Gündelikçi Süreyya

Genç Marx filmi, kimi sıkıntılı yanlarına rağmen, değerlendirmeyi hak eden bir film. Ülkede iki kişiden üçünün Marksist olmasına karşın, bu filme dair tek bir eleştiri kaleme alınmamış olması da düşündürücü. İlk mücadele döneminde Marx’ın kavga ettiği kişileri o Marksistlerin kendilerine daha yakın görmeleri daha büyük bir ihtimal. Kim Weitling, kim Proudhon, belli değil. Kim nezaketle mücadeleyi vazediyor, kim soyut kavramlar arkasına saklanıyor, tartışılmalı.
Yavan da olsa filmde “tüm insanlar kardeştir” sözünün yerini “tüm ülkelerin işçileri birleşin” sözünün alışı anlatılıyor. Burjuvazinin saldırısına soyut insan kurgusuyla, sevgi, mutluluk gibi değerlerle ya da peygamber-mürit ilişkileriyle karşılık verilemeyeceğine vurgu yapılıyor. Marx, saflık arayışının, kavganın kirinden kaçma pratiğinin karşısına dikiliyor. Bunları esnaf-zanaatkâr pratiği olarak yargılıyor.
Bizde ise solcular başkalarını “kedi” zannediyorlar. Gündelik Hayata Direnmek adıyla kitap yazan Süreyya Karacabey, “insan kendisiyle ya da başkalarıyla konuşur, tarihle konuşamaz. Hatta ilkin kendi ruhuyla konuşur, orada ayıklar bütün fazlalıklarını sonra başkasının hayatına yönelir, bir ortaklık tesis edebilmek için” buyuruyor. Özellikle doksanlarda dile pelesenk olan, “önce kendinde devrim yap” lafına ayet gibi sarılıyor. Siyasetin bireyden başladığı imasında bulunuyor. Bu birey, teoriye gelmiyor. Marx’ın söylediği gibi, cehaletin kimseye hayrı olmuyor.
Filmde dile getirildiği biçimiyle, geleceğe dair bir teorik yapı olmaksızın kavga da olmuyor. Teorik mücadele, öngereklilik olarak kendisini her daim hissettiriyor. O mücadele, bireyin saflığı noktasında fazlalık olarak görülüyor. Dolayısıyla Karacabey gibiler, “bir yandan geleceği geçmişe havale edenlerin yarattığı boğuculuk, öte yandan geçmişi geleceğe havale edenlerin yarattığı müphemlik” diyerek, sadece kendisine ait olan bir gündelik hayat mitine sarılıyor.
Ama şimdi de bu mitin fazla avamlaştığı kanaati üzerinden, direnişe geçtiğini söylüyor. Gezi günlerinde yazdığı yazıda “ne geçmiş ne gelecek” diyen hoca, bugün gündelik hayata direnmekten söz ediyor. Direndiği ana husus, bir vakitler bir panelde “solu ezberlerinden kurtaracağız” diyen Baskın Oran’ın aklındaki mesele. “Boğuculuk ve müphemlik”ten kurtuluşsa, bireyin saflığına dönmekle mümkün. Marx'ın açtığı kılıç yarasını sarmak, liberal bandajlara düşüyor.
Demek ki Selim Temo haklı: “Eskiden taşra cahildi, şimdi merkez de cahil.” Karacabey, Gezi’yi “birikmiş bir tepki, çok zorlanmış bir sabrın patlaması” olarak değerlendiriyor. Bir akademisyen, bir olayı bireysel alan ve duygular kapsamında inceleyebiliyor. Sonra da “güç isteğine sahip değildik” diyor. Oysa sahada “ait” olduğu “dostluk meclisi”nin o isteği, iradeyi kırmak için uğraştığı biliniyor. Başsız, sonsuz, müşterek bir kavga yaşanırken, ona karşı olanlar, kendi saflıklarını bileyliyorlar. Kirlenmek istemeyenleri çağırıyorlar.
İrade buradan kırılıyor. Mesele, o gün de “ezberleri bozmak”tı. Kimse o lafı ettiğinde bir devrimcinin ayağa kalkıp Oran’a “biz o ezberler için kan döktük!” dediğini anımsamadı. Çünkü o devrimci, Karacabey’e göre, “artık yaşamayan ölüleri referans alan ve şimdi burada olmayan bir hayat vaat eden” biriydi. Kan kirliydi, ezberler onu anımsatıyordu. Burjuvaziye “temiz çocuk olacağım” sözü verilmişti bir kez. Siyaset sadece, laiklik ve ilericilik bağlamında, burjuvazi işini yapmadığı için kızıp devletin kucağına, “devlet işini yapmıyor” diye burjuvazinin eteğinin altına sığınmaktan ibaretti.
Dolayısıyla “Nuriye ve Semih’i çekiştirdikleri” söyleşide “[onların] eylemi aynı kaderi yaşayan KHK’zedelerin çoğu tarafından marjinal göründü” demesi bir gerçeği ifşa ediyor olmalı. Karacabey de bir günlük katılım, dostlar alışverişte görsün eylemi sonrası, aynı marjinallik tespitini yapıyor aslında, yani o da eylemi marjinal görüyor. Çünkü o, “masumiyetini yitirmiş, ne için kavga ettiğini çoktan unutmuş, bütün iktidarların negatif imgesi olarak kendini kurmuş insanlara ve örgütlerine” hiç mi hiç inanmıyor. Tek derdinin masumluk, saflık, kirlenmemek, birey kalmak olduğu anlaşılıyor.
Son dönemde sokaklarda başıboş bırakılmış, yığınla kediye rastlanıyor. Bunun nedeni, küçük burjuvazinin o kedilere artık bakamaması ve hiç acımaması. Ondaki ülkeden gitme hâli veya gitme arzusu, bu gerçeğin başka bir tezahürü. Yani okullarından atılan hocalar, çok zahmetli bir iş olan, yabancı üniversitelere girmeye dönük çalışmaları önceden başlatacaklarına, Nuriye ile Semih’e omuz verebilselerdi, odalarını, öğrencileriyle ilişkilerini savunabilselerdi. Uzun soluklu mücadele yürüten bu genç devrimcilerin adlarını tam yazamayacak, “Nuse” diye anacak kadar üşengeç olmasalardı. İşten atılan farklı kesimden insanlarla, suyundan, işinden, tarlasından olanlarla buluşmak bu kadar mı zordu?
Sosyal medyada “faşizme karşı birleşmeyenler, zindanlarda birleşirler” türünden afili cümleler yazmak bir anlam ifade etmiyor yani. “Laik müfredat” çığlıkları atanlar dün görmedi Nuriye ve Semih’i, bugün de görmeyecek. Herkes kendi bir’liğinden, bireyliğinden bakıyor dünyaya. Bu öğütleniyor. Eksik değil tam olduğu düşünülenden yola çıkılıyor ve yol kendi’den başka hiçbir yere çıkmıyor. Zaten istenen de bu. Dolayısıyla eksiğin giderilmesi için verilecek müşterek kavga daha baştan anlamsızlaşıyor.
Bu açıdan, kapağa kadınlara has, popüler bir Che figürü misali, Ulrike resmi koymakla, başa eşarp sarmakla olmuyor. Gündelikçi kadınların çilesine ortak olmayan, onu saflık mitosunu satmak için kullanan kişilerin o gündelikçi kadınlara hiçbir hayrı dokunmuyor. Kitabını çevirmen emeğini gasp eden bir yayınevinden çıkartanların kendilerine uygun bir yuva buldukları görülüyor. Ama her şeye rağmen, gene de, gerçek gündelikçi Süreyya’lara örgütlenmek gerekiyor.
Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: