Silezyalı Dokumacıların Şarkısı

Bugün Heinrich Heine, muhtemelen, şu kehanetinden ötürü iyi bilinen bir isimdir: “Onlar nerede kitapları yaksalar, sonunda insanları da yakalarlar.” Şahsen ben her zaman şu esprili yorumunu tercih etmişimdir: “Düşmanlarımızı affetmeliyiz ama onları astıktan sonra.”
Yaşadığı günlerde Heine, Prusya’daki en ünlü şairlerden biridir, Silezyalı Dokumacılar ise muhtemelen en ünlü eseridir. Dokumacılar oldukça düşük ücretlere çalışmaktadırlar, sanayi devriminin ilerlemesiyle işsizlerin sayısı giderek artmıştır. İşçilerin ücretlerine el koyan diğer bir kesim de toprak sahipleridir ve işçiler zamanla köle emeği olarak kullanılmaya başlanır. Sonuçta işçiler 1844’te devlete karşı ayaklanırlar. Ayaklanma ezilir ama örgütlü işçiler, birlikte çalışarak, hayatlarını önemli ölçüde ilerletmeye çalıştıkları ilk müdahaleyi gerçekleştirmiş olurlar. Sonuçta bu ayaklanma, hâlâ dünya genelinde sosyalist hareketler arasında sembolik manada muazzam bir anlama sahiptir. Dokumacılar, hem aşağıdaki şiiri yazması konusunda Heine’ye hem de yukarıdaki resmi çizmesi için Carl Wilhelm Huebner’e ilham verir.
Şiir, doğrudan işçilerin haklarına dair meselelerle ve zenginlerin işçileri nasıl sömürüp onlara nasıl zulmettikleriyle ilgilidir. Heine’nin tespitine göre, hesaplaşma günü asla uzak bir güne ertelenemeyecektir, er ya da geç zenginler değişiklik yapmaya zorlanacaklardır. Şiirde monarşi, din ve milliyetçilik, aile açlıktan ölüp haklar ayaklar altında çiğnenirken, çok az teselli sunduğu için, reddedilir. Heine, Karl Marx’ı tanıyan, onun meslektaşı Engels’in dostu olan bir isimdir. Bu şiiri İngilizceye çeviren de Engels’tir.
Marx’ın gözünü liberal burjuvaziden proletaryaya çevirdiği momentte, 1844 Haziran’ında cereyan eden bu ayaklanma, onun yeni yönelimini teyid eder. Devletle çatışma içine giren işçilerin ayaklanmasını sakıncalı ve beyhude bulan, Marx’ın Genç Hegelciler ve Alman-Fransız Yıllıkları çalışmasından dostu olan Arnold Ruge, ayaklanma sonrası iki haftalık Vorwärts gazetesinde bir makale kaleme alır. O sıralar Paris’te bulunan Marx, oradaki Alman mülteciler arasında popüler olan bu gazeteye Ruge'yi eleştiren iki ayrı makale yazar:
“Heinrich Heine’nin kaleme aldığı bu ilk Dokumacılar Şarkısı’nı hatırlayın, bu gözü pek savaş çağrısı, ocaktan, fabrikadan ya da mahalleden bile bahsetmiyor ama proletaryanın en kararlı, en kavgacı, en amansız ve en güçlü tarzda özel mülkiyet toplumuna yönelik düşmanlığını hep bir ağızdan ilân ediyor. Silezya ayaklanması, Fransız ve İngiliz işçilerinin ulaştıkları noktadan, yani proletaryanın doğasının anlaşılmasından başlıyorlar işe. Bu üstünlük tüm hikâyeye damgasını vuruyor. Sadece işçilerin rakipleri olan makineler parçalanmakla kalmıyor ayrıca muhasebe defterleri de yırtılıyor, mülkiyete ait tüm unvanlar çiğneniyor, tüm diğer hareketler saldırılarını esas olarak görünmez düşmana, sanayicilere yöneltiyor, ayrıca Silezyalı işçiler bankacılara da gösteriyorlar düşmanlıklarını. Velhasıl, bu tarz bir cesaret, basiret ve sabırla gerçekleştirilmiş tek bir İngiliz işçi ayaklanmasına rastlanmıyor (Karl Marx, “Bir Prusyalının Yazdığı ‘Prusya Kralı ve Sosyal Reform’ Makalesine Eleştirel Notlar, Vorwarts! (İleri!), Sayı: 64, 10 Ağustos 1844)
Matthew Ashton
 
Silezyalı Dokumacıların Şarkısı
Gözler kupkuru, yaş yok gözlerde bir damla.
Oturmuşlar tezgâhları başına, diş bilerler.
Dokuruz kefenini senin, hey Almanya, Almanya,
Dokuruz sana bir yuf, bir yuf daha, bir yuf daha,
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Yuf o tanrıya, tapındığımız tanrıya,
Soğuk kış gecelerinde biz, aç çıplak
Yalvardık yakardık, umutlandık, bekledik boşuna,
Komadı bizi insan yerine, aldattı bizi, alay etti acımızla.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Yuf o krala, zenginlerin adamına,
Halkın yoksulluğuna hiç aldırmayan o krala,
Bir de soyar bizi varana dek son kuruşumuza,
Kurşunlatır köpekler gibi sokak ortasında bizi.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Yuf o anayurda, bağrımıza bastığımız anayurda,
Yalnız alçaklığın, utancın çiçeği yetişir üzerinde,
ve çiçekler soluverir, çiçekler açar açmaz, anide,
Solucanlar büyür ve kurtlar, kokuşmuşluğun kucağında.
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Dokuruz ha dokuruz, senin sonunu dokuruz, gece gündüz,
İnleyen tezgâhlarda mekiklerimiz savrula savrula,
Sana kefen dokuruz, ey koca Almanya, sana kefen dokuruz,
Dokuruz sana bir yuf, bir yuf daha, bir yuf daha,
Dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha dokuruz, dokuruz ha!
Şiir: Heinrich Heine
Çeviri: A. Kadir – Selâhattin Yıldırım

Devrimci Tevhid

Mücadele eden her öznenin özcülüğe meyletmesi, tabiîdir. Bu özcülük, özünde, kendiliğinden, bir vakitler muzaffer olup her zaferin özüne kendisini yerleştirmiş olan burjuvazi ile ortaklaşacaktır. “İnsan” denilen öz, her zaferin doğal şartı gibi sunulacak, mücadelenin öznesi, zamanla bu putun önünde diz çökecektir. Diz çökülen bu putun kırılması, sömürü ve burjuvazi eleştirisi, eleştirinin eylemli sürece sokulması ile mümkündür.
Mücadelenin salahiyeti için merkeze konulan “Kürd”, “İslam”, “Alevî”, “devrim” vb., süreç içerisinde başkalarına toparlanmayı, birlenmeyi emreder. Bu birlik, gerçek, hakikî bir birliktir. Masa başında kotarılmış birlikler ise IŞİD’in ipe astığı kesik başları arzular. IŞİD, bir açıdan, bölgede İslamî hareketin bir intihar etme biçimidir. IŞİD’e küfrederken, sömürülenlere-mazlumlara kurtuluş yolu olacak bir İslamî harekete küfretmek manasızdır. IŞİD’in panzehiri, mazlumların muktedir olma kavgasını çoğaltmak, kolektivize etmektir.
Çoğalamayan, kolektivize olamayan Kürd’ün öze oturtulması, Kürdistan’ın özgürleştirilmesi meselesi, geçmişe ait iki imge arasında sıkışmış durumdadır. Emperyalizmin bölgeye dayattığı bu iki imgenin biri Türkiye, diğeri İsrail’dir. Kürdistan’a işaret eden her iradenin karşısında bu iki örnek durmaktadır. Dolayısıyla, son dönemdeki yönelimlerin iki örneğin peşinden giden gayretler olarak görülmesi mümkündür. Soru, “Kürdistan, Türkiye gibi mi yoksa İsrail gibi mi kurulacak?”tır. Bir başka soru daha eklenmelidir: “Bu iki imge dışında, Kürdlerin önünde başka bir kurucu imge var mıdır?”
Özün çevresine dayattığı belirli bir tekleşme, birlenme biçimi mevcuttur. Eğer kurulan masada taraflar, dipten derinden bir dönüşümün ketlenmesini öngörmüşler, bu noktada uzlaşmışlarsa, diyelim, “Kürd” denilen özden etrafa saçılan birlik edebiyatı, özünde, kelleleri toplayan, gövdeleri ve iradeleri körleştiren bir edebiyat olacaktır. Bu aşamada, birlik vurgusunun “demokrasi” ve “hukuk” sözcüklerine abanmaları, esasen bu sözcüklerin anlattığı gerçekliği yok etmeye dönüktür. Kim demokrasi ve hukuktan söz edip duruyorsa, orada alttakilerin kolektif iradeleri katlediliyordur.
Eğer “Kürd” denilen öz, zaferini Türkiye ve İsrail olmak suretiyle kutlayacaksa, alttakilerin katli, dolayısıyla, vaciptir. Konferanslarla önerilen şey, konferanslara çağrılan insanların, temsiliyetlerine bakılması ve o salondan içeri girenlerin başlarının toplanmasıdır. Bu, o başların gövdeden ayrılmasını, gövdenin toprağa kök salmış kısımlarının budanmasını ifade eder.
Budanmaya direnen bir isim olarak Kadrican Mendi’nin Demokratik İslam Konferansı eleştirisi önemlidir. Burada, AKP şahsında yeniden kurulan Türkiye’nin ve onun içindeki İsrail’in karşı tarafa alınması vardır. Toplam Kürd hareketi içinde, son dönemdeki Gazze saldırıları sonrası, yükselen sevinç naralarına, Güney’in petrolünün İsrail’e satılmasına yönelik alkışa ve eskiden Barzanici olmasına karşın, İsrailci yaklaşımlara öfkelenen Adnan Fırat’ın ait olduğu hareketten kopuşuna bir de buradan bakmak gerekir. Bir de buna, HDP merkezli olarak yükselen “Yahudi düşmanlığı” eleştirileri eklenebilir. Yıllar önce İsrail’de bir grup anarşistin havalimanında yaptığı eylemi bugün yapılmış gibi gösteren ETHA bu kervana dâhil edilebilir. İsrail’i makul gösterme gayretlerinin okuması buradan yapılabilir. “Cellâdına âşık” Alevî’nin ana Kürd parantezine alınmasına bakılabilir. Bunlar hep, özcü Kürd’ün kendisi için belki anlamlı, ama “Kürdöz” yapılar için anlamsız girişimlerdir. Zira Kürd’deki ulus-devlet eleştirisi, aradaki “tire” işaretinin çözüldüğü, ulusal dinamiklerin verili devlete diş bilediği gerçeğe karşı kördür. Ulus-devlet eleştirisi, hem Kürd ulusunun hem de AKP devletinin savunma tarzı olarak ortaya koyduğu bir tür liberalizmin ürünüdür.
Burada eleştirilmeye gayret edilen, özcülüğün dayattığı birlikçiliktir. Aşiret reisleri, meleler, Müslüman kesimler, Türk sosyalistleri vd. kesimlere takdim edilen birlikçilik, her türlü husumeti çekme pahasına, eleştirilmeyi beklemektedir. Esasta söylenen şudur: öze hapsedilen, diyelim, Kürd, başka mazlum milletlerle her türden rabıtasını yitirmekte, her türden özcülüğün özü olan liberalizme, oradan da burjuvaziye kul olmaktadır. Dolayısıyla, devlete diş bileyen Türk’se, o Kürd’ün onunla ilişki kurması da imkânsızdır.
Liberalizm, temelde dışlayıcıdır. O, “her insan özgürdür” diyen köle sahiplerinin ideolojisidir. Burjuvazi, gerekli dersi onlardan almıştır. Öze yerleştirilen “Kürd”, her şeyi kendisi yapan, her şeye muktedir, her şeyi kendisine hak gören, bir burjuva özne kurgusudur artık. Bu da onun ağzından çıkan özgürlük ve eşitliğin başka halkları ve milletleri kucaklamamasını beraberinde getirmektedir. Kucaklaşma, ancak sadece onda müşahhas olan bir “demokrasi” ve “cumhuriyet”te gerçekleşebilmektedir. Bugün Kürdistan’ı İsrail imgesine göre kurmak niyetinde olanlar, “köy komünleri kurduk” derlerken, İsrail’in birer köy komünü olan kibbutzlar üzerine bina edildiğini, o kibbutzların önceleri Arapları reddettiğini, sonrasında ancak köle olarak çalıştırabildiğini biliyor olmalıdırlar.  
Söz konusu dışlayıcılık, toparlanma, birleme işlemi ile birlikte gerçekleşmektedir. Tüm Alevîleri, meleleri, solcuları birleştirmek, bu özcülük nezdinde, onların toplumsal-tarihsel bağlarını kesmek demektir. Burada birlik, nicelik ve sayıyla ilgilidir. Yani konferansa ve birliğe gelenlerin kim oldukları, sayıları, nicelikleri önemlidir. Kim sorusu “ne” sorusunu; sayılar, kitlenin kolektif tarihsel iradesini; nicelik de hareketin niteliğini ezer, ezmek zorundadır. Esasen demokrasi tam da bu yüzden vardır. Sonuçta eldeki Kürd’ü, özellikle seçimler dolayımıyla, “Kürd” denilen özün etrafında toparlama girişimi, kendince fazlalık gördüğü şeyleri budamak zorundadır.
Geçmişte AKP dışı ya da ona muhalif İslamî kesimlerin birleştirilmesi girişimlerinde de benzer bir sorun mevcuttur. Yaklaşık iki yıl önce Ayhan Bilgen’in öncülüğünde, İstanbul’da bir toplantı yapılmış, toplantıya katılan kimi isimler, önceden belirli konuların konuşulup netleştirildiğini gördüklerinden, girişime soğuk yaklaşmışlardır. Aynı niyetle toplanan başka bir toplantıda ise, bu İslamî grupların şeflerinden oluşan, üst ve genel bir sekreterya oluşturulmasını öneren Ayhan Bilgen, sonrasında, bir konferans örgütlemiştir. O konferansa dair sözümüz o dönemde şu şekilde olmuştur: “Kendi alanlarımızı, geçmiş birikimlerimizi, gelecek tasavvurlarımızı mülk edinmemiz temel günahımızdır. Bu kadar mülkiyet, rekabeti tetiklemekte, rekabet solcu ya da İslamcı öznelerin hem kendi aralarında hem de kendi içlerinde mevcut olan parçalanmayı derinleştirmektedir. Bu kafa, bu zihniyet üzerinden yan yana gelmiş bir sol ile İslam, birbirine ancak kötü yanlarını, günahlarını öğretebilir. Zira temel günahımız, onca sömürü ve onca zulüm varken hiçbir şey yapmayacak düzeyde kendi bencil irademizin kölesi olmamızdır.” (Yan Yana ya da Yana Yana) “Bencil irade” tabiri, özcülüğe işaret eder.
Ayhan Bilgen’in iyi niyetli yaklaşımı, HDP merkezli yürüyen birlikçilik çabalarının bir tezahürü olmaktan kurtulamamaktadır. HDP, herkesi, muhatap alınmaya, muhatap alınmak için de birleşmeye zorlamaktadır. Önce sol ile yan yana gelebilecek İslamî kesimlerin görülmesi, sonra bunlarla basit diplomatik bir ilişki kurulması, ardından ilgili İslamî kesimlerin gençlerine çağrıda bulunulması, hayırlı bir yöntem olmasa gerektir. Ağustos ortasında yapılacak konferansın niyeti de aynı özcülükten mülhem bir tekleşmedir. İyi niyetli bir sohbet ve piknik olarak örgütlenen bu çalışmada, IŞİD gösterilip varolan liberal İslam sevdirilecektir. Sonrasında da “her şey nafile” denilip, genel demokrasi mücadelesine dâhil olmak önerilecektir.
Özcülük, dolayısıyla, belirgin bir ben-merkezciliği de üretmektedir. Mücadele içinde olan ve zulme uğrayan öznenin özcülük yapması doğaldır. Mesele, bu özcülüğün bir tür yenilgi biçimi olduğunun görülememesidir. Esasında özcülük, uğruna mücadele edilen şeyin merkeze alınması, basit bir göndermeyle, çevrenin tehditlerinden kaçmayı anlatır. Bu, işten kaçanın, ellerini fazlalık gibi görmesine benzer. Özcülük “tamam, ben oldum” demektir, bu da işten el ayak çekmeyi ifade eder.
Özcülük, birlikçiliği dayatmakta, birlikçilik de olası ve verili hasımlarını, rakiplerini ezmeyi getirmektedir. Zamanında heteredoks (mülhid-sapkın) kabul edilenin belirli bir ortodoksi üretmesi, sorunludur. Tek kitaba bağlanmayı emretmek, diğer kitapların tarihî mirasını toprağa gömecektir.
Ayhan Bilgen, parti tarafından kendisine verilen görevi başarıyla yerine getirmektedir. Ama buradaki eksiklik, İslamî hareketlerin bu ortodoksiye diz çöktürülmesi, bunun için de onların İslamî ve/veya hareket olan yanlarının budanmak istenmesidir. Liberal siyasetin dayattığı budur. “İslamî hareket” teriminde “İslamî” Kürd’ün; “hareket” ise AKP’nin hasmıdır. Budanmak istenene önce liberalizmin kabul ettirilmesi gerekir.
Ama liberalizm şimşek gibidir; ardından gelecek gökgürültüsünün, zulmün habercisidir.
Kimi iddialara göre, Sivil Cuma’lar ile AKP’nin alanını Kürdistan’da daraltan PKK, sonrasında yapılan görüşmelerle bu faaliyetinden vazgeçmiş, İslam konferansı düzenlemiş, buna bağlı olarak da batıya HDP projesi sunulmuştur. Aslında bu Sivil Cuma’ların gerçekleşmesini sağlayan hamle nezdinde anlamlı olan Altan Tan gibi isimler, boşa düştükleri için HDP projesine ateş püskürmüşlerdir. Eğer bu iddia doğru ise, Altan Tan yerini Ayhan Bilgen’e bırakmak zorundadır.
Ama mesele şahısların ötesindedir. Öcalan, Osmanlı’nın yıkılmasında rol oynadığını iddia ettiği Arap İslam’ına ve İran’a kılıç sallayınca, geriye bir tek Türkiyeli ve AKP’li İslam kalmaktadır.
İştirakî dolayımı ile temas kurduğumuz Müslüman bireylerin belirgin bir kısmının “AKP ajanı” olması şaşırtıcı değildir. AKP, olası tehditleri savuşturacak her türlü hamleyi yapmak zorundadır. Savuşturma işleminde liberalizm en uygun yöntemdir. Yılların İslamcısı şahıslar, karşımızda birden liberalizmi savunur bir konuma düşmektedirler. Bu liberalizm, AKP’ye ait bir savunma biçimidir. O şahıs, özünde hâlâ İslamcıdır ama iş pratik siyasete geldiğinde liberalizm savunusu tek çare olmaktadır.
Ayhan Bilgen’in de bizimle ilk görüşmesinde, “güncel siyasetten uzak durun, Bedrettin, Karmatîler falan yazın” deyip, iki gün sonra güncel siyaset üzerine yazıların yazılacağı bir internet sitesi kurması da aynı savunma biçimidir. O son yazılarında, “Alevî temsilcilerinin Alevîliği güncellemeleri gerektiğinden”, “toplumsal hassasiyetlerin yok sayılmamasından” bahsetmektedir. Ayhan Bilgen’in sözü dinlenseydi, demek ki son günlerde İstanbul’da yaşanan çatışma olmaz, seçim çalışması yapılacak başka mahalleler bulunur, HDP, Cephe’yle geçmişe dayanan husumetleri olan örgütlerin paravanı olarak kullanılmaz, Demirtaş kampanyası, hem devrimcileri hem de onların temsil ettikleri kitleleri kazanabilirdi. Ama maalesef burada mülhid olanın kafası kesilmek zorundadır.
Ulusal birlik konusunda bir derdi olan ve özcü refleksler taşıyan öznenin dışarı sunduğu liberalizmden ve birlikçilikten hayır gelmez. “Bunun da yolu ulusal birlikten geçer. Bunun zemini var. Kürt halkında büyük bir arzu var. Bunu daha çok geliştirmeleri gerekiyor. Gerekirse yürüyüşler düzenlemeli. Halk artık ‘bir araya gelin, güçlerinizi birleştirin’ demeli. Kim gelmiyorsa ona yönelmelidir.” (Sabri Ok) sözlerinin sarfedildiği ortamda, başkalarına, “ulusunuzdan ve devletinizden vazgeçin” diyen bir liberalizm düşmektedir.
Bu, maalesef, İsrail’in de sık sık kullandığı bir yöntemdir. İsrail, gayet açık bir dinî ve millî devlet iken, onun Yigael Gluckstein (Tony Cliff) gibi muhipleri kibbutzlarda yetiştikleri günleri unutmayıp, başka dinlere mensup kişilere dinsizliği, başka milletlere devletsizliği, devletlere de milletsizliği öğütlemektedir.
İslamî hareketin vahdeti, bu türden bir liberalizme karşı şerbetlenmek suretiyle mümkün olacaktır. Çözüm masası politik açıdan kıymetlidir ama hareketin oradan neşet etmesi mümkün değildir. Kürd’ün ve tüm mazlumların muhtaç olduğu güç, sömürü ve zulme karşı devrimci bir tevhid mücadelesidir. Orada bir özcülük ve bu özcülüğün verdiği bir bitmişlik, tamamlanmışlık hissi vardır. Bu anlayış ve hissiyatla herhangi bir yaraya merhem olmak mümkün değildir. Türkiye ve İsrail bitmiş, tamamlanmış birer imgedir. Mücadelenin daha tam olmadığını, eksik olduğunu, eksikliğiyle başkalarını görmesi, örgütlemesi gerektiğini anlayacağı yer de bu tevhidî mücadeledir. Türkiye ve İsrail’den değil, sömürülen-mazlum halkların kolektif mücadelesinden öğrenilen bir inşa süreci, Müslüman âlemi devrimci şuralarla tanıştıracaktır.
Eren Balkır

Hamas'ın Hizbullah'a Daveti

İsrail medyası, Halid Meşal’in vekili Musa Ebu Merzuk’un (Rus haber ajansı) Ria Novosti’ye ilettiği sözleri alıntılıyor: “İnşallah Lübnan cephesi açılacak ve birlikte bu oluşuma (İsrail’e) karşı savaşacağız… Lübnan direnişinin büyük bir anlama sahip olduğunu tartışmak bile gereksiz.”
Hamas ve Hizbullah arasındaki ilişkilerin ısındığı, Hizbullah’ın askerî yardımının ve Hamas ve diğer gruplarla ile kurduğu (Usame Hamdan’ın da kabul ettiği) işbirliğinin sürdüğü şu günlerde, Musa Ebu Marzuk’un yorumu ara katıcı ya da Filistin’e hiçbir vakit askerî manada müdahele etmemiş olan Hizbullah’ı utandırmayı amaçlayan bir yorum değil. Bu yorum daha çok İsrail’in kuzey cephesi ve sonrasında harekete geçecek olan Golan cephesi üzerinden tehdit edilmesine dair. Söz konusu yorum, Nasrallah’ın Kudüs Günü’ndeki beyanına paralel: “Gazze’deki kardeşlerimize onlarla birlikte olduğumuzu, yanlarında durduğumuzu, tüm cephelerde elimizden geleni yapmanın bir görev olduğunu söylüyoruz. Siyonistlere de zayıf bir örümcek ağının içine düştüklerini, intihar etmemeleri için daha fazla kıpırdamamaları gerektiğini söylüyoruz.” Nasrallah’ın sözleri, ihtiyaç duyulduğunda askerî bir müdahale gerçekleşeceğine dair Filistinlilere edilmiş bir yemin, “daha ileri” gittikleri takdirde İsrail’e savrulmuş bir tehdit. İsrail, önceden belirlenmiş eşiğin ötesine geçerse, Hizbullah’ın savaşa girmesi ve İsrail’in eli kulağında olan intiharının gerçekleşmesi muhtemel. 2009 yılında ben, Hizbullah’ın Hamas’ın askerî kapasitesinin önemli ölçüde zayıflaması, direnişin zayıflatılması ve Filistin halkının korumasız kalması durumunda askerî müdahale gerçekleştirebileceğini yazmıştım. Görünüşe göre, henüz o aşamada değiliz, ama eğer Hamas kuşatmanın kaldırılmasını güvence altına alamaz, Sisi rejimi ile onun Suudî destekçileri örgütün roket arzını ikmal etmesini imkânsız kılarsa, o vakit Hizbullah devreye girer. Hamas silâhsız bırakılamaz. Eğer silâh tükenirse, o vakit geniş bir bölgesel savaş heyulasıyla yüzleşiriz. Böylesi bir savaşta Hizbullah üç cephede eşzamanlı savaşmak zorunda kalacaktır. Bu aşamada Direniş’e ve destekçilerine vurmak suretiyle, Siyonistlerle dolaylı işbirliği kuran IŞİD ve Nusret Cephesi özel olarak öne çıkacaktır. Fakat Lübnan’dan ziyade Filistin’in kurtarılması, Hizbullah’ın sadece bir önceliği değil, varoluş sebebidir de…
Emel Saed Gureyb

Nasrallah'ın Kudüs Günü Konuşması

“Şimdi hayal kırıklıklarından ve geçmişten konuşmanın vakti değildir. Direniş (Mukavemet) için daha da önemli olan, Filistin’de zafer kazanmaktır, zira onun elde edeceği zafer, İsrail’i koruyan öteki eksenin temellerini ortadan kaldırmaya dönük yeni bir adımdır. Öteki eksen, sadece Birleşik Devletler’i ve Batı’nın önemli bir kısmını içermemekte, önemli sayıda Arap rejimini de içermektedir.”
Hizbullah Sekreteri General Hasan Nasrallah’ın dün Uluslararası Kudüs Günü’nde yaptığı konuşmanın özü buydu. Önemli olan, Hamas’ın Nasrallah’ın ifadelerini, özellikle bu çok önemli momentte, benimsemesidir, zira o, birçok Arap rejiminin, İsrail ve onun Batılı müttefiklerinin örgütü imha etme arzusunu paylaştığını herkesten daha fazla bilmektedir. Bu güçler, savaşı uzatıp Hamas’ın altyapısını çökertmek, roketler konusunda sahip olduğu yetenekleri sıfırlamak, haberleşme şebekesini yok etmek ve liderlerini öldürmek niyetindedirler. Onların amacı, savaş sonrası örgütü kuşatmak, yaşanan katliam ve yıkım konusunda onu suçlamak ve örgütün yardım almasına mani olmaktır. Hamas’ın düşmanları, bu hamlelerin halktaki desteği kesip halkın örgüte öfkelenmesini sağlayacağını düşünmektedir. Burada amaç, halkın desteğini kesmektir. Bu sebeple, Hamas dışarıdan, Müslüman Kardeşler içindeki müttefiklerini alt eden devletlerden gelecek bir kurtuluşu bekleyemez. Hamas, Nasrallah’ın konuşmasını nasıl benimsedi?
İlk önce bu konuşmada yeni olana bir bakalım.
Her şeyden önce Nasrallah’ın ifadeleri, Lübnan sınırlarının ötesine hitap etmiştir. Nasrallah, dürüst bir yaklaşımla, Hizbullah’ın istisnasız tüm direniş gruplarını desteklediğini söylemiştir. “İstisnasız” demekle Nasrallah’ın kastettiği, Hamas’tır. Hizbullah, sadece Hamas’ı desteklemekle kalmamakta, ayrıca destek vermek için elinden geleni yapmaya dönük bir arzu duymaktadır. Bu, İsrail’in çok iyi dinlemesi gereken önemli bir taahhüttür, zira bu söz, her ne kadar herkes cephe açmanın bugün beyhude olduğuna ikna olmuş olsa da, İsrail’e karşı yeni bir cephenin açılmasına yönelik açık bir istemi ifade etmektedir. Yeni bir cephe açmak, Hizbullah tarafından alınacak, ama Suriye ile İran ile kurulan bir koordinasyon dâhilinde yürürlüğe konulacak bir karardır. Bu mesaj gayet açıktır.
Nasrallah, İsrail’in yürüttüğü savaşı bölgedeki diğer eksenin büyük fesadı ile ilişkilendirmiştir: “ABD savaş için gerekli kılıfı temin etmektedir. (…) kimi Arap rejimlerinin elindeki tahtlar İsrail’in müdafaasına bağlıdırlar. (…) Biz Filistin’in sömürgeleştirilmesinden beri tanık olduğumuz en tehlikeli döneme girmiş bulunuyoruz. (…) Biz devletlerin, orduların, halkların ve toplumların vb. sistematik biçimde ortadan kaldırılıp parçalanmasına tanık oluyoruz. (…)” Tam da bu bağlam dâhilinde Nasrallah şunları söylemektedir: “Biz Filistin Direnişi’nin gerçek ortaklarıyız, onun zaferi hepimizin zaferidir.” Burada kaderin ortaklaştığı gayet açıktır.
Nasrallah’ın Gazze’deki savaşla, İsrail’in sekiz yıl önce Lübnan’a karşı yürüttüğü savaş arasında yaptığı kıyaslama çok büyük bir anlama sahiptir, bu kıyaslama, Hizbullah’ın Lübnan içindeki ve dışındaki düşmanları için çok önemli ve tehlikeli kimi mesajlar içermektedir. İsrail’in geçmişte yaptığı hata, yeni bir Ortadoğu’nun oluşturulmasına mani olmuştur, bugün de Gazze savaşı başka bir yıkım projesini alt üst etmiştir. Belki de Nasrallah şu sözleri sarfederken, aklında kimi Lübnanlı siyasetçilerin ve Arap yöneticilerin 2006 savaşında yaptıkları vardır: “Ben kimi Arap yöneticilerin Netanyahu’ya çağrıda bulunduklarından ve ondan savaşa devam etmesini istediklerinden eminim. (…) Ama Direniş, Temmuz 2006’da olduğu gibi, İsrail’e bir karar dayatacaktır.” Burada da iki savaş arasında çok önemli bir bağ kurulmaktadır. İki savaş arasında yapılan anıştırma belki de kastîdir, zira Hizbullah ile Gelecek Hareketi arasındaki ilişki neredeyse kopma noktasına gelmiştir, dolayısıyla iki savaş arasında kurulan bağ üzerinden Nasrallah, Suudî Arabistan ve onun Suriye ile Irak’ta oynadığı role atıfta bulunmaktadır.
Nasrallah, Hamas’ın Direniş eksenine geri dönmesi için gerekli yolu açmıştır. O açık biçimde, “Filistin halkı, Direniş ve dava söz konusu olduğunda, farklılıkları ve fikir ayrılıklarını bir kenara koyma çağrısı” yapmıştır. Nasrallah, fikir ve politik hüküm konusunda belirli farklılıkların olduğunu inkâr etmemiş, en önemli hususun Direniş’in zaferi olduğunu ifade etmiştir. Burada öncelikli olan konu, Nasrallah’ın Filistin’deki Direniş’e politik, mali ve askerî destek sağlanması noktasında Suriye, İran ve Hizbullah’ın oynadığı rolü hatırlatmasıdır. Bu hatırlatma, Hamas’ın tekrar doğru yola girmesi ve yürünecek yolun tamiri için oldukça önemlidir.
Yapılan konuşma, Nasrallah, Hizbullah ve onun ait olduğu eksen için de çok önemlidir. Pusulanın yönünü değiştirmek için altın bir fırsattır. Yaşanan, Gazze ve Direniş’e fiiliyatta sempati duyan Arap kitleleri harekete geçirmek için anlaşılması gereken tarihî bir momenttir. Hizbullah’ın genel sekreteri, Gazze ve Direniş’e doğrudan destek vermek niyetindedir, o farklılıkların üzerine çıkmakta, Arap halkının rejimlerine yönelik hissettiği terk edilme hissine tam zıt yönde bir tavır sergilemektedir. “Sizin zaferiniz bizim zaferimiz, siz kazanacaksınız ve o örümcek ağı (İsrail) sonsuza dek dağılacak” diyen bir liderle, Filistin Direnişi’ni imha etmek için bir bahane kollayan ve İsrail’in suçlarının örtbas edilmesi noktasında politik ve diplomatik kılıflar temin eden bir lider arasında büyük bir fark vardır.
Arap dünyasının tehlikeli ve kanlı bir mezhep çatışmasının içinden geçtiği bir dönemde Lübnan Direnişi’nin Şii liderinin Sünni Filistin Direnişi ile birlik içinde olduğunu ifade etmesi çok önemlidir. Düşmanına karşı yürüttüğü savaşta milletin mezhepsel ve inançsal hassasiyetlerin kaşınmasına karşı ayağa kalkması zorunludur.
Nasrallah, IŞİD ve diğer gruplar tarafından kutsal mabetlerin yıkılması ile El-Aksa Camii’nin yıkılması ihtimali arasında bir bağlantı olduğunu söylemiştir. Bu türden bir bağ kurma, oldukça kapsamlı ve idrak açısından güçlü bir yaklaşımın ürünüdür. Burada Nasrallah, İslamî tevhidi ve Direniş’e destek verilmesini öne çıkartmaktadır. Bu bağlamda o, bölgeyi kuşatan tehlikeli projelerle İsrail’in Gazze’ye yönelik yürüttüğü savaş arasında bağ kurmaktadır.
Konuşmanın son ve belki de en önemli mesajı ise Batı ve Arap dünyasındaki muhalif eksene mensup liderlere verilmektedir. Bu mesajla, Hizbullah’ın Filistin’deki Direniş’i yalnız bırakmayacağı bir kez daha teyid edilmektedir. Genelde İsrail, Batı ve Arap rejimleri Nasrallah’ın sözlerini ciddiye almaktadırlar. Belki de bugün daha fazla ciddiye alacaklardır, almak zorunda kalacaklardır. Bölge ayrışma ve anlaşma arasında salındığı bir dönemde, Nasrallah’ın ait olduğu eksen, güçlü olduğuna dair mesajlar göndermeye devam etmektedir, zira bu eksen caydırıcı bir güç olarak anlaşmaların gerçekleşeceği bir zamanda onurlu bir dizi anlaşmanın gerçekleşmesi için gerekli yolu açmaktadır.
Nasrallah’ın konuşması sonrası Filistin’in daha güçlü, Nasrallah’ın daha belagatli olduğunu anlamak için, konuşmadan hemen sonra sosyal ağ ortamlarında binlerce insanın yazdığı yorumları okumak yeterli olacaktır.
Sami Kleib

Domenico Losurdo Mülâkatı

Liberalizm: Sefaletten Azade Yaşama Hakkımızın En Azılı Düşmanı
Domenico Losurdo Mülâkatı
İtalyan felsefeci, tarihçi ve militan komünist Domenico Losurdo, özgürleşme sürecine dair yeni düşünceler geliştirmek amacıyla, birkaç yıldır liberalizm tarihi çalışan bir isim.
“Bir komünist ayrıca bir felsefeci ve tarihçi olarak amacım, zamanımızın hâkim ideolojisiyle mücadele etmek. Bunun nedeni, hâkim ideolojinin tarihi maniple etmesi ve özgürleşme süreci önünde engel teşkil ediyor olması. Aynı ölçüde bizim, bir de özgürleşme mücadelesini yeniden düşünmemiz gerekiyor.” İtalya Urbino Üniversitesi’nde profesör olan Domenico Losurdo, Hegel felsefesi uzmanı, bu konu üzerine kaleme alınmış iki kitabı mevcut (Hegel ve Liberaller, PUF, Paris, 1992 ve Hegel ve Alman Felâketi, Albin Michel, Paris, 1994), diğer çalışması ise Gramsci üzerine (Gramsci. Liberalizmden Eleştirel Komünizme, Syllepse, Paris, 2006). Losurdo medyada boy gösteren bir aydın değil, esas olarak liberalizm meselesi, onun komünizm ve özgürlük mücadelesi ile ilişkisi üzerine çalışan önemli bir akademisyen. Heidegger ile Nietzsche’yi kesen, Kant’tan Marx’a uzanan klasik Alman felsefesinin politik tarihine yoğunlaşmış olan Losurdo, uzun süredir liberalizmin politik tarihi üzerine çalışıyor (Liberalizm: Karşı-Tarih, la Découverte, 2003). Ayrıca bir çalışması Fransızcada da yayınlandı: “Tarihte Revizyonizm” (Albin Michel 2006), “20. Yüzyılın İlk Günahı” (Aden, 2007), “Tarihten Kaçış” (Delga, 2007), ve “Stalin: Karanlık Bir Efsanenin Tarihi ve Eleştirisi” (Aden 2011).
Julian Jones: Liberalizm: Karşı Tarih isimli kitabınızda neo-liberal ideolojiyi ve onun “totaliteryanizm”e yönelik muhalefet dâhilinde demokrasi ve özgürlük ile eşitlenme tarzını yapısöküme uğratıyorsunuz. Liberalizme yönelik bu yaklaşımı analiz edip ifşa etmeyi neden acil bir görev olarak belirlediniz?
Domenico Losurdo: Her bir imparatorluk, kendi genişlemesini yüceltmek için kendi kökenlerini ve tarihini övüp başkalaştıran, düşmanlarını (veya muhtemel düşmanlarını) ahlâkî bir güç ve politik bir üstünlük önünde diz çöktüren soykütüksel bir efsaneye ihtiyaç duyar. Roma İmparatorluğu tarafından gayet akıllı bir biçimde icat edilmiş efsaneye göre, Roma sadece asil değil, kutsal köklere de sahiptir: epik tarihi uyarınca Roma Truva Kralı’nın kuzeni Anchises ile Tanrıça Venüs’ün oğlu olan, Truva’yı alevler içerisinde terk eden dindar Aeneas tarafından kurulmuştur. Modern ABD imparatorluğunun soykütüksel efsanesi de bundan pek farklı değildir: hoşgörüsüz ve despotik Avrupa’dan kaçıp Yeni Dünya’ya gelen kurucu babalar, burada, Birleşik Devletler ve güya yaşayan en eski demokrasi şeklini alan ebedî bir özgürlük anıtı inşa ederler. Benim kitapsa tümüyle farklı bir tarihin yaşandığını gösteriyor: Müteakip süreçte Birleşik Devletler’in kuruluşuna tanık olan İngiliz kolonileri en yoğun kölelik biçimini ve kölelerin tümüyle insanlıktan çıkartılması sürecini koşulluyorlar. Kurulduğu sürecin ilk birkaç on yılında ülkede başkanlık koltuğuna hep köle sahipleri oturuyor. Bu isimler, Santa Domingo ve Haiti’de kölelerin özgürleşme sürecine mani oluyorlar, ayrıca Teksas ile Meksika’ya köle ihraç ediyorlar. Buna başka suçlar da ekleniyor. Bu, epey uzun süre devam etmiş utanç verici bir tarih. Birçok ABD’li akademisyenin otuzlarda güneydeki siyahlara yönelik zulme dair anlattıklarına bakılabilir ve bu yapılanlar, Nazi Almanya’sında Yahudilere uygulanan zulümle kıyaslanabilir. Tabii bir de buna, batı sömürgeciliğinin sahip olduğu bütünlüğe ana niteliğini veren, Kızılderililere yönelik imha operasyonu ve soykırım faaliyetlerini de eklemek gerekir.
JJ: Tarih boyunca farklı zulüm biçimlerini liberal ideoloji nasıl meşrulaştırmıştır? Sizin ifadenizle, liberalizm sadece yönetici sınıfa uyan demokrasi midir?
DL: Bugünlerde durum farklı. Jakoben Devrimi ile başlayıp Bolşevik Devrim ile tamamlanan çevrim, sömürge kökenli halklar aleyhine işleyen sömürgeci zulüm meselesini ön plana çıkarttı. Gene de hâlâ Ortadoğu’da yegâne “gerçek” demokrasinin İsrail olduğuna dair sözler sarf ediliyor. Madalyonun diğer yüzünde ise tutuklanan, işkence gören ve yargısız infazlara kurban giden Filistinliler duruyor. Yönetici sınıfa tam uyan demokrasi işte bu! Küresel düzeyde ise batı, BM Güvenlik Konseyi’nin iznini bile almaksızın, savaş açma hakkını kendi üstüne alıyor; ABD başkanları, kendi ülkelerini hep dünyaya rehberlik etme hakkına sahip “Tanrı’nın seçilmiş milleti” olarak tarif ediyorlar. Yönetici sınıfa uyan bu demokrasi, maalesef tozpembe bir geleceğe sahip.
Burada şunu eklemek gerek: liberalizm, Hegel ve Rousseau gibi felsefecilerin gayet açık biçimde farkında oldukları, ekonomi ile politika arasındaki bağlantıyı gözardı ediyor. Örneğin Hegel bize açlıktan ölme riski bulunan bir insanın gerçekte kölenin sosyal statüsüyle kıyaslanabilecek bir statüye nasıl tabi olduğunu gösteriyor.
JJ: Bazı insanlar Nazizm ile Komünizm arasında kıyaslama yapmaktan büyük zevk duyuyorlar… Bu totaliteryanizm kavramını siz nasıl tarif ediyorsunuz?
DL: Totaliteryanizmin kökleri, büyük kapitalist güçlerin ve onların sömürgelerin ele geçirilmesi ve küresel hegemonya için gerçekleştirdikleri rekabet üzerinden kışkırtılan savaşta tüm halkın askere alındığı “bütünsel savaş” ve “bütünsel seferberlik” teorilerine dayanıyor. Hitler’in arzusu Almanya’nın intikamını almak, yaşam (sömürge) alanını yeniden ele geçirip genişletmektir. O, kendisinin sömürgecilik geleneğinin varisi olduğuna inanıyordu. Bu sebeple ilgili geleneği radikalleştirmek istedi, öncelikle ABD örneğine başvurdu ve Slav halkını “üstün ırk”a hizmet eden köleler seviyesine indirgeyerek, Doğu Avrupa’da kendi “Uzak Batı”sını kurmaya çalıştı. Bu projenin Stalingrad’da büyük bir yenilgi almış olması tesadüf değil. Sonrasında söz konusu yenilgi, sömürgecilik karşıtı devrimlerin başlangıcını teşkil etti.
Hâkim ideolojinin keyfî niteliğini göstermek için şu kıyaslamayı yapmak mümkün: on dokuzuncu yüzyılın başında Napolyon, Santa Domingo’ya güçlü bir ordu gönderir. Burada amacı, Toussaint Louverture liderliğindeki büyük siyah devrimini ilga etmek, ardından da köleliği yeniden hâkim kılmaktır. Burada güvenle şunu söyleyebiliriz: sonrasında yaşanan korkunç savaşta saldırıya maruz kalanlar, artık saldıranlardan daha az “yabanî”dir, ancak tarafları “yabanîlik” ya da lanet bir “totaliteryanizm” kategorisine sokup suçlamak saçmalık olacaktır.
JJ: Sınıf Savaşı: Politik Tarih ve Felsefe isimli en son kitabınızda[2], Marx-Engels felsefesinin merkezî kavramı olan sınıf savaşı kavramına odaklanıyorsunuz. Bu kavram, toplumun nasıl analiz edileceği, onun nasıl anlaşılacağı ve onun içinde nasıl eyleme geçileceği meselelerinin kavranmasına ne şekilde katkı sunabilir?
DL: Marx ve Engels’e göre, sınıf savaşı, uluslararası düzeyde işbölümü, ulusal düzeyde ve aile kurumu içinde işler. O, sömürgeci düzeni kızdıran insanlara, kapitalist sömürüye karşı mücadele eden alt sınıflar ve ataerkil ailenin dayattığı “ev köleleri” oluşa itiraz eden kadınlara işaret eder. Japon İmparatorluğu’na karşı Çin halkının, Nazilere karşı Sovyet halklarının verdikleri kurtuluş savaşları ve gerçekleştirdikleri ulusal direnişler, köle olmaya karşı koymanın somut ifadeleridir. Bu savaşlar ve direnişler, sınıf savaşının elde ettiği muazzam zaferlerdir. Dahası, yüksek teknolojinin batı nezdinde tekelleşmesine son vermek isteyen (örneğin Çin gibi) ülkeler ile uluslararası emek piyasasının alt kısımlarına kapatılmaya karşı çıkanların verdiği mücadele de sınıf savaşı olarak değerlendirilmelidir.
JJ: Bir felsefeci ve bir komünist tarihçi olarak siz hâkim ideolojinin tarihi maniple ettiğini, onun özgürleşme mücadelesini engellediğini söylüyorsunuz. Bugün söz konusu özgürleşme mücadelesini nasıl yeniden ele almalıyız? Sizin görüşünüze göre, Avrupa’da ve dünyanın geri kalan kısmında komünist perspektif ne durumdadır?
DL: Sınıf savaşının üç ana ayağına bakmak gerek. Bu noktada sıklıkla gözardı edilen bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Uluslararası ilişkiler bağlamında demokrasi için mücadele etmedikçe, bizim ne bir sosyalist ne de demokrat olmamız mümkündür. Küçük bir grup ülkenin kendisini seçilmiş milletler olarak takdim etmesi ve BM Güvenlik Konseyi’nden herhangi bir yetki almaksızın savaş açma ya da bu yönde tehditler savurması, sömürgeciliğin veya yeni sömürgeciliğin bir tezahürüdür, bu duruma her yönden karşı çıkmak gerekir. Stratejiye dair bir perspektif olarak bizim komünizmi sadece sınıfsal uzlaşmazlıkların değil, ayrıca devlet ve politik iktidarın tümüyle ilga edilmesi olarak takdim etmemiz gerekir. Burada din, millet, işbölümü, piyasalar gibi her türlü olası çatışma kaynağından ayrıca bahsetmeye gerek bile yok. Devletin ilgası efsanesini yeniden inceleyen Gramsci, sivil toplumun kendi içinde bir tür devlet olduğunu söyler. O, ayrıca enternasyonalizmin, kapitalizmin çöküşü sonrası varlığını sürdürecek kimi kimlikler türünden, ulusal kimliklerin yanlış anlaşılması noktasında, elinden bir şey gelmeyeceğini de iddia eder. Piyasa ile ilgili olarak Gramsci, soyut bir form olarak piyasa yerine, “kararlı piyasa”dan dem vurmanın daha akıllıca olacağını düşünür. Gramsci, kapitalizm sonrasında devletin inşa edilmesine ciddi zarar verecek olan mesihçiliğin ötesine geçmemize katkı sunar.
JJ: Piyasa ekonomisiyle sosyalist perspektifi harmanlayan Çin toplum modelini nasıl analiz ediyorsunuz?
DL: Çin Halk Cumhuriyeti, tarihimizin en büyük sömürgecilik karşıtı devrimine dayanır; Çin Devrimi, politik bağımsızlıkla başarılı bir ekonomik bağımsızlığı gerçek manada birleştirmeyi başardığı takdirde, yegâne sömürgecilik karşıtı devrim olacaktır. Bu bağlamda Mao ile Deng Xiaoping arasında belirli bir süreklilik vardır. Deng, yeni planını iki ana görüş temelinde takdim etmiştir. İlk olarak o, sadece devrimci bir feda ruhunun özel politik coşku momentlerinde başarılı olabileceğine inanmıştır. Uzun vadede özendirici ekonomik önlemler, dolayısıyla rekabet ve piyasalar olmaksızın üretici güçleri geliştirmek (ve dolayısıyla sefaletle mücadele etmek) imkânsızdır. Üstelik Sovyetler Birliği’nin çöküşü ardından yaşanan krizler süresince batı yüksek teknolojiyi tekeline almış, Çin’in uluslararası piyasalara açılmadan bu yüksek teknolojiye erişmesi imkânsızlaşmıştır. Maoist dönem (o dönemde eğitimin teşvik edilmesi, salgın hastalıkların yok edilmesi vb.) üzerinden elde edilen başarılar sayesinde yeni plan, açıktan yaşanan çatışmalara rağmen, muazzam bir başarı elde edebilir: 600 (kimi tahminlere göre 660) milyon insan sefaletten kurtulmuş, altyapı imkânları birinci dünya ekonomisine uygun hâle getirilmiş, sahil şeridinden iç kesimlere doğru ciddi bir endüstrileşme süreci yaşanmış, birkaç yılda maaşlar hızla artmış, çevre meseleleriyle ilgili endişeler çoğalmıştır. Bağımsızlığın muhafaza edilmesinde gösterdiği başarıyla ve ulusal egemenliğe odaklanarak, ayrıca eski sömürgeleri kendi ekonomik bağımsızlıkları peşinde koşmaya teşvik etmesiyle, Çin bugün, yirminci yüzyılda başlamış olan ve günümüze dek farklı kılıflar altında süren sömürgecilik devriminin merkezi olarak görülebilir. Kamusal alanın her türden ekonomide oynaması gereken öncü rolü bize hatırlatmak suretiyle Çin, ekonomik liberalizme ve Washington’un dayattığı uzlaşmaya karşıt bir alternatif teşkil etmektedir.
JJ: Avrupa’da görülen tasarruf tedbirleri üzerinden, özgürleşmemiz için bize lazım gelen alternatifleri ve yolları siz nasıl anlıyorsunuz?
DL: Merkezî rolü sadece sosyal devletin parçalanması ve savaş yanlısı siyasete karşı verilen mücadeleler oynayabilir. İkinci Dünya Savaşı süresince Demokrat Partili F. D. Roosevelt “korku ve sefaletten azade” yaşama hakkını teorize etti, bunun yanında liberal gelenek geleneksel özgürlükleri bahşetti. Washington’daki uzlaşmaya dayanan ekonomik liberalizm, sefaletten azade yaşama hakkımızın en azılı düşmanıdır. Korkudan azade yaşama hakkı da Obama’nın insansız hava araçlarına başvurma yöntemi, savaş tehditleri ve savaş çığırtkanlığına dayalı siyaset eliyle günbegün inkâr edilmektedir.
Dipnotlar
[1] Contre-histoire du libéralisme, Éditions la Découverte, 2013, Liberalism: A Counter-History, Verso Publisher, 2011.
[2] La Lotta di classe. Una storia politica e filosofica, Éditions Laterza, Italie, 2013.

İsrail'e Ölüm

En son haberlere göre, bugün Siyonist ordusunun bir göçmen kampı ve bir hastaneye hassas güdümlü mühimmatla gerçekleştirdiği iki ayrı saldırıda, 7 ilâ 10 civarında Filistinli çocuk katledildi. Elbette İsrail, bu ölümlerin batı kamuoyunun ruh hâli üzerinde yol açacağı duygusal etkinin oluşmasını bile çok görerek, Hamas’ın daha fazla çocuğun “televizyona mahsus ölü” çocuk ayarlayacağını iddia edecektir. Bu “tüm dünyaya karşı olan” ve zihinleri kuşatan İsrail, Filistin halkına karşı uygulanan soykırımı destekleyenlerin oranını inceleyen muhtelif anketlerdeki %85-87 seviyesini yükseltmekten başka bir şey yapmayacak. Bu rakamlar, Hamas’ın 3 İsrail yerleşimcinin öldürülmesinden sorumlu olmadığına dair bilginin kamusallaşmasına karşın, artmaya devam edecek. Bu arada batı medyası, bu iğrenç suçu “sivil zayiat” olarak gösterip örtbas etmeye çalışacak ve ümitsizce, İsraillilerin de öldürüldüklerini bize hatırlatarak, verdikleri haberlerde “denge”ye ulaşmaya gayret edecek; Sanki 43’ten fazla İsrail Savunma Güçleri mensubu askerin Gazze’yi işgal ederken yaşanan çatışmalarda katledilmesi ile Hamas’ın ilkel, dolayısıyla özensiz füzeleriyle 2 sivilin öldürülmesi, bir biçimde İsrail füzelerinden kaçarken veya saklanırken ya da oyun oynarken kasten hedef alınmış yüzlerce çocuk dâhil, 1000’den fazla Filistinli SİVİL ölümüne niceliksel ve ahlâkî açıdan denkmiş gibi. Diğerlerinde olduğu gibi bu vakalarda da “denge” denilen kavram, yöntemsel açıdan anlamsız, ahlâken iflas etmiş bir kavramdır, zira bu kavramın kardeşi olan ve barbar bir zalimliğin yol açtığı durumlarda taraf tutmayı anlatan “tarafsızlığın” yapılması gereken en doğru şey olduğunu iddia eder.
Şurası açık ki bizim birlikte varolabileceğimiz bir İsrail “kamuoyu” yoktur, bizim İsrail devletiyle birlikte yaşamamız mümkün değildir, stratejik ve varoluşsal zeminlerde kabul edebileceğimiz ya da ahlâkî zeminde tanıyabileceğimiz bir İsrail mevcut değildir. Daha önce de yazdığım gibi, tüm baskıcı devletler için olduğu gibi, öldürmek, İsrail için sadece bir taktik ya da strateji değil, İsrail’in fizikî güvenliği ve onun yenilmez askerî güç olarak sahip olduğu kimliğin güvence altına alınmasına dönük bir gerekliliktir. Tam da bu nedenle Filistin asla salt bir insan hakları ya da insanî yardım davası olamaz; onun kurtuluşu Arap dünyası için stratejik ve varoluşsal bir gerekliliktir. “İsrail’e Ölüm” sadece bir slogan değil, yegâne çözümdür de.
Emel Saed Gureyb

İsrail: Liberal Emperyalist

Reuters’in haberine göre, Britanya Dışişleri Bakanı, bir zamanlar batı kamuoyunun sempati duyduğu bir ülke olmaktan çıkan, giderek aşırı duygusal tepkilere sahip çatlak bir Siyonist devlete dönüşen İsrail’in liberal bir emperyalist olarak hareket etmesini istiyor: “İsrailli meslektaşlarıma, onların o batılı değerlerine sesleniyorum, gayet meşru olan kendilerini savunma hakkını icra ederken, yol açtıkları ölümleri asgariye düşürmek noktasında ellerinden gelen her şeyi yapsınlar (…) Bu askerî operasyon devam ettikçe ve Gazze’de sivil kayıpların sayısı çoğaldıkça Batı kamuoyunda endişe giderek artacak, İsrail’e yönelik sempati ise azalacaktır.”
Görünüşe göre, her gün kadın ve çocukların kaçacak bir yerleri olmadığı için evlerine saklanması, Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Örgütü okulları ile hastanelerin bombalanması, futbol oynayan çocukların bilerek hedef alınması, Siyonist hahamların Gazzelilerin “imha” edilmesine dönük çağrıları, Siyonist politikacılar ve akademisyenlerin Filistinli annelerin öldürülmesini ve onlara tecavüz edilmesini istemeleri, İsrail’in işlediği savaş suçlarının Filistinlilerin gerçekleştirdiği bir “öz-soykırım” olarak resmedilmesi, öldürülen Filistinli çocukların görüntülerinin “televizyona mahsus ölüler” ilân edilmesi, İsrail kamuoyunun Filistinlilerin katledilmelerine sevinmeleri (AP haberlerine göre, İsrail’de işgale karşı çıkanlar “azınlık” durumunda), İsrailli gençler ve ergenlerin başlattığı kana susamış sosyal medya kampanyaları, tüm bunlar, İsrail’in batılı liberal müttefiklerini utandırmaya başlamış. Siyonist rejimin Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin “düzmece mahkeme” olduğunu söyleyip onu kınaması ve Brezilya’yı “ipe sapa gelmez bir diplomatik cüce” olarak tanımlaması, dünyanın İsrail’in bir zırdeli olduğuna dair kanaatini pekiştiriyor anlaşılan.
Reuters’in haberi şöyle:
“Britanya Dışişleri Bakanı Philip Hammond, Perşembe günü İsrail’i uyararak, batı kamuoyunun, Gazze’de İslamcı militanlara karşı saldırısı üzerinden, Yahudi devleti aleyhine döndüğünü söyledi.
İsrail 17 gün önce bir operasyon başlatmış, bu operasyonla, sahil şeridindeki kuşatma altında olan bölgeyi yöneten Hamas’a ve onun müttefiki olan örgütlere mensup militanları buraya fırlattığı roketlerle durdurmayı amaçlamıştı.
İsrail’e ve işgal altındaki Filistin topraklarına iki günlük ziyarette bulunan Hammond’ın Sky News’e bildirdiği üzere, ‘Bu askerî operasyon devam ettikçe ve Gazze’de sivil kayıpların sayısı çoğaldıkça Batı kamuoyunda endişe giderek artacak, İsrail’e yönelik sempati ise azalacaktır.’
Gazze’deki yetkililere göre, Perşembe günü itibarıyla ölü sayısı 729’a çıktı ki bunların önemli bir bölümü sivil. İsrail’e yönelik roket saldırılarında üç sivil, yaşanan çatışmalarda ise en az 32 İsrail askeri öldürüldü.
Hammond ayrıca, ‘İsrailli meslektaşlarıma, onların o batılı değerlerine sesleniyorum, gayet meşru olan kendilerini savunma hakkını icra ederken, yol açtıkları ölümleri asgariye düşürmek noktasında ellerinden gelen her şeyi yapsınlar.’ dedi.”
Emel Saed Gureyb

Foti, Feto, Filistin

1 Ocak 1965’de Filistinliler, Asifa (Fırtına) güçleri olarak bilinen silâhlı mücadele birlikleriyle İsrail’e bir saldırı gerçekleştirirler. Bu saldırı, Filistin Devrimi’nin (savra) fitilini ateşler. Milliyetçi bir nitelik arz eden Filistin mücadelesi, 1967 6 Gün Savaşları sonrası ideolojik bir kırılma yaşar. Merkezi Beyrut’ta olan Arap Milliyetçileri Hareketi (Hareket el-Kavmiyin el-Arab) 1967 sonrası kendilerini marksizmle tanımlayan FHKC, FDHKC, FHKC-GK ve KEÖ gibi alt örgütlere bölünür. Örgütlerde hâlâ varlığını sürdüren Arap milliyetçiliği, Enver Sedat’ın İsrail ile barış görüşmeleri yapması ile iyiden iyiye çözülür. Marksizmle, özellikle Maoizmle kurulan ilişki de 1979 İran Devrimi ve Çin’in Mao’nun ölümü sonrası Filistin’e yönelik yaklaşımının değişmesiyle kırılma yaşar. Maoist kökenli Filistinli devrimcilerin bir bölümü bu momentte İslamcılaşırlar. Kitle çizgisinin (hattül cemahir) genişlemesi gerekmektedir, bu sebeple eski kavramlar yerlerini İslamî terimlere bırakırlar. Böylelikle fedainin yerini mücahid alır. George Habaş gibi isimler bile, Müslüman Kardeşler ve kimi FKÖ savaşçılarının bir cihad örgütü kurmalarını destekler. Zâlime karşı, varolan tüm imkânların seferber edilmesi şarttır.
Maoizmin Fetih içerisinde güç kazanmasının önemli bir nedeni, Arafat çizgisinin Sovyetler’in tezlerine yakın durması, Ürdün’de güç ve konum elde etmek isterken, yaşanan bu ayrışma sonrası gerillaların 1970’te bölgeden kovulmalarıdır. Sovyetler’in güttüğü “ne savaş ne barış” siyaseti yaralara merhem olmaz. Kitle çizgisinin genişlemesi noktasında İran Devrimi önemli ipuçları sunar ve hareket giderek İslamîleşir. Maoistlerin kimi örgütlerinden İslamî Tevhid Hareketi türünden yapılanmalara ciddi kaymalar yaşanır. Örneğin Maoistlerin kurduğu Jarmaq Birliği üyesi Enis Nakkaş, İran’ın Fransa ile yaşadığı mesele üzerine, Şah’ın son başbakanı Bahtiyar’a karşı Paris’te düzenlenecek suikastı gerçekleştirecek timin içinde olan bir isimdir. Yoldaşlarından İmad Mugniye, sonrasında Hizbullah’ın önemli isimlerinden biri olur.
İslamî Cihad’ın fikir babalarından olan Münir Şefik, 1965’e kadar Ürdün Komünist Partisi üyesidir. 1968’de Fetih’e katılır. Bir süre Maoist siyasete bağlı kalan Şefik, 1979’da İslamcılaşır. Yaptığı genel bir değerlendirmede, kitleler zemininde hareket etmenin, kitlelerin ruhuna ve nabzına yabancı olmamanın, kitlelerin üzerinde yükseldiği mirası temel almanın üzerinde durur. Marksizmden uzaklaşmasını, onun batılı niteliğine, kitleleri görmemesine, İslamî olanın devrimciliğine ve kitleselliğine değer vermemesine bağlar. Zira ona göre, Filistin “Tevhid’in adı hâline gelmiştir.”
Silâh, meseleleri sadeleştirir, çok daha kısa sürede anlamlı ve derinlikli hamleler yapmayı gerektirir. Bu yüzden silâhlı mücadele verenlerin kitleleri görmediğini, önemsemediğini düşünmek, düşman güçlerin içeride yürüttüğü kara propagandadan başka bir şey değildir. Anlatılan kısa hikâye de Filistinli direniş gruplarının her daim kitlelere akan küçük dereler misali hareket ettiklerini göstermektedir. Lafla, bir tepeye ya da rahat bir koltuğa kurulup, kitleleri gördüğünü söyleyenlerin anlamadığı husus budur. Silâh, şahsî bir tercih değil, mücadelenin emrettiği bir olgudur. Onca zulme karşı, mazlumların karşı koyma hakkını çalmak isteyenler, mazlumları, kendilerini ölçü alarak, şahıslara bölmek ve o şahıslar içinden kendilerine uygun olanlarını yanlarına almak niyetindedirler. Bu solun son Sarıgazi vukuatı da liberalizmin aynı düzlemde dışavurumudur. Savaşan bir örgütün savaşçılığına dil uzatamayanlar, savaş kaçkınlığını liberal güzellemelerle örtbas etmek istemektedirler. Burada temelde savaşın ve silâhın tasfiye edilmesi teşebbüsü söz konusudur. “Uyguladığın şiddet, düşmanı güçlendiriyor, mücadeleyi eziyor” feveranının kopartılmasının nedeni de söz konusu liberalizmdir. Düşman, devrimciyle doğrudan konuşup ona laf geçiremediğinden, bu tip ajanlarını saha sürmektedir. Bugün soldaki PKK düşmanlığının bir boyutu da budur: “Senin yüzünden bu devlet bu kadar güçlü ve muhkem!” Uygulanan şiddete suç bulmak yerine, düşmanın güçlenmesine karşı adımlar atmak elzemdir.
Filistin kurtuluş hareketinin bütün olarak başarı kazanamamasını doğrudan doğruya silâha bağlayanlar da aynı mahfillerin mensuplarıdır. Filistin, Kozo Okomato’dan (Japonya) Patrick Argüello’ya (Nikaragua) kadar birçok gencin, uluslararası tugaylar bünyesinde bölgeye geldiği, izcilik veya tracking yapıp eğlendiği bir yer değil, genel devrimci çemberin merkezidir. Halkın, sınıfın, milletin veya dinin kurtuluşu için bir arayışı olan herkesin dönüp bakacağı devrimci bir kıbledir.
Filistin’siz bir dünya özlemi, burada antisemitizm eleştirileriyle dile getirilmektedir. Avrupalı efendilerin antisemitizmiyle Filistinlilerin direnişini yan yana getirerek, Filistin’i değersizleştireceklerini zannetmektedirler. O nedenle Foti Benlisoy gibi update edilmiş bir reformizmin şampiyonları, önce mahalledeki cepheye küfretmekte, sonra da Yahudilere sahip çıkmayı görev bilmektedirler. Onun Türkiye’de milyonlarca Yahudi işçinin sendikalarda ve fabrikalarda verdiği hak mücadelesine öncü ve akıl hocası olmak istemesi, dolayısıyla onları korumaya niyetlenmesi tabii ki doğaldır. Daha Gazze’ye ilk bomba düşer düşmez, “antisemitizm” yazıları yazması da anlaşılır bir durumdur. Kitleleri görmemekle, anlamamakla eleştirdiği devrimciler, halkın değerlerine değer verdiğinde gerici ve faşist olmakta ama kendisi şu lafı ettiğinde sosyalist olmaktadır:
“Filistin mücadelesinin en güçlü olduğu an, kitlesel mücadelenin başrolde olduğu, direnişin esas itibariyle halka dayandığı 1. İntifadaydı.”
Burada açık bir silâhlı mücadele düşmanlığı söz konusudur. Filistin’de halka dayanmayan bir intifadanın gerçekleşme ihtimali sıfırdır. Foti’nin bu sözü etmesinin nedeni, onun hep popüler olana bakması, bugün de popüler gördüğü bir konunun, Filistin intifadasının kendisindeki reformizmi boşa düşürmesinden korkmasıdır. Onun izlediği filmleri, okuduğu romanları, dolayısıyla rahat ve huzurlu ortamını yazarken kaçırdığı, rahatsız ve huzursuz olanların böylesi savaş momentlerinde daha da kitleselleştiğidir. Foti, muhtemelen 24 Temmuz’da, Siyonistlerin ve işbirlikçilerinin Gazze’den ayırmaya çalışmasına rağmen, Batı Şeria’da yürüyen on binlerce Filistinliyi görmüştür ama o kitle Foti’ye göre halk sıfatına layık değildir. Bunun nedeni, muhtemelen, o kitlenin “bu can bu kan sana feda ey Kassam!” diye bağırmasıdır. Foti’nin güçten anladığı, batılı, modern ve laik olmaktır. Bugün intifadanın halka dayanmadığını söylemek, Filistinli direnişçilere edilmiş bir küfürdür.
Foticiliğin kalemini sivrilten, devrimci düşmanlığıdır. O, bir yılbaşı günü sevgilisi olduğu hâlde gönül eğlendirdiği kadından “tokat” yediğinde, bu kadar liberal ve pro-feminist değildi. Ama devrimciler, bir mahalle savunmasını kendi halk anlayışı uyarınca gerçekleştirdiğinde, hemen “IŞİD, faşizm” etiketlerini yapıştırmayı bildi. Ona göre, devrimciler “ülkücü”, yani “bir fikrin dünyayı değiştirebileceğini zanneden ahmaklar”. Hâlbuki devrimciler, mücadelenin kolektif, pratik gereklerini yerine getirme noktasında, “uyuşturucuya ve fuhşa” savaş açıyorlar. Yani kafalarında bir ideal olarak böylesi bir savaş fikri var da bunu kitlelere dayatıyor değiller. Bu liberalizmi Filistin üzerinden buraya da öğütleyen Foti, bir tasfiye işlemine ortak oluyor. Sansürcülerin ve tasfiyecilerin tek yaptığı, devrimciliğe karşı hamle yapmak.
Bir liberal, kurulduğu tepeden veya koltuktan, savaş alanına bakıyor: “Sizin silâhınız karşı tarafı güçlendiriyor” diyor. Tek görebildiği bu. Siyaseti kendisinden doğru kurduğu için, o, rahatın ve huzurun siyasetini öğütlemekten başka bir şey yapmıyor. Dolayısıyla bu orta sınıf siyaseti, bir anda, Fetoculuğun yanına düşüveriyor. Zira Fethullah Gülen, Filistin’le ilgili şunu söylüyor:
“Filistin’deki işgalin bitmemesinin sebebi, Yahudilerin değil, Arab silâh tüccarlarının menfaatlerinedir.” Ve Feto devam ediyor: “O bombaların altında endişe duyan Yahudi çocukları karşısında yüreğimin yağı erir. Yahudi çocukların başında patlayan bombalar içimde patlıyor gibi.” Filistinli çocuklar için gıkını çıkartmaz ama. İsrail’in olduğu bir gerçeklikte rahat ve huzurlu yaşamanın reçetelerini sunar, Foti kardeşi gibi. O da Feto hocasının izinden giderek, silâh tüccarlarına, İsrail’in güçlenen ordusuna, Yahudi çocuklarına kilitlenir. Öbür tarafa ise ancak yıllar sonra çekilen bir film, yazılan bir roman vesilesi ile bakabilecek anlaşılan. “Bugün burada olan savaştan rahatsız olanları örgütlemeyi istemek ne zamandır sosyalistlik?” sorusunun cevabı o romanlarda, filmlerde yok maalesef.
“Orta sınıf” denildiğinde, hemen ekonomi ve sosyoloji notlarına sarılanların anlamadığı husus, burada ideolojik-politik bir yönelime işaret edildiğidir. Filistin’de ya da Sarıgazi’de olan biteni ekonomi ve sosyoloji notlarıyla anlamaya çalışmak, aslında söz konusu ideolojik-politik yönelimi gizlemek içindir. Filistin kurtuluşuna örgütlenmiş bir silâhın, silâha örgütlenmiş bir kitlenin emrettiğini soyut ve boş ekonomi-sosyoloji notları ile savuşturmak mânâsızdır. Bu, o notların sahiplerini işaretlemekten başka bir işe yaramaz. İşaret edilecek olan, kolektif mücadele, o mücadelenin tüm araçlarıdır. Sömürüye ve zulme karşı mücadele, kesinlikle kendimize işaret etmeye indirgenemez. Bugün Filistin davası, dinî, millî ve sınıfî bir kopuşun alametidir. Kendi varlığını dinin, milletin, sınıfın ya da devrimin bizatihi varlığı zannedenlerin anlamadığı esas husus budur.
İçimizdeki ve dışımızdaki Siyonistlere, fetoculara, bilcümle reformiste inat, yaşasın 3. İntifada!
Eren Balkır
25 Temmuz 2014

Ukrayna Halk Kurtuluş Cephesi Manifestosu

Ukrayna, Novorossiya ve Transkarpatlar Rusları Halk Kurtuluş Cephesi Manifestosu
Mücadelemizin amacı nedir?
Ukrayna bölgesinde adil, toplumsal olana göre hareket eden, oligarkların ve yozlaşmış bürokrasinin bulunmadığı bir halk cumhuriyeti inşa etmektir.
Düşmanlarımız kimlerdir?
Liberal-faşist yönetici elitler -çekinmeden yabancı devletlerin çıkarlarına hizmet eden suçlular, güvenlik güçleri, ordu, bürokratlar, oligarklardan oluşan sabıkalı ittifak. Avrupalı liberal değerleri desteklediklerini resmî olarak beyan eden bu güçler, ülkeyi kontrolleri altına alıyorlar ve aşırı sağcı çetelere sırtını yaslayarak, etnik gruplar arasında şovenist bir histeri yayıp bu grupları zehirliyorlar.
Müttefiklerimiz kimlerdir?
Ukrayna bölgesinde liberal-faşist devleti kabul etmeyi reddeden, vatandaşlık ve etnisite ayrımı gözetmeksizin, sosyal adalet ideallerini herkes için tanıyıp onlar için dövüşmeye hazır olan tüm iyi niyetli insanlar.
Uğruna savaştığımız, toplumsal olana göre hareket eden halk cumhuriyeti nedir?
Toplumsal olana göre hareket eden halk cumhuriyeti, aşağıdaki hususları içeren, bir politik örgütlenme biçimidir:
Devletin en yüksek hedefleri ve görevleri, ruhanî, entelektüel, sosyal ve fiziksel, tüm gelişimi ve halkın çıkarlarını içerir;
Tüm iktidar, halkın sorumluluğundadır ve doğrudan temsile dayalı seçilmiş organlar aracılığıyla uygulamaya konulur;
Her işçi yurttaşın tıbbî bakıma, eğitime, emeklilik yardımlarına ve sosyal güvenliğe devletin hesabına olacak şekilde sahip olma hakkı vardır;
Yaşamak için yeterli emekli maaşları ödenir ve tüm yurttaşlar, geçici veya kalıcı engellilik durumlarında ya da işsizlik hâlinde yeterli bir sosyal güvenlik hakkından istifade ederler;
Halk ve onun gelişimine fayda sağlaması şartıyla, her türden özel ya da kolektif girişime izin verilir;
Kredi faizleriyle geçinen faizci finans kapitalizmi yasaklanır. Para, herhangi bir borç esareti değil, başarılı projelerin gerçekleştirilmesi üzerinden kazanılır;
Halk adına hareket eden ve halkın temsilcilerince kontrol edilen devlet, sermayenin en büyük sahibidir ve stratejik ekonomik sektörleri kontrol eder;
Özel mülkiyete izin verilir ama toplum büyük servetleri ve ekonomi ile siyasetteki yatırımlarını kontrolüne alır. Kimsenin halkı asalak gibi sömürmesine, oligarşik imparatorluklar kurmasına ve suni tekeller kurarak halk üzerinde hâkimiyet tesis etmesine izin verilmez.
Mücadele yöntemlerimiz nelerdir?
Yukarıdaki hedefe (Ukrayna’da toplumsal olanın yönlendirdiği bir halk cumhuriyeti kurma hedefine) ulaşmak için biz zora dayalı olan ve olmayan mücadele yöntemlerini kullanmaya hazırız. Yurttaşların isyan etme haklarının olduğunu, sadece silâhlanmış bir halkın özgürlüğünü savunabileceğini düşünüyoruz. Gene de şiddet, bize dayatıldığında, politik hedeflere ulaşma noktasında kullanılacak bir araçtır.
Ukrayna’da neler oluyor?
Ukrayna’da terör ve propaganda yoluyla, sabıkalı oligarşik ve komprador kapitalizmini ülkemize dayatmak isteyen liberal-faşist rejime karşı halk kurtuluşunu amaçlayan bir ayaklanma gerçekleşiyor.
Ukrayna nedir?
Ukrayna, Avrupa Birliği ile Rusya arasında bulunan, güçlü Hristiyan (esas olarak Ortodoks) gelenekleri olan, nüfusu muhtelif halklardan (Ukraynalılar, Ruslar, Belaruslar, Moldovyalılar, Bulgarlar, Macarlar, Romenler, Lehler, Yahudiler, Ermeniler, Yunanlar, Tatarlar, Karpat Rusları, Hutsullar ve diğer halklardan) oluşan, yüzlerce yılda oluşmuş halkın özyönetimine ve özgürlüğü için politik mücadele vermeye dayanan geleneklere sahip bir bölgedir.
Güneydoğu Ukrayna’da (Novorossiya) neler oluyor?
Güneydoğuda (Novorossiya), Kiev’de batılı patronların desteğiyle, onların parasını kullanan liberal-faşist rejime karşı politik bir halk ayaklanması gerçekleşiyor. Bölgedeki tüm etnik grupların üyeleri, Ukraynalılar, Ruslar, Yunanlar, Ermeniler, Yahudiler, Macarlar, Romenler vd. bu ayaklanmada yer alıyorlar.
Ruslarla Ukraynalılar arasında bölgede bir savaş yaşanıyor mu?
Kiev merkezli propagandanın söylemlerinin aksine, Rusyalılarla Ukraynalılar arasında yaşanan bir savaş yok. Bu yaşanan, sabıkalı oligarşik kapitalizme, o ortak düşmana karşı mazlum halkın gerçekleştirdiği bir ayaklanmadır.
Diğer milletlerle birlikte Ruslar ve Ukraynalılar her iki tarafta savaşıyorlar.
Kiev rejimi tarafında yürütülen propaganda tarafından kandırılmış paralı askerler ve hapisten kaçmış savaşçılar, büyük oligarşik sermaye ve sabıkalı bürokrasinin çıkarları için savaşıyorlar, güneydoğu tarafında ise halkın çıkarlarını, onun özgür, adil ve demokratik geleceğini savunuyorlar.
Ruslar ve Ukraynalılar Ukrayna’da meydana gelen olaylarda farklı menfaatleri mi var?
Ruslar ve Ukraynalılar, ortak toplumsal ve politik çıkarlar etrafında birleşiyorlar ve Ukrayna’yı oligarşik sermaye iktidarından, yozlaşmış bürokrasiden, sabıkalı baskı güçlerinden ve suçtan kurtarmak istiyorlar.
Güneydoğudaki ayaklanma neden Rusça sloganlar altında gerçekleşiyor?
Çünkü Ukrayna’da Ruslar ve Rusça konuşanlar (Ukraynaca konuşanlarla birlikte) hem sosyo-ekonomik hem de kültürel-politik manada ikili bir zulme maruz kaldılar.
Yozlaşma, despotizm, suçlular iktidarı, normal bir hayata veya normal bir işe sahip olmanın imkânsızlığı, çok düşük ücretler ve ülkeye sahip olanlara dönük bağımlılık biçimini alan sosyo-ekonomik zulüm, Ukrayna’da yaşayan her emekçi insanın maruz kaldığı bir gerçekliktir.
Nüfusun yüzde doksanından fazlasının Rusça düşünüp konuştuğu yerlerde (neredeyse Ukrayna’nın yarısında) Rusçaya resmî statü verilmemesi, okullarda Rusça öğretiminin yasaklanması, Rusça film ve reklâmların yasaklanması, mahkeme ve devlet kademelerinde Rusça kullanımına getirilen yasaklar ve birçok saçma ayrımcı talep ve kısıtlamalar Ukrayna’daki Rusça konuşan halkın daha da fazla aşağılanmasına neden olmuştur.
Bu nedenle ilk ayaklananlar Ruslar ve Rusça konuşanlar olmuştur.
Şimdi sıra Ukrayna’nın tüm mazlum halkındadır!
Rusya neden güneydoğu Ukrayna’ya yardım ediyor?
Rusya elitlerinin önemli bir kısmı halkın ortaya koyduğu sosyal ve politik tepkiden korkuyor. Bu insanlar Kiev yetkilileriyle anlaşıp güneydoğudaki savaşa son verseler çok memnun olacaklar. Ama halk ayaklanması esnasında oligarşik bürokratik liberal-faşist kapitalizme karşı ortaya konulan öfke, onların bunu yapmasına izin vermedi. Rusya halkları güneydoğudaki adil mücadeleyi destekliyorlar, bu da tüm Rus elitlerini birçok yönden kendi stratejik çıkarları hilafına güneydoğu Ukrayna’daki ayaklanmayı desteklemeye, daha doğrusu desteklermiş gibi yapmaya mecbur ediyor.
ABD ve Avrupa Birliği neden Kiev rejimine yardım ediyor?
ABD’nin ana hedefi, jeopolitik rakibi olarak Rusya’ya karşı mücadele vermek. ABD ya Rusya sınırlarında NATO üsleri olan Rus karşıtı bir devlet kurmaya ya da bölgeyi istikrarsızlaştırıp ülkeyi kaos ortamının içine gömmeye ihtiyacı var.
Avrupa Birliği ise ucuz hammadde kaynaklarına ve ürünlerini satacağı ek pazarlara muhtaç.
Güneydoğu Ukrayna’daki mücadeleye ne yardım eder?
Mukavemet noktası güneydoğu Ukrayna olan direnişi destekleyen ve güçlendiren şey, halkın kendisini liberal-faşist hâkimiyetten ve yönetici elitlerden kurtarmaya dair o hiç değişmeyen arzusu. Diğer yardımcı unsur da Ukrayna halklarının zaman içerisinde kendi ortak sosyo-politik çıkarlarını ve mücadelenin herkesçe paylaşılan hedeflerini tanıması.
Güneydoğu’daki mücadele ayrılıkçı bir nitelik arz ediyor mu?
Hayır, mücadelenin sürdüğü saha Ukrayna’nın tüm sathıdır. Güneydoğudaki isyancılar ellerini, şu çağrıyla birlikte, tüm Ukrayna’daki kardeşlerine uzatıyor: “Ortak düşmanımıza karşı ayağa kalkın!”
Tüm Ukrayna ve Novorossiya bölgesinde yeni, özgür ve toplumsal açıdan sorumluluk sahibi bir halk iktidarı kuracağız.
Halkın kurtuluş devrimi zafere ulaşıp liberal-faşist rejim çöktükten sonra ne yaşanacak?
İktidarın sözde değil, gerçekte de halka ait olacağı yeni bir devlet kurulacak.
Referandum (yani halk iktidarının en yüksek biçimi) üzerinden her il, bölgenin geleceğini tayin edecek, Ukrayna, ya tek bir federatif (konfederatif) devlet olarak kalacak ya da bölgelere tam bağımsızlık verilecek.
Halkın demokratik devrimi zafere ulaştıktan sonra politik iktidar nasıl inşa edilecek?
Politik iktidar, aşağıdan yukarıya doğrudan halk temsili (halk iktidarı) ilkesi uyarınca inşa edilecek.
Emek kolektiflerinden, meslek kuruluşları ve konseylerden, politik, dinî, etnik örgütlerden seçilen delegelerin oluşturduğu temsiliyet ilkesi uyarınca, yerel konseyler düzeyinden başlayıp yukarıya doğru Yüksek Konsey’e kadar genişleyen halk iktidarı organları oluşturulacak.
Halk demokrasisinin temeli yerel konseyler olacak. Bunlar bölge konseylerine temsilci seçecekler.
Halk temsilinin en yüksek organı olan Yüksek Konsey, bölge konseylerinden gelen delegelerden oluşacak.
Yüksek Konsey, Konsey üyelerince temsil olunan halktan sorumlu olan bir hükümet seçecek.
Biz, hâkimlerin ve yereldeki emniyet teşkilâtına bağlı organların da seçimler yoluyla belirlenmesini istiyoruz.
Halkın kurtuluş devrimi zafere ulaştıktan sonra bölgeler ne türden haklara sahip olacak?
Her bir bölge, bölgesinde yaşayan halka temel politik, ekonomik, sosyal, kültürel ve dinî hakları garanti eden kendi anayasasını ya da diğer türden kurucu belgesini hazırlama hakkına sahip olacak.
Tüm devlet dillerine ek olarak, her bir bölge, kültürel, politik, hukukî ya da idarî meselelerde bölge dillerini seçme hakkına sahip olacak.
Her bir bölge, bölgesindeki kişilerin fizikî ve hukukî faaliyetlerine konulan vergiler temelinde kendi bütçesini oluşturma hakkına sahip olacaktır.
Bölgelerin halkın kurtuluş devrimi zafere ulaştıktan sonra ne türden yükümlülükleri olacak?
Her bir bölge, doğal felâketler ve başka türden afetler yaşanması hâlinde genel krize müdahale fonu için vergi gelirlerinin bir kısmını ayırmakla yükümlü olacak.
Her bir bölge, savunma, merkezî devlet aygıtının sürdürülmesi, tüm ulus için önemli olan hususların kurulması, bilimsel araştırma, sağlık bakımı ve eğitimin sürdürülmesi ve altyapının geliştirilmesine dönük devletin genel ihtiyaçlarını karşılamak için vergi gelirlerinin bir bölümüyle katkı yapmakla yükümlü olacaktır.
Her bir bölge, emekle sermaye ve sivil ile politik özgürlükler arasındaki ilişkilere tatbik edilecek genel devlet ilkelerini gözlemlemekle yükümlü olacaktır.
Her bir bölge, belirlenmiş devlet ilkeleri çerçevesinde yurttaşların haklarını ve özgürlüklerini savunmakla ve asayişi korumakla yükümlü olacaktır.
Bunlar mücadelemizin temel ilke ve hedefleridir.
Biz, her bir dürüst yurttaşın ve vatanseverin bu ilke ve hedefleri onaylayıp destekleyeceğine inanıyoruz.
Biz, sadece sözde değil, eylemleriyle de eşitlik, demokrasi ve sosyal adalet ideallerine bağlı olan tüm insanların göstereceği uluslararası dayanışmaya ve vereceği desteğe güveniyoruz.
Hep birlikte kazanacağız!
Yalta direniş konferansınca 7 Temmuz 2014’te onaylanmıştır.