Nurlu İnsanlar

1935’te İngiltere-İran Petrol Şirketi’ne bağlı araştırma yürüten bir jeolog, üzerinde çivi yazısı olan bir kil tablet bulur. Sonradan BP olan şirketin bu çalışanı “Nurlu İnsanlar” isminde bir kitap yazar. İkinci kitabında konuya devam eden bu kişinin iddiası, ilk medeniyetlerin uzaydan gelmiş özel varlıklar eliyle kurulduğu üzerinedir. Bu nurlu insanlar, geri kalmış coğrafyayı ilerletmişlerdir. Çünkü oradaki insanların bunu yapma imkânları yoktur. Aslında BP şirketi, “burada sizi ilerletmek, medenileştirmek için bulunuyoruz” demektedir.
Bu arkeoloji okuması doğrudan emperyalizmin ve sömürgeciliğin uzantısıdır. O BP’yi ülkeden kovan iradenin gericiliğe ve nura düşman olarak kodlanması tabii ki kaçınılmazdır. Bu akla göre, ilkel toplumların kendi iradeleri ve dinamikleriyle gelişme kaydetmeleri mümkün değildir. Dolayısıyla aslında verili emperyalist ilişkilere dair bir güzelleme çabası olarak, arkeoloji ve tarih okumaları her dönemde devreye sokulmuştur.
Nurlu insanlar kurgusu, bir açıdan bölgede Alevilere de inandırılmaya çalışılan bir hikâyedir. Avrupa’ya göç etmiş Alevilere geri kalmış çorak toprakların gülü muamelesi çekilmekte, etin sütünden faydalanılmaktadır. Artık hiçbirisi Hz. Ali’yle veya Kerbela ile bağını görmeyecek noktadadır. Onlar, nereden geldiği belli olmayan, uzaylı, nurlu ve ışığın taşıyıcısı bir kavimdir artık. Çünkü Alevi sözcüğü Ali’den değil, alevden ve nurdan gelmektedir!
Ve tabii ki o nurun akışı, Kerbela gibi bir kılıç darbesine maruz kalmış olamaz. Kerbela’nın artık Alevi inancıyla hiçbir alakası yoktur. Sonsuza bağlanalım derken sonlu olan bir zulmün bayrağına yapışılmıştır. Kültürel bir öğeye indirgenmiştir ve kavganın boyası dökülmüştür.
“Fransız devriminden önce tarih mümkün değildi” ve “modern dönemden önce sosyalizm mümkün değildi” tezleri de aynı sömürgeci fikriyatın çıktısıdır. Bugün, bir ölçü ve ölçek olarak tarihe yansıtılmakta, geçmiş bugüne göre yeniden kurgulanmaktadır. Self servis masası karşısında duran müşteriler, tarihten dilediklerini alabileceklerini zannetmektedirler. Bugündeki çıkarlar, geçmiş olaylarda dil bulmaktadır.
Dolayısıyla sosyalistler “önce modern ve aydınlanmış olmak gerekir” diyerek, sosyalizm mücadelesini her an askıya almaya yazgıdırlar. Burjuva siyaset denilen bataklık onları içine çekmektedir. Bunlar, Marx’sız Marksizme, Lenin’siz Leninizme programlanmışlardır. Her ikisi de belli bir coğrafyadaki kitlelerin iç dinamiklerine ve iradelerine güvenmemek noktasında ortaktır. Kitle, kadro anlayışları bu modern ve aydınlanmış, özel cemaatin dişine uygun kişiler bulmak üzerine kuruludur.
Egemenler kendi nurlarını yaymaları karşılığında diyet istemektedir. Marx, Lenin gibi isimler bu minvalde kurban edilmektedir. Akışı bozan ne varsa tasfiye edilmek zorundadır. Kerbela unutulmaya mecburdur. Nekbe, Enfal, Halepçe… dipnotlardan bile silinmelidir. Pazarın salahiyeti bunu emretmektedir.
Solun bu silme ve silikleşme pratiğinde belirli bir rol üstlenmek istediği açıktır. “Milliyetçilik de dincilik de size kalsın, sınıf bizim, sol bizim” nakaratları bu yüzden dile pelesenk edilmektedir. Sanki sınıf ve sol, milli ve dini olandan azadeymiş gibi bir dil tutturulmaktadır. Zaten öyle olması istenmektedir, suya sabuna dokunmayan, her şeyi flulaştıran, silikleştiren bir sol elzemdir. Kendisinden istenileni yapmaktadır. Arap Baharı sonrası “marksizmle ve Sovyetler’le kirlenmiş bir İslamcılık vardı, artık ondan kurtuluyoruz” diyenlere karşılık aynı lafları eden bir sol icat edilmektedir. Geçmişin tüm çentikleri bariyerdir, tüm kılıç darbeleri acıdır. Unutmak bugünün fetvasıdır.
Oysa şu bilinmelidir: Bugünkü direniş ateşini Kerbela’daki direnişle harlamayan, nafiledir. Çentik atmayan, kılıcını sallamayan, unutulmaya mahkûmdur.
Eren Balkır
29 Eylül 2017

Serdengeçtiler

Lale Devri Karşısında, Serdengeçtiler/Patrona Halil Kıyamı (Eyyamullah)
“Ümmet ne zaman zevk ve sefaya düşer, bolluğa kavuşur, maddenin çekiciliğinde boğulur, dünya hayatının süsüne kapılıp zorluklarına katlanmayı unutur, tehlikelere katlanmaktan kaçınır ve hak yolunda cihad etmekten geri durursa, böyle bir ümmetin itibar ve emellerinden bir şey kalmaz.” (İmam Hasan el-Benna)
Hasan el-Benna’nın bu sözlerini hatırımızda tutarak, Osmanlı’nın en renkli dönemlerinden birine, Lale Devri’ne gideceğiz. Bu sözlerin tezahürlerini Osmanlı halkı da Lale Devri ve sonrasında net bir şekilde görecektir.
Lale devrini tasvir etmek için Abdi Tarihi’ne göz atalım:
“Alem hayrette kalmıştı. Makam mevki sahibi olanların çoğu gece gündüz zevk u sefa, çeng u çegane ile toplantı düzenliyordu. Osmanlı devleti değil harap olmak, dört bir yanından -Allah korusun- düşman istila etmek istese belki biz zevkimizde olalım derlerdi.”
Vakâyinâmelere ve arşivlere bakılarak denebilir ki dönemin sadrazamı İbrahim Paşa’nın düzenlediği bu sefahat âlemleri, öncekilerden çok daha fazla abartılıydı. Halk işsizlikten, yoksulluktan ve artan yangınlardan perişanken; İbrahim Paşa ve Sultan III. Ahmet aynı bahçede ya da sarayda üst üste Çırağan eğlenceleri düzenlemekten haz etmiyorlardı. (Aktepe, 1958, s. 157)
Devlet büyüdükçe ahlak küçülüyorsa, bu tür büyümenin sağlıklı olduğu söylenemezdi. Çünkü, bu durum çözülme ve kokuşma sürecini hızlandırıcı etki yapardı. Osmanlı’nın cihan devleti olma yolunda ilerlerken yaşadığı paradoks da buydu. Devlet dışa doğru büyüdükçe, içte kokuşma hızlanıyordu. İçteki bu kokuşma, çok geçmeden uluslararası alanda da kendini hissettirdi. (İslamoğlu, 2007, s.114) Hasan el-Benna’nın da ifadesiyle ümmet itibar ve emellerini kaybediyor, dışarıda da gerek diplomatik gerek askeri kayıplar yaşıyordu.
Hz. Ömer’in de söylediği gibi ümmet dar ve zor zamanlardaki imtihanı geçebilmiş ancak bolluk ve malla olan imtihanında sınıfta kalmıştı. Bu durumu bir fert için ele aldığımızda; kişinin malının artması ve bundan dolayı dünyaya ve lezzetlerine aldanması, en başta kişinin kendi nefsine zulümdür. İnsan dünyaya daldıkça, imanî hassasiyet ve reflekslerini kaybeder. Dünyaya yani geçici şeylere olan zafiyeti artar ve dünyaya dair kaybettiği şeylerde çok daha şiddetli acılar yaşar. En önemlisi de huzuru kaybeder. Parasının çokluğundan dolayı etrafında birçok yalaka insan vardır ve bu insanlar, kişi hata yaptığında asla onu uyarmaya yeltenmezler. Bir yandan onu sömürürken bir yandan yok oluşunu arzularlar. Kişi bunun farkına vardığında insanlara güvenini de kaybeder. Farkına varamazsa daha büyük bir bataklığa sürüklenir.
Aynı olayı şimdi bir devlet için düşünelim. Devlet erkânının sefahate dalması, çok daha feci sonuçlar doğuracaktır. Çünkü yönetenler sadece kendilerine değil halka da zulmetmiş olur. Ve burada yapılacak zulmün niteliği sonraki nesilleri de olumsuz etkileyebilir. Elbette eğlenceye düşkün yöneticilere, kişisel menfaatine ve rahatına düşkün zayıf ahlaklı kimseler de eşlik edecektir. Yöneticileri daha çok şımartma yarışına girecek bu insanlar, ne devletin bekasını ne de halkın durumunu düşünecektir. Ellerinden geldiğince hazineyi sömürecek en ufak bir zorlukta da tası tarağı toplayıp kaçacaktır. Devlet söz konusu olunca dış mihrakları da eklemek gerekir. Her hareket takip altındadır ve ‘düşman ülkenin’ yöneticilerinin, uykuya dalıp zevkine düşkün olması onlar için bulunmaz bir fırsattır.
Bu devlet bir İslam devleti ise, -en azından öyle olduğunu iddia ediyor ise- durumun vahameti zihnimizde daha da netleşecektir. Allah’ın hükümlerine, Peygamber’in sünnetine de bir ihanet söz konusudur zira. Burada dinin temel kurallarına karşı bir kayıtsızlık ve zulümden de söz edebiliriz. Bunca zulme halk sesini çıkarmazsa ne olur peki? Allah’ın kanuna olan ihanette onlar da ortak olur. Böyle bir durumla karşılaşan halkın vazifesi de yönetimi uyarmak ve bu zulümle Allah adına mücadele etmektir. Burada ince bir çizgiden de bahsetmek gerek. Halk kendi yaşadığı sıkıntı giderilene kadar sesini çıkarıp, para tekrar eline geçince de susmayı tercih ederse aynı ortaklık devam eder. Yani aslolan kendi rahatı için değil, Kur’an ve sünnet çiğneniyor diye başkaldırmaktır. Yoksa sus payı verilen halk, bir kenara çekilirse bozulma daha da arttığı gibi helak da yakınlaşır. Ayeti Kerimede de buyrulduğu gibi; “Ve Biz, onun halkı zalim olmadıkça (zulmetmedikçe) ülkeleri helâk edici olmadık.” (Kasas, 59)
Lale devri her kaynakta bir ‘yozlaşma’ olarak görülmemiş elbette. Lale devrini; Osmanlı’da batıcılığın ilk nüvelerinin atıldığı dönem olarak ele alırsak, Batılı kaynaklar söz konusu dönemi çağdaşlaşmanın ilk adımı sayarlar. (İslamoğlu, 2007, s.119) Zaten hep böyle olmamış mıdır? Batı kendisine benzediğimiz ölçüde bizim sırtımızı sıvazlamış, bizi övmüş, birtakım ödüller(!) vermiş; kendisine karşı çıktığımız, uyumu ve entegre olmayı reddettiğimizde de bizi gericilikle, yobazlıkla suçlamış ve bizi dışlayıp yalnızlaştırmaya çalışmamış mıdır?
Maalesef bizim tarih kitaplarında ya da isyanı anlatan eserlerde durum bundan farklı değildir. Lale devrini yeterince garblılaşamamakla eleştirenler, Patrona İsyanı’nı da kötülemekte batılılardan geri kalmamışlardır. (bkz. Koçu, 2003, s.293-297) Batılı kaynaklarda Damat İbrahim Paşa çokça sevilen bir kişilikken; Patrona da hakaret edilen, baldırı çıplak, gerici, ayak takımından biri olarak tasvir edilmiştir. Ancak Patrona Halil İsyanı mahiyeti itibariyle farklı bir ayaklanmaydı ve halkın huzurunu bozan kötü ahlaklı cahil kimseler tarafından yapıldığı söylenemezdi!
Öncelikle bu kıyam, Osmanlı sarayının ve onu destekleyen bürokrat ve aydınların ideolojik tercihlerine karşı, halk-ulema-asker üçlüsünün koordineli bir tepkisidir. Hareketin merkezine ve işleyişin yönlendirmesinde bizzat ulema yer almıştır. Patrona Halil ve diğer 16 serdengeçti fetvasız hareket etmemişlerdir. Bu kıyam dinamikleri, yönelişleri ve hedefleri açısından İslami bir harekettir. Harekete karşı çıkanlar ülkenin maddi ve manevi değerlerini talan eden ‘mutlu azınlık’ iken, harekete katılanlar maddi ve manevi değerlere sahip çıkan ezilmiş ve mustaz’af kitledir. Bunlardan dolayı da Patrona Halil hareketini İslami hareketler içerisinde değerlendirmek gerekir. (İslamoğlu, 1992, ss.)
Osmanlı’da özellikle 17. yy’da yaşanan yeniçeri ve celali ayaklanmalarından farklı olarak, bu kıyam ulufe dağıtımı ya da cülus bahşişi için değil, batıcılık ve onun değerlerinin halka yerleştirilmeye çalışılmasına karşı çıkmıştır. Bu kıyamın bir diğer özelliğiyse isyan ahlakının İslam’a uygun bir şekilde uygulanmasıdır. Örneğin; Münir Aktepe’nin ifadesiyle, Patrona Halil çapulculara şiddetle mukabele ettiğinden, kimse yağmacılığa cesaret edememişti. Bütün hapishane ve zindanlar açılarak, İstanbul’da ne kadar haşarat varsa hepsinin serbest bırakılmasına rağmen, Patrona’nın bunlar üzerinde esaslı bir hâkimiyet tesis ettiğini görüyoruz ki bu da onun nüfuz ve iktidarına delil teşkil ediyordu. (Aktepe, 1958, s. 157)
Kıyamın haklılığı ve halkın da bu kıyama desteği karşısında korkan Damat İbrahim Paşa halkı manipüle edecek bir metod bulur. Bu metod Hz. Ali’yi alt etmek isteyen Muaviye’nin taktiğine benzemektedir. Halkın dini duyguları ve hassasiyetlerini kullanarak durumu lehe çevirmek. Mızrak uçlarına takılan Kur’an sahifeleri misali sancak-ı şerif Bab-ı Hümayun kulesine dikilir. Sancak altına gelenlere para verileceği de duyurulur. Halk bu kez oyuna gelmeyecek ve Sancak-ı Şerif’i ziyaret edip salavatlar getirir ancak tarafını değiştirmeyecektir. (İslamoğlu, 2007)
Bu durum tarihi bir gerçekliği de bizlere göstermektedir. Geçmişte de kendi sefahatini devam ettirebilmek, güç ve iktidarını güçlendirebilmek için halkın dini duygularını istismar eden yöneticiler çıkmıştır. Buna ilahi dinlere mensup toplumlarda gördüğümüz gibi diğer dinlerle inanan toplumlarda da şahit oluruz. Tarih halkın inanç, yetenek ve hassasiyetlerini kullanmak isteyen şahıs ve grupları yazmaya devam edecektir, ancak burada asıl sorumluluk halkın ve mustazafların üzerine düşmektedir. Bir süreliğine zafer elde edilse ve zulüm işleyenlerden haklar alınsa bile; halk gözünü açık tutmalı ve yeniden gelecek saldırılara hazırlıklı olmalıdır. Patrona Halil gibi insanları istemeyen, rahatlarının bozulmasından dolayı hak ve adalet üzere ilerleyen insanlara karşı diş bileyenler mutlaka çıkacaktır.
Nitekim serdengeçtilerin varlığından rahatsız olan zümre sayısı kıyamdan kısa bir süre sonra üçe çıkmıştır: Padişah kendi monarşisine ortak oldukları için onları istemez, bürokratlar serdengeçtileri zevk, sefa ve sömürülerine engel olarak görür, yeniçeriler ise onlar yüzünden serbest hareket edemediklerinden yakınırlardı. (İslamoğlu, 1992, s. 253) Nihayetinde Patrona da, kıyamın asıl lideri İbrahim Efendi de, Zülali Hasan Efendi de bir suikasta kurban gider.
Ne üzücüdür ki ne tarih derslerimde Lale Devri ve Patrona Halil kıyamını işlerken ne de edebiyat derslerimde Nedim’in divanını okurken bizlere bu sefahat âlemlerinden ve kıyamın haklılığından bahseden oldu. Çekilen diziler de ne hikmetse bu gerçeklerin tam aksini gösterdi. (bkz. Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam) Kaynakları tararken bu kadar çelişki ve zıtlıklarla karşılaşmak üzücüydü. Hâkim düşünce Batı kaynaklı eserlerden alınma idi. Ve bizim yetiştirdiğimiz tarihçilerimiz burada adaletli hüküm verememişlerdi. Temennim tarih alanında da Müslüman bilim adamlarının ve araştırmacıların yeni çalışmalar ve projeler ortaya koymasıdır. Ve bunu yaparken İslam’ın kendi terminoloji ve felsefesiyle hareket etmeleridir.
Kaynakça
İslamoğlu, M., İslami Hareketler ve Kıyamlar Tarihi I-II, Düşün Yayıncılık, İstanbul 2007.
İslamoğlu, M., İslami Hareket Anadolu I, Denge Yayınları, İstanbul 1992.
Aktepe M., Patrona İsyanı, İstanbul Edebiyat Fak. Basımevi, İstanbul 1958.
Koçu R.E., Patrona Halil, Doğan Kitap, İstanbul 2003.

Tarihten Bugüne Kalan

İngiltere'nin muhafazakâr aklının yankısı sayılabilecek The Sunday Telegraph, Nick Holdsworth imzasıyla 2008'in Ocak ayında Moskova merkezli bir tarihî belgeyi haber olarak okurlarına sundu. Bu habere göre, “Stalin, 2. Dünya Savaşı’ndan hemen önce, Britanya ve Fransa ile anlaşabilseydi, Hitler’i durdurmak için bir milyon asker göndermeyi öneriyordu.”
Hitler’i sınırlamak için askerî güç önerisi üst düzey Sovyet delegasyonu tarafından Britanya ve Fransa’nın üst düzey subaylarına 1939’da savaş başlamadan 2 hafta önce Kremlin’de sunuldu.
Kopyaları, The Sunday Telegraph tarafından görülen yeni dökümanlar, eğer Kızıl Ordu’nun Polonya topraklarında ilerlemesine yapılan itirazların üstesinden gelinirse Stalin'in generallerinin sevk edebileceğini söylediği muazzam sayıda piyade, top ve hava indirme kuvvetlerini belgeliyor.
Fakat Britanya ve Fransa kanadı (delegasyon hükümetleri adına konuşmaya yetkili olmasına rağmen anlaşma yapmaya yetkili değildi) 15 Ağustos 1939’daki Sovyet teklifine cevap vermedi.
İngiltere ve Fransa'nın Nazi Almanya'sıyla savaşmayı hesap etmediği görülen bu haberde, Sovyetler Birliği’yle savaşması için yönlendirilmeye çalışıldığını varsaymak da gerekir, haberin bu yanı Faşizmin yayılması ve 2. Paylaşım Savaşı tarihinin tartışmalarına güçlü bir ışık tutuyor. Bilindiği üzere, gerek Sovyet ve yine gerek Stalin karşıtı söylevin beslendiği temel argüman, Ağustos'un 23'de imzalanan Sovyet -Alman saldırmazlık paktı (Molotov-Ribbentrop Paktı) olagelmiştir. Öncesi ve sonrasını yok sayarak buradan hareket eden burjuva söylevi ile “somut durumun somut tahlilinden” azade kimi “sosyalistler”in argümanı hâline dönen bu söylevin gerçeklikle bağını burjuva demokrasisinin önde gelen iki devletinin Nazi Almanya’sıyla savaşmaya gönüllü olmadığını göstererek çürütüyor haberin bu tarafı. Oysa ki başta Stalin olmak üzere nice Sovyetler Birliği ile Komünist Parti'nin yöneticileri bu durumu açıklamıştı. Fransa ve İngiltere'nin belgede açığa çıkan tavrı, ilk elden milyonlarca insanın ölümüne ve büyük bir paylaşım savaşına, dolaylı olarak da atom bombalarına kapı açtı.
Haberin güncel sorusuna gelelim: Bugün de yerküremizin önemli merkezlerinde Faşizmin semptomları görülüyor. Kimisindeyse finans kapitalin en cani depresif saldırganlığıyla karşı karşıyayız. Bu semptomları sınırlandırmak, baskılamak için Merkel- Macron ailesinden umut beslemek ne kadar gerçekle ilişkili?
Nick Holdsworth, Moskova
Çeviri: Oğuzhan Aykut Ekşioğlu
18 Ekim 2008
Britanya ve Fransa anlaşmayı kabul etseydi Stalin, Hitler’i durdurmak için bir milyon asker göndermeyi planlıyordu.
Stalin 2. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Hitler’in taarruzunu önlemek için Alman sınırına bir milyondan fazla asker göndermeye hazırlanıyordu.
Neredeyse 70 yıldır gizli olan belgeler gösteriyor ki Sovyetler, Britanya ve Fransa ile bir anti-Nazi ittifakı oluşturmak için güçlü bir askerî kuvvet göndermeyi önerdi.
Bu tür bir anlaşma 20.yüzyıl tarihini değiştirebilirdi, Hitler’in Stalin’le paktını önleyebilir, böylece Almanya’nın diğer komşularına rahatça savaş açıp ilhak etmesine imkân vermezdi.
Hitler’i sınırlamak için askerî güç önerisi, üst düzey Sovyet delegasyonu tarafından Britanya ve Fransa’nın üst düzey subaylarına, 1939’da savaş başlamadan 2 hafta önce Kremlin’de sunuldu.
Kopyaları, The Sunday Telegraph tarafından görülen yeni dokümanlar, eğer Kızıl Ordu’nun Polonya topraklarında ilerlemesine yapılan itirazların üstesinden gelinirse Stalin’in generallerinin sevk edebileceğini söylediği muazzam sayıda piyade, top ve hava indirme kuvvetlerini gösteriyor.
Fakat Britanya ve Fransa kanadı (delegasyon hükümetleri adına konuşmaya yetkili olmasına rağmen anlaşma yapmaya yetkili değildi) 15 Ağustos 1939’daki Sovyet teklifine cevap vermedi. Bunun yerine Stalin Almanya’ya döndü ve yaklaşık bir hafta sonra Hitler’le kötü şöhretli saldırmazlık anlaşmasını imzaladı.
İki ülkenin dışişleri bakanlarının ismi ile anılan Molotov-Ribbentrop paktı Nazilerin Polonya’ya saldırmasından sadece 1 hafta önce, 23 Ağustosta imzalandı, dolayısıyla savaşın kıvılcımı çakılmış oldu. Fakat gizliliği kaldırılmış 700 sayfalık dokümanı çözümleyen Rus dışişleri istihbarat servisinden emekli Tümgeneral Lev Sotskov’a göre, batılı müttefik güçler Stalin’in teklifini kabul etseydi, Hitler Polonya’yı işgal etmeyecekti.
“Britanya’nın muhafazakâr başbakanı Neville Chamberlain ve Fransızlar geçen yıl Münih anlaşmasıyla Çekoslovakya’yı Alman saldırganlığına teslim etmesinden sonra dahi bu kurdu boğazlamamız için son şansımızdı” diyor General Sotskov.
Gizliliği kaldırılan toplantıda Savaş bakanı Mareşal Voroşilov ve Kızıl Ordu Genel Kurmay Başkanı Boris Shaposhnikov tarafından yapılan Sovyet teklifi savaş durumunda Alman sınırına her birinde 19 bin asker bulunan 120 piyade bölüğü, 16 süvari bölüğü, 5 bin parça ağır top, 9.500 tank ve 5.500 kadar avcı ve bombardıman uçağı yerleştirilebileceği yönündeydi. Fakat Britanya delegasyonunun lideri Amiral Sör Reginald Drax, Sovyet mevkidaşlarına konuşmak için yetkili olduğunu, anlaşma yapmak için yetkili olmadığını söyledi. Sovyet istihbarat teşkilatına 1956’da katılan General Sotskov “Birlikte 300 ya da daha fazla bölüğü Almanya’ya karşı 2 cephede sahaya sürebileceğimizi duyduklarında Britanya, Fransa ve müttefikleri Polonya ancak teklifimizi ciddiye aldılar. Bu sayı o zaman Hitler’in gücünün 2 katıydı.” “Bu dünyayı kurtarmak ya da en azından kurdu ilerlediği yolda durdurmak için bir şanstı.” Almanya’nın batısında Nazilere karşı Britanya’nın ne kadar asker yerleştirebileceği sorulduğunda Amiral Drax savaşa hazır yalnızca 16 bölüğünün olduğunu söyledi. Sovyetler, Britanya’nın savaş hazırlığındaki yetersizliği konusunda hayrete düştü.
Sovyetlerin Britanya ve Fransa ile anti-Nazi paktı oluşturma girişimi gayet iyi biliniyor. Bunun ötesinde Moskova’nın hazırlıkları şimdiye kadar açığa çıkmamıştı. Çok satanlardan Genç Stalin ve Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı kitaplarının yazarı S.S. Montefiore’ye göre, ortaya çıkan belgelerde batılı tarihçilerin bilmediği birçok detay olduğu aşikâr.
“Stalin’in teklifinin ayrıntıları bilineni pekiştiren niteliktedir. Britanya ve Fransa 1939’da 2. Dünya Savaşı’nı çıkaran Alman saldırısını önleyecek büyük bir fırsatı kaçırdı. Bu gösteriyor ki Stalin teklifini sunarken farkettiğimizden daha ciddiydi.”
Çoğu insana göre savaştan önceki 12 ayı tanımlayan izahat niteliğindeki Savaş Nasıl Geldi kitabının yazarı Prof. Donald Cameron Watt’a göre, detaylar yeni, fakat kendisi toplantılarda konuşulduğu söylenen iddialara şüpheli yaklaşıyor. “Drax’ınki dâhil 2 İngiliz ve bir Fransız’ın eşzamanlı üç günlüğünde bu ayrıntılara rastlanmıyor.” diyor. “Şahsi kanaatim Ruslar ciddi değildi.”
1938’in başından savaşın çıktığı 1939 Eylül’üne kadar olan dönemi kapsayan gizliliği kaldırılan arşivler gösteriyor ki 1938’de Çekoslovakya Alman azınlığın yaşadığı Sudetenland’ın Hitler’e teslim edilmesi tavizini veren Britanya ve Fransa üzerindeki emsalsiz baskıyı Kremlin de biliyordu. “Britanya ve Fransa arasındaki ilk gizli toplantılardan beri bu taviz sürecinin her aşamasının detayını ve tam olarak ne olup bittiğini tamamen anlıyorduk.” diyor Gen. Sotskov.”Bu tavizlerin Çekoslovakya’nın Sudetenland’ı teslim etmesi ile son bulmayacağı çok açıktı. Hitler ülkenin geri kalanını parçalarken ne İngilizler ne de Fransızlar parmaklarını dahi kıpırdatabildiler.”
Stalin’in kaynakları, General’e göre, Avrupa’daki Sovyet dış istihbarat ajanlarıydı ama Londra’da değillerdi. “Belgeler bu ajanların tam olarak kimler olduğunu söylemiyor fakat bunlar muhtemelen Paris ya da Roma’daydı.”
1938’de kötü şöhretli Münih Anlaşmasından kısa bir süre önce (Anlaşmada Neville Chamberlain, Britanya başbakanı etkili bir şekilde Sudetenland’ı işgal etmesi için Hitler’e müsaade etmiştir.) Çekoslovakya başbakanı Euard Benes daha ileri bir Alman müdahalesiyle karşılaşması durumunda ülkesinin Sovyetler’le yaptığı askerî anlaşmaya başvurmaması için kesin olmayan bir madde olmadığını söyledi.
“Chamberlain günün kaybı olarak Çekoslovakya’nın verildiğini biliyordu ve Eylül 1938’de Münih’ten elinde Hitler’in imzası olan bir parça kâğıtla döndü.” diyor Gen. Sotskov.
Nazilerin Çekoslovakya’ya yürümesinden 5 ay sonra Ağustos 1939’da İngiliz Fransız delegasyonu ve Sovyetler arasındaki çok gizli tartışmalar Nazi saldırganlığı karşısında ümitsizlik ve acizliği öneriyordu.
Sınırında, sınırı geçebilecek ve Alman ordularıyla karşı karşıya gelebilecek muazzam Rus ordusu bulunan Polonya böyle bir ittifaka karşıydı. Britanya Sovyet güçlerinin verimliliğinden şüphe duyuyordu. Çünkü geçen yıl Stalin, binlerce Kızıl Ordu komutanını tasfiye etmişti. Bu belgeler, Rus tarihçiler tarafından Stalin’in Hitler’le olan tartışmalı paktını açıklamak için kullanılabilir. Pakt, kötü şöhretli bir diplomatik menfaat örneği olarak kalacaktır.
“Açıktır ki Sovyetler yalnız kalmıştır ve Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalayarak göz göre göre gelmekte olan savaş için zaman kazanmak ve hazırlanmak zorunda kalmıştır.” diyor General.
21 Ağustos’ta görüşmeleri tekrar başlatmak için ümitsiz bir Fransız girişimi reddedildi, bu sırada gizli Sovyet-Nazi görüşmeleri çoktan ilerlemişti. Yalnızca iki yıl sonra Haziran 1941’de Hitler’in Rusya’ya Blitzkrieg saldırısını takiben Stalin’in aradığı batı ittifakı sonunda geldi. Bu zamana kadar Fransa, Polonya ve geri kalan Avrupa’nın çoğu çoktan Alman işgali altındaydı.
Can Deniz Eraldemir

Marx, Engels, Lenin ve Din

Karl Marx ve Din
Marx ve din dediğimizde çoğunluk tarafından sıkça refere edilen şu satırlar akla gelir:
“Dinsel sıkıntı hem gerçek sıkıntıların bir dışa vurumu hem de gerçek sıkıntılara karşı bir protestodur. Din ruhsuz bir dünyanın ruhu olduğu gibi ıstırap içindeki yaratığın feryadı ve kalpsiz bir dünyanın kalbidir. Din halkın afyonudur.”[1]
Bu sözler, aynı zamanda büyük bir iç çatışmanın da yansımasıdır. Karl Marx’ın bu din tanımı, içinde yaşadığı toplumun mevcut din anlayışı ile doğrudan bağlantılıdır. Marx’ın afyon diye tanımladığı din, cennetten arsa satarak; zulme karşı atılım gücünü prangalayan, dönemin sermaye sahipleriyle birlikte hareket ederek zalimlere arka çıkıp; mazlumlara köstek olan kilisenin ve Ruhban sınıfının dinidir. Mevcut durumlara bir protesto, ruhsuz koşullara ruh, kalpsiz dünyaya kalp ve mazluma bir içli çığlık diye tanımladığı din ise, İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in dinidir. Marx, dini bir protesto ve çığlık olarak tanımlarken, tarihsel determinizmin en yüksek ifadesi olan Tanrı fikrinin, İnsan zihin dünyasında; Krallara, Tiranlara ve zalimlere karşı isyanın atılım kuvvetini tetikleyen, önemli bir faktör ve güç olduğunu belirtmiştir. Dini, ruh ve kalp olarak tanımlarken de, meta yığını haline gelmiş dünyada, insanın kendisini metalar uğruna feda ederek, öz benliğine yabancılaştığı noktada, ruhsuzlaştırılmış meta yığını kitlelere bir ruh ve kalp olduğunu belirtmiştir. Marx, dini hem ıstıraba tepki, hem de ıstırabın sebebi olarak görmüştür. Istıraba sebep olarak gördüğü dinin, sömürü düzenlerine başkaldıran mazlumun, cennet hedefiyle pasifleştirildiği kilisenin din anlayışı olduğu açıkça ortadadır. Bu din tanımını, Marx’ın içinde yaşadığı toplumun din anlayışından bağımsız olarak değerlendiren birçok Marksist, dini sadece tek bir noktadan değerlendirmiş ve tüm dinleri bir afyon olarak görme yanılgısına düşmüştür.
Friedrich Engels ve Din
Engels, Hıristiyanlığın reforma uğratılmış biçimi olan Kalvinist bir aileye mensuptu. Din, Engels’in zihin dünyasında devrimci bir hareketti. Engels, Hıristiyanlığı iki farklı değerliğe sahip olarak görmekteydi. Din hem derinlemesine muhafazakâr, hem de mevcut otoriteye devrimci bir üslupla meydan okuyabilecek bir olguydu.[2] Engels’in yaptığı çalışmalarda dinle ilgili olumsuz ifadelere pek rastlandığı görülmez.
Engels’e göre din, aldatmacanın kaynağı; Komünizm ise dinin aldatıcı etkilerine karşı bir mücadeledir.[3] Aynı zamanda dinin özünü devrimci bir potansiyele sahip olduğunu, Thomas Müntzer, Etienne Cabet ve Wilhelm Weitling gibi isimlerin liderliğinde oluşan dini akımların Hıristiyanlığın özü olduğunu söylemekteydi. Hatta on altıncı yüzyılda Thomas Müntzer liderliğinde gerçekleşen köylü devriminin ilhamını doğrudan Hıristiyanlık teolojisinden aldığını belirtmektedir.[4]
Engels, dinle ilgili nihai tanımını ölümünden kısa süre önce bir biçimiyle de kiliseye meydan okuyan şu cümleyle yapar: “Hıristiyanlığın kökenleri dini ve politik açıdan devrimcidir.”
Engels bu argümanı üçlü sacayağı üzerine oturtur:
1) İlk dönem Hıristiyanlık, müritlerini fakirler, sömürülenler, köylüler, köleler ve işsiz kentli fakirler arasından devşirmiştir.
2) İlk dönem Hıristiyanlık, tarikatlar, mücadeleler, finans yokluğu ve sahte peygamberler gibi, kendisinin de dâhil olduğu komünist devrimci hareketin birçok özelliğini paylaşmaktadır;
3) Sonuçta Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’na egemen olmuştur, hatta Roma İmparatorluğu’nda iktidarı deviren bu partinin Hıristiyanlar adıyla bilinen din olduğunu söylemiştir:
“Bugün de Roma İmparatorluğu’nda iktidarı deviren parti kadar tehlikeli bir parti, on altı yüz yıl sonra hala faaldir. Bu parti, dinin altını uymuş, devletin tüm temellerini yıkmıştır; Sezar’ın iradesinin yüce hukuk olduğu fikrini açıktan reddetmiştir; bu din vatansızdır ve enternasyonaldir; Galya’dan Asya’ya tüm imparatorluğa yayılmış, imparatorluğun sınırlarını aşmıştır. O gizlilik içinde, yeraltı faaliyetleriyle halkı ayaklandırmıştır; önemli bir süre boyunca kendisinin açığa çıkmak için yeterli güçte olduğunu düşünmüştür. İktidarı deviren bu parti (…) Hıristiyanlar adıyla bilinen dindir.”[5]
Engels bu düşünceleriyle açıkça dinin devrimci bir hareket olabileceğini, ancak bunun yolunun öze dönüş hareketiyle gerçekleşebileceğini belirtmiştir.
Vladimir Lenin ve Din
Lenin’in din tutumunu detaylı bir biçimde incelediğimizde bu olgu karşısında, ikilikli ve karmaşık bir konum aldığını görürüz. Lenin dini hem zulme tepki hem de zulmün sebebi olarak görür. Lenin’in dinle ilgili radikal tepkilerini tamamı, kilisenin din anlayışı ile ilgilidir. Lenin’e göre ilk bakışta din, sosyo-ekonomik sömürüye dönük bir tepkidir. Aynı zamanda din sömürünün sebebidir.[6]
Lenin’in sömürüye sebep olan dini tanımlarken kullandığı argümanlar, kilise’nin mevcut din anlayışıyla örtüşen argümanlardır:
“Bizler Tanrıların bize yargılama esnasında yardım sağlayacağına, çare bulmak için ettiğimiz duaların cevaplanacağına, Tanrı’nın mahkeme koltuğunda oturup düşmanlarımızı cezalandıracağına, Tanrı’nın inayetinin mevcut hayatımızdan daha iyi bir hayatı bize armağan edeceğine inanırız. Ancak bu avuntudan başka bir şey değildir, zira söz konusu inançlar sadece bizim elimizdekiyle yetinmeye rıza göstermemize yarar. (…) Bizim inançlarımız da sorunun parçasıdır, çünkü onlar ‘papaz cüppesi içindeki birer jandarma’ olan ruhban sınıfının işlediği bir suçtur. (…) Bu sınıf devlet iktidarıyla canciğer kuzu sarmasıdır, iktidardan maaş, ev, kilise binaları temin eder ve bu devlet iktidarı sayesinde tüm kilise sistemi muhafaza edilir. Hâsılı, bu ruhban sınıfı, içinde kendi imtiyazlı konumlarını muhafaza etmeye düşkün toprak ağalarının ve kapitalistlerin de olduğu küçük yönetici sınıfın bir parçasıdır.”[7]
Bu açıklamalarla Lenin’in bir etki- tepki mekanizmasının ürünü olarak din eleştirisi yaptığını açıkça görebiliriz. Lenin, aynı zamanda dini vicdan hürriyeti kapsamında değerlendirmiş ve parti üyesinin ateist olmasına gerek olmadığını belirtmiştir:
“Partinin ateizmi üyelik için bir önkoşul olarak belirlemesine gerek yoktur. Hatta dindar diye bir kişi partiden çıkartılamaz.”[8]
Lenin’in bu yaklaşımının temelde üç nedeni vardır: İlki, din’e karşı çıkmanın tam da 1870’lerde Alman Roma Katolik Partisi’ne karşı Bismarck’ın yürüttüğü Kulturkampf’ta (kültür savaşı) görüldüğü biçimiyle, dinî örgütler içindeki tepkiselci unsurları güçlendirmesidir.
İkinci neden, din’e saldırmanın ekonomik boyunduruğa karşı direnişe dönük dikkatlerin dağılmasına yol açmasıdır. Bu noktada başladığımız noktaya geri dönüyoruz: eğer din tali ve idealist bir olgu ise, o vakit din’e saldırı, hedefi bir biçimde ıskalamaktır. Din ilga edilse bile hiçbir şey değişmeyecektir, zira patronlar işçilere zulmetmeyi sürdüreceklerdir.
Üçüncü neden, din’e odaklanmanın proletaryanın birleşik cephesini dağıtacak olmasıdır. Sağ bunu gayet iyi bilmekte, din üzerinden proletaryayı parçalamaya çalışmakta, kiliseye bağlılığı teşvik etmekte ve sosyalizmin tanrısız ateizmin programını savunduğunu iddia etmektedir. Burjuvazi de eski düzene karşı yürüttüğü mücadelesinde ruhban karşıtlığı ile dinle uzlaşma arasında bocalayıp durmaktadır. Bu nedenlerden ötürü parti ateizmi programına “almaz, almamalıdır” ya da Lenin’in karakteristik ifadelerinden birine başvurmak mümkünse:
“Dünya üzerinde cennetin yaratılması için mazlum sınıfın gerçek manada devrimci mücadelesinde gerçekleşecek birlik, bizim için proleterlerin öte dünyadaki cennetle ilgili görüşlerinin birleşmesinden daha önemlidir. Mümin ile ateist arasında değil, işçilerle sermaye sahipleri arasında çizgi çeken birleşik bir cephe, acil gerekliliktir. Hâlihazırda dindar olan insanlar mücadeleye katıldıkları ölçüde partiye davet edilirler: Yahudiler, Hıristiyanlar, Ermeniler, Tatarlar, Polonyalılar, Ruslar, Finliler, İsveçliler ve Almanlar hep birlikte sosyalizmin ortak bayrağı altında yürürler. Tüm işçiler kardeştirler ve onların somut birliği tüm emekçi, mazlum insanlığın esenliği ve saadetinin yegâne güvencesidir.”[9]
Lenin bu açıklamalarıyla, dinin devrimci yönünü kabul etmektedir. Ayrıca Lenin, o dönem bürokrasiye karşı çıkan din adamlarının desteklenmesi gerektiğini belirterek dinin öze dönüş hareketiyle ilgili söylemleri desteklemiştir.[19] Lenin’in dine yönelik tutumlarında açıkça anlaşıldığı gibi, onun dini doğrudan reddeden bir tavrı yoktur. Lenin dinin ikili değerlikli yönü olduğunu vurgulamaya çalışmıştır. Ancak Lenin, kilisenin din algısıyla, gerçek dini karşılaştırma noktasında yoğunlaşmamış, sorunu somut sınıf mücadelesinin ihtiyaçları ve kendi koşulları içinde değerlendirmiştir.
Sonuç
Marx, Engels ve Lenin’in dinle ilgili tüm olumsuz söylemleri, kilisenin dinine karşıdır. Bu üç ismin her biri, dini değerlendirirken; ikilikli yönüne dikkat çekmiş, zulme sebep olan yönünü ise kilisenin din anlayışından yola çıkarak analiz etmişlerdir. Buradan bakıldığında Marx, Engels ve Lenin’in din’e karşı aldığı tavır, içinde yaşadıkları mevcut dönemin din anlayışına karşı, oldukça doğru bir tavırdır.
Marx, Lenin ve Engels’in egemen din anlayışına karşı duruşları, son kitap Kur’an tarafından da desteklenmektedir. Kur’an, “Ey İnanıp/Güvenenler! Hahamların ve rahiplerin birçoğu, insanların mallarını hem haksızlıkla yiyor, hem de onları Allah yolundan alıkoyuyorlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda infak etmeyenleri, acı bir azabın beklediğini haber ver!”[11] ayetiyle, kiliseyi ve dini birer ticarethaneye çeviren, ruhban sınıfına şiddetli eleştiri yapmaktadır.
Kilisenin, “Tanrı öteki dünyada zalimleri cezalandıracaktır, zalimlere karşı Tanrıya dua etmekten başka bir şey yapamazsınız, çünkü bu dünyada mazlum ve yoksul olmanız; Tanrının takdiridir. Bu dünyada acı çekerseniz, öbür dünyada cenneti kazanacaksınız.” şeklindeki anlayışını Kur’an reddetmektedir.
“Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur[12] ayetiyle zulmü ve zalimi tek düşman olarak gören kitap, “Bir toplum kendi durumunu/gidişatını değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirmeyecektir”[13] “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve Ey Rabbimiz bizi, halkı zulme sapmış şu kentten çıkar; katından bize bir yardımcı, dost gönder! diye yakaran ezilmiş ve çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!”[14] ayetleriyle zulme ve zalime karşı mücadele misyonunu bizzat insana yükleyerek, kilisenin: “Zalimlere karşı, Tanrı mücadele verecektir ve onları cezalandıracaktır, siz sadece dua edin” şeklindeki anlayışını reddetmektedir.
“Başınıza gelen her kötülük, kendi ellerinizle yapıp ettikleriniz yüzündendir[15], “Ve biz, her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık[16] ayetleriyle, kilisenin, “Yoksul ve mazlum olmanız Tanrının takdiridir” anlayışını reddeden Kur’an, İnsanın, kaderinin kendi elinde olduğunu, önceden belirlenmediğini ve insanın fiil ve eylemleri ile ortaya çıktığını belirtmiştir.
Yine Kur’an, “Biz yeryüzünde ezilip, horlananları önderler yapmak istiyoruz”[17] ayetiyle’ Allah’ın egemenlerden değil, ezilenlerden yana olduğunu ortaya koymuştur.
Tüm bunlardan yola çıkarak şunu net olarak söyleyebiliriz ki; Marx, Engels ve Lenin’in din konusundaki tutumları içinde yaşadıkları toplumun din anlayışıyla doğrudan bağlantılıdır. Bugüne kadar Marksizm’in din algısını, bu biçimiyle yorumlamayan bazı Marksist ve Leninistler, bu görüşlere evrensel mesaj yüklemiş: ‘’Tek bir din var ve bu dinde afyon olan dindir’’ şeklinde yanlış bir algıya düşmüşlerdir. Üç ismin de, din’e bakışları, sömürüye karşı mücadelede, insanın atılım gücünü tetikleyip, tetiklememesi noktasıdır. Evet, içinde yaşadıkları dönemin dini, insanın zulme karşı atılım gücünü zayıflatan ve afyon olan bir dindir, zaten bu dinde gerçek olan din değildir. İşte tam bu noktada Marx, Engels ve Lenin’in din konusundaki tutumlarının yeni bir bakış açısıyla değerlendirilmeye ihtiyacı vardır.
Dipnotlar
1-Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı. Giriş
2-Friedrich Engels, Wuppertal Mektupları.
3-Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu.
4-Friedrich Engels, Köylüler Savaşı.
5-Karl Marx, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri, Giriş.
6-Karl Marx, Toplu Eserler 3:175-6; 5:4; Lenin 21:275-280.
7- Vladimir Lenin, Collected Works. Moskova: Progress Publishers 19:28 (Lenin ve Din, İştirakî).
8- Vladimir Lenin, Collected Works. Moskova: Progress Publishers  6:331.
9- Vladimir Lenin, Collected Works. Moskova: Progress Publishers 8: 348.
10-Vladimir Lenin, Collected Works. Moskova: Progress Publishers 10:85.
11- Kur’an; Tevbe 34.
12- Kur’an; Bakara 193.
13- Kur’an; Ra’d 11.
14- Kur’an; Nisa 75.
15-Kur’an; Şura 30.
16-Kur’an; İsra 13.
17-Kur’an; Kasas 5.

Ali Şeriati'nin Mektubu

Ali Şeriati, Medeniyet ve Modernizm adlı kitabında şöyle bir olay anlatır. Mısır ziyaretinde piramitleri görmek ister. Büyük heyecan içinde rehberi dinlemektedir. Piramitlerin yapımı için 800 milyonu aşkın taş kütlesi 980 millik yoldan köleler tarafından taşındığını duyunca şaşırmaması imkânsızdı. Hem de bu taşlar firavun cesetleri için mezar yapılsın diye taşınmıştılar. Duvarlarda göze çarpan ufak tefek taşlar da vardı. Nedir bu taşlar sorulunca rehber önce ‘hiç’ der, sonra onların köle kemiklerinin gömüldüğü yerler olduğunu söyler. Köle oldukları için öyle değersizlermiş ki bir hendeğe yüzlercesi birden gömülmüş. Ölmeyenlerse taşları taşımak için yaşıyormuş.
Sonra kölelerin toplu mezarları önünde durur şehit. Rehber de şöyle der: ‘Ruhları da bedenleri gibi köle olarak kullanılsın diye böyle yapılmış.’ Sonrasını isterseniz Şeriati’den dinleyelim:
Rehberin beni yalnız bırakmasını istedim. Mezarların yanına varıp oturdum, bu hendeklere gömülen insanları öylesine yakın hissediyordum ki kendime. Aynı ırktanmışız gibi geliyordu bana. (…) Yeniden baktım piramitlere, bütün görkemli görünümlerine rağmen öylesine yabancı ve uzaktım ki onlara! Tarih boyunca benden önce gelenlerin kemikleri üzerine yükselen büyük medeniyet anıtlarına karşı korkunç bir nefret duydum. Benden öncekiler Çin Seddi’ni de örmüştüler. Sırtlarına yüklenen yükü taşımayanlar ağır taşlar altında ezilerek taşlarla birlikte duvarlara kondular. Medeniyet anıtları işte böyle atalarımın et ve kemikleri pahasına yapıldı.
Lanetledim medeniyeti. Binlerce yıl atalarıma yapılan zulme karşı içimde nefret ateşi yanmaya başladı. (…) Gezim bitince onlardan birisine bir mektup yazdım. Geçen beş bin yılda neler oldu, bitti anlatmak istiyordum. Hangi şekilde ve ad altında olursa olsun kölelik yine vardı yine sürüp gidiyordu.
Oturdum şunları yazdım;
Ne bizi bilen ne de bizim bildiğimiz insanlara karşı savaşlara sürüklediler bizi. Hiçbir zaman küçümsemediğimiz insanları öldürmeye zorlandık. (…) bir düşünüre göre bir savaş, birbirlerini tanımayan fakat birbirlerini çok iyi tanıyan insanlar adına iki grubun yaptığı harplerdir. Bizi savaşa zorlayanlar öldürmeye ve öldürülmeye zorladılar. Eğer zafer kazanılırsa başkalarıydı ganimete konan, biz değil.
Ey dostum! Sen öldükten sonra büyük değişiklikler oldu. Firavunlar görüş değiştirdi. Sevindik buna. Önceden beden korunursa ruhun bedenle ilişkisini sürdüreceğine inanılıyordu. Bundan dolayı büyük fakat azap veren binaları yaptırıyorlardı bize. Ama şimdi akıllandılar. Ölümü düşünmüyorlar artık. Mezar yapmak için taş yapmaktan kurtuldum.
Ey dostum! Ne yazık ki, bu mutlu haberin ömrü kısa sürdü. Sen bu dünyadan göçtükten sonra bizi işçi yapmak için yeniden geri döndüler. Yine ağır yükler taşımak zorunda kaldık, fakat mezarlar için değil. Süs ve gösteriş olsun diye, saraylar için.
Ümitsizdik ama yeniden yaşamak için ümit ışığı belirdi. Büyük yol göstericiler, rehberler geldi dediler; Konfüçyüs, Budha…
Konfüçyüs’e inancımız tamdı. Çünkü insan ve toplum sorunlarına el atmıştı. Ama o da prenslerin dostu oluverdi. Zaten bir prens olan Budha bizi terk etti. Dünyayı ve nefsini bir yana bırakıp ulûhiyette yok olmak mertebesine ermek için kendi içine döndü. Biz bilmiyoruz bu mertebenin nerede olduğunu. (…)
Ey dostum! Sen mezarlar için kurban edilirken, biz saraylar için kurban edildik. (…) Senden sonra binlerce yıldır yaşıyorum. Dostlarımın çektiklerine hep tanık olduğumdan ‘tanrıların’ kölelerden hep nefret ettiğini hissetmeye başladım. Din kölelik düzenini kuvvetlendiriyor gibiydi. Aristo gibi zeki insanlar bile tabii olarak bazı insanların köle, bazılarının da yönetici olmak için doğduğunu ileri sürüyordu. Artık köle olarak doğup, kaderimin köle kalmak olduğuna inanmaya başlamıştım.
Böylesi bir ümitsizlik içinde yüzerken dağlardan ‘Allah tarafından gönderildim’ diyen bir insanın indiğini öğrendim. Yeni bir aldatma veya yeni bir zulüm metodu mu acaba diyerek titredim. ‘Yeryüzündeki zayıf köle ve yoksul insanlar için merhametli Allah gönderdi beni’ diyordu. Hayret, hâlâ inanamıyordum. Doğru olabilir miydi? Allah kölelere sesleniyordu, kurtulacaklarını, önderler ve yeryüzünün varisleri olacaklarını müjdeliyordu.
Kuşkularım vardı. O da Çin, Hindistan vs. ülkelerin sözde peygamberlerindendir diye düşünüyordum. İsmi Muhammed’di (s.a.v.). Şu dağların ardında koyun güden bir yetim olduğunu söylemişlerdi bana. Nasıl da şaşırdım! Neden Allah peygamberini çobanlar arasından seçsin ki. Hem ataları da peygambermiş ve hepsi de çobanmışlar. Sevinç ve şaşkınlıktan ağzımı açamaz oldum. Allah peygamberini bizim sınıfımızdan mı seçmişti?
Dostlarımı çevresinde gördüğümden izlemeye başladım onu. Peşinden gidenlerin bazıları şunlardı; Bilal; bir köle; annesi babası Habeşistanlı olan kölenin oğlu, Selman; köle olarak alınıp satılmış, İranlı evsiz bir kişi. Ebu Zerr; çölden isimsiz ve yoksul bir yoldaş ve son olarak da Salim; Huzeyfe’nin hanımının kölesi ve önemsiz siyah bir dost.
Muhammed’e (s.a.v.) inanıyorum. Çünkü sarayı çamurdan yapılmış birkaç odadan ibaretti. Yükleri taşıyan ve odaları yapan işçilerden biriydi. Avlusu odundan ve hurma ağacının yapraklarından yapılmıştı. Onun sahip olduğu şeylerin tamamı buydu. O’nun sarayı buydu. (…) Ne tuhaf! 5 bin yıl sonra bir insan bulmuştum. Allah’tan söz eden, efendiler için değil, köleler için. Dünyayı ve nefsini bir yana atmak, köşesine çekilip ulûhiyete katılmak ve insanları aldatmak için değil, insanlığın refah ve mutluluğu için dua ediyordu. Bütün dünya için çalışan bir insan bulmuştum. Adildi, kuvvetliydi. Gerekirse kızını bile cezalandırabilecek kadar. (…)
Ey dostum! Evrenin yarısını, belki de tamamını kontrol altında tutan bir düzenin egemen olduğu bir toplumda yaşıyorum. İnsanlık yeni bir kölelik kalesine sürülüyor. Hem ne kadar fiziki kölelik değilse bile, sizinkinden daha kötü bir kaderimiz var. Düşüncelerimiz, kalplerimiz ve irade özgürlüğümüz köleleştirilmiş. Sosyoloji, bilim, sanat, eğitim, seks özgürlüğü, kazanma özgürlüğü, sömürü sevgisi ve kişi sevgisi adına hedeflere inanma, insani sorumluluklara inanma ve kendi düşünce ekolüne inanma, hepsi tamamen kalbimizden çekilip alındı. Düzen içinde ne konursa alan, boş kalplere çevirdi bizi!
Şimdi, parti, kan, toprak ve düzene karşı düzen adına öylesine bölünüyoruz ki her birimizden daha kolay yararlanabilsin. Onun izleyicileri, yani kendi düşünce ekollerinin peşinden gidenler, birbirlerine karşı savaşa itiliyor. Neden? Bütün dünyanın etkisiyle birbirlerini düşman olarak mı görmek zorundalar. Biri dua için ellerini açar, diğeri ikisini birden kapatır. (…)
Düşüncelerimiz sürgüne gönderiliyor, kendileri koruyucular oldu…
İste böyle diyor Şehit Ali Şeriati. Yine kandırıldık ve uyutulduk ve köle olduk. Özgürlüğümüzü bize veren dinimizi öylesine farklı yaşıyoruz ki. Saray değil bir çamur evde yatan peygamberlerden sonra bazı sıfatlar adı altında saraydan emirlerle yaşamımızı değiştirip dinimizi unuttuk. Peygamber hiç rahat yünlü yatakta yatmamışken, ümmeti “ümmet” diye geceleyin gözyaşı dökerken, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar zulümle savaşırken, bizler de bir başka düzenin köleleri olduk. İslam’ın bize verdiği kölelikten halife olma sıfatını biz halifelikten köleliğe çevirdik. Sistemin çarklarını kırması gereken bizler, sistemin çarkları arasında eridik. Sonra biz de ya kendimize saraylar yapmak için mala ya da başkasına saraylar yapmak için bazılarına köle olduk.

Her Şey Biz Yaşarken Oldu

17 Aralık 2010'da Tunus'lu seyyar satıcı Muhammed Buazizi kendini yaktığı ve “Arap Baharı” denilen süreci başlattığında, kendisi ile birlikte Akdeniz kıyı şeridi ve bütün coğrafyayı da yakacağını belki o hesaplamamıştı!
Ama o ateşi ilk yakanlar bunu ve daha fazlasını hesaplamıştı...
Cebeli Tarık boğazından, Süveyş Kanalı’na uzanan kıyı şeridi, işte o Buazizi'nin ateşi ile kontrollü bir şekilde yakıldı ve bu süreç devam ediyor.
Sırasıyla takip edilirse, ateşin dozuyla sonuç netleşecektir...
Tunus, Cezayir, Lübnan, Ürdün, Mısır ve Suriye...
Öncesinde; Afganistan, Irak ve Libya...
Süreç Trump ile kartların yeniden karılmasıyla devam ediyor.
Şimdi sıra, bütün bu süreci izlemekle yetinmeyip her türlü maddi, manevi, silah ve işbirliği ile emperyalist ve siyonist plan ve projeye destek veren “Suudi Amerika'da”.
Coğrafyamızdaki kaos ve kan asla tatil etmiyor!
Suudiler bu kadar zamandan sonra sokaklara çıkıp tıpkı Tunus ve diğerlerinde olduğu gibi "özgürlük ve demokrasi" eylemlerine başladı.
“15 Eylül hareketi” adı altında sokak eylemleri ve yürüyüşlerle sosyal medya üzerinden dünyaya seslerini duyurup destek toplamaya çalışıyorlar. Sarayda yumuşak bir darbe ile başbakan olan veliaht Muhammed bin Salman'ın 100'ün üzerinde âlim ve vaizi (sahve şeyhlerini) tutuklatması olayın başlangıcı olarak görülüyor.
Bu tutuklamalardaki ortak benzerlik ise bu âlimlerin Trump'ın Suudi gezisiyle birlikte başlayan Katar krizinde “itidal” çağrısı yapmalarıdır.
Bundan sonraki süreç tecrübe ettiğimiz gibi sosyal medya hesaplarından muhalefet yapanların ve bu âlimlere destek verenlerin, âlimler gibi “radikal, fitneci ve terörist” olarak görülüp ihbar ve tutuklanmalarını halktan talep etmek...
Tekrar sizleri bu süreci haritaya bakarak, olaylarla birlikte sonucunu düşünmeye davet ediyorum...
Bu olanlar sıradan kendiliğinden gelişmiş olaylar değildir. Başlangıcından bitişine kadar bu olanlar hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan yapılmış, sonuç odaklı bir projedir.
Bu projeye “işbirlikçilik, taşeronluk ve tetikçilik” yaparak destek verenler, Suudi üzerinden sonlarını izleyebilirler.
Ama biz dün olduğu gibi bugün de izlemeyeceğiz...
Elbette direneceğiz ve engel olmaya gayret edeceğiz…
Çünkü biz “antiemperyalist, antikapitalist ve antisiyonist” bir fikriyatın bu düzene isyan etmiş ve isyan çıkarmış direnişçileriyiz...
Her şey biz yaşarken oldu!
“Yeni bir dünya” biz yaşarken kurulur mu bilemem, nasip!?
Ama bunun gayretinde şerefle bu emaneti teslim edeceğiz ve direneceğiz;
“Söz verdiğimiz gibi...”
“İnşaallah...”
Mehmet Harputluoğlu

İştirakçi Hat

Muhtemelen 80 darbesini yönetmek için, görevli olarak gönderilmiş olan büyükelçi, “Asyalı ve İslamî gelenekler hâlen daha taşrada derin köklere sahip ama Cumhuriyetçi Atatürkçülük de köklü”[1] diyor. Onca zaman sonra Enver Aysever, “din denilen saçmalığı öğrenmenin hem yararı yok, hem de çocuklarda ruhsal yara açıyor”[2] tespitinde bulunuyor. İkisi, gayet uyumlu. Asyalı ve İslamî olana düşmanlık, büyükelçinin emri.
Aslında AKP de o büyükelçilikle uyumlu. Sofranın sahibi, sofraya çağırdıklarına “öküz” olarak muamele ediyor ama birlikte kaşık sallıyor. Kapıdaki hizmetçiyi, uşağı, tarlada çalışanı, fabrikada işleyeni kimse umursamıyor. Fırsatını bulmuşken birileri, “saçmalık, cahillik, gericilik” laflarını tespihine dizip gün boyu çekiyor. Kentin kontrolü/disiplini ile taşranın kontrolü/disiplini farklı ellere muhtaç. Bu ellerin rekabeti, yerinde bir politik müdahaleyi asla koşullamıyor. AKP’nin kontrol ve disiplindeki rolüne yönelik eleştiriye, bir kısım solun kontrol ve disiplindeki rolüne yönelik eleştiri eşlik etmeli.
Metin Çulhaoğlu ise bu ortamda “Bu ülkede, ‘üzerine gelmek’ zorunda kaldığımız İttihatçı ve İtilafçı akımlar kendi uzantılarıyla ülkenin düşünsel ortamında hala etkili”[3] buyuruyor ve sosyalistlerin alan açamadığından yakınıyor. Dönüp bakmıyor geçmişine: o geçmiş, ittihatçılardan ve itilafçılardan rol, mevki ve güç dilenmekle malul. Ayrıca “üzerine gelmek” ne demek? Uzaydan mı geldin? Boşlukta mı doğdun? Sen onların eserisin!
