Halkın Fedaileri

İran Halkın Fedaileri Örgütü (Çoğunluk), Sazman Fedaiyan Halq Iran (Ekseriyet) İran’ın en büyük sosyalist partisidir ve İran’daki İslâmî rejimi yıkma amacını güder. Tarihî kökeni 1904’te kurulmuş olan sosyal-demokrat Himmet grubuna kadar gider. Genel sekreteri Behruz Haliq, dış ilişkiler sorumlusu ise Hassan Zahtab’dır. Örgütün İran’da açık politik çalışma yapması yasaktır. Gizli çalışma yapan örgütün tüm Avrupa (özellikle Almanya) ve Kuzey Amerika’da sayısız açık kurumu mevcuttur.
On Dokuzuncu Yüzyıl
On dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başında sanayinin büyümesi ve buna paralel, kapitalist üretim tarzının gelişimi ile birlikte İran’da sosyalist ideoloji kendince bir yol bulma imkânı bulmuştur. Sözkonusu dönem, İran toplumunun feodalizmden kapitalizme doğru toplumsal dönüşümünün gerçekleştiği dönem olarak özetlenebilir.
Tebriz, Tahran ve İsfahan gibi büyük şehirlerde kitleleri harekete geçirmek ve yönlendirmek amacıyla kimi illegal politik örgütler kurulur. Bunlardan birisi 1898’de önde gelen bir aydın olan Ali Mansur liderliğinde Tebriz’de kurulur. Sosyal demokrasi ilkin Kafkaslara ve Asya ülkelerine, özellikle petrol alanındaki sezonluk işler için Bakû’ye seyahat etmiş olan işçilerce ülkeye getirilir. Bakû’deki petrol işçilerinin yarıdan fazlası İranlıdır. Devrimci işçi geleneği üretmiş bu süreç, Haydar Han Emu Oğlu gibi Anayasal Devrim’in liderlerinden kimi devrimcileri doğurur.
Himmet Grubunun Oluşumu (1904)
Azerbaycan halkı ve diğer İranlılar içinde devrimci sosyal demokrat faaliyetleri örgütlemek amacıyla 1904’te Himmet isminde Bakû’de politik bir örgüt kurulur. “Sosyal demokrat” terimini ilk kez Farsçaya çeviren Himmet, terimi Avrupa dillerini bilmeyen İran’da daha anlaşılır kılmaya gayret eder.
Adalet Partisi’nin Kuruluşu (1917)
1904’te Rusya’dan dönen Haydar Han, birkaç yoldaşı ile birlikte, devrimci sosyal demokrat hareketin ilk hücrelerini Meşhed’de kurar. Bir yıl sonra Anayasal Devrim’in arifesinde hareketin ilk resmî belgesi Meşhed’deki toplantıda kabul edilir. Rusya’daki Şubat Devrimi’nin zaferi ve Çar’ın devrilmesi sonrası Rusya’ya göç etmiş İranlı devrimciler açık faaliyet yürütme imkânı bulurlar ve kendi bürolarını açarlar. Mayıs 1917’de İran Sosyal Demokrat Partisi, Adalet resmî olarak kurulur.
Adalet Partisi’nin İran Komünist Partisi’ne Dönüşümü
Gilan’da (Kuzey İran) sosyal demokratlar, devrimci aydın ve köylülerle birlikte bir ayaklanma gerçekleştirirler. Bu esnada Haziran 1920’de Adalet Partisi (İran’ın kuzeyindeki liman şehri) Benderi Enzeli’de ilk kongresini gerçekleştirir ve İran Komünist Partisi’ni kurar. Haydar Han Emu Oğlu partinin lideri seçilir.
İKP’nin Faaliyetleri
İKP 1925’te Petrol İşçileri Sendikası’nı kurar. Aynı yıl Rıza Şah iktidarı ele geçirir ve iki yıl sonra polis baskısının artması ile sendika yeraltına çekilir. Kadın ve gençlik örgütleri İranlı komünistlerin faaliyetleri sonucu oluşturulur. 1923’te Peyk-i Saadet-i Nisvan (Kadınların Refahının Habercisi), 1926’da ise kadın örgütü Bidariye Ma (Uyanışımız) kurulur. Ülkede bu örgütlerin büyümesini engellemek için Rıza Şah baskı uygular ve 1929’da tüm komünist faaliyetleri yasaklayan bir yasa tasarısını meclisten geçirir.
Komünist Partinin Bitişi ve Tude’nin Kuruluşu
I. Dünya Savaşı’nı takip eden olayların yol açtığı boşluktan istifade, 1941 Eylül’ünde İran Tude Partisi kurulur ve eski KP’nin gizli çalışmalarını açık alanda yürütmeye başlar. Rıza Şah rejiminin çökmesi sonrası politik tutsakların önemli bölümü serbest bırakılır. 29 Eylül 1941’de kuruluş kongresi Tahran’da Süleyman Muhsin İskenderi liderliğinde toplanır.
1944’te 14. meclis seçimlerine katılır. Sekiz aday seçilir ve mecliste grup oluşturur.
Bu dönemde partinin toplam resmî üye sayısı 25.000’dir. Bu gelişme partiyi yeni bir kongre toplamaya zorlar. İlk kongrenin açılışı 1 Ağustos 1945’te, Merkez Kulübü’nde, 164 delege ile gerçekleştirilir.
Ancak Şubat 1949’da Tude, şahın hayatına yönelik başarısız bir saldırıdan suçlanır; parti liderlerin bir kısmı sürgün edilir, bir kısmı da hapse atılır. Parti yeniden yasaklanır.
Elliler ve Altmışlar
Ellilerin sonları, altmışların başlarından itibaren siyasî arenaya bağımsızlık, hürriyet, halk hâkimiyeti, ilerleme, sosyal adalet ve sosyalizm yanlısı yeni bir nesil duhul eder ve partinin son yirmi yıllık hatalarını eleştirerek zinde bir muhalefet için gerçek çözümler bulmaya başlar. Bu süreç Avrupa’daki artan öğrenci muhalefetine ve Latin Amerika’daki değişimlere tesadüf eder. Sovyetlerle sıkı ilişki içinde olunmasına karşı çıkan Tude üyeleri zamanla partiden uzaklaşırlar. Bu hareketin lidersiz oluşu ve politik arenada güvenilir bir politik partinin de bulunmaması nedeniyle söz konusu politik boşluk aydın çevrelerinin kendince verdiği mücadelelerle doldurulur. Dolayısıyla Şah’a karşı silâhlı mücadele fikri, devrimci sol grup ve çevreler içinde hürriyete giden yegâne yol kabul edilir.
İnşadan 1979 Şubat Devrimi'ne
Devrimci sol silâhlı hareketteki ilk örgütlü adımlar ve pratik tedbirler 1960’ların başlarında Bijan Cezeni ve bir grup yoldaşı tarafından atılır. 8 Şubat 1971’de kuzey İran’da bir jandarma devriyesine düzenlenen saldırı ile devrimci sol hareket eylemlerine başlar ve kısa bir süre sonra iki ana grubun birleşmesinden (Cezeni-Zarifi grubu ile Puyan, Ahmedzade-Meftahi) İran Halkın Fedai Gerillaları Örgütü kurulur. 71’den 79’a sekiz yıl boyunca Fedailer yoğun saldırılar düzenlerler ve bu konuda diğer muhalif grupları aşan bir etkinlik gösterirler. Bu dönemde üç yüzden fazla Fedai rejim tarafından katledilir. Dört ayrı ölüm orucu sürecinde, liderlerin önemli bir bölümü yakalanıp öldürülür. Gene de örgüt hayatta kalır. 19 Nisan 1975’te gerçekleştirilen ve en ağırı olan ölüm orucunda Bican Cezeni ve altı yoldaşı hapishanede şehit düşürülür. Sonradan lideri Humeyni’nin kontrolüne giren Halkın Fedaileri, 1979 Şubat devriminde etkin ve fiilî bir rol oynar.
Devrimden Baskı Dönemine
Devrimi takiben örgüt birçok İran şehrinde büro açar. Sonrasında bu bürolar laik ve sosyalist İran gençliğinin merkezleri hâline gelir. İlk seçimlerde Fedailer yüzde on oy alırlar ve Humeyni karşısında yegâne seçenek durumuna gelirler. Bu dönem boyunca rejimin sol muhalifi olan örgüt işçi-köylü hareketleri içinde faaliyet yürüterek kimi protesto eylemleri gerçekleştirir.
Bu esnada örgüt içinde rejimin niteliği ve devrim ile ilgili tartışmalar yüzünden ayrışmalar yaşanır. Yeni hükümete yönelik mücadele yöntemleri ve siyaset tarzı en önemli meselelerdir. Örgüt üyelerinin çoğunluğu silâhlı mücadeleye artık inanmamakta, yeni oluşan politik atmosferde İslâm Cumhuriyeti’ni anti-emperyalist bir devlet olarak görmektedir. Çoğunluk, halkın dinî liderleri desteklemesi sebebiyle Humeyni ile birlikte yürümeyi seçer; bu karar örgütü birkaç yıl geriye götürür. Yaşanan bu gelişmeler sonucu örgüt Azınlık ve Çoğunluk olarak ikiye bölünür.
1 Mayıs 1981’de yüz binlerce Fedai destekçisi Tahran’ın Azadi Meydanı’nda toplanır. Liderleri örgütün yeni siyasetini ilân eder. Fedailer örgütü artık bir gerilla hareketi değil, İran işçi sınıfının politik örgütüdür. O günden itibaren örgüt, ismini İran Halkının Fedaileri Örgütü (Çoğunluk) olarak belirler ve İslâm Cumhuriyeti’ne yönelik siyasetini “eleştirel birliktelik” olarak değiştirir.
Seksenlerin başında, rejimin tam anlamıyla oturmadığı dönemde örgüt yarı kamusal faaliyetlerle meşgul olur. Örgütün resmî gazetesi olan Kar (İş) yüz bin ila üç yüz bin arası bir tiraja sahiptir. Örgütün iskeletini oluşturmak için dört yıl süren yoğun çaba sonucu üye sayısı yirmi bine ulaşır; bunların üçte biri kadın, beşte üçü ise öğrencidir. Örgütün yaş ortalaması genel üyeler arasında 24’ten küçük; liderlik düzeyinde ise 32’dir. Yoğun biçimde dinî karakter sergileyen toplumda örgütün en önemli başarısı, büyük bir gençlik grubu ile büyük bir laik partiyi oluşturup harekete geçirmesidir.
Baskı Yılları
İHDÖ’nün hükümet karşıtı bir konum almama tavrına karşın rejim “eleştirel birliktelik” siyasetine ve örgütün varlığına hoşgörü göstermez. 1981-83 arası dönemde örgüt Irak gerilimi, Amerikan karşıtı tavır gibi konularda ve bazı ekonomik reformlar konusunda rejimi destekler. Ancak örgütün yasal düzlemde siyaset yapmasına gene de izin verilmez. Sözkonusu yıllarda Fedai üyelerine bir dizi ölüm cezası verilir, birçok üye hapse atılır. 1983 Bahar’ında baskı ve zulüm yoğunlaşır. Aynı dönemde rejim istihbarat ve polis şebekesinin kuruluş sürecini tamamlar. Buna rağmen örgütün yurtdışındaki lider kadrosunu imha edememektedir. Zamanla örgütün liderlerinden sekizi idam edilir, binlercesi sürgüne gönderilir.
Mayıs 1985’te Tude ile birlikte Fedailer İslâm Cumhuriyeti’nin yıkılması amacıyla ortak bir karar alırlar.
Ölümünden önce Humeyni, 1988’de politik tutsakların kitlesel olarak katledilmesini emreder. 1988 Yaz’ında bir komite tutsakları ziyaret eder ve binlerce tutsağa ölüm cezası verir. Öldürülenlerin sayısı hâlâ bilinmektedir, ancak İslâm Cumhuriyeti İstihbarat Bakanlığı Araştırma Bölümü eski bakanvekili Rıza Malik 2008’deki itirafında rejimin 33. 700 tutsağı idam ettiğini söyler. Bunlar arasında yüzlerce Fedai üyesi vardır ve bu tutsaklar herhangi bir mahkeme yüzü görmeden idam edilmişlerdir.
İbadet etmediği için kırbaç cezası alan Süheyla Dervişkuhan gibi bazıları ise intihar ederler.
Bu suç, örgüt ve (İslâmî, komünist, liberal ve milliyetçi) muhalif partiler tarafından “Millî Trajedi” olarak adlandırılır.
1988-1990 arası dönemde örgüt iç yüzleşme döneminden geçer, geçmişte aldığı tavırları eleştirir ve komünist niteliğinden vazgeçerek demokratik sosyalizme doğru evrilir. 1988 Yaz’ında örgüt üyeleri kamuya bağımsız ve kişisel görüşlerini yayımlar; bu, örgütün yeniden inşasına yönelik en önemli adımdır. Sonuçta örgüt krizden kurtulmak adına ilk kongresinin hazırlıklarına başlar.
Doksanlar
Ağustos 1990’da Fedailer'in Birinci Kongre’si ülke dışında toplanır. Esas olarak kongre geçmiş politikaları, politik durumu ve iç ilişkileri inceler. Eski liderliği eleştiren Kongre liderliği yeni bir gruba devreder ve ikinci kongrenin bir yıl içinde toplanmasını kararlaştırır. Kongre, örgütün birliğini örgüt içi görüş farklılıkların kabul üzerinden güvence altına alır. Doksanlarla birlikte örgütün görüş ve siyasetleri kapsamlı biçimde değişir. Bu dönemde örgüt demokrasiyi en temel hedef olarak kabul eder ve demokrasi ile sosyal adalet arasındaki ilişkiye vurgu yapar. Görüş aykırılıkları ve siyasî farklılıklar kabul edilip desteklenir. Birinci kongre, örgütün İslâm Cumhuriyeti’ne yönelik destek politikasını şiddetle reddeder; bu politikaların bağımsız solun ahlâkını bozduğu, örgüte ve tüm İran demokratik ve ilerici hareketine zarar verdiği sonucuna varır. Kongre, nihaî hedef olarak sosyalizme vurgu yapar. İlk kongrenin aldığı karar uyarınca örgüt o günden beri her yıl kongre düzenler.
Yirmi Birinci Yüzyıl
Şubat 2007’de toplanan Onuncu Kongre’nin aldığı kararların merkezî unsuru birlik meselesidir. Kongre, cumhuriyetçi, demokrat ve laik güçlerle sıkı ilişkiler kurulması ve bunların en geniş birliği üzerinde durur.
İlk kez İHDÖ, Avrupa temsilcileri ile birlikte Avrupa Parlamentosu’nda 23 Ekim 2007’de resmî bir toplantı düzenler.
2009’da, İran Halkın Fedaileri Birliği ile İran Sol Sosyalistleri Geçici Konseyi’nin birleştirilmesine karar verilerek Ortadoğu’nun en büyük sol partisi oluşturulur. Bu birleşme hususunda örgüt, sıkı ilişkiler içinde olduğu Sol Alman Partisi, Die Linke’nin yolunu izlemiştir.
Örgüt için âcil görev molla rejimini yıkmak ve onu laik bir cumhuriyet ile ikâme etmektir.
İHFÖ’nün Görüş ve Hedefleri
1- İHFÖ demokrasiyi, ilerlemeyi, sosyal adaleti ve sosyalizmi savunur. Millî ve dünyevî düzeylerde barış, üst hedeflere ulaşma konusunda elde edilecek başarıyı güvence altına alacak olan ana insanî taleptir. Parti, ülkenin bağımsızlığını, millî çıkarları ve milletlerarası eşit ve kardeşçe ilişkileri savunmanın gerekliliğine inanır. Örgüt insan haklarını savunur, dolayısıyla her türlü millî, sınıfsal, cinsel, ırksal ve ideolojik ayrımcılığa karşı mücadele eder. Bugünün dünyasında çevrenin korunması insanlığın ana hedeflerindendir. Bu hedef politik planın ana sütunudur.
2- Parti sınıf mücadelesinin gerçek olduğuna inanır. Küresel kapitalist sistemde emekle sermaye arasındaki fiilî mücadelede parti emek cephesine âittir. İran toplumu çeşitli sınıflardan müteşekkildir. Sınıfsal ayrım, sermayeyi elinde tutan ve sınırsız refaha sahip olanlarla işçi-emekçiler arasındadır. Örgüt, sınıflı toplumu ve insanî haysiyete karşı duran vahşî ayrımları tanır, onların ilgası için mücadele eder. Bu düşüncelere yaslanan parti, işçilerin, kır emekçilerinin, aydınların ve tüm ücretli işçilerin (mavi-beyaz yakalıların) çıkarlarını savunur.
3- Kadınların, gençlerin, millî ve dinî azınlıkların zorluklarla, zulümle ve ayrımcılıkla yüzleştiği noktada örgüt sosyopolitik programın ana sütununu bu sosyal grupların özel çıkarlarını savunmak olarak belirler.
4- Hürriyet ve insan hakları, örgütün politik gündeminin aslî hedefleridir. Tüm insanlar politik, felsefî, dinî, bilimsel vb. görüş ve inançlarını benimseme, ifade etme, yazma ve savunma konusunda bütünüyle özgürdür. Parti, din-devlet ayrımını tanır ve her türlü ideolojik hegemonyayı ve diktatörlüğü halkın çıkarlarına karşıt addeder.
5- Parti halkın iradesinden doğmuş hâkimiyete ve iktidara inanır. Halkın oyuna ve devlet görevlilerinin sınırlı süre, dönemsel özgür seçimine, iktidarın barışçıl dönüşümüne ve çok partili sisteme inanır.
6- Parti, politik, ekonomik ve sosyal demokrasilerin bütünlüğüne inanır. Topluma iktidarın daha fazla dağıtılmasına, halkın hayatın politik, ekonomik ve sosyal boyutlarına doğrudan, gönüllü katılımına, sivil toplumun, kadın, gençlik, çevre ve barış merkezli sosyal hareketlerin elindeki politik, meslekî ve demokratik kurumların geliştirilmesi aracılığıyla hükümetin kontrolüne inanır.
7- Parti, demokrasi ve sosyal adaletin elele gittiğine inanır. Sosyal adaletin güvence altına alınması toplumdaki demokrasinin ve barışçıl ilişkilerin omurgasıdır; demokrasinin yokluğunda halkın sosyal adalete ilişkin demokratik haklarının yerine getirilmesi imkânsızdır.
Gelişme ve Modernite
8- Ülkenin yüz yıllık tarihi, gelenekle modernite arasındaki savaşa ve toplumdaki azgelişmişliğe karşı mücadeleye tanıklık eder. Kimi başarılara rağmen azgelişmişliğe ve gelenekçiliğe âit kronik meseleler hâlâ mevcudiyetini korumaktadır. Azgelişmişlik ve gelenekçilik, politik dikatörlüğün ve halkın sefaletinin bahaneleridir. İHDÖ, bu toplumun gelişimini pozitif yönde etkileyen sözkonusu gelenekleri takdir ederken, aynı zamanda demokrasi ve sosyal adalet mücadelesinin kültürel, sosyal ve ekonomik diriliş için mücadele ile elele gittiğine inanır.
Çevrenin Korunması
9- Çevresel kriz, millî ve dünyevî düzeylerde yaşanan en önemli meseledir. Nüfusun aşırı artması, şehirlerin ve sanayilerin kontrol edilemeyen büyümesi, millî kaynakların kapitalist üretim tarafından yağmalanması nedeniyle gezegenimizdeki hayat koşulları ciddî bir tehdit altındadır. Ülkemizde de aşırı nüfus artışı ve İslâm Cumhuriyeti’nin yıkıcı siyasetlerine bağlı olarak çevre meselesi ciddî bir mevzu hâline gelmiştir. Bireysel çıkarlarına bağlı olarak serbest piyasa ekonomisi çevre meselesini çözemez. Çevrenin yıkımı durdurulmalı, tüm üretim ve tüketim sistemi tekrar tarif edilmeli, yeni teknoloji doğayla uyum içinde kullanılmalıdır. Çevreye zararlı olan faaliyetlerin ve ürünlerin gelişen ülkelere aktarımı ve çevrenin sömürülmesi durdurulmalıdır.
Kadınlar
10- Erkek hâkimiyetine dayalı kültürü savunan ve yoğunlaştıran İslâm Cumhuriyeti altında kadınlar yoğun bir ayrımcılıkla yüz yüzedirler ve ikinci sınıf yurttaş muamelesi görmektedirler. Erkek hâkimiyetinin temeli, esas olarak kadınlara yönelik ayrımcılık ve insan hakları ihlâlleridir; bu, temel erkek hâkimiyetini güvence altına almaktadır. Partinin görüşüne göre kadınlara karşı geliştirilmiş tüm ayrımcı yasalar ve kurallar lağvedilmeli, tüm erkek hâkimiyetindeki yapılar sosyal hayatının çeşitli düzeylerinde yeniden yapılandırılmalı ve kadınlar haklar, statü ve itibar gibi konularda eşit olmalıdırlar. Kadınların eşitliğini güvence altına almak, demokrasi ve sivil toplumun en önemli sütunlarından birisidir ve insan haklarının ana unsurudur. Kadın haklarının güvencesi olmaksızın demokrasiyi güvence altına almak tek başına hiçbir şey ifade etmez. Sosyal ve insanî haklarda eşitliği güvence altına almak için kadınlar bağımsız kurumlarına sahip olmalıdırlar.
Millî Azınlıklar
11- İran, çeşitli millî azınlıklardan müteşekkil bir ülkedir. Parti, eşitliğe, millî azınlıkların tek ülkede özgür ve gönüllü birlikteliğine inanır. Politik kültürel ve sosyal otoritelerin özellikle millî azınlıklara âit bölgeleri yönetmesini talep eder. Federalizm gibi merkezsiz hükümet sistemleri millî azınlıkların haklarını güvence altına alacaktır. Parti her türlü azınlığa ilişkin, millî ve ırkî üstünlüğe karşı mücadele eder ve millî azınlık haklarının güvence altına alınması için çalışır.
Hareketler
12- Parti sosyal hayatın her düzeyinde ilerici hareketlerin tesisi ve genişlemesini savunur. Feminizmin, çevreciliğin, gençliğin ve diğer sosyal hareketleri giderek artan büyümesinin dünyadaki demokrasi kültürüne ve insan haklarına ilişkin ilkelerin güçlenmesine hizmet eder.
Millî Çıkarlar ve Milletlerarası İlişkiler
13- Dünyanın geri kalan kısmı ile eşit ve kardeşçe ilişkiler kurulması bağlamında parti, ülkesinin millî çıkarlarını ve bağımsızlığını savunur. Kuzey ile Güney arasındaki âdil olmayan fiilî ilişkiler yağmacıdır ve hegemoniktir. Bu ilişkiler Güney’deki gelişmemiş ülkelerde statükoyu korumuş, diktatörlükleri muhafaza etmiş ve sefaleti artırmıştır. Parti, bu ilişkilerin tekrar inşa edilmesi ve tüm ülkelerin eşit haklarına dayalı gerçek ve yeni bir nizamın oluşturulması gerektiğine inanır.
Enternasyonal Dayanışma
14- İHDÖ çevrenin ve barışın savunulması, âdil olmayan verili milletlerarası ekonomik sisteme ve gelişmiş kapitalist ülkelerin hegemonyasına karşı mücadele ve demokrasi ile sosyal adaletin güvence altına alınması için verilen kolektif mücadele konusunda enternasyonal dayanışma içinde olmak gerektiğine inanır. Diğer ülkelerdeki hürriyet ve adalet yanlısı tüm mücadeleleri destekler.
Sosyalizm
15- İHDÖ, yukarıda bahsedilen değerleri güvence altına almak için dövüşür ve sosyalizmi bu değerlerin ve insanî amaçların gerçekleştiği nihaî arzu olarak görür. Parti, kapitalist sistemin sınıfsal baskının, adaletsizliğin, çevre yağmasının, savaşın ve kitlesel işsizliğin, ayrıca birçok sosyal uyumsuzluğun kökeni olduğuna inanır. Yirmi birinci yüzyılın başlarında kapitalizm, birçok farklı güçlüğe yol açan insanî zorluklarla yüzleşme noktasında zayıf olduğunu göstermektedir. Parti, insanın merkezî ilgi odağı olduğu sosyalizmin insanî meselelerle uğraşabilecek yegâne seçenek olduğuna inanır.
16- Sosyalizm, insanî ve demokratik bir sistemdir; sosyalizmde insanın özgür ve kapsamlı büyümesi güvence altındadır ve insanlar hayatın hediyelerinin tadını çıkarma noktasında eşit haklara ve değere sahiptir. Sosyalizm, hür iradeye dayalı bir sistem ve halkın azami katılımına bağlı bir politik ve ekonomik demokrasi üzerine kurulu, bütünleşmiş, barışçıl ve şiddetsiz bir toplumdur. Tarihsel bağlamda sosyalizm nihaî nokta değildir; aksine o kapitalist ilişkilerin ötesine geçmek için verilen mücadeledir.
17- Parti, sosyalist değerlerin kapitalist toplumda geliştiğine ve sosyalizmin bu değerler üzerinde genişleyeceğine inanır. Parti bugünkü insanın sorumluluğunun sözkonusu değerlerin gerçekleştirilmesi yönünde kavga vermek olduğuna ve bu kavganın yarına ertelenemeyeceğine inanır. Politik mücadelenin ötesinde sosyalist değerlerin gerçekleştirilmesi sürekli ve uzun soluklu zihnî-kültürel çalışmaya muhtaçtır. İHDÖ, demokratik ve adalet yanlısı fikirlerin genişlemesi ve kurumsallaşması, kadın ve erkeklerin eşit hakları, insanla doğa arasındaki mütevazı ilişkinin tesisi için mücadele eder.
18- Politik iktidar toplumu tek başına, köklü biçimde dönüştürmez. Köklü ve istikrarlı bir dönüşüm için bilimsel bilgi ve kültür önemli roller oynarlar. Zihnî-kültürel hareketin mevcudiyeti, ilerici ve bilimsel olmayan gelenekçiliğe karşı mücadele ve modernizmle bilimsel fikirlerin savunusu sosyalist toplumun inşası için temel ihtiyaçlardır.
Örgütün Yapısı
19- Parti, örgütsel anlamda çoğulculuğa inanır ve yeni fikirlerle örgütün başkalaşımı üzerinde durur. Görüş ve genel hedeflere dayalı fikir zenginliğinin aktarılması hakkını, üyelerin örgüt içinden ve dışından görüşlerini ifade etme özgürlüklerini tanır. Ayrıca örgütte görüş aykırılıklarına ve eylem birliğine inanır. Örgütsel güçleri genel hedefler ve görüşler üzerinden birleştirmeye çalışır. İhraç ya da ayrışma yerine aykırı fikirlerin ve politik akımların meşru hizipler dâhil, farklı biçim ve şekillerde birlikte mevcudiyetine vurgu yapar.
Devamını oku ...

Komününüz Kurulmuştur

29 Mart 1871
Yurttaşlar,
Komününüz kurulmuştur.
26 Mart tarihli oylama muzaffer devrimi tasdiklemiştir.
Tüm korkaklığı ile saldıran iktidar, boğazınıza sarılmış durumdaydı. O meşru savunmanızda size bir kral musallat ederek sizin onurunuzu kıran hükümeti geri püskürttünüz.
Bugün sizin peşinden gitmeye bile tenezzül etmediğiniz o suçlular, tam da şehrin kapılarında monarşik faaliyet merkezini örgütleyerek sizin âlicenaplığınızı suiistimal ediyorlar. İç savaştan medet umuyorlar, tüm çürüme imkânlarını harekete geçiriyorlar, tüm olası suç ortaklarına onay veriyorlar ve hatta yabancılardan yardım dilenecek bir noktaya bile gelebiliyorlar.
Bu berbat manevraları Fransa’nın ve dünyanın hükmüne bırakıyoruz.
Yurttaşlar,
Sizin hâlihazırda bu saldırıları göğüsleyecek kurumlarınız var.
Sizler kendi kaderlerinizin efendilerisiniz. Takviye konusunda sizin için gerekli olan birer güç anlamında belirlediğiniz temsilcileriniz yıkılan iktidarların yol açtığı felâketleri telâfi edeceklerdir. Uyuşmuş sanayi, askıya alınmış emek ve felç olmuş ticarî işlemler size güçlü bir hamle yapma imkânı verecektir.
Bugün alınan kararlar kiralarla ilgilidir;
Yarınki, ödemeler tarihi ile ilgili olacaktır;
Tüm kamu hizmetleri yeniden tesis edilecek ve basitleştirilecektir;
Bugünden itibaren şehirdeki yegâne askerî güç olacak olan Millî Muhafız Ordusu herhangi bir kesintiye mahal verilmeden tekrar örgütlenecektir;
Bunlar bizim ilk kanunlarımız olacaktır.
Cumhuriyetin zaferini güven altına almak amacıyla halkın seçilmiş temsilcileri, sadece halkın tam bir güvenle kendilerini destekleyip desteklemediğini sormaktadırlar.
Temsilciler bu cevaba göre halk için görevlerini ifa edeceklerdir.
Paris, Hotel-de-Ville.
Devamını oku ...

Kaypakkaya'nın Kemalizm Eleştirisi

1. Kemalist devrim, Türk ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin, az miktardaki sanayi burjuvazisinin, bunların üst kesiminin bir devrimidir. Yani devrimin önderleri, Türk komprador büyük burjuvazisi ve toprak ağaları sınıfıdır. Devrimde, millî karakterdeki orta burjuvazi önder güç olarak değil, yedek güç olarak yer almıştır.
2. Devrimin önderleri, daha anti-emperyalist savaş yıllarında iken İtilaf emperyalizmi ile el altından işbirliğine girişmişlerdir; emperyalistler Kemalistlere karşı hayırhah bir tutum takınmış, bir Kemalist iktidara rıza göstermeye başlamıştır.
3. Kemalistler, emperyalistlerle barış imzaladıktan sonra bu işbirliği daha da koyulaşarak devam etmiştir.
4. Kemalist hareket, özünde “işçilere ve köylülere, bir toprak devrimi imkânına karşı” gelişmiştir.
5. Kemalist hareketin sonucunda, Türkiye'nin sömürge, yarı-sömürge, yarı-feodal yapısı; yarı-sömürge ve yarı-feodal yapı ile yer değiştirmiştir; yani yarı-sömürge ve yarı-feodal iktisadî yapı devam etmiştir.
6. Sosyal alanda, eski millî azınlıklara mensup komprador büyük burjuvazinin ve eski bürokrasinin, ulemanın hâkim mevkiini, millî karakterdeki orta burjuvazi içinden palazlanan ve emperyalizmle işbirliğine girişen yeni Türk burjuvazisi, eski Türk komprador büyük burjuvazisinin bir kesimi ve yeni bürokrasi almıştır. Eski toprak ağalarının, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların bir kısmının hâkimiyeti devam etmiş, bir kısmının yerini yenileri almıştır. Kemalistler, bir bütün olarak, millî karakterdeki orta sınıfın çıkarlarını temsil etmemekte, yukarıdaki sınıf ve zümrelerin menfaatlerini temsil etmektedir.
7. Politik alanda, hanedanlık çıkarları ile birleştirilmiş olan meşrutiyet idaresinin yerini, yeni hâkim sınıfların çıkarlarına en iyi cevap veren idare, burjuva cumhuriyeti almıştır. Bu idare, sözde bağımsız, gerçekte siyasî bakımdan emperyalizme yarı-bağımlı bir idaredir.
8. Kemalist diktatörlük, sözde demokratik, gerçekte askerî faşist bir diktatörlüktür.
9. “Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve gerici emperyalist dünyanın bir parçası hâline gelerek nihayet kendini İngiliz-Fransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda kalmıştır.”
10. Kurtuluş Savaşı'nı takip eden yıllarda, devrimin baş düşmanı Kemalist iktidardır. O dönemde komünist hareketin görevi, hâkim mevkiini kaybeden eski komprador burjuvaziye ve toprak ağaları kliğine karşı, Kemalistlerle ittifak değil (böyle bir ittifak zaten hiçbir zaman gerçekleşmemiştir), komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının bir başka kliğini temsil eden Kemalist iktidarı devirmek, yerine işçi sınıfı önderliğinde ve işçi-köylü temel ittifakına dayanan demokratik halk diktatörlüğünü kurmaktır.
İbrahim Kaypakkaya
1. The Kemalist “revolution” was a revolution of the top stratum of the Turkish merchant bourgeoisie, feudal landlords, usurers and a few industrialists. So, the leaders of the revolution are the Turkish comprador bourgeoisie and feudal landowners. The middle bourgeoisie of national character took part in the revolution but were auxiliaries.
2. The leaders of the “revolution,” starting during the years of the anti-imperialist war of liberation, set out to collaborate and compromise with Allied imperialism in an underhand way. The Western imperialists took a benevolent stand towards the Kemalists and looked favourably at the possibility of a Kemalist power.
3. The collaboration of the Kemalists and imperialists became deeper and deeper after the peace agreement.
4. The Kemalist movement developed against the peasants and workers, and against the very possibility of an agrarian revolution.
5. As a result of the Kemalist movement, the semi-colonial and semi-feudal economic structure of Turkey remained intact.
6. In the social field, the new Turkish bourgeoisie developed from within the middle bourgeoisie of national character which set out to collaborate with imperialism, plus a section of the old Turkish comprador big bourgeoisie and plus the new bureaucracy took the place of the old comprador big bourgeoisie of the national minorities, plus the old bureaucracy and plus the Ottoman intelligentsia. The domination of some of the old feudal landowners, money-lenders and rich speculating merchants continued, though sometimes replaced with new ones. The Kemalists, as a whole, did not represent the interests of the middle class but the high class.
7. In the political sphere, the constitutional monarchy of the Ottomans aligned itself with the interests of the dynasties, the administration that replaced it, deciding to best respond to the interests of the new ruling class, has taken the form of a bourgeois republic. This administration is pseudo-independent, in political reality it is semi-independent, an administration bound to imperialism as a rule.
8. The Kemalist dictatorship, supposedly democratic, in reality is a fascist military dictatorship.
9. Kemalist Turkey became increasingly a semi-colony and part of the reactionary imperialist world and finally came to throw itself into the arms of the Anglo-French imperialists.
10. In the years following the War of Independence, the Kemalist government became the arch-enemy of worker’s revolution. During those times, the communist movement did not ally itself with the Kemalists against the old comprador bourgeoisie and clique of landlords which lost their dominant position (such an alliance never took place already), instead the Kemalists represent another clique of comprador bourgeoisie and landlords to overthrow. The task of the communist movement after toppling the Kemalist order down is to establish a people’s democratic dictatorship based on an alliance of workers and peasants under the leadership of the working class.
Devamını oku ...

Bican Cezeni

İran Devrimi'nin Mahir Çayan
Eğer kendisi adanmışlığın ve direnişin yanan meşalesi ve sembolü değilse, öncü, devrim davası için kitleleri örgütleyemez.
[Bican Cezeni]
Bican Cezeni, 1938’de, Tahran’da dünyaya gelir. Babası Hüseyin Cezeni ve annesi Alemtac Kalantari Nazari’nin aileleri, Rıza Şah’ın sürgününden Muhammed Musaddık’ın devrilişine dek geçen süre zarfında Tude (İran Komünist Partisi) içinde çalışırlar. Çocukları da aynı yolu izlerler. Ailenin partideki faaliyetleri genişler ve önemli sorumluluklar üstlenirler. Subay olan babası 1945’te partiye katılır. Annesi ise partinin kadın kollarında çalışmaya başlar.
1947’de Hüseyin Cezeni Demokrat Azerbaycan grubuna girer. Aynı yıl bu grup, ülkedeki etkinliğinin zayıflaması sebebiyle, SSCB’ye gider ve 67’ye dek burada kalır. Bu sebeple annesi kendisi ile kız kardeşlerini ailesinin evine götürür.
Bu dönem Bican Cezeni’nin gelecekteki politik hayatında derin bir iz bırakır. O, önemli bir bölümü Tude için çalışan bir aile içinde yaşamaktadır. Kendisinden sadece iki yaş büyük olan amcası ile birlikte 1948’de Tude Gençlik Örgütü’ne üye olur. 4 Şubat 1949’da partinin illegale geçmesi sonrası Cezeni, partinin gençlik kolunda faaliyetlerine başlar. Ailesinin geçmişine ve genç yaşına bakılarak örgütün kuryesi yapılır. Ancak partinin ve ona bağlı örgütlerin gizli faaliyetleri uzun sürmez ve 1951’den itibaren açık alana çıkılmaya başlanır. Bunun yanında parti, Barış Yanlısı İranlılar, İngiliz-İran Petrol Şirketi Karşıtı Mücadelede Millî Örgütlenme, Tahran Öğrenci Örgütü ve Demokratik Gençlik Örgütleri gibi açık örgütler kurar. Cezeni, 1951-52 arasında Tahran Öğrenci Örgütü bünyesinde çalışır ve bu örgüt dâhilindeki küçük bir grubun sorumluluğunu üstlenir. 53’te aynı örgütün alt sorumluluğuna getirilir. Bu dönemde örgütlenme amacıyla bir spor salonunda çalışmaya başlar. Kız kardeşi Manice’nin ölümüyle iki aylık kesintiye uğrayan bu faaliyetler 19 Ağustos 1953’teki darbeye dek sürer.
Cezeni 53’te tutuklanır, ancak mahkemeye sahte isim verdiğinden tutuklamadan üç ay sonra serbest bırakılır. Düğün merasimi süsü verilmiş gizli bir toplantıda, 1954 Mayıs’ında tekrar tutuklanır, fakat gene kısa sürede serbest kalır. Aynı yılın Sonbahar’ında, 53 Aralık olaylarıyla bağlantılı olarak, altı ay hapiste tutulur. Hapisten çıktıktan sonra bir süre ailesiyle ilgilenir. Üniversiteye geri dönmesine izin verilmediğinden, Kemâl el-Mülk sanat okuluna gider. Bu dönemde kimi ticarî işlerle uğraşan Cezeni, felsefe diploması almak için Tahran Üniversitesi’ne girer.
Sekiz yıllık dostluğun ardından gençlik örgütünden tanıdığı Mihan Güreyşi ile 13 Ekim 1960’ta evlenir. Bu evlilikten Babek ve Mazyar isminde iki oğlu olur.
Cezeni’nin 56-59 arasında herhangi bir politik faaliyetine rastlanmaz. 59’da darbeye karşı politik grupları birleştirmek amacıyla Nedaye Halk (Halkın Sesi) isminde bir dergi çıkartır.
Cezeni, Tahran Üniversitesi’ne girdiği dönemde, ülke halkın Şah’a sırtını dönmesine sebep olan bir dizi siyasî ve iktisadî meseleyle uğraşmaktadır. Bu meselelerin başlıca sebepleri, Şah’ın iktisadî siyaseti ve 53 darbesi sonrasında yapılan aşırı askerî harcamalardır. 1960 Bahar’ında yüksek borç ve enflasyondan kurtulmak adına İran hükümeti Dünya Bankası’ndan ve ABD hükümetinden yardım talep eder. Dünya Bankası 35 milyon dolarlık yardım karşılığında İran’dan bütçe açıklarını kapatmasını, ücretleri düşürmesini ve kendi hazırladığı iktisadî planı yürürlüğe koymasını ister. Ayrıca Kennedy de siyasî ve iktisadî reform talebinde bulunur, bunun bedeli ise 85 milyon dolardır. İktisadî meseleler ve reformlarla ilgili dış basınç rejimi iyiden iyiye istikrarsızlığa sürükler. Şah, kamburu herkesin sırtına yüklemek amacıyla, 20. meclis seçimlerinin tüm örgütlere açık olduğunu ilân eder, ancak bu konuda da basiretli davranamaz. Sonuçta rejim yeni bir siyasî iklimin içine girer. Millî İran Cephesi liderleri, ikinci bir millî cephe hareketinin kurulduğunu ve çalışmalarına başladığını açıktan ilân ederler.
Cezeni ve yandaşları, özellikle Latin Amerika’daki gerilla hareketlerine yönelik ilgilerine bağlı olarak, Tude’den uzaklaşıp öğrenci cephesine ve millî cepheye katılırlar. Cezeni, Tahran Üniversitesi’nde faal olan öğrenci hareketi içinde çalışmaya başlar ve şu tip sebeplerden ötürü öğrenci hareketinin liderlerinden biri hâline gelir: Cezeni, 1953-56 yılları arasında cereyan eden sokak eylemlerinde önemli bir örgütsellik ve liderlik tecrübesi edinmiştir. Bu yetenekleri kendisine öğrenci eylemlerinde de yardım eder. Cezeni, verili durumu anlama yönünde bir çaba harcamasına karşın çabuk kararlar verir ve hiçbir zaman hareketin yavaşlamasına izin vermez. Yaygın bir bağlantı ağı sayesinde daima doğru bilgi temin eder ve etrafındaki insanlara nazaran üstün bir tecrübe birikimine sahip olduğundan gayet sakin hareket eder.
1963 Sonbahar’ının ilk günlerinde Millî Öğrenci Cephesi Baharestan’daki direniş sonrası siyasî açıdan “umudunu ve sabrını” yitirir, bu sürece katkı sunan Millî İran Cephesi’nin dayatmasıyla yeni bir lider seçer. Bu gelişme, 1965’te üçüncü millî hareketin doğuşunu ve Peyam Danişcu’nun (Öğrenci Mesajı) yayımlanmasını koşullar. Yayının ilk baskısı 1963’te Millî Öğrenci Cephesi çatısı altında yapılmıştır. Bu süreçte Cezeni’nin önemli bir rolü vardır: Öğrenci Mesajı, İranlı öğrencilerin siyasî mücadelesinde açığa çıkan birleşik hareketi temsil eder.
1964 Mart’ına dek Hasan Habibi derginin editörlüğünden, bilgi, makale ve haber toplanmasından sorumluyken Cezeni basım süreci ile ilgilenir. 1964 Bahar’ında öğrenci hareketi içindeki tüm hiziplerin kucaklanması amacıyla yayın faaliyeti için bir komite seçilir. Huşenk Keşavarz Sadr, Metin Defteri, Mecid Ahsan ve Mansur Suruş komiteye katılırlar. Cezeni yayından, Behzad Nebevi de dağıtımdan sorumludur. Ön baskı aşaması Cezeni’nin evinde yapılır. Baskı işlemi, aşırı emek ve ayrıca güvenli ortam talep eden bir fotokopi makinesi ile yürütülür. Bu amaçla Cezeni gizli bir ev tutar ve mali destekten baskı aşamasına dek sürecin her aşamasında önemli rol oynar.
1965 Bahar’ında dergi 500 kopya basılır; bir kısmını Behmanpur Şeriati tarafından Tahran’daki üniversitelerde, diğer kısmı ise Metin Defteri ve Daryuş Foruhar eliyle diğer alanlarda dağıtılır. Yazıların yazılmasından baskıya kadar tüm işler solcu öğrenci hareketleri tarafından yapılır (Cezeni grubu, Tude, Malekiciler ve Şuayancılar). Cezeni dergide hareketinin ideolojisini anlatan bir dizi makale yazar. Üçüncü millî hareketin giderek yoğunlaşan faaliyetlerini kırmak amacıyla İran gizli istihbaratı (Savak) 22 Mayıs 1965’te Mustafa Mallad, Mihmanpur Şeriati ve Cezeni’yi tutuklar. Bu tutuklamalar siyasî hürriyetin sona erdiğinin ilk işaretidir. Cezeni’nin dergideki konumu hakkında yeterli bilgiye sahip olunamadığından mahkûmiyet Şubat 1966’ya dek sürer. Hapisten sonra Cezeni çalışmalarını sürdürür ve 1966’da Tahran Üniversitesi’nden felsefe doktorasını alır. Aynı yılın Bahar’ında Hasan Ziya Tarifi grubuyla birleşip Rezmavaran (Savaşçılar) örgütünü kurar. Örgütün üyelerinin önemli bölümü eski Tude'lidir. Birleşme kimi sorunlara yol açar, 120 üye örgütü yeterince ciddîye almaz ve örgütten ayrılır. Askerî kanat oluşturulur. Nasır Ağayan isimli askerî kanat üyesi Savak ile işbirliğine gider ve örgütü, özellikle Cezeni’nin örgütünü, ihbar eder.
Cezeni, kendi grubu adına birleşme sonrası örgütünün tartışmasız sadece marksist-leninist ideolojiye bağlı olduğunu, ancak bu ideolojinin Çin’den ve Sovyetler'den bağımsız olması gerektiğini söyler. Ona göre, bir ülkenin dış politikası kendi rejimine âit sosyal değerlerin bir sonucudur. Bu nedenle sosyalist hükümet marksist-leninist ve enternasyonal çoğulculuğa âit hedeflere sadık olmalıdır.
“Bizim fikrimize göre Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerin İran’daki politikaları Asyalı ülkelerin emperyalizme karşı verdiği devrimci mücadelelerle bu ülkelerin büyümesine karşıdır ve aynı zamanda sosyalist demokrasi ile enternasyonal çoğulculuğun aslî fikri ile çelişmektedir.”
İran’ın Sovyetler'in yeni uydusu olmasına karşı çıkan Cezeni, İran halkının çıkarları üzerinde durur ve bu konuda Tude’yi eleştirir. Tude, İran toplumuna, tarihine ve antiemperyalist mücadeleye yabancıdır, bu nedenle diğer milliyetçi özgürlük hareketlerinden bile geride kalmıştır. Parti, 19 Ağustos 1953’teki darbeden sonra hızla güç kaybetmiş, bu güçsüzlük emek hareketinde ciddî bir dağılmaya yol açmıştır.
Cezeni, Şah’ın gücünü feodalizmden aldığını, bu nedenle devrimci gücün köylüler olduğunu, köylülerin sorumluluk alıp köylerde savaş başlatarak genel bir halk devrimine doğru yürümeleri gerektiğini düşünür. Ancak 1966 Sonbahar’ında görüşleri değişir ve İran’da kapitalizmin geliştiğine ve hükümet politikalarını biçimlendirdiğine kanaat getirir. Artık Amerikan yandaşı siyasetçiler feodalizmin kapitalizme mani olduğunu düşünerek daha fazla toprak, siyasî ve sosyal reform talep etmektedirler. Cezeni, General Karani tarafından yapılan başarısız darbe teşebbüsünün Şah’ın direncini kırmak için Amerika tarafından yapıldığını tespit eder. Sonraki süreçte yaşanan gelişmeler üzerinden devrimci hedefi belirler: “bir cumhuriyet ve demokratik hükümet kurulmalı.”
Cezeni’ye göre, bu dönemde açık siyasî çalışmanın artık imkânı kalmamıştır. Tek yol gerilla savaşıdır. Bu konuda en çok etkilendiği coğrafya Güney Amerika ve Vietnam, en etkili isimler ise Che, Castro ve Régis Debray’dir. Örgüt, zamanla mücadelesini dağlardan kıra ve şehre doğru kaydırır.
1968 başlarında örgüt mali sorunlar yüzünden çıkmaza girer. Bu noktada tek imkân banka soygunlarıdır. Ancak Ağayan’ın ihbarı sonrası Cezeni ve Sourki tutuklanır. Merkezin tutuklanmasına karşın örgüt dağılmaz. Bazı üyeler Filistin’e gidip El Fetih’e katılırlar. Geri kalanlar ise İran Halkın Fedaî Gerillaları adlı örgütü kurar. Şubat 1959’da Cezeni müebbet hapse mahkûm olur. Sonradan cezası on beş yıla indirilir. Kum’da adlî suçluların kaldığı bir hapishaneye gönderilir. Gardiyanların kendisine yönelik saygısı sebebiyle zamanının önemli bir bölümünü kütüphanede çalışarak ve resim yaparak geçirir.
Bu dönemde Cezeni, karısının da yardımıyla, örgüt üyeleriyle temas kurar ve onları ideolojik olarak yönlendirir. Örgütle ilişkisini öğrenen Savak, Mart 1971’de Cezeni’yi Tahran’a getirir. Ona göre hapishane dışarıdaki faaliyetin bir parçasıdır. Bu doğrultuda tutsaklara güçlü olmalarını, dışarıyla temas içinde olmalarını ve içeride bir örgüt kurmalarını öğütler.
Bu dönemde örgüt içinde bazı ideolojik tartışmalar su yüzüne çıkar. Diğer muhalif grubun aksine Cezeni, ülkenin devrimci bir durum içinde olmadığını, silâhlı bir başkaldırı ile değil, siyasî, sosyal, iktisadî ve ideolojik sürecin gelişmesi sonucunda devrimin oluşacağını söyler. Devrimin ilk işaretiyle birlikte silâhlı mücadele de verilmelidir, ancak silâh asla tek başına ele alınmamalıdır. Salt silâhlı mücadeleye bakanlar ona göre giderek, barışçıl mücadele araçlarını bloke eden Şah’a benzemektedirler. Sonrasında, kendisine muhalefet eden Ahmedzade’ye şunları yazar:
“Biz silâhlı bir ayaklanma ile devrimin başlayacağına dâir sözler duyduğumuzda bu dizgeye inananlara şu iki şeyi bilmeleri gerektiğini söylüyoruz: biricisi silâhlı ayaklanmanın fiilî durumu, ikincisi genel olarak devrimi ve aynı zamanda arzuladığımız devrimin özgül oluşu.”
İkinci ana mesele mücadele yöntemine ilişkindir. Ahmedzade, savaşın yegâne aracının silâh olduğuna ve bunun mücadele içinde stratejik bir role sahip olması gerektiğine inanır. Cezeni ise fiilî durum içinde mücadelenin tek bir araca indirgenmemesi ve halkın her yönden politik anlamda hazırlanması gerektiğini düşünür. Bu çabayla birlikte insanlar, tüm halk için daha iyi bir hayat adına, adalet ve diktatörlük niyetiyle savaşabilirler. Bu, ilkin İran’da halkla iletişim sorununu halleder, ikincisi sosyal adaletsizlikler halkçı bir anlayış üretirler ve bu dikta rejimi çöker. İki lider arasındaki aslî ayrım, emperyalizmin ülkedeki rolüne ilişkindir. Ahmedzade bunun can alıcı bir unsur olduğuna kani iken, Cezeni, iç ve dış unsurları diyalektik bir bakış açısı ile ele alır.
Meseleleri diyalogla çözüp çeşitli solcu hizipleri birleştirme gayretinde olan Cezeni’nin muhalifleri onun hapishanedeki etkisini kırmak amacıyla sol hareketi dağıtırlar. Buna rağmen Cezeni, Savak tarafından 19 Nisan 1975’te sekiz tutsakla birlikte öldürülene dek faal mücadeleye devam eder. Sekiz tutsağın ikisi Halkın Mücahitleri, altısı Halkın Fedaîleri üyesidir. Katliamın sebebi, tıpkı Kızıldere’de yaşandığı üzere, Fedaî gerillalarının gerçekleştirdikleri bir şiddet eyleminin intikamını almaktır.
Devamını oku ...

Mahir Çayan'ın Diyalektik Devrimciliği

I
“Burjuvazi” sözcüğü, kaleyle çevrili şehir anlamındaki Latince “burgus” sözcüğünden geliyor. Arapçadaki “burc” da kaleyi ifade ediyor. Bu yönüyle burjuvazi şehirde yerleşik olup, köylüyle (serfle) toprak ağalığı ve aristokrasi arasındaki sınıfa, yani kısacası feodal dönemin orta sınıfına denk düşüyor. Burjuvazi, bu dönemde, halk isyanlarının kazanımlarının üzerine oturuyor, onları kendi hanesine yazıyor, onlara ideolojik, politik ve teorik manalar yükleyip gelecekteki iktidarı için onları birer silâha dönüştürüyor.
Yeni dönemin, yani kapitalizmin orta sınıfları, özellikle masonlar, Yahudiler ve alt Hıristiyan mezheplerle örülü ara toplumsal katmanlar, zanaatkârlar, esnaf, küçük üreticiler ve meslek erbabı burjuvazinin feodal dönemdeki bu silâhlarını devralıyor, onları kendi sınıfsal-politik çıkarları için kullanıyor. Ama Marx ve Engels diye iki Alman çıkıyor, İngiliz ve Fransız menşeli bu orta sınıf yönelimine elde kılıç saldırıyor, proletarya adına! Marksizm, Sanayi Devrimciliği ile Fransız Devrimciliği arasına sokulan bir kama olarak biçimleniyor.
Küçük üretici ya da meselâ ayakkabı ustası ürününü başından sonuna yönetiyor. Başı ve sonu o oluyor. Çivisini o çakıyor, derisini o boyuyor. Ama bir burjuva geliyor, ayakkabı fabrikası kuruyor, işçiler alıyor fabrikaya, bu işçiler ürünün başını da sonunu da görmüyorlar ve toplam işlemin sıradan bir bileşeni oluyorlar. Bu, fiilî toplumsal ilişkileri de belirliyor. Zanaatkâr kendi esamisinin okunmadığını, hükmünün kalmadığını görüp isyan ediyorken işçi sınıfsallaşma gerilimiyle genel isyana dâhil oluyor. Usta, adam yurduna konulmak, işçi yeni yurdu emektaşlarıyla birlikte kurmak için kollarını sıvıyor.
Kapitalizmin burjuvalara da hükmeden genel seyrine karşı ara sınıflar kimi tepki tarzlarına bir biçimde dâhil oluyorlar. Yeni dönemin orta sınıfı, feodal dönemin orta sınıfından, burjuvaziden ödünç aldığı silâhları kapitalizme yöneltiyor. Bu silâhlar, belli durum ve dönemlerde kapitalizmin genel seyrinden eti ve ruhu yaralanan burjuvaziye merhem oluyorlar. Tepki biçimleri üç alanda cereyan ediyor: dinî, millî ve sınıfî. Yeni orta sınıf ideolojisi, siyaseti ve teorisi bu oluşumlarla birebir ilişki kuruyor. Kendi biricikliğine halel getirdiğini düşündüğü kapitalizme karşı gene burjuvazinin silâhlarıyla genel gidişata saldırıyor.
Marx ve Engels’in, genel anlamıyla marksizmin ilk oluşum evresi feodaliteden akıp gelen fiilî devrimlerle hiçbir bozulmaya uğramadığı düşünülen orta sınıf siyasetine, ideolojisine ve teorisine elde kılıç saldırmakla biçimleniyor. İki yanı keskin, yani tutanı da kesen bu kılıcı bırakmak marksizmi de bir tür orta sınıf ideolojisine, siyasetine ve teorisine terk etmek anlamına geliyor. Başlangıç noktası belirleyen, örneğin Marx’ı böylesi bir noktaya indirgeyen ideoloji de orta sınıf siyasetine kapaklanıyor.
Marx teoride, özelde bilimlerde belli bir başlangıç noktası belirleyerek oradan hareket edenleri alaycı bir üslupla eleştiriyor. Ama kimi marksistler onu ve marksizmi de kendi biriciklikleri adına, kendi öznellikleri şahsında tekil-biricik özneye dönüştürüyorlar. Bu, şeytanı kapıdan kovup onu bahçe kapısından içeri almak anlamına geliyor. Tüm nesnellikleriyle karşılanması gereken dinî, millî ve sınıfî tepki biçimleri, bu hareketlerin önder konumlarına gelen orta sınıflar nezdinde ve onların biricikliğinde lime lime ediliyorlar. Orta sınıf ayakkabıyı tek başına yapmak istediğinden, eylem sürecinde de başkalarına tahammül edemezken, örneğin mazlum bir dinin veya milletin proleterleşen kesimleri ve genelde işçiler hep başkalarına muhtaç olduklarını bilerek hareket ediyorlar.
Dinî hareketin içine girip dincileşen orta sınıf kendi dinini biricik addediyor, onu buradan alıp semavî bir boşluğa fırlatıyor. Millî hareketin içine girip milliyetçileşen orta sınıf kendi milletini biricik addediyor, onu buradan alıp mitolojik bir başlangıç noktasına mahkûm ediyor. Sınıfî hareketin içine girip işçicileşen orta sınıf kendi sınıfını biricik addediyor, onu buradan alıp kiliastik bir nihaî noktaya kilitliyor. Hiçbiri mülkiyet ilişkisi (kendinin olan din, millet ve sınıf) üzerinden düşünmeyi bırakıp (dine, millete ve sınıfa) âit olamıyor.
II
Türkiye’de Suphi geleneği, Şefik Hüsnü kırılması, ardından Suphi’nin maceracı olarak kodlanması, desentralizasyon ve “barış içinde bir arada yaşama” siyasetiyle burjuva siyasasına kul olma komünist hareketin genel akışını veriyor. Süreklilik ve akış, teorik ve pratik olarak, gene masonik ve Yahudi aydınlarca gerçekleştiriliyor. 61’de TİP kuruluyor, önceleri aydın bir başkan istemeyen işçiler buna mecbur kalıyorlar ve Aybar başkan oluyor.
Boran, Aybar ve Aren, TKP genel sekreteri Zeki Baştımar’ın örgütlediği kadrolar. Bu isimler, parti içinde muhalif kimi isimlerin TİP içinde siyaset yapmasına izin vermiyorlar. Daha doğrusu, Baştımar ve ekibi, muhalif kesimi kendi legal alanında istemiyor: M. Belli ve H. Kıvılcımlı. Hiç partili olmamış ama siyaseten ve ideolojik olarak yedekte duran D. Avcıoğlu da bu ekibe dâhil oluyor ve altmışlar sağ TKP ile sol TKP’nin kavgasına şahit oluyor. Gençliğin kopuşu, pratikte ve teoride, bu iki kanadın devrimci eleştirisi ile gerçekleşiyor. Aybar-Boran-Aren çizgisi ile Avcıoğlu-Belli-Kıvılcımlı çizgisini dikine kesen devrimci bir hat çıkıyor: Deniz-Mahir-İbrahim. Gençlerin kopuşu (hurucu) sadece düzenden değil, onun yedeğine, vicdanî eleştiriciliğine çekilmiş Sovyet tipi KP’lerden de kopuşu ifade ediyor.
Bu kopuşun devrimciliğinin iç diyalektiği, doğrudan Mahir’in teori ve pratiğinde ifadesini buluyor. Kendisini “proleter sosyalist” olarak kodlayan Mahir, ülkedeki sınıf mücadelelerinin üniversite kampuslarında ve gençlik hareketi içinde yansıyan devrimci politik sürecin “proletarya”sı içinde örgütleniyor. Her iki çizgi ile verdiği teorik mücadelede belirgin bir sınıf kini ile hareket ediyor. Mahir, o günün marksizminde devrimci sınıfın politik öfkesini ve bilincini ifade ediyor.
Mahir’in devrimciliği, diyalektiğin, verili gerilim, çelişki ve çatışmaların somut maddî seyri olarak vücut buluyor. Onları kendi huzurlu yuvalarında aklîleştirenlere, sakinleştirenlere, etkisizleştirenlere ya da donduranlara karşı diyalektiğin kendi imiş gibi cevap veriyor. O her iki çizginin kavgası içinde oluşmuş düğümü kesip atıyor.
Mahir’i, bu yönüyle, içeriden ya da dışarıdan Latin Amerika solculuğuna kilitlemeye çalışanlar, onun burada yaptıklarını etkisizleştirmek, ehlileştirmek niyetiyle hareket ediyorlar. (Aynı tespit, İbrahim ve ona giydirilen maoist gömlek için de geçerli.) Mahir’in diyalektik devrimciliği, öznelcilikten, benmerkezcilikten ve örgütçülükten azade bir seyir izliyor. Kızıldere, bunun en önemli göstergesi oluyor.
III
Diyalektik eşitlikle (ahlâk: iç hukuk), maddîcilik özgürlükle (hukuk: dış ahlâk) ilişkili. Diyalektik maddîcilik, burjuva patentli eşitlik-özgürlük kurgularını, yalanlarını parçalamadıkça teoride alan bulamıyor. Özneler, işlerine geldiği biçimiyle, eşitlikçi ya da özgürlükçü olup bir kovuğa yerleşiyorlar. İki şeyin yan yana gelip aynı maddî alana oynamakla belirli bir çatışma sürecine girmesini, maddiyat koşulluyor. Maddeden bağımsız diyalektik, diyalektikten azade maddîlik olmuyor. Bu ön tespit, marksizmin, ruh ya da düşünce yerine madde koyarak, aynı idealizmi arka kapıdan sokmamasını güvence altına alıyor. Marksizmin bir orta sınıf ideolojisine dönüşmesini, onun belli bir diyalektikten ve maddîlikten azade var olup düzene teslim olmasını ya da belli sınıfsal siyasetler arasında arabuluculuk yapmasını engelleyecek sigortaları temin etmenin tek bir yolu bulunuyor: diyalektik devrimcilik, yani maddiyatın belli durumlara müdahale edilerek devrimcileştirilmesi.
Diyalektikçi olmakla diyalektik olmak ya da maddîci olmakla maddî olmak farklı şeyler oluyor. Diyalektikçilik arabuluculukla, maddîcilik ise teslimiyetle sonuçlanıyor. Arabuluculuk ve teslimiyet, birbirilerini süreçte tamamlıyor. Maddenin kaotik niteliğinden kaçıp diyalektikçi, kendi eşit düzlemini muhafaza etmek için paralel, eski dünya algısındaki tepsi misali, düz bir maddiyat tasavvur ediyor; bu tasavvur maddîcinin vatanı oluyor ve oradaki huzura teslim oluyor.
Devlet ve burjuvazi, birlikte ya da ayrı olarak, sola saldırıyor. Bu solda bazen arabulucu bazen de teslimiyetçi tepkilerin verilmesine, zamanla bu tepkilerin kurumsallaşmasına sebep oluyor. Devletin ve burjuvazinin sınıfsal-politik saldırılarına karşı sol, doğası gereği belli bir sınıfsal-politik cevap üretiyor, ancak bu cevap, örgütlerin bekası, kendini savunma refleksleri içinde eriyip gidiyor.
Saldırı sonunda sağ salim çıkmak için bazen maddiyat, bazen de diyalektik askıya alınıyor ve arabuluculuk ya da teslimiyetçilik genel siyasetin adı oluyor. Örgüt bekası ile kendi yaşamsallıkları arasında doğal, organik ilişki bulunan şefler, düşmanın saldırısına karşı solun içinde adsız, sözsüz verilen sınıfsal-politik cevabı içeride boğuyorlar ve bu cevabın sol dâhilinde devrimci bir sonuç üretmesine mani oluyorlar.
Sol içindeki sınıflar mücadelesinden daima orta sınıflar galip çıkıyorlar. Bu da bütünleyici ve parçalayıcı kolektif faaliyeti akamete uğratıyor. Sol denilen olgu, gerisin geri, ana rahmine dönüyor, kendisinin döllendiği altmışların diliyle konuşuyor ve bu üç devrimci genç önderin kopuşlarını anlamsızlaştırıyor. Onların sınıfsal, devrimci faaliyeti by-pass edilip, tekrar altmışların dünyasına hapsolunuyor. Sol, kendi öznelci çıkarları adına kendisini millî ve dinî olana yabancılaştırıp onlar içinde devrimci bir hat açmayarak ve demokrasi marketinde duran özel bir mamul niyetine kendisini satarak var olabileceğini zannediyor.
Sol sadece temsiliyetlere bakıyor, birebir, öznelerarası muhataplığa kul oluyor. Bu, kendisinin bir biçimde örgütlemeye çalıştığı tarihsel-toplumsal kesimleri de aynı anlayışla görmesini getiriyor. Bu temsiliyet anlayışı ister istemez burjuva siyaset anlayışına bağlanıyor. Teslimiyet kendi temsiliyetini buluyor. Solun iç sınıfsal devrimini gerçekleştirip bu fasit daireyi kırması için kendi rahmini, altmışları, TİP’i ve onun teorik/pratik zemini TKP’yi parçalaması tek koşulmuş gibi görünüyor.
IV
Mahir’in diyalektik devrimciliği, teoride “devrimci diyalektik”le mümkün olabiliyor. Bu olmadığında Mahir, dikine devrimci bir hat çekerek eleştiriye tâbi tuttuğu altı isimlik iki ayrı teorik ve politik hatla paralel düzleme yerleştiriliyor ve bu da onun diğer altı isimle yatay ilişki kurmasını koşulluyor. Mahir’in devrimciliğinin diyalektik niteliği belli maddî çıkarlar adına askıya alınınca, onun iki hattı dikine kesen seyri yatay düzleme yerleştiriliyor ve bu, sözkonusu devrimciliğin tarihsel anlamda yaptıklarının içini boşaltıyor: biraz Mahir, biraz Kıvılcımlı ya da biraz Mahir, biraz Boran vs… Bu formüllerin fiilî geriliminden kaçanlar ise ülke dışından esen rüzgârlara saçlarını bırakıyorlar. Oysa üç genç önderin, özellikle Mahir’in sağ ve sol TKP ile savaşarak marksist devrimci özgün bir hat açtığı ve bu hattın gelecekteki devrimin ayak izlerini verdiği görülmüyor. Görmeyenlerin sınıfsal-politik nitelikleri sorgulanmayı bekliyor.
Yol tasavvurunda psikolojik ve teorik bir maraz mevcut: sorunlar sanki o yol üzerinde bir tümsek gibi karşılanıyor, her şeyi ile sorunsuzluğu temsil eden yol, zamanla bu yanılsamayı kitleselleştiriyor. O, sadece kendi toplumsal-tarihsel çelişkilerinden kaçıp kendilerine güvenli sığınaklar arayanların hayat planı hâline geliyor. Burada sınıfsız-sınırsız, çelişkisiz bir seyir hayat vaat ediliyor. Yol tasavvuru, esasında Mahir’i bir tümsek olarak görüp aşıyor, onun devrimini metafizik âleme fırlatıp atıyor.
Yol tasavvuru, belirli bir başlangıç noktasını ve öznesini de ön gerektiriyor: bu Deniz, Mahir ya da İbrahim oluyor, ama onlar yolun her kesintisinde geriye doğru parçalanıyorlar, eziliyorlar, istismar ediliyorlar ve geçersizleştiriliyorlar: her yolculuk kendi içinde başka bir yolculuk barındırıyor. Her yol soyutlaması, alttaki aslî güzergâhı gizliyor, bu güzergâh, sorunsuz, düz, kesintisiz, çelişkisiz bir sürecin sınıftan-sınırdan münezzeh özneleri olduğunu zannedenlerin yolu oluyor. Bu yolda Mahir Mahir’likten, Deniz Deniz’likten, İbrahim İbrahim’likten çıkıyor ve özel mabetlerin köşesine yerleştirilmiş ikonalara dönüşüyor. Kurumsal kilisenin hükümdarlar adına İsa ve havarilerinin komünal hayat tarzları dâhilinde somutladıkları teorilerini toprağa gömmesi gibi, bu isimler de kurumsallığa kurban ediliyorlar.
Mahir’in diyalektik devrimciliği ortaya vurup süreci parçalıyor, Mahir’ciler içindeki ana eğilim ise onun maddiyatını ruhanî, diyalektiğini metafizik bir alana fırlatıp orta yolcu oluyor. Mahir, Marx misali, altmışlardan yetmişlere geçişte orta sınıf siyasetine kılıç sallıyor, ancak onun izinden gittiğini söyleyenlerin önemli bir kısmı o kılıcı orta sınıfların eline teslim ediyor ya da kitleyle bu sınıfsal kesimler arasında arabuluculuk yapıyor. Bu da TİP ve TKP siyasetinin geriye dönüşsüz olarak devrime uğratılmasına mani oluyor. Salt belli kesimlerin temsilcisi olmaya indirgenen bir tür siyaset zuhur ediyor. Halk da bu şekilde kompakt bir “özne” nesne statüsünde tanımlanıp yeri geldiğinde devlete, yeri geldiğinde demokrasiye âlet ediliyor.
Mahir, diğer genç önderler gibi, “TİP”teki hayâlî, sahte kurguya saldırıyor. Aydınlar, gençlik ve işçi sınıfı (halk) arasında kurulduğu varsayılan yanılsamalı dengeyi önemli ölçüde gençlik hareketinin burjuva temsiliyetine, özgül varlığına vurarak bozuyor. İlgili denge içinde gençliğin kireçleşmesine bu şekilde mani oluyor.
Burada kılıcını öncelikle orta sınıf siyasetin temsilciliğine soyunmuş olan aydınlara vuruyor. Bu, marksizmi doğrudan halkla, sınıfla baş başa bırakmanın yöntemi olarak somutlanıyor ve Türkiye marksizmi masa başında, kapalı kapılar ardında değil, somut mücadele alanında devrimci anlamda özgülleşme imkânı buluyor.
Gençlik hareketinin devrimci harekete doğru sıçraması bu sayede oluyor. Ama sonrakiler onları yeniden sağ ve sol TKP’nin TİP içinde ve dışında kurdukları okul dersliklerine oturtuyorlar. Diğer bir eğilim ise onları Çin, Küba ve Arnavutluk menşeli okullara sokmak oluyor.
V
Türkiye solu denilen özgül varlığın toplum ve tarih içi, doğal sınırları olmalıdır. Her ne kadar şu veya bu biçimde tarih, toplum ve doğa dışı olduğu zannıyla hareket eden bileşenleri varsa da bu, gerçeği değiştirmez. Sözkonusu zannın da gerçeği değiştiren bir yanı yoktur, sadece bu zannın, gerçeğin dönemsel değişimlerine ayak uydurmasından söz edilebilir.
Türkiye solunun bir sınırını Kürt hareketi, diğer sınırını Müslüman hareket, diğer bir sınırını ise AB siyaseti çiziyor. Bu üçüne ayrı ayrı ya da bütünlüklü bir saldırı içinde kendi solunu tarif edenler, ister istemez kendilerini kemalizme, oradan da Fransız Devrimciliğine bağlıyorlar. Bunun görece mutlak bileşkesi altmış solculuğu oluyor ve sol, ana rahmini hiç mi hiç parçalamıyor. Ancak bu kadar dirence rağmen bahsi geçen sınırlar solu daha fazla kendi içine büzüyor. Her kabuk kendi içine doğru büyüyor. Bu kabuk, sömürü ve zulme karşı mücadele ile parçalanmayı bekliyor. Bu noktada solun birilerinin nazarında gerçek olduğunu zannettiği özgül varlığından hukukî ve ahlâkî manada vazgeçmesi gerekiyor. Bu da onun kendi ana rahmini parçalaması ile mümkün. Latin Amerika ya da kısmen (Orta)doğu edebiyatı ile bu zorunluluk görmezden geliniyor, ama zorunlu adımlar kendilerini her dönem hissettiriyorlar. Sol, kendi özgül varlığının sınırlarını birilerine göre çizerken, o varlığın sınıfsal niteliğini de sorgulamak zorunluluğu ile yüzleşiyor. Sorgulamadığı noktada neyin “sol”u olduğunu göremiyor. Yatıp kalkıp “sosyalizm”, “işçi sınıfı”, “ezilenler”, “halk” ya da “örgüt-parti” ile düşünmek onu kurtarmıyor.
Solun önder yapısı, teorik ve pratik düzlemde sınıfsız ve sınırsız, soyut bir özne imiş gibi davranıyor. Yukarıdaki sınırları aşma iradesi gösterenler, belli bir sınıfsallıkla hareket ediyorlar ve bu hareket daha çok orta sınıfların güdümünde biçimleniyor.
Sol denilen gövdenin sınırlarını genişletmek için sınırın öte yanıyla muhabbet kurma niyetinde olanlar da aynı dertle hareket ediyorlar. Solu bitmiş, tamamlanmış, granit, su sızdırmaz, tam bir özne olarak tasavvur eden bu kesimler, kendilerini sınırladıkları bu üç unsurla kavgalı ya da onlarla çift dinlilik yaparak uzlaşma yolları arıyorlar.
Oysa aradaki sınırların sınıfsal temeli, seyri, niteliği incelenmeli, sorgulanmalı. “Biz iktidar olursak Kürtlerle barış olur, Müslümanlar bireysel vicdanları ile Allah'larını bulurlar ve ülke bizim sayemizde AB’ye girer.” türünden kripto niyetlerle bir yere varılamaz. “Bu sınırlar biz varız diye var” ön tespiti ile tüm sürece, o sınırların seyrine, başlangıcına ve bitim noktasına kendisini dayatmasının bir anlamı yok.
Sol, kendi öznel sınırlarına saldıranların sınıfsallığına tâbi. Bunlar her daim özgürlük timsali olmuş laik özneler. Dolayısıyla solun kendi “iç” sınıfsal devrimi ile hakiki, kolektif sınırlarını görmenin yollarını bulmalı. Bu devrim belli bir örgüte, kişiye, dergi bürosuna ya da yayına bağlı bir durum değil. Sol gelecekteki devrimin seyrini içinde duyuyor, yaşıyor olmalı. Devrim gökten zembille inmeyecekse bu “iç” devrim hakikat olmalı. Devrimciler hakikatin savaşçılığını yapmalılar.
Bu hakikatin kimi boyutları Kürtlerde ve Müslümanlarda görülebilir. Onların vurdukları yerler, solun iç sınıfsal mücadelesi ile göreceği sınırları ele veriyor.
Solun sınırlarını muhafaza etmek isteyenle, o sınırları aşmak isteyen aynı yerde duruyor. Sınırlarla tanımlı siyaset sömürüyü ve sınıfı unutuyor, sınıfsallaşma eğilimlerini törpülüyor. Bu anlamda o sınırlardaki cereyan eden sınıflar mücadelesinin “burjuva” tarafına hizmet ediyor.
Her fiilî durumda “sol diye bir şey yok!” diye bakılmalı ve eyleme geçilmeli. Kamuoyuna ya da solun bütününe seslenen ideolojik gevezeliklerin politik-devrimci sonuçları olmadığı görülmeli. Öznel faaliyet salt politik ve devrimci olanda tanımlı kılınmalı. Politikanın ve devrimciliğin teorik ve pratik imkânları verili sol denilen şeye göre belirlenmemeli. Bu imkânlar, sol-sağ ayrımının oluştuğu tarihsel-toplumsal momentleri nesnelleştirecek teorik ve pratik faaliyetle görülebilmeli.
Solun gördüğü yerde politika ve devrimcilik yok, bu görü kısmen sınıfa, kısmen devrime, kısmen de iktidara kör. Bunlar arasında uygun, masa başı kombinasyonları kurmanın anlamı kalmadı. Öncelikle solun bu üç unsuru ayrı zaman ve uzamlara fırlatan niteliği sorgulanmalı. “Sınıf partisi”, “devrim partisi” ya da “iktidar partisi”, solun bu burjuva politik ve devrimci gerçeğinde oluşmuş hipermarketinde basit bir reyon olmanın ötesine gidemez. Ayrı ayrı ya da bütün olarak “sınıf, devrim ya da iktidar benimle başlar ve biter” diyen solun bileşenleri, her şeyden önce kuru ideolojik laf yığınlarıdır ve asla proleter anlamda politik ve devrimci değildirler.
VI
Köylülük, sunî denge, öncü siyaset gibi Mahir’in alâmet-i farikası olan unsurlar devrimcidirler ama Mahircilik başlığı altında köylücüleşmek, sunî dengecilik ve öncücülük eni sonu apolitiktir ve devrimcilik dışıdır.
Genel seyir itibarıyla Mahir’e ait bu unsurlar, kopuşu belirginleştiren bileşenler. Köylülük vurgusu Lenin’le başlayan, sınıflar mücadelesinin politik, ideolojik ve teorik tezahürlerini fabrika duvarlarının dışında karşılama iradesi Mahir’de somutlanıyor. Sunî denge, toplumsallığını toplumculuğa indirgeyen eski solun hatasını devrimcileştiriyor ve söz konusu toplumsallığın dönüşmesini sağlıyor. O zamana dek dışsal, yabancı birer unsur olarak kurgulanan emperyalizmin ve devletin toplum içindeki etkilerine mesafe alınmasını koşulluyor. Halkın şiddet aygıtlarını kendi içinden üretebilmesinin imkânlarını araştırıyor. Taşıma suyla değirmen döndürülmüyor ve o şiddet aygıtları bilfiil örgütleniyor. Öncü siyaset ise halkın kendi gücünü iktidar mücadelesine teksif edecek hattın oluşmasına katkı sunuyor. Halk ya da sınıfa önsel, mutlak, kendinden menkul uhrevî bir politiklik ve devrimcilik atfedilmiyor, onların öne doğru çıkardığı politik ve devrimci kolun siyasî ve ideolojik alana müdahale etmesi sağlanıyor.
Mahir, basit tercüme yanlışlarını sorgularken bile, sınıfsal bir güç olarak hareket ediyor. Bu onun teorinin, kendi pratiğine paralel biçimde, adsız, sözsüz, kolektif, ezelî ve ebedî niteliğine dâhil olmanın kavgasını verdiğini gösteriyor. Mahir, tercümelerdeki öznelci rötuşların hesabını sorarak, teorinin herkese açık hâle gelmesi için uğraşıyor, entelektüel mastürbasyon yapmak için değil! (“Çünkü biz marksizmi entelektüel gevezelik ve dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmak için okuyup öğrenmiyoruz. Biz dünyayı değiştirmek için, dünyanın Türkiye’sinde devrim yapmak için marksizmi öğreniyoruz.” (Mahir Çayan): “Dünyanın Türkiye’si” ifadesi bile, başı sonu net belli olmayan dünyanın Türkiye kesitine koşulsuz dâhil olan bir devrimciliği anlatıyor. Bu, kimi milliyetçi, kemalist Türkiyeciliklere, Türkiye merkezli bölge ve dünya anlayışlarına karşı onu şerbetliyor.)
Mahir, “barışçıl” yöntemlerle “savaşçıl” yöntemleri karşı karşıya getirenlerin oportünist olduklarını söylüyor. Bugün ise millet birbirini bu karşıtlığı önkabul üzerinden karşı tarafta olmakla eleştiriyor. Toplumsal devrimcilerle politik devrimciler karşı karşıya geliyorlar. Tarihte güçlü dayanakları olanlarla toplumsal bağları olanlar çatışıyorlar. Doğucularla batıcılar birbirlerini yiyorlar.
Marx'çılarla Lenin'ciler, Stalin, Mao ve Che bağlamında birbirlerini eleştiriyorlar. Politik devrimi ve toplumsal devrimi ayrı ayrı düzlemlerde, metafizik âlemde, uhrevî boyutta kuran ve kendisine kapatan, girişi kendisinin verdiği izne tâbi kılan özneler kendi koltukları için kavga ediyorlar. İki ekibin kavgası, politikleşen dinamiklerin toplumsallığını, toplumun belli kesimlerinin politikleşmesini çöpe atıyor. Kısacası bir taraf politikayı, diğer taraf toplumu kendisine kapatıyor.
Her ikisinin politik-devrimci ayrışması ve farklı bir düzlemde kolektivize edilmesi noktasında, Mahirler önemli bir miras bırakıyorlar. Sağ ve sol oportünizm ile ilgili olarak yaptığı ayrımın da gösterdiği üzere, öznelciliğin ve nesnelciliğin devrimci-politik hareketin karşısında tel tel dökülmesi gerekiyor.
Mahirler, bir avuç gencin isyanını aşan nitelikte bir marksist devrimci faaliyet yürütüyorlar. Onları dar anlamda gençlik hareketi başlığı altında inceleyip çöpe atanların, hâlâ onların mirası ve fiilî devrimciliği ile nefes alabildikleri görülüyor.
Kopuş devrimcidir ama kopuşçuluk, o kopuşun devrimci etkisini ve niteliğini siler. Mahirler, kopuşçuluk edebiyatı ile koptukları yere yeniden bağlanmakta ve orada boğulmaktadır. Salt kendi öznelliğini pragmatik, oportünist bir üslupla korumaya, bu koruma siyasetini tüm sola mal etmeye çalışma, solun sınırlarını verili hâliyle kabul etme ya da onu kendi öznelliği adına aşıp sınır ötesindeki unsurları istismar etme Mahir’in devrimciliğinde yazılı olan şeyler değildir. Politika, hele ki devrimci politika sorumluluk, elini taşın altına koyma meselesiyse -ki Mahir'lerin hiçbir şey değilse bile öğrettiği bu olmalı- sınırların muhafazasına ya da öznenin bekasına kilitlenip o sınırların aşılarak sınırötesi operasyonlar yapılması, sadece kendinden menkul, kendine mesul, kendi evinin önünü süpüren, “kendine Müslüman” birey-özneler üretilmesi apolitiktir, hattâ sürdürüldüğü takdirde antipolitiktir.
Bizi bugün böylesi bir apolitizmden ve antipolitizmden kurtaracak olan, Mahirleri de kesip bugüne gelen proleter devrimci akıl ve iradedir.
Eren Balkır
Devamını oku ...