Nurlu İnsanlar

1935’te İngiltere-İran Petrol Şirketi’ne bağlı araştırma yürüten bir jeolog, üzerinde çivi yazısı olan bir kil tablet bulur. Sonradan BP olan şirketin bu çalışanı “Nurlu İnsanlar” isminde bir kitap yazar. İkinci kitabında konuya devam eden bu kişinin iddiası, ilk medeniyetlerin uzaydan gelmiş özel varlıklar eliyle kurulduğu üzerinedir. Bu nurlu insanlar, geri kalmış coğrafyayı ilerletmişlerdir. Çünkü oradaki insanların bunu yapma imkânları yoktur. Aslında BP şirketi, kendi çalışanının ağzından, “İran'da sizi ilerletmek, medenileştirmek için bulunuyoruz” demektedir.
Bu arkeoloji okuması doğrudan emperyalizmin ve sömürgeciliğin uzantısıdır. O BP’yi ülkeden kovan iradenin gericiliğe ve nura düşman olarak kodlanması tabii ki kaçınılmazdır. Bu akla göre, ilkel toplumların kendi iradeleri ve dinamikleriyle gelişme kaydetmeleri mümkün değildir. Dolayısıyla aslında verili emperyalist ilişkilere dair bir güzelleme çabası olarak, arkeoloji ve tarih okumaları her dönemde devreye sokulmuştur.
Nurlu insanlar kurgusu, bir açıdan bölgede Alevilere de inandırılmaya çalışılan bir hikâyedir. Avrupa’ya göç etmiş Alevilere geri kalmış çorak toprakların gülü muamelesi çekilmekte, etin sütünden faydalanılmaktadır. Artık hiçbirisi Hz. Ali’yle veya Kerbela ile bağını görmeyecek noktadadır. Onlar, nereden geldiği belli olmayan, uzaylı, nurlu ve ışığın taşıyıcısı bir kavimdir artık. Çünkü Alevi sözcüğü Ali’den değil, alevden ve nurdan gelmektedir!
Ve tabii ki o nurun akışı, Kerbela gibi bir kılıç darbesine maruz kalmış olamaz. Kerbela’nın artık Alevi inancıyla hiçbir alakası yoktur. Sonsuza bağlanalım derken sonlu olan bir zulmün bayrağına yapışılmıştır. Kültürel bir öğeye indirgenmiştir ve kavganın boyası dökülmüştür.
“Fransız devriminden önce tarih mümkün değildi” ve “modern dönemden önce sosyalizm mümkün değildi” tezleri de aynı sömürgeci fikriyatın çıktısıdır. Bugün, bir ölçü ve ölçek olarak tarihe yansıtılmakta, geçmiş bugüne göre yeniden kurgulanmaktadır. Self servis masası karşısında duran müşteriler, tarihten dilediklerini alabileceklerini zannetmektedirler. Bugündeki çıkarlar, geçmiş olaylarda dil bulmaktadır.
Dolayısıyla sosyalistler “önce modern ve aydınlanmış olmak gerekir” diyerek, sosyalizm mücadelesini her an askıya almaya yazgılıdırlar. Burjuva siyaset denilen bataklık onları içine çekmektedir. Bunlar, Marx’sız Marksizme, Lenin’siz Leninizme programlanmışlardır. Her ikisi de belli bir coğrafyadaki kitlelerin iç dinamiklerine ve iradelerine güvenmemek noktasında ortaktır. Kitle, kadro anlayışları bu modern ve aydınlanmış, özel cemaatin dişine uygun kişiler bulmak üzerine kuruludur.
Egemenler kendi nurlarını yaymaları karşılığında diyet istemektedirler. Marx, Lenin gibi isimler bu minvalde kurban edilmektedir. Akışı bozan ne varsa tasfiye edilmek zorundadır. Kerbela unutulmaya mecburdur. Nekbe, Enfal, Halepçe… dipnotlardan bile silinmelidir. Pazarın salahiyeti bunu emretmektedir.
Solun bu silme ve silikleşme pratiğinde belirli bir rol üstlenmek istediği açıktır. “Milliyetçilik de dincilik de size kalsın, sınıf bizim, sol bizim” nakaratları bu yüzden dile pelesenk edilmektedir. Sanki sınıf ve sol, milli ve dini olandan azadeymiş gibi bir dil tutturulmaktadır. Zaten öyle olması istenmektedir, suya sabuna dokunmayan, her şeyi flulaştıran, silikleştiren bir sol elzemdir. Kendisinden istenileni yapmaktadır. Arap Baharı sonrası “marksizmle ve Sovyetler’le kirlenmiş bir İslamcılık vardı, artık ondan kurtuluyoruz” diyenlere karşılık aynı lafları eden bir sol icat edilmektedir. Geçmişin tüm çentikleri bariyerdir, tüm kılıç darbeleri acıdır. Unutmak bugünün fetvasıdır.
Oysa şu bilinmelidir: Bugünkü direniş ateşini Kerbela’daki direnişle harlamayan, nafiledir. Çentik atmayan, kılıcını sallamayan, unutulmaya mahkûmdur.
Eren Balkır
29 Eylül 2017