Bugün artık Milli Mücadele’nin Kemalizmi ilerici görülüyor, en anti-kemalist, anti-modernistler kesimlerce bile. O ilericilik, Suphilerin, Çerkes Ethem’in, Nâzım Bey’in, Halk İştirakiyyun’un tasfiyesi ile alakalı. THİF, çıkış sürecinde köylülüğü örgütlemeye meylediyor, yıllarca Mete Tunçay’ın sunduğu resmi tarih, solculara Moskova’nın THİF’i değil, TKP’yi önemsediğini öğretiyor. Bulaşık görülüyor, THİF. Aynı şekilde Ankara halkı da yeni gelen ve meclis kuran mebuslara “bulaşık” diyor. “Bulaşık”, bir anlamda “Bolşevik” demek oluyor. Garip bir trajedi: üç ay içerisinde tüm bu dinamikler tasfiye ediliyorlar. Çerkes’in tasfiyesi haberini alan Suphi, “maceracı, kendini bilmezin tekiydi” diyor Çerkes için. Birkaç ay sonra aynı laflar kendisi için kullanılıyor.
Bugün de İslamî muhalefetin diline yönelik benzer türden laflar sıralanıyor. Oysa bugün anlaşılıyor ki 2007’de devletin, yani ABD büyükelçisinin “cumhuriyetçi Atatürkçülüğü” bir hamle yapmış. Cumhuriyet gazetesinin “tehlikenin farkında mısınız?” sorusuna bugün tüm sosyalistler, Marksistler de dâhil, herkes “Eveeet!” diye cevap veriyor. Masa başında kadrolara, “bu Kemalistleri sosyalist yapabiliriz” yalanları söyleniyor. Buna uygun olarak, sosyalizm de Marksizm de fikir ve eylem temelinde inceliyor, kıvama getiriliyor. Kontrol ve disiplin, onlar için de devreye sokuluyor.
Ortada bildirdikleri türden bir tehlike yok. Erdoğan da Fethullah da bir davanın kavgasını verecek kişiler değil. Devlet, bunu çok iyi biliyor. Ama korku salınması, kitlelerin kontrol ve disiplin altına alınması gerek. Ülke içindeki krize, 2008 krizi eşlik ediyor. Kontrol ve disiplin için sağ ve sola ayar çekiliyor. Suriye Savaşı’nın planları da o günlere dayanıyor. Bugün Esad’cılık yapanlar, Ahmet Necdet Sezer eliyle başlatılan Suriye görüşmelerinin birer uzantısı. Aynı işi sürdüren AKP hükümeti ise kendisine ait başka uzantılar çıkartıyor, hepsi bu.
İtilafçılık ve ittihatçılık karşısında iştirakçilik var. Tarihsel birikim kesintili ilerlemiş. Her çatlakta, her kopuşta, burjuva siyasetinin her tıkanmasında, iştirakçi siyaset, gerisin geri burjuva nizama ve fikriyata boyun eğdiriliyor. Tartışmalar bununla ilgili. Bir yönüyle siyaset, yukarıdakilerle pazarlığa indirgenmiş durumda.
ABD’de solun ana gündem maddesi, insan hakları hareketi ve zencilerin beyazlarla eşitliği meselesi. Vietnam Savaşı ile birlikte ordunun askere ihtiyacı oluyor, askere alınan zencilerin ağzına bir parmak bal çalınıyor ve hemen eşitliği güvence altına alan yasa, 1965’te çıkartılıyor. Askerî tarih, politik tarihi biçimlendiriyor. Bu noktada burjuva siyasete kul olmuş solcular boşluğa düşüyorlar, krize giriyorlar. James Baldwin’in[4] de dile getirdiği gibi, siyah hareket bu tıkanmayı İslamîleşerek aşıyor. Özellikle siyah hareketi kontrol ve disiplin altına alma amacıyla FBI, COINTELPRO ismiyle bir çalışma yürütüyor, hatta siyahların devrimcileşeceğini öngörerek, silâhlı örgüt bile kuruyor.
Devlet aklı bu, birbirlerinden öğreniyorlar. Kontrol ve disiplin, burjuva siyasetinin ruhu. İslamî olana yönelik saldırı, 2007’den beri yürütülen bu siyasetin bir çıktısı. Birilerine, “burada size ekmek var” denmiş ve sırtları sıvazlanmış. Devletin görevi bu. Sol, o siyahları Müslüman yapan şeye düşman. Dolayısıyla siyah olana düşman.
Sosyalistlerin alan açamadığından yakınan Çulhaoğlu, açıktan yalan söylüyor dolayısıyla. Çünkü bugün gençleri cumhuriyet bekçiliğini solculuk zannediyorlar. İtilaf ve ittihat arasında tam boy bir sınıf düşmanlığı var zannediyorlar. Perde gerisinde birlikte çalışıyorlar. Anlaşıyorlar, bazen yöntemler arasında uzlaşmazlık çıkıyor, o kadar. Sosyalistler ise bu anlaşmazlık hâllerinde “acaba bize de ekmek çıkar mı?” diye eşikte bekliyorlar.
Baldwin’i yıllar önce İstanbul’da gezdiren isimlerden biri de Gülriz Sururi. Bugünse internette Müslümanlara açıktan küfreden, “geberseler de kurtulsak” diyen, orta sınıfların ruhunu gıdıklayan yazılar yazıyor. Baldwin’se o günlerde Hristiyan olanın devletleştiğini, Allah’ın siyahîleştiğini söylüyor. Ayrıca önemli bir hususa vurgu yapıyor: “Siyahlar için İslam, ABD öncesini anlatıyor”. Yani İslam, siyahlara ABD’yi önceleyen, geçersizleştiren, boşa düşüren bir zemin sunuyor.
Sol, itilaf ve ittihat arasında salınacağına, bu topraklardaki iştirakçi damara örgütlenmeliydi. Ama artık bu, mümkün değil. Zira cumhuriyet diye bir kazık var, gerisine düşülemez, onu ilerletmek asli görevdir. Yoksul köylünün, işsizin, alın terini satan işçinin böyle bir derdi var mı diye soran bile yok.
Muzaffer Oruçoğlu, din düşmanlığında tutarlı ise soy ismini de değiştirmeli mesela. “Beni artık Kaypakkaya ile ilgili bir şeye çağırmayın, ben onu aştım” diyen Oruçoğlu da yelkenini bu rüzgârla şişiriyor anlaşılan. Koç ve Sabancı gibileri kendisine yoldaş[5] belliyor artık. Yeni sentez bu olsa gerek.
Çünkü artık kentli orta sınıfların hassasiyetlerine oynamak daha kolay geliyor. Daha doğrusu, özellikle 2007’den beri verilen emre uyuyorlar. Herkes içtimaya alınmış ve görev yerlerine gönderilmiş.
Bir mitolojiye inanıyorlar sonra. Kurtlar Vadisi’nde anlatılana benzer hikâyelere bağlanıyorlar. Saf, çekirdek, ilerici ve devrimci bir öz grubun perde gerisinde durduğunu ve ülkeyi yönettiğini düşünüyorlar ve ona örgütleniyorlar. Bugün sol örgüt şeflerine, “aynı masada bir generalle mi yoksa elleri nasırlı bir işçiyle mi olmak istersin?” diye sorulsa, generali tercih edecek durumdalar. O nasır ve o işçi mide bulandırıcı ve aşağılık bulunuyor zira.
Yükselme kaygısı artık siyaseti de ele geçirmiş durumda. Devleti önceleyen ve sonralayan hiçbir şeye tahammül edemiyorlar. Mevcut statükoya put gibi tapıyorlar. Sonra da bağıra çağıra “putperest dönem İslam’a göre ilericiydi” diyorlar, “Osmanlı pazarı özgürlükçüydü” diyor bir başkası.
Pazar dedikleri Rum, Yahudi, Ermeni. Bugün bu üç azınlık topluluğu ile ilgilenmelerinin, siyasetlerinin merkezine bu üç dinamiği koymalarının nedeni, onları çok sevdiklerinden değil. Tek değer verdikleri, pazar, onların pazardaki yerleri. Rum, Yahudi, Ermeni edebiyatı yapanların, yıllarca define peşinde koşanlardan farkı yok. Tek dedikleri şu: “bu halklar olsaydı, daha zengin olurduk.” Ayrıca Rum, Ermeni, Yahudi, onlar için bu geri kalmış toprakları batıya bağlayan kanallar.
İştirakçi hat, çeşitli momentlerde itilafçıların veya ittihatçıların oyaladığı yoksul dinamikleri keserek ilerledi, ilerliyor. Burjuva siyasete karşı devrimci siyaseti çıkarttığımız durumda, o dinamikler bizi, biz de onları göreceğiz. Bunun için devletin çektiği perdeyi yırtmak gerek.
Eren Balkır
13 Eylül 2017
Dipnotlar
[1] James W. Spain, “Türkiye’de Askerî Rejim”, İştirakî.
[2] Enver Aysever, “Çocuklarınızın Ruhuna Tecavüz Edilmesine İzin Vermeyin!”, Birgün.
[3] Metin Çulhaoğlu, “Demokrasi Kavramını Yerine Oturtmak”, İleri Haber.
[4] James Baldwin, “Beyaz Tanrı, Siyah Allah”, İştirakî.
[5] Candan Yıldız, “Muzaffer Oruçoğlu Söyleşisi”, Artı Gerçek.