Gezi Pazarı Müslüman’a Düşman

“Teori saf, pratik kirli” deniliyor bugünlerde. Pratiğin arkasındaki akıl açısından bu önermenin tersi de doğru: “teori kirli, pratik temiz.”
Yani saf, bakir, steril, öz ve pak teorinin kendisinde olduğunu söyleyen özneler, militanlarını sürekli pratiğe teksif ediyorlar. O teorinin geriye dönük olarak bozulmasına izin vermiyorlar. Kendi özneliğini o teorinin taşıyıcılığı üzerinden kuran bir militan, teoriyi tartışılmaz, dokunulmaz, su sızdırmaz ve steril kılmak için sürekli koşturmak zorunda kalıyor. “Sustuğumda ölecekmişim gibi hissediyorum” diyen Žižek gibi, sürekli bir pratik koşturmacayla geçiyor ömür. 22-23 yaşında da defter kapatılıyor, solculuk şalteri iniyor, kırk-elli yaşındaki ağabeylerine, ablalarına hasetle ve nefretle bakılıyor sonra. Çünkü o yaşa geldiğinde devrimci ya da komünist olmayı gözü hiç kesmiyor. Sürekli koşturmacanın, çatışmanın böylesi bir gerekçesi de var: o ağabeylerinin, ablalarının o barikata gelemeyeceği kesin olarak biliniyor. Dolayısıyla bu zihniyetin Gezi sürecinde takma bacağını TOMA’ya vuran insanı anlaması, örgütlemesi mümkün değil. O, Hitler’in SA’ları gibi, yaşlı, toplum dışı, barikat dışı dünyayı redde tabi tutmak, politikanın sadece barikattan müteşekkil bir şey olduğunu düşünmek zorunda. Buna dair gevezeliklerin Marksist, anarşist vb. sosuna bandırılması arasında bir fark yok. Hele ki “bugün barikat halk meclisidir” türünden gevezelikler, sadece barikat seviciliğinin, o barikat fotoğraflarını pazarlamanın ifadesi. Barikat, politik ve devrimci mücadelenin yegâne alanı, çünkü sol sadece poz, zarf, şekil ve sonuç satıyor. Cisimle, mazrufla, özle ve nedenle ilgilenmiyor. Daha doğrusu bunların sadece kendi varlığı olduğunu düşünüyor.
Söz konusu teorik öznellik, kendine göre bir pratik militanlık kuruyor. Sadece kendine uygun bireylere sesleniyor, kitlelere değil. Teorinin sarsılmazlığı, dokunulmazlığı, dönüşmezliği o militanda temsil olunuyor. Dolayısıyla en büyük tehlike aslında kitlesel başkaldırılar, kırılmalar, politik depremler… O barikatlarda dökülen kana ve tere esasen kimin küfrettiği, tam da o başkaldırılarda, kırılmalarda, depremlerde tüm çıplaklığıyla görülüyor. O kan ve ter teoriyi sokağa akıtıyor aslında. Ama teorinin mülk sahipleri, kanı ve teri çamaşır suyundan geçirip tekrar kendi kasalarına kilitliyorlar.
2003 1 Mayıs’ında bir örgüt 1 Mayıs alanına sadece AKP’yi hedef alan pankart ve dövizlerle geldiğinde, herkes o örgütle dalga geçiyor. “Hükümete değil, devlete” o da yetmedi, “devlete değil emperyalizme”, o da yetmedi,” emperyalizme değil kapitalizme” karşı mücadele edilmesi gerektiğini söyleyip duruyorlar. Herkes teorisiyle bir sema, bir kat üste çıkıyor hemen. Kimsenin sömürü ve zulmün hüküm sürdüğü bu katla teması yok aslında. Kaçırılan, semaya, metafiziğe atılan nedir? Bugün “hükümet istifa” düzlemine nasıl gelinmiştir?
19 Aralık oluyor, devrimciler katlediliyor, deniliyor ki, “asıl operasyon dışarıya, tahkimat yapmak lâzım, düzen bizi tek tek hücrelere kapatacak.” İtiraz dil olup konuşuyor sürekli. Gardiyanlar iki kişilik hücrede bir devrimciye az, diğerine çok yemek veriyorlar. Hikmet Sami Türk, “devrimcilerin de insan ve birey olduklarını onlara hatırlatmak istiyoruz.” diyor. Tasfiyeyi buradan kuruyor. Şimdi bu cümleler, Gezi parklarında ânın manifestosu niyetine piyasaya sürülüyor. Bugün o insan ve bireyler, Fethullah’ın kolektif İslam ve devrimci Kürt hareketine düşman olan liberal siyasetinin peşinden gidiyorlar. Olta da zoka da burada aranmalı.
Beklenen sayfa, solun haberi olmaksızın, 2013 Mayıs’ında açılıyor. Hayal âlemi tehdit altında. Daha geriye kaçılıp hayal âlemi orada kuruluyor. Solun o saf, tertemiz, su sızdırmaz teori taşıyıcıları kendilerine gün doğduğunu düşünüyorlar. Ama ortalık toz duman. Bu ortamda koca koca örgütler geri çekiliyorlar ve ortalığı facebook, twitter ortamının sözde “örgüt”leri kaplıyor. Bu örgütler, bir ânda, derin bir şizofreniyle, o sanal âlemden kitleleri yönettiklerini, onlara bilinç aşıladıklarını ve kitle içinden devrimci hat açtıklarını düşünmeye başlıyorlar. O insanlar ve bireyler, kimlik siyasetine kapanıyorlar. Sanal âlemde dönen “e-politika” e-ticaret hâlinde arz-ı endam ediyor. Devrimci şiddet ve devrimcilik de bir kimlik olarak belirli bir reyona konuluyor. Kitlenin değil, bireyin yiğitliği ve cesaretine ikinci yenici nağmeler düzülüyor, o satılıyor. Zira sadece o bireye sesleniliyor. Kitle bireylere bölünüyor, birey kendi kârhanesinin kapısına kul ya da kuyruk ediliyor. Tasfiyenin işaretleri burada aranmalı…
Gezi pazarı tam da bu aşamada kuruluyor. Gezi yeli duruyor, başka bir moment geliyor, Fethullah saldırıya geçiyor, AKP direniyor, karşı saldırı gerçekleştiriyor, Gezi pazarının kendinden menkul özneleri bir ânda tekrar çıkıp kitleleri yönetebileceğini, devrimci hat açabileceğini düşünmeye başlıyorlar. Üstelik nesnellik öyle tiksinti verici bir şey ki, devrimci hat sadece kurulabiliyor, oluşmuyor. O başlatıyor, o bitiriyor, tam bir esnaf-zanaatkâr solculuğu!
Bu solculuk sadece kendisini tanıdığından, sadece kendi teorisini muhafaza ettiğinden, sürekli, daima, kesintisiz bir çatışma ânına işaret edebiliyor. Çatışmanın ne’liği üzerine bir tartışmaya asla izin vermiyor. Nesnellik tiksinti vermiyor aslında, nesnelliği bir tek o gördüğünden, nesnelliğe dönük teorik analiz imkânı kapı dışarı ediliyor, kendi teorisinin tali, geçici, kısmî ve parçalı olduğunun görülmesi istenmiyor. Böylelikle verili gerçek tam da düşman gibi koruma altına alınmış oluyor. İki kardeş birbirini pazarda buluyor, sarılıyorlar ve “kardeşlik zamanı” deyip bilboardlara poz veriyorlar. İslam’ın ne’liğini unutmuş olanla devrimciliğin, solculuğun ne’liğini unutmuş olan bir ânda kolkola giriyor. Şefkat Tepe’sinde çaylar yudumlanıyor, suyun başını Kollamak üzerine sohbetler ediliyor.
AKP’nin bir hamle olarak mustazaflara, kendi fukara tabanına oynadığı açık. Gezi pazarının liberal orta sınıf siyasetine râm ve kul olmuş bu solcular diyorlar ki, “o tabanın Allah belâsını versin.” Peki nesnel olarak AKP’cilik yapan kim? “Onun kitlesini devrimcileştirelim, bölelim” diyen mi, yoksa “o kitlenin AKP’nin varlığında kemikleşmesine hizmet edelim, kendimizi ona karşı kuralım” diyen mi? Taksi Şoförü filmindeki Robert de Niro gibi, aynanın karşısına geçip “ben devrimciyim, benden daha devrimci yok!” demek, devrimci politika veya Marksizm için ne ifade ediyor örneğin?
Bir yanıyla bu solculuk, kendi saf, steril, mutlak ve su sızdırmaz teorisinin uygulanması için pragmatik adımlara meylediyor, bunu siyaset yapmak zannediyor. Bu teori-özne, teoriyle kurulan özne, bugün yıldızının parladığını düşünüyor. Neden?
Nedeni şu: o teorinin kitlelerce anlaşılmasının önünde iki engel var. Biri Kürd hareketinin “yol açtığı” milliyetçilik, ikincisi din. Saflığının pazarlanması için bu iki ideolojinin sahadan çekilmesi gerekiyor. Bir ara bunların yanına ilişiyor, hatta içine giriyor, tasfiye ediyor, sonra o sırdaki ses emredince, geri yuvasına dönüyor. Artık AKP’nin yıpranması, düşmesi sayesinde ya da verili iktidar ve siyaset boşluğunda kendisine yol açılacağına dair bir umut besleniyor. Umut fakirin ekmeği!.. Özünde sol siyaset tam da efendilere gizli mesaj vererek, “Kürd’ü ve Müslüman’ı tasfiye etmek istersen, ben hep buradayım, bilesin.” diyor.
Tam da bu nedenle, lütufkâr, üstenci bir üslupla, Kürd hareketi Kürdistan sınırlarına hapsediliyor, buranın sokaklarından temizleniyor. En fazla, vurucu güç, sokak serserisi ya da şiddetin doğal ama zavallı bedeni olarak görülüyor. “Kürdler de barikatlarda iyi dövüşüyor canım!” deniliyor, ama o kadar. O Kürd’ün siyaset yapabileceği akla bile getirilmiyor, yapsa, o siyasete örtük ya da açık küfrediliyor. Hele ki bireyin iç sızısı olması gereken bir dinin toplumsal, politik meselelere el atması tahammül edilir bir şey değil. Bu solculuğa Marksizmden cephane taşımak nafile.
Kemalizm, özünde, Kürd ve Müslüman düşmanlığı demek. Sol, Gezi’yle birlikte o kadar uzak durmak istemesine, alanı neredeyse dürüp başka yere taşımaya niyetlenmesine rağmen, Kemalist ağa yakalanıyor. Öznelliğini o Gezi pazarında tam da Kürd ve Müslüman dışılık, hatta bunlara yönelik düşmanlık üzerinden kuruyor. AKP’nin gemisinin sallandığı ortamda kendi kayığına binenler olacağı düşüncesiyle, ona bulaşmış Kürd’ü ve Müslüman’ı ayıklamaya başlıyor.
Esasında bu, 2010’daki referandumun solda yarattığı psikolojinin bir devamı. Orada da yekpâre bir “yüzde kırk iki” gören solun gözleri kamaştı ve oraya doğru yelkenini şişirdi. Teorilerine dokundurtmayanlar, bir ânda Marksist olmadıklarını, Marksizmi salt referans noktası olarak gördüklerini söyler oldular. Gezi’nin tarihsel-toplumsal olarak ne söylediğine ilişkin tartışmalara bakıldığında, o yelkenin hangi rüzgârla şişirildiği apaçık görülüyor aslında... Siyaset ne satranç tahtasında yapılıyor ne de aritmetikle bir alâkası var.
Bugün eskinin Kürt’çüleri, Müslüman’cıları, ezilencileri, gemiye doğru kürek sallıyorlar. Bu hamlenin kendilerini güçlendireceklerini zannediyorlar. Somut düşmana işaret etmekle kendi soyutluklarından kurtulacakları vehmine kapılıyorlar. “İyi de biz niye soyutuz?” diye sorana rastlanmıyor. Bu yönelimin burjuva siyasetinin tam göbeğinde olduğu, teorik dogmatizm sebebiyle görülmüyor. “Bu pazarda bize de bir şeyler düşer elbet” umuduyla, küçük esnaf gibi avuçlar ovuşturuluyor. Buna “friksiyonist siyaset” demek pekâlâ mümkün.
Fethullah’ın artık “kültürel Atatürkçü” olduğu dillendiriliyor bugün. Kültürel Müslümanlarla kültürel Atatürkçüler orta sınıf solculuğunda buluşuyorlar. AKP’yle mücadelenin böylesi bir solculuğa muhtaç olduğunu düşünmek yanlış. En devrimcisi de, marksisti de bugün kültürel Atatürkçü! Atatürk, Müslüman’ın Peygamber’ine tercih ediliyor bir biçimde. “Sadece kendi kurduğumu ve kendi yıktığımı tanırım ben” diyen öznelci, bu hengâmede bir ânda yeni kurulumun parçası oluveriyor ama bunu bizzat kendi öznelliğinin yaptığına kendisini ve başkalarını inandırıyor.
Gezi pazarı bir kurgu olarak solun oluştuğu yer. Burada pak, saf ve steril olmak alıcı bulduğundan, sol Kürd’e ve Müslüman’a karşı olan yeminli bileşenlerini pazarda öne çıkartıyor. Kürd’ü ve Müslüman’ı bir süre sömürüp, kullanıp atacağını zannedenler de hemen tezgâh açma derdine düşüyorlar. Lenin ve bilcümle anarşizmler yan yana diziliyor. Marx-Engels’in ve Lenin’in ısrarla üzerinde durduğu, ara kademeleri, aşamaları gören, sabrı öne çıkartan uzun erimli politik mücadelesi yaşanan coşkuya ve panayır hâline feda ediliyor. Dolayısıyla mevcut dönem, politik mücadelenin uzun soluklu fedailerini kesinlikle doğurmuyor. Hele ki ilgili dönemi tarihsel-toplumsal bağlama oturtup buraya dair söz üretmeye çalışan dailerin kelleleri bir bir alınıyor.
Kadın, “Kılıçdaroğlu Tayyip’in g.tünün kılı” diyor, bu videoya ufak bir müdahale yapılıyor, sanal âlemde dolaştırılıyor. AKP tabanı kıl yumağı olarak takdim ediliyor. Orta sınıf solculuğu, bu kadın gibi olmadığına şükrediyor, gururu okşanıyor, okuduğu okulları, diplomasını anımsıyor, İspanyolca küfredebildiğini gösteriyor, kadın üzerinden liberalizmin pisliğine batmış bir kentli yaklaşım aklanıyor. Varsın birileri bu orta sınıf solculuğuyla “yüzde doksan dokuz” olduğunu düşünsün, o kadın kendisine edilen hakaretleri günbegün bileyliyor. Yıldızının artık parlayacağını düşünen sol için o kadın zaten konu dışı, önemsiz, değersiz, çöplük… Tıpkı Tayyip’in Roboskî’li gençleri gördüğü gibi.
Bu solun bir kesimine akıl hocalığı yapan Yalçın Küçük, tam da bu momentte, gemi azıya alıyor, Tayyip’in sara hastası olduğuna ilişkin tezini doğrulamak için küfrünü Hz. Muhammed’e yöneltiyor, o kadar avcılığını yaptığı Yahudiler gibi Peygamber’e “sara hastası” diyor. Küçük nezdinde sol, o kadına değil, Peygamber’ine de küfretmeyi maharet sayıyor. Bu, hapisten çıkış için gerekli görülüyor. “Bu İslam’dan eşitlik, özgürlük, adalet, sosyalizm, mücadele falan filan asla çıkmaz” demek, efendilerin bahşettiği bir görev olarak üstleniliyor.
Gezi pazarı Haziran Kıyamı’nın geride bıraktıklarının tezgâha yerleştirilmesiyle oluşturuldu. Komünistin, bu pazardan, panayırdan kısa günün kârını toparlayıp mahallesine dönen işportacıdan farklı bir tavrı olması gerek. Kürd’e ve Müslüman’a karşı kurulan pazar terk edilmeli, tezgâhlar parçalanmalı, bugün yaşanan yarılmada kendine uygun bireylerle değil, uygunsuz, ucu açık, kontrolsüz, öfkeli, çelişkili, öne çıkan kitlelerle buluşulmalıdır. “Cemaat’in yeni kuşağı” ile anlaşabilenlerle geçmişten gelen tüm teorik, ideolojik ve politik bağlar kesilmelidir. Bağ, şirketleşen devletle bağları gerilen kitlelerle, devletleşen şirketlere karşı birbirine bağlanan halkla kurulmalıdır.
Eren Balkır
28 Aralık 2013

Şirket

AKP, devletin şirket gibi yönetilmesidir. Egemenler böyle yönetilmesini emretmiştir. Şirket, mevcudiyeti gereği, Allah’a şirk koşmak zorundadır. Şirk koşan, ortaklaşmayı bilmez. Zaten ortaklaşmamak için şirk koşmaktadır.
Uzun zamandır kapitalistler arasında şirketlerin aile şirketinden çıkartılıp kurumsal yapıya kavuşturulması tartışılmaktadır. Buna göre, tek kişinin, ailesiyle birlikte tüm süreçlere hükmetmesi yerine, yukarıdan aşağıya kurumsal bir yapının teşkil edilmesi, iktisadî açıdan bir zorunluluk olarak görülmektedir. Fethullah operasyonu bu kurumsallık içindir, içredir.
Operasyonun derdi, tasası, devletin şirket gibi, şirket olarak yönetilmesine karşı çıkmak değil, onu başka birimleri eşit gören belirli bir kurumsal yapıya kavuşturmaktan ibarettir.
Şirketlerin kişisel gelişim, yönetişim süreçleriyle becerdiği bir husus da çalışanlarını şirketin parçası kılmaktır. Onları şirket gövdesinin önemli birer uzvu olduklarına inandırmaktır. Böylelikle bir molada geçirilen zaman bile şirket içi ve şirket için harcanacak, kâr çoğaltılacaktır. Bugün şirketler birer küçük AKP; AKP de merkez holding olarak çalışmaktadır. “800 TL çok para” diyenlerin yönetici, müdür oldukları bu mekanizmada milyon dolarlar paradan bile sayılmayacak, ayakkabı kutularına zulalanacaktır.
Bu açıdan, “çalınan senin paran” demek, dedirtmek, tam da söz konusu ikna gayretine ortak olmaktır. Devletin malı denizse, insanları balık olduklarına inandırmak sorunludur. Şirketin yönetilme tarzı üzerinden kopan kavgada halkı şirketin batmamasına örgütlemek tehlikelidir. Bu gayret, halkı şirkete daha fazla kul-köle edecektir.
“Ben de isterem”ci bir zihniyetin kitlelere empoze edilmesi yanlıştır. Birilerinin oturup rüşvetin toplamını yurttaş sayısına bölmesi ve o yurttaşın, “AKP benden şu kadar çalmış” demesi anlamsızdır. Bugün sol, ne hikmetse, sokağa halkı değil, yurttaşı çağırmaktadır. Buradan motive ve mobilize edilen kitlenin politik bir niteliği yoktur.
Bugün özgürlükçü cephenin öncüsü Fethullah’tır. Bu cephenin solundan ya da sağından kervana dâhil olmak, devletin bekası için elzemdir. Şirket olarak devlet için mücadele etmek, devlet olarak şirketin desteklenmesi için zorunludur.
Fethullah’ın 2009’dan beri aslî yangısının devletin yönetimi meselesi olduğu açıktır. Burada devletin şirket gibi yönetileceği konusunda bir ortaklaşma söz konusudur. Doğal olarak ihaleye fesat, yönetime fitne karışacaktır. Şirket genişledikçe, yerleştikçe, bedel ödemek zorunda kalacak, bu bedel tabii ki halka ödetilecektir. Halk, şirketsiz işsiz, işsizken aç kalacağı korkusuna kul edilecektir. Bu, AKP ile ya da AKP’siz, mevcut rejimi bir biçimde konsolide edecektir.
Kurumsal yapıya dershaneleriyle iştirak etmek isteyen Fethullah ve CEO’ları kendilerine yer bulamayınca feryadı basmış, kirli çamaşırların ucu hafiften gösterilmiştir. Şirketin çok sayıda kirli işinden bir ikisi üzerindeki örtü kaldırılmıştır. Bu hamlenin şirketin bekasına zarar vermesi beklenemez. Hukuk, emniyet, meclis buna göre ayarlanacaktır. Hele ki ömrü bu devlete hizmetle geçmiş Fethullah’ın bu türden bir zararı göze alması mümkün değildir. Yaşanan basit bir pazarlıktan ibarettir.
Fethullah’ın cemaatten hizmete, oradan da camiaya dönüştürülmesi önemli işaretler vermektedir. “Demokratik bir sivil toplum kuruluşu”ndan, şirketin hayır işlerini ve halkla ilişkiler çalışmalarını yürüten bir yapıdan, özerk kurumsal bir aşamaya geçilmiş, deprem gibi momentler üzerinden, halkın kılcal damarlarına ulaşılmış, bir Köy Enstitüsü ve Halkevleri türünden, mevcut devletin tahkimi için çalışmalar yürütülmüş, şimdi de “camia” denilerek, mevcut STK bir parti olmayan partiye evriltilmiştir. Doksanların sonunda “bize sol fethullahçılık lâzım” diyen Ufuk Uras’ın “parti olmayan partisi” Fethullah şahsında devlete bağlanmıştır. Ancak bu bağlanma, AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın tahakkümü ölçüsünde mümkün olamamıştır. Bu kesimin işleri bildikleri gibi yürütebilmeleri gerekmektedir. Müdahaleye, ortaklaşmaya ve çeşitliliğe kesinlikle kapalıdır. Aç kurtlar gibi parçalanması gereken bir av vardır orta yerde.
Tayyip Erdoğan’a şahıs olarak bakmak mümkün değildir. O, şirket olmaya mecbur kalan devletin aklı olarak düşünmek zorundadır. Kürt coğrafyasındaki TOMA’nın batıya gelmesi, oranın zaliminin de batıya taşınmasının ön işaretidir. Bugün Fethullah için kullanılan küfürler ve söylemler PKK’ye söylenenlerle aynıdır (misal “paralel devlet”). Bu açıdan Sırrı Süreyya Önder’in “Bülent Arınç bizim gruptaki bir arkadaşın açıklamasını aşırmış, onu okumuş” demesi doğaldır. Fethullah’a sahip çıkmak tabii ki mümkün değildir ama ona yönelik saldırının kitlesel harekete yönelecek saldırının işaretlerini taşıdığı görülmelidir. AKP’ye sahip çıkmak tabii ki mümkün değildir ama ona yönelik saldırının, olası bir Fethullah-CHP-MHP ittifakında (buna Abdullah Gül de eklenmeli) halkın tepesine inecek balyozun şiddetine dair izler barındırdığı söylenebilir. Fethullah’taki özgürlüğe sahip çıkmaya karşı, AKP’deki direncin arkasında duran milletin hassasiyetini anlamak elzemdir. İlkindeki özgürlük alanına yerleşmeye çalışmak, şirketin kapısına bağlanmak demektir. Milletin hassasiyeti ise devletin şirketleşmesine karşı bir dirence, halk iktidarı için bir yol açma iradesine örgütlenebilir. Bu aşamada dikine bir hat nasıl çizilir, ona bakmak gerekir.
Eren Balkır
26 Aralık 2013

Sevgi ve Devrim

Sonraki kimi kurtuluş teologları gibi Camillo Torres de imanı esasta praksis olarak anlar ve “komşuya duyulan sevgi”nin zulüm koşullarında etkin olması gerektiğini, yapısal dönüşümün teşvik edilmesinin zorunlu olduğunu ifade eder. Torres’e göre, kilisenin geleneksel manada uyguladığı yardımseverliğin yapısal açıdan fukaraya karşı önyargılı olan toplumlarda herhangi bir etkisi olmayacaktır, bu nedenle devrim, Hristiyanlık içre bir zorunluluktur. “Devrimci olmayan bir Katolik ölümcül günah içinde yaşıyor demektir.” diyen Torres, sonrasında ülkesi Kolombiya’da devrimci gerilla hareketine katılır. Yazıları ve ortaya koyduğu örneklik, Şubat 1966’da ordu devriyesinin eliyle katledilmesinden çok sonra, kilise cemaatleri ve politik eylemciler arasında önemli bir etkiye sahip olsa da, bu eylemiyle, Latin Amerikalı teologlar için bir ilham kaynağı olamamıştır.  
Bu makale, Torres’in devrimci Hristiyanlığını ve onu desteklediğine inandığı kitabî ilkeleri özetlemektedir. Tarihsiz olmasına karşın makale, Ekim 1965’te Ulusal Kurtuluş Ordusu’na katılmak için “gözden kaybolma”sını önceleyen aylarda, kendisini takip etmeleri noktasında başkalarını yüreklendiren ve kendi konumunu izah eden sayısız makale ve mektuptan sadece birisidir.
* * *
[…] Biz Latin Amerikalılar birbirimizi severiz ama bu sevme, her zaman pek rasyonel ya da yapıcı bir üslup dâhilinde gerçekleşmez. İnsanlar arasında sevgi, işbirliği, misafirperverlik ve hizmet ruhu caridir. Üst sınıf ise farklıdır. Aşırı genelleştirme riskine rağmen söyleyebilirim ki, imanlarını ve ruhban sınıfına dönük desteklerini gereğinden fazla mesele yapanlar, kendi dostlarını en az sevip kardeşlerine çokça hizmet eden ama kilisenin dışarıda icra edilecek ayinlerine iştirak etmeyenlerdir. Dışarıda olanlar kilisede değildir; kilisede olanlarsa dışarıda yoktur. Gerçek bir Hristiyan, gösterdiği sevgiyle tanımlanabilir. İnsanlar Katoliklerden söz ettiğinde, kilise dışı ayinlere atıfta bulunurlar. Kilise, dışarıya dair yükümlülükleri ifa eden ve Hristiyan inancını anlamayan çoğunluktan müteşekkilmiş gibidir. Bu insanlar, inançlarını sadece kilise dışında uygulamaktadırlar. Bunlar herhangi bir Hristiyan için de söylenebilir mi? Eğer kötü niyete sahipse, hayır. Fetişist de olsa, ateist olduklarına bile inansalar, kalplerinde sevgi olan her insan Hristiyan’dır. Bu insanlar ruhen kiliseye aittir ve eğer vaftiz edilirlerse, bedenen de kilise ait olacaklardır.
Durum tümüyle anormalmiş gibi görünmektedir. Kalplerinde sevgi olanlarda iman yoktur. İmanı olmayanlar, en azından dışarıya ilişkin bir olgu olarak tarif edilebilecek bir imandan mahrum olanlar da sevgisizdir. Aziz Paul, “[…] komşusunu seven, Şeriat’ı yerine getirmiş demektir.” buyurmaktadır (Romalılar 13:8). Aziz Augustine ise, “Sev ki hoşnut olduğun şeyi yapabilesin” demektedir. Takdir-i İlahi’nin en kesin kanıtı, dostuna olan sevgidir.
Aziz John bize şunları söylüyor: “Eğer bir insan ‘Tanrı’yı seviyorum’ ve onun kardeşinden nefret ediyorum’ derse, o bir yalancıdır. Zira gördüğü kardeşini sevmeyen ama Tanrı’yı seven biri nasıl olur da görmediği bir kardeşini sevebilir?” (I John 4:20).
Ancak kendi insanına dönük bu sevgi etkin bir nitelik arz etmelidir. Bizler sadece iyi niyetlerimiz değil, temelde kendi dostlarımızın her birinde temsil olunan Mesih’e hizmet eden amellerimiz üzerinden de yargılanacağız: “Zira ben açtım ve sen bana yiyecek bir şey vermemiştin; ben susamıştım ve sen bana içecek bir şey vermemiştin.” (Matthew 25:42).
Latin Amerika’da, bugün var olan koşullarda görüyoruz ki, insanların çoğunluğunu beslemek, giydirmek ve barındırmak mümkün olmamaktadır. İktidardaki insanlar ekonomi alanındaki azınlığı teşkil etmektedirler. Bu azınlık, ülkelerdeki politika, kültür, askeriye ve maalesef dünyevî emtiaya sahip kilisedeki din iktidarını elinde bulunduranları kontrol etmektedir. Bu azınlık, kendi çıkarlarına karşıt herhangi bir karar almayacaktır. Bu nedenle devletin kararları her daim çoğunluğun aleyhine olacaktır. Onlara yiyecek, içecek ve giyecek vermek, devlet kaynaklı kimi temel kararların alınmasını gerektirir. Elimizde hâlihazırda teknik çözümler vardır ya da olacaktır. Ama onların uygulanıp uygulanmayacağına kimler karar verecektir? Azınlık kendi çıkarları aleyhine bu kararları uygulayabilir mi? Kendi çıkarları aleyhine hareket eden bir grup sosyolojik bir saçmalıktan başka bir şey değildir.
O vakit yapılması gereken, iktidarın çoğunluk tarafından ele geçirilmesi yönünde vaazda bulunmak olacaktır. Çoğunluk, kendisi lehine olan ekonomik, sosyal ve politik reformlar aracılığıyla mevcut yapıları değiştirmek için iktidarı almak zorundadır. Bunun adı devrimdir. Eğer insanlar için birbirlerini sevmek gerekli bir şeyse, Hristiyan’ın devrimci olması zorunludur. Kendilerinin Katolik olduğuna inananlar için bunu anlamak ne denli güç! Ama kiliseyle ilgili söylediklerimize bu mevzuu yansıttığımız vakit, meseleyi anlamak kolaylaşacaktır!
Hristiyanlar, Katolikler kendilerini ilgilendirmiyormuş gibi görünen bir dünyanın çöküşünü metanetle izleyen insanlara benzemektedirler. Asla mücadeleye girmemektedirler. “Benim saltanatım bu dünyanın saltanatı değildir.” (John 18:36) ifadesini okurken onlar “dünya” sözcüğünü “günahkâr hayat” değil, “mevcut hayat” olarak anlamaktadırlar. Oysa bu cümlede “dünya” sözcüğü tam da “günahkâr hayat” anlamına gelmektedir. Onlar Mesih’in Baba’sına ettiği şu duayı unutmaktadırlar: “Onları dünyadan alman değil, kötülükten uzak tutman için dua ediyorum sana.” (John 17:15).
İnsan dünyayı birçok kez terk eder ama kötülükten arî kalmaz. Eğer cemaatin üyeleri birbirlerini severlerse, rahip de Komünyon ayinini (ekmek ve şarap ayinini) daha gerçek bir şey olarak yapar. Bu ayin tekil değil, kolektif bir ayindir. Söz konusu ayin, sadece insanlar birbirlerine sevgi sundukları vakit, Tanrı’ya yapılmış bir ayin olacaktır.
Dolayısıyla eğer kendi kardeşlerinin esenlikleri için rahip sınıfı dışında kalan dindar halk dövüşmezse, rahiplik yüzeysel ve bireysel bir ritüele dönüşür. Rahibin, kendisi dışındaki dindar halkın dünyevî vaade katılmasını sağlamak gibi bir yükümlülüğü vardır, tabii bu da din kardeşlerinin sevgisinin talep etmesiyle mümkündür. Bu sevginin kilisenin özel mirası olmaktan çıktığı noktada, kilisenin komünal ruhunun sevgi olduğuna şahitlik edilmesi gerekecektir. Maalesef insanlar, kilise dışı dindar halkın şahitliğini kilisenin şahitliği olarak kabul etmemektedirler. Bu durumda rahip, kilisenin şahitliğini halk vaftiz edilmiş her insanın kilisenin şahitliği olduğunu anlayacak ölçüde eğitilene dek, şahitlik etmelidir.
Bir rahibin rahipliğinin dışsal uygulamalarını terk edip politik mücadelelere iştirak ederken görmek, geleneksel zihniyetimiz için aykırı bir durumdur. Ancak bir an olsun, rahipliğine özgü şahitliğinin ve kardeşlerine dönük sevgisinin onu kendi bilincine, dolayısıyla Tanrı’ya karşı doğru olmaya dönük vaatte bulunmaya mecbur edeceği üzerinde düşünmemiz gerekir.
Hristiyanlar temelde sevgi ile harekete geçtiğinde ve iman hayatlarında, özellikle kutsal hayat, yani İsa ile kilisenin hayatı içinde aşikâr bir hâl aldığında, kilise dışı ayinler Hristiyan cemaat içinde sevginin gerçek ifadeleri hâline gelecektir. O vakit bizler, kilisenin sadece ekonomik ya da politik iktidar değil, sevgi alanında da güçlü olduğunu söyleme imkânına kavuşacağız. Eğer bir rahibin politik mücadelelere bu amaçla katılması mümkün olabilirse, o vakit ortaya koyduğu fedakârlık meşrulaşacaktır.
Camilo Torres
[Kaynak: John Gerassi, ed., Revolutionary Priest: The Complete Writings and Messages of Camilo Torres, Londra: Jonathan Cape, 1971, s. 327–32.]

Gezi Pazarı Kürd’e Düşman

Gezi Direnişi ile Haziran Kıyamı arasındaki ayrım açık. Direnişin ticaretini, özellikle twitter ve facebook âleminde, ayrıca kitapçı raflarında ifa edenlerin Haziran Kıyamı’na düşman olduğu da. Takipçi sayılarını, örgütlü değil, örgütçü arkadaşlarını artırmak, geride kalan tortu bu.
Özneliği TC denilen devletli özneye göre kuruyorlar… Aslında bu, devletin kapladığı alanın dışında bir öznelliğe izin vermemek için. Zulme odaklanıyorlar ki burjuvazinin sömürü düzeni yürüsün, sömürüye odaklanıyorlar ki bu devletin zulmü asla teklemesin.
Gever’de üç genç şehadeti müdafaa ederken şehit düştü. Gezi pazarı bu şehitlere küfretmek için yarışa girdi. Sattıkları isyanın yanlış anlaşılmasını istemiyorlardı. Onların şahit oldukları, sadece kendi bireysel öfkeleriydi. Sokakta adsız, adressiz ve kolektif olanın bireye bölünmesi şarttı. Bölme işlemi, “ruh”la ya da “öz”le yapılacaktı. Sonra gelsin “gericilik” ve “faşizm” eleştirileri. Bu devletin Türk ve İslam olduğuna ilişkin eski ezberler…
Ama orada, Kürdün stan’ında, halkının orman misali yakılması, dağlar gibi bombalanması vardı. Buranın doktoru şivan olmaktan uzaktı; köyü ise fis değil, kadı idi. O kendi ağalarına vurmayla öğrenmişti vurmayı. Burada buranın ağalarına tek kelime laf etmek bile mümkün değildi. Gever’deki şehitleri bile ancak içini boşalttıktan sonra görebiliyorlardı.
Onların özne oluşunun Gezi’de özne olanla bir ilişkisi yok oysa. Onu batıdaki muhtelif dinamiklerin yanıbaşına yerleştirmeyi lütufkârlık sayanlar var bir yanda. Hayır, onlar buranın öznesi değiller. Hiç olmadılar. Özne diye bir hashtag açıp Kürd’ü altta bir yerlere yapıştırmak anlamsız. Ona küfrederek özne olabileceğini zannedenler fena yanıldılar. Ona cingözlükle, istismar için yanaşanlar da…
Bu latif kişilerin önce Kürd’ün batının sömürüsünden ve zulmünden kurtuluş mücadelesine katkısının dolaylı olacağını anlamaları gerek. Kendilerini görüp kurdukları ayna, bu devletin ve bu burjuvazinin aynası. Kürd, o aynaları kırmak demek. Gever ile Gezi’yi karşı karşıya getirmek, tam da Haziran Kıyamı’nın yerin dibine gömülmesiyle ilgili. O varken medeniydi, yokken sadece sarıgül.
Wan’da Kürd depremzede, başını sokacak bir ev için mücadele ediyor. Bu halka ve belediye başkanına hakaret etmek, şerefsizlik. “O belediye başkanı ne duruyor, ev yapsa ya!” demek uşaklık. Üzerinde durulan “Öz” düzlemini kuran, bu uşakların efendileri. “Her yerde insanın özü aynı” masalı bu. “İnsan orada da burada da gürleşmek istiyor, anlamıyor musun?” diyorlar, dedirtiyorlar. Pazarları canlı kalsın, tek dertleri. Yan pazarda insan eti satılıyor, burada insan ruhu, özü… Bu pazarda Kürd’ün su satmasına bile izin yok.
Wan belediye başkanının eli kolu bağlı. Müdahale etmek istiyor ama halk politik mücadelesinde kararlı. Buna iki battaniye yardımıyla katkı sunmak da mümkün, batının kent meydanlarında birlikte üşümek de üşütmek de. Ama kendisine “solcuyum” diyenin o halka ve belediye başkanına hakaret etmek haddine değil. O dili kesecek bir soğuk var o kentte.
Kendi bedensel varoluşunu “öz” olarak tanımlayıp gürleşmesini özne olmak zanneden sefillerin Kürd’e düşmanlık etmesi kaçınılmaz. Kürd, o özün kurulduğu yeri de parçalamak.
Her şeyi o yüce “öz” adına düzlemek, asla siyaset değil. Haziran Kıyamı süresince kendi reklâm pastasını büyütmeyi, pazar alanını genişletmeyi gürleşmek zannedenlerin yaptığı, her şeyi kendisine göre düzlemekten ibaret. Alevi’nin, eşcinselin, Kürd’ün, çevrecinin vs.’nin bir çırpıda yan yana dizilmesinin nedeni bu. Boncukların içinden geçirilen ip, burjuvazinin ipi.
Bu burjuva kafanın sahadaki solcuya öğrettiği, birilerini iddialarıyla, gürleşen özlerine dair masallarla ve edebiyatla kandırmaktır. O ancak Kürd ile öz-deşleşmeyi öngörebilmektedir. Buradaki öz de gene TC’cidir, gene zalimin aynasında taranmış bir saç, cilâlanmış ayakkabıdır. Ondaki TC liberal, devletsiz bir TC’dir, ama gene de TC’dir.
Gezi pazarı mallarını satmaya başlamıştır. Bunun için Haziran’ın tüm teri, kanı, kokusu silinmelidir. Bu temizlik işlemi için öz tasavvurları, ruh çağrıları kaplayacaktır ortalığı.
Satılan, her zaman, bir tür devrimcicilik olacaktır. Bu devrimcicilik, devrimciye küfretmek, onu kendi özü, ruhu için biçime kapatmak, metaya dönüştürüp satmak, devrimci imkânları bir bir ezmek zorundadır. Bu satışta özne olmayı tarihe kazımış, topluma öğretmiş bir iradeye “özne” olmak bile yakıştırılmayacaktır. Ondaki devrimcilik şekle indirgenecek, çöpe atılacaktır. Hep şu “emperyalistlerin kuklası bunlar” tezviratı ağzın içinde gezdirilecektir. Bu cümle, Kürd’e özne olmayı yakıştırmadığından dillendirilecektir. Onu ufalamak isteyenlere hizmet etmek için bu özneyi ufaltmak zorundadır. Kendi bireysel varlığından göremeyeceği bir ufukta dövüşeni, uzakta olduğu için ufak görecektir. Bilinç gördüğünü hakikat zannedecek, göz aklın ve vicdanın yerini alacaktır. Gözünde küçülttüğünde düşmanının gerçekten küçüldüğünü zannetmek, ne güzel bir seraptır!
Haziran Kıyamı süresince sadece gösteri ve poz peşinde koşanlar, özünü ve gürlüğünü ispatlama derdinde olanlar, bu pozu satanlar için, bugün, mazlum bir halkın kolektif aklı ve vicdanı olabilmiş bir iradeye küfretmek tek çıkar yoldur.
Eren Balkır
12 Aralık 2013

Ukrayna Komünist Partisi'nden İkaz

Ukrayna Komünist Partisi, eski Sovyet cumhuriyetinde faşist bir darbenin gerçekleşmek üzere olduğuna ilişkin ikazda bulunan ve uluslararası işçi hareketinden dayanışma göstermesini talep eden bir çağrı yaptı.
8 Aralık günü öğleden sonra Ukrayna’nın başkenti Kiev’de göstericiler, Sovyet lideri Lenin’in bir heykelini yıktılar. Svoboda (“Özgürlük”) partisi heykelin kaidesi üzerine hem kendi bayrağını hem de II. Dünya Savaşı’nda Nazilerle işbirliği yapan rejimin bayrağını astı. Grubun lideri Oleg Tyagnibok’un ifadesiyle, bu vandalizmin amacı komünistleri politik açıdan katletmekti.
Protestolar, Yanukoviç hükümetinin Ukrayna’nın Avrupa Birliği’ne girmesiyle ilgili anlaşmaları ertelediğine ilişkin açıklaması sonrası 21 Kasım’da Kiev’de başladı ve Avrupa Meydanı adı altında muhtelif batı yanlısı muhalefet güçlerini birleştirdi.
Esasında AB’ye katılımı güçlü biçimde destekleyen Yanukoviç’in geri adım atmasının nedeni, Ukrayna’daki burjuva hükümetin egemenliğinin altını oymaya yönelik olarak Avrupalı ve ABD’li güçlerin basınç uygulamasıydı. Bu basıncın bir parçası da, Uluslararası Para Fonu’nun verdiği krediler için epey sert şartlar öne sürmesiydi.
Batılı medya raporlarında rakamlar abartılırken, emperyalizm yanlısı gösteriler giderek büyüdü ve bir devlet binasının duvarlarının buldozerle yıkılmaya çalışılması gibi, çok sayıda provokasyona tanık olundu.
Svoboda grubu protesto hareketinde öncü bir rol oynuyor. Partinin lideri, aynı zamanda Ukrayna parlamentosunun bir üyesi olan Oleg Tyagnibok, politik kariyerini Rus karşıtı milliyetçilik ve antisemitizm üzerine inşa etmiş bir isim.
Lenin anıtının yıkılması ardından Ukrayna Komünist Partisi Dış İlişkiler Departmanı başkanı Anatoli Sokoliuk’un ifadesiyle: “Kiev saatine göre saat 19:00’da şehir merkezindeki muhalif kalabalık bir sonraki hedeflerinin Ukrayna Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç olacağını söylediler. Ukrayna hükümetinin tutuklanması yönünde çağrıda bulundular.
“Faşistler ayrıca Ukrayna Komünist Partisi bürosunun da tahrip edilmesi çağrısı yaptılar ve tüm işçilerimizin katledilmesini istediklerini dile getirdiler. Tam bu yüzden ben ve yoldaşlarım karargâhlarımızı koruyacağız.”
Almanya’da çıkan günlük gazete Junge Welt’in 9 Aralık tarihli haberine göre, Ukrayna hükümeti Avrupa Meydanı hareketinin de içinde olduğu örgütlere karşı baskınlar düzenlemeye başladı. Bu türden adımların ABD/Avrupa destekli güçleri bastırmada ne nedenli etkili olacağı açık değil.
ABD ve tüm dünyadaki savaş karşıtı ve dayanışmacı eylemcilerin batı ve faşistlerce Ukrayna’da gerçekleştirilebilecek provokasyonlara cevap verme noktasında tetikte olması zorunlu.
Greg Butterfield

Roger Waters'la Mülâkat

Müzik, Sanatçıların Politik Rolü ve Filistin Dâhil Tüm Dünya Genelinde Adalet İçin Yürüttüğü Eylemlilik Üzerine
Frank Barat: Eylül 2013’te sona eren “The Wall” turnesini böylesine politik kılmaya ne vakit karar verdiniz? Ayrıca son konserinizi neden Jean-Charles De Menezes’e ithaf ettiniz?
Roger Waters: İlk gösteri 14 Ekim 2010’daydı. 2009’da Sean Evans’la gösterinin içeriği üzerine çalışmaya başladık. Bunun öncesinde gösteriyi 1979/80’deki içeriğinden görece daha politik bir içeriğe kavuşturmaya karar vermiştim zaten. Mesele tek başına öğretmenlerinden hoşlanmayan yaramaz bir küçük çocukla ilgili olamazdı. Mesele görece daha evrenseldi esasında. Çatışma içerisinde katledilen aile üyelerimize yönelik olarak hissettiğimiz keder ve kayıp hissini evrenselleştirmeye çalışan ve savaşlarda ölen insanların resimlerinin gösterildiği “toprağa düşen canlarımız” bölümü tam da bu noktada gündeme geldi. Hangi savaş olduğundan ya da hangi koşullarda yaşandığından bağımsız olarak batılı olmayan dünyadaki insanlar bizden daha çok kayıp yaşadılar. Savaşlar “biz ve onlar” arasındaki ayrıma dair önemli bir sembol. Tüm çatışmalarda temel olan bir imge. Jean-Charles (2005’te Londra’da “terörist” zannedilip polis tarafından 27 yaşında iken katledilen Brezilyalı genç) bahsinde ise, sonuna üç solo yerleştirdiğimiz Brick II bölümünde bu üç solonun fazla olduğuna karar verdik. Bu kadar uzun solo beni sıkıyordu. Bir gece otel odasında otururken bunun yerine ne koyabileceğimi düşündüm. Biri bana kısa süre önce Jean-Charles De Menezes’in duvarın üzerine yansıtılması için bir resmini göndermişti. O vakit aklıma düşen bu gencin hikâyesi ile ilgili bir şarkı yazmayı düşündüm. Şarkıyı hazırlayıp gruba öğrettim.
FB: Birçok sanatçı sanatla politikayı karıştırmanın yanlış olduğunu düşünüyor. Amaçlarının sadece eğlenmek olduğunu söylüyorlar. Bu insanlara ne demek istersiniz?
RW: Aslında söylemem gerekir ki bunu sizin ifade etmeniz çok hoş. Dün yeni albümüme koyacağım yeni şarkımın sözlerini bitirdim. Şarkı, torunuyla birlikte şu sorunun cevabını aramaya çıkan Kuzey İrlandalı bir büyükbabayla ilgili: “Onlar çocukları neden öldürüyorlar?” Sorunun sorulmasının nedeni, torunun bu konuda çok endişeli olması. Şarkının sonuna birkaç şey daha eklemeye karar verdim. Şarkıda çocuk büyükbabasına “hepsi bu mu?” diye soruyor, büyükbaba da cevap veriyor: “Hayır, bir tek notayla yetinemeyiz, bana başka bir nota ver.” Yeni bir şarkı başlıyor ve büyükbaba bir konuşma yapıyor: “Lânet bir hiçliğin orta yerinde minik bir noktayla geçinip gidiyoruz. Şimdi bunlarla ilgilenmezsen sen de ‘Roger, Pink Floyd’u seviyorum ama senin şu lânet politikandan da nefret ediyorum’ diyenlerdensin demektir. Eğer sanatçıların hayatın çamurluğuna amaçsızca tutunan dilsiz, iğdiş edilmiş, boynu bükük bir köpek olması gerektiğine inanıyorsan, sana tavsiyem şu: siktir git bara çünkü zaman parmaklarımızın arasından süzülüp gidiyor.” İşte senin soruna vereceğim cevap da bu.
FB: Albüm ne zaman çıkacak?
RW: Bir fikrim yok. Deli gibi eski projelerle uğraşıp duruyorum bu ara. Önce albümü Sean Evans’a dinleteceğim. Albümü dinlemek için yarın evime gelecek. Bir saat altı dakikalık bir demo hazırladım. İtiraf ediyorum fazla yoğun ama içinde epey de mizah var. Aynı zamanda bayağı radikal ve çok önemli sorular soruyor. Eğer bunu yapan bir tek ben isem ben bundan tümüyle hoşnutum. Ama biliyorum ki dünyada politika ve gerçekliğimiz hakkında kalem oynatan çok sayıda insan var. Üstelik bunların bazıları uç bakış açılarına sahip. Goya’nın, Picasso’nun (Guernica’da) yaptığının, Vietnam Savaşı esnasında ve sonrasında yazılan savaş karşıtı romanların hepsi çok önemli örneğin.
FB: Kendi konumunuz itibarıyla radikal politik tavırlar aldığınızı söylüyorsunuz. Filistin konusunda İsrail’in kültürel açıdan boykot edilmesine açıktan destek veriyorsunuz. Bu taktiğe karşı çıkan insanlar kültürün boykot edilmemesi gerektiğini söylüyorlar. Bu yaklaşıma yönelik cevabınız ne olurdu?
RW: Onların görüşlerini anlıyorum. Herkesin bir görüşü var. Ama bu görüşlere katılmıyorum, bence tümüyle yanlış. İsrail/Filistin’deki durum, işgal, etnik temizlik ve sistematik ırkçı ayrımcılık asla kabul edilemez. Bu nedenle başka bir halkın vatanını işgal eden ve o halka zulmeden bir ülkeye gidip asla konser verilemez. Bu, kesinlikle yanlıştır. Onlar tabii ki itiraz edecekler. İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa işgal altında iken Vichy hükümeti döneminde de bu ülkeye giderek konser vermezdim ben örneğin. Aynı şey, söz konusu dönemde Berlin için de geçerli. Geçmişte bu tepkiyi birçok insan gösterdi. Sürüyle insan 1933-1946 arasında Yahudilere zulmedilmemiş gibi yaptı. Demek ki bu senaryo yeni değil. Üstelik bu kez Filistin halkı katlediliyor. Her düşünen insanın “ne yapabilirim?” diye sorması gerekiyor. Duruma bakan herkes, küresel sivil toplum içinde, dünya genelinde birçok insanın iştirak etiği bir hareket olarak, 2004-2005’te Filistin’deki sivil toplumun yüzde yüz desteğiyle bu ülkede başlamış, Boykot, Tecrit, Yaptırım Hareketi gibi şiddete başvurmayan bir yol ile zalime karşı silâhlanıp dövüşmeyi seçmenin bu cani ve zalim rejime karşı meşru bir direniş biçimi olduğunu görecektir. Kısa süre önce Max Blumenthal’ın Golyat: Hayat ve Büyük İsrail’e Dönük Nefret isimli kitabını bitirdim. İnsanın içini donduran bir kitap. Kanaatimce gayet iyi kaleme alınmış. Yazar çok iyi bir gazeteci ve yazdıklarının doğru olduğundan emin olmak için epey acı çekmiş. Ayrıca diğer tarafa ilişkin de ses veriyor. Örneğin sağcı hahamların tuhaf ve sertlik yüklü söylemlerine yer veriyor. Bu söylemler saçmalıklarla dolu. Bu hahamlar yeryüzünde Yahudi olmayanların kendilerine hizmet etmeleri gerektiğine inanıyorlar, ayrıca alt insanlarla dolu olduğundan, ülkeden Filistinlilerin kovulması gerektiğini düşünüyorlar, tam da bu nedenle, kendilerinin 1948’de bölgedeki yerli halkları defettiklerini söylüyorlar. Otuzlarda Almanya’da yaşanan da buydu. Giderek büyüyen harekete senin ve benim gibi insanların katılması bu nedenle asla şaşırtıcı değil. Tanıştığımız dönemde Russell Filistin Mahkemesi bu meseleye ışık tutmaya çalışıyordu. Ben iki oturumuna katılmıştım. Bildiğim kadarıyla sen daha fazla içinde oldun. Her düşünen insanın ele almak zorunda olduğu gayet çıplak ve temel bir insan hakları meselesi söz konusu olan.
FB: Korkunç olan şu ki Filistinlilerle ve Yahudi olmayanlarla ilgili olarak aşırı sağcı görüşlere sahip uçtaki hahamlar, İsrail toplumu, rejimi ve iktidar yapısı içinde giderek daha fazla öne çıkıyorlar.
Kültürel boykot üzerinden devam etmek istiyorum. Bu konuda belirli bir tavır sergileyen birkaç insandan birisiniz. Tahminimce başarınızın faydalarından istifade ediyorsunuz ve sakin, en azından politik açıdan pek ihtilaf içermeyen bir hayat yaşıyorsunuz. Bu tavrı siz neden gösterdiniz ve daha da önemlisi, neden daha fazla insan göstermiyor? Neden savaşlara karşı tavır alan kimi sanatçılar Filistin meselesine hiç temas etmiyorlar?
RW: Ben ABD’de yaşıyorum. Bu ülkede insanlar öncelikle korkuyorlar. Bence İsrail okullarında üretilen propaganda makinesi bir biçimde işliyor, Netanyahu’nun kopardığı yaygara ABD genelinde, sadece Fox ya da CNN değil, tüm ana akım medya aracılığıyla zihinlere boca ediliyor. Bana göre, kolayca kandırılması mümkün olan halkın ağzına içi bok dolu koca bir kova boşaltılıyor ve “İran’dan korkuyoruz, nükleer silâhlara sahip olacaklar” deniliyor. Bu, dikkatleri başka yöne çekmeyi amaçlayan bir taktik. “Ah evet, biz barış yapmak istiyoruz” diye son yirmi yıl yalan söylediler. Dediler ki, “Camp David’de Clinton, Arafat ve Barak bir araya geldi ama işleri Arafat mahvetti.” Hayır etmedi. Hikâye bu şekilde gerçekleşmedi. Gerçek şu: hiçbir İsrail hükümeti 1948’den beri bir Filistin devleti yaratma noktasında ciddi bir tavır içinde olmadı. Bu hükümetler her zaman Ben Gurion’un Arapları ülkeden kovmayı ve büyük İsrail’i kurmayı öngören ajandasına göre hareket ettiler. Bunlar bir yandan kendi propaganda makinelerinin bir parçası olarak yalan söylediler bir yandan da son on yıl içinde söz konusu ajandayı açıktan uygulamaya soktular. Örneğin Obama’nın Kahire’ye gidip Araplara ve İsraillilere konuşma yapmasından sonra bile, herkes şu kıvamdaydı: “En azından bu, yeni bir yöne doğru atılan bir adım.” Ama Obama İsrail’i kısa süre sonra ziyaret ettiğinde de bu sefer, “bu arada 1.200 yeni yerleşim kuruyoruz” dediler. Geçen sene Kerry gittiğinde de söylenen buydu: “Tarafları bir araya getirip barışı konuşacağım.” Netanyahu da siktir çekti ve “1.500 yeni yerleşim kuracağız ve bunlar E1 içinde olacak, planımız bu” dedi. Neler olup bittiğini anlamamak için oda sıcaklığından düşük bir IQ’ya sahip olmanız gerek. Salaklık bu noktada hiçbir şeyin anlaşılmamasını sağlamaya yeter.
Geçen bir makalede şu yazıyordu: “Bu barış görüşmelerinin gerçek olduğuna dünyada sadece ABD Dışişleri Bakanlığı inanıyor.”
Sizin ve benim gibi insanların kendi kardeşlerini umursamasını ve kendi dinimizden, rengimizden, ırkımızdan olmayan insanlarla dayanışma içinde, omuz omuza olmayı gerektiren gerçekten karmaşık bir durum içinde yaşıyoruz. ABD’de bu yalanlar ısrarcı biçimde yutturulmaya çalışıldı. Yahudi lobisi burada, özellikle benim de parçası olduğum endüstride, epey güçlü. Sizi temin ederim, isim vermeyeyim ama, bana destek verdiklerinde başlarına iş geleceğini düşünen ve korkan çok insan var. Bunlar bana, “hayatından endişe etmiyor musun?” diye soruyorlar. Ben de, “hayır etmiyorum” diyorum. Birkaç yıl önce turne esnasında 11 Eylül saldırısı gerçekleşti. Grubumdaki ABD vatandaşı iki-üç kişi turnenin bir sonraki ayağına gelmediler. “Neden gelmiyorsunuz? Artık sevmiyor musunuz müziği?” diye sordum. “Hayır, müziği seviyoruz da biz Amerikalıyız ve seyahat etmek artık çok tehlikeli, baksana bizi öldürmek istiyorlar” diye cevap verdiler.
FB: Evet, beyin yıkama makinesi çalışıyor desenize!
RW: Çalıştığı belli, bu mülâkatı yapmaktan dolayı mutluyum çünkü mümkün olabildiğince daha fazla gürültü koparmamız gerek. Alon Hadar ile yaptığım mülâkatı İsrail’deki sağcı Yedioth Ahronoth’un yayınlamasından memnun oldum meselâ. En azından yayınlamışlar. Bağlamını değiştirmiş olsalar da, başka bir şey söylüyormuş gibi görünsem de yayınlamış olmaları önemli. Bildiğiniz gibi, tümüyle baskı altındayım ve görmezden geliniyorum.
Önde gelen İsrailli bir organizatör olan Shuki Weiss, Tel Aviv’de çalmam için öneride bulundu geçenlerde. Konser için yüz dolara bilet satıp yüz bin kişiyi getireceğini söyledi! “Bir dakika, bu 10 milyon dolar eder.” İyi de bu rakamı bana nasıl teklif edebilirler ki? Shuki’nin sağır ya da budala olduğunu düşündüm. Ben Boykot, Tecrit, Yaptırım Hareketi’nin bir parçasıydım. İsrail’in herhangi bir yerine, üstelik para için gitmiyordum. Bunu yapsam, İsrail devletinin politikalarını meşrulaştırmış olurdum.
Size bir şeyi itiraf edeyim. Bir iki hafta önce Cindy Lauper’a bir mektup yazdım. Mektup kamuoyuna açık değildi. Onu biraz tanıdığımdan, mektubu doğrudan ona yazdım. Lauper ile Berlin’deki Wall konserinde çalışmıştık. 4 Ocak’ta Tel Aviv’de bir konser verecek olmasını gerçekten anlayamıyorum. Kanaatimce bu, açıktan kınanması gereken bir durum. Lauper’ın kişisel hikâyesini bilmiyorum ama gene de insanların bu türden meselelerle ilgili bir fikre sahip olması gerek. Böylesi konulara kişisel yaklaşmak olmaz.
FB: Kesinlikle öyle ama siz gene de bu insanlara bir şeyler yaparak, yazarak yardım edebilirsiniz. Onların gözlerini açabilirsiniz, çünkü sanırım onların tek ihtiyacı olan şey de bu.
RW: Evet ama eğer bu insanların gözlerinin açılması gerekliyse, bu insanların ya Kutsal Topraklar’ı, Batı Şeria’yı, Gazze’yi ya da herhangi bir kontrol noktasını ziyaret etmeleri gerekecek. Tek yapmaları gereken buraları ziyaret etmek ya da kitap okumak! Tarihe bakılabilir. Max Blumenthal’ın kitabını okusunlar örneğin. Sonra da “ne yapacağımı biliyorum, Tel Aviv’de konser vereceğiz” desinler bakalım. Bu gayet iyi plan değil mi! (Waters alaycı bir ifadeyle söylüyor bu sözleri).
Frank Barat

Suriye İç Savaşı ve Komünistler

Suriye, Emperyalistler Arası Kapışma ve Komünist Çalışma Üzerine Bazı Tespitler
1) Mevcut durumun nasıl geliştiğine bakmaksızın, Suriye’deki fiilî iç savaşın, ABD önderliğindeki giderek zayıf düşmüş olan (ABD ve onun Arap müttefikleri üzerinden temsil olunan) emperyalizm ile gelişme kaydeden (temelde Rusya’nın temsil ettiği) “Doğulu” tekelci sermaye bloğu arasında süren vekâlet savaşına dönüştüğü söylenebilir.
2) İster Esad isterse “asiler” kazansın, belirli miktarda bir borç birikecek ve Suriye emperyalist bloklardan birinin yörüngesine çekilecektir. Gene de Esad’ın ve Rus çıkarlarının muzaffer olması, kısa vadede Suriye halkı için daha az maliyetli olacaktır.
3) Bugün başat çelişki, emperyalizmle mazlum milletler arasındadır. Ancak mazlum halkların mücadelesiyle ilişkili olduğu ölçüde, bizim tarihsel koşulları göz ardı etmemiz mümkün değildir. Bu nedenle proletaryanın belirli koşullarda stratejik bir zorunluluk olarak, belirli bir tekelci kapitalistler bloğuna karşı diğer blokla geçici ittifaklar kurması mümkündür, hatta zaruridir.
4) Birinci Dünya’daki komünistlerin görevi, Üçüncü Dünya’daki komünistler için gerekli eylem güzergâhlarını belirlemek değildir.
Yani bizim mevcut duruma ilişkin kendi stratejik analizimize göre, Suriye’deki özgürlük güçlerinin önündeki en iyi yol, ABD önderliğindeki emperyalizmin temsilcisi eliyle desteklenen savaşçılara karşı birleşik bir cephe oluşturmaktır. Buna göre, Suriyeli komünistler, bir yandan Esad hükümetinden bağımsız hareket etmeli bir yandan da “asiler”le savaşmalıdır. Çatışmanın içine bağımsız bir özne olarak dâhil olmak, Suriyeli komünistlerin kendilerini Suriye halkının kurtuluşu için gerekli öncü güç olarak kurmaları için yegâne yoldur.
5) Birinci Dünya’daki komünistlerin aslî görevi, Suriye’de yaşanan vekâlet savaşına ilişkin olarak kendi ülkelerinde “devrimci mağlubiyetçilik”i örgütlemektir. Yani komünistler, içte ve dışta devrimci mücadeleyi ilerletecek biçimde, “kendi” emperyalistlerinin yenileceği süreci örgütlemelidirler. Pratiğe ilişkin olarak konuşmak gerekirse, batıdaki komünistler, ABD önderliğindeki emperyalizmin çatışmayı derinleştiren düşmanca gayretlerine karşı faaliyet yürütmelidirler. Ayrıca öncelikli olarak, ABD önderliğindeki emperyalizmin temsilcilerine, Suriye içindeki terörist “asiler”e verdikleri desteğe son vermeleri çağrısı yapmalıdır. Özel olarak Birleşik Devletler’deki komünistler, vekâlet savaşında ABD önderliğindeki emperyalizmin yenilmesi yönünde çağrıda bulunmalı ve ABD müdahalesine dönük halk desteğini oluşturan propaganda amaçlı ifadelerden uzak durmalıdır.
6) ABD hâlihazırda kısmen yenilmiştir denilebilir: “Esad’a karşı çıkılması” gerektiği iddiasında olan “uluslararası toplum” Yanki’nin çatışmayı derinleştirmeye dönük arzusuna itiraz etmiştir. ABD’nin saldırgan yaklaşımı da ABD önderliğinde gerçekleşecek askerî müdahaleye mani olmak için diplomatik manada manevra yapan Rusya önderliğindeki “Doğulu” tekelci sermayenin devreye girmesiyle dumura uğramıştır.
7) ABD önderliğindeki emperyalizm çökmekte ve gebermektedir. Dünya ekonomisi içindeki üretim hattını yitiren emperyalizm birkaç kilit tekele sırtını yaslamak zorundadır: “doların hegemonyası”, küresel enerji arzları, uluslararası söyleme dönük kapsamlı tesir, iletişim ve istihbarat şebekeleri. Buna, diğer ülkelere ve bloklara yönelik askerî müdahale becerilerinin kapsamı ve boyutu da eklenebilir. ABD önderliğindeki emperyalizm ekonomik bir “ölüm sarmalı”na girmiş durumdadır. Dünya ekonomisinde rekabet etmenin araçları olarak üretken ve sosyal buluşlara yatırım yapmak yerine giderek artan ölçüde, küresel sınıfsal yapılar üzerindeki hâkimiyetine umutsuzca bel bağlamak amacıyla birkaç tekelci (çoğunlukla tümüyle üretim dışı) ekonomik sektöre yatırım yapmaktadır. Rus ve Çinli tekelci sermayenin ortaya çıkışı iki özel koşulla ilgilidir: ilki, her ikisinin de zengin doğal kaynaklar ve insan emeği arzına sahip geniş topraklara sahip olması, ikincisi de ABD önderliğindeki emperyalizmin iktidarı ile rekabet etmeyi ve artığı elde tutmayı amaçlayan tarihsel ve yakın döneme ait politik girişimlerdir. Bu noktada Doğu emperyalizmine karşı Batı emperyalizmi üzerine ahlâkçı değer yargılarından uzak durulmalı, iki emperyalizmin artan rekabetini içeren ve onları birbirine düşüren stratejilerden bir biçimde istifade edilmelidir.
8) Emperyalistler arası düşmanlığın derinleştiği dönemler uzlaşmaz çelişkileri sertleştirir ve küresel devrimci potansiyeli güçlendirir. Genel bir ifadeyle, komünistlerin görevi, düşünceler alanı dâhil tüm alanlarda burjuvazinin alt edilmesi için dövüşmektir. Birinci Dünya’da komünistlerin aslî görevlerinden biri, mazlumların ve sömürülenlerin mücadelelerini destekleyen bir halk efkârı oluşturmak ve asalaklığın yansıması olan (şovenizm, reformizm, Birinci Dünyacılık vs. gibi) normatif düşüncelere karşı çıkmaktır. Emperyalizmin iktidarına karşı koyan ve mazlumların çıkarlarına hizmet eden bağımsız kurumlar oluşturmak önemli bir görevdir.
9) Devrimi amaçlayan bir hareket olarak komünizm pratikte ifadesini özel koşullara göre bulur. Batılı emperyalist ülkelerdeki komünist hareketlerin Şam veya Kürdistan’daki komünist hareketle aynı stratejiler ve taktikler ya da sadece benzer sloganlardan istifade etmesi gerektiğini iddia etmek anarşistçe ve dogmatik bir yaklaşımdır. “Ne Esad ne ABD müdahalesi” türünden sloganların Batılı komünistlerce atılması doğru değildir: burada ABD’nin süregiden vekâlet savaşına karşı çıkmak yerine Suriye’deki koşullara bir miktar etkide bulunulacağı varsayılmaktadır. Batı’daki komünistler için “Batılı Müdahaleye Hayır” yeterlidir ve Esad karşıtı sloganlar, sadece çatışmanın ABD önderliğindeki emperyalizm eliyle derinleşmesini isteyen ifadeleri meşrulaştırıp geliştirir.
10) Çatışmanın ABD ayağına karşı koymak adına anti-imperialism.com gibi internet siteleri ile ilişkili yoldaşlar ellerinden geleni yapmışlardır. Ancak ortada Birinci Dünya’cı “Maoizm” olarak nitelendirilebilecek bir habis eğilim mevcuttur. Bu eğilim, oluştukları dönemde renkli devrimlerin gelişimini anlama noktasında başarısız olmuşlardır. ABD Devrimci Komünist Partisi’nin ABD’nin Müslüman halklara yönelik saldırılarına, Kasama gibi maoist sitelerin “Yeşil Devrim”e verdikleri desteklere bakıldığında, söz konusu eğilimin ABD önderliğinde ilerleyen emperyalizmi, onun asalak niteliğini ve mevcut tarihini ciddiye almadığı söylenebilir. Maoist Enternasyonalist Hareket geriye doğru adım atmayı öngören bakış açısını gizli troçkizm olarak tarif etmiştir. Gizli troçkizm küresel sınıf dinamiklerini anlamaktan uzaktır ve fiiliyatta işçi aristokrasisini devrimin öncü gücü olarak görmektedir. Halk efkârını ABD’nin saldırgan politikalarının hizmetine sunan bu eğilimle (gizli troçkizm; Birinci Dünyacılıkla) politik düzlemde mücadele edilmek zorundadır.
Nikolai Brown

ABD’nin Suriye Savaşı

ABD’nin Suriye Savaşı’ndan Çıkarılabilecek Yöntem Üzerine 10 Ders
8 yıldır aralıksız bir şekilde yöntembilim araştırmaları ve politika çözümlemesi üzerine bir ders veriyorum. Ama ABD’li ve diğer batılı yetkililerin Suriye’ye saldırma konusunda geliştirdikleri önermeler ve buna eşlik eden medya sunumunu takip ettikten sonra, bütün bu yıllar boyunca öğrencilerimi aldattığımı farkettim. Aslında ampirik bulgular, nesnellik, nitel çözümleme gibi işe yaramaz kavramlara odaklanmakla gazetecilik, akademisyenlik, diplomatlık ve STK çalışanı vb. kariyerlere yelken açan öğrencilerimi gerekli donanımdan mahrum bırakmışım. Eğer gelecekte bu dersi bir daha verecek olursam, ders içeriğini yeniden düzenleyeceğim ve yöntemsel bir dakikliği temin etmek için ders içeriğini aşağıdaki 10 basit yönergeyi içeren tek sayfalık bir metne dökeceğim:
1) İkna edici kanıtların bulunmadığı durumlarda, tek kelimeyle, “sağduyu”ya başvururken, her türlü muteber karşı-delili “hayal mahsulü”, dolayısıyla “saçmalık” olarak reddedin (bkz.: John Kerry 30 Ağustos; Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, 29 Ağustos);
2) Canlı yayında karşı-delil hakkında köşeye sıkıştığınızda çileden çıkmış görünün ve şöyle buyurun: “Bak, bazılarının neler dediğini biliyorum ama bu konu günışığı gibi ortada” (bkz.: kıdemli muhabir, Christiane Amanpour, CNN, 30 Ağustos).
3) İddialarınızın doğruluğunu teyit edecek hiçbir işaret olmadığında, içinde Arap Birliği’nin geçtiği –ve böylece her zaman inandırıcı olan- bir mutabakat kurgulayın ve onların ‘anlaşması’na atıfla kendi değerlendirmenizin altını çizin (bkz., Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, 29 Ağustos).
4) İstediğiniz bütün anekdotsal kanıtları -bu terimin bir oksimoron olduğuna aldırmadan- kamunun doğrudan gözlemleyebileceği yıkılamaz ampirik bulgularla desteklemeden ve “kullanılan kaynaklar ve yöntemler yüzünden bunun haricindeki bilgilerin gizli” tutulması gereğine atıf yaparak takdim edin (bkz.: Suriye hakkındaki gizliliği kaldırılmış ABD İstihbarat Raporu, 30 Ağustos).
5) Her zaman döngüsel akıl yürütmesini tercih edin: “X’in suçlu olduğunu biliyoruz çünkü istihbarat değerlendirmelerimiz X’in suçlu olduğunu bu yıl içinde 10 defa belirtti” (bkz.: neredeyse her bir ABD yetkilisi ve anaakım medya mensupları).
6) Eğer ortaya attığınız iddialar, gerekçeden yoksun olduğu için saçma ya da mantıksız görünüyorsa, itham ettiğiniz devlet, kişi ya da grupların “akıldışılık”larına atıfta bulunun (bkz.: neredeyse bütün ABD yetkilileri, liberal akademisyenler ve anaakım medya mensupları).
7) Kendinizi kamunun öğrenebileceği muhtemel çürütülemez karşı-delillerden korumak için, kendi “inkar edilemez” “olgu”larınızı ve “bulgu”larınızı, “bu bulgulara güvenimiz yüksek orandadır, yani yüzde 100 emin değiliz” etiketiyle niteleyin (bkz.: Suriye hakkındaki gizliliği kaldırılmış ABD İstihbarat Raporu, 30 Ağustos; John Kerry, 30 Ağustos).
8) Bulgularınızın güvenilirliği ve doğruluğu hakkındaki her türlü alaycı soruya, size soruyu yöneltenin cüretine ve küstahlığına karşı ahlâkî bir taarruzla cevap verin. Bu, Suriyeli muhalifler ağzından kabaca şu şekilde icra edilebilir: “Sen bir bebek katilisin”; ya da incelmiş bir şekli şu olabilir: “Şaşırtıcı ölçekteki bu saldırının uydurulmuş ya da danışıklı olduğunu iddia edebilecek olanlar vicdanlarını ve kendi ahlâkî pusulalarını kontrol ettirmeliler” (bkz., John Kerry, 30 Ağustos).
9) Sunduğunuz bütün bulguların tekrardan kendine işaret ettiğinden emin olun, bir başka deyişle, bu bulguları kendi makamlarınızdan ve yakın müttefiklerinizden devşirin (bkz.: neredeyse bütün ABD yetkilileri, liberal akademisyenler ve anaakım medya mensupları).
10) Eğer sizin makamlarınızdan ya da yakın müttefiklerinizden biri, ustaca inşa ettiğiniz mutabakatın dışına çıkıyor ve sizin anlatınızla çelişen malumat ifşa ediyorsa, kıdemli kaynağınızın güvenilirliğini, haberlerinizin içine “ihtilaflı” gibi art niyetli ve kinayeli terimler ekleyerek baltalayın (bkz.: Sarin gazı kullanımı konusunda muhalifleri sorumlu tutan Suriye Arap Cumhuriyeti Bağımsız Uluslararası İnceleme Komisyonu üyesi Carle Del Ponte hakkında anaakım medyanın tavrı; Edward Snowden ve Bradley Manning hakkında anaakım medyanın tavrı).
Emel Saed Garîb

Fısıltılar

“Bütün yapraklarım açarsa kork.”
[Oktay Rifat]
Türkiye’de Kemalizm, Mustafa Kemal’in ötesinde bir gerçekliktir. O, bu ülkenin belkemiği, o kemikteki iliktir. Eni sonu Kemalizm, emperyalizmin ve kapitalizmin esnaf-zanaatkâr dolayımıyla toprağa sinmesidir. Dolayısıyla “bugün kemalizm eski düşman, onunla uğraşmayalım” demek, bugünün esnaf ve zanaatkârlarının bir tepkisidir. Dolayımsa hâlâ carîdir. Zira toprak hâlâ kıyama gebedir.
2004 tarihli MGK belgesinin de gösterdiği üzere, AKP iktidarı Kemalizmin başka araçlarla sürdürülmesidir. Bu nedenle, AKP’ye yönelik eleştirilerin AKP’nin dışına çevrilmesi, içteki Kemalizmin bir marifetidir. AKP şahsında sol, kendindeki kemalizmi muhafaza etmektedir. Ona laf ettirmemektedir. AKP’yi en fazla, kendi kemalizmine düşmüş bir leke olarak görmekte, göstermektedir. AKP’ye destek veren kemalizmin potansiyel düşmanlarını kesinlikle ciddiye almamaktadır. Onun kemalizmle dövüşmek ve devrim yapmak gibi bir derdi yoktur. AKP’ye karşı yıkılıp kurulmak, AKP’nin içinde olduğu iktidar hattına karşı tarihsel-toplumsal yıkılışın ve kuruluşun zorunlu bileşenidir. “Her şey benle başlasın, benle bitsin” diyenlerin bu yıkıma ve kuruluşa düşman kesilmesi doğaldır.
* * *
“Siyasette en büyük yanlış, hasımın kriterlerini kabullenmek, bu kriterler üzerinden kendini sorgulamaya açmaktır” diyen Kemal Okuyan[1], siyaseti bir bilek güreşi derekesinde görmektedir. Geçen 1 Mayıs’ta validen “teşekkürname” alan partinin lideri, hâlâ “utanılacak bir şeyinin olmadığını” söylemektedir. Ona göre, “emperyalistler, gericiler ve sömürücüler solcuları arızalı, kendilerini çağdaş, uygar, eğitilmiş ve normal görmektedir.” Kendisinin düşmanın kriterlerini kabul etmediğini söyleyen Okuyan, yazısını “biz çağdaşız, onlar çağdışı” diye bitirmektedir. Tüm rakiplerini ve hasımlarını gerici, gayri medenî, cahil ve anormal olarak görmektedir. Dünyaya bu pencereden bakmaktadır. Demek ki o, efendilerin yukarıdan fısıldadıklarına göre yönünü tayin etmektedir.
Yazıyı yazma gerekçesi de muhtemelen, bizim de içinde olduğumuzu düşündüğü, “arada sırada yeşil olabilirim” diyen solculara kızmış olmasıdır. Esasında esnaf-zanaatkâr siyasetinin yukarıdan aktaracağı, dolayımlayacağı şey, bir biçimde, efendilerin, yukarıdakilerin sınıfsal öfkesi olabilmektedir. Zira “yeşil” ve “kızıl” biçimseldir. Burada temelde öze, niteliğe ilişkin bir müdahale gerçekleşmektedir. Yani bireysel tercihlere, zevklere değil, kolektif, maddî, kütlesel zorunlu yönelimlere işaret edilmektedir. Meselenin “yeşil bayrak/kızıl bayrak” taşıyıp taşımamaya indirgenmesi, öze ilişkin vurgunun karartılmaya çalışılmasıyla ilgilidir. Bu yaklaşım, herhangi bir momentte sömürüye ve zulme karşı bayrak oluşturmuş bir eylemi veya momentin kendisini göndere çekmeye karşı her zaman direnç gösterecektir. Onun için kendi bayrağı, kendi öznelliği, kendi bireyliği, kendi tezgâhı, kendi bireysel maddî çıkarları ve kendi varlığı önemlidir. Solculuk, komünistliğe ve dolayısıyla, onun buraya dair ve ait hâliyle, iştirakçiliğe hep nefretle bakmak zorundadır. Komünist siyaset, sömürücülerin ve zalimlerin esnaf-zanaatkâr kesimin kulağına fısıldadıklarına bakıp düşmanını tanımak, o düşmanla dövüşmektir.
* * *
Sol’un tüyleri, “İslam” ve “Kürd” denildiğinde diken diken olmaktadır. Biz ise ondaki alerjide umut görmekteyiz. Sol, İslam’a karşı laikliğini ve ateistliğini, Kürd’e karşı milliyetçiliğini ve yurtseverliğini tepki olarak üretmektedir. Biz, bu tepkilerin yoğunluğuna ve kuvvesine bakıp, esnaf-zanaatkâr siyasetinin eğilimini ve şiddetini tespit etmekteyiz. Elbette bu tespit, onunla dövüşmek için gereklidir. Aslında tespit edilen eğilim ve şiddet, sömürenlerin ve zalimlerin hâlini de ortaya dökmektedir. Sömürücülerin-zalimlerin fısıltılarında hikmet bulmak solculuk, alamet bulmak iştirakçiliktir.
Türkiye’de AKP iktidarı döneminde, İslam ve Kürd’ün öne çıkmış olmasına bakıp, bunları karşı tarafa atmak mümkündür. Onları karşı tarafa atanların da kendi taraflarının analiz edilip eleştirilmesine tahammül edememeleri anlaşılır bir durumdur. Mesele, kimin/neyin, “İslam’ı ve Kürd’ü karşı tarafa at” diye fısıldadığı ve taraflar arasındaki çizgiyi kimin/neyin çizdiğidir.
Sol, bu esnaf-zanaatkâr siyasetinin bir biçimidir. O, pekâlâ, liberal veya muhafazakâr olabilir. Bugün mütevazı çığlığımızın saldırı ve savunmayla karşılanması, bu liberallik ve muhafazakârlıkla ilgilidir. Dükkânların camı çerçevesi inmekte, pazar daralmaktadır. Çember içine alınan nedir? Araya çizgiyi ne çekmektedir? İslam ve Kürd, neden o çemberin dışındadır ve karşı taraftadır? Soyutlanan, merkeze alınan, nedir? Bu sorulara cevap bulmaya çalışmak, solun liberal ve muhafazakâr tezahürlerini deli etmektedir.
* * *
Sol, kendisinin eleştirilmesine tahammül edememektedir. Zira artık kendisine ait bir pazarı vardır ve o pazar da huzura ve istikrara muhtaçtır. Tam da bu nedenle, huzur ve istikrar balonu ile AKP solun hedefine, menziline asla giremez. Solun Gezi’deki çığlığı bölüp kendi hanesine yazmak istemesi, bununla ilgilidir. Aslında AKP’ye karşı kıyam, aynı zamanda sola karşıdır. Solun bunu görmek istememesi önemli değildir. O, ister Gezi’yi ayna zannedip kendisine baksın, isterse aynadaki suretini gerçek zannetsin, kıyam bu toprağa geçmiştir. Gerektiğinde, tüm kötülüklerin ortalığa saçılması için, aynayı kırmasını da bilecektir. Bu ihtimale karşı Gezi’nin partisi kurulmalı, Gezi başlangıç ve milat addedilmeli, o park faaliyetlerine ve rekreasyona indirgenmelidir.
Sol, bu ülkede siyaset alanına çıkmasını, o başlama hâlini yüceltmekte, önemsemekte ama bir biçimde bu çıkışın ve başlangıcın sınıfsal-politik analizini yapmaktan imtina etmektedir. Yani “iyi de ben nasıl çıktım, ne tür ödünler verdim de bu çıkışıma izin verildi? Bu çıkışın diyeti nedir? Çıkarken bende olan asli unsurlardan hangilerini feda edip geride bıraktım? Beni bu siyaset alanına iten nedir?” türünden soruları asla sormamaktadır. Gezi ile korkan sol, düne kadar, “tüm sol örgütlerin dibine kibrit suyu. Hepsi yıkılsın gitsin” diyen küskünleri de dâhil, evlatlarını kucağına geri çağırmıştır. Fısıltının kaynağı bellidir.
Fısıltının sahibi, hareketi sol yuvarlara doğru büzmek derdindedir. Olası kurulacak tüm bağlar kesilmelidir. Özne olma uhdesi, tekrar sola verilecektir. Ona “bununla idare et” denilecektir. Bu sefer, dikey unsurlar tıraşlanacaktır. Kafasını çıkartan, sol eliyle ezilecektir. Düşman, solu örgütlemektedir. Devletin şiddeti bununla ilgilidir.
* * *
Kemal Okuyan, bir çırpıda, yeşil’i “seyahat özgürlüğü”, “haberleşme serbestiyeti”, ilerleme gibi Alman kapitalizminin argümanlarının yanına atmaktadır. “Zekâ”sına hayran kalmamak mümkün değildir. Ellilerde siyaset alanına çıkan ecdadına bağlılık yemini ettiğinden, yirmilerde Müslüman halkla ve onun ileri gelen isimleriyle ilişki, hatta parti kurmuş öncellerini tarih öncesine fırlatıp atmaktadır. O, solun hanesine yazılmış, defter-i kebirine kaydedilmiş, tezgâhlarda satılmasına izin verilen unsurları biçimsel olarak savunmak zorundadır. Ömrünü böyle tamamlamaya ahdetmiş bir kişi olarak bu kemal’istin çağdaş olması, sömürücülerin ve zalimlerin kendi kulağına fısıldadığı şeyleri ifa etmesi demektir.
Esnaf-zanaatkâr siyasetinin alt kompartmanı olarak sol, sağ muadili gibi, bir savunma hâlindedir ve bu hâlin kendisini politiklik zannetmektedir. Onun “ama hep bizi eleştiriyorsunuz, başka işiniz yok mu, çıkın sahneye, siz de bir şeyler yapın da görelim” demesi bununla ilgilidir. O, kendisine yönelik eleştirileri bir hamleyle karşı tarafa atacak, eleştiriyi gene kendi özne’liğinin işaretlenmesi olarak alıp onu derhal savuşturacak ve kitlesini/seyircisini eleştiriye karşı galeyana getirecektir.
* * *
Sol, esnaf-zanaatkâr siyasetidir. O, sömürenlere ve zalimlere karşı tehdit oluşturacak her şeyin parçalanması, ehlileştirilmesi, iğdiş edilmesi, sindirilmesi ve yumuşatılmasıdır. Bunların yapılabilmesi için solun elbette tehdit unsurları ile bir ilişki kurması zorunludur. Solun ilişki-temas kurduğu şey, esasen tehdit altındadır ve bu tehdit, o şeyin tarihsel-toplumsal bağlarının kesilmesi ile ilgilidir.
Sol, teorik soyutlama ile pratik tecridi birbirine karıştırmaktadır. Teoride soyutladığı şey, pratikte tecrit etmek istediği şeydir. Bir solcu neyle ilgileniyorsa, onun bağlarını kesmek istiyordur. Bağların araştırılması, onların kesilmesi içindir. Mesele, bağ aramak ve kurmak değil, bağcıyı dövmektir.
O şey, teorik ve pratik olarak, merkeze konulduğu için, bir süre, önemsendiğini düşünebilir. Oysa bu, örümcek ağıdır. Ağın ortasına gelen av, yok edilecektir. Bu av, “beden”, “ülke”, “işçi sınıfı” vs. olabilir. Örneğin saf beden merkeze alınır, onun her türlü uzantıyı, dışsallığı, maddî ilişkiyi fazlalık olarak görmesi sağlanır. Bu yöntem, hem liberalizmin hem de faşizmin devreye soktuğu bir yöntemdir. Çalışmanın, emeğin fazlalık olarak gösterilmesi için her şey “beden” parantezine alınır. Beden putu karşısında her şey küçültülür, etkisizleştirilir. Ama pratikte beden, bu bilinçle tekrar hâkim ideolojiye bağlanır. Beden, ya intihar eder ya da ölmemek için anlık her türlü teslimiyete “evet” der. O, ruhu çalınmış bir patates çuvalı, depresyon ilâcı niyetine siyaset yaptığını zanneden bir apolitik, sıtmaya razı gelmiş bir sinektir.
Solun ve solculuğun savunulması, kendi bireyliğinin savunulmasıdır esasında. Merkeze konulan beden, ülke vs. bu bireyliğin imgesidir. Solun siyaset alanına çıkmasına, tam da bu nedenle izin verilmiştir. Onun nefes alabilmesi, ancak bu sayede mümkündür.
Birey tamdır, bölünmez bütündür. Bu soyutlama, tecritle sonuçlanır. Birey ölçüsüne vurulmuş hayat, ne önceden sonraya akana ne de öncesiz-sonrasız olana tahammül eder.
Devrim ve sosyalizm içinse, önceden sonraya akan kadar öncesiz-sonrasız olan da zarurîdir. Ruhsuz bedenlerin, çağdaş baronların, işçileşmeye direnen esnaf ve zanaatkârların, efendilerinin fısıltılarını Kur’an hükmünde sayanların, geleceğin müstakbel devrimine de o devrimin bugün siyaset alanındaki alameti olan “devrim”e de düşman olması gayet doğaldır.
Eren Balkır
2 Aralık 2013
Dipnot
[1] “Bizim Utanacak Bir Şeyimiz Yok”, 2 Aralık 2013, Haber Sol.