Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2026

, , ,

David Graeber’dan Rojava’ya Saygı Duruşu


Emperyalistler ve ona her daim sadakatle bağlı olan Batılı “solcular”, iliklerine kadar NATO destekçisi “Akademisyen Anarşist” David Graeber ve kendi kendisini sürekli galeyana getiren ünlü solcu Charles Davis önderliğinde, Suriyeli Kürtleri mülk edinmeye ve Suriye’de “İspanya İç Savaşı” sırasında yaşananlara çok benzer bir durum yaratmaya çalışıyorlar. “Solcular” propaganda faaliyeti dâhilinde İspanya İç Savaşı’na atıfta bulunuyorlar, emperyalistler de somutta bizzat o iç savaşın koşullarını imal ediyorlar.

Bu süregelen aldatmacanın neticesinde, emperyalist saldırganlığa karşı Suriye’yi destekleyenler, “gelişiyormuş gibi görünen demokratik Kürt özerkliği”ni veya “Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı” mücadelesini engellemekle suçlanıyorlar. Bu mücadele, Kuzey Suriye’de özgürlükçü anarşist bir eko-ütopya yaratmayı ve “mel’un Esad rejimi”nin ya da Şarkiyatçı burjuva propagandasının sözlüğüyle düşünmeyen, aklı başında insanların “Suriye Devleti” olarak bildiği yapının, genelde Suriye ulusunun pençelerinden kurtulmayı amaçlıyor.

Graeber ve ekibinin efsanevi fantezilerinin aksine, çoğu komünist, ABD ordusu aracılığıyla elde edilen bu sözde “özerkliğin” emperyalizmin himayesi altında asla elde edilemeyeceğinin tümüyle farkındadır. Bu özerklik, yalnızca gasp edilecek, Suriye’yi bölüp, bu gerici hedeflerin sonuçlarını ve tüm bölgenin boynundaki boyunduruğu daha da ağırlaştırmak amacıyla imparatorluğun gerici hedeflerine ulaşmak için kullanılacaktır.

Oportünistler ve anarşistler, İspanya’daki iç savaşın beynelmilel düzeyde sahip olduğu tarihsel-maddi özellikleri yanlış anladıkları, kendi ütopyalarının peşinden gittikleri, Franco faşizmine karşı birleşik cepheden ve cumhuriyetten kopmayı seçtiklerinden, bugün de ulusların, Suriye ulusunun ve etnik kökenine bakılmaksızın, tüm halkının kendi kaderini tayin hakkına karşı çıkmayı, Kürtlere verilecek bu emperyalist “yardım”ın doğuracağı kaçınılmaz emperyalist egemenliği ve Suriye’nin bölünmesini desteklemeyi seçiyorlar. Uzağı göremeyen, belirli bir kesite odaklanmış, “haklı dava”ya vurgu yapan destekleriyle Batılı “sol” oportünistler ve kendilerini gizlemeyi bile beceremeyen sosyal şovenistler, bir kez daha gerici yolu destekliyorlar.

İnsanlar, ABD imparatorluğundan “saf olmayan yardım” elde etmeye çalışan ezilen aktörlerle “empati kurabilirler”, ancak komünistlerin görevi, bu “saf olmayan yardımın” özünde gerici olduğunu, hem bu yardımı elde etmeye zorlanan ezilen aktörün hem de bölgedeki işçi sınıflarının ve ezilen halkların maddi amaçlarına aykırı olduğunu ortaya koymaktır. ABD imparatorluğu, kendi çıkarlarına hizmet etmedikçe, en ufak bir ilerici harekete bile asla yardım etmemiştir ve bu çıkarlar da baştan sona gerici olmaktan başka bir şey değildir.

“Solcular”, pekâlâ şu türküyü söyleyebilirler: Suriye’deki Kürt davası, Suriyeli Arap yönetici sınıfının elinde maruz kaldıkları tarihsel zulme dayanan “haklı bir davadır”, bu nedenle, “saf olmayan ABD yardımını arzulayan” Kürtler, varsayılan ütopik bir geleceğe ulaşmak için desteklenmelidir. Ancak bu, tek taraflı düşünen, bir ahmağın dile getirebileceği bir argümandır.

Bir komünist, ezilen İrlandalıların, İngiliz yönetici sınıfının boyunduruğunu kırmak, ateşten kaçıp cehennem ateşine düşmek için Alman Nazilerinin askeri veya siyasi “yardımını”, dolayısıyla egemenliğini kabul etmelerini savunur muydu?

PYD, imparatorluk tarafından verilen “yardım” üzerinde hiçbir siyasi yetkiye sahip olmayacak; bu tür yardımı almaları sonucunda, Barzani kabilesinin NATO/İsrail destekli Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne benzer şekilde, imparatorluğun emrine girmek zorunda kalacak.

ABD; PYD ve askeri kanadı YPG’ye ancak bu eylem ABD’nin emperyalist çıkarlar bağlamında mevzi sahibi olmasına katıda bulunuyorsa yardım edecektir (bu nedenle emperyalist “solcu” David Graeber’in hararetle desteklediği) bu çıkarlar ise tüm bölgenin büyük çoğunluğunun, özellikle de Kürt nüfusunun büyük çoğunluğunun çıkarlarına temelden aykırıdı .

ABD’nin Suriye’deki hedefleri, Suriye devletini emperyalist (Batı/İsrail) egemenliğini engelleyemeyecek, birbirine düşman etnik-mezhepsel “mini devletlere” bölmektir. Bu, Kürt işçi sınıfının, hele ki Suriye ve bölgenin işçi sınıflarının kurtuluşuna giden yol değildir. Bu yol ancak Irak’taki Barzani kabilesi gibi tüm burjuva Kürt unsurlarının küçük bir azınlığının savunduğu “özgürlük”ten” (emperyalist himayeden) başka bir yere çıkmaz. Bu “özgürlük” de nüfusun çoğunluğunun köleleştirilmesi pahasına gerçekleşir.

“Rejim altında” yaşamın daha iyi olmayacağı iddiası pekâlâ dile getirilebilir fakat bu, tüm gerçeklere aykırı, tarihsel gerçeklerden uzak, onlara kör bir varsayımdır. Suriye’deki Kürt azınlık “rejim altında” baskılarla yüzleşmiş olabilir, ancak bölgede Kürtlerin yüzleştiği baskılar en ağırı değildi. ABD himayesindeki rejimlerde azınlıkların maruz kaldıkları baskılar daha ağırdı.

Yani, “solcular”, Suriye’deki Kürt toplumunun faşist ABD emperyalizmiyle ittifak kurmaya, ondan yardım koparmaya çalışan kesimleri, Suriye ordusu ve PYD içindeki Esad karşıtı unsurlarla yaşanan aralıklı çatışmalara ve dışarıdan bu yönde etkilemeye çalışanlara odaklanarak, Suriye’deki tüm Kürt toplumunun tek ifadesi olarak yeniden sahipleniyorlar. (Burada PYD’nin kendi geleceği konusunda bölünmüş ve ittifakları değişken olduğu, Suriye ordusu ve Ulusal Savunma Kuvvetleri’nin yerel milisleriyle ara sıra çatışmalara girdiği ve "Esad’ın faşist güçlerini” kınadığından bahsedilmelidir. Ancak gene de başka yerlerde somut yerel ittifaklar mevcuttur, Suriye Baas Partisi ile PKK/PYD liderliği arasındaki tarihi bağlardan bahsetmeye gerek bile yok.

Graeber ve ekibi, şu anda büyük bir emperyalist saldırganlık ve her taraftan gelecek tepki tehdidi altında olan Suriye ulusunun bölünmesini ve zayıflatılmasını teşvik ediyor. Ayrıca Kürtlerin ABD imparatorluğuna boyun eğmesini, saldırgan bir savaşta onun kuklası olmasını, Suriye ordusu ve devletine karşı vekillik yapmasını istiyor. PYD’nin, onlarca yıldır Kürt toplumuna yönelik zulümde başrol oynayan bir imparatorluğa teslim olmasını savunuyor.

ABD imparatorluğunun Suriyeli Kürtlerin siyasi özerklik arayışına sadece yardım etmeye çalışmadığını vurgulamak gerekiyor. İsyan boyunca ABD ve ortakları, PYD’ye karşı baskı aracı olarak “IŞİD” ve benzerlerini kullanmış, PYD ile Suriye Devleti arasında daha fazla ayrışmaya ve ABD/Türk kontraları için bir kanal görevi görmelerini sağlamaya çalışmıştır.

PYD, 2012’de “Suriye Ulusal Konseyi”ndeki emperyalizmin kuklalarından ayrılıp Suriye Devleti’ne karşı oluşturulan projeye katılmayı reddettiğinden beri, bu “isyancı” kontralar, Kürt topluluklarına acımasızca saldırmıştır. Tesadüf o ki o dönemde David Graeber ve şürekası, aynı “ılımlı” şovenist tekfircileri övüyordu. Bu tekfirciler, Kürt özerkliğinin her türlüsüne kesinlikle karşıydı. ABD ve Türkiye, PYD’ye yapılacak her türden yardımın katı koşullara bağlı olacağını çok açık bir şekilde ifade ettiler. Başlıca koşul ise tarafsız duruşlarından vazgeçmek, dolayısıyla, Bookchin’in özgürlükçü anarşist ekolojik ütopyasının gerçekleşme olasılığını da ortadan kaldırıp Suriye ordusuna karşı bu “isyancılara” katılmaktı.

“Solcu” emperyalistler, ABD’nin Suriyeli Kürtlerin bu metafiziksel “demokratik özgürlükçü özerklik” arayışına “yardım etmeye” istekli olduğunu (ya da mevcut koşullarda böylesi ihtimalin pratikte bulunduğunu) iddia ederken, imparatorlukların Kürt işbirlikçileri, PYD’yi emperyalizmle ittifaka zorlamaya ve nihai amaç olarak onları Suriye ulusunu geri dönülmez bir şekilde bölüp parçalamak için bir araç olarak kullanmaya çalışarak, tüm bölgeyi ve bölge halklarının Batı ile İsrail’in emperyalist faşizmine karşı mücadele kabiliyetini daha da zayıflatmaya çalışıyorlar.

Suriye Kürtlerinin faşist Amerikan imparatorluğuna boyun eğmesini savunan Batılı “solcular”, Kürtlerin ilerleyişine veya “kendi kaderini tayin hakkı”na destek sunmuyorlar. Kürtlerin ilerlemesi kisvesi altında emperyalist gericiliği destekliyorlar. Bu eylem biçiminin ve bu gerici ittifakların halesine kapılan Kürtlere, tıpkı Barzani’nin Irak’ta ABD ve İsrail emperyalizminin kukla Kürt petrol devletini oluşturan ayrılıkları yaratmaya yardım etmesinde olduğu gibi, seçimlerinde yanıldıklarını hatırlatmak, komünistlerin üstlenmesi gereken bir sorumluluktur.

Komünistler, enternasyonalist bakış açısına sahiptir, dolayısıyla kendi emperyalist burjuvazimize “kendi seçtikleri yerlileri” destekleme kisvesi altında tavizler veren bağnaz şovenistler değildirler. Komünistlerin görevi, PYD’yi ve destekçilerini, imparatorluktan medet ummanın, inâyet beklemenin gerici ve tehlikeli bir politika olduğu, bu politikanın ezilen Kürtler de dâhil olmak üzere, Suriye halkının daha da sefaletine ve baskısına yol açacağı konusunda uyarmaktır.

Komünistler, bu düşmanlığın tarihsel kökenlerini de aynı şekilde tanımalı, emperyalist faşizme karşı birleşik bir Suriye cephesinin gerekliliği üzerinde dururken, Arap yönetici sınıfları içindeki şovenist unsurları ve Kürt nüfusuna uyguladıkları baskıyı eleştirmeyi ve bunlara karşı çıkmayı unutmamalıdır. İki eğilimi birbirinden ayırmak ve emperyalist faşizmin mevcut dönemindeki üretim biçimleri altında sınıf mücadelesinin bütünlüğü içinde, küresel işçi sınıflarının ve ezilen halkların hedeflerini ilerleten ilkeli bir pozisyon belirlemek gerekmektedir.

Phil Greaves
21 Ocak 2015
Kaynak

05 Mart 2026

, ,

Rojava, Sol ve Zokalar


Mart 2011’de, Arap Baharı’nın ardından Suriye’de bir isyan başladı. Başlangıçta Daraa şehrinde patlak veren isyan, hızla ülkenin geri kalanına yayıldı. İlginç bir şekilde, bu olay, Suriye hükümetinin bir dizi reformu uygulamaya istekli olduğunu ortaya koyduğu bir dönemde gerçekleşti.

Burada kimse, halk protestolarının ve hoşnutsuzluk ifadelerinin (gerçekten meşru olan kısmıyla) meşruiyetini sorgulamıyor.

Ancak bir gözlemde bulunmak gerekiyor: Bence dünyada nüfusun bir kesiminin bir nedenden dolayı memnuniyetsiz olmadığı ve bu memnuniyetsizliğin sıklıkla hükümete karşı protesto gösterilerine dökülmediği hiçbir ülke yok (“yapay” ülkeler olarak kabul edilebilecek vergi cennetleri müstesna). Bununla birlikte, neredeyse bu tür durumlarda, hızla organize olmuş, çok sayıda silah ve kaynakla donatılmış, iyi finanse edilmiş ve savaşmaya hazır gerçek ordulara dönüşen silahlı grupların hızla oluşmasına ve yayılmasına asla tanık olmayız.

Tüm bunlara, başta o zamanki ABD Başkanı Barack Obama olmak üzere, neredeyse tüm Batılı liderlerin Esad’ın devrilmesi ve “Suriye rejimi”nin yıkılması çağrısında bulunmalarını da eklersek, Suriye’de silahlı ayaklanmanın tümüyle kendiliğinden geliştiğine ve ülke dışından (en hafif tabirle) açık katkılarla bir süredir planlanmadığına ancak saflar inanabilir. Gerçekte, kısa bir süre içinde Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve aralarında IŞİD’in de bulunduğu diğer gruplar zuhur ettiler.

Suriye iç savaşı sırasında, Kürt milis gücü YPG, ülkenin kuzeyinde ortaya çıktı. Suriye ordusunun zayıflığından yararlanarak idareyi ele geçirdi, büyük Kürt nüfusunun yaşadığı bölgelerde bağımsız bölgeler kurdu. Yüzyıllardır zulüm gören Kürt halkına duyduğumuz tüm saygı ve Kürt davasına olan tüm sempatiyle birlikte, YPG’nin neden böyle bir yol izlediğini, alenen ABD, dolayısıyla fiilen İsrail ile ittifak kurduğunu merak etmiyor değiliz.

Bu iki ülke, çeşitli nedenlerle stratejik kabul edilen Ortadoğu gibi bir bölgeye hâkim olmaya yönelik emperyalist ve savaşçı emellerini hiçbir zaman gizlemedi. Aynı şekilde, bölgedeki Arap nüfusuna ve diğer tüm etnik gruplara (Ermeniler, Kürtler vb.) karşı kayıtsızlıklarını (hatta küçümseyici tavırlarını) da hiçbir zaman gizlemediler. Ayrıca, ABD ve İsrail’in en önemli stratejik hedeflerinden birinin Suriye devletini daha küçük, daha kolay kontrol edilebilir devletlere bölmek olduğu, bu nedenle, YPG’nin “kurtarılmış bölgeler” oluşturmasının, niyetlerinden bağımsız olarak, aslında bu yönde bir adım olduğunu da bu tespite eklemek gerek.

Suriye savaşında İtalya ve Avrupa’da, YPG’nin IŞİD’e karşı gösterdiği başarılar sayesinde Kürt davası, birdenbire medyanın ilgisine mazhar oldu. Sosyal medyada her gün yüzlerce, hatta binlerce Kürt kadın savaşçının görüntüleri yer alıyordu, kurtardıkları bölgeler, oldukça gelişmiş, hatta yarı komünist bir siyasi ve sosyal sistemin hüküm sürdüğü bölgeler olarak tanımlanıyordu.

Bütün bunlar, kaçınılmaz olarak, İtalya’da (diğer Avrupa ülkeleri hakkında bilgim yok) özellikle radikal sol olmak üzere, solun geniş kesimlerinden YPG’ye yönelik büyük bir sempati ve destek dalgasına dönüştü, hatta “Kürtler için” gösteriler bile düzenlendi. Buna karşılık, Ortadoğu’da sürekli olarak İsrail ve ABD’nin çıkarlarıyla çeliştiği için “suçlu” görülen Suriye hükümetine karşı yapılan kapsamlı saldırının aleni emperyalist niteliği kavranamadı. Bu saldırı, ABD, İsrail, Suudi Arabistan (ve bazı emirlikler), Fransa, İngiltere ve Türkiye gibi ülkeleri bir araya getirdi (Türkiye, daha sonra diğerlerinden uzaklaştı, ancak ülkenin bazı bölgelerini işgal etmeye ve Kürtlere karşı savaşmaya devam etti).

Sıklıkla söylendiği gibi, her şey bir noktada doruğa ulaşır. Suriye iç savaşının sonu gibi görünen olaylardan birkaç yıl sonra, Esad hükümeti, nihayetinde çöktü ve şimdi ülke, her zamankinden daha bölünmüş bir halde, esasen Cevlani’nin “ılımlı” acımasız mücahitlerinin elinde. Bu mücahitler, ABD ve İsrail’e Esad’dan çok daha fazla uyum sağlıyor. Artık hedeflerine ulaşmış olan YPG ve Kürtlere ihtiyaç kalmadı. Bugünkü mücahit Suriye ordusu, Kürt milislerini Rojava’dan ve diğer tüm “kurtarılmış bölgeler”den kovuyor. YPG’nin eski müttefikleri olan ABD ve İsrail, olan bitene aldırış etmeden gülümsüyor, olayların gelişmesine izin veriyor.

Şunu söylemek mümkün: YPG liderleri, Washington ile ittifak kurma kararı alırken basiretsiz davrandılar: ABD’nin özellikle Ortadoğu’da “müttefikler”ini önce kullanıp sonra bir kenara attığı birçok örnek var (örnek: Saddam Hüseyin). Şu tespiti de yapmak mümkün: solumuzun büyük bir kısmı, kitle iletişim araçlarının cazibesine kapılmaya devam ediyor ve en iyi ihtimalle, (Rojava örneğinde görüldüğü üzere) kapsamı son derece sınırlı ve kısa ömürlü olan, ancak birçok durumda da iyi gizlenmiş darbe girişimlerinden başka bir şey olmayan “renkli devrimler” peşinde koşuyor. Bu “devrimler” hakkında hüküm de bulunmadan önce, onların emperyalizme, bilhassa tüm ezilen halkların birincil düşmanı olan ABD’ye karşı tutumunu değerlendirmek gerekiyor.

David Insaidi
28 Ocak 2026
Kaynak

25 Ocak 2026

, ,

CIA ve MI6 IŞİD’i Nasıl Yarattı?


22 Mart’ta Moskova’daki Crocus Belediye Binası’nda meydana gelen, en az 137 masum insanın ölümüne, 60 kişinin de ağır yaralanmasına yol açan korkunç silahlı saldırının üzerinden 24 saat geçmeden ABD yetkilileri, katliamdan IŞİD’in Güney-Orta Asya kolu IŞİD-K’yi sorumlu tuttu. Birçok kişide bu alelacele suçluyu ifşa etme girişimi, Washington’ın Batı kamuoyunun ve Rus hükümetinin odağını gerçek suçlulardan, yani Ukrayna ve/veya Kiev’in en önemli destekçisi olan İngiltere’den uzaklaştırmaya çalıştığı yönünde şüphelerin oluşmasına neden oldu.

Dört saldırganın nasıl tutulduğu, yönlendirildiği, silahlandırıldığı ve kim tarafından finanse edildiğine dair tüm ayrıntılar henüz açıklanmış değil. Kremlin, saldırının arkasında Ukrayna Güvenlik Servisi’nin (SBU) olduğuna dair kanıtlar bulduğunu iddia ediyor. Ancak SBU, bu iddiayı reddediyor, Rus devletinin saldırıdan önceden haberdar olduğunu, saldırıyı önleyebilecekken Ukrayna’ya yönelik saldırılarını artırmak için gerekli önlemleri almadığını öne sürüyor. Ayrıca, katillerin, IŞİD’in Tacikistan kanadıyla bağlantılı bir kripto para cüzdanından para aldıkları söyleniyor.

Saldırının ardındaki gerçek ne olursa olsun, sorumlu dört kişinin eylemlerini kimin veya neyin finanse ettiğinden habersiz olduğu kesin. IŞİD’in bağnaz, aşırı dindar köktencilikten ilham aldığı yönündeki yaygın algının aksine, örgüt, esasen paralı askerlerden oluşuyor. Herhangi bir zamanda, ortak çıkarlarla birbirine bağlı bir dizi uluslararası bağışçının emriyle, hareket edebiliyor. Fonlar, silah ve emirler savaşçılarına dolaylı ve şeffaf olmayan yollarla ulaşıyor. Örgütün üstlendiği bir saldırının failleri ile nihai düzenleyicileri ve finansörleri arasında neredeyse her zaman bir dizi aracı bulunuyor.

IŞİD-K denilen yapının Çin, İran ve Rusya karşısında konumlandığını biliyoruz. ABD İmparatorluğu’nun rakiplerine karşı konum almış olan örgütün köklerini yeniden ele almak zorundayız.

On yıldan biraz daha uzun bir süre önce âdeta yoktan var olmuş gibi görünen, ana akım medya manşetlerine ve Batı kamuoyunun bilincine birkaç yıl boyunca hâkim olduktan sonra tekrar ortadan kaybolan IŞİD, bir dönem Irak ve Suriye topraklarının önemli bir kısmını işgal etmişti. Orada “İslam Devleti”ni ilan ederek, kendi parasını, pasaportlarını ve araç tescil plakalarını hazırlamıştı.

ABD ve Rusya’nın ayrı ayrı gerçekleştirdiği askeri müdahalelerle IŞİD, 2017’de ortadan kaldırıldı. Hiç şüphe yok ki böylece CIA ve MI6’in sırtından büyük bir yük kalkmış oldu. Neticede artık kimse, IŞİD’in gerçekte nasıl ortaya çıktığı konusunda rahatsız edici sorular sormayacaktı.

Esasında bu terör örgütü ve hilafet, karanlık bir gecede çakan şimşek gibi birden zuhur etmedi. O, Londra ve Washington’da tasarlanan, istihbarat teşkilatlarının uygulamaya koydukları kararlı ve özverili politikaların sonucuydu.

“Her Daim Düşmanca Hareket Eden Bir Yapı”

RAND, merkezi Washington’da bulunan, oldukça etkili bir “düşünce kuruluşu”. Pentagon ve diğer kuruluşların yıllık yaklaşık 100 milyon dolar tutarında para akıttığı kuruluş, düzenli olarak ABD ulusal güvenliği, dış ilişkiler, askeri strateji ve yurtdışındaki gizli ve açık eylemler hakkında tavsiyelerde bulunuyor. Bu açıklamalar, çoğu zaman daha sonra politika olarak benimseniyor.

Örneğin, Temmuz 2016’da RAND’in hazırladığı, “Çin’le savaşın akla dahi getirilemeyeceğini” söyleyen raporda, Rusya’nın bu türden bir çatışma durumunda komşusu ve müttefiki Çin’in yanında yer alacağı, Pekin ile “sıcak” çatışma öncesinde Doğu Avrupa’yı ABD askerleriyle doldurulmasına ihtiyaç duyulacağı öngörüsünde bulunuluyordu. Bu nedenle, Moskova’nın güçlerini kendi sınırlarında meşgul etmenin gerekli olduğu düşünülmüştü. Altı ay sonra, “Rus saldırganlığı”na karşı koymak için bölgeye çok sayıda NATO askeri sevk edildi.

Aynı şekilde, RAND, Nisan 2019’da “Rusya’yı Sündürmek” başlıklı bir rapor yayınladı. Bu raporda, Moskova’yı tahrik edip güçlerini daha geniş bir alana yaymak zorunda bırakmaktan, böylelikle “rejimin istikrarını zayıflatmak”tan söz ediliyordu. Bahsi edilen yöntemler arasında, Ukrayna’ya “yoğun yardım” sunmak, Suriyeli isyancılara ABD desteğini artırmak, “Belarus’ta rejim değişikliğini” teşvik etmek, Kafkasya’daki “gerilimleri” istismar etmek, “Orta Asya’da” ve Moldova’da “Rus nüfuzunu” etkisiz hale getirmek gibi başlıklar yer alıyordu. Bunların çoğu daha sonra bir bir gerçekleşti.

Bu bağlamda, RAND’in Kasım 2008 tarihli “Uzun Soluklu Savaşın Başlaması” başlıklı makalesi, okuru rahatsız edecek bir içeriğe sahip. Makale, aynı ay Bağdat ve Washington tarafından imzalanan bir çekilme anlaşmasının şartları uyarınca koalisyon güçleri Irak’tan resmen ayrıldıktan sonra, ABD’nin Küresel Terörle Mücadele’sini nasıl yürüteceğine değiniyor. Bu gelişme, tanımı gereği, işgal resmen sona erdiğinde “stratejik öncelik” olarak kalacak olan Basra Körfezi petrol ve doğalgaz kaynakları üzerindeki İngiliz-Amerikan egemenliğini tehdit ediyordu.

RAND, “Bu öncelik, uzun sürecek savaşı yürütme önceliğiyle güçlü bir şekilde etkileşim içinde olacaktır” açıklamasını yaptı. Düşünce kuruluşu, geri çekilmenin yarattığı güç boşluğu sırasında Irak’taki ABD hegemonyasını sürdürmek için “böl ve yönet” stratejisi önerisinde bulunuyordu. Bu strateji kapsamında Washington, “Irak'taki çeşitli Selefi-cihatçı örgütler arasındaki fay hatlarını kullanarak, onları birbirlerine karşı kışkırtacak ve enerjilerini iç çatışmalara dağıtacak”, aynı zamanda “İran’a karşı sürekli düşmanca duygular besleyen otoriter Sünni hükümetleri destekleyecekti.”

“Bu strateji, büyük ölçüde gizli operasyonlara, enformasyon temelli operasyonlara, alışılmadık savaş yöntemlerine ve yerel güvenlik güçlerine sunulacak desteğe dayanıyor. [...] ABD ve yereldeki müttefikleri, milliyetçi cihatçıları kullanarak, yerel halkın gözünde uluslararası cihatçıları itibarsızlaştırmak için vekalet savaşları başlatabilir. [...] İşi daha ucuza halletmeyi düşünüyorsa ABD, bu yola başvurmalı, dikkatini tamamen bölgeye çevirene kadar zaman kazanmalıdır. [...] ABD liderleri ayrıca, Müslüman âleminde Şiileri güçlendirecek hareketlere karşı muhafazakâr Sünni rejimlerin yanında yer alarak, süregelen Şii-Sünni çatışmasından da faydalanmayı tercih edebilir.”

Büyük Tehlike”

Böylece CIA ve MI6, Batı Asya genelinde Sünni “milliyetçi cihatçıları” desteklemeye başladı. Ertesi yıl, Beşar Esad, Katar’ın Doha’nın geniş doğalgaz rezervlerini Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye’yi kapsayan 10 milyar dolarlık, 1500 kilometrelik bir boru hattı aracılığıyla doğrudan Avrupa’ya yönlendirme teklifini geri çevirdi. Wikileaks’in paylaştığı, önemli ayrıntılar içeren bir belgede de aktarıldığı üzere, ABD, İsrail ve Suudi istihbaratı, yerelde bir Sünni isyanını kışkırtarak, Esad’ı devirmek için derhal harekete geçti, bu amaçla muhalif örgütleri finanse etmeye başladı.

Bu çaba, Ekim 2011’de Muammer Kaddafi’nin televizyonda yayınlanan katli ardından, MI6’in Libya’dan Suriye’ye silah ve aşırılıkçı savaşçıları yönlendirmesiyle hız kazandı. CIA, Kongre’yi çevrilen dolaplardan haberdar etmemek için İngiliz istihbaratını aracı olarak kullanarak bu operasyonu denetledi. CIA’in Şam'daki gizli işbirliği, ancak Haziran 2013’te, dönemin Başkanı Barack Obama’nın resmi onayıyla resmileşti, sonrasında Çınar Kerestesi Operasyonu adı altında bir operasyonun yürütüldüğü itiraf edildi.

Bu dönemde Batılı yetkililer, Suriye’deki vekil güçlerini genelde “ılımlı isyancılar” olarak adlandırıyorlardı. Ancak Washington, bu vekil güçlerin işgal ettikleri topraklarda köktenci bir hilafet kurmaya çalışan tehlikeli aşırılıkçılar olduğunun gayet bilincindeydi. Ağustos 2012’de Bilgi Edinme Özgürlüğü yasaları kapsamında yayınlanan bir ABD Savunma İstihbarat Teşkilâtı raporu, bu dönemde Batı Asya’daki olayların “açık bir mezhepçi yöne doğru ilerlediğini” ve radikal Selefi grupların “Suriye’deki isyanı yönlendiren başlıca güçler” olduğunu belirtiyordu.

Bu örgütlerden biri Kaide’nin Irak kanadı, diğeri de onun çatı örgütü olan Irak İslam Devleti’ydi. Bu iki örgüt, daha sonra IŞİD’i meydana getirdi. Amerikan Savunma İstihbarat Örgütü (DIA) raporu, bu olasılığı sadece öngörmekle kalmamış, aynı zamanda ona onay da vermişti:

“Durum kontrolden çıkarsa, Doğu Suriye’de ilan edilmiş veya edilmemiş bir Selefi prensliği kurulması olasılığı var. [...] Bu, tam da muhalefeti destekleyen güçlerin Suriye rejimini izole etmek için istediği şey. [...] IŞİD, ayrıca Irak ve Suriye’deki diğer terör örgütleriyle birleşerek bir İslam devleti ilan edebilir ki bu da büyük bir tehlikeye yol açacaktır.”

Böylesine ciddi endişelere rağmen, CIA, Suriye’deki “ılımlı isyancılar”a ciddi miktarlarda silah ve para göndermeye devam etti. CIA, bu “yardım”ın kaçınılmaz olarak IŞİD’in eline geçeceğini çok iyi biliyordu. Dahası, İngiltere, aynı anda muhalif paramiliter unsurları insan öldürme konusunda eğitmek için milyonlarca dolara mal olan gizli programlar yürütürken, bir yandan da yaralı mücahitlere tıbbi yardım sundu. Londra, ayrıca Katar’dan satın alınan çok sayıda ambulansı ülkedeki silahlı örgütlere bağışladı.

Sızdırılan belgeler, İngiliz istihbaratının, bu türden çabalar sonucunda ekipman ve personelin Nusret, IŞİD ve Batı Asya’daki diğer aşırılıkçı örgütlerin eline geçme ihtimalini “yüksek seviye risk” olarak değerlendirdiğini ortaya koyuyor. Ancak, bu tehlikeye karşı koymak için hiçbir strateji geliştirilmediği, operasyonların hızla devam ettiği görülüyor. İnsan, bu noktada şunu düşünmeden edemiyor: Demek ki IŞİD’in eğitilip silahlandırılması, MI6’in muradıymış.

Kit Klarenberg
4 Nisan 2024
Kaynak

, ,

ABD Kürtleri Nasıl Yüzüstü Bıraktı?


İnsanlar, Suriye’deki Kürtlerden bahsederken, genelde 2014’te IŞİD ile başlayan, SDG’nin terörle mücadele eden, “dünyayı kurtaran kahraman güç” olarak tasvir edilmesiyle sona eren bir hikâye anlatırlar. Bu hikâye, tamamen yanlış değil, ancak tehlikeli çıkarımlara yol açacak ölçüde eksik. Üstelik bu eksiklik, tesadüfi değil. Gerçek trajediyi gizlemek için hikâye, bilerek ve kasten eksik anlatılıyor:

Kürtler, IŞİD’le savaştıkları için kaybetmediler. Liderleri, milletin kaderini Amerikan stratejisine bağladığı için kaybettiler. Amerikan stratejisi ise hiçbir vakit Kürtlere Suriye’de kalıcı bir siyasi gelecek sağlamak için tasarlanmamıştı.

Baştan şunu açıkça belirtmek istiyorum. Kürt halkına, kültürlerine, sergiledikleri dirence ve topluluk duygusuna her daim büyük saygı duydum. Kendi hayatımda Kürtler, asla “düşmanım” olmadılar. On dört yıldır karşı çıktığım şey, Kürtlerin liderliğinde hareket eden SDG’nin gayet meşru bir zemine sahip olan Kürt meselesini dış güçlerin eski Suriye devletine karşı hazırladıkları proje için önemli bir avantaj haline getiren politik yaklaşımıdır.

Esad’ın devrilmesi sonrası bugün, bu trajedinin son perdesine tanıklık ediyoruz: ABD, SDG’yi yüzüstü bırakıyor, Suriye Arap Ordusu dağıtılıyor, Cevlani’ye bağlı Kaide ordusu, Rakka, Deyrizor ve petrol sahalarına girerek Haseke’ye doğru ilerliyor. Kürtlerin eline, öngörülebilir, önlenebilir ve defalarca hakkında uyarıların dillendirildiği acı derslerden başka bir şey geçmiyor.

Kürt Meselesi Washington’la Başlamadı

Suriye’de Kürt meselesi savaştan önce de vardı, ancak savaş, bu meseleye ivme kazandırdı. Kürt meselesine dair hâkim söylem, şu gerçeğin üzerini örttü: çatışmaların ilk aşamasında eski Suriye devleti, kuzeydeki Kürtlerle savaşmıyordu. Aksine, savaşın ilk iki yılında Suriye Arap Ordusu ve devlet, Halep, Efrin, Kobani ve Haseke’deki Kürt bölgelerine ve mahallelerine somut destek sundu, faaliyetleri koordine etti.

Bu gerçek bile, eski Suriye hükümetini tekdüze ve saplantılı bir şekilde “Kürt düşmanı” olarak tasvir eden masalı yeniden düşünmeye sevk etmelidir. Kürtler, yabancı işgalciler olarak görülmüyorlardı. Onlar, toplumsal dokunun bir parçasıydı ve devlet, halen daha kuzeyi birleşik bir Suriye Cumhuriyeti’nin parçası olarak görüyordu: ortada tek devlet ve birçok halk topluluğu vardı.

Ancak her savaş gibi Suriye’deki savaş da evrim geçirdi. 2012-2013’ten sonra Suriye’deki savaş, çok daha fazla beynelmilel, çok daha zehirli bir şeye dönüştü.

Türkiye, farklı milletlere mensup mücahitlere sınırlarını açtı. Körfez ülkelerinden para ve silah aktı. CIA’in para ve silah akıttığı Çınar Kerestesi Operasyonu denilen kanal giderek genişledi. Şam, Humus, Halep ve ana koridor civarında varoluşsal tehditlerle karşı karşıya kalan ve sayıları azalan Suriye Arap Ordusu, kuzey ve doğunun bazı bölgelerinden geri çekilmeye başladı.

Kürtleri “yüzüstü bırakmak istediği” için değil, aynı anda her cepheyi savunamayacağı için geri çekildi. IŞİD’in yükselişi ve Türkiye'nin kuzey Suriye’yi yabancı tekfirciler için bir geçiş yoluna dönüştürmesiyle birlikte, Haseke ve kuzeydoğu sınır bölgeleri, boş alan haline geldi.

Kürtler, aniden kendilerini yalnız ve acımasız bir gerçekle karşı karşıya buldular: Eğer Suriye Arap Ordusu sizi koruyamıyorsa, kendinizi korumak zorundasınız.

Kürt silahlı yapıları bu zeminde büyüdüler. Bu noktada, ben de dâhil olmak üzere her dürüst Suriyelinin de kabul ettiği üzere, IŞİD ve mücahit dalgası karşısında Kürtlerin öz savunması meşruydu.

Ancak öz savunmanın meşruluğu ile bir devlet içinde vekil devlet haline gelmenin meşruluğu bir tutulmamalıdır.

Amerika Suriye’ye Önce Destek İçin Geldi Sonra Ülkeyi Ele Geçirdi

2013 ve 2015 yılları arasında ABD varolan boşluğu doldurdu. Kürt birliklerini silahlandırmaya başladı. Bunu öncelikle Washington’ın Kürt haklarını aniden keşfettiği için değil, Suriye’de güvenilir bir kara kuvvetine ve çok sayıda Amerikalının ölümüne yol açmadan kontrol altına alabileceği, finanse edebileceği ve yönlendirebileceği bir askeri birliğe ihtiyaç duyduğu için yaptı.

Ardından Eylül 2015’e, o önemli dönüm noktasına gelindi.

Rusya, hava gücüyle müdahale etti. IŞİD, konvoyları bombalandı. İkmal hatları imha edilmeye başlandı. Suriye Arap Ordusu, inisiyatifi tekrar ele geçirmeye başladı. Peki bu noktada Washington ne yaptı?

Bu durum planı değiştirdi.

Rus müdahalesinin başlamasından bir ay sonra, ABD, Kürtlerin önderliğinde, Pentagon tarafından finanse edilen ve dünyaya farklılıkları içeren, demokratik, yerel bir güç olarak takdim edilen “Suriye Demokratik Güçleri”ni kurdu.

Her zaman ettiğim lafı burada tekrarlamama izin verin lütfen: Evet SDG, IŞİD’le savaştı. Evet, Kürtler kanlarıyla bedel ödediler. Evet, IŞİD’e karşı yürütülen savaşlar konusunda SDG’nin hakkı tabii ki teslim edilmeli.

Ama bütçeniz Pentagon’dan geliyorsa, o parayı ve silahı verenin belirlediği şartlar uyarınca faaliyet yürütüyorsunuzdur.

Bu faaliyet de sizin değil, Washington’ın çıkarlarına tabidir.

Vekil gücün kendi geleceği olmaz. Geleceğine ona destek sunan güç sahiptir. Kürt liderliği, işte tam da bu gerçeği kabule yanaşmadı.

IŞİD’in çöl bölgelerindeki küçük gruplara ayrılmasıyla birlikte, Fırat Nehri boyunca Suriye Arap Ordusu ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında somut bir temas hattı oluştu: SDG doğu kıyısında, SAO batı kıyısında konuşlandı.

İşte Suriye’ye yönelik gerçek stratejik ihanet de bu noktada başladı. Sadece Suriye devletine değil, nihayetinde Kürt halkının kendisine de ihanet edildi.

Petrol, Buğday, Yaptırımlar: Suriye Yavaş Yavaş Boğuluyor

Savaşın en ağır aşamasından sonra Suriye, sadece çatışmalarla yıkılmadı. Yaptırımlar ve ekonomik kuşatma ile boğuldu. Bu boğulma sürecinde SDG, bir araç olarak iş gördü.

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile birlikte hareket eden Amerikan işgal güçleri, Suriye’nin petrol ve doğal gaz yataklarının yaklaşık yarısını, önemli buğday alanları ve sınır geçiş noktaları da dâhil olmak üzere tarımsal zenginliğin büyük bir bölümünü ele geçirdi.

Suriye’nin elektrik, ısıtma, ulaşım ve yeniden yapılanma için yakıta ihtiyacı vardı. Suriye’nin halkının karnını doyurmak için buğday lazımdı. Ancak zaten yaptırımlarla boğuşan Suriye hükümeti, kendi kaynaklarına erişim imkânlarından mahrum bırakıldı.

Peki bu gerçeğin altında kimin imzası vardı?

Amerikan birlikleriyle birlikte hareket eden SDG, işgal projesinin koçbaşı olarak iş gördü.

Kürt liderliğinin ve birçok Batılı yorumcunun hâlâ yüzleşmeyi reddettiği nokta şu: SDG bunu amaçlamış olsun ya da olmasın, sonuçta Suriye’nin yoksullaşmasına, bölünmesine ve toparlanma yeteneğinden mahrum kalmasına katkıda bulundu.

Bu katkının sebebi, Kürtlerin “Suriyelilerden nefret etmesi” değil, Şam’ı belirli avantajlardan mahrum bırakmak, devleti askeri olarak deviremezse bile ekonomik açıdan çökertmek üzere tasarlanmış olan Amerikan stratejisiydi.

Ardından Kürt liderleri, kaderlerini tayin edecek bir karar aldılar: Bu düzenlemeyi geçici bir savaş mantığı olarak görmek yerine, kalıcı siyasi özerkliğe giden yol olarak değerlendirdiler.

Şam Bir Anlaşma Teklif Etti, SDG Daha Fazlası İçin Kumar Oynadı

İşte tam da bu noktada temel stratejik hataya değinmek gerekiyor.

Esad’ın başta olduğu Şam, Kürtlere idari âdem-i merkeziyetçilik teklif etti: yerelliklere ait işleri onlar yönetecek, eğitim, dil hakkı, kültürel ifade ve idari kontrol gibi alanlarda haklar verilecekti.

SDG liderleri, bu teklifi geri çevirdi.

Siyasi âdem-i merkeziyetçilik talep ettiler. Bu da fiilen devlet benzeri yetkilere sahip anayasal bir siyasi yapıyı ifade ediyordu.

Bu talebi, NATO üyesi ve ittifakın ikinci büyük ordusuna sahip, kendi sınırları içinde yirmi milyon Kürt barındıran, komşusundaki herhangi bir Kürt siyasi oluşumunu varoluşunu tehdit edecek bir hastalık olarak gören Türkiye’nin yanı başında dile getirdiler.

Stratejik cehaletin basit bir tanımını istiyorsanız, verelim: Suriye’nin kuzeydoğusunda Kürtlere siyasi özerklik talep etmek ve Türkiye’nin bunu kabul edeceğini varsaymak.

Türkiye, bunu asla kabul etmez. Ne Erdoğan döneminde, ne de herhangi bir Türk hükümeti döneminde.

Washington bunu biliyordu. Washington’daki herkes biliyordu. Türkiye’nin kırmızı çizgileri, SDG’den daha eski.

Dolayısıyla, SDG liderliği Amerikalılara güvendi. Washington’ın onları koruyacağına ve sonunda siyasi âdem-i merkeziyetçiliği sağlayacağına inandı.

Bir yayında da belirttiğim gibi: SDG liderleri, mevcut ortamı yanlış değerlendirdiler. Bölgesel iklimi yanlış değerlendirdiler. Öncelik sıralamasını yanlış anladılar.

Çünkü Washington’daki planlamacıların çıkarları değiştiğinde, vekil, görevden alınabilir hale gelir.

Esad’ın Uyarısı ve “Amerika’yı Kalkan Olarak Kullanma”nın Laneti

Esad, SDG liderlerini yıllar önce uyarmıştı. Birçok analist de onları uyarmıştı. Arap dünyasında eski bir söz vardır: “Eğer tek kalkanınız Amerika ise, çıplaksınız demektir.”

Mesele, Şam’ın melek ya da sütten çıkmış ak kaşık olması değil. Mesele, Şam’ın yerel olması. Suriye, sizin vatanınız. Suriye, sizin toplumsal dokunuz. Şam ile ne müzakere ederseniz edin, yarın aynı topraklarda yaşamak zorunda olan biriyle müzakere ediyorsunuz demektir.

Peki ya ABD? O gidebilir. Sizi başka bir şeyle takas edebilir. “Yeniden ayarlama” yapabilir. Sizi bir rahatsızlık kaynağı olarak görebilir.

Tam da bu oldu.

ABD’nin SDG’ye verdiği destek, hiçbir zaman Kürtlerin kurtuluş projesiyle ilgili değildi. Bu destek, Suriye’nin yıkım projesi içindi: Şam’ı tahıl ve kaynaklardan mahrum bırakmak, yeniden yapılanmayı engellemek, Suriye’yi bölünmüş halde tutmak ve SDG’yi bir koz olarak kullanmak. Suriye Arap Ordusu dağıtıldıktan, harita yeni bir düzen uyarınca yeniden çizildikten sonra Kürt projesi gereksiz hale geldi.

Esad’ın Yıkılışı ve Kürtlerin Hayalinin Çöküşü

Şimdi her şeyin hız kazandığı an geldi.

Esad düştü. Suriye Arap Ordusu yok edildi. Her türden bir âdem-i merkeziyetçiliği müzakere edebilecek ve güvence altına alabilecek ulusal çerçeve paramparça oldu.

Peki bundan sonra ne olacak?

Amerikalılar, tam da tahmin edildiği üzere, SDG’yi yüzüstü bırakıyorlar, çünkü Washington’ın önceliği, artık Suriye’de birden fazla güç merkezi bulundurmak değil. Washington, artık tek bir adres, tek bir telefon görüşmesi, özellikle Türkiye, Katar ve ABD yetkililerinin şekillendirdiği yeni bir Suriye’de anlaşmaları imzalayabilecek ve bölgeyi yönetebilecek tek bir “şerif” istiyor.

Bu arada, Türkiye'nin desteğini alan ve Batı tarafından hoşgörüyle karşılanan Cevlani’nin ordusu ilerlemeye devam ediyor.

Rakka düştü. Deyrizor düştü. Petrol ve sınır geçişleri ele geçirildi. Cevlani’nin güçleri Haseke’ye doğru ilerledi.

Kürt liderliği ise kendi oynadığı kumarın geride bıraktığı enkazla baş başa kaldı.

SDG, siyasi âdem-i merkeziyetçiliği elde edemedi. Hatta idari âdem-i merkeziyetçiliğe bile kavuşamadı. Elde ettiği şey, teslimiyet, yenilgi ve aşağılanma oldu.

Tahammül edilemeyecek ölçüde acı bir ironiyle yüzleştiler: Yıllar önce sağlayabilecekleri bir şey olan, Esad’ın Şam’ından idari âdem-i merkeziyetçiliği alma imkânını ellerinin tersiyle ittiler, bugünse çoğulculuğa saygı gösterme iddiasında bile bulunmayan, üstünlükçü ve mezhepçi bir Tekfirci gücün yönetimi altında çok daha kötü bir gerçeklikle karşı karşıyalar.

Bir yayında da dediğim gibi, şu anda IŞİD’e karşı savaşırken ölen Kürt kadın savaşçılarının heykellerinin yeni yöneticiler tarafından yıkılışını izliyoruz. Bu, basit bir sembolik müdahale değil, bu bir mesaj: “Fedakârlıklarınız bizim anlattığımız hikâyenin parçasıdır ama yeri zamanı geldiğinde onları silip atacağız.”

Son Acı Ders: Birlik Tek Seçenekti

Bu noktada, birçok kişinin işitince ciğerini dağlayacak, ama söylenmesi icap eden tespitimi dillendirmenin vaktidir.

Henüz vakit varken, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Suriye Arap Ordusu, Cevlani’nin Kaide ordularına karşı işbirliği yapmalıydı.

Kürtlerin kimliklerinden vazgeçmelerine gerek yoktu. Şam’ın söylediği her şeye “güvenmeleri”ne gerek yoktu. Ortada müşterek bir düşman vardı. Aynı topraklarda, aynı yabancı destekli mücahit ordusuyla savaşılıyordu.

Kusurları ne olursa olsun, birleşik bir Suriye devleti, ulusal egemenliği korurken Kürtlerin kültürel haklarını güvence altına alabilecek tek yapıydı.

Bunun yerine, Kürt liderliği, kendisini Suriye’nin geri kalanının boğazını sıkan el olarak kullanılmasına izin verdi. ABD’nin işgalci mantığı uyarınca Şam’ın petrol ve buğdaya erişimini engelledi, sonrasında da bu desteği üzerinden siyasi bir ödül almayı umdu.

Ama şimdi, zayıflattıkları o devlet ortadan kalktı, güvendikleri Amerikalı hamileri çekip gidiyor.

Bu, sadece Kürtlerin trajedisi değil, Suriye’nin de trajedisi. Çünkü Kaide karşısında ihtiyaç duyulan şey, parçalı etnik siyaset değil, ulusal birlikti. Dediğim gibi, herkes, dar görüşlülük üzerinden, mezhep, kabile, mahalle, etnik köken esasına göre hareket etti. Bunun bedelini tüm ülke ödedi.

Bugün Suriye Arap Ordusu dağıtıldı. Suriye Demokratik Güçleri püskürtülüyor. Cevlani ilerliyor. Türkiye, kuzeyi şekillendiriyor. İsrail, güneyi bölüyor. Kumarda tüm parasını Washington’a yatıran Kürt liderlerin elinde pazarlıkta kullanabilecekleri bir şeyleri kalmadı.

Hayaller jeopolitikanın duvarına işte bu şekilde toslayıp tuz buz oluyor.

Tarih, Kürt halkını koruma istediği için suçlamayacak. Tarih, Kürt liderlerini, Amerikan desteğini bir strateji haline getirdikleri, hâlâ önemli olduğu bir dönemde masadaki tek gerçekçi anlaşmayı reddettikleri için suçlayacak.

Neticede Suriye’nin acımasız gerçeği şu: Düşmanınız Kaide ordusuysa, Washington’ın sizi kurtarmasını bekleyerek hayatta kalamazsınız.

Çok geç olmadan ulusal bir cephe oluşturarak hayatta kalırsınız.

Kevork Elmasyan
20 Ocak 2026
Kaynak

[Kevork Elmasyan, Suriyeli bir jeopolitika analisti ve Syriana Analysis Youtube kanalının kurucusudur.]

22 Ocak 2026

, ,

Barak Havası: Eser Miktarda Devrim


Suriye’de yaşanan gelişmeler üzerine bir X kullanıcısı, sosyalistlere “Bakın biz yine haklı çıktık demeye başlamayın, biz dün de haklıydık bugün de” diyor. Bu paylaşım, Kürt politik hareketinin tüm bileşenlerinin ve hizasına aldığı solun ortak söylemidir. 

Her yazıda ısrarla belirttiğimiz gibi yine belirtmek zorundayız ki çağımız emperyalizm çağıdır ve bireyden uluslara kadarki tüm gelişmeler, emperyalizme göre açıklanmak zorundadır. Suriye, İran, Grönland ve Latin Amerika, bu zorunluluk üzerinden okunmadığı sürece geriye saflık kalır.

Latin Amerika’yla ilgili yazılarımızda “devrim, eskiye dair tüm yapılanmayı altüst edip eskinin yeniyi hiçbir şekilde tehdit edemeyecek şekilde bertaraf edilmesidir” yönündeki tespitte ısrar etmiştik. İlerleyen süreçte Maduro özelinde Bolivarcı Chavez sosyalizminin “iç düşmanı” alt edemediği için işgale uğradığı gerçeği tarihe geçti.

Ardından Suriye... Her iki ülkede yaşananlar, sosyalizmin ne olduğunun tam idrak edilemeyip gerekliliklerinden kaçmanın ağır bedellere yol açacağını kanıtladı. Aynı şekilde yazılarımızda Ortadoğu’da hesapların bir günde ve her gün değişebileceğini kaydettik. Tarihin bizi doğrulaması ideolojik zafer, elindeki güce güvenmeyip emperyalizme dayanan, halkların pusulasını bozanların durumu yenilgidir, çünkü devrim demek iktidar demektir.

Yaklaşık iki haftadır Kürt politikasının İran’dan Suriye'ye kadar her bölgede dillendirdiği çağrı, ideolojik-politik yenilginin çığlığıdır. Sanatçıdan politikacıya kadar sirayet eden söylem, ABD özelinde emperyalizmin kendilerini “kurtarması” yönündedir. İhanete uğradıkları, müttefik halkın yalnız bırakıldığı, uluslararası komplonun işlediği, insanlığın ve AB’nin yaşananlara karşı sessiz kaldığı, IŞİD tehdidinin kuvveden fiile geçeceği yönündeki söylemler sıkça tekrarlanıyor. Böyle bir politika, ezilen ve sömürülen halklar için ihanettir.

Öncelikle hiçbir ezilmiş halka emperyalizm müttefik olmaz. Barrack Obama’nın doktrini Tom Barrack’ın rolüyle sonlandırıldı. IŞİD tehdidi, zaten Suriye’de kurumsal bir yapı hâline gelip iktidar oldu. Aynı IŞİD, Hamas’a lanet okuyor, bunun nedeni, IŞİD’in Golan Tepeleri’nin işgaline karşı koymayıp HTŞ giysisini giymesindendir. O yeni giysi, dün olduğu gibi bugün de ABD’nin müttefiklik formasıdır.

Bugün SDG’nin stratejik ittifaklığının kalmadığı Barrack tarafından söyleniyorsa, burada düşünmesi gereken, radikal demokrasi hareketidir ve soldur. Suriye’nin kuzeyinde enternasyonal tabur kurulduğunu, İspanya İç Savaşı’nı aşan bir mücadele sergilendiğini, Ortadoğu’da yeni kurulan denklemin kalıcı bir deneyim olduğunu iddia edenlerin tezleri iki haftada yerle bir olmuştur.

12 yıl önce Barzani peşmergelerini Suriye’nin kuzeyinden çıkaranlarla Barzani’nin bugün tek ses olmasının nedeni, ABD ittifaklığını yitirme kaygısıdır. Daha önce belirtmiştik, yineleyelim: Tamiller, 20 bin militan, 2 savaş uçağı ve deniz filosuna sahip olmasına rağmen yenildi. Yenilgi de zafer de askerî güçsüzlük/güçlülük değil, ideolojik netlikle ilgilidir.

Fiziksel, yapısal ve ulusal imhayı göze alamayan, buna uygun politika ve direniş öremeyen hiçbir kuvvetin emperyalizm çağında ayakta kalma imkânı yoktur. Suriye Kürd’ünün ideolojik bilincini bulandıranların kimler olduğu çok nettir: “Perspektif” metni adı altında sosyalizmi tahrif edip halklara ve sömürülenlere teslimiyeti dayatıp iktidar olma hedefini lanetleyenlerdir.

Rojava deneyiminin gösterdiği gerçek emperyalizmle ittifak olunmayacağıdır, emperyalizmle kurulan her işbirliğinde kazanan, yine emperyalizmdir. Emperyalist odaklara değil Arap aşiretlerine “Truva atı” yakıştırması yapmak, mücadeleyi baştan kaybetmektir.

Mınbiç’te Arap aşiretlerinin güvenlik kontrol noktasına kendi taleplerini dile getirmek için düzenlediği protesto yürüyüşüne SDG’nin açtığı ateş sonucu 8 insan yaşamını yitirmişti. Bugün halkların kardeşliğini öremeyenler, güç dengesine göre konum belirleyip milliyetçiliğe ideoloji diye sarılanlardır.

Sovyetler dağıldıktan sonra Balkanlar’da yaşananlarla Suriye’de yaşananlar arasında fark yoktur. Bugün sadece Rojava deneyimi değil, Bookchin, Negri-Hardt, Marcuse’nin ideolojik-politik tezleri iflas etmiştir.

Şimdi başa dönersek, Kobani’nin ABD ve koalisyon güçleri uçaklarıyla savunulmasında karadan hareket eden ülkemiz sosyalistlerinin yapacağı açıklamaların hiçbir değeri ve geçerliliği yoktur. Kürt halkına bu ideolojik safsatalarla bedel ödeten politik çevrelerin yenilgisinden ve emperyalizm tarafından “aldatılmasından” İran Kürtleri ve partileri ders çıkarmadığı sürece Ortadoğu’da halkların yüzü gülmeyecektir.

12 yıl önceye dönersek, Rojava’da devrim olmadığı tezi, şimdi daha ayakları üzerine oturtulabilir. Hiçbir devrim, emperyalizmden medet ummaz. Evet, uluslararası komplodan bahsedilecekse Arap Baharı’yla başlayıp Suriye’yle devam eden sürece bakmak gerekir.

Yunanistan İç Savaşı’nı kazanan ABD, bugün Suriye’de rolleri yeniden dağıtandır. Dünkü düşmanları bugünkü muhatapları, dünkü ittifakları bugünkü yalnız bıraktıklarıdır. “Son yüzyılın en saldırgan gücü Rusya” diyen Kürt politik hareketi, bugünkü tabloyu kendi halkına açıklayamamaktadır. Uluslararı komplo, Suriye özelinde yeniden üretilmiştir.

“Suriye ve İran sınırında temizlenen mayınlar için emperyalistler neden fon ayırmaktadır?” sorusunu sormayan sol hareket de sosyalist değildir. Jerusalem Post’a “ABD isterse bir günde mücadeleyi bırakırız” diyenlerin bugünkü durumla ilgili feryat etmesi anlamsızdır.

Eğer Öcalan’ın ve “Perspektif” metninin dünya halklarına önerdiği Rojava deneyimi buysa sonuç ortadadır. İktidar olmayı hedeflemeyen, yenilgiye de mahkûmdur.

Daha açık söylersek, El Hol ve diğer kamplardan IŞİD’liler bırakılmış, SDG emperyalizm eliyle hapsedilmiştir. Tarihe düşülecek bir not da bugün kızılana dün dua edilmesi, dün dua edilene bugün kızılmasıdır.

Ortada tek sorumlu varsa o da Kürt halkına “Biji Obama” sloganını attıranlardır.

Sinan Akdeniz
22 Ocak 2026

21 Ocak 2026

, , ,

Kuzey ve Doğu Suriye (Rojava): Özgürleştirme Projesi mi ABD’nin Vekil Gücü mü?


Giriş

Temmuz 2012’de, Kuzey Suriye’deki Kürt devrimciler, Suriye Arap Cumhuriyeti’nden bağımsızlık ilan ettiler. Kürt güçleri, daha sonra “Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi” adını alacak olan yapıyı kurdular. Bu açıklama, Suriye İç Savaşı olarak adlandırılan ve Suriye’yi parçalamayı, bölgede ABD-İsrail-Körfez hâkimiyetine yeni mevziler kazandırmayı amaçlayan uluslararası müdahale esnasında yapıldı (Higgins 2023; Kadri 2015).

Şam, güneye odaklanırken, “demokratik konfederalizm” fikriyle hareket eden gayri resmi yönetim konseyleri, kuzeydeki kurumsal boşlukları doldurdu. Bu konseyler, özerk bir yönetime dönüşecek yapının temelini oluşturmak üzere, Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) bağlı ağlarla birleşti.

Özerk Yönetim (Rojava), ilerici çevrelerde birbirine zıt tepkilerle karşılandı. Önde gelen aydınlar, onu istisnai olarak nitelendirip selamladılar. Žižek (2021) bunu “entelektüel bir topluluğun reel ütopyası” olarak adlandırdı, Graeber ise (2018) Rojava’nın “dünya tarihinin en önemli olaylarından biri olarak değerlendirilmesi gerektiğini” söyledi.

Buna karşılık, bazı Marksistler, Rojava’yı “Suriye’yi parçalayan, ABD’ye bağlı vekil güç” olarak nitelendirip eleştirdiler. Bu isimler, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Suriye topraklarındaki petrol kaynaklarını kontrol eden Amerikan güçleriyle ittifakına işaret ettiler.

Her iki yaklaşım da dipte derinde faal olan temel bir dinamiğin üzerini örtüyor: ABD-İsrail-Körfez aksı, kendi hegemonyasına yönelik itirazlara mani olmak adına, milletlerin verdikleri meşru kavgaları manipüle ediliyor.

“Kuzey ve Doğu Suriye” ile ilgili tartışma, iki milletin verdiği kavganın anlamından ayrı ele alınamaz: hem Kürt hem de Arap milliyetçilikleri, tarihsel baskıya yönelik hakiki tepkileri ifade ediyorlar, ama emperyalist güçler, bölgesel kontrolü sürdürmek için aralarındaki çelişkileri istismar ediyorlar. Kürtlerin ve Arapların millet projelerini düşmanca olarak görmek yerine, emperyalist böl-yönet stratejilerinin ortak yapısal düşmanlarla karşı karşıya kalan topluluklar arasında nasıl istismar edilebilir gerilimler yarattığını analiz etmek zorundayız.

Bu analiz, Mehdi Amil, Gassân Kenefani ve Samir Amin’in Arap coğrafyası bağlamında geliştirdikleri anti-emperyalist ve tarihsel materyalist düşünceden istifade ediyor. Bu teorisyenler, sömürge yönetimi altında kurulan mekânsal ve ekonomik hiyerarşilerin sadece tarihsel miraslar olmadığını, ABD önderliğindeki emperyalizmin yeniden etkinleştirdiği ve yeniden şekillendirdiği yapısal oluşumlar olarak nasıl devam ettiğini ortaya koyuyorlar. Arap-İran bölgesinde, ABD-İsrail-Körfez ittifakı, dün olduğu gibi bugün de milli kurtuluş projelerini engellemek, halk egemenliğini parçalamak ve sömürge sonrası devletleri dışsal birikim rejimlerine tabi kılmak için bu geçmişten miras kalan çelişkileri silah olarak kullanıyor.

Emperyalizmi soyut veya merkezsiz bir güç yerine, onu tarihsel planda özgün, sosyolojik temellere dayanan bir sermaye birikimi aşaması olarak anlamalıyız (Capasso ve Kadri 2023, s. 154). Dünya ölçeğinde bu aşamayı tanımlayan ana güç, ABD liderliğindeki emperyalizmdir. Arap-İran bölgesinde ise emperyalizm, benim “ABD-İsrail-Körfez’den oluşan birikim ekseni” olarak adlandırdığım şey üzerinden somutlaşıyor. Eksen, ABD’nin askeri üstünlüğü, İsrail’in yerleşimci-sömürgeci yayılmacılığı ve Körfez’in komprador sermayesinden oluşan birleşik jeopolitik-ekonomik bloğu ifade ediyor.

Irvin’in de belirttiği gibi İsrail, ezilen halklara yürütülen kapsamlı emperyalist savaşın bir parçası olarak, “Asya’daki halk kitlelerini Afrikalı halk kitlelerinden ayırmaya, ganimetleri Avrupa’ya bırakma” işini üstleniyor (Irvin 2025. Bu eksen, Kürt ve Arapların ulusal kavgaları türünden bölgesel çelişkileri çözmenin derdinde değil. Asıl derdi, politik egemenliği parçalamak, ekonomik bağımlılığı olağanlaştırmak ve yereldeki oluşumları FHKC’nin “İsrail, Siyonizm, dünya emperyalizmi ve Arap gericiliği’nden oluşan düşman kampı” olarak tanımladığı şeye bağlamak için yönetmek (Hanieh 2024; Popular Front for the Liberation of Palestine [1969] [1969] 2017, s. 35–36).

Bu makale, altı bölümden oluşuyor. “Ulusal Çelişkilerin Emperyalist Temelleri (1916–1971)” başlıklı bölüm, sürecin emperyalist temellerini ve nüfus mühendisliğini (1916–1946) inceliyor. “Baas Dönemi: Devlet Önderliğinde Kalkınma, Antiemperyalist Dayanışma ve İç Çelişkiler (1947–1978)”, Baasçı devlet önderliğindeki kalkınmayı ve antiemperyalist dayanışmayı (1947–1971) analiz ediyor. “Antiemperyalist Altyapının Yıkımı (1970–2010)”, antiemperyalist altyapının yıkım sürecinin (1970–2010) izini sürüyor. “Miras Alınan Zayıf Noktalardan Tasarlanmış Krize (2011–2014)”, geçmişten miras alınan zayıf noktaların emperyalizm için nasıl birer fırsata dönüştüğünü (2011–2014) ortaya koyuyor. “Şeytanla Pazarlık (2014’ten Günümüze)” başlıklı bölümse, ABD ile askeri destek karşılığında yürütülen “pazarlığı” analiz ediyor. “Esad Sonrası Suriye ve Bölgede Kurulan Yeni İttifaklar”, Esad sonrası Suriye’yi ve ayrışma olasılıklarını değerlendiriyor.

Ulusal Çelişkilerin Emperyalist Temelleri (1916–1971)

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra sınırları çizen emperyalistler, Kuzey Suriye’deki Kürt demografisini dönüştürdüler. Bu, yalnızca rolü sıklıkla abartılan 1916 Sykes-Picot Anlaşması’nın sonucu değildi, aynı zamanda Milletler Cemiyeti’ni temel alan mandası sistemi aracılığıyla kurumsallaştırılan daha kapsamlı bir sömürgeci parçalama pratiğinin bir parçasıydı. Sevr Antlaşması, gelecekteki bir Kürt devleti için hükümler içeriyordu, ancak Lozan Antlaşması bu vaadi temelsiz bıraktı, Kürtlerin yaşadığı bölgeleri yeni ulus devletler arasında taksim etti (Matin 2020; Pursley 2015). Bu emperyalist düzenlemeler, sömürgeci güçlerin daha sonra istismar ettiği büyük nüfus yer değiştirmelerine sebep oldular.

1920’lerde Fransız yetkililer, Osmanlı ve Türk baskısından kaçan Suriyeli ve Ermeni mültecileri barındırmak için Kamışlı gibi kasabalar kurdular. 1925’te, başarısız Şeyh Said isyanının ardından Kürt mülteciler, Kuzey Suriye’ye akın etti, bu mültecilerin Cezire gibi nüfusu az sınır bölgelerine yerleşmelerine izin verildi. Kürt nüfusu 1939’a kadar 6.000’den 56.000’in üzerine çıkarak neredeyse on kat arttı, aynı dönemde köylerin sayısı da 45’ten 700-800’e yükseldi (Al-Kati 2019; Tejel 2009, 18. dipnot). Fransız yetkililer, kendilerine sadık unsurlar üretmek, bölgenin toplumsal dokusunu parçalayarak birleşik milliyetçi direnişi engellemek amacıyla tasarlanmış nüfus mühendisliği çabalarının bir parçası olarak bu yerleşimi teşvik etti (Dolbee 2023; Tejel 2009, s. 16). Bu girişim, Kürtlerin kaybettikleri vatanı geri kazanma özlemlerine değil, Fransızların stratejik çıkarlarına hizmet etti (Barut 2013). Gassân Kenefâni’nin 1936-1939’daki Filistin ayaklanması hakkındaki anlatımında belirttiği gibi, sömürge rejimleri, birleşik devrimci hareketleri bastırmak için kasıtlı bir strateji olarak halkları böldüler, var olan ayrışmaları istismar ettiler (Kanafani [1972] 2016, s. 31–33).

Rojava’nın dünya tarihi açısından önemli bir olay olarak öne çıkmasıyla birlikte kaleme alınan, bu olayı göklere çıkartan kitap ve makaleler, genelde bölgeyi “Büyük Kürdistan”ın bir parçası olarak tanımlıyorlar, oysa iki savaş arası dönem, bu söylemi boşa düşürüyor. Dönemin başlıca Kürt milliyetçi örgütü olan Xoybûn bile, Suriye toprakları haline gelen bölge üzerinde herhangi bir toprak iddiasında bulunmamıştır. Xoybûn’un Kürt bağımsızlığı vizyonu, Bakur ve Başûr (Türkiye ve Irak Kürdistanı’na) odaklıdır. Bu da Suriye’ye yeni gelen Kürtlerin kendilerini sınır ötesindeki vatanlarıyla birlikte tanımladıklarının delilidir (Tejel 2009, s. 28–30).

Nüfus temelli stratejiler, Fransızların icat ettiği bir şey değildi. Filistin’e Siyonistlerin yerleştirilmesi sürecine yönelik İngiliz desteğinin arkasında da aynı mantık vardı. Yalnız tabii Fransızların uygulamalarındaki mantıkla İngilizlerin pratiğinin yaslandığı mantık çok farklıydı. Her iki sömürge rejimi de sömürge karşıtı birliği önlemek için nüfusu yeniden yapılandırmış olsa da, Siyonizm, özünde farklı ve şiddetle tanımlı bir oluşumdu: o, dolaylı yönetim stratejisi değil, kalıcı, militarize edilmiş bir yok etme ve emperyalist yerleşme projesiydi (Hanieh 2024). Bugün de İsrail, bir yandan bölgede ABD gücüne güç katıyor, bir yandan da müttefik rejimlere taktikler ihraç eden, silah üretimi, gözetleme amaçlı altyapı ve askeri-sanayi entegrasyonu yoluyla ulusötesi birikim kanallarının açık olmasını sağlayan, küresel kontrgerilla laboratuvarı görevi görüyor.

Baas Dönemi: Devlet Önderliğinde Kalkınma, Antiemperyalist Dayanışma ve İç Çelişkiler (1947–1978)

ABD’nin emperyalist baskıları, 1946’da Fransa’dan bağımsızlığını kazanan Suriye Arap milliyetçiliğini şekillendirdi. Özelde Baas Partisi, genelde Nasırcı ve Arapların birliğini savunan akımları içeren Arap milliyetçi hareketleri, Arapların siyasi birliğini ve ekonomik egemenliğini parçalamayı amaçlayan, ABD eliyle yürürlüğe konulan emperyalist projelere somut cevap olarak ortaya çıktı (Higgins 2023, s. 112–122).

Ellilerde Baas Partisi, orta sınıf ve köylü destekçilerini örgütleyerek güçlü bir siyasi güç olarak ortaya çıktı (Takriti ve Safieddine 2023, s. 484–489). 1963’te iktidarı ele geçirdikten sonra parti, hizip çatışmalarıyla ve Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (1958–1961) yıkılışıyla gelen yenilgiyle yüzleşti. 1968’e gelindiğinde, Baas Partisi’nin radikal fraksiyonu Suriye Arap Cumhuriyeti üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırdı (Devlin 1991, s. 1400–1406; Hinnebusch 1982, s. 180).

1966’dan 1970’e kadar uzanan dönemde, Salah Cedid liderliğindeki Baas Partisi’nin radikal kanadı, iki ana strateji üzerinden, devlet öncülüğünde kalkınma hedefi uyarınca hareket etti: kamu sektörü üzerindeki kontrolün kapsamını genişletti, toprak reformunu gerçekleştirdi. Sanayi üretimindeki devlet kontrolü önemli ölçüde artarak yüzde 25’ten 75’e çıktı (Haddad 2012, s. 7; Hinnebusch 1997, s. 201; Richards ve Waterbury 1996, s. 201). Cezire bölgesinde topraklar yeniden dağıtıldı, uzakta yaşayan toprak sahiplerinin mülkiyetini ortadan kaldıran bu girişim, kaynakları köylü kooperatiflerine ve devlet rezervlerine dağıttı (Ababsa 2004, s. 3; Garzuzi 1963, s. 83).

Bu devlet öncülüğünde kalkınma modeli, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin hem Arap hem de Kürt köylülerine fayda sağlayan ilerici politikalar izlemesini mümkün kıldı. Milliyetçiliğin, halkın ekonomik kaynaklar üzerinde kontrol tesis etmesi, üretim güçlerine gerçek manada egemen olması durumunda özgürleştirici olabileceğini ortaya koydu. Hanna Batatu’nun ortaya koyduğu gibi, Baasçı toprak reformu, Cezire gibi periferideki bölgeleri ileri gelenlerin yerleşik gücünü ortadan kaldırırken, köylü ve alt orta sınıf seçmen kitlelerine dayanan yeni bir siyasi sınıfı da destekledi (Batatu 1981, s. 5; 1999, s. 251–253).

Sınıf ilişkilerinin bu yeniden düzenlenmesi, devletin antiemperyalist yöneliminin, yeniden dağıtımcı ve uluslararasıcı politikalar yürütme kapasitesinin temelini attı. Ekonomik egemenlik olmadan, siyasi bağımsızlık bir yanılsamadan ibaretti. Bu ilkenin “milliyetçilik”le alakalı olduğunu düşünen Enver Abdülmelik, Avrupa milliyetçiliğinden farklı olarak, milli kurtuluşun, milletin hayatının tüm alanlarında karar verme gücünün yeniden kazanılması” için eski sömürgeci güçlerin kökünden sökülmesinin gerekli olduğunu söylüyor (Abdel-Malek 1981, s. 13).

Antiemperyalist Milliyetçiliğin Çelişkileri: Kürt Sorunu

Baasçı proje, sonrasında ABD emperyalizmi ve Türklerin baskıcı politikalarının istismar edeceği iç çelişkilerle yüzleşti. Türkiye ve Irak karşısında bölgesel avantaj elde etmek için PKK gibi Kürt silahlı gruplarıyla verimli ilişkiler kuran Baas, iç siyasette milli birliğin temeli olarak Arapların kültürel hegemonyasına vurgu yaptı. Baasçılar, potansiyel Kürt ayrılıkçılığına karşı demografi sahasında güvenliği tesis edecek adımlar attılar. Bu adımlar arasında, 93 Sayılı Kararname uyarınca 120 ila 350 bin Kürdü Suriye vatandaşlığından mahrum bırakan 1962 tarihli nüfus sayımı ile Türk sınırında planlanan “Arap Kuşağı” bulunuyordu. Ancak bu politikalar, aynı zamanda Arap milliyetçiliğinin savunduğunu iddia ettiği antiemperyalist ilkeleri de boşa düşürüyordu (Berkeley 2009; Marcus 2007, s. 61; Zisser 2015, s. 200–201).

Bu Araplaştırma politikaları, sistemli hale getirilecek kültürel baskıyı da içeriyordu: Kürt çocuklarının ana dillerinde eğitim almalarına mani olundu, Kürt kültürünün ifade kanalları ortadan kaldırıldı, idari politikalar, tüm resmi alanlarda Arapça kullanımını zorunlu kıldı (Sinclair 2010, s. 148; Tejel 2009, s. 51, 63–66). Öte yandan, bu politikaları anlamak için emperyalist baskının ve bölgesel tehditlerin geniş bağlamını kavramak gerekiyor. Baasçıların Kürt halkına yaklaşımı, etnik şovenizmden ziyade, etnik ayrışmaları maniple edecek emperyalist müdahalelere yönelik, gerçekte karşılığı bulunan endişelerin tezahürüydü. Suriye, stratejisini Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelik tehditlerin ve Fransız sömürgeciliğinin Kürt nüfusunu demografik denge unsuru olarak kullandığına dair tarihsel deneyimin üzerinden geliştirdi.

Antiemperyalist Dayanışma Ağları:
Kürtlerin Filistin’le Kurduğu Bağlar ve PKK (1960’lar-1990’lar)

İçteki bu tarz çelişkilere rağmen, devlet öncülüğündeki kalkınmaya ve kaynakların yeniden dağıtılmasına tanık ettiğimiz dönem, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin PKK ve Filistin kurtuluş örgütleri de dâhil olmak üzere, sömürgecilik karşıtı hareketlerle kapsamlı ilişkiler kurduğu bir tarihsel kesitti. Üretim güçleri üzerindeki devlet kontrolü çerçevesinde, Suriyeli liderler, daha geniş bir antiemperyalist stratejinin parçası olarak, kurtuluş hareketleriyle stratejik ittifaklar kurdular (Hinnebusch 2001, s. 150–152; Tejel 2009, s. 84–88).

Suriye’deki Arap milliyetçileri, emperyalizmin sınırlı tehditlerden ziyade örgütlü bir sistem olarak işlediğini fark ettiler. Türkiye’nin NATO üyeliği, Irak’ın ABD ve İngiltere destekli Bağdat Paktı’na katılımı ve Siyonist proje, özerk Arap gelişimini engellemede birbirine bağlı işlevler gördü. 1955’te kurulan Bağdat Paktı, Soğuk Savaş’ın çevreleme bahanesi altında Arap hükümetleri dâhil bölgedeki tüm hükümetleri Batı’nın stratejik ve ekonomik önceliklerine bağlamak için tasarlanmış bir neo-sömürgeci ittifak olarak işlev gördü. Gerçek amacı, emperyalizmin bölgesel kaynaklara erişimini güvence altına alırken özerk gelişmeyi engellemekti. Aynı şekilde Suriye liderleri, Siyonizmi Filistin üzerindeki sınırlı bir mesele değil de bahsini ettiğimiz kapsamlı emperyalist stratejinin yerleşimci-sömürgeci öncüsü olarak gördüler. Siyonistlerin bilhassa Johnston Planı gibi projeler üzerinden kaynaklara el koymaları, hem kontrolleri altındaki toprakları genişletmek hem de ekonomik egemenliği baltalayan bölgesel bağımlılıklar üretmek gibi işlevler gördü.

Suriye Arap Cumhuriyeti, strateji düzleminde, bu emperyalist müdahaleler karşısında baskı unsuru haline gelebilecek sömürgecilik karşıtı hareketleri destekleyerek cevap verdi. Kati’nin de dediği gibi, Suriye, “Türkiye ve Irak’a baskı uygulamak için Kürt liderlerle yakın ilişkiler kurarken”, aynı zamanda İsrail’in yayılmacılığına karşı Filistin direnişini de destekledi (El-Kati 2019). Takriti’nin tespitiyle, Araplar ve Kürtler arasında teşkil edilen bu dayanışma ağları, bölgedeki sömürgecilik karşıtı mücadeleleri birbirine bağlayan, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin dış politikasının ABD ve İngiliz hegemonyasına karşı çıkan bölgesel bir antiemperyalist aktörler bloğu meydana getirmek için pratikte kullandığı, uzun bir geçmişe sahip “isyancı üç kıta enternasyonalizmi”ne bağlı geleneklerden istifade etti (Genc 2020; Takriti 2022).

Bu strateji, önemli iç çelişkilere rağmen işledi. Bir yandan PKK’yi bölgesel düzlemde destekleyen Suriye devleti, bir yandan da Fransızların nüfus mühendisliğine dair tarihsel bilinç üzerinden emperyalistlerin etnik ayrışmaları maniple edeceğiyle ilgili endişeler dile getirdiler. Bu endişeler üzerinden, içte Kürtlerin siyaset alanında kendilerini ifade edecekleri kanalları ortadan kaldırdılar. Dolayısıyla, emperyalist baskılara karşı koymada ortak çıkarları kabul eden Suriye Arap Cumhuriyeti, PKK ile ilişkisinde iç baskı ile silahlı mücadeleye yönelik bölgesel destek arasında bir denge tesis etti.

PKK’nin Marksist-Leninist Kökenleri

PKK, 1978’de Suriye’nin aktif olarak geliştirdiği aynı sömürge karşıtı ortamdan doğdu. Parti, 1974’te bir araya gelerek, Kürt milli sorununu görmezden gelen Türk sol örgütlerinden ayrı, kendine has bir Kürt Marksist-Leninist örgütü kurmak isteyen Abdullah Öcalan ve Sakine Cansız gibi Kürt militanlar tarafından kuruldu (White 2000, 2015). Daha da önemlisi, PKK, Paul Chamberlain’in “genişleyen devrimci ağlar topluluğu” olarak adlandırdığı yapının bir parçası olarak, Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde Suriye’de teşkil edilmiş ağların desteklediği Filistinli savaşçılarla birlikte eğitim gördü (Chamberlain 2012, s. 5).

PKK, silahlı mücadele yoluyla tam bağımsızlığı savunan ortodoks Marksist-Leninist konumunu yirmi yıl boyunca muhafaza etti. PKK’nin milli sorunu temel çelişki olarak öncelikli gören konumunu dile getiren kuruluş manifestosu, “Ülkedeki temel çelişki, milli niteliktedir, diğer tüm çelişkilerin çözümü bu çelişkinin çözümüne bağlıdır” (PKK (Öcalan [1978] 1993), s. 119) diyordu. Bu teorik çerçeve, milli kurtuluşu sınıf mücadelesine bağlı değil, onun ön koşulu olarak konumlandırıyordu. Bu konum, daha sonra Öcalan’ın ideolojik dönüşümü dâhilinde terk edilecekti.

Örgüt, mevcut devlet yapılarındaki reformist uzlaşmaları açıkça reddederek, milli kurtuluş hareketlerinin “tam bağımsızlık yolunu izlemesi” gerektiğini savundu, zira “bağımsızlık dışındaki her eğilim reformistti, her reformist eğilim de maddi olarak emperyalizm, sömürgecilik ve iç gericiliğe bağlı”ydı (PKK (Öcalan [1978] 1993), s. 61). PKK, bu mücadeleyi uluslararası devrimci dayanışma içinde konumlandırarak, “Kürt Devrimi, Ekim Devrimi ile başlayan ve milli kurtuluş hareketleri aracılığıyla güçlenen dünya proletarya devriminin bir parçasıdır” (PKK 1993 (Öcalan [1978] 1993), s. 133) diyordu.

Suriye’nin Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Kürt siyasi partileri ve diğer sömürgecilik karşıtı hareketlere verdiği destek, devletin emperyalist baskıdan bağımsız hareket edebilecek yeterli kaynaklara sahip olması sayesinde belirli bir maddi zemine kavuşabiliyordu. Toprakların yeniden dağıtımı, kamu yatırımları ve antiemperyalist dış politikanın birleşimi, hem Arap hem de Kürt topluluklarının dış egemenliğe karşı ortak direnişten faydalanabileceği anlamlı bir manevra alanı yaratıyordu. Bu dönem, Kenefâni’nin devrimci hareketlerin, ekonomik egemenliğe ve üretken güçler üzerinde kontrole sahip devletler tarafından desteklendiğinde “özgürlük hareketi ve Arapların ilerlemesi lehine dengeyi değiştirebileceği”ne dair görüşünü doğruluyordu (Kanafani 2024, s. 42). Ancak, antiemperyalist dayanışmanın bu temeli, kısa süre sonra sistematik bir saldırıyla karşı karşıya kalacaktı.

Antiemperyalist Altyapının Yıkımı (1970–2010)

Hafız Esad’ın 1970’te iktidara gelmesiyle birlikte, Baasçı sosyalist politikalardan kademeli ama kararlı bir biçimde geri çekilme süreci de başlamış oldu. Esad, öncülük ettiği “Düzeltici Hareket”le, toprak reformu, devlet öncülüğünde kalkınma ve militan bölgesel dayanışmayı savunan radikal Salah Cedid liderliğini reddederek, iktidarını pekiştirdi. Yeni liderlik, stratejik sektörler üzerindeki devlet kontrolünü korurken, kilit sektörlerin belirli bir kısmını özel sermayeye açtı, böylelikle ekonomik büyümeyi teşvik etmeyi amaçladı. Bu pragmatik yaklaşım, önceki on yılın devrimci coşkusu üzerinden önlenmiş olan yabancı yatırımını ve bölgesel Arap sermayesini ülkeye çekmeyi hedefliyordu. Bağımsız eylemin pratik temeli olan üretim güçleri ve kaynak dağıtımı üzerindeki devlet kontrolü aşınmaya başlarken, Suriye Arap Cumhuriyeti, Arap milliyetçiliğine ve Filistin kurtuluşuna yönelik söylemsel bağlılığını sürdürdü. Bu aşınma, dış baskılar arttıkça ve iç çelişkiler derinleştikçe, sonraki on yıllarda önemli ölçüde hızlandı.

Altmışlardan seksenlere dek ABD-İsrail-Körfez aksı, sistem karşıtı direnişi destekleyen altyapıyı sistematik olarak hedef aldı. Özellikle Camp David’den sonra Mısır başta olmak üzere birçok Arap devleti yüzünü ABD liderliğindeki “ılımlı” bloğa çevirdi. Buna karşılık, Suriye, İran ile ittifakını güçlendirdi, bu da jeopolitik rantta önemli bir kayba yol açtı (Alajaty ve Anchor 2018, s. 386; Kadri 2012, s. 21). Eş zamanlı olarak düşen petrol fiyatları Körfez’in finansal fazlalıklarını azalttı ve petrol gelirlerine bağımlı olan bölge ekonomilerinde dalgalanmalara yol açtı. Bu ekonomik baskılar, doğrudan askeri saldırıyla daha da arttı: İsrail’in 1982’deki işgaliyle Lübnan’da Filistin Kurtuluş Örgütü’nün yok edilmesi, bölgesel sömürge karşıtı koordinasyon ve altyapının hayati bir düğüm noktasını ortadan kaldırdı (Khalidi 2014; Traboulsi 2012).

Bu türden faktörler, Suriye’nin ekonomik durumunu etkiledi. Sermaye girişi, yetmişlerin sonlarındaki rekor seviye olan 7 milyar dolardan, seksenlerin ortalarında görülen 500 milyon dolar seviyesine geriledi (Hinnebusch 1999, s. 188–190; Hopfinger ve Boeckler 1996, s. 185). Bu keskin düşüş, Suriye’yi Tunuslu ekonomist Azzam Mahcub’un (1990) “uyum sağlama veya bağları koparma” olarak nitelediği seçimi yapmaya zorladı. Bağımsız hareket etme imkânlarına yönelik ciddi kısıtlamalarla karşı karşıya kalan Esad hükümetinin, toplumsal zenginliği üretken sektörlerden finansal spekülasyona ve ithalata bağımlı ticarete aktaran neoliberal reformları uygulayarak uyum sağlamaktan başka bir seçeneği yoktu. Suriye’nin 1991’de ABD liderliğindeki Körfez Savaşı koalisyonuna katılımı, bu uyum stratejisine örnek teşkil etti. Esad, emperyalizmle taktiksel ittifak kurmak adına, “ölmekte olan Sovyet atından inip Amerikan atına bindi.” Bu ittifak, Körfez ülkelerinden yardım gelmesini sağladı, ama aynı zamanda ABD’nin ülkeyi uzun vadede parçalama hedeflerine de hizmet etti (Sicherman 2000).

1991’de Sovyetler Birliği’nin devrilmesi, sistem karşıtı altyapıya yönelik bu saldırının doruk noktasıydı. Bu çöküş, dünya genelinde ulusal kurtuluş hareketleri için ciddi bir ideolojik ve maddi bir krize yol açtı. Ancak, 1979 İslam Devrimi, çok önceden antiemperyalist destek için yeni imkânlar sunmaya başlamıştı bile. İran Devrimi, Arap bölgesinde sömürgecilik karşıtı mücadeleyi destekleme konusunda Sovyetler Birliği’nden bayrağı devralacak devlet için maddi bir temel oluşturdu. Diğer destek kaynakları sistematik olarak ortadan kaldırıldığında İran, Filistin direniş hareketlerini destekleyerek, İran, Suriye, Hizbullah, Hamas, Filistin İslami Cihadı, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), Irak Halk Seferberlik Güçleri ve Yemen’deki Ensarullah’tan oluşan direniş ekseninin temelini attı.

PKK’nin Marksizm-Leninizmden demokratik konfederalizme evrimi, çökmekte olan sömürge karşıtı dayanışma ağları bağlamında anlaşılmalı. Abdullah Öcalan’ın 1998’de Türk kuvvetleri tarafından CIA yardımıyla hapsedilmesi, dünya çapında sömürgecilik karşıtı hareketleri destekleyen Soğuk Savaş dönemi altyapısının sistematik olarak çözülmesiyle aynı zamana denk geldi. Bu antiemperyalist dayanışmanın yüzleştiği krizi gören PKK, ideolojisini yeniden teşkil etti. 2003 ve 2005 yılları arasında, örgüt, silahlı mücadele yoluyla tam bağımsızlık taahhüdünden vazgeçerken, yaklaşık 1.500 PKK üyesi örgütü terk etti. PKK nihayetinde, devlet merkezli kurtuluş yaklaşımlarına alternatif olarak demokratik konfederalizmi benimsedi (Akkaya ve Jongerden 2011, s. 148; Yildiz 2020).

Demokratik konfederalizm, PKK’nin ulusal kurtuluş için devlet iktidarını ele geçirmeyi öncelikli gören ilk Marksist-Leninist çerçevesinden temel bir ayrılığı temsil ediyordu. Öcalan’ın şimdi ifade ettiği gibi, “demokratik konfederalizm, tabandan katılıma dayalı, devlet dışı bir toplumsal paradigmaydı ve burada karar alma süreçleri topluluklarda”ydı (Öcalan 2015, s. 33–34). Devleti bir kurtuluş aracı olarak açıktan reddeden PKK, onu “devletsiz bir halkın demokratik sistemi” olarak tanımladı (Öcalan 2015, s. 32. Böylelikle PKK, kuruluşunda benimsediği konumları doğrudan tersyüz etmişti. Bu teorik değişim dâhilinde paradigma değiştirilerek, Öcalan’ın daha sonra devletçi milliyetçilikten kapitalist modernitenin kapsamlı bir eleştirisinin ürünü olan, “demokratik modernite” olarak adlandırılan görüşe geçiş yapıldı. (Öcalan 2017, s. 50–51, 105). Bu demokratik yapılar; devlet karşıtlığı, ekolojik sürdürülebilirlik ve kadın özgürlüğü (jineoloji) gibi temeller üzerine kurulmuştu (Bookchin 1982; Dirik 2022; Gerber ve Brincat 2021). Ancak, ABD-İsrail-Körfez ekseninin hâkim olduğu bir bölgede devlet haricinde egemenlik tesis etme girişimleri çelişkilere yol açtı, bu yenilikçi yaklaşım, mevcut güçlü devletlerin dikte ettiği tarihin ağırlığı altında ezildi.

Hızlandırılmış Neoliberalleşme ve Emperyalizmle Bütünleşme (2000–2010)

2000’lerin başında Beşar Esad, kendini pragmatik bir reformcu olarak konumlandırdı. Bu liberalleşme gündemi, Batılı entelijansiya, uluslararası finans kuruluşları ve Suriyeli muhalif aydınlardan oluşan koalisyon tarafından desteklendi. Soğuk Savaş dönemi liberalizmini savunan bu koalisyon, ekonomik ve siyasi özgürlükleri piyasalaşmayla ilişkilendiriyordu.

Suriyeli şirketlerin Batı ve Körfez’e bağlı finans ağlarına entegre olmuş çıkarları, bu koalisyonun temelini teşkil etti. Bu şirketler, neoliberal reformlara düşünsel meşruiyet sağlayan akademik kurumları finanse ettiler. Bunun en belirgin örneklerinden biri, şirketi Petrofac ile Suriye ve Körfez pazarlarında faaliyet gösteren iş adamı Eymen Asfari tarafından finanse edilen St. Andrews Suriye Çalışmaları Merkezi’ydi. Merkez, Suriye’nin “sosyal piyasa ekonomisi” doktrinini destekleyen eserler yayımladı (UK Serioud Fraud Office 2024). Aynı şekilde, Mişel Kilo ve Riad Seyf gibi Şam Baharı aydınları, siyasi reformu piyasanın liberalleştirilmesi fikriyle açıktan ilişkilendiren siyasi açıklamalar yayınladılar. Siyasi iktisatçı Semir Abbud’un da dile getirdiği biçimiyle, bu durum, “Suriye neoliberalizmini içeriden meşrulaştıran” teknokratik bir koalisyonu meydana getirdi. Ayrıca, Batı’ya ait kurumsal ağlar da bu ajandayı dışarıdan destekledi. Uygulanmasını teşvik etti.

Uluslararası finans kuruluşları, temel mallara yönelik sübvansiyonların, gümrük vergilerinin, engellerin ve kurumlar vergilerinin kaldırılmasını öngören ekonomik liberalleşmenin yabancı şirketlerin ülkeye yatırımlarını teşvik edeceğini, istikrar getireceğini, bunun da geniş halk kitlelerine fayda sağlayacağını vaat ediyorlardı Kadri 2012; s. 16; Matar 2018, s. 106). Ancak ortaya bu türden vaatlerle çelişen sonuçlar çıktı.

2006’dan 2009’a gelindiğinde enflasyon yüzde 10 artarken, (enflasyona göre ayarlanmış) reel ücretler yarı yarıya düştü (Kadri 2012, s. 17–18). Servet eşitsizliği önemli ölçüde arttı. Hesaplamalara göre artık ülke ekonomisinin yarısından fazlası nüfusun yaklaşık yüzde 5’inin kontrolüne girmişti (Matar 2016, s. 139).

2000-2010 yılları arasındaki dönemde, Suriye ekonomisini temelden değiştiren birçok önemli ekonomik politika hayata geçirildi.

Bu politikalar, birçok sektörde devlet kontrolünü sistematik olarak ortadan kaldırdı. Tarım reformları, 43 yıllık tarım reformuna son veren ve tüm devlet çiftliklerini özelleştirerek yasama organını devre dışı bırakan 83 Sayılı Kararname (2000) ile başladı (Ababsa 2004, s. 10). Bunu takiben, 8 Sayılı Kanun (2001) yürürlüğe girdi ve 1973’teki millileştirmeden bu yana ilk özel bankanın kurulmasına izin vererek, Suriye’nin bankacılık sektörünü Körfez bağlantılı yatırım ağlarına açtı (Raphaeli 2007, s. 40). 2007 yılına gelindiğinde, 56 Sayılı Kanun ile toprak sahiplerinin üç yıl sonra tarım sözleşmelerini feshetmelerine izin verilerek, halkın toprak mülkiyetinden mahrum bırakacak süreç hızlandı; 8 Sayılı Yasama Kararnamesi ise piyasanın liberalleşmesinin temel hukuki çerçevesi haline geldi (Ababsa 2015, 221). Bu süreç, Kürtlerin sınır bölgelerindeki toprak mülkiyetini kısıtlayan ve devletin ekonomik entegrasyon yoluyla Kürt-Arap birliğini sürdürme kapasitesini zayıflatan 49 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (2008) ile doruğa ulaştı (Matar 2016, s. 112–113).

Geçim kaynaklarını yeniden oluşturamayan köylüler, kent merkezlerine doğru göç etmek zorunda kaldılar. Ancak Suriye devleti, yerinden edilmiş bu nüfus için verimli istihdam sağlama konusunda yetersiz kaldı. Kentlere göç, ücretler üzerinde aşağı yönlü baskı oluşturan ve topluluklar giderek azalan kaynaklar için rekabet ederken, milli meseleleri daha da ağırlaştıran bir nüfus fazlalığı meydana getirdi (Foster, McChesney ve Jonna 2011) Maddi fayda sağlama veya bağımsız dış politika izleme yeteneğinden yoksun kalan Suriye devleti, istikrarı korumak için giderek etnik temelli çağrılara ve güvenlik önlemlerine bağımlı hale geldi, bu durum, Kürt devrimcilerinin 2012’de özerklik ilan ederken istismar edeceği zaafların açığa çıkmasına neden oldu.

Miras Kalan Zafiyetlerden Tasarlanmış Krizlere (2011–2014)

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, 2012’de, petrolün Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde çıkartıldığı ama rafineri ve ihracat altyapısının Şam yanında Lazkiye, Tartus ve Banyas gibi kıyı şeridindeki ihracat merkezlerinde konumlandığı, parçalı haldeki bir ekonominin hüküm sürdüğü koşullarda özerklik ilan etti. Bu ekonomik bağımlılık, yapay olarak yaratılan varoluşsal krizlerle birleşince, ABD-İsrail-Körfez aksının istismar edeceği kırılganlıklara yol açtı.

Cezire, ülkenin tahıl ve pamuk üretiminin üçte ikisinin gerçekleştiği, hidrokarbon kaynaklarının dörtte üçünün çıkartıldığı bölgedir (Ababsa 2015, s. 200–201, 204). Kaynakların belirli bir bölgeye yoğunlaştığı gerçekliğe işleme altyapısının yokluğu eşlik etti. Üreticilere buğday öğütmek için değirmen, pamuk eğirmek için çırçır fabrikası veya petrol işlemek için rafineri kurma izni verilmedi (Ababsa 2019, s. 122; Matar ve Kadri 2019, s. 251). İşleme tesisleri, bankacılık merkezleri ve ihracat altyapısı Şam ve Lazkiye ile Tartus gibi kıyı kentlerinde yoğunlaşmış olup, çevre bölgelerden elde edilen zenginliğin Şam merkezli kompradorlara ve Körfez’in rantiye sermayesine akmasını sağladı.

Bu düzenleme, Lübnanlı Marksist Mehdi Amil’in “sömürgeci üretim biçimi dâhilinde ketlenmiş kalkınma süreci” olarak tanımladığı durumu örnekliyordu. Amil, sömürgeci üretim biçimini, kapitalizmin bağımlılık koşullarında yürürlüğe girdiği, “sürekli döngüsel olarak hareket eden” yapısal bir formasyon olarak tarif ediyordu. Amil’e göre bu formasyonda ekonomik hayat, dışsal birikim merkezlerine tabiydi (Amel 2021, s. 29–30, 58).

Samir Amin de aynı şekilde bu tıkanıklığı, “kendi merkezinde ve kendi dinamiklerini esas alan büyümenin imkânsızlaşması” olarak anlıyor, merkezin ekonomik hâkimiyetinin çevrenin az gelişmişliğini pratikte fiili olarak yeniden ürettiğini söylüyordu (Amin 1976, s. 202).

Cezire, bu süreçte hammadde temin eden sınır bölgesi olarak iş görüyordu. Bu anlamda Cezire, üretim yapıyor ama ürünü işleyemiyordu. Cezire, Fransız mandası döneminde inşa edilmiş, ABD-İsrail-Körfez’den oluşan birikim aksına tabi bir yol dâhilinde ilerlemek zorundaydı.

Bu bağımlılık ilişkisi, neoliberal dönemde daha da yoğunlaştı. 2006-2010 arası dönemde Haseke’deki köylerde çalışan emekçi sayısı yüzde 30 oranında azaldı. Bu oran, yüzde 20’lik ülke ortalamasının çok üzerindeydi (Ababsa 2015, s. 210). Bir YPG (Kürt Halk Koruma Birimleri) savaşçısı, bu bağımlılığın kalıtsal doğasını şu şekilde açıklıyor:

“İktisadi açıdan mevcut durum, hâlâ eski rejimden miras kaldığı biçimiyle işliyor. Eskiden Rojava’da, Kuzey’de kasten tam bir ekonomik sistem teşkil edilmemişti, çünkü devletin gelecekte siyasi özerklik girişimleriyle yüzleşme konusunda kimi endişeleri mevcuttu. ‘Ekonomik özerklik mümkün olmazsa, siyasi özerklik de mümkün olmaz’ diye düşünüyorlardı.” (Qerecox 2023)[1]

Bu iktisadi yapı, Fernando Cardoso ve Enzo Faletto’nun “iç pazarın beynelmilelleşmesi” olarak adlandırdığı sürecin somut karşılığı. İlgili süreçte ekonomik sektörler arasında tutarlı bir ilişki yoktur, özerk gelişme alanları ise sınırlıdır (Cardoso ve Faletto 1979, s. 127).

Siyasi Çerçeveleme ve Arap Milli Kimliğinin Silinmesi: “Suriye Mozaiği”

Bu ekonomik kırılganlıklar, Arap milliyetçiliğini politik tahayyülden sistematik olarak silen söylemsel stratejilerle daha da arttı. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin siyasi söylemi, ilerici idealleri desteklerken, aynı zamanda bu silme işlemine de katkıda bulundu. Böylelikle, çoğu vakit bilinçsizce de olsa emperyalist çıkarlara hizmet etti. Bu söylem içinde Kürtler, sürekli olarak meşru siyasi özlemleri olan tutarlı bir millet olarak takdim edilirken, Araplar, genelde kendi milli sorunları olan bir halktan ziyade, Sünniler, Aleviler, Hristiyanlar, Dürziler gibi dini ve mezhepsel topluluklar üzerinden ele alındı. Bu çerçeve, Kürt hareketlerinin kendilerini “mezhepçi” Arap siyasetine laik, demokratik alternatifler olarak konumlandırarak uluslararası destek kazandığı Suriye harici dünyayla ilgiliydi. Oysa bu yaklaşım, Nasırcı Mısır’dan Baasçı Suriye ve Irak’a kadar Arap cumhuriyetçiliğinin mezhepçi olmayan, kapsayıcı milli projeler inşa etme yönündeki gerçek girişimleri temsil ettiği gerçeğinin üzerini örtüyordu.

Arapların millet projelerinin meşruiyetini reddederken Kürt projelerini destekleyen bu çerçeve, ABD-İsrail-Körfez aksının kendisini Arap baskısına karşı Kürt haklarının koruyucusu olarak konumlandırmasına imkân sağladı. Ekonomik kırılganlıklar ve dilden Arap’ı silme girişimleri, ABD’nin Suriye’yi sistematik olarak istikrarsızlaştırma girişimlerini yoğunlaştırdığı bir dönemde emperyalist sömürü için gerekli koşulları yarattı.

ABD’nin İstikrarsızlaştırma Stratejisi: Krizi Yaratmak (2011–2014)

2011’den itibaren ABD, Max Blumenthal’ın “yabanın yönetimi” stratejisi olarak adlandırdığı bir yaklaşım uyarınca hareket etti. Bu yaklaşım, aşırılıkçı grupları destekleyerek Arap-İran bölgesini aktif olarak istikrarsızlaştırmayı ve ABD’nin daha fazla müdahalesini haklı çıkaracak kaotik ortamlar yaratmayı içeriyordu (Blumenthal 2019).

ABD’li planlamacılar, çatışmanın en başından beri Suriye hükümetini devirmek için Kaide’yle bağlantılı örgütlerle ortaklık kurdular. 2010 yılının sonlarından itibaren Suriye’ye gönderilen Irak İslam Devleti militanları ve Nisan 2011 gibi erken bir tarihte Lübnan’dan geçen Selefi savaşçılar (Van Wagenen 2022) bu işbirliğinin bir parçasıydı. Tekfirci güçlerin, diğer Müslümanları mürted ilan eden mezhepçi militanların imal edilmesini öngören yaklaşım, istikrarsızlaştırmayı haklı çıkarmak için her daim başvurulan emperyalist stratejinin somut bir tezahürüydü.

Yedi yıl önce Seymour Hersh, Bush yönetiminin “yeni yönelim”inin, İran’ın nüfuzuna karşı koymak için Sünni aşırılıkçı örgütleri desteklemeye yönelik stratejik değişikliğin “militan bir İslam anlayışını benimsemiş, Amerika’ya düşman, Kaide’ye sempati duyan Sünni aşırılıkçı örgütleri” sistematik olarak güçlendirdiğini ortaya koyuyordu (Hersh 2007). Kürtlerin daha sonra ABD korumasına bağımlı hale gelmesine yol açacak olan güçler, bölgedeki doğal gelişmelerden ziyade emperyalizmin bilinçli yetiştirme gayretlerinin ürünüydü.

2013 yılında başlatılan Çınar Kerestesi Operasyonu, seksenlerdeki Afgan mücahitlerinin dâhil edildiği programdan bu yana CIA’in yürüttüğü en büyük gizli operasyondu. Operasyon, isyancı güçlere gizlice para, silah ve eğitim sağladı. Ürdün ve Türkiye’deki tesisler aracılığıyla 10.000’den fazla savaşçıya ekipman temin edildi (Miller ve Entous 2016). Daha da önemlisi, Obama yönetimi yetkilileri, amacın zafer değil, Suriye’nin egemenliğini parçalayacak “çatışma sürecini çıkmaza sürüklemek” olduğunu kabul ediyorlardı (Miller ve Entous 2016). Bu sürekli savaş stratejisi, 2014 yılına gelindiğinde IŞİD’in Suriye ve Irak genelinde hızla yayılmasına, Kobani’deki Kürt nüfusunu doğrudan tehdit etmesine zemin hazırladı. ABD yetkilileri daha sonra, Dışişleri Bakanı John Kerry’nin 2016’da sızdırılan bir kayıtta IŞİD’in “büyümeye başladığı vakit, ABD’nin bu süreci izlediğini, Esad’ı müzakereye zorlamak için IŞİD’i “yönetebileceklerini” düşündüklerini itiraf etmesiyle bu “yabanın yönetimi” yaklaşımını benimsedikleri iddiasını doğruluyordu (Weiss 2017).

Şeytanla Pazarlık (2014’ten Bugüne)

Haziran ve Eylül 2014 arası dönemde IŞİD, Irak ve Suriye geneline hızla yayılarak, önemli şehirleri ele geçirdi. Sonra Kuzey ve Doğu Suriye’ye yöneldi. Eylül ortasına gelindiğinde IŞİD, 325 Kürt köyünü ele geçirmişti ve Kobani’ye doğru ilerliyordu. 130.000’den fazla sivil kuzeye, Türkiye’ye kaçtı, ancak kaçanlar, sınırın kapalı olduğunu gördüler. Türkiye’nin sınırı kapatması, Ankara’nın PKK ile bağlantılı bir olgu olarak gördüğü Rojava projesine yönelik düşmanlığının yansımasıydı. Eylül sonuna gelindiğinde, IŞİD güçleri, Kobani’nin merkezine on kilometre kadar yaklaşarak, YPG/YPJ’yi içinden çıkılmaycak stratejik bir durumla baş başa bıraktı (Barrabi 2014; Hogg 2014; Lowen 2014).

IŞİD’in güneyden ilerlediği, Türkiye’nin sınırını kapattığı koşullarda, Kobani’deki YPG/YPJ kendilerini kapana kısılmış halde buldu. Sahada görevli araştırmacı Thoreau Redcrow’a göre, YPG liderliği, başlangıçta Şam’dan destek istedi ancak cevap alamadı.[2] Şam’ın tepkisiz kalması ve katliamla yüzleşme ihtimali karşısında YPG/SDG, ABD hava desteğini kabul etti. ABD, 27 Eylül 2014’te savaşın seyrini tayin edecek hava saldırılarına başladı. Büyük miktarda malzeme sevkiyatı ve hassas hava saldırıları, YPG/YPJ’nin 26 Ocak 2015’te Kobani’de IŞİD’e karşı zafer ilan etmesini sağladı (Grant 2018).

Bu acil durumda kurulan ittifak, insani açıdan atılması gereken zorunlu bir adım olarak, on binlerce sivilin katledilmesini önledi. Ancak aynı zamanda ülkedeki Kürt hareketini ABD-İsrail-Körfez yörüngesine daha da yaklaştıracak sürecin başlamasını sağladı. Acilen sunulması gereken hava desteğiyle başlayan süreç, yapısal bağımlılığa evrildi.

Ekim 2015’te ABD Özel Harekât Komutanlığı, YPG/YPJ liderliğine Suriye’nin geleceğinde rol alabilmek için “isimlerini değiştirmeleri” gerektiğini bildirdi (Maguire 2020). YPG/YPJ hızla uyum sağlayarak, kendilerini SDG olarak adlandırmaya başladı. Örgüt bünyesine Arap, Türkmen ve Suriyeli birliklerini de kattı. Bu isim değişikliği, iki amaca hizmet ediyordu: ABD’nin devam eden desteği için siyasi bir kılıf sağlamak ve Kürt hâkimiyetinin üzerini örten, çok etnisiteli temsiliyete dair bir izlenim yaratmak (Holmes 2024).

IŞİD’in toprak kaybının ardından SDG-ABD ortaklığı, önemli ölçüde derinleşti. 2017 yılına gelindiğinde, Suriye’nin toplam petrol sahalarının yüzde 90’ını temsil eden yaklaşık 1400 petrol sahası, ABD-SDG kontrolüne geçti. Bu petrol ortaklığı, SDG’nin ABD’nin Suriye kaynaklarını çıkarmasına yardımcı olma ve toplumsal zenginliğin sistematik olarak sömürülmesinde işbirliği yapma isteğini ortaya koydu.

ABD, kendi dayattığı yaptırımları aşmak adına, Delta Crescent Energy’ye yol verdi.[3] 2020 ve 2021’de Suriye petrollerini bu şirket çıkartacaktı. 2019 tarihli Sezar Yasası ile yürürlüğe konulan yaptırımlar, Suriye’ye neredeyse tam bir ekonomik abluka uygularken, ABD, fırsat doğduğunda kendisini bu ablukadan muaf tuttu. Biden yönetimi, bu anlaşmayı Mayıs 2021’de feshetti, SDG’ye stratejik açıdan kendisinden yana durması için bir fırsat sundu. Ticari petrol çıkarma işlemi sona erse de ABD’nin emperyalist hâkimiyeti azalmak şöyle dursun, doğrudan askeri işgal yoluyla bu hâkimiyet daha da pekişti.

2021 Sonrası: Kopma Fırsatlarına Rağmen Ortaklıkta Israr

PYD içindeki gerilimler, Amerikan kontrolü derinleşirken bile SDG’nin ABD ile ortaklığını sürdürme konusundaki ısrarını açıklamaya yardımcı oluyor. Mehmet Emin Cengiz ve Pınar Tanç’ın da aktardığı gibi, Suriye’deki Kürt liderliği içinde iki rakip yaklaşım açığa çıktı. Mazlum Abdi, Washington ile bugüne dek sürdürülmüş olan ortaklığı muhafaza etmek gerektiğine dair görüşü benimseyen, işbirliğini hayatta kalmak için gerekli gören pragmatik kanadı yönetiyor. Bu hizip, Amerika’nın bölgede uyguladığı stratejiye entegre edilmiş “kuzeydoğu Suriye’de devletimsi bir teşekkül” oluşturmak için çalışıyor (Cengiz 2022, s. 575). Buna karşılık, Aldar Halil, Şam ile yeniden bütünleşmeyi savunan, ABD ortaklığına şüpheyle bakan PKK liderliğiyle aynı çizgide olan bir hizbi temsil ediyor (Cengiz 2022).

Şam yanlısı hizip, PKK liderliği içinde daha geniş bir desteğe sahip. PKK eşbaşkanları Bese Hozat ve Cemil Bayık, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni Suriye hükümetiyle görüşmek yerine ABD’ye bel bağlamadığı için eleştiriyor. PKK’nin “Suriye ile tarihi ilişkisi”ne vurgu yapan Bayık, “PKK ile Esad ailesi arasında çatışmanın veya düşmanlığın düşünülemeyeceğini” dile getiren bir isim (Cengiz 2022). Halil de Şam ile doğrudan diyaloga açık olduğunu ifade ederek, “çözüme rejimle birlikte ulaşılmalı, çözüm yolu Cenevre’de değil, Şam’da aranmalı” diyor (Tanç). Bununla birlikte, pragmatik kanadın hâkimiyeti, anlamlı bir kopuşu engelledi. SDG’nin Şam ile yeniden bütünleşme veya ABD korumasına bağımlılığı azaltma arayışından ziyade, ABD ile ortaklığın sürdürülmesini sağladı.

2019 yılında, Suriye Demokratik Konseyi eşbaşkanı İlham Ahmed, İsrailli işadamı Moti Kahana’ya Suriye petrolünün çıkarılması konusunda münhasır haklar verdi. Ahbar gazetesinin eline geçen belgeye göre, Ahmed’in mektubu Kahana’ya, ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nin onayıyla, SDG kontrolündeki bölgelerde “Suriye petrolünün satışı ile ilgili tüm konularda konseyi temsil etme” yetkisi veriyordu (Rizk 2019). Ameliye isimli STK’sıyla İsrail’in hedeflerine ulaşması için insani yardım kılıfı altında faaliyet yürüten Kahana, günlük 400.000 varile ulaşması beklenen üretime ek olarak petrol arama ve geliştirme faaliyetleri konusunda önmli haklara kavuştu. Bu düzenleme, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin Suriye milletinin kaynaklarını doğrudan Filistinlilere soykırım uygulayan yerleşimci-sömürgeci ırk ayrımcısı devlete aktarmak suretiyle suç ortaklığı yaptığının kanıtı.

Bu yapısal suç ortaklığı, sonraki yıllarda devam eden üst düzey koordinasyon yoluyla daha da derinleşti. Eylül 2021’de Ahmed, ABD’nin kuzeydoğu Suriye’ye desteğini yeniden teyit etmek için Washington’a gitti. Ziyaretinin ardından Beyaz Saray’da Suriye Demokratik Konseyi temsilcileri ve Amerikalı yetkililer arasında üst düzey toplantılar yapıldı. ABD, SDK’yi “Suriye düzleminde büyük bir siyasi müttefik” olarak nitelendirdi (Tanç 2021, s. 79; Van Wilgenburg 2021). Bu adımlar, PKK liderliğinin Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin Şam ile ilişki kuramamasına yönelik eleştirisine rağmen, emperyalizmin himayesine girmek suretiyle meşruiyet elde etmeye yönelik bilinçli stratejik yönelim içerisinde olduğunun deliliydi.

Bu yapısal bağımlılığın boyutları, Ocak 2025’te SDG Generali Mazlum Abdi’nin göreve gelecek Trump yönetimine ABD askeri varlığının Suriye’nin kuzeydoğusunda muhafaza edilmesi için yaptığı açık çağrıyla ifşa oldu. Abdi, “Bu bölgedeki istikrarın kilit faktörü, ABD’nin sahadaki varlığıdır” diyerek, 2.000 ABD askerinin çekilmesinin “IŞİD de dâhil olmak üzere, birçok fraksiyonun yeniden ortaya çıkmasına” yol açacağını savundu (Sabbagh 2025). Abdi’nin bu çağrısında, esasen, Pentagon sözcüsü John Kirby’nin ABD güçlerinin “İslam Devleti örgütünün kalıntılarıyla savaşmaya” odaklandığı ve misyonlarının “IŞİD’in kalıcı olarak yenilgiye uğratılmasını sağlamak” olduğu ile ilgili açıklaması yankılanıyordu (Kurdistan24 2019).

Bu tür açıklamaları ve adımlarıyla Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi liderleri, ABD Savunma Bakanlığı’nın söylemlerini tekrarlamak suretiyle, karşı olduklarını iddia ettikleri Suriye topraklarındaki yabancı askeri işgalin devam etmesi için lobi faaliyeti yürütüyor. Bu işbirliği, ABD’ye Arap-İran bölgesindeki maddi çıkarlarını koruyan stratejik bir dayanak noktası, kelimenin tam anlamıyla sahada faal askerler temin ediyor (Hanieh 2024). İşgal için yapılan bu lobi faaliyetleri, acil durumda oluşan ittifakın nasıl yapısal bir bağımlılığa dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Tersyüz Edilmiş Kullanım Değeri ve Emperyalizmin Mantığı

Biden yönetiminin Mayıs 2021’de Delta Crescent ile imza edilmiş olan sözleşmeyi feshetme kararı ile Suriye petrol sahalarını kontrol eden 2.000 askeri muhafaza etmesi, emperyalizmin gerçek mantığının yansıması. ABD stratejisi, hiçbir zaman öncelikle petrolün ticari amaçlı çıkarılmasını öngörmüyor, Suriye kaynaklarının Suriye devletinden kopartılmasını ve bu halin ilelebet muhafaza edilmesini sağlamayı esas alıyor.

ABD-İsrail-Körfez aksı için ortaya çıkan şey, tersyüz edilmiş kullanım değeridir; stratejik değer, petrolün üretim kapasitesinden değil, sistematik olarak kullanılmamasından kaynaklanmaktadır. Bu getirilen yasak, Suriye devletinin yeniden yapılanma ve kalkınma için kendi kaynaklarına erişmesini engellemektedir.

Bu tersyüz edilmiş kullanım değeri, emperyalizmin eskiden beri başvurduğu kaynak temini modellerinden niteliksel anlamda uzaklaşıldığını ortaya koyuyor. Hammaddeyi metropollerde işlemek üzere çıkaran sömürgeci güçlerin veya yerel üretime izin verirken, çevre ekonomilerini eşitsiz bir alışverişe mahkûm eden yeni sömürgeci düzenlemelerin aksine, ABD-İsrail-Körfez aksı, stratejik avantajını tam da üretim yapmama yoluyla elde ediyor. Petrolün kullanım değeri, o petrolle üretilecek ürünlerle değil, kalkınma sürecinden kopartılan ülkeye üretimin yasak edilmesiyle ortaya çıkıyor. Bu kalkınma sürecinden kopartma işlemi, devlet kapasitesini zayıflatarak istikrarsızlığı ve huzursuzluğu körüklüyor, ABD-İsrail-Körfez aksının egemenliği parçalamasına ve bölgesel hegemonyayı sürdürmesine imkân sağlıyor. Bu tersyüz edilmiş kullanım değeri ile ilgili değerlendirme, Suriye’nin ötesine, ABD’nin savaş yürüttüğü diğer kaynak zengini bölgelere uzanan, kapsamlı emperyalist stratejiyi anlamamızı sağlıyor. Bu stratejide amaç, ham petrol çıkarmak değil, devletin elindeki imkân ve becerileri sistematik müdahaleyle ortadan kaldırmaktır.

Esad Sonrası Suriye ve Bölgede Kurulan Yeni İttifaklar

8 Aralık 2024'te, Heyet Tahrirü’ş-Şam (HTŞ) ve müttefik güçlerin hızlı saldırısının ardından Esad hükümeti devrildi, böylelikle Suriye’deki elli yılı aşkın Baas yönetimi sona erdi. Esad’ın yıkılışı esnasında ve sonrasında emperyalizmin uyguladığı şiddetin kapsamı, Abdülcevad Ömer’in İsrail’in sistematik “ikili yaklaşım”ına dair söylediklerini teyit ediyor: İsrail, bir yandan Suriye’nin savunma ve saldırı potansiyelini ortadan kaldırıyor, bir yandan da  “jeopolitik ortamı kendi avantajına yeniden şekillendirme”yle ilgili bölgesel emellerine ulaşmak için adımlar atıyor (Muaddi 2024; Omar 2024).

İsrail, 48 saat içinde 480’den fazla hava saldırısı düzenleyerek, Suriye’nin stratejik askeri gücünün yüzde 70-80’ini, bunun yanında, Suriye donanmasının tamamını imha etti, aynı zamanda işgal altındaki Golan Tepeleri’nin ötesine geçerek, Suriye içlerine doğru ilerledi ve kontrol ettiği bölgeyi genişletti (Al Abdullah 2024; Krever 2024; Omar 2024).

İsrail’in stratejisi, güvenlikle ilgili kaygılarının ötesine geçerek, Suriye devletinin egemenlik tesis etmesine mani olacak adımları içeriyor: Suriye’nin yönetim biçiminden bağımsız olarak, herhangi bir egemenlik belirtisini koruyamayacak durumda kalmasını sağlamak istiyor. Ömer’in de belirttiği gibi, “İsrail, bugün Suriye’yi çorak bir araziye dönüştürmek, onu az gelişmiş ve herhangi bir egemenlik belirtisini koruyamayacak durumda tutmak için canla başla mücadele edecek”, bu da ABD-İsrail-Körfez aksının, yalnızca kaynak çıkarımı değil, ülkeyi kasten kalkınma sürecinden kopartma yoluyla bağımsız kalkınma imkânına nasıl mani olduğunu ortaya koyuyor (Kadri 2023; Omar 2024).

HTŞ: CIA Aparatından Bölgesel Hegemona

Heyet Tahrirü’ş-Şam’ın iktidara gelişi, Suriye’nin gerçek kurtuluşundan çok ABD’nin emperyalist kibrinin somut bir yansıması. HTŞ, CIA’in milyar dolarlık programı olan ve seksenlerdeki Afgan mücahitleri için geliştirilmiş programdan bu yana isyancıları silahlandırmak ve eğitmek için yürütülen en pahalı çalışmalardan biri olarak Çınar Kerestesi Operasyonu’nun doğrudan ürünüdür.

HTŞ lideri Ahmed Şara (eski adıyla Ebu Muhammed Cevlani), Kaide’nin Suriye kolunun lideri olduğu için “Özel Belirlenmiş Küresel Terörist” olarak başına 10 milyon dolarlık ödül konmuş bir isimdi. Ancak HTŞ’nin Şam’ı ele geçirmesinin ardından ABD, Şara ile görüşerek ödülü aniden kaldırdı (Williams ve Mitchell 2024). Bu etkileyici rehabilitasyon süreci, esasen “terörizm” tanımlarının ilkesel amaçlardan ziyade, stratejik amaçlara nasıl hizmet ettiğinin, eski düşmanların ABD’nin emperyalist çıkarlarına hizmet ettiğinde nasıl birer müttefike dönüştüğünün delili. İlgili dönüşümün kapsamı, ABD ilişkilerinin ötesine uzanıyor, zira HTŞ, İsrail ile normalleşmeyi hedefleyerek, ABD-İsrail-Körfez bloğuyla bütünleşme sürecini tamama erdiriyor (Kassem 2024; Press TV 2025).

HTŞ’nin Suriye’deki Alevi azınlığa karşı uyguladığı sistematik mezhepçi şiddet, örgütün özenle kurguladığı dış görünüşünün altında yatan gerçek karakterini ortaya koyuyor. 6 Mart 2025’ten bu yana gerçekleştirilen mezhepçi katliamlarda 1000’den fazla insan öldürüldü. Bunlar arasında infaz tarzı cinayetler ve sivillere yönelik yaygın saldırılar da bulunuyor (Clarke-Billings ve Pomeroy 2025). Alevi ve Hristiyan azınlıklara karşı yapılan bu katliamlar, ABD destekli HTŞ liderliğindeki hükümet konusunda ciddi endişelere yol açıyor.

Sonuç: Özgürleşme Taraf Seçmeyi Gerektirir

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni nasıl değerlendirmek gerek? Demokratik konfederalizm, alternatif bir yönetim modeli olarak teorik potansiyelini korurken, bu potansiyel, emperyalist birikim kanallarıyla maddi düzeyde bütünleşmesi sebebiyle, yapısal olarak kısıtlanıyor.

Şam’ın HTŞ yönetimi üzerinden ABD-İsrail-Körfez ağlarına dâhil edilmesiyle birlikte Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, Washington ile bağımsız Suriye değil, iki farklı teslimiyet biçimi arasında seçim yapmak zorunda kalacak. 10 Mart 2025’te varılan SDG-HTŞ anlaşması, ABD destekli Şam hükümetine verilen tavizin delili (Rojava Information Center 2025). Bu yapısal yeniden düzenleme, somut kaynak akışlarında açıkça görülüyor: Şubat 2025 itibarıyla, SDG, HTŞ kontrolündeki hükümete günlük 150.000 varil ham petrol ve 1 milyon metreküp doğalgaz sağlarken, Suriye Özerk Bölgesi, ABD’nin ağır yaptırımlarıyla karşı karşıya kaldığı dönemde, aynı kaynakları Suriye devletinden esirgemişti (Al-Mayadeen 2025).

Bu uzlaşmacı pratik, emperyalist hâkimiyete ilkeler üzerinden karşı çıkan bölgesel teşekküllerle çelişiyor. Direniş ekseni, ABD-İsrail-Körfez hegemonyasına karşı asli bölgesel itirazı okumayı temsil ediyor. Bu teşekküller, emperyalist hâkimiyete karşı direnişi toplumsal bir muhtevaya kavuşturmak suretiyle, ABD-İsrail-Körfez’in uyguladığı stratejilerin Arap-İran bölgesine dayatmaya çalıştığı, kalkınma sürecinden kopuşu ve parçalanmayı önleme kapasitesini artırdı.

Max Ajl’ın gösterdiği gibi, direniş ekseni, “kalkınma yoluyla birikimin semeresini toplayanlara karşı devletin çöküşünü önleme, ayrıca halkların toplumsal yeniden üretimini ve refahını koruma rolü”nü üstleniyor (2024, s. 20).

Söz konusu dinamiklere işaret eden bu makale, milletlerin kendi birikim kanalları (Amin 1990) üzerinden egemenlik için belirli yollar açmalarını sağlayacak koordineli çabalara mani olmak adına, ABD-İsrail-Körfez aksının, milletlerin yüzleştikleri meseleleri nasıl maniple ettiğini ortaya koyuyor. Emperyalizmi soyut bir güçten ziyade somut bir oluşum, yani ABD-İsrail-Körfez birikim ekseni olarak anlamak, gerçekliği kavramak için gerekli analiz becerisini sağlıyor.

Peki gerçek kurtuluş neye ihtiyaç duyuyor? Gerçek kurtuluş, ABD liderliğinde hareket eden emperyalizme ait kanallardan kopmayı gerektiriyor.

Emperyalizmden kopuş, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin ilişkilerini temelden yeniden yapılandırmasını, ABD-İsrail-Körfez hegemonyasına uyum sağlamak yerine, ona meydan okuyacak şekilde düzenlemesini şart koşuyor: O, Suriye’nin kaynaklarını Suriye halkından koparan ortaklıkları sona erdirmek, ABD’nin askeri varlığının tamamen geri çekilmesini talep etmek ve ABD liderliğindeki emperyalizme meydan okuyan bölgesel hareketlerle dayanışma kurmak zorunda. Bu çelişkiler, temel bir ilkeye işaret ediyor: her türden özgürleştirici proje, varlık zeminini, ABD liderliğinde hareket eden emperyalizme karşı alınmış konumda bulmalıdır. Bu bağlamda, kurtuluşun ölçütü ideolojik beyanlar değil, maddi ittifaktır. Bir hareketin özgürleştirici potansiyeli, yalnızca siyasi taahhütleri veya belirli bir vizyon üzerine kurulu söylemiyle değil, ABD emperyalizmini dünya ölçeğinde maddi olarak sorgulayıp sorgulamadığı veya yeniden üretip üretmediğiyle belirlenir.

Demokratik konfederalizmin jineoloji, sosyal ekoloji ve doğrudan demokrasi gibi ideolojik temelleri savunulması gereken görüşler olsa da, Özerk Yönetim’in (Rojava’nın) ABD liderliğinde hareket eden emperyalizme ait kanallarla yapısal entegrasyonu, onun özgürleştirici potansiyellerini ortadan kaldırmaktadır. Bu ilerici idealler, Rojava’nın yanında hizalandığı ABD emperyalizminin yol açtığı yıkım karşısında devede kulaktır.

Gerçek bir kopuş gerçekleşene kadar, Rojava, emperyalizmin parçalama işleminde oynadığı yapısal rolden gayrı bir rol oynayamaz.

Joma Geneciran
20 Ağustos 2024
Kaynak

Dipnotlar:
[1] 4 Mart 2023 günü Charlie ile yapılan röportajdan.

[2] 26 Nisan 2023 günü Thoreau Redcrow ile yapılan röportajdan.

[3] Delta Crescent Energy’nin kurucusu James Reese, TigerSwan güvenlik şirketini Standing Rock’taki Lakota boru hattı direnişinde devreye soktu. Bu örnek, ABD öncülüğünde hareket eden emperyalizmin elindeki güçle kendi içindeki yerli dayanışma ağını nasıl parçaladığını, uluslararası planda da Suriye’deki dayanışmayı nasıl ezdiğini ortaya koyuyor (Higgins 2023, s. 233).

Kaynakça:
Ababsa, Myriam. 2004. “Agrarian Counter-Reform in Syria (2000-2010).” Land and Agricultural Transformation in the Near East: Historical and Contemporary Perspectives içinde, yayına hz.: N. Mundy ve T. Shuber, s. 1–15. Nicosia: UNDP.

Ababsa, Myriam. 2015. “The End of a World: Drought and Agrarian Transformation in Northeast Syria (2007-2010).” Agrarian Change in Syria: Agriculture, Land and Livelihoods içinde, yayına hz.: Raymond Hinnebusch, Omar Imady ve Tina Zintl, s. 199–222. Londra: Palgrave Macmillan.

Ababsa, Myriam. 2019. “The Reconfiguration of the Syrian Agrarian Economy between Liberalization and Conflict (1986-2018).” Agriculture and Food in Syria içinde, yayına hz.: F. Momani ve F. Al-Oudat, s. 115–134. Londra: I.B. Tauris.

Abdel-Malek, Anwar. 1981. Social Dialectics: Nation and Revolution. Albany: SUNY Press.

Ajl, Max. 2024. “Palestine and the Ends of Theory.” Middle East Critique 33 (4): s. 611–634. TF.

Akkaya, Ahmet Hamdi ve Joost Jongerden. 2011. “The PKK in the 2000s: Continuity through Breaks?.” Nationalisms and Politics in Turkey: Political Islam, Kemalism and the Kurdish Issue içinde, yayına hz.: Marlies Casier ve Joost Jongerden, s. 143–162. Londra: Routledge.

Al Abdullah, Khalil. 2024. “Israel Destroys 70-80% of Syrian Army’s Strategic Weapons.” Al Mayadeen, 10 Aralık.

Alajaty, Mahmoud ve John R. Anchor. 2018. “Transition Economies in the Middle East: The Syrian Experience.” Post-Communist Economies 30 (3): s. 382–394. TF.

Al-Kati, Mohannad. 2019. “The Kurdish Question in Syria.” Contemporary Arab Affairs 12(2): s. 23–40.

Al-Mayadeen. 2025. “Oil Exports Resume in SDF-Controlled Syria.” 22 Şubat. Mayadeen.

Amel, Mahdi. 2021. Arab Marxism and National Liberation: Selected Writings of Mahdi Amel. Yayına hz.: ve takdim eden: Hicham Safieddine. Historical Materialism Book Series. Leiden: Brill.

Amin, Samir. 1976. Unequal Development: An Essay on the Social Formations of Peripheral Capitalism. New York: Monthly Review.

Amin, Samir. 1990. Delinking: Towards a Polycentric World. Londra: Zed Books.

Barrabi, Thomas. 2014. “ISIS Forces Take Kurdish Villages Near Kobani.” International Business Times, 19 Eylül.

Barut, Muhammad Jamal. 2013. al-Takwīn al-Tārīkhī al-adīth li'l-Jazīra al-Sūriyya: As'ila wa-Ishkāliyyāt al-Tahawwul min al-Badwana ilā'l-'Umrān al-aarī. Beyrut: al-Markaz al-'Arabī li'l-Abāth wa-Dirāsat alSiyāsāt.

Batatu, Hanna. 1981. “The State and the Peasantry: The Ba’th Regime in Syria.” MERIP Reports 93: s. 3–22.

Batatu, Hanna. 1999. Syria’s Peasantry, the Descendants of Its Lesser Rural Notables, and Their Politics. Princeton: Princeton University Press.

Berkeley, Bill. 2009. The Graves Are Not Yet Full: Race, Tribe and Power in the Heart of Africa. New York: Basic Books.

Blumenthal, Max. 2019. The Management of Savagery: How America’s National Security State Fueled the Rise of Al Qaeda, ISIS, and Donald Trump. Londra: Verso.

Blumenthal, Max. 2024. “From Al-Qaeda Commander to ‘Diversity’ and ‘Tolerance’: How the US and Israel Whitewashed Syria’s New Ruler.” Grayzone, 17 Aralık.

Bookchin, Murray. 1982. The Ecology of Freedom: The Emergence and Dissolution of Hierarchy. Palo Alto: Cheshire Books.

Capasso, Matteo ve Ali Kadri. 2023. “The Imperialist Question: A Sociological Approach.” Middle East Critique 32 (2): s. 149–166. TF.

Cardoso, Fernando Henrique ve Enzo Faletto. 1979. Dependency and Development in Latin America. Berkeley: University of California Press.

Cengiz, Mehmet Emin. 2022. “The PKK-PYD-SDF Nexus: Navigating the Rojava Revolution.” Turkish Studies 23 (4): s. 567–589.

Chamberlain, Paul. 2012. The Global Offensive: The United States, the Palestine Liberation Organization, and the Making of the Post-Cold War Order. Oxford: Oxford University Press.

Clarke-Billings, Lucy ve Gabriela Pomeroy. 2025. “Syria Leader Vows to Hunt Down Those Responsible for Bloodhshed.” BBC, 9 Mart. BBC.

Devlin, John F. 1991. “The Ba’ath Party: Rise and Metamorphosis.” The American Historical Review 96 (5): s. 1396–1407. Jstor.

Dirik, Dilar. 2022. The Kurdish Women’s Movement: History, Theory, Practice. Londra: Pluto Press.

Dolbee, Samuel. 2023. “The Desert and the Sown: A History of the Jazira, 1750-1958.” Doktora Tezi, Georgetown University.

Foster, John Bellamy, Robert W. McChesney ve R. Jamil Jonna. 2011. “Monopoly and Competition in Twenty-First Century Capitalism.” Monthly Review 62 (11): s. 1–39. MR

Garzouzi, Elias. 1963. “Land Reform in Syria.” Middle East Journal 17 (1/2): s. 83–90.

Genc, Elif. 2020. “The Kurdish Movement’s Relationship with the Palestinian Struggle.” Merip, 295.

Gerber, Damian ve Shannon Brincat. 2021. “When Öcalan Met Bookchin: The Kurdish Freedom Movement and the Political Theory of Democratic Confederalism.” Geopolitics 26 (4): s. 973–997. TF.

Graeber, David. 2018. “Majority Report with David Graeber on Democratic Confederalism in Northern Syria.” 10 Temmuz, Video 12:33.

Grant, Rebecca. 2018. “The Air War over Kobani.” Air Force Magazine, Mart.

Haddad, Bassam. 2012. Business Networks in Syria: The Political Economy of Authoritarian Resilience. Stanford: Stanford University Press.

Hanieh, Adam. 2024. Money, Markets, and Monarchies: The Gulf Cooperation Council and the Political Economy of the Contemporary Middle East. Cambridge: Cambridge University Press.

Hersh, Seymour M. 2007. “The Redirection.” Newyorker, 5 Mart 2007.

Higgins, Patrick Donovan. 2023. “Gunning for Damascus: The US War on the Syrian Arab Republic.” Middle East Critique 32 (2): s. 217–241.

Hinnebusch, Raymond. 1982. The Politics of Economic Development in Syria. Boulder: Westview Press.

Hinnebusch, Raymond. 1997. “Syria: The Politics of Economic Liberalisation.” Third World Quarterly 18 (2): s. 249–266. TF.

Hinnebusch, Raymond. 2001. “The Ba’th Party in Post-Ba’th Syria: President Bashar and the Challenge of Reform.” Arab Studies Quarterly 24 (2/3): s. 149–167.

Hinnebusch, Raymond. 1999. Syria: Revolution from Above. Londra: Routledge.

Hogg, Jonny. 2014. “Islamic State Closes in on Strategic Syrian Town.” Reuters, 26 Eylül.

Holmes, Amy. 2024. Statelet of Survivors: The Making of a Semi-Autonomous Region in Northeast Syria. Oxford: Oxford University Press.

Hopfinger, Hans ve Marc Boeckler. 1996. “Step by Step to an Open Economic System: Syria Sets Course for Liberalization.” British Journal of Middle Eastern Studies 23 (2): s. 183–202. TF.

Irvin, P. M. 2025. “War Above and War Below.” MR, 19 Nisan.

Kadri, Ali. 2012. The Unmaking of Arab Socialism. Londra: Anthem Press.

Kadri, Ali. 2015. Arab Development Denied: Dynamics of Accumulation by Wars of Encroachment. Londra: Anthem Press.

Kadri, Ali. 2023. The Accumulation of Waste: A Political Economy of Systemic Destruction. Leiden: Brill.

Kanafani, Ghassan. 2024. Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi. Londra: Pluto Press.

Therefore, Ghassan. (1972) 2016. The 1936–1939 Revolt in Palestine. Çeviri: Muhammad Ali Khalidi. Şikago: Haymarket Books.

Kassem, Julia. 2024. “How HTS’ Ground Strategy Intersected with America, ‘Israel’s’ Project in Syria.” Mayadeen, 12 Aralık.

Khalidi, Rashid. 2014. Under Siege: PLO Decisionmaking during the 1982 War. New York: Columbia University Press.

Krever, Mick. 2024. “Israel Strikes Syria 480 Times and Seizes Territory as Netanyahu Pledges to Change Face of the Middle East.” CNN, 11 Aralık.

Kurdistan 24. 2019. “US Has 900 Troops in Syria, Likely to Remain.” Kurdistan24, Ocak.

Lowen, Mark. 2014. “Kobani: Air Strikes Hit Is as Kurds Flee to Turkey.” BBC News, 27 Eylül.

Maguire, Kevin. 2020. “How the US Military Convinced Syrian Kurds to Rebrand.” Intercept, 12 Ekim.

Mahjoub, Azzam. 1990. Adjustment or Delinking? The African Experience. Londra: Zed Books.

Marcus, Aliza. 2007. Blood and Belief: The PKK and the Kurdish Fight for Independence. New York: NYU Press.

Matar, Linda. 2016. “The Political Economy of Investment in Syria.” Middle Eastern Studies 52 (2): s. 288–304.

Matar, Linda. 2018. “Syria’s Economic Transformation and the Rise of the Bourgeoisie.” The Political Economy of Reform in Syria içinde, yayına hz.: Linda Matar ve Ali Kadri, s. 98–125. Londra: I.B. Tauris.

Matar, Linda ve Ali Kadri. 2019. “Syrian Economic Dependency: The Reconstruction Challenge.” Syria after the Uprisings içinde, yayına hz.: Raymond Hinnebusch ve Tina Zintl, s. 245–267. Siraküza: Syracuse University Press.

Matin, Kamran. 2020. “The Kurdish Question in Turkey: Historical Roots and Contemporary Dynamics.” Critique 48 (2): s. 185–204.

Miller, Greg ve Adam Entous. 2016. “Secret CIA Effort in Syria Faces Large Funding Cut.” Washington Post, 12 Haziran.

Muaddi, Qassam. 2024. “Inside ‘Greater Israel’: Myths and Truths Behind the Long-Time Zionist Fantasy.” Mondoweiss, 17 Aralık.

Öcalan, Abdullah. [1978] 1993. Kürdistan Devriminin Yolu (Manifesto). 6. Basım. Serxwebun Publications 24. Cologne: Agri Verlag.

Öcalan, Abdullah. 2015. Democratic Confederalism. Köln: Transmedia Publishing.

Öcalan, Abdullah. 2017. The Political Thought of Abdullah Öcalan. Londra: Pluto Press.

Omar, Abdal Jawad. 2024. “The Fall of Assad and the ‘Axis of Resistance’.” Mondoweiss, 10 Aralık.

Popular Front for the Liberation of Palestine. (1969) 2017. Strategy for the Liberation of Palestine. Utrecht: Foreign Languages Press.

Press TV. 2025. “Syria’s HTS Officials Visited Israel for Normalization: Report.” Presstv, 29 Nisan.

Pursley, Sara. 2015. “Lines Drawn on an Empty Map: Iraq’s Borders and the Legend of the Artificial State.” Jadaliyya, 2 Haziran.

Qerecox, Serhildan. 2023. “Personal Interview.” 15 Ekim.

Raphaeli, Nimrod. 2007. “Syria’s Fragile Economy.” Middle East Review of International Affairs 11 (2): s. 34–51.

Richards, Alan ve John Waterbury. 1996. A Political Economy of the Middle East. 2. Basım, yayına hz.: Boulder: Westview Press.

Rizk, Maisam. 2019. “Eastern Syrian Oil Is in Israel’s Hands.” Akhbar, 15 Temmuz.

Rojava Information Center. 2025. “Explainer: The SDF-Damascus Agreement.” Rojava, 15 Mart.

Sabbagh, Dan. 2025. “Kurdish General Urges Trump to Leave US Troops in North East Syria.” Guardian, 9 Ocak.

Sicherman, Harvey. 2000. “Hafez al-Asad: The Man Who Waited Too Long.” Fpri, 1 Temmuz.

Sinclair, Christian. 2010. “The Kurds of Syria: Political Rights and Cultural Denial.” Global Governance 16 (2): s. 149–169.

Takriti, Abdel Razzaq. 2022. Monsoon Revolution: Republicans, Sultans, and Empires in Oman, 1965–1976. Oxford: Oxford University Press.

Takriti, Abdel Razzaq ve Hicham Safieddine. 2023. “The Ba’th in Power: Ideology, Socialism, and Sectarianism in Syria and Iraq.” The Oxford Handbook of Contemporary Middle-Eastern and North African History içinde, yayına hz.: Jens Hanssen ve Max Weiss, s. 479–498. Oxford: Oxford University Press.

Tanç, Pinar. 2021. “Rebel Governance and Gender in Northeast Syria: Transformative Ideology as a Challenge to Negotiating Power.” Third World Thematics: A TWQ Journal 6 (1–3): s. 69–87.

Tejel, Jordi. 2009. Syria’s Kurds: History, Politics and Society. Londra: Routledge.

Worry, Fawwaz. 2012. A History of Modern Lebanon. 2. Basım. Londra: Pluto Press.

UK Serious Fraud Office. 2024. “Petrofac Limited Sentenced for Bribery Offences.” Ekim.

Van Wagenen, William. 2022. “America’s Dirty War on Syria.” Grayzone, 8 Mart.

Van Wilgenburg, Wladimir. 2021. “US Officials Meet with SDC Leader in Washington.” Kurdistan24, 29 Eylül.

Weiss, Philip. 2017. “US Watched ISIS Rise in Syria and Hoped to ‘Manage’ It – Kerry on Leaked Tape.” Mondoweiss, 3 Ocak.

White, Paul. 2000. Primitive Rebels or Revolutionary Modernizers? The Kurdish National Movement in Turkey. Zed Books.

White, Paul. 2015. The PKK: Coming Down from the Mountain. Londra: Zed Books.

Williams, Abigail ve Andrea Mitchell. 2024. “U.S. to Lift $10M Bounty on De Facto Syrian Leader’s Head.” NBC, 20 Aralık.

Yildiz, Guney. 2020. “The Kurdish Movement’s Disparate Goals and the Collapse of the Peace Process with Turkey.” Merip, Yaz.

Zisser, Eyal. 2015. “The Kurdish Minority in Syria: Caught between Arab Nationalism and Kurdish Ethno-Nationalism.” Minorities in the Middle East içinde, yayına hz.: Ofra Bengio ve Gabriel Ben-Dor, s. 194–210. Boulder: Lynne Rienner.

Žižek, Slavoj. 2021. “Slavoj Žižek Teaches at Kobane University.” Bianet, 21 Nisan.