Serdengeçtiler

Lale Devri Karşısında
Serdengeçtiler/Patrona Halil Kıyamı (Eyyamullah)
“Ümmet ne zaman zevk ve sefaya düşer, bolluğa kavuşur, maddenin çekiciliğinde boğulur, dünya hayatının süsüne kapılıp zorluklarına katlanmayı unutur, tehlikelere katlanmaktan kaçınır ve hak yolunda cihad etmekten geri durursa, böyle bir ümmetin itibar ve emellerinden bir şey kalmaz.”
[İmam Hasan el-Benna]
Hasan el-Benna’nın bu sözlerini hatırımızda tutarak, Osmanlı’nın en renkli dönemlerinden birine, Lale Devri’ne gideceğiz. Bu sözlerin tezahürlerini Osmanlı halkı da Lale Devri ve sonrasında net bir şekilde görecektir.
Lale devrini tasvir etmek için Abdi Tarihi’ne göz atalım.
“Âlem hayrette kalmıştı. Makam mevki sahibi olanların çoğu gece gündüz zevk u sefa, çeng u çegane ile toplantı düzenliyordu. Osmanlı devleti değil harap olmak, dört bir yanından -Allah korusun- düşman istila etmek istese belki biz zevkimizde olalım derlerdi.”
Vakâyinâmelere ve arşivlere bakılarak denebilir ki dönemin sadrazamı İbrahim Paşa’nın düzenlediği bu sefahat âlemleri, öncekilerden çok daha fazla abartılıydı. Halk işsizlikten, yoksulluktan ve artan yangınlardan perişanken; İbrahim Paşa ve Sultan III. Ahmet aynı bahçede ya da sarayda üst üste Çırağan eğlenceleri düzenlemekten haz etmiyorlardı. [Aktepe, 1958, s. 157]
Devlet büyüdükçe ahlak küçülüyorsa, bu tür büyümenin sağlıklı olduğu söylenemezdi. Çünkü, bu durum çözülme ve kokuşma sürecini hızlandırıcı etki yapardı. Osmanlı’nın cihan devleti olma yolunda ilerlerken yaşadığı paradoks da buydu. Devlet dışa doğru büyüdükçe, içte kokuşma hızlanıyordu. İçteki bu kokuşma, çok geçmeden uluslararası alanda da kendini hissettirdi. [İslamoğlu, 2007, s.114] Hasan el-Benna’nın da ifadesiyle, ümmet itibar ve emellerini kaybediyor, dışarıda da gerek diplomatik gerek askerî kayıplar yaşıyordu.
Hz. Ömer’in de söylediği gibi ümmet, dar ve zor zamanlardaki imtihanı geçebilmiş ancak bolluk ve malla olan imtihanında sınıfta kalmıştı. Bu durumu bir fert için ele aldığımızda; kişinin malının artması ve bundan dolayı dünyaya ve lezzetlerine aldanması, en başta kişinin kendi nefsine zulümdür. İnsan dünyaya daldıkça, imanî hassasiyet ve reflekslerini kaybeder. Dünyaya yani geçici şeylere olan zafiyeti artar ve dünyaya dair kaybettiği şeylerde çok daha şiddetli acılar yaşar. En önemlisi de huzuru kaybeder. Parasının çokluğundan dolayı etrafında birçok yalaka insan vardır ve bu insanlar, kişi hata yaptığında asla onu uyarmaya yeltenmezler. Bir yandan onu sömürürken bir yandan yok oluşunu arzularlar. Kişi bunun farkına vardığında insanlara güvenini de kaybeder. Farkına varamazsa daha büyük bir bataklığa sürüklenir.
Aynı olayı şimdi bir devlet için düşünelim. Devlet erkânının sefahate dalması, çok daha feci sonuçlar doğuracaktır. Çünkü yönetenler, sadece kendilerine değil halka da zulmetmiş olurlar. Ve burada yapılacak zulmün niteliği sonraki nesilleri de olumsuz etkileyebilir. Elbette eğlenceye düşkün yöneticilere, kişisel menfaatine ve rahatına düşkün zayıf ahlaklı kimseler de eşlik edecektir. Yöneticileri daha çok şımartma yarışına girecek bu insanlar, ne devletin bekasını ne de halkın durumunu düşünecektir. Ellerinden geldiğince hazineyi sömürecek, en ufak bir zorlukta da tası tarağı toplayıp kaçacaktır. Devlet söz konusu olunca dış mihrakları da eklemek gerekir. Her hareket takip altındadır ve ‘düşman ülkenin’ yöneticilerinin, uykuya dalıp zevkine düşkün olması onlar için bulunmaz bir fırsattır.
Bu devlet bir İslam devleti ise -en azından öyle olduğunu iddia ediyor ise- durumun vahameti zihnimizde daha da netleşecektir. Allah’ın hükümlerine, Peygamber’in sünnetine de bir ihanet söz konusudur zira. Burada dinin temel kurallarına karşı bir kayıtsızlık ve zulümden de söz edebiliriz. Bunca zulme halk sesini çıkarmazsa ne olur peki? Allah’ın kanuna olan ihanette onlar da ortak olur. Böyle bir durumla karşılaşan halkın vazifesi de yönetimi uyarmak ve bu zulümle Allah adına mücadele etmektir.
Burada ince bir çizgiden de bahsetmek gerek. Halk kendi yaşadığı sıkıntı giderilene kadar sesini çıkarıp, para tekrar eline geçince de susmayı tercih ederse aynı ortaklık devam eder. Yani aslolan kendi rahatı için değil, Kur’an ve sünnet çiğneniyor diye başkaldırmaktır. Yoksa sus payı verilen halk bir kenara çekilirse bozulma daha da arttığı gibi helak da yakınlaşır. Ayeti Kerime’de de buyrulduğu gibi; “Ve Biz, halkı zalim olmadıkça (zulmetmedikçe) ülkeleri helâk edici olmadık.” [Kasas, 59]
Lale Devri her kaynakta bir ‘yozlaşma’ olarak görülmemiş elbette. Lale devrini; Osmanlı’da batıcılığın ilk nüvelerinin atıldığı dönem olarak ele alırsak, Batılı kaynaklar söz konusu dönemi çağdaşlaşmanın ilk adımı sayarlar. [İslamoğlu, 2007, s.119] Zaten hep böyle olmamış mıdır? Batı kendisine benzediğimiz ölçüde bizim sırtımızı sıvazlamış, bizi övmüş, birtakım ödüller(!) vermiş; kendisine karşı çıktığımız, uyumu ve entegre olmayı reddettiğimizde de bizi gericilikle, yobazlıkla suçlamış ve bizi dışlayıp yalnızlaştırmaya çalışmamış mıdır?
Maalesef bizim tarih kitaplarında ya da isyanı anlatan eserlerde durum bundan farklı değildir. Lale Devri’ni yeterince garblılaşamamakla eleştirenler, Patrona İsyanı’nı da kötülemekte batılılardan geri kalmamışlardır. [bkz. Koçu, 2003, s.293-297] Batılı kaynaklarda Damat İbrahim Paşa çokça sevilen bir kişilikken; Patrona da hakaret edilen, baldırı çıplak, gerici, ayaktakımından biri olarak tasvir edilmiştir. Ancak Patrona Halil İsyanı, mahiyeti itibariyle farklı bir ayaklanmaydı ve halkın huzurunu bozan kötü ahlaklı cahil kimseler tarafından yapıldığı söylenemezdi!
Öncelikle bu kıyam, Osmanlı sarayının ve onu destekleyen bürokrat ve aydınların ideolojik tercihlerine karşı, halk-ulema-asker üçlüsünün koordineli bir tepkisidir. Hareketin merkezine ve işleyişin yönlendirmesinde bizzat ulema yer almıştır. Patrona Halil ve diğer 16 serdengeçti fetvasız hareket etmemiştir.
Bu kıyam, dinamikleri, yönelişleri ve hedefleri açısından, İslamî bir harekettir. Harekete karşı çıkanlar, ülkenin maddi ve manevi değerlerini talan eden ‘mutlu azınlık’ iken, harekete katılanlar, maddi ve manevi değerlere sahip çıkan ezilmiş ve mustaz’af kitledir. Bunlardan dolayı da Patrona Halil hareketini İslamî hareketler içerisinde değerlendirmek gerekir.
Osmanlı’da özellikle 17. yy’da yaşanan yeniçeri ve Celali ayaklanmalarından farklı olarak bu kıyam, ulufe dağıtımı ya da cülus bahşişi için değil, batıcılık ve onun değerlerinin halka yerleştirilmeye çalışılmasına karşı çıkmıştır. Bu kıyamın bir diğer özelliğiyse isyan ahlakının İslam’a uygun bir şekilde uygulanmasıdır. Örneğin; Münir Aktepe’nin ifadesiyle, Patrona Halil çapulculara şiddetle mukabele ettiğinden, kimse yağmacılığa cesaret edememişti. Bütün hapishane ve zindanlar açılarak, İstanbul’da ne kadar haşarat varsa hepsinin serbest bırakılmasına rağmen, Patrona’nın bunlar üzerinde esaslı bir hâkimiyet tesis ettiğini görüyoruz ki bu da onun nüfuz ve iktidarına delil teşkil ediyordu. [Aktepe, 1958, s. 157]
Kıyamın haklılığı ve halkın da bu kıyama desteği karşısında korkan Damat İbrahim Paşa halkı manipüle edecek bir metot bulur. Bu metot, Hz. Ali’yi alt etmek isteyen Muaviye’nin taktiğine benzemektedir. Halkın dinî duyguları ve hassasiyetlerini kullanarak durumu lehe çevirmek. Mızrak uçlarına takılan Kur’an sahifeleri misali Sancak-ı Şerif Bab-ı Hümayun kulesine dikilir. Sancak altına gelenlere para verileceği de duyurulur. Halk bu kez oyuna gelmeyecek ve Sancak-ı Şerif’i ziyaret edip salavatlar getirir ancak tarafını değiştirmez. [İslamoğlu, 2007]
Bu durum tarihi bir gerçekliği de bizlere göstermektedir. Geçmişte de kendi sefahatini devam ettirebilmek, güç ve iktidarını güçlendirebilmek için halkın dinî duygularını istismar eden yöneticiler çıkmıştır. Buna ilahi dinlere mensup toplumlarda gördüğümüz gibi diğer dinlere inanan toplumlarda da şahit oluruz.
Tarih, halkın inanç, yetenek ve hassasiyetlerini kullanmak isteyen şahıs ve grupları yazmaya devam edecektir, ancak burada asıl sorumluluk, halkın ve mustazafların üzerine düşmektedir. Bir süreliğine zafer elde edilse ve zulüm işleyenlerden haklar alınsa bile; halk gözünü açık tutmalı ve yeniden gelecek saldırılara hazırlıklı olmalıdır. Patrona Halil gibi insanları istemeyen, rahatlarının bozulmasından dolayı hak ve adalet üzere ilerleyen insanlara karşı diş bileyenler mutlaka çıkacaktır.
Nitekim serdengeçtilerin varlığından rahatsız olan zümre sayısı kıyamdan kısa bir süre sonra üçe çıkmıştır: Padişah, kendi monarşisine ortak oldukları için onları istemez, bürokratlar serdengeçtileri zevk, sefa ve sömürülerine engel olarak görür, yeniçeriler ise onlar yüzünden serbest hareket edemediklerinden yakınırlardı. [İslamoğlu, 1992, s. 253] Nihayetinde Patrona da, kıyamın asıl lideri İbrahim Efendi de, Zülali Hasan Efendi de bir suikasta kurban gider.
Ne üzücüdür ki ne tarih derslerimde Lale Devri ve Patrona Halil kıyamını işlerken ne de edebiyat derslerimde Nedim’in divanını okurken bizlere bu sefahat âlemlerinden ve kıyamın haklılığından bahseden oldu. Çekilen diziler de ne hikmetse bu gerçeklerin tam aksini gösterdi. (bkz. Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam) Kaynakları tararken bu kadar çelişki ve zıtlıklarla karşılaşmak üzücüydü. Hâkim düşünce Batı kaynaklı eserlerden alınma idi. Ve bizim yetiştirdiğimiz tarihçilerimiz, burada adaletli hüküm verememişlerdi.
Temennim, tarih alanında da Müslüman bilim adamlarının ve araştırmacıların yeni çalışmalar ve projeler ortaya koymasıdır. Ve bunu yaparken İslam’ın kendi terminoloji ve felsefesiyle hareket etmeleridir.
Sümeyra Demiryürek
Kaynakça
İslamoğlu, M., İslami Hareketler ve Kıyamlar Tarihi I-II, Düşün Yayıncılık, İstanbul 2007.
İslamoğlu, M., İslami Hareket Anadolu I, Denge Yayınları, İstanbul 1992.
Aktepe M., Patrona İsyanı, İstanbul Edebiyat Fak. Basımevi, İstanbul 1958.
Koçu R.E., Patrona Halil, Doğan Kitap, İstanbul 2003.

Tarihten Bugüne Kalan

İngiltere'nin muhafazakâr aklının yankısı sayılabilecek The Sunday Telegraph, Nick Holdsworth imzasıyla 2008'in Ocak ayında Moskova merkezli bir tarihî belgeyi haber olarak okurlarına sundu. Bu habere göre, “Stalin, 2. Dünya Savaşı’ndan hemen önce, Britanya ve Fransa ile anlaşabilseydi, Hitler’i durdurmak için bir milyon asker göndermeyi öneriyordu.”
Hitler’i sınırlamak için askerî güç önerisi üst düzey Sovyet delegasyonu tarafından Britanya ve Fransa’nın üst düzey subaylarına 1939’da savaş başlamadan 2 hafta önce Kremlin’de sunuldu.
Kopyaları, The Sunday Telegraph tarafından görülen yeni dokümanlar, eğer Kızıl Ordu’nun Polonya topraklarında ilerlemesine yapılan itirazların üstesinden gelinirse Stalin'in generallerinin sevk edebileceğini söylediği muazzam sayıda piyade, top ve hava indirme kuvvetlerini belgeliyor.
Fakat Britanya ve Fransa kanadı (delegasyon hükümetleri adına konuşmaya yetkili olmasına rağmen anlaşma yapmaya yetkili değildi) 15 Ağustos 1939’daki Sovyet teklifine cevap vermedi.
İngiltere ve Fransa'nın Nazi Almanya'sıyla savaşmayı hesap etmediği görülen bu haberde, Sovyetler Birliği’yle savaşması için yönlendirilmeye çalışıldığını varsaymak da gerekir, haberin bu yanı Faşizmin yayılması ve 2. Paylaşım Savaşı tarihinin tartışmalarına güçlü bir ışık tutuyor. Bilindiği üzere, gerek Sovyet ve yine gerek Stalin karşıtı söylevin beslendiği temel argüman, Ağustos'un 23'de imzalanan Sovyet -Alman saldırmazlık paktı (Molotov-Ribbentrop Paktı) olagelmiştir. Öncesi ve sonrasını yok sayarak buradan hareket eden burjuva söylevi ile “somut durumun somut tahlilinden” azade kimi “sosyalistler”in argümanı hâline dönen bu söylevin gerçeklikle bağını burjuva demokrasisinin önde gelen iki devletinin Nazi Almanya’sıyla savaşmaya gönüllü olmadığını göstererek çürütüyor haberin bu tarafı. Oysa ki başta Stalin olmak üzere nice Sovyetler Birliği ile Komünist Parti'nin yöneticileri bu durumu açıklamıştı. Fransa ve İngiltere'nin belgede açığa çıkan tavrı, ilk elden milyonlarca insanın ölümüne ve büyük bir paylaşım savaşına, dolaylı olarak da atom bombalarına kapı açtı.
Haberin güncel sorusuna gelelim: Bugün de yerküremizin önemli merkezlerinde Faşizmin semptomları görülüyor. Kimisindeyse finans kapitalin en cani depresif saldırganlığıyla karşı karşıyayız. Bu semptomları sınırlandırmak, baskılamak için Merkel- Macron ailesinden umut beslemek ne kadar gerçekle ilişkili?
Nick Holdsworth, Moskova
Çeviri: Oğuzhan Aykut Ekşioğlu
18 Ekim 2008
§ § §
Britanya ve Fransa Anlaşmayı Kabul Etseydi Stalin
Hitler’i Durdurmak İçin
Bir Milyon Asker Göndermeyi Planlıyordu
Stalin 2. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Hitler’in taarruzunu önlemek için Alman sınırına bir milyondan fazla asker göndermeye hazırlanıyordu.
Neredeyse 70 yıldır gizli olan belgeler gösteriyor ki Sovyetler, Britanya ve Fransa ile bir anti-Nazi ittifakı oluşturmak için güçlü bir askerî kuvvet göndermeyi önerdi.
Bu tür bir anlaşma 20.yüzyıl tarihini değiştirebilirdi, Hitler’in Stalin’le paktını önleyebilir, böylece Almanya’nın diğer komşularına rahatça savaş açıp ilhak etmesine imkân vermezdi.
Hitler’i sınırlamak için askerî güç önerisi, üst düzey Sovyet delegasyonu tarafından Britanya ve Fransa’nın üst düzey subaylarına, 1939’da savaş başlamadan 2 hafta önce Kremlin’de sunuldu.
Kopyaları, The Sunday Telegraph tarafından görülen yeni dokümanlar, eğer Kızıl Ordu’nun Polonya topraklarında ilerlemesine yapılan itirazların üstesinden gelinirse Stalin’in generallerinin sevk edebileceğini söylediği muazzam sayıda piyade, top ve hava indirme kuvvetlerini gösteriyor.
Fakat Britanya ve Fransa kanadı (delegasyon hükümetleri adına konuşmaya yetkili olmasına rağmen anlaşma yapmaya yetkili değildi) 15 Ağustos 1939’daki Sovyet teklifine cevap vermedi. Bunun yerine Stalin Almanya’ya döndü ve yaklaşık bir hafta sonra Hitler’le kötü şöhretli saldırmazlık anlaşmasını imzaladı.
İki ülkenin dışişleri bakanlarının ismi ile anılan Molotov-Ribbentrop paktı Nazilerin Polonya’ya saldırmasından sadece 1 hafta önce, 23 Ağustosta imzalandı, dolayısıyla savaşın kıvılcımı çakılmış oldu. Fakat gizliliği kaldırılmış 700 sayfalık dokümanı çözümleyen Rus dışişleri istihbarat servisinden emekli Tümgeneral Lev Sotskov’a göre, batılı müttefik güçler Stalin’in teklifini kabul etseydi, Hitler Polonya’yı işgal etmeyecekti.
“Britanya’nın muhafazakâr başbakanı Neville Chamberlain ve Fransızlar geçen yıl Münih anlaşmasıyla Çekoslovakya’yı Alman saldırganlığına teslim etmesinden sonra dahi bu kurdu boğazlamamız için son şansımızdı” diyor General Sotskov.
Gizliliği kaldırılan toplantıda Savaş bakanı Mareşal Voroşilov ve Kızıl Ordu Genel Kurmay Başkanı Boris Shaposhnikov tarafından yapılan Sovyet teklifi savaş durumunda Alman sınırına her birinde 19 bin asker bulunan 120 piyade bölüğü, 16 süvari bölüğü, 5 bin parça ağır top, 9.500 tank ve 5.500 kadar avcı ve bombardıman uçağı yerleştirilebileceği yönündeydi. Fakat Britanya delegasyonunun lideri Amiral Sör Reginald Drax, Sovyet mevkidaşlarına konuşmak için yetkili olduğunu, anlaşma yapmak için yetkili olmadığını söyledi. Sovyet istihbarat teşkilatına 1956’da katılan General Sotskov “Birlikte 300 ya da daha fazla bölüğü Almanya’ya karşı 2 cephede sahaya sürebileceğimizi duyduklarında Britanya, Fransa ve müttefikleri Polonya ancak teklifimizi ciddiye aldılar. Bu sayı o zaman Hitler’in gücünün 2 katıydı.” “Bu dünyayı kurtarmak ya da en azından kurdu ilerlediği yolda durdurmak için bir şanstı.” Almanya’nın batısında Nazilere karşı Britanya’nın ne kadar asker yerleştirebileceği sorulduğunda Amiral Drax savaşa hazır yalnızca 16 bölüğünün olduğunu söyledi. Sovyetler, Britanya’nın savaş hazırlığındaki yetersizliği konusunda hayrete düştü.
Sovyetlerin Britanya ve Fransa ile anti-Nazi paktı oluşturma girişimi gayet iyi biliniyor. Bunun ötesinde Moskova’nın hazırlıkları şimdiye kadar açığa çıkmamıştı. Çok satanlardan Genç Stalin ve Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı kitaplarının yazarı S.S. Montefiore’ye göre, ortaya çıkan belgelerde batılı tarihçilerin bilmediği birçok detay olduğu aşikâr.
“Stalin’in teklifinin ayrıntıları bilineni pekiştiren niteliktedir. Britanya ve Fransa 1939’da 2. Dünya Savaşı’nı çıkaran Alman saldırısını önleyecek büyük bir fırsatı kaçırdı. Bu gösteriyor ki Stalin teklifini sunarken farkettiğimizden daha ciddiydi.”
Çoğu insana göre, savaştan önceki 12 ayı tanımlayan izahat niteliğindeki Savaş Nasıl Geldi kitabının yazarı Prof. Donald Cameron Watt’a bakılırsa detaylar yeni, fakat kendisi toplantılarda konuşulduğu söylenen iddialara şüpheli yaklaşıyor. Watt, “Drax’ınki dâhil 2 İngiliz ve bir Fransız’ın aynı dönemde kaleme alınmış üç günlüğünde bu ayrıntılara rastlanmıyor” diyor ve ekliyor: “Şahsi kanaatim Ruslar ciddi değildi.”
1938’in başından savaşın çıktığı 1939 Eylül’üne kadar olan dönemi kapsayan gizliliği kaldırılan arşivler gösteriyor ki 1938’de Çekoslovakya Alman azınlığın yaşadığı Sudetenland’ın Hitler’e teslim edilmesi tavizini veren Britanya ve Fransa üzerindeki emsalsiz baskıyı Kremlin de biliyordu. “Britanya ve Fransa arasındaki ilk gizli toplantılardan beri bu taviz sürecinin her aşamasının detayını ve tam olarak ne olup bittiğini tamamen anlıyorduk.” diyor Gen. Sotskov.”Bu tavizlerin Çekoslovakya’nın Sudetenland’ı teslim etmesi ile son bulmayacağı çok açıktı. Hitler ülkenin geri kalanını parçalarken ne İngilizler ne de Fransızlar parmaklarını dahi kıpırdatabildiler.”
Stalin’in kaynakları, General’e göre, Avrupa’daki Sovyet dış istihbarat ajanlarıydı ama Londra’da değillerdi. “Belgeler bu ajanların tam olarak kimler olduğunu söylemiyor fakat bunlar muhtemelen Paris ya da Roma’daydı.”
1938’de kötü şöhretli Münih Anlaşmasından kısa bir süre önce (Anlaşmada Neville Chamberlain, Britanya başbakanı etkili bir şekilde Sudetenland’ı işgal etmesi için Hitler’e müsaade etmiştir.) Çekoslovakya başbakanı Euard Benes daha ileri bir Alman müdahalesiyle karşılaşması durumunda ülkesinin Sovyetler’le yaptığı askerî anlaşmaya başvurmaması için kesin olmayan bir madde olmadığını söyledi.
“Chamberlain günün kaybı olarak Çekoslovakya’nın verildiğini biliyordu ve Eylül 1938’de Münih’ten elinde Hitler’in imzası olan bir parça kâğıtla döndü.” diyor Gen. Sotskov.
Nazilerin Çekoslovakya’ya yürümesinden 5 ay sonra Ağustos 1939’da İngiliz Fransız delegasyonu ve Sovyetler arasındaki çok gizli tartışmalar Nazi saldırganlığı karşısında ümitsizlik ve acizliği öneriyordu.
Sınırında, sınırı geçebilecek ve Alman ordularıyla karşı karşıya gelebilecek muazzam Rus ordusu bulunan Polonya böyle bir ittifaka karşıydı. Britanya Sovyet güçlerinin verimliliğinden şüphe duyuyordu. Çünkü geçen yıl Stalin, binlerce Kızıl Ordu komutanını tasfiye etmişti. Bu belgeler, Rus tarihçiler tarafından Stalin’in Hitler’le olan tartışmalı paktını açıklamak için kullanılabilir. Pakt, kötü şöhretli bir diplomatik menfaat örneği olarak kalacaktır.
“Açıktır ki Sovyetler yalnız kalmıştır ve Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalayarak göz göre göre gelmekte olan savaş için zaman kazanmak ve hazırlanmak zorunda kalmıştır.” diyor General.
21 Ağustos’ta görüşmeleri tekrar başlatmak için ümitsiz bir Fransız girişimi reddedildi, bu sırada gizli Sovyet-Nazi görüşmeleri çoktan ilerlemişti. Yalnızca iki yıl sonra Haziran 1941’de Hitler’in Rusya’ya Blitzkrieg saldırısını takiben Stalin’in aradığı batı ittifakı sonunda geldi. Bu zamana kadar Fransa, Polonya ve geri kalan Avrupa’nın çoğu çoktan Alman işgali altındaydı.
Can Deniz Eraldemir

Ali Şeriati'nin Mektubu

Ali Şeriati, Medeniyet ve Modernizm adlı kitabında şöyle bir olay anlatır. Mısır ziyaretinde piramitleri görmek ister. Büyük heyecan içinde rehberi dinlemektedir. Piramitlerin yapımı için 800 milyonu aşkın taş kütlesi 980 millik yoldan köleler tarafından taşındığını duyunca şaşırmaması imkânsızdı. Hem de bu taşlar firavun cesetleri için mezar yapılsın diye taşınmıştılar. Duvarlarda göze çarpan ufak tefek taşlar da vardı. Nedir bu taşlar sorulunca rehber önce ‘hiç’ der, sonra onların köle kemiklerinin gömüldüğü yerler olduğunu söyler. Köle oldukları için öyle değersizlermiş ki bir hendeğe yüzlercesi birden gömülmüş. Ölmeyenlerse taşları taşımak için yaşıyormuş.
Sonra kölelerin toplu mezarları önünde durur şehit. Rehber de şöyle der: ‘Ruhları da bedenleri gibi köle olarak kullanılsın diye böyle yapılmış.’ Sonrasını isterseniz Şeriati’den dinleyelim:
Rehberin beni yalnız bırakmasını istedim. Mezarların yanına varıp oturdum, bu hendeklere gömülen insanları öylesine yakın hissediyordum ki kendime. Aynı ırktanmışız gibi geliyordu bana. (…) Yeniden baktım piramitlere, bütün görkemli görünümlerine rağmen öylesine yabancı ve uzaktım ki onlara! Tarih boyunca benden önce gelenlerin kemikleri üzerine yükselen büyük medeniyet anıtlarına karşı korkunç bir nefret duydum. Benden öncekiler Çin Seddi’ni de örmüştüler. Sırtlarına yüklenen yükü taşımayanlar ağır taşlar altında ezilerek taşlarla birlikte duvarlara kondular. Medeniyet anıtları işte böyle atalarımın et ve kemikleri pahasına yapıldı.
Lanetledim medeniyeti. Binlerce yıl atalarıma yapılan zulme karşı içimde nefret ateşi yanmaya başladı. (…) Gezim bitince onlardan birisine bir mektup yazdım. Geçen beş bin yılda neler oldu, bitti anlatmak istiyordum. Hangi şekilde ve ad altında olursa olsun kölelik yine vardı yine sürüp gidiyordu.
Oturdum şunları yazdım;
Ne bizi bilen ne de bizim bildiğimiz insanlara karşı savaşlara sürüklediler bizi. Hiçbir zaman küçümsemediğimiz insanları öldürmeye zorlandık. (…) bir düşünüre göre bir savaş, birbirlerini tanımayan fakat birbirlerini çok iyi tanıyan insanlar adına iki grubun yaptığı harplerdir. Bizi savaşa zorlayanlar öldürmeye ve öldürülmeye zorladılar. Eğer zafer kazanılırsa başkalarıydı ganimete konan, biz değil.
Ey dostum! Sen öldükten sonra büyük değişiklikler oldu. Firavunlar görüş değiştirdi. Sevindik buna. Önceden beden korunursa ruhun bedenle ilişkisini sürdüreceğine inanılıyordu. Bundan dolayı büyük fakat azap veren binaları yaptırıyorlardı bize. Ama şimdi akıllandılar. Ölümü düşünmüyorlar artık. Mezar yapmak için taş yapmaktan kurtuldum.
Ey dostum! Ne yazık ki, bu mutlu haberin ömrü kısa sürdü. Sen bu dünyadan göçtükten sonra bizi işçi yapmak için yeniden geri döndüler. Yine ağır yükler taşımak zorunda kaldık, fakat mezarlar için değil. Süs ve gösteriş olsun diye, saraylar için.
Ümitsizdik ama yeniden yaşamak için ümit ışığı belirdi. Büyük yol göstericiler, rehberler geldi dediler; Konfüçyüs, Budha…
Konfüçyüs’e inancımız tamdı. Çünkü insan ve toplum sorunlarına el atmıştı. Ama o da prenslerin dostu oluverdi. Zaten bir prens olan Budha bizi terk etti. Dünyayı ve nefsini bir yana bırakıp ulûhiyette yok olmak mertebesine ermek için kendi içine döndü. Biz bilmiyoruz bu mertebenin nerede olduğunu. (…)
Ey dostum! Sen mezarlar için kurban edilirken, biz saraylar için kurban edildik. (…) Senden sonra binlerce yıldır yaşıyorum. Dostlarımın çektiklerine hep tanık olduğumdan ‘tanrıların’ kölelerden hep nefret ettiğini hissetmeye başladım. Din kölelik düzenini kuvvetlendiriyor gibiydi. Aristo gibi zeki insanlar bile tabii olarak bazı insanların köle, bazılarının da yönetici olmak için doğduğunu ileri sürüyordu. Artık köle olarak doğup, kaderimin köle kalmak olduğuna inanmaya başlamıştım.
Böylesi bir ümitsizlik içinde yüzerken dağlardan ‘Allah tarafından gönderildim’ diyen bir insanın indiğini öğrendim. Yeni bir aldatma veya yeni bir zulüm metodu mu acaba diyerek titredim. ‘Yeryüzündeki zayıf köle ve yoksul insanlar için merhametli Allah gönderdi beni’ diyordu. Hayret, hâlâ inanamıyordum. Doğru olabilir miydi? Allah kölelere sesleniyordu, kurtulacaklarını, önderler ve yeryüzünün varisleri olacaklarını müjdeliyordu.
Kuşkularım vardı. O da Çin, Hindistan vs. ülkelerin sözde peygamberlerindendir diye düşünüyordum. İsmi Muhammed’di (s.a.v.). Şu dağların ardında koyun güden bir yetim olduğunu söylemişlerdi bana. Nasıl da şaşırdım! Neden Allah peygamberini çobanlar arasından seçsin ki. Hem ataları da peygambermiş ve hepsi de çobanmışlar. Sevinç ve şaşkınlıktan ağzımı açamaz oldum. Allah peygamberini bizim sınıfımızdan mı seçmişti?
Dostlarımı çevresinde gördüğümden izlemeye başladım onu. Peşinden gidenlerin bazıları şunlardı; Bilal; bir köle; annesi babası Habeşistanlı olan kölenin oğlu, Selman; köle olarak alınıp satılmış, İranlı evsiz bir kişi. Ebu Zerr; çölden isimsiz ve yoksul bir yoldaş ve son olarak da Salim; Huzeyfe’nin hanımının kölesi ve önemsiz siyah bir dost.
Muhammed’e (s.a.v.) inanıyorum. Çünkü sarayı çamurdan yapılmış birkaç odadan ibaretti. Yükleri taşıyan ve odaları yapan işçilerden biriydi. Avlusu odundan ve hurma ağacının yapraklarından yapılmıştı. Onun sahip olduğu şeylerin tamamı buydu. O’nun sarayı buydu. (…) Ne tuhaf! 5 bin yıl sonra bir insan bulmuştum. Allah’tan söz eden, efendiler için değil, köleler için. Dünyayı ve nefsini bir yana atmak, köşesine çekilip ulûhiyete katılmak ve insanları aldatmak için değil, insanlığın refah ve mutluluğu için dua ediyordu. Bütün dünya için çalışan bir insan bulmuştum. Adildi, kuvvetliydi. Gerekirse kızını bile cezalandırabilecek kadar. (…)
Ey dostum! Evrenin yarısını, belki de tamamını kontrol altında tutan bir düzenin egemen olduğu bir toplumda yaşıyorum. İnsanlık yeni bir kölelik kalesine sürülüyor. Hem ne kadar fiziki kölelik değilse bile, sizinkinden daha kötü bir kaderimiz var. Düşüncelerimiz, kalplerimiz ve irade özgürlüğümüz köleleştirilmiş. Sosyoloji, bilim, sanat, eğitim, seks özgürlüğü, kazanma özgürlüğü, sömürü sevgisi ve kişi sevgisi adına hedeflere inanma, insani sorumluluklara inanma ve kendi düşünce ekolüne inanma, hepsi tamamen kalbimizden çekilip alındı. Düzen içinde ne konursa alan, boş kalplere çevirdi bizi!
Şimdi, parti, kan, toprak ve düzene karşı düzen adına öylesine bölünüyoruz ki her birimizden daha kolay yararlanabilsin. Onun izleyicileri, yani kendi düşünce ekollerinin peşinden gidenler, birbirlerine karşı savaşa itiliyor. Neden? Bütün dünyanın etkisiyle birbirlerini düşman olarak mı görmek zorundalar. Biri dua için ellerini açar, diğeri ikisini birden kapatır. (…)
Düşüncelerimiz sürgüne gönderiliyor, kendileri koruyucular oldu…
İste böyle diyor Şehit Ali Şeriati. Yine kandırıldık ve uyutulduk ve köle olduk. Özgürlüğümüzü bize veren dinimizi öylesine farklı yaşıyoruz ki. Saray değil bir çamur evde yatan peygamberlerden sonra bazı sıfatlar adı altında saraydan emirlerle yaşamımızı değiştirip dinimizi unuttuk. Peygamber hiç rahat yünlü yatakta yatmamışken, ümmeti “ümmet” diye geceleyin gözyaşı dökerken, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar zulümle savaşırken, bizler de bir başka düzenin köleleri olduk. İslam’ın bize verdiği kölelikten halife olma sıfatını biz halifelikten köleliğe çevirdik. Sistemin çarklarını kırması gereken bizler, sistemin çarkları arasında eridik. Sonra biz de ya kendimize saraylar yapmak için mala ya da başkasına saraylar yapmak için bazılarına köle olduk.

İştirakçi Hat

Devrim Nasıl Muzaffer Oldu [Alisa Ivanova Poret]
Muhtemelen 80 darbesini yönetmek için, görevli olarak gönderilmiş olan büyükelçi, “Asyalı ve İslamî gelenekler hâlen daha taşrada derin köklere sahip ama Cumhuriyetçi Atatürkçülük de köklü”[1] diyor. Onca zaman sonra Enver Aysever, “din denilen saçmalığı öğrenmenin hem yararı yok, hem de çocuklarda ruhsal yara açıyor”[2] tespitinde bulunuyor. İkisi, gayet uyumlu. Asyalı ve İslamî olana düşmanlık, o ABD büyükelçisinin emri.
Aslında AKP de o büyükelçilikle uyumlu. Sofranın sahibi, sofraya çağırdıklarına “öküz” olarak muamele ediyor ama birlikte kaşık sallıyor. Kapıdaki hizmetçiyi, uşağı, tarlada çalışanı, fabrikada işleyeni kimse umursamıyor. Fırsatını bulmuşken birileri, “saçmalık, cahillik, gericilik” laflarını tespihine dizip gün boyu çekiyor. Kentin kontrolü/disiplini ile taşranın kontrolü/disiplini farklı ellere muhtaç. Bu ellerin rekabeti, yerinde bir politik müdahaleyi asla koşullamıyor. AKP’nin kontrol ve disiplindeki rolüne yönelik eleştiriye, bir kısım solun kontrol ve disiplindeki rolüne yönelik eleştiri eşlik etmeli.
* * *
Metin Çulhaoğlu ise bu ortamda “Bu ülkede, ‘üzerine gelmek’ zorunda kaldığımız İttihatçı ve İtilafçı akımlar, kendi uzantılarıyla ülkenin düşünsel ortamında hâlâ etkili”[3] buyuruyor ve sosyalistlerin alan açamadığından yakınıyor. Dönüp bakmıyor geçmişine: o geçmiş, ittihatçılardan ve itilafçılardan rol, mevki ve güç dilenmekle malul. Ayrıca “üzerine gelmek” ne demek? Uzaydan mı geldin? Boşlukta mı doğdun? Sen onların eserisin!
Bugün artık Milli Mücadele’nin Kemalizmi ilerici görülüyor, en anti-kemalist, anti-modernistler kesimlerce bile. O ilericilik, Suphilerin, Çerkes Ethem’in, Nâzım Bey’in, Halk İştirakiyyun’un tasfiyesi ile alakalı.
THİF, çıkış sürecinde köylülüğü örgütlemeye meylediyor, yıllarca Mete Tunçay’ın sunduğu resmi tarih, solculara Moskova’nın THİF’i değil, TKP’yi önemsediğini öğretiyor. Bulaşık görülüyor, THİF.
Aynı şekilde Ankara halkı da yeni gelen ve meclis kuran mebuslara “bulaşık” diyor. “Bulaşık”, bir anlamda “Bolşevik” demek oluyor. Garip bir trajedi: üç ay içerisinde tüm bu dinamikler tasfiye ediliyorlar. Çerkes’in tasfiyesi haberini alan Suphi, “maceracı, kendini bilmezin tekiydi” diyor Çerkes için. Birkaç ay sonra aynı laflar kendisi için kullanılıyor.
* * *
Bugün de İslamî muhalefetin diline yönelik benzer türden laflar sıralanıyor. Oysa bugün anlaşılıyor ki 2007’de devletin, yani ABD büyükelçisinin “cumhuriyetçi Atatürkçülüğü” bir hamle yapmış. Cumhuriyet gazetesinin “tehlikenin farkında mısınız?” sorusuna bugün tüm sosyalistler, Marksistler de dâhil, herkes “Eveeet!” diye cevap veriyor. Masa başında kadrolara, “bu Kemalistleri sosyalist yapabiliriz” yalanları söyleniyor. Buna uygun olarak, sosyalizm de Marksizm de fikir ve eylem temelinde inceliyor, kıvama getiriliyor. Kontrol ve disiplin, onlar için de devreye sokuluyor.
Ortada bildirdikleri türden bir tehlike yok. Erdoğan da Fethullah da bir davanın kavgasını verecek kişiler değil. Devlet, bunu çok iyi biliyor. Ama korku salınması, kitlelerin kontrol ve disiplin altına alınması gerek. Ülke içindeki krize, 2008 krizi eşlik ediyor. Kontrol ve disiplin için sağa ve sola ayar çekiliyor.
Suriye Savaşı’nın planları da o günlere dayanıyor. Bugün Esad’cılık yapanlar, Ahmet Necdet Sezer eliyle başlatılan Suriye görüşmelerinin birer uzantısı. Aynı işi sürdüren AKP hükümeti ise kendisine ait başka uzantılar çıkartıyor, hepsi bu.
* * *
İtilafçılık ve ittihatçılık karşısında iştirakçilik var. Tarihsel birikim kesintili ilerlemiş. Her çatlakta, her kopuşta, burjuva siyasetinin her tıkanmasında iştirakçi siyaset, gerisin geri burjuva nizama ve fikriyata boyun eğdiriliyor. Tartışmalar bununla ilgili. Bir yönüyle siyaset, yukarıdakilerle pazarlığa indirgenmiş durumda.
ABD’de solun ana gündem maddesi, insan hakları hareketi ve zencilerin beyazlarla eşitliği meselesi. Vietnam Savaşı ile birlikte ordunun askere ihtiyacı oluyor, askere alınan zencilerin ağzına bir parmak bal çalınıyor ve hemen eşitliği güvence altına alan yasa, 1965’te çıkartılıyor.
Askerî tarih, politik tarihi biçimlendiriyor. Bu noktada burjuva siyasete kul olmuş solcular boşluğa düşüyorlar, krize giriyorlar.
James Baldwin’in[4] de dile getirdiği gibi, siyah hareket bu tıkanmayı İslamîleşerek aşıyor. Özellikle siyah hareketi kontrol ve disiplin altına alma amacıyla FBI, COINTELPRO ismiyle bir çalışma yürütüyor, hatta siyahların devrimcileşeceğini öngörerek, silâhlı örgüt bile kuruyor.
* * *
Devlet aklı bu, birbirlerinden öğreniyorlar. Kontrol ve disiplin, burjuva siyasetinin ruhu. İslamî olana yönelik saldırı, 2007’den beri yürütülen bu siyasetin bir çıktısı. Birilerine, “burada size ekmek var” denmiş ve sırtları sıvazlanmış. Devletin görevi bu. Sol, o siyahları Müslüman yapan şeye düşman. Dolayısıyla siyah olana düşman.
Sosyalistlerin alan açamadığından yakınan Çulhaoğlu, açıktan yalan söylüyor dolayısıyla. Çünkü bugün gençleri cumhuriyet bekçiliğini solculuk zannediyorlar. İtilaf ve ittihat arasında tam boy bir sınıf düşmanlığı var zannediyorlar. Perde gerisinde birlikte çalışıyorlar. Anlaşıyorlar, bazen yöntemler arasında uzlaşmazlık çıkıyor, o kadar. Sosyalistler ise bu anlaşmazlık hâllerinde “acaba bize de ekmek çıkar mı?” diye ağzı açık, eşikte bekliyorlar.
* * *
Baldwin’i yıllar önce İstanbul’da gezdiren isimlerden biri de Gülriz Sururi. Bugünse internette Müslümanlara açıktan küfreden, “geberseler de kurtulsak” diyen, orta sınıfların ruhunu gıdıklayan yazılar yazıyor.
Baldwin’se o günlerde Hristiyan olanın devletleştiğini, Allah’ın siyahîleştiğini söylüyor. Ayrıca önemli bir hususa vurgu yapıyor: “Siyahlar için İslam, ABD öncesini anlatıyor”. Yani İslam, siyahlara ABD’yi önceleyen, geçersizleştiren, boşa düşüren bir zemin sunuyor.
* * *
Sol, itilaf ve ittihat arasında salınacağına, bu topraklardaki iştirakçi damara örgütlenmeliydi. Ama artık bu, mümkün değil. Zira cumhuriyet diye bir kazık var, gerisine düşülemez, onu ilerletmek asli görevdir. Yoksul köylünün, işsizin, alın terini satan işçinin böyle bir derdi var mı diye soran bile yok.
Muzaffer Oruçoğlu, din düşmanlığında tutarlı ise soy ismini de değiştirmeli mesela. “Beni artık Kaypakkaya ile ilgili bir şeye çağırmayın, ben onu aştım” diyen Oruçoğlu da yelkenini bu rüzgârla şişiriyor anlaşılan. Koç ve Sabancı gibileri kendisine yoldaş[5] belliyor artık. Yeni sentez bu olsa gerek.
Çünkü artık kentli orta sınıfların hassasiyetlerine oynamak daha kolay geliyor. Daha doğrusu, özellikle 2007’den beri verilen emre uyuyorlar. Herkes içtimaya alınmış ve görev yerlerine gönderilmiş.
Bir mitolojiye inanıyorlar sonra. Kurtlar Vadisi’nde anlatılana benzer hikâyelere bağlanıyorlar. Saf, çekirdek, ilerici ve devrimci bir öz grubun perde gerisinde durduğunu ve ülkeyi yönettiğini düşünüyorlar ve ona örgütleniyorlar. Bugün sol örgüt şeflerine, “aynı masada bir generalle mi yoksa elleri nasırlı bir işçiyle mi olmak istersin?” diye sorulsa, generali tercih edecek durumdalar. O nasır ve o işçi, mide bulandırıcı ve aşağılık bulunuyor zira.
* * *
Yükselme kaygısı artık siyaseti de ele geçirmiş durumda. Devleti önceleyen ve sonralayan hiçbir şeye tahammül edemiyorlar. Mevcut statükoya put gibi tapıyorlar. Sonra da bağıra çağıra “putperest dönem İslam’a göre ilericiydi” diyorlar, “Osmanlı pazarı özgürlükçüydü” diyor bir başkası.
Pazar dedikleri Rum, Yahudi, Ermeni. Bugün bu üç azınlık topluluğu ile ilgilenmelerinin, siyasetlerinin merkezine bu üç dinamiği koymalarının nedeni, onları çok sevdiklerinden değil. Tek değer verdikleri pazar, onların pazardaki yerleri. Rum, Yahudi, Ermeni edebiyatı yapanların, yıllarca define peşinde koşanlardan farkı yok. Tek dedikleri şu: “bu halklar olsaydı, daha zengin olurduk.” Ayrıca Rum, Ermeni, Yahudi, onlar için bu geri kalmış toprakları batıya bağlayan kanallar.
İştirakçi hat, çeşitli momentlerde itilafçıların veya ittihatçıların oyaladığı yoksul dinamikleri keserek ilerledi, ilerliyor. Burjuva siyasete karşı devrimci siyaseti çıkarttığımız durumda o dinamikler bizi, biz de onları göreceğiz. Bunun için devletin çektiği perdeyi yırtmak şart.
Eren Balkır
13 Eylül 2017
Dipnotlar
[1] James W. Spain, “Türkiye’de Askerî Rejim”, İştirakî.
[2] Enver Aysever, “Çocuklarınızın Ruhuna Tecavüz Edilmesine İzin Vermeyin!”, Birgün.
[3] Metin Çulhaoğlu, “Demokrasi Kavramını Yerine Oturtmak”, İleri Haber.
[4] James Baldwin, “Beyaz Tanrı, Siyah Allah”, İştirakî.
[5] Candan Yıldız, “Muzaffer Oruçoğlu Söyleşisi”, Artı Gerçek.

Maun

Kadim Arap toplulukları, su kuyusu etrafında toplanıp yerleşik hayata geçen bedevilerdir (Zemzem kıssası).
Su kuyuları, hem hayatın hem de tüm toplumsallıkların merkezidir.
Su kuyuları yüzünden Arapların sürekli savaş yaptığı, tarihin şehadeti ile sabittir.
Yüce Allah kâfirlerden bahsederken “maunu yasaklarlar” buyuruyor.
Tefsirlerde suyun (diğer sayılanlarla beraber) maun olduğu söyleniyor. Yani savaş sebebi olan şeyin tekelleşmesini yasaklayarak İslam, savaşın nasıl ortadan kalkacağını söylüyor.
“Maun” kavramının günümüzdeki tam karşılığı, komünizmdir (petrol ve doğalgaz dâhil tüm hammadde üzerindeki tekelin kalkmasıdır).
Şerafettin Kalyoncu
13 Eylül 2017

Arjantin’de Devlet Şiddeti

Arjantin sokakları gösterilerin ateşiyle yanıyor. Binlerce insan hükümetin en son geçen ay görülen yerli aktivisti teslim etmesini istiyor. Geçen ay sınır polisi, Mapuche isimli yerli halkı Patagonya’daki topraklarından çıkartmıştı. Bunun sebebi, İtalyan giyim şirketi Benetton’ın bu toprakları hukuka aykırı biçimde mülk edinmesiydi.
Tanıklara göre sınır polisi, Patagonya bölgesinde yolu kapatan Mapuche yerlilerine saldırdı ve 28 yaşındaki Santiago Maldonado’yu zorla bir polis minibüsüne bindirdi. Maldonado, o günden beri kayıp. Arjantin hükümeti bu olayda parmağı olduğunu inkâr etti. Aralarında Plaza De Mayo Anneleri’nin de bulunduğu göstericiler, ülkede devlet şiddetinin o korkunç geçmişi yüzünden, Maldonado’nun hayatı konusunda epey endişeliler.
ABD’nin desteklediği, başında General Jorge Rafael Videla’nın bulunduğu askeri darbe, 1976’dan 1983’e dek uzanan süre zarfında halka zulmetmiş, en az otuz bin kişi katledilmiş, kaçırılmış ve kaybedilmişti. Arkasına Ronald Reagan’ın desteğini alan Videla ve elindeki güvenlik aygıtı, binlerce insana sağcı askerler eliyle işkence etmiş, birçoğunu öldürmüştü.
Santiago Maldonado vakası, Arjantin’de askeri cuntanın geride bıraktığı hatıraları yeniden canlandırdı. Maldonado, General Videla yönetiminin sona ermesinin üzerinden yaklaşık kırk yıl geçtikten sonra başa geçen Cumhurbaşkanı Mauricio Macri döneminde kaybedilen ilk isim. Maldonado’yla uzun zamandır görüşemeyen ailesi onun ölmüş olduğuna inanmıyor. Aile, devletin oğullarının nerede olduğuna dair bilgi vermesini istiyor ve onun hemen geri dönmesini talep ediyor.
Başkan Donald Trump’ın cumhurbaşkanı Macri ile arası son dönemde gayet sıkı fıkı. Bu da Trump yönetiminin yerli toplulukların haklarının kesinlikle güvende olmadığının bir delili. Macri’yle birlikte yayınladığı ortak bildiride ABD hükümeti, iki ülke arasındaki ilişkileri derinleştireceklerini söyledi. Bu ilişki, ABD’nin Arjantin’in uyuşturucuyla savaşında destek verilmesi, sınır güvenliği konusunda işbirliği kurulması ve “rejim değişikliği”ni gerçekleştirmek için Venezuela’nın birlikte hedef alınması gibi ana başlıkları içeriyor.
Arjantin’de halk, ABD destekli “Kirli Savaş” dönemine bir daha asla dönmeme konusunda kararlı. Bunun için net bir hat çizerek, Maldonado’nun devletin askeri aygıtının yeni bir kurbanı olmamasını istiyor.
Rukiye Şemseddin

Gündelikçi Süreyya

Genç Marx filmi, kimi sıkıntılı yanlarına rağmen, değerlendirmeyi hak eden bir film. Ülkede iki kişiden üçünün Marksist olmasına karşın, bu filme dair tek bir eleştiri kaleme alınmamış olması da düşündürücü. İlk mücadele döneminde Marx’ın kavga ettiği kişileri o Marksistlerin kendilerine daha yakın görmeleri daha büyük bir ihtimal. Kim Weitling, kim Proudhon, belli değil. Kim nezaketle mücadeleyi vazediyor, kim soyut kavramlar arkasına saklanıyor, tartışılmalı.
Yavan da olsa filmde “tüm insanlar kardeştir” sözünün yerini “tüm ülkelerin işçileri birleşin” sözünün alışı anlatılıyor. Burjuvazinin saldırısına soyut insan kurgusuyla, sevgi, mutluluk gibi değerlerle ya da peygamber-mürit ilişkileriyle karşılık verilemeyeceğine vurgu yapılıyor. Marx, saflık arayışının, kavganın kirinden kaçma pratiğinin karşısına dikiliyor. Bunları esnaf-zanaatkâr pratiği olarak yargılıyor.
Bizde ise solcular başkalarını “kedi” zannediyorlar. Gündelik Hayata Direnmek adıyla kitap yazan Süreyya Karacabey, “insan kendisiyle ya da başkalarıyla konuşur, tarihle konuşamaz. Hatta ilkin kendi ruhuyla konuşur, orada ayıklar bütün fazlalıklarını sonra başkasının hayatına yönelir, bir ortaklık tesis edebilmek için” buyuruyor.[1] Özellikle doksanlarda dile pelesenk olan, “önce kendinde devrim yap” lafına ayet gibi sarılıyor. Siyasetin bireyden başladığı imasında bulunuyor. Bu birey, teoriye gelmiyor. Marx’ın söylediği gibi, cehaletin kimseye hayrı olmuyor.
Filmde dile getirildiği biçimiyle, geleceğe dair bir teorik yapı olmaksızın kavga da olmuyor. Teorik mücadele, öngereklilik olarak kendisini her daim hissettiriyor. O mücadele, bireyin saflığı noktasında fazlalık olarak görülüyor. Dolayısıyla Karacabey gibiler, “bir yandan geleceği geçmişe havale edenlerin yarattığı boğuculuk, öte yandan geçmişi geleceğe havale edenlerin yarattığı müphemlik” diyerek[2], sadece kendisine ait olan bir gündelik hayat mitine sarılıyorlar.
Ama şimdi de bu mitin fazla avamlaştığı kanaati üzerinden, direnişe geçtiğinden bahsediliyor. Gezi günlerinde yazdığı yazıda “ne geçmiş ne gelecek” diyen hoca, bugün gündelik hayata direnmekten söz ediyor. Direndiği ana husus, bir vakitler bir panelde “solu ezberlerinden kurtaracağız” diyen Baskın Oran’ın aklındaki mesele. “Boğuculuk ve müphemlik”ten kurtuluşsa, bireyin saflığına dönmekle mümkün. Marx'ın açtığı kılıç yarasını sarmak, liberal bandajlara düşüyor.
* * *
Demek ki Selim Temo haklı: “Eskiden taşra cahildi, şimdi merkez de cahil.”[3] Karacabey, Gezi’yi “birikmiş bir tepki, çok zorlanmış bir sabrın patlaması” olarak değerlendiriyor. Bir akademisyen bir olayı ancak bireysel alan ve duygular kapsamında inceleyebiliyor. Sonra da “güç isteğine sahip değildik” diyor. Oysa sahada “ait” olduğu “dostluk meclisi”nin o isteği, iradeyi kırmak için uğraştığı biliniyor. Başsız, sonsuz, müşterek bir kavga yaşanırken, ona karşı olanlar, kendi saflıklarını bileyliyorlar. Kirlenmek istemeyenleri çağırıyorlar.
İrade buradan kırılıyor. Mesele, o gün de “ezberleri bozmak”tı. Kimse o lafı ettiğinde bir devrimcinin ayağa kalkıp Oran’a, “biz o ezberler için kan döktük!” dediğini anımsamadı. Çünkü o devrimci, Karacabey’e göre, “artık yaşamayan ölüleri referans alan ve şimdi burada olmayan bir hayat vaat eden” biriydi. Kan kirliydi, ezberler onu anımsatıyordu. Burjuvaziye “temiz çocuk olacağım” sözü verilmişti bir kez. Siyaset sadece, laiklik ve ilericilik bağlamında, burjuvazi işini yapmadığı için kızıp devletin kucağına, “devlet işini yapmıyor” diye burjuvazinin eteğinin altına sığınmaktan ibaretti.
Dolayısıyla “Nuriye ve Semih’i çekiştirdikleri” söyleşide “[onların] eylemi aynı kaderi yaşayan KHK’zedelerin çoğu tarafından marjinal göründü” demesi bir gerçeği ifşa ediyor olmalı. Karacabey de bir günlük katılım, dostlar alışverişte görsün eylemi sonrası, aynı marjinallik tespitini yapıyor aslında, yani o da eylemi marjinal görüyor.
Çünkü o, “masumiyetini yitirmiş, ne için kavga ettiğini çoktan unutmuş, bütün iktidarların negatif imgesi olarak kendini kurmuş insanlara ve örgütlerine” hiç mi hiç inanmıyor. Tek derdinin masumluk, saflık, kirlenmemek, birey kalmak olduğu anlaşılıyor.
* * *
Son dönemde sokaklarda başıboş bırakılmış, yığınla kediye rastlanıyor. Bunun nedeni, küçük burjuvazinin o kedilere artık bakamaması ve hiç acımaması. Ondaki ülkeden gitme hâli veya gitme arzusu, bu gerçeğin başka bir tezahürü. Yani okullarından atılan hocalar, çok zahmetli bir iş olan, yabancı üniversitelere girmeye dönük çalışmaları önceden başlatacaklarına, Nuriye ile Semih’e omuz verebilselerdi, odalarını, öğrencileriyle ilişkilerini savunabilselerdi. Uzun soluklu mücadele yürüten bu genç devrimcilerin adlarını tam yazamayacak, “Nuse” diye anacak kadar üşengeç olmasalardı. İşten atılan farklı kesimden insanlarla, suyundan, işinden, tarlasından olanlarla buluşmak bu kadar mı zordu?
Sosyal medyada “faşizme karşı birleşmeyenler, zindanlarda birleşirler” türünden afili cümleler yazmak bir anlam ifade etmiyor yani. “Laik müfredat” çığlıkları atanlar dün görmedi Nuriye ve Semih’i, bugün de görmeyecek. Herkes kendi bir’liğinden, bireyliğinden bakıyor dünyaya. Bu öğütleniyor. Eksik değil tam olduğu düşünülenden yola çıkılıyor ve yol kendi’den başka hiçbir yere çıkmıyor. Zaten istenen de bu. Dolayısıyla eksiğin giderilmesi için verilecek müşterek kavga daha baştan anlamsızlaşıyor.
Bu açıdan, kapağa kadınlara has, popüler bir Che figürü misali, Ulrike resmi koymakla, başa eşarp sarmakla olmuyor. Gündelikçi kadınların çilesine ortak olmayan, onu saflık mitosunu satmak için kullanan kişilerin o gündelikçi kadınlara hiçbir hayrı dokunmuyor. Kitabını çevirmen emeğini gasp eden bir yayınevinden çıkartanların kendilerine uygun bir yuva buldukları görülüyor. Ama her şeye rağmen, gene de, gerçek gündelikçi Süreyya’lara örgütlenmek gerekiyor.
Eren Balkır
12 Eylül 2017
Dipnotlar
[1] Nida Dinçtürk, “Süreyya Karacabey Söyleşisi”, 31 Ağustos 2017, Duvar.
[2] Süreyya Karacabey, “Haydi Buradan Gidelim”, 21 Eylül 2013, Taksim.
[3] Selim Temo, “Başkasının Taşrası”, 13 Eylül 2017, Duvar.

Türkiye’de Askerî Rejim

4 Ekim 1980 Cumartesi günü Washington’dan gelen bir telefonla bana Başkan Carter’dan General Evren’e iletilmek üzere bir mektubun geleceği bildirildi. Başkan, mektubun generalin NATO Komutanı Bernard Rogers’ı Pazartesi öğleden sonra saat üçte kabul etmeden önce teslim edilmesini istiyordu. Mektubun bu kadar dar bir zamanda teslim edilecek olması, bir açmazı da beraberinde getirdi. Eğer mektubu alıp General Evren’den randevu almak için Pazartesi sabaha kadar beklersem, o randevunun saat üçten önce gerçekleşmesi mümkün olmayacaktı. Diğer yandan, eğer Pazar gününe randevu alırsam, randevu Pazartesi sabah gerçekleşecek ve ben önemli olduğuna inandığım, Başkan Carter’ın mektubunda değişiklikler yapma konusunda öneri sunup gerekli onayı almaya fırsat bulamayacaktım. Bu noktada başkanlarla ilişki yürütme hususunda “ihtiyat cesaretin parçasıdır” diye düşünerek, General Evren’le Pazartesi sabah görüşmeye karar verdim. Mektup, Pazar öğleden sonra geldi. Hiçbir değişikliğe gerek yoktu, bunu görünce ben de rahatladım.
General Evren’in genelkurmaydaki ofisinde onunla buluşmadan önce yeni özel kalem müdürü seçilen, dışişlerinden genç bir diplomatla buluştum, o noktada Türkiye’nin ilk yeni yurttaşına nasıl hitap edeceğimi bilmediğimi anladım. Geçmişte ona “Paşam” diyordum ama artık bu ifadenin mevcut koşullarda uygun kaçmayacağı belliydi. Sorduğum soru karşılığında bana “devlet başkanı” dememin daha uygun düşeceği söylendi. Ayrıca General Evren’e “cumhurbaşkanı” dememem gerektiği de iletildi. Generalle bir araya gelince, Carter’ın mektubunu ona ilettim. Evren gözlüklerini taktı ve mektubu dikkatle okudu, ara sıra yaverine İngilizce bir kelimeyi veya ifadeyi sordu. Evren, en kısa sürede mektuba cevap vereceğini söyledi ama bu esnada Başkan Carter’a Washington’ın Türk generallerin darbe dışında bir seçenekleri olmadığı konusuna anlayışla yaklaştıkları için teşekkürlerini iletti. Dediğine göre askerler, ülkeyi mümkün olan en kısa sürede demokratik bir hükümetin başa geçmesini sağlayacaklardı. Bu süre zarfında eleştirilere maruz kalmamayı hak ettiğini söyledi. Yunanistan’ın NATO’ya yeniden katılması konusunda Evren, bunu Türkiye’nin de istediğini iletti. General, Yunanistan’ın NATO’ya yeniden girişini Ege’deki Yunan ve Türk nüfuz sahasının tanımlanması için kullanmayı umduklarını da ifade etti. Sözünü yarıda kesip Yunanlıların ittifaka katılmasını istedi. Böylece o, Ege’deki komuta ve kontrolle alakalı meselenin çözüme kavuşacağını düşünüyordu.
Ben de cevaben ABD’deki yetkililerin Türklerin 12 Eylül’de yaptıklarına dair dile getirdikleri değerlendirmelerde olanları eleştirmediklerini ama en kısa sürede demokrasiye geçilmesinin önemi üzerinde durduklarını söyledim. Türkiye’deki hükümet biçimi bizi doğrudan ilgilendirmiyordu ama NATO demokratik ulusların teşkil ettiği bir ittifaktı. Kanaatimize göre, Yunanistan’ın NATO’nun askerî koluna en kısa sürede geri dönmesi önemliydi ve bu yeniden katılım, ancak General Rogers Planı ile gerçekleşebilirdi. Eğer General Rogers bu işi başaramazsa, ABD ve Başkan Carter bu işe müdahale edecekti.
General Evren, iki tarafın da birbirini anladığını söyledi. Bir çay söyledi ve Türkiye’nin “eski günler”i üzerine yarım saat sohbet ettik. Çıkarken, bana ittifakın yeniden tesisi konusunda her şeyi yapacağını söyledi ve iki üç hafta sabretmemizi istedi. Aynen de öyle oldu, 15 gün sonra Yunanistan’ın Rogers Planı uyarınca NATO’ya yeniden katılımı ilân edildi.
General Evren’in bu konuda gösterdiği kararlılık ve verdiği güven askerî rejimin de ana özelliğiydi. Katlanarak çoğalan belirsizliklerden uzun süredir çile çekmiş Türk halkını da asıl cezbeden bu özellikti. Türk halkı uzun zamandır, cumhurbaşkanımız olacak mı, eve canlı gidebilecek miyiz, gaz, su, elektrik kesilecek mi, televizyonlarındaki tüpler patlayacak mı, enflasyon amaçlanandan yüksek olacak mı gibi meselelerle uğraşıyordu.
Şurası çok açık ki paşaların işleri yapma ve yürütme tarzları Washington’ın da beğenisine yol açıyordu. Askerî alımlar üzerinden uzun zaman içerisinde birikmiş borçlar silindi. Güvenlik yardımı programı dâhilinde belirlenmiş silâh ihtiyaçları listeleri hızla ve eksiksiz olarak listelendi. ABD-Türkiye Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması ve Millet Meclisi’nin aylar önce hazırladığı “Tutsak Mübadelesi Anlaşması” Milli Güvenlik Konseyi’nce ve meclis yerine hareket eden Bakanlar Kurulu tarafından onaylandı. Üst düzey Türk subaylar, Kıbrıs ve Ege konusunda Yunanlı meslektaşlarıyla bir dizi toplantı düzenlediler.
Ülkeye gelişimden dokuz, askerî darbeden üç ay sonra, Aralık 1980’de rutin istişare toplantısı için Washington’a gidecektim. ABD’ye götürebileceğim en iyi şeyin askerî rejimle ilgili dengeli bir değerlendirme olacağına karar verdim. Rejimin ne yaptığı ve nereye gittiği ile ilgili olarak elçilikte her gün tartışmalar yürütüyorduk. Gittiğimde gördüm ki çıkarımlarımız Washington’da kimsenin umurunda değildi. ABD’de yapılan 4 Kasım seçimleri sonrası siyasetçilerin çoğu, Ed Muskie, Dışişleri Bakan Yardımcısı Warren Christopher, Dışişleri Müsteşarı Matthew Nimetz, Avrupa’dan sorumlu Bakan Yardımcısı George Vest ve Savunma Müsteşarı Robert Komer masalarını boşaltmakla meşguldü. Bu isimlerin yerini alacak Reagan yönetimindeki kişiler de daha henüz netleşmemişti.
Zamanla doğru olduğu anlaşıldığı için, burada 1980 sonbaharında Ankara’daki elçilikte yapılan değerlendirmelerden de söz etmem gerek. Darbeden üç ay önce şu soruyu sormuş ve olumlu cevap vermiştik: Askerî darbe kaçınılmaz mıydı? Geriye dönüp baktığımızda bu değerlendirmenin iki temel sebepten ötürü yerinde olduğu görülüyor.
İlk sebep şu: hükümet süreçleri kesintiye uğramış, asayiş modern bir devletin canlılığını korumasına mani olacak ölçüde bozulmuştu. Kurumların mevcut durumdan çıkma ihtimalleri yoktu, zira 1961 anayasası, meclisin dağıtılmasını veya seçimlerde tek parti çoğunluğunun oluşmasını engelliyordu. Bu sorunu derinleştiren bir husus da CHP lideri Ecevit ile AP lideri Demirel arasındaki derin kişisel husumetti. Her ikisi de güçlü insanlardı. Usta birer siyasetçi olan bu iki lider mahir birer idareciydi aynı zamanda. Esasında bu iki ismi diğer demokratik ülkelerde o dönemde faal olan başka isimlerle kıyaslamak mümkündü: Yunanistan’da Rallis ve Papandreou, Fransa’da Giscard ve Mitterand, Birleşik Krallık’ta Callaghan ve Thatcher, ABD’de Ford ve Carter. Gelgelelim Ecevit ve Demirel, diğer kimi rakip politik liderler gibi birbirlerinden nefret ediyor, birbirlerine asla güven duymuyordu. Aralarında herhangi bir tavizin söz konusu olması bile mümkün değildi, ayrıca her iki taraf da ne yenilgiyi kabul edecek ne de sadık bir muhalefet rolü oynamayı içine sindirecek durumdaydı.
İkinci sebepse şuydu: Türk ordusu, devletin koruyucusu rolüne bağlı olan ve bu rolü içten benimseyen bir yapıydı. Ordu, bu rolü Osmanlı döneminde ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’de iki kez oynamıştı. Bu görev, kendisine Atatürk tarafından verilmişti, Atatürk’ün bizzat sözlü olarak ilettiği bu görevin ABD’de George Washington, Abraham Lincoln veya başka bir başkan tarafından verildiğine hiç şahit olunmamıştı.
Türk olmayanların Türk cumhuriyetinin orduya bahşettiği rolü anlamaları çok zordu. Elçilik, askerî rejimin eylemlerini meşrulaştıran bildirisinde anayasaya yönelik bir başvuru arayıp bulmak için epey vakit harcamıştı. Daha çok ordu mevzuatındaki muğlak bir bölüme atıfta bulunuluyordu. Bu durum, ABD’li yetkililerin biraz canını sıktı. Oysa birçok Türk’e göre bu gayet doğaldı: “Askerlerin gerektiğinde meselelerle ilgilenmesini bizzat Atatürk söylemiş”ti.
Ele aldığımız diğer bir soru da darbenin gerçekten gerekli olup olmadığı ile ilgiliydi. İlk analizimizde alternatif koalisyonlar, Demirel’inki haricinde başka bir azınlık hükümeti ihtimali ve erken seçim çağrısı için gerekli araçların devreye sokulması gibi muhtemel meclis içi seçeneklere odaklandık. Buna da Türkler basit bir cevap veriyorlardı. Paşalar o süreçte muhtıra verdiler (General Evren’in 2 Ocak 1980 tarihli mektubu ve 13 Mayıs 1982’de cumhurbaşkanı seçimi çağrısı). Sonra da beklemeye başladılar (bu süreçte Nihat Erim ile Kemal Türkler’in öldürülmesi ve Atatürk’ün laik devletine yönelik tehditler üzerinden olağanüstü hâl uzatıldı). Ardından da nihayet harekete geçtiler. Zayıf ihtimaller karşısında bu güçlü mantığı ele alınca sistem içerisinde kurucu nitelikte bir değişimin mümkün olduğunu gördük ve darbenin gerekli olduğu sonucuna vardık.
Peki askerî darbe işe yaradı mı? Ta başından itibaren, 1980 darbesinin 1960’daki darbeden daha uzun süreceğini ve (serbest seçimlerin yapılmasından önce 30 ay boyunca atanmış sivil hükümetin iktidarda kalmasını sağlayan) 1971 muhtırasına kıyasla daha derin ve daha kapsamlı değişimleri tetikleyeceğini gördük. Tek şüphemiz, ordunun, bilhassa General Evren ve Milli Güvenlik Konseyi’nin yeni kurulacak temsili sistemde kendilerine güçlü bir rol bahşetme konusunda ısrarcı olma ihtimaliyle ilgiliydi.
Darbeden bir gün sonra her yanı saran politik cinayetler son buldu. On günde devreye sokulan ekonomi politikasıyla enflasyon üç ay içerisinde yüzde 130’dan yüzde 40’a çekildi. Başbakan Menderes, Dışişleri Bakanı Zorlu ve Maliye Bakanı Polatkan’ı asarak derin yaralar açmış olan 60 darbesinin hatalarından uzak duruldu. Tüm eski parti liderlerini siyaset sahnesinden uzaklaştırarak, 1961’de olduğu biçimiyle, yeni anayasanın niteliğini bu partilerin tayin etmesine mani oldu ve 1971-73’de görüldüğü üzere, ilgili liderlerin bu dönemi taraftar sayısını artırmak için kullanmasına izin vermedi. Dışişleri ile alakalı meselelerde Milli Güvenlik Konseyi, Demirel’in Kıbrıs ve Ege ile ilgili ılımlı ve uzlaşmaya açık siyasetini sürdürdü. Ortadoğu’da Türkiye’nin konumu daha da güçlendi ve onun İran-Irak Savaşı esnasında desteği alındı. Batı Avrupa kaynaklı eleştirilere karşı çıkan Türkiye, darbeden sonra ABD’den her zamankinden daha fazla yardım aldı.
Toplamda askerî rejimin birkaç yıllık süre zarfında gayet iyi “işlediğine” hiç şüphe yok. Ancak gene de ortada cevaplanması gereken bir soru vardı ki bu soru hâlâ yürürlükte. Türk halkının paşaların niyet ve istekleriyle çelişip çelişmeyeceği sorusuna cevap vermek zordu. Zira Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlığına kavuşmuş, temsili hükümete aşina olmayan bir devlet değildi. Cumhuriyet altmış yaşındaydı. Asyalı ve İslamî gelenekler hâlen daha taşrada derin köklere sahipti ama Cumhuriyetçi Atatürkçülük de köklü bir yapıydı. Uzun süredir hükümete katılım bilinen bir husustu ve el üstünde tutuluyordu. Menderes, Demirel ve Ecevit, kendi dönemlerinde sivillerin üstünlüğünü öngören geleneği tesis etmek için çok çalıştılar ve başarılı oldular. Örneğin Cumhurbaşkanı Korutürk’ün görev süresinin sona ermesi ardından yaşanan kaosta birçok Türk, ordu dâhil toplumun tüm kesimlerinin göreve gelecek kişinin asker kökenli olmaması gerektiği hususunda anlayış birliği içerisinde olmasını gururla karşılamıştı.
Son olarak, paşaların elinde fazla güç ve yetki vardı, dolayısıyla iktidarın yozlaşmayı beraberinde getireceği bilinen bir şeydi. Bülent Ecevit ta başından itibaren bu duruma dair kimi politik sonuçlara ulaşan bir isimdi. İnatçı muhalefeti ve sürekli tutukluluk hâlinde tutulması (ki aksine Demirel sabır politikasını yürürlüğe sokmuştu) askerî rejimin bocalayacağına ve bir noktada kabul görmeyeceğine dair bir gösterge gibiydi. Ardından Ecevit, rejimin yegâne kararlı ve uzlaşmaz muhalifi olarak, bu süreçten tıpkı Humeyni’nin İran’da yaptığı gibi, kimi politik kazançlar elde edebilirdi. Böylesi bir şeyin olması mümkündü. Ancak darbeden dört yıl sonra mevcut riskler böylesi bir gelişmeye yol açmadı.
Tabii bu noktada ordunun verili sistem dâhilinde yaptığı hatalardan, geniş kapsamlı tutuklamalar ve gözaltılardan, polisin zulmünden, reform adımlarının yavaş atılmasından ve gelecek için öngörülen “sıkı disiplinli demokrasi” fikrinden bahsetmek mümkün. Gene de söylemek gerek ki ekonomi düzelmeye devam ediyor; paşalar aralarında hiç kavga etmiyorlar (ki bu da içlerinde bir Nasır veya Kaddafi olmadığını gösteriyor). İktidarı kendi çıkarlarına kullanıp suiistimal etmiyorlar. Hazırladıkları yeni anayasa basın, üniversiteler ve kişisel haklar konusunda kimi sınırlamalar getirse de ülke içerisinde özgürlüğe alan açıyor ve birçok Batılı ulusun demokrasi dediği şeye ait parametrelere gayet iyi uyuyor.
7 Kasım 1982’de yapılan referandumda seçmenlerin yüzde doksanından fazlası hem anayasayı hem de General Evren’in cumhurbaşkanlığını onayladı. 6 Kasım 1983’te yapılan seçimde birçok eski politik lider seçim dışında tutuldu ve bazı partiler yasaklandı. Ancak seçime giren üç partiden ikisi rejime muhalifti. Başında Turgut Özal’ın bulunduğu parti oyların çoğunluğunu aldı. Paşalar, seçim öncesi Özal konusunda halkı uyarmıştı ama seçim sonrası yeni başbakanla işbirliği içerisinde oldular. Bir demokrasiyi işletmenin en kötü yolu bu değil ve Eylül 1980’de elçiliğimizin kendi politik meselelerini kendi üsluplarıyla çözüme kavuşturmaları konusunda Türklere bir şans vermemiz gerektiğine ilişkin kararımız karşısında hâlen daha içim rahat.
James W. Spain
ABD Ankara Büyükelçisi (1980-81)
[Kaynak: American Diplomacy in Turkey, Praeger, 1984, s. 24-28.]