Legalizm ve Meşruiyet

Solun hemen hemen tüm kesimlerinde bu iki kavramın gerilimi şu veya bu biçimde hissediliyor. Kimisi yasal alanın daraltıcı etkisini görmezden gelerek hareket ediyor, kimisi de bu etkiyi görüyor, ama bu sefer de ondan uzakta durmak adına farklı meşrulukların peşine düşüyor. Sonuçta ise, bilerek ya da bilmeyerek, düşmanın arazisinde kayboluyor.
Siyaset güç dolayımında tanımlandığı ölçüde legalizm ve meşruiyet sözcükleri ile birlikte ilerler. Düşmanın gücüne denk ya da ondan daha fazla güç için yola çıkanlar, ya düşmanın izin verdiği ölçü ve ölçeğe teslim olurlar ya da simetrik bir ölçü ve ölçek dâhilinde ilerlemeye çalışırlar. Oysa yaşanan onca yılın birikiminin gösterdiği üzere, mesele temel perspektifi değiştirmektir. Sola genel bir bakış, böylesi bir değişimin sancısının nesnel olarak yaşandığını ancak öznel-iradî bir çabanın ortaya konmadığını gösterir.
Düşmanın zayıf noktalarını belirlemek için öncelikle bütünlüklü bir düşman tasavvuruna ve bilgisine ihtiyaç vardır. Bütünlüklü bir tasavvur/bilgi ışığında düşmanın zayıf noktaları görülebilir ve bu noktalara yoğunlaşma sağlanabilir. Asıl sorun da buradadır: bütünlüklü bir düşman tasavvuruna/bilgisine hiçbir siyasî özne sınırlı imkânları dâhilinde ulaşamaz. Gördüğü/bildiği ancak düşmanın belli bir dönem/durum dâhilindeki hâlidir.
Kapitalizm eleştirisi bu anlayış üzerine oturtulduğunda her özne daha kapsamlı bir teorik bütünlüğe ulaşmak için çabalar. Ama kapitalizm, sosyalizm sözcüğünün ortaya çıktığı dönemdeki gibi gerçek bir muadil üretmez. Herkes kendi tasavvurunu/bilgisini kapitalizmin simetrik karşıtı, ezici gücü olarak inşa eder ve buna uygun maddî silâhları aramaya koyulur. Her arayış aslında fiilî maddî oluşun sunduğu imkânlar dâhilinde somut sonuçlar üretir. Anti-kapitalist bir siyaset eni sonu ekonomizme batmaktan kurtulamaz. İşçi sınıfını sermaye güçlerinin muadil kontrsavaşçısı olarak resmeden bir kişi ya gerçek savaş alanından kaçıyordur ya da işçi sınıfını sıradan bir emek-hak mücadelesine mahkûm etmek istiyordur.
Gelelim legalizme. Burjuvazinin siyasî alanda çizdiği yasal sınırları ezelî-ebedî kabul eden ve kendisini orada tanımlayan bir özne, legalisttir. Ama tüm silâhlarını kuşanarak, bile isteye bu alana giren ve savaşı buraya doğru genişletme gereği duyan bir özne devrimci niteliğini korur.
Kapitalizm eleştirisi siyasî çizginin turnusol kâğıdıdır. Salt ekonomik bir olgu olarak alınan kapitalizmin eleştirisi doğal olarak ona simetrik karşıt unsur olarak tanımlanan olgunun teorik ve pratik mücadelesini de ekonomik alana hapseder.
Özetle şu söylenebilir: teorik-bilimsel düzlemde kapitalizmin kendisi meşrudur ve doğal bir sürecin ürünüdür. Siyasî partiler de aynı şekilde meşrudur. Ama iş pratiğe geldiğinde kapitalizmin teorik meşruluğu politik planda aranamaz. Politik alanda kapitalizm başkalaşır ve salt politik değerlere indirgenir. “Burjuva siyaseti”, “burjuva diktatörlüğü”, “oligarşi” gibi kavramlar üzerinden kapitalizm eleştirisi biçimlenir. Kapitalizm siyasetin işleyeceği bir özerk alana imkân verir ve o alanda/sahnede rol alacak aktörlere rol dağıtımı yapar.
Süreç içinde siyaseti aydınlanmacı bir anlayışa indirgeyen bir özne felsefeyi ve çeşitli ideolojik-teolojik yönelimleri faal hâle getirir. Mesele artık somut durumun somut tahlili ya da somut düşmana karşı somut silâhlarla dövüşmek değil, düşman da dâhil herkese hitap eden laflar söylemektir. Anlatılan konunun herkes tarafından anlaşılması için dil ve yazın bildirilere sığdırılıp basitleştirilir. Bu pedagojik yaklaşım sol özneleri sistemin vicdanının sesine dönüştürür. Burada meşruiyet bulmak kolaydır.
Meşruiyet “şeriata uygunluk”; şeriat ise hukuk demektir. Kendi tekil, çoğu zaman bireysel varlığını egemen güce tanıtlama, kabul ettirme derdiyle siyasetle meşgul olan öznenin bu pedagojik çabası bir biçimde genel toplumsal hukukî dönüşüme bağlanır. Sese ses cevap verdiği sürece özne yaşamasını sürdürür. Oyuncular alkışla yaşarlar.
Sansasyonel olaylar, ses getiren eylemler böylesi bir çabanın ürünleridir. Kimse sahneden inip sahneyi sahnedekilerle birlikte parçalamayı düşünmez. Legalizm ve legal alanda devrimci faaliyet arasındaki fark da buradadır. Meşruiyetini hâlihazırda kurulu olan sahnenin ve oyunun kurallarına göre oluşturmaya çalışan her özne, legalizm batağında boğulmaktan kurtulamaz.
İşçi sınıfını ya da genelde halkı bir meşruiyet aracı olarak gören yaklaşımlar, bu iki dinamiğin ayrı ayrı ya da birlikte öncülüğünü elde edemez. Sahnede kendi yalnızlığı ve egosantrizmi arasında salınıp duran bir ruh hâline sahip öznenin o sahnede olduğu kesiti sonsuzlaştırması ya da "trak” gelip tıkanması kaçınılmazdır. Ya yalnızlık sebebiyle oradaki meşru çoğulluğu ebedîleştirecektir ya da kendisini tanrı görerek, basit kulların kendisini anlamasına izin vermeyecektir. Onlar o denli küçülmüşlerdir ki zaten o ulvî şahsı alkışlayacak kadar akıllı da olamazlar.
Legalizme karşı olarak bir tür illegalizm üretmek de hatalıdır. Legalizme cevap her türlü yasal alanın ve yasanın reddi değildir. Türkiye solunun illegalizme bağlanmış kanalları, geçmişte silâhlı mücadelenin belli bir meşruiyet bulduğu zaman kesitini süreklileştirmek istemektedirler. Oysa bu tarihsel diyalektiğe aykırı bir tutumdur. Sınıfın silâha yakın ya da uzak oluşu halkın devrime sıcak ya da soğuk oluşuna göre legal-illegal arasında tercih belirlenemez. Sınıf soğuksa “legalizm”; sıcaksa “silâh” denemez.
Seksen sonrasında kütlesel açıdan büyük olan illegal örgütlerin önemli bir bölümü bu gerilimi yaşamıştır. Örneğin TDKP sınıfın geriliğine ayak uydurmanın, ona sosyalizm masalları anlatmanın hayırlı olduğunu düşünmüştür. Örneğin "Birlik devrimi"nden sonra MLKP önderlik için partiyi, parti olmayı anlatmak gerektiğini düşünmektedir.
“Herkes sosyalist ya da partili, hattâ sosyalist-partili olacak, dünya kurtulacak” anlayışı legalde ya da illegalde meşruiyet arayışının düzen içi kanallara kilitlenmesine neden olur. Legalizm ile meşruiyet birlikte tanımlandığı, anlamlandırıldığı ölçüde benzer sorunlar gelecekte de yaşanacaktır. Meşruluk görecelidir, arkasından gelecek soru "kimin için meşru" olmalıdır.
Bakunin, “biz devleti takmazsak o yok olur gider” diyen bir siyasetin sürdürücüsüdür. Marx'ın devrimci siyaset üzerine yazıları temelde bunun eleştirisine dayanır. Meşruluk peşinde olanlar da belirledikleri düşmana, (bütünlüklü düşman figürüne) aynı işlemi yapmaktadırlar.
Bugün bazı devrimciler, "boş ver devleti, asıl önemli olan derin devlettir" diyebilmektedirler. Bugün sosyalistler, "boş ver Sabancı’yı, tekellere bak" demektedirler. Bugün komünistler, "boş ver kemâlist diktatörlüğü, ABD'nin tek dünya diktatörlüğüne bak" demektedirler.
Her bir çevre de kendince legal ya da meşru zeminler kurgulamaktadır. Söylemlerine göre ölçü ve ölçekler belirlenmektedir, ama düşman ahir zamana kadar netleşmeyeceği için üzerinde durulan ölçü ve ölçekler hep (fiilî somut) düşman arazisine mahkûm olmaktadır.
Legalizmin sigortası illegal alanla kurulan diyalektik ilişkidir. Süreç içinde legal ve illegal alanlar birbirine karşıt, antagonist unsurlar olarak tanımlanamaz. Aynı ölçüde, her iki alan bir birinin belirsiz bir gelecekte tamamlayıcısı olarak da tasavvur edilemez.
Legal ve illegal alandaki faaliyetlerden söz edilebilir. Legal illegali legalize; illegal legali illegalize edebilmelidir. Toplam kolektif faaliyet bu ilişkinin bütünlüğünde ilerlemelidir. Her iki alanın birbirini görecek, etkileyecek ve dönüştürecek müdahaleler yapmasına cevaz verilmelidir. Kendi legal faaliyetinden yasal anlamda düşmüş(!) unsurları dağa yollayarak illegal, uyduruk bir seçimde sıkı sert laflar ederek legal faaliyet olmaz. Mesele burjuvazinin evrensel insanî hukuk teranelerine kanmamak, böylesi bir metafizik kurguya göre teoriyi ve pratiği ikiye bölüp dilimleri karşı karşıya getirmemektir. Mesele burjuvazinin hukukuna karşı daha ulvi bir hukuk icat etmemek, kitlelerin mücadele içinde ördükleri hukuka ve ahlâka tabi olarak ilerlemektir.
Legal alanla meşruiyet birbirine indirgendiği sürece illegalin etkisi sıfırlanır ve onun somut devrimci imkânları ortadan kaldırılır. Benzer durum illegal alan için de geçerlidir. Kendi başına meşrulaşan illegalin kendi bütünlüğünde legal alana hiçbir etkisi olmaz. Silâh elde patlar ve sonuç büyük zayiattır. Hukukî mücadele sınırları netleştirme çabasıdır ve bu yönüyle öznenin sınırlarını netleştirme çabası, onu var eden toplumsal ve tarihsel ilişkilerin de bir şekliyle kopartılmasını beraberinde getirir. Dimyat’a giderken evdeki bulgurdan olunur ve özne hayatta kalmak için tek çareyi soyut bir burjuvazinin, kimi zaman da soyut bir devletin meşru zeminini kendi zemini olarak belirlemek durumunda kalır. Aslolan milletle devletin; halkla egemenlerin; işçi sınıfı ile burjuvazinin fiilî hukukunu bozmaktır.
Bu noktada legalite-illegalite bağlamında geçmişe ait kimi örneklere bakılabilir: Dev-Yol illegalin meşruluğuna kapanmış, legal alanda açılım yapmak istediğinde sıradan bir Demokrat Parti'liye dönüşmüştür. İllegalin meşruluğunu kıramadığından legalizm sahnesinde kendisine koltuk bulma yoluna gitmiştir.
TİP-TSİP-TKP çizgisi, legalizmi meşrulaştırmak dışında bir çaba içinde olmamış, illegalin devrimci sonuçlarından kaçınmıştır.
TKP-ML çizgisi her türüyle, kızıl bölgeci meşrulukta sıkışıp kalan illegalizmin legal alandaki sonuçlarını takip etmemiş, belli etnisite ve halk kümelerinin sınırı dışına çıkamamıştır.
Dev-Sol çizgisi illegalin meşruluğunu kırma denemesidir. Ama bu sefer de illegalizme düşmüştür. Güce karşı güç çıkartırken bunun somut kitlesel dayanakları ve ilişki zeminleri olmayınca meşruluğunu tarihsel indirgemecilikte bulmaya çalışmıştır.
Sonuç olarak legal(izm)-meşruiyet-illegal(izm) arasında gidip gelen siyasetler tarihsel süreç üzerinden farklı noktalarda kendi varlıklarını bulmuş, bu noktaların verdiği cevaz ölçüsünde teorik ve politik faaliyet yürütmüştür. Bugün de bu faaliyetler içindeki nüanslar/farklar temelinde, düşmana değil, birbirlerine karşı fark koymak dışında bir şey yapmamaktadır.
“Düşman kimdir/nedir?” sorusu, birlikte yürümenin, birlikte kolektif düzlemde belli mevzileri oluşturmanın görülmediği gerçekte cevapsız kalmaktadır. Bu soru cevapsız kaldığı ölçüde de düşmanın müphemliği/göreceliği katmerlenmekte, çeşitlenmekte ve giderek daha fazla parçalanmaktadır.
Her parçalanma, toplam sol kitlede ciddî kadro ve emek kaybına neden olmaktadır. Düşmanın müphemliği/göreceliği birlikte yürüyüşü/inşayı önlemektedir. Karşılıklı etkileşimin belirlediği bu süreç önemli durum ve dönemlerde devrimci müdahale ve mücadeleleri gereksiz/geçersiz kılmaktadır. Ara yollarda kaybolanlar devrimin yolunu bulma konusunda gene birlikte kolektif bir çalışmaya ihtiyaç duymaktadır.
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

Regis Debray'nin Marksizmi

Régis Debray, Latin Amerika devrimi ile ilgili, birbirine sıkı sıkıya bağlı üç çalışma kaleme almıştır. Bu çalışmalar, Marksist-Leninist analizin son yıllarda ortaya çıkan en parlak örneklerindendir. Debray'nin yazılarını diğerlerinden ayıran şey ise onun devrim yapmak üzerine Leninist bakış açısına bağlı kalarak devrimin teknik, politik ve askerî bir sorun olduğunu iddia etmesidir. Bu özellik, yazılarına iç bütünlük ve açık bir nitelik kazandırır. Sahip olduğu ton, 1917'nin isyanla alakalı münakaşalarını ve manifestoların yakıcı aciliyetini hatırlatır. Bütün aksilikler ve zorluklar, onların aşılabileceği bir perspektif üzerinden değerlendirilir. Şayet elde edilen dersler öğrenilirse, tüm bunlar, güncel hâle gelebilir. Gerçekleştirilmesi çok büyük ve muhteşem bir çabayı gerektirse bile devrim, bugün ve şimdi gündemdedir. Yorumcunun görevi, devrimci deneyimin teorik dönüşümü boyunca devrimci pratiği aydınlatmaktır.
Küba'da, Debray'nin Devrim içinde Devrim mi? çalışmasının iki yüz binden fazla kopyası satılmıştır. Fidel'le yapılan tartışmalara dayanan bu çalışma, Latin Amerika'da gündeme gelen, Küba’ya has, yeni gerilla taktiklerini saptar. Makaleler, tümüyle uzlaşmaz devrimci etiğe ait çarpıcı ve alışılmadık bir bileşkeyi ve ayaklanmanın ayrıntılı ve somut tekniklerini takdim eder. Diğer taraftan tüm çalışma, Havana'da ilân edilen, “bir devrimcinin görevi devrim yapmaktır” olarak özetlenen, yeni kategorik zorunluluğun ışığı altında kaleme alınmıştır. Bu kimsenin itiraz edemeyeceği ahlâkî görev, her sayfada kendisini hissettirir. Aynı zamanda, Devrim İçinde Devrim mi?’yi okuyan bir kişi, Latin Amerika'nın ormanlarında ve dağlarında faaliyet gösteren küçük bir gerilla birliğinin kuşatma altındaki dünyasına ait pratik ihtiyaç ve görevlerin içine dalar. Çalışmanın büyük bir bölümü, “yaklaşık bir metre karelik naylon elbise, silâh yağı kutusu, bir miktar tuz, şeker ve bir çift bot”un hayatî önemiyle ilgili sorunlara ayrılmıştır. Debray, kendince şu yorumu yapar: Onların dışarıdan gördüğü biçimiyle, bunlar, birer “ayrıntı”, sınıf mücadelesine ait “maddî sınırlılıklar”dır, meselenin “teknik”, ufak, dolayısıyla tali yanıdır.” (s. 70)
Şüphesiz ki kitabı tanımlayan devrimci etik ve teknikler bileşkesi, Küba'da oluşan özgün kültürel geleneğe çok şey borçludur. Devrim yapmaya dönük direngen ahlâkî zorunluluk, devrimcinin yaşayacağı tehlikeler ne olursa olsun, İspanyollara ait duygu ve düşünce geleneğindeki ölüme ve cefaya aldırmazlıkla birleşir. Aynı zamanda Che Guevara'nın Gerilla Savaşı'nın uygulanabilirliği ve Debray'nin ona bağlı kalarak ulaştığı sonuç, eylemin somut ve günlük ayrıntılarına dönük ilgi, ilhamın Amerika kaynaklı olduğunu göstermektedir. Bu anlamda, Devrim içinde Devrim mi? kitabı, Küba Marksizminin sadık bir aynasıdır. Avrupalı ve Asyalı okurlara göre bu kitap, öncelikle kafa karıştırıcıdır. Marksizm, tarihsel olarak salt bir etik ya da teknikler bireşimi olmamıştır: devrimci hareketin sosyal yapıyı ve onun içindeki çelişkileri nesnel olarak anlamasını ve tüm bunları alaşağı etmesi için gerekli hedefleri bulduğu bir teori olmasıyla, aynı zamanda politik bir niteliği haizdir. Peki ama gerilla hareketinin ahlâkî çağrısının ve teknik programının genel çerçevesini çizecek olan politik analize hiç mi ihtiyaç yoktur?
Debray, politik analize dair bu sorunun cevabını Latin Amerika: Uzun Yürüyüş ve Latin Amerika'da Devrimci Stratejinin Sorunları adı altında, kitaptan önce kaleme aldığı makalelerde vermektedir. Bu makaleler, Devrim İçinde Devrim mi?’deki silâhlanma çağrısının vazgeçilmez tamamlayıcılarıdır ve çağrıya dönük teorik-politik öncülleri içerirler.
Latin Amerika: Uzun Yürüyüş’te Debray, 1959 öncesi Latin Amerika'da başgösteren ilk isyancı dalganın geniş bir incelemesini, ayrıca yenilgilerin ve tutuklamaların sebeplerini sunar. O, maceracı “komploculuğun” sergilediği mekanik muhalefetin ve Latin Amerika'da geleneksel sol politikayı belirleyen, uyuşuk “kitle eylemi”nin karşısında isyankâr foko kavramına işaret eder. (1963'teki Caracas savaşı deneyimine dayanarak) sürekli bir şehir gerillacılığının imkânsızlığının ve kır gerillasına ait (askerî liderlerin kırda, politik liderlerin şehirde olduğu) ikili yönetimin geçersizliğini berrak bir analiz içinde verir. Kırda isyanın birleşmiş bir politik-askerî gücü olması gerektiğini söylerken Debray, askerî eylemin daima politikanın komutası altında olması gerektiğine vurgu yapar. “Politikanın çatısı bilim olarak anlaşılmadığı sürece […] silâhlı mücadelenin sanat olarak görülmesi anlamsızdır.”
Debray, devamında, sonraki tüm yazılarına hâkim olan temel teorik önermeye yönelir. Latin Amerika solu her daim, devrimin doğasına dair, “devrim açıkça ‘burjuva-demokratik’ mi yoksa ‘sosyalist’ mi olacaktır?” sorusu etrafında dönen, o bitmek bilmeyen tartışma dâhilinde un ufak olmuştur. Bu soruya verilen cevap, doğal olarak devrimci partinin programını ve onun diğer sosyal güçlerle ittifakını tayin etmiştir. Esasta bu sorunların merkezinde ana bir ihtilaf durur. Sonuçta Debray, tüm bu teorik kördüğümü tek bir formülle kesip atar. Onun politik analizinin dayanak noktası, işte bu formüldür: “Sorunun özü devrimin ilk programında değil, devrimin pratikte devlet iktidarı meselesini burjuva-demokratik aşamadan sonra değil önce çözme becerisinde yatar. […] Güney Amerika'da burjuva-demokratik aşama, burjuva devlet aygıtının parçalanmasını öngörür.” (a.g.e., s. 51) Latin Amerikalı militanlar için büyük bir kurtuluşu temsile eden bu kat’i önerme, kıtadaki tüm devrim “aşamalar”ı boyunca ortaya çıkmış geleneksel ve sakatlayıcı münakaşaları yaşamış herhangi biri için çok yalındır. Özünde burada, yüzyılın başında Menşeviklerin yürüttüğü tartışmaları hatırlatan bir yan mevcuttur. Debray'nin düşüncesindeki Leninist karakter, Bolşeviklerin devlet iktidarını ele geçirirken ve sosyalizmi “Ekmek, Toprak ve Barış”a dayalı temel bir program üzerinden yürürlüğe sokarken uyguladıkları stratejiye dayanır. Esasında Fidel'in 1958'deki programı benzer bir nitelik taşır: “En ılımlı” politik platform, 20. yüzyılın en çabuk ve radikal toplumsallaşmasına bir giriştir.
Latin Amerika'da Devrimci Stratejinin Sorunları isimli ikinci makalesinde ise Debray, Küba Devrimi’nden beri kıta genelinde cereyan eden devrimci mücadelenin iki can alıcı öğesini incelemeye yönelir: Debray ilkin, çarpıcı bir aforizma dâhilinde şunu tartışır: “Devrim, karşı devrimi tümüyle değiştirir.” Bunu, kendi devrimci güçlerinden çok önce ve daha etkili bir biçimde yapar. Küba'nın verdiği dersleri, ABD Latin Amerika solundan çok daha çabuk özümsemiştir. Hem ABD hem de yereldeki oligarşiler, yeni Küba yenilgilerine karşı büyük hızla tepki geliştirmişlerdir. 1917 sonrası Doğu Avrupa'da yaşananlarla kıtada yaşananlar arasında paralellikler kuran Debray, İlerleme için İttifak fikrini ve ABD'nin kendisine karşı ayaklanacak programlara yönelik olarak başlatacağı korkunç şiddet seferberliğini irdeler. Makale, ayrıca ABD'nin ileride San Domingo'yu istila edeceğini açıktan dile getirir. Bu olay, makalenin yazılmasından üç ay sonra gerçekleşmiştir.
İkinci olarak Debray, Latin Amerika'daki “milli burjuvazi”nin rolü ve varlığıyla ilgili meseleyi ve ayrıca reformist partilerin onunla ittifak yapma konusundaki genel arzuyu çözümler. Latin Amerika'daki “milli burjuva” hükümetin izlediği iki yolun karşı konulmaz bir biçimde tek bir sonuca varacağını gösterir: kanlı bir karşı devrim. Bolivya'daki MNR (Devrimci Milliyetçi Hareket) ve Venezuela'daki AD (Accion Demokratica -Demokratik Hareket) yönetimindeki yozlaşmış rejimlerin bundan daha iyi bir tanımı yapılamamıştır. Debray, bunlara burjuva sınıfı olmayan burjuva rejimleri anlamında “demo-burjuva faşizmi” der. Sonrasında, iyi niyetli reform hükümetlerinin (Brezilya'da Goulart ve Guatemala'da Arbenz'in) yıkılışındaki sınıf mantığını inceler. Son olarak sıra, Debray'nin Marksist gelenek içinde en iyi örneklerden biri olarak, Latin Amerika reformizmine saldırdığı polemiğe gelir. Bu noktada, Şili'deki 1964 seçimleri özellikle önemlidir. Bu konudaki tartışmada Debray'nin, gerilla taktiklerinin tek uygun mücadele biçimi olmadığını düşündüğü açıkça görülür. Ancak diğer yandan, seçimlerin yarattığı yanılsamaların her devrimci hareketin ölümüne işaret ettiğinde de ısrar eder. “Temsili demokrasi içinde seçim gibi bir burjuva silâhını kullanmak bir meseledir. Ancak diğer bir mesele de bu silâhın burjuva anlamda kullanılmasıdır.” (a.g.e., s. 32) Özünde bu, elbette milletlerarası geçerliliğe sahip bir formüldür.
Debray’nin bu makalede geliştirdiği politik analiz, sonrasında Devrim İçinde Devrim mi? isimli çalışmasında aktardığı askerî ve teknik konularla alakalı reçetelerin altyapısını teşkil eder. Burada Debray, şu yeni ve şaşırtıcı tezini geliştirir: gerilla, ilk önce sivil köylü nüfusundan uzak durmalı, sabit gerilla üsleri, “silâhlı propaganda” ve “silâhlı savunma”ya dönük tasarımlarını terk etmeli, kendisini hızlı ve tümüyle hareketli olan, vurucu silâhlı birimlere dönüştürmeli, ardından da düşmana ait güçlere saldırmalıdır. Debray, dile getirdiği argümanlarını Latin Amerika'nın özgün koşulları temelinde inşa etmektedir. Latin Amerika'da çok düşük yoğunlukta bir kır nüfusu, (genellikle şehir kökenli) gerilla ile (çoğu yerli olan) köylüler arasında ciddi kültürel farklılıklar ve karşı devrimin heybetli baskı güçleri bulunmaktadır. Asıl olarak Debray, silâhlı mücadeledeki yanıltma amaçlı askerî faaliyetlerle ilgilenir. Ancak her ne kadar o, Latin Amerika'daki verili politik partilerin önemli bir bölümünün devrimci öncülük konusunda yetersiz olduğuna inansa da, böylesi bir politik öncülüğün gerekli olduğuna kanidir: bu öncü, öncelikle gerillanın kendisi olacaktır. “Bir gerilla gücü politik öncü olamazsa, askerî düzeyde gelişemez.” (s. 108) Devamında ise şu tespiti yapar: “Eğer gerilla gücü, kurtuluş mücadelesi boyunca politik liderliğin görevlerinin farkına varmazsa, savaş bittiğinde de farkına varamayacaktır. […] Bizim bugün Cezayir'in, kendince yaşadığı, ülke dışındaki hükümetleri ile ülke içindeki savaşçılar arasında eskiden beri varolan ayrım sebebiyle yüzleştiği güçlüklere dair gözlemlerde bulunmamız gerekmektedir.”
Debray, burada devrimin bütün güzergâhını değil, sadece Latin Amerika'daki ayaklanmanın çıkış aşamasını tartışır. Bu aşamada önemli bir imgeye başvurarak, gerilla gücüne “küçük motor” görevini ve kitlelere ait “büyük motor”u harekete geçirme görevini yükler. Ancak bu “büyük motor”un ne olduğunu bu noktada tartışmaz, ancak yukarıda değindiğimiz iki makalesinde, onun içindeki sınıf bloğunun genel hatlarını inceler.
Devrim İçinde Devrim mi? çalışmasına genelde yeterli bir özgüllük iddiası taşımadığı üzerinden itiraz edilir. Debray, benzer gerilla taktiklerinin birbirinden farklı yerlerde, Arjantin, Kolombiya, Kostarika ve Guatemala için de geçerli olduğunu savunur. Bu yaklaşımı onun her ülkede açığa çıkması muhtemel olan devrimci eylem imkânlarındaki çeşitliliği göz ardı ettiğine işaret eder. Aksine birçok Latin Amerika ülkesinde şehir nüfusu çok yüksektir ve halkın büyük bir kısmı, ne mutlak ne de nispi düzeyde belirli bir imtiyaza sahiptir. Arjantin'de şehir nüfusunun yüzde yetmişi, Fransa'dakine oranla daha büyük bir kısmı, bu durumdadır. Brezilya'da ikiden fazla şehirde beş, üç şehrinde bir milyonu aşkın insan yaşamaktadır. Latin Amerika'daki her şehri kuşatan yoksul gecekondu bölgelerinin ve sefalet içindeki işçi mahallelerinin kimi şehir mücadelesi biçimlerine toplumsal taban temin etmesi mümkündür. Bu noktada öğrenciler arasında şekillenecek geleneksel militan grupların da yardımı söz konusu olabilir. Oysa Debray’nin öngörüsüne göre, devrim, tek bir toplumsal güce (uzak kırsal alanlardaki köylülüğe) ve tek bir devrimci taktiğe (foko gerillasına) dayanan, “gerekli kısıtlardan yoksun olduğu için net olarak belirlenemeyen” bir olgu olarak gerçekleşecektir. Havana’da tezlerine yönelik bu türden itirazlar Debray'nin karşısına çıkartıldığında, o şu cevabı vermiştir: “Gerilla gücü, devrimci durumun gelişimi içinde, öğrenciler, sendikalar, köylü birlikleri ve diğer dinamikler arasındaki tek yegâne öğedir. Şüphesiz devrimci durumun zaferle taçlandırılması için gerilla gücü şarttır. Gene de her daim, herhangi bir verili tarihsel konjonktür, Mao'nun ‘baş çelişkinin asli yönü’ dediği baskın bir biçime sahip olacaktır.” Bolşevikler de böyle bir durumda 1917'de Rus toplumunun içindeki muhtelif çelişkileri birbirine bağlayıp kaynaştırmış, ardından “Ekmek, Toprak ve Barış” sloganı aracılığıyla işçi ve köylülerin ittifakını gerçekleştirmiştir. Benzer biçimde, gerilla gücü üzerinden büyüyen bir parti de bütünlüğünü muhtelif toplumsal çelişkilere dayatabilir ve onları devrimci kalkışma boyunca harekete geçirebilir. Bu süreç boyunca etkin bir vurucu güç, sadece geri kalmış kırsal bölgelerde hazır hâle gelebilir.
Debray, Latin Amerika ülkelerinin birbirinden farklı sosyal yapılara sahip olduğunu görmediğine ilişkin eleştiriye, bu türden eleştirilerin Latin Amerika'nın kıtasal birliğinin temel etken olduğu gerçeğini görmezden geldiğini söyleyerek cevap verir. Bolívar zamanındaki Bağımsızlık Savaşı’yla bir karşılaştırma yapar. Kıta genelinde anti-emperyalist mücadelenin eşitsiz gelişeceği kesindir. Sadece Gran Colombia (Büyük Kolombiya: Kolombiya, Venezuela, Ekvador, Panama, Kuzey Peru, Batı Guyana ve Kuzeybatı Brezilya’yı kapsayan bölge –çn) gibi belli bazı bölgeler, İspanya'ya karşı yürütülen savaşlar içinde öne geçmişlerdir. Peru gibi ülkeler, komşu bölgelerde kazanılan zaferlerin sonucu kurtulmuşlardır. Bugün de Latin Amerika'da öncüler çıkacaktır. Gerilla faaliyetine karşı misafirperver bir tutum sergileyen ülkeler, öncü ülkeler olacaktır. Bu ülkelerde devrimin başarıya ulaşması, kaçınılmaz bir biçimde, komşularında çelişkileri açığa çıkartacak, patlamaların yaşanmasını sağlayacaktır. Debray bunları söylerken ne demek istediğini, Latin Amerika'da Devrimci Stratejinin Sorunları makalesinde, kendi ülkelerinin, bugünkü Latin Amerika devriminin genel yasalarından muaf olan “gelişmiş” bir model sunduğuna inanan Şilili militanların yanılgılarını eleştirirken dile getirir.
Bu meseleye dair tartışmanın bundan sonra da süreceği açıktır. Bu arada, Havana'da (Ağustos 1967’te) düzenlenen OLAS konferansı bazı noktaları aydınlatmıştır. Konferansın sonunda yaptığı tarihsel konuşmada Fidel, silâhlı ayaklanmanın devrimci mücadelenin tek biçimi olmadığını, ancak onun diğerlerine er geç liderlik edecek temel bir biçim olduğunu vurgulamıştır. Böylelikle, kapitalist bir toplumda devletin doğasıyla ilgili reformist yanılsamalara yer kalmaz. Devlete karşı ani silâhlı kalkışmalar, tümüyle nesnel politik konjonktürle alakalıdır. Devrimin seyri ve doğası, temelde benzer kalmak kaydıyla, ülkeden ülkeye farklılık arz edecektir. Bu ilkeler temelinde yeni bir “Enternasyonal”in doğuşu, söz konusu konferansın mantıksal sonucudur. Ne Küba liderliği ne de Debray, kıta genelinde kısa vadede büyük bir yangının görüleceğini düşünmektedir. Mücadele çok uzun olacaktır. Bu aşamada devrimci pratik, “küçük motor”u çalıştırmaya mahkûmdur. “Büyük motor”sa birçok Latin Amerika ülkesinde henüz suskundur. Sesi duyulduğunda, nihaî başarı mümkün olacaktır. Bu esnada mücadele çıkış almak zorundadır. Çünkü “bir devrimcinin görevi devrim yapmaktır.”
Robin Blackburn
Perry Anderson
Devamını oku ...

Ret ve Teslimiyet

“İlk olarak marksizm, öteki tüm ilkel sosyalizm biçimlerinden, hareketi tek bir özel mücadele biçimine bağlamamak noktasında ayrışır. Mücadelenin her türlü biçimini kabul eder ve onları "tertip etmez", ancak hareketin genel gidişatında açığa çıkan devrimci sınıfların bu mücadele biçimlerini yalnızca genelleştirir, örgütler ve onlara bilinçli bir ifade kazandırır.”
[Lenin –“Gerilla Savaşı”]
Lenin bu sözlere bağlı olarak, kitlesel mücadelelerin genel seyri ile irtibat hâlinde olmak gerektiği üzerinde durur. Hangi mücadele yöntem ve tarzının uygulanılacağının bu irtibat üzerinden anlaşılması gerektiğini vurgular:
“Bu nedenle marksizm, herhangi bir mücadele biçimini mutlak mânâda reddetmez. Marksizm, mevcut toplumsal durum tüm kaçınılmazlığıyla değiştiğinde, bu döneme katılanlarca bilinmeyen yeni mücadele biçimlerinin doğacağını kabul ederek, yalnızca o ânda mümkün ve var olan mücadele biçimleriyle kendini hiçbir koşul altında sınırlamaz. Bu hususta marksizm, eğer bu şekilde ifade etmemiz mümkünse, kitlesel pratikten öğrenir ve "sistemleştiriciler”in münzevi gerçekliklerinde icat ettikleri mücadele biçimlerini kitlelere öğretme tarzlarını hiçbir şekilde sahiplenmez.” [a.g.m.]
Lenin’in üzerinde ısrarla durduğu ikinci nokta ise tarihsel analizdir.
Genelde solun hatası, bu iki noktanın sağlıklı bir değerlendirmesini yapamayışıdır. En baştan sol, kendisinin, kitlenin tarihsel ve verili politik ifade biçimi olduğunu unutmaktadır. Yetkin bilimsel-teorik birikimle kitlenin kendiliğinden ilerleyişinin dışında olduğunu önkabul etmektedir. Böylece kendi varoluşunu koşullayan zincirleme işlemden kendisini bağımsızlaştırır. Buradaki gayesi, kitlenin kontrolsüz aktivasyonuna kapılmamak ve onu kendi bildiği yöne doğru hareket ettirmektir.
Politik hareketlilik, değişim ve dönüşüm momentleriyle ilgilidir. Gündelik pratik dâhilinde, varoluşu itibarıyla içinde olduğu gerçeğin mutlak, verili olarak politik olduğu düşüncesi bir yanılsamadır. Sol özneler, politik mevzular hakkında bilgi sahibi olmakla önsel, önceden kendisinin politik olduğunu zannetmektedir. Bu hâl, onun nesnel değişim ve dönüşümlere karşı körleşmesini beraberinde getirmektedir.
Marksist toplum ve tarih analizi, kitlesel oluşun durağan olmadığı gerçeği üzerine kuruludur. Analizin temel anlamı ve içeriği, kitlesel hareketin yönünü, şiddetini, hacmini ve niteliğini belirleme yönündedir. Kitlenin baştan atalet içinde olduğu önkabul edildiğinde, analiz sadece analizi yapan öznenin kendi oluşuna indirgenmiş olur. Sol, bu anlamda ülkeyi ve toplumu analiz ederken, yalnız kendisini ve kendi pratik etkisini analiz etmektedir. Böylesi analizler de, Lenin’in eleştirisine haklı olarak muhatap olur. “Sistemleştiriciler”, ıssız odalarında yaptıkları masa başı mücadele yöntemlerini kitlelere öğretmekten başka bir şey yapmamaktadırlar. Yani özne oluşunu merkeze koyup masa başında inşa edilen sistemlerin politikada bir karşılığı yoktur. Öznenin politikanın her türlü incelikleriyle, tüm bilgisiyle ve hatta eylemselliğiyle yüklü olması bir önemi haiz değildir.
Lenin’in uyarısı üzerinde dikkatle durmakta yarar vardır: icat etmemek, var olan biçimleri genelleştirmek, örgütlemek ve kolektivize etmek. Bu noktalar üzerinde istişarede bulunmak suretiyle marksist devrimci öznenin ne yapması konusunda genel bir çerçeveye ulaşılabilir.
Verili bir gerçeklikte yaşanan olayların kitlesel mi yoksa bireysel ve tali mi olduğunun analizi de gereklidir. Lâkin bu analiz a priori (önsel) bir nitelik arz edemez. Bir marksistin üzerinde durması gereken nokta, olayın gelişmesini koşullayan geçmiş olaylar zincirinin bağımsız bir üslupla soyutlanması değildir. Olayın toplumsal ve tarihsel etki planı en geniş biçimiyle tespit edilmelidir. Etkinin neden dar ya da geniş olduğunu anlamak ise tümüyle stratejik bir mevzudur.
Teorinin özne ve insan dışı bir yerden kurgulanması şarttır. Ancak bu sayede politik öznenin zorunlu müdahaleleri ve o müdahalelerin yer ve zamanı tespit edilebilir. Öznesiz teorinin pratiğe dayatılması reformizm, teorinin sırf özne merkezli olarak inşası ise volontarizmdir.
Lenin’in tarih vurgusu dikey boyutu verir. Mücadele biçiminin tarihsel boyutunun olup olmadığını anlamak her zaman gereklidir. Mücadele yöntemlerinin sürekliliğini test edebilmek için bu tarihsel analiz yapılmalıdır.
Kitlesel hareketliliğin, kendi aktivasyonu içinde, kendisini yok etme eğilimi her zaman mündemiçtir. Kitlesel hareketin kendi ivmesi, yönü ve şiddeti kendi varlığını yok etme noktasına varabilir. Kitlesel bir dalganın sırtına binen bir özne o dalganın altında kalabilir, belini kırabilir. Bu noktada, dalganın daima teorik ve politik bileşenlerine ayrıştırılması zorunludur. Özne, bu ayrıştırma işlemini kendi öznel çıkar hesaplarına göre yapmamalıdır. İçinde somut maddî bir varlık olarak bulunduğu politik gerçekliğin gereklerine uygun bir ayrıştırma işlemi yapılmalıdır.
Marx’ın “proletarya” vurgusu bu biçimde anlaşılmalıdır. İşçi sınıfı, toplumu ve tarihi tümüyle kucaklayan bir kolektif özne değil, politik gerçekliğin içinde faal olan toplumsallığı ve tarihselliği parçalayan, parçaları kendi faaliyeti ölçüsünde ve ölçeğinde örgütleyen temel kolektif devrimci öznedir.
Avrupa’nın sosyal, iktisadî ve politik açıdan parçalandığı bir dönemde işçi sınıfı Marx’a göre, parçalanmayı durduracak ilâhî kudret değil, hâlihazırda ortada duran parçaları kendi öznel kolektif hareketi için örgütleyen, bu sayede fiilî parçalanmayı hızlandırarak bu süreci kendi iktidarı için kullanan bir öznedir.
Avrupa’da yaşanan parçalanma süreciyle yaşadığı organik ilişkide Rusya işçi sınıfı da Lenin için böylesi bir anlama sahiptir. Lâkin burada sınıfın bütünselliğinin de yaşanan sürecin bir zorlaması olarak parçalanması gerekmektedir. Bu noktada, devreye sokulması gereken özne partidir.
Lenin, kendi öznel politik faaliyetinde bu perspektifi sürekli işletmiştir. Öyle ki, parti belli temel yanılsamalar içinde boğulduğu noktada partinin parçalanmasından da geri durmamıştır. Sınıf ve partide yaşanan toplam süreçte Lenin, parçalanmanın ortaya çıkardığı “yeni” gerçekliği örgütlemenin ve hedefe yöneltmenin mücadelesini sürekli olarak vermiştir.
Peki, tüm bu sözler ne için? Döne döne üzerinde durulması gereken bazı temel vurgular yapılmalıdır. Solun kitlelerle kurduğu ilişki hastalıklarla malûldür. Bu hastalıkların bünyenin iyileşmesine dönük işaretler olarak anlamak artık lükstür.
Sınıf, parti ve farklı örgütsel biçimlerin, solun kendi ataletini gizlemesi dışında bir anlamı yoktur. Her durum ve dönemde ortaya çıkan kitlesel çıkışların ve patlamaların kendi iç doğasıyla buluşmayı gözetmeyen bir sınıf ya da sınıfçı, yaşanan patlamanın belirlediği etki alanı ve dönemi boyunca, gizlenecek yer arayacaktır. Bu sığınak elde hazır tutulan, daima ideolojik haznelerdir. Sınıfa giydirdiği anlam dışında oluşan her şey ya çöpe atılır ya da etkisizleştirmek için bunlarla mücadele edilir.
“Ayaklanmanın şehirli mızrak ucunu bulduğu yer gecekondu halkı, lümpen proletaryadır. Çünkü kabile ve klanlarıyla bağlarını kesmiş lümpen proletarya, bu açlık çeken insanlar sürüsü, sömürgeleştirilmiş bir halkın en kendiliğinden ve en radikal olarak devrimci güçlerinden birini oluşturur.” [Yeryüzünün Lanetlileri –Fanon]
Lümpen proletarya ayaklandığında bir sınıfçının, “sistemleştirici”nin refleksi ne olur? Bir grup tinerci çocuk polis bıçakladığında onlar için ne der?
Böylesi insanlar, öfkelerini örgütleyen İslâmcılara ya da ülkücülere meylediyorlarsa, suç onlarda mı yoksa Lenin’in de belirttiğinin aksine, onların mücadele biçimlerini örgütlemeyen, horgören ve onları sınıfın kiniyle buluşturmayan solda mı?
Devrimciliğin varlık zemini de burası olmalıdır. Var olan yapısal durumların ve kurumsal yapıların yıkılmasını öngören bir hareketin, toplumsal ve tarihsel düzlemde cereyan eden eylemlere bakmaması beklenemez.
Solun büyük bir bölümü, bir zaman devrimcilikle flört etmiş olmanın gönül rahatlığı ile bugünü, yıkmak değil, dönüştürmek fiilî ile karşılamaktadır. Onlar devrimciliklerini, kendi içlerinde bir giz gibi saklamaktadırlar. Bu da devrimin bilinmez bir geleceğe havale edilmesini getirmektedir. Devrimci teorinin ve pratiğin yerini kuru bir devrim savunusu ve talebi, yani devrim’cilik almaktadır.
Devrimci politika için safların netleşmesi zorunludur. Saflaşma, tüm eylem programını belirler. Taktik ve stratejinin çerçevesini çizer. Bu durum süreklilik arz eder. Dünyanın dönüştürülmesi için dünyanın bölünmesi, saflaştırılması zorunludur.
Genelde sol, 1991 Körfez Savaşı ve özellikle 11 Eylül sonrasında yaşanan saflaşmayı karşılayacak gerekli teorik ve politik tahkimatı yapamamıştır. Çoğunluk, eski Soğuk Savaş gerçeğini ve SSCB-ABD çatışmasını çıkış noktası almaya devam etmiştir. Yaşanan fiilî saflaşmanın tarafı olmamak, kendi özne tanımını sıkıştırmış, boğmuş ve kendi içine kapanmasına neden olmuştur. Sol, İslâmî hareketin temel dayanaklarını ya geçmiş döneme âit kalıplara oturtarak anlamış ya da onu teori ve politika dışı bularak dışlamıştır.
Fanon’un uyarısı bu noktada hatırlanmalıdır. Lümpen proletarya da o gün için bu bağlamda değerlendirilmektedir. Daha geriye gidildiğinde Marx’ın yaşadığı dönemde proletaryanın da aynı tarzda ele alındığı görülür. İşçi sınıfının desteğiyle yürüyen burjuvazi Fransız Devrimi sonrası tüm demokrasi ve eşitlik söylemini kendi sınıfsal çıkarlarına kurban etmiştir. Bunun nedeni, kendi mutlak iktidarı için işçi sınıfının kontrolsüz, akıl dışı ve zararlı oluşudur.
Tarihte kurulan hiçbir devlet, özellikle Ortadoğu’da, kendi kurucu unsurlarının iktidarını tanımamıştır. Her devlet, kendisini kuran öğeleri ya tarih ya da toplum dışına atmıştır. Emevilere karşı mücadele eden peygamber nesebi, bölgenin ezilen halk mücadelelerini iktidara geldikten sonra kılıçtan geçirmiştir. Aynı işlemin Safevi Devleti’nde de uygulandığı görülmektedir. Sol ise sanki olacakları şimdiden kestirmekte ve buna uygun hareket etmektedir. Her solcunun kafasında şu cümle dolanmaktadır: “Devrimler kendi evlâtlarını yerler.”
Bu fikirle hareket eden sol, masa başında devlet olmaya yönelik yaptığı planlarda bu noktayı merkeze koymaktadır. Eksiksiz, zararsız, ziyansız ve tam bir iktidar modeli oluşturma yönünde verili gerçekliğe yaklaşmaktadır. Hangi güçlerle iktidara ilerleyeceğini hesaplamaktadır; mesele sınıfsa, sınıfın o günde sahip olacağı niteliği ve niceliği şimdiden belirlemeye çalışmaktadır.
Politik öznelerin iktidar hesapları yapması doğaldır; lâkin gelecekte sosyalizm adına kurulacak iktidarın niteliklerini soyut ve farazî düzlemde icat etmeye çalışmak anlaşılır şey değildir. Bu tür hesaplar pratikte somut sonuçlar adına yapılmalıyken, geleceğin iktidarını (aslında kendi öznelliğini) muhafaza ve müdafaa etmek adına yapılmaktadır. Hesapların koşulladığı refleksler de verili politik durum ve dönem dâhilinde, ayrıştırıcı değil, ayıklayıcı bir işlemi güncelleştirir. Yaşanan tarihsel ve toplumsal olaylar içindeki kitleselliğin politik niteliği ayrıştırma ve saflaştırma için değil, ayıklama için kullanılır. İşine gelene bakar, onu destekler ve öne çıkartır ya da geri atar. Yapılan işlemin üzerinde durduğu zemin, teorinin post festum (şenlik dağıldıktan sonra oluşuna ait) özelliğidir. Burada işlem, kendisi gibi bağlam dışıdır; bu bağlam dışılık kendi iç bağlamını oluşturmalıdır ve bu da genel teorik sürecin işleyişi dâhilinde yapılır. Böyleleri için teori ve pratik karşıt kutuplardır. Politikanın teoriyi belli bir ölçek; teorinin politikayı belli bir ölçü dâhilinde daralttığı görülmez.
Yaşanan olaylara geleceğe atfedilmiş çıkar mekanizmaları ışığında bakan her özne, ayıklama işlemine başvurur. Bu işlem üzerinden olaya âit öğeleri kendi doğal maddî bağlamından çıkartarak, onları teorinin kendi iç işleyişine âit bağlama oturtur. Buradan südur eden teorik bilgi birikiminin her şeyi hâlledeceği gibi bir yanılsama ise kapıdadır. Bu yanılsama, geleceğe ait ütopyalardan, bazen de geçmişe ait nostaljik kurgulardan beslenir. Somut maddî dünya gerçekliğinden bir kaçış yöntemi olarak işletilen teorik faaliyet, ya dünyanın reddini ya da dünyaya teslimiyeti telkin eder.
Dünyanın reddine dayalı teori ve pratiklerin, politikanın dünyayı saflaştırma ve ayrıştırma yönünde bir çabası yoktur, olamaz. Onlar, dünyayı total olarak alırlar, belli bir sistem tasavvuruna ve tahayyülüne bağlayıp aklîleştirirler. Ardından da aklî düzlemde cisimleşen dünyanın yerine geçmişe ya da geleceğe âit dünya tasavvurunu ikame etmeye çalışırlar.
Politik her özne, dünya bütünlüğünü parçalamanın aracıdır. Daha doğrusu süreç içinde yaşanan parçalanmanın kendi iç dolayımıdır. Mao’nun köylü hareketi, Che’nin gerilla hareketleri, Lenin ve Marx’ın işçi hareketleri içinde olma çabası, ilgili isimlerin bu gerçeği görerek parçalanmanın dolayımı olabilmenin zorunlu olduğunu görmeleriyle bağlantılıdır. Köylüler, toplumu ve tarihi parçalayıp ayrıştırıyorsa, orada olmak marksist devrimcilerin birincil görevidir. Benzer bir durum diğer sınıf ve tabaka hareketlenmelerinde de geçerlidir. Bu işlemin geriye doğru yapılmaya çalışılması, tarihin çarklarını ters yönde zorlama çabasıdır. Yani; köylü hareketi, işçi hareketi ya da gençlik hareketi verili bir durum ve dönemde toplumsal ve tarihsel ‘bütün’ü parçalıyorsa, ters yönde, parçalanmış yapının yeniden bütünleştirilmesine çalışmak büyük bir hatadır.
Dünyanın reddi tarihselliğe; dünyaya teslimiyet toplumsallığa vurgu yapar. İlkine yönelen bir özne, tarihsel planda cereyan etmiş tüm dünyayı ret biçimleriyle bir buluşma noktası bulacaktır. Bu noktada, verili toplumsal ilişkileri buna göre algılayacaktır. Ardından da bu faaliyetin politik olduğunu iddia edecektir. Verili politik cephesel konumlanışları dünyanın reddine göre belirleyecektir. Bu, ancak ekonomik ve toplumsal yaşamın dışındaki unsurları politikleştirdiği ölçüde anlamlıdır.
Fanon'un tespit ettiği gibi, eğer köy şehirden dışsallaşmışsa ve orada cisimleşmiş iktidar araçlarına karşı bir nefreti kendi içinde örgütlüyorsa, köy devrimci politik faaliyetin fiilî alanı hâline gelir. Bu noktada, şehir hayatını kendi özgün dünyası gören unsurların bir tür dünyayı ret biçiminde yürüttükleri isyankâr tutum devrimcilik için talidir. Şehirler iktidarla ve iktisadî yaşamla ilgili bazı konular açısından bölünmüş ve birbirine karşı olacak şekilde mekânsal bir yarılmaya uğramışsa, benzer durum şehirlerde de yaşanabilir. Buradaki mesele, yaşanan yarılmada ortaya çıkan sonuçları politik olarak nitelemek değil, sözkonusu yarılmanın bizatihi politik olduğuna dönük öntespit üzerinden, tüm sonuçların politikanın konusu hâline geldiğini görmektir.
Yarılma nesnel bir veridir ve politik özne elini tam da bu noktada ateşin içine sokmalıdır. Politik öznenin müdahalesi tam da bu noktada gerçekleşir. Kitlelerin çeşitli biçimlerde, verili iktidar alanlarına dönük yürüttükleri saldırıları, dünyayı ret biçiminden kendilerine âit bir dünya kurma niyetindeki unsurları öne çıkartır. Lenin'deki “öncü işçiler” böyledir. Ayrıca bu tip unsurlar, kitlenin kontrolsüz kendiliğinden mücadelesinin politik öznenin belini kırmasını, onu sürecin dışına atmasını engeller. (Türkiye'de sol, Kürt hareketinin politik öznesi dışında, böylesi unsurlara sahip olamadığından, tarihsel politik sürecin dışına düşmüştür. Varlığını toplumsal alana yatay genişlemeyle güvence altına almaya çalışmaktadır.)
Dünyayı reddeden hareketlerin tarihsel dayanakları, toplumun zaafları üzerinden belirlenir. İçinde bulunulan toplumsal bütünlüğün ezilmesi için tarihsel süreklilik devreye sokulur. Bu, büyük ölçüde Darwin’in doğal seleksiyonuna benzer. Doğanın maddî hareketliliği ile eşleştirilen tarihsel oluş ve bu oluşun “mutlak” öznesi, toplumu parçalamalı ve ezmelidir. Verili toplumsal bütünlüğün tarihselliği retçilere göre, tarihdışıdır. Tarihin hükmünü koyması için toplum bir anlamda ölmeli ve yeniden doğmalıdır.
Üç büyük dinde görülen hareketlerin politik niteliği bu bağlam dâhilinde görülmelidir. Thomas Aquinos’un “yalancılık mutlak günahtır, ancak insan öldürmek değildir” demesinin nedeni, müritlerin birer savaşçı olarak örgütlenmesini talep etmesidir. Bedenin kirlenmiş olması ve arınması için ölümün tek kurtuluş olarak görülmesi, savaşın mutlak bir gerekliliğidir.
Kendi bedenini ve dünyayı ayıran; yani, kendi bedenini politik ve teorik anlamda verili dünyadan ayıklayan bir özne, dünyaya teslim olma noktasında ilk adımı atmış demektir. Kendi bedenini dünyanın bir uzantısı ya da görünümü olarak algılayan bir özne, ruh temelinde, dünyayı redde tabi tutacaktır.
Teslimiyete yönelen özne, verili toplumsal bütünü kendi tarihselliği içinde, olduğu gibi kabul eder. Ona uyum sağlar. Mücadelesi sadece ya toplumu tarihsel akışa karşı muhafaza etmek ya da onu rahatsız etmeyecek bir sürecin başlamasını sağlamak içindir.
Redde yönelen özne ise, toplumsal bütünü kendi tarihselliğinden ayırır ve kendi varlığını tarihsel oluşa havale eder. Ona uyum sağlar. Mücadelesi, ya tarihin önünü tıkayan toplumu ezmek ya da tarihin kendi doğallığında işleyecek bir mecranın hâkim olması içindir.
Marksist devrimcilik bu ayrımı nasıl ele almalıdır?
Toplumsal politika ya da tarihsel politika peşinde koşanların dünyayı ret ve dünyaya teslimiyet biçimlerine yaklaşımlarının devrimci politika ve devrimci teorinin konusu yapılması zorunludur. Bütün olarak toplumu ya da toplumu bütün olarak görenler çoğu zaman benzeşirler ve tarihi merkeze alan özneleri eleştirme noktasında aynılaşırlar. Bütün olarak tarihi ya da tarihi bütün olarak görenler benzeşirler ve toplumu merkeze alan özneleri eleştirme noktasında aynılaşırlar.
Oysa başlarken Lenin’den yapılan alıntıyı hatırlamak gerekir: tek bir mücadele biçimine bağlanmak hatadır; herhangi bir mücadele biçimi icat etmek için uğraşılmamalıdır. Sadece fiiliyatta, somut maddî gerçeklikte işleyen biçimler genelleştirilmeli, örgütlenmeli ve devrimci sınıfların (Lenin tek bir sınıftan söz etmiyor!) mücadele biçimlerine bilinçli ifadeler kazandırılmalıdır.
Burada üzerinde durulması gereken temel nokta, mücadele biçimlerinin toplumsal ve tarihsel boyutudur. Marksist devrimciler her iki boyutu, kendi devrimci kolektif faaliyeti dolayımıyla görebilmelidirler. Salt toplumsal hareketlerin eksen olarak alındığı pratikleri tarihsel olanla; tarihsel hareketleri toplumsal olanla ayrıştırabilmelidirler. Eldeki sonuç devrimciliğin nesnel zeminini verecektir. Bu zemin her politik durum ve dönemde gözetilmelidir.
Politik durumun ve politik dönemin tespiti, yüce bir toplum analizine ya da tarih bilgisine dayandırılmamalı; işlem tersten yapılmalıdır: yani, politikleşen bir durumun/dönemin maddî gerçekliği tarih/toplum tasavvuruna doğru kapatılmamalı; aksine, durum/dönem, verili gerçekte hangi mücadele biçimi varsa ve hareketin ekseni ne ise onunla belirlenmelidir. Tersi yönde gelişen yöntem teorisizm, felsefî açıdan idealizmdir. Atı arabanın önüne koymak gerekir ama atın