kibrin ifadesidir sadece. Yalnızca kendi gördüğüne madde, başkalarının gördüğüne hayal muamelesi yapanın materyalizmi, açmazdadır. Savaş ve örgüt, mutlak idea veya madde olarak ele alınır, onun dışındakilerin yaşamadığı, ruhlar âleminde gezindiği, aslında olmadığı iddia edilir. Tersten bakıldığında, demek ki, bu iddiadaki kişi, birilerinin savaşına ve örgütüne bağlanmıştır aslında. Bir savaş ve örgüt hor görülüyorsa, burada başka bir savaş ve başka bir örgüt söz konusudur. Bunlar içe sızmış ajandan başka bir şey değildirler.
Bireyin kolektife yönelik saldırısı, onu iğdiş etme, birey sınırına çekme, “üretken ve ilerici” kılma, burjuvazi için yol açma amaçlıdır. Lafı üretkenlikten ve ilerlemeden açan kimse, o, burjuvazi olarak veya onun adına konuşuyordur. Tırnakları kir, elleri nasır tutmamış bu bireylerin kolektif işe düşmanlığı barizdir. Burada eller vücudun fazlalığıdır ve bir metafordan ibarettir. Mülk, efendiler için kudret; rekabet, onlar için canlılıktır. Bireyin kolektife düşmanlığı, tam da bu kudrete ve canlılığa biat etmiş olmasındandır.
“Örgütleyenlerin örgütlenmesi” meselesi, düşman arazisinde ilerlemenin, mevzilenmenin imkânlarına dairdir. Bugüne dek yapılan devrimlerle kurulan ilişkide oluşan bir eğilim de bu devrimlerin belirli özel bireylerin gene özel başarıları olarak görülmesidir. Dolayısıyla burada, sırda, kitleler ısrarla birey-özneye çağrılmaktadırlar. Devrim imkânları da, buradan, belirli özel bireylerin iki dudağına, nöronlarına, adımlarına bağlanmaktadır. Gezi ile birlikte böylesi sahte tanrıların sayısında görünür bir artış olmuştur, ancak bu, illüzyondan ibarettir. Haziran Kıyamı, doğası gereği, Müslüman’ın ve Kürd’ün kolektif öfkesine ve yürüyüşüne açıktır ama Gezi, tam da bu bireylerin tahakkümü altında olduğundan, onların kum havuzlarında boğulmuştur.
Bireyin mevcudiyetine insan örgütlenmesinden değil, örgütlü politik mücadelenin devrimci ve politik olası tüm dinamikleri örgütlemesi ve kendisini ona örgütlemesinden söz edilmelidir. Bu açıdan Haziran Kıyamı’na örgütlenmenin mümkün olmadığı görülmelidir. Bunun önemli bir göstergesi, sol yapıların bir yıldır herhangi bir konferans, kongre vs. toplamamış olması, süreci analiz etmemesi, sürecin öne çıkardığı dinamikleri görmemesi, o dinamiklere göre kendisini yıkıp kurmamış olmasıdır. (Örneğin Taksim’de tinercilerle dost olurken, onlara yer açanlar, iki gün sonra onları tekme tokat kovmuşlardır.) Yıkım kıyamın; kuruluş devrimin emridir.
“Dolayısıyla yıkmıyor, kurucu pratik sergiliyor” diye bir özneyi eleştirmek doğru değildir. Devrimle isyanı karşı karşıya getirenler, isyandaki otoritesizliği ve hiyerarşisizliği sevmektedirler. Buradan da kurucu pratikteki yıkıcılığı asla anlamamaktadırlar, yıkıcı pratikteki kuruluşu da anlamadığı gibi. Onlar hep, mutlak öz ve neden olduğundan, her şeyi biçim ve sonuç olarak göreceklerdir. Bir devrim olsa, onun devrim olma ehliyeti de o bireylerden alınacak, tasdik mührünü gene onlar basacaklardır. Geçmiş devrimlerle ilgili değerlendirmelerde de bu yaklaşım hâkimdir.
Tarihsel kişilikler birey ölçütüne göre anlam ve değer kazanmaktadırlar. Bugün müstear isimle yazı yazana, “sen devletten korkuyorsun, o nedenle müstear isim kullanıyorsun” diyen kafa, Lenin, Stalin ve Troçki’nin de birer müstear isim olduğunu gayet iyi bilmektedir. Bu isimler de korktukları için müstear (takma) isim kullanmışlardır, onlara göre. Dolayısıyla ilgili isimlerin ait oldukları tarihsel-toplumsal gerçeklik ve teorik bağlam önemsizleşmektedir. Buradan da bu tip tarihsel kişiliklerin temsil ettikleri iç kavga ve tartışma öldürülmekte, bugüne biat etmiş veya etmek isteyen bireylere yer açılmaktadır. Yer açma işlemi, ilgili tarihsel kişiliklere öykünerek onları tanrısallaştırıp göğe çıkartarak da olabilir, yerin dibine gömerek de. İlgili isimler, belirli bir kolektif bağlam ve süreklilik içinde okunmamakta, bireysel bir başarı hikâyesi olarak önemsenmektedir. Bireysel zaafların mesele edilmesi, üstünlüklerin altının çizilmesi, kendini satma biçimidir. Demek ki Marx ve diğer isimler de bu bireyin giydiği gömlekten başka bir şey değildir.
Bugün hemen sonuca giden, şipşak çözümler devridir. Melih Gökçek kafasıyla, projeler üretmek lâzımdır. Facebook ve Twitter’da yakışıklı, afili cümlelerle teori ve ideoloji kurgulanmaktadır. Devir başarı ve sonuç devridir. Bu da kendisini öz ve neden olarak görenlerin niceliksel planda artmasıyla sonuçlanmaktadır. Bu artışın kitleselleşme olarak görülmesi doğru değildir. Örgütlenen bir kişi, dinî, millî, sınıfî ilişkilerini örgütün eşiğinde bırakıyorsa, o örgüt ne örgütlenmeyi biliyordur ne de örgütlemeyi. Başarıcılığın hâkim olduğu dönemde, belirli bir bağlam ve süreklilik (fikr-i takib) dâhilinde düşünmek de imkânsızlaşmaktadır. Her şey bireye, bireyin nasıl göründüğüne kilitlenince, dil ve zihin de ona göre biçimlenmektedir. Buradan da korktukları için müstear isimler kullanan kişilerin ait olduğu teorik bağlam da önemsizleşmektedir. Adsız adressiz, başı-sonu olmayan, kolektif bir kavgaya ait olmak, bu saldırıyla öldürülmek istenmektedir. Herkes bir ad, bir adres sahibi olma, rekabet piyasasında başı ve sonu tayin etme derdindedir. Satılan budur.
Gezi sürecinin yarattığı öfori, tehlikelidir. Daha derine nüfuz etmenin, kitlelerle daha kalıcı ve yerleşik ilişkiler kurmanın, örgütsel kurguların yıkılıp mücadelenin önemli bir bileşeni olan kitlelerle birlikte yeniden tanımlanması gerektiğinin anlaşılması zaruridir. Diyelim, bir dönemde gençlik hareketi başat hâle geldi, örgüt o gençlik hareketinin mevzilerine örgütlenmeli, önderlerini şef kılmalı, onlarla birlikte, başka alanlarla bağlar kurabilmelidir. Bunun için, Haziran Kıyamı’nın sırda fısıldadığı, “mülkiyete ve rekabete göre kurulmuş olmaktan kurtul” emrine tabi olmayı bilmelidir.
Ölenler dövüşerek ölmüşlerdir, önden ve önce gitmişlerdir, dolayısıyla önder ve öncü olanlar, onlardır. Ölmemek için onların önder ve öncü oluşlarını karikatürleştirmek, vitrin malzemesine dönüştürmek, yarıştırmak, mülk edinmek, nafiledir. Daha güçlü dövüşmek için bu önderlik ve öncülük, gereğini yapabilmelidir. Tarihsel kişiliklerde somutlanan bu önderlik ve öncülük, başkaları onlara ait olabiliyorsa, anlamlıdır. Bireyi devrime ve sosyalizme ikna etmeye çalışmanın vakti geçmiştir. Kitleye bireye yaklaşır gibi yaklaşmanın anlamı kalmamıştır. Dövüşerek ölenler, bireyler değil, adsız-adressiz, başı-sonu olmayan kavganın kolektif neferleridir. Onlar ölüyor, örgütler hayatta kalmak için çırpınıyorsa; yeni, fason örgütçükler pıtrak gibi çoğalıyorsa, yenilmişiz demektir.
Vurunca ses gelir, o sesi laboratuvar ortamında simule ettiğimizde, tekrar ürettiğimizde, vurma eyleminin gerçekleşeceğini düşünmek, anlamsızdır. Ses gelmemesinin nedeni olarak devleti veya tanrıyı görmekse, bu yanılsamaya tutsak olmuş öznenin burjuvalığındandır.
Eren Balkır
13 Mayıs 2014

Venezuela'da Devlet ve Kapitalist Ekonomi

Steve Ellner ile görüşmemin çeşitli zamanlarında, sorularıma karşılık sunduğu açıklamaları benimsedim. En çok benimsediğim şey olan Nicos Poulantzas’ın geliştirdiği devlet fikrinde verili bir sınıfın nesnesi olmanın yanısıra ve bunun ötesinde devlet, ulusun toplumsal dinamiğini içine alıp yansıtan bir tür ayna olarak kavranmakta. Bu kavrayışa göre, devlet her bir toplumsal kuvveti mobilize etme kapasitelerine uygun olarak büyüyüp değişen bir kuvvetler ilişkisi. Bu tez Venezuela’da gerçekleşmekte olan mevcut süreç bağlamında çok pratik anlamlara gelmekte.
Steve’in öne sürdüğü vizyon, Bolivarcı değişim projesi bakımından cesaretlendirici. Marksist düşüncenin yeniden diriltilmesi için önemli bir fırsat Venezuela’da sahnelenmekte. Benim inancım ve Steve’in açıklama ve katkılarından çıkardıklarım bu yönde. Venezuela’daki gelişmeler Marksist entelektüellerin görmezden gelemeyeceği bir meydan okuma. Burada gerçekleşen şey, gerçekliğimizi anlamanın yeni bir yolunun inşası ve sağlamlaştırılmasına doğru ilerleyen modelin “tazelenmesi”.
* * *
Evaristo Marcano: Venezuela devletinin son on beş yılki değişim sürecindeki rolünü nasıl karakterize edersiniz? Sosyalizmin kazanılması için dönüştürülmesi gerektiğini hemen hemen herkes söyler ama pratikte bu ne demektir? Kapitalist yanlısı hükümetlere uygulanan kavramlar, oldukları gibi, Venezuela gibi sosyalizme bağlı hükümetler için de eşit derecede uygulanabilir midir?
Steve Ellner: Bunlar karmaşık sorular. Son yarım yüzyıldır Marksist teorisyenlerin çok önemli yazılarının yardımıyla kapitalist ülkelerde normal şartlar altında devletin rolünü anlayabilmekteyiz. Bu aynı teorik çalışmalar, Venezuela gibi ülkelerde barışçıl yollarla sosyalist dönüşüm stratejisinin çözümlenmesi için bir çıkış noktası işlevi görmekte.
EM: Bu teorisyenlerin katkıları nelerdir?
SE: Eski standart dogmatik kapitalist devlet kavramında, burjuvazinin kendi çıkarlarını teşvik etme enstrümanından fazla bir şey değildi ki Marx ve Engels böyle basitleyici bir vizyona bağlı değillerdi. Bu yaklaşımla ilgili sorun, kapitalist devletin reformizm yoluyla krizleri altetme kapasitesini küçük görmesidir. 1917-1918′de Sovyet devrimi ve 1. Dünya Savaşı felaketi ile, Lenin, Troçki, Roza Lüksemburg ve dünyanın her yanından sol akımlar kapitalizmin günlerinin sayılı olduğunu varsaydılar ki bunun aynısı 1930′ların ekonomik kriziyle de olmuştu. Önce (Fransa Komünist Partisi’nden) Louis Althusser tarafından geliştirilen “Yapısal Marksizm” okulu, daha sonra Yunan komünist Nicos Poulantzas, devletin elastisitesini ve bu zorluklara karşılık verme kapasitesini açıklamak için, kapitalizm altında devletin özellikle ekonomik politika sahasında kapitalist sınıf karşısında göreli bir özerklik statüsüne sahip olduğu argümanını öne sürdüler.
EM: Diğer bir deyişle, yapısal Marksistlere göre devlet, her zaman kapitalistlerin hizmetinde değildir, hele ki iş ekonomik reformlara geldiğinde.
SE: Evet öyle. Kapitalist devlet kapitalizmin hayatta kalmasından ve istikrarın sürdürülmesinden sorumludur ve bunu başarmak için zaman zaman işçilere boyun eğmesi gerekir. İşte bu yüzden, büyük ekonomik grupların kısa vadeli çıkarlarına karşıt olarak işçilere ödünler verir. Devlet sınıf çatışmasını görmezden gelemez ve dolayısıyla kapitalistlerin çıkarları ile işçilerin ve genel olarak halk sınıflarının çıkarları arasında arabulucu olma eğilimindedir. Zamanı geldikçe devlet, sistemin uzun vadeli çıkarlarının savunulması kararlılığı içinde, kendi dolaysız çıkarlarınca soğurulmuş kapitalistler ile çarpışır. Dahası, devletin kapitalistlerin kısa vadeli çıkarlarının üzerinde olması gerekir, çünkü bazen kapitalist sınıfın farklı fraksiyonları çatışma içine girerler. Bu nedenle devlet ve burjuvazi arasında varolan basit bir bağ olamaz. Ve dahası, devlet kapitalistlerle arasına fazla bir mesafe koyamaz, çünkü, Poulantzas’a göre, kapital birikimde temellenen kapitalist sistemin mantığına yanıt verebilmelidir. Kısacası, devletin kapitalist sistemi savunup istikrarı sürdürmesinin en iyi biçimi, bizzat kapitalist sınıftan bir parça uzak olması, yine de bu ikisinin temel çıkarlarının her zaman birbirine yakınsamasıdır.
EM: Bunun pratikte nasıl işlediğine dair bir örnek verin.
SE: İki tane vereceğim. Barack Obama, zaman zaman Birleşik Devletler’deki halk sınıfları için göreli olarak yararlı olan ekonomik ve toplumsal politikaları desteklemekte ve süreç içinde güçlü ekonomik gruplarca finanse edilen sağ tarafından ağır olarak eleştirilmekte. Ama aynı zamanda başkan, neredeyse Cumhuriyetçiler kadar saldırganca ve savaşçı bir dış politikayı teşvik etmekte. Demokrat Parti, işçi sınıfının savunucuları kılığına girebilmekte -aynı Venezuela’da Acción Democrática’nın “Halkın Partisi” olarak yaptığı gibi- ama ne zaman ki iş emperyalist sistemin savunulmasına geliyor, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler birbiriyle aynılaşıyor, farklar asgarileşiyor. Vietnam’daki savaş büyük ölçüde (Demokrat olan) Başkan Lyndon B. Johnson’ın işiydi ve Cumhuriyetçi Richard Nixon tarafından da sürdürüldü, buna benzer bir şey Orta Doğu’daki savaşlarda oldu: önce George W. Bush, daha sonra Obama. Başka bir örnek Küba’ya dönük ABD politikasıdır. Emperyalizmi savunusunda hükümet Küba’ya yarım yüzyıl süren bir ambargo uyguladı. Bu sürenin büyük bölümünde, ambargonun kaldırılmasından yana olan lobicilerden biri David Rockefeller’dan başkası değildi, gözleri adada yapılacak iş imkânlarına kilitlenmiş olduğundan. Kısacası, devlet bazen kapitalizmin çıkarlarını kapitalistlerden daha büyük bir kararlılıkla savunur!
EM: Söylediğinize göre, yapısal Marksizme göre ekonomik politikaları bazen halk kesimlerinin yararına bile olsa, devlet nüfuz edilemezdir. Yani sol’un iktidara seçimlerle ulaşma yolu aldatıcı olabilir. Çıkan sonuca göre solcular için tek geçerli strateji kapitalist yapıyı ve devleti aynı anda değiştirmektir. Kapitalist bir ekonomi olunca, yöneten kişiler, iyi niyetlerinden bağımsız olarak, gerçek yapısal değişimi yürütemezler.
SE: Evet, Althusser’in yapısalcılığı bu anlamda biraz katıydı. İşte tam olarak bu yüzden, Poulantzas onun devlet vizyonunda değişiklikler yapmaya, hatta Althusser hocayı eleştirmeye başladı. 1979′daki zamansız ölümünden önce, ömrünün son yıllarında Poulantzas devlet analizine bir öğe daha ekledi. Ona göre devlet kurumları, sürmekte olan toplumsal çatışmaları bir yolla yansıtmalıdırlar. Yani, devletin her anki davranış ve bileşimleri toplumdaki kuvvetler arasındaki korelasyonu hesaba katarlar. Poulantzas’ın düşüncesindeki bu yeni boyut ile devlet Althusser’in tasavvur ettiğine göre çok daha az katıydı.
EM: Solcu strateji bakımından bu son tezin önemi nedir? Sanıyorum devlet kuramları ve politik strateji kuramları arasında bir ilişki vardır. Değilse bu konu hakikaten önemsiz olur.
SE: Evet doğru. Althusser’in yapısalcılık tezi, dolaylı olarak, devleti ve etrafındaki kuvvetleri solcular için düşman toprakları olarak görmekte, zaman zaman halk reformları için çalışmak mümkün olsa bile. Bu nedenle, Althusser’in düşüncesini savunanlar, sosyalist solun seçimleri kazanmak ve yapısal değişimi teşvik etmek için devletin çeperindeki daha ılımlı partiler ile yapabileceği stratejik ittifakları gözden çıkardılar. Buna karşılık Poulantzas, 1970′lerde özellikle İtalya, İspanya ve diğer uluslarda önemli bir kuvvet olarak ortaya çıkan Avrokomünist harekete dâhildi. Burada (Venezuela) Movimiento al Socialismo’nun (MAS) ortaya çıkışında Avrokomünizm nüfuzu etkili olmuştu. 1970′lerde MAS solcu bir partiydi, Rafael Caldera’nın geldiği ikinci yönetimi sırasında neoliberalizmi benimsemesinden önceydi. Avrokomünizm (Althusser’in Fransız Komünist Partisi gibi) “dogmatik” Komünistlerin konumunu reddetti. Poulantzas’ın konumu bir tür halk cephesi yaratılması stratejisine elverişliydi. Bu cephe, sosyalizme giden demokratik ve barışçıl bir yol vizyonuyla, sosyal-demokrat partilerin öncülüğünde seçimler yoluyla adım adım devleti denetim altına alabilecekti.
EM: Althusser ve Poulantzas’ın bu kuramları şu anda Venezuela’da denenmekte olan değişim süreci ve sosyalizme demokratik geçişe de aynen uygulanabilir midir?
SE: Devletin bu iki modeli Chavistalar arasında oldukça tartışma konusu olmuş iki ayrı strateji için elverişlidir. Althusser’in tezinde tasavvur edilen statik devlet, göreli özerkliğine rağmen çetrefilli olarak kapitalist yapıya bağlıydı ve bu yüzden farklı bir şeye evrimleşebilir değildi. Bundan çıkan sonuca göre sosyalizm aşamalı olarak başarılacaktır ve şu anki öncelikli amaç son on beş yıllık mücadelenin kazanımlarının sağlamlaştırılmasıdır. Chavismo (Chavez’cilik) içindeki bir akım bu devlet kavramını benimser ve Venezuela’daki kapitalist yapıyı, devletin kendini ayıramayacağı kadar güçlü olarak görür. Sürecin liderlerinin devrimci bağlılıklarından bağımsız olarak, devlet mevcut aşamadaki kapitalist sistemin mantığını görmezden gelemez. Bu aşamacı düşünce, politik, ekonomik ve toplumsal istikrara öncelik verirken aynı zamanda son yıllarda bir slogana dönüşen ekonomik üretkenliğin artırılması seferberliğinin öneminin altını çizmekte. Şu anki bu politik akımın birincil hedefi, değişim “sürecinin” devam ettirilmesinden ziyade sağlamlaştırmadır.
EM: Poulantzas’ın düşüncesi Venezuela’da ne şekilde ortaya çıkıyor?
SE: Poulantzas’ın devlet üzerine çözümlemesi daha az belirlenimcidir çünkü devletin deli gömleği içinde olduğunu reddeder ve kendisini kuvvetlerin korelasyonundaki değişimle uyumlu olarak dönüştürebileceğini savunur. Bu kavram, değişim sürecinin derinleştirilmesi imkânının önünü açmakta ki Venezuela’da son on beş yıldır gerçekleşen budur.
Bu süreç, tam olarak aynı değilse de, Troçki’nin benimsediği “sürekli devrim”e benziyor. Troçki’yi izleyenlerinin çoğunun söylediğinin aksine, esneklik sürecin her zaman ilerlediği anlamına gelmez. Belirli durumlarda sosyalizme karşı çıkanlara ödünler verilmesi gerekli olabilir. Fakat süreç her zaman toplumdaki solcu kazanımlara uygun olarak mümkün olduğunca ilerlemelidir.
EM: Devlet üzerine Louis Althusser ve Nicos Poulantzas tarafından geliştirilmiş iki Marksist kuramdan ve bu ikisinin solcu stratejiye nüfuz etme tarzlarından bahsettiniz. Bu ikisini özetleyebilir misiniz?
SE: Tabii ki. Althusser’le ilişkilendirilen yapısal Marksizm burjuvazinin liderlerinin denetimi altındaki devletin, mümkün olan en yüksek derecede istikrarı güvenceye almak ve kapitalist sistemin uzun vadeli çıkarlarını savunmak için, kapitalistlerle ilişkileri içinde göreli bir özerklik sürdürdüğüne işaret eder. Yine de, hiçbir zaman burjuva devlet kapitalist sistemi tehlikeye atacak yapısal değişiklikleri teşvik veya kabul etmez. Bu kavram, devleti her zaman kapitalistlerin hizmetinde olan basit bir “enstrüman” olarak gören “dogmatik Marksizm”den esas olarak farklıdır. Birleşik Devletler’de örneğin “dogmatist”ler, Demokrat Parti’den herhangi bir siyasetçinin desteklenmesini reddederler, bu siyasetçilerin bazıları sağlık alanında toplumsal güvencelerin uygulanması gibi halkçı reformları desteklemiş olsalar bile. Buna karşılık, Althusser’in yapısal Marksizmi devletin ilerici ekonomik reformlar uygulama kapasitesini tanır ve ABD’de seçici olarak bazı Demokratların desteklenmesi stratejisi ile uyumludur. İlerici bir demokrat örneği olarak yakın zamanda seçilen New York belediye başkanı Bill de Blasio verilebilir, bu başkan, nüfusun ayrıcalıklı olmayan kesimlerinin yararına konumlar benimsemiştir.
EM: Peki Poulantzas’ın devlet kuramı açısından?
SE: Başta Poulantzas Althusser’le ilişkilendirilen yapısalcı kuramı savundu. Ama 1979′daki zamansız ölümünden önceki Devlet, İktidar, Sosyalizm başlıklı son kitabında Poulantzas devleti kapitalist yapıya Althusser’in gördüğünden bile daha az bağlı olarak gördü. Poulantzas devletin, toplumsal çatışmaları soğurması ve politik kuvvetlerin korelasyonunu yansıtması itibariyle, doğası gereği istikrarsız olduğunu savundu. Yani, mesela, ayrıcalıksızların örgütlenmesi ve harekete geçmesi sonucunda gelişen halkçı sınıf mücadeleleri, örgütlü emeğin büyümesi, solcu politik partilerdeki gelişmeler, her durumda devlet üzerinde bir etki yaparlar. Poulantzas’ın kuramı sol ile iktidar merkezine yakın partiler arasında stratejik ittifaklar için elverişlidir. Sol’un ittifak oluşturması seçeneği, Althusser’in kuramında tasavvur edildiği şekliyle belirli talepler uğruna kimi “sistem” siyasetçilerine zaman zaman seçim desteği verilmesinin ötesine gider.
EM: Sol’un sağında bulunan sosyal demokrat partilerle ittifak kurma gereği olmadan iktidarını sürdürdüğü Venezuela’daki gibi durumlar Poulantzas’ın aklında var mıydı?
SE: Görünüşe göre yoktu. Venezuela solunun iktidar sahibi konumu, Poulantzas’ın devlet üzerine yazdığı zamanlardaki Avrupa’dan çok daha şanslı bir durum. Poulantzas’ın desteklediği Avrokomünistlerin umudu solun yardımıyla sosyal demokrat partilerin iktidara ulaşması ve bu stratejik ittifakta sosyal demokratların yetki sahibi iken komünistlerin küçük ortak olmasıydı. O zamanlar Avrupa’da sosyalist solun kendi başına devlet gücü kazanacağı bir durumun hayal edilmesi imkânsızdı.
EM: Sosyalizme yönelik Venezuela yolunun karakteristikleri açısından ne sonuçlara ulaşıyorsunuz?
SE: Venezuela’daki elverişli faktörler, “kurulu güce” karşı “bileşen güç” tezine aykırıdır, yani sosyalizme giden yolun bir yanda devlet bürokratları ile Partido Socialista Unido de Venezuela’nın (PSUV) yüksek liderleri (yani “kurulu güç), öte yanda radikal sloganları olan toplumsal hareketler (“bileşen güç”) arasında başa baş bir mücadele ile karakterize olduğu tezine aykırıdır. Bilakis, bu elverişli faktörler sosyalizmin hem sosyalizme bağlı yönetici liderlerden gelen “üstten” girişimler yoluyla hem de toplumsal hareketler ve diğer sıradan örgütlerden gelen “alttan” girişimlerle başarıldığı bir sürece işaret ediyor, Poulantzas’ın tasavvur ettiği gibi. Süreç içinde, kararların verilişine katılım mekanizmaları her düzeyde kurulmakta ve bu da, karakteristiklerini tahmin etmek imkânsız da olsa, devletin dönüştüğünü gösteriyor. Yine de bu tez, devrimci kamp için “üstten” ve “alttan” işleyenler arasındaki gerilimlerin, çatışmaların ve çelişkilerin var olduğunu inkâr etmiyor.
EM: Venezuela’daki bu bahsettiğiniz elverişli faktörler nelerdir?
SE: En başta, 2002-2003′deki ulusal yürütme, devlet petrol şirketi PDVSA ve silâhlı kuvvetlerin denetimini eline aldı -Venezuela’daki en önemli iki kurum. Ayrıca önceden büyük ölçüde “özerk” olan -pratikte bu yabancı çıkarların hizmetinde anlamına geliyor- Merkez Bankası’nın da denetimini kazandı. Uluslararası pazarda yüksek fiyatların olduğu bir dönemde petrol üretiminden türetilen bol kaynaklar da çok önemli ek bir avantajı temsil ediyor. Diğer bir faktör Venezuela’da özel sektörün zayıflığıdır ki çokuluslu şirketlerin 1980 ve 1990′ların sonuna doğru ulus ekonomisine sızmalarının bir sonucudur. Ek olarak, askerî cephe dışındaki bütün alanlarda ABD nüfuzunun zayıflamış olması da bir başka faktördür. Son olarak, Chavistalar yüksek yüzdelerle seçimleri kazandılar, örneğin 2006′da Chávez oyların yüzde 63′ünü aldı ki 1958′den beri olmuş bütün başkanlık seçimleri arasında en yüksek oran.
EM: Bu görüşmede kendi bakış açınızı sunmaktan büyük ölçüde kaçındınız. Son olarak, devlet kuramları ve Venezuela’ya uygulanmasına dair başka gözlemleriniz var mıdır?
SE: İki temel gözlemim var. En önemlisi de şu. Sosyalizme demokratik geçişte devlet üzerine kuramsal tartışma entelektüel alanla kısıtlanamaz çünkü bu tartışma, hükümet ve Chavista hareketinin karşılaştığı zorlukları ve karmaşıklıkları açıklamaktadır. Bu gerçekliğin tanınması, temel tehlikeler olan hayal kırıklığı ve enerji erozyonunun önlenmesine hizmet eder. Venezuela’daki sürecin liderleri dürüstlükle sosyalizme bağlı olsalar bile reddedilemez bir gerçeklik mevcuttur: Venezuela’daki ekonomik yapı kapitalist olmaya devam ediyor ve bu da “üstyapının” -bu durumda devletin- hiçbir zaman yapıdan, yani kapitalist sistemden ayrı tutulamayacağını öğretiyor. Sanırım Cadivi’nin 20 milyar doları bu gerçekliği kanıtlamıştır. Venezuela devleti bir boşlukta varolmuyor, daha ziyade önemli yollarla kapitalist yapıya bağlıdır. Böyle diyerek, herkesin varolduğunu kabul ettiği ama ölçülmesi aşırı zor olan yolsuzlukları gerekçelendirdiğim sanılmasın asla. Chavista hareketi, kimileri Chavismo ile de bağlantılı olan işadamlarından gelen yolsuzluklar ve diğer istismarlara karşı mücadele ederken, süreç demokratik ve görece barışçıl olduğu şartlarda bu olguların kaçınılmaz olduğunu tanımamız gerekiyor.
EM: Birincil gözleminiz bu. Bir gözleminiz daha var demiştiniz.
SE: Gerçek olgulara dayanmadan devletin rolünün tartışılması nihayetinde ancak spekülatif olabilir. İngiliz Marksist Ralph Miliband’ın Poulantzas’a karşı formüle ettiği eleştiri buydu ve Poulantzas (entelektüel dürüstlüğünü göstererek) bu eleştirinin geçerliliğini tanıdı. Poulantzas, Althusser ve diğerlerinin argümanlarının geçerlilikleri pratik yoluyla gösterilecektir. Bu birçok eşsiz yönüyle yeni bir süreç. Bu nedenle, devrimci kamp içindeki farklı konumlara hoşgörü göstermek mantıklıdır. Kimse bundan sonra ne geleceğini kesin olarak söyleyemez. Ben hatta soldaki konumların “küçük burjuva” terimini kullanarak itibarsızlaştırılmasına da karşıyım, çünkü küçük burjuvazinin, yani orta sınıfın, değişim sürecinde oynayacağı önemli roller vardır, onların çıkarları ve önerileri görmezden gelinemez veya azarlanamaz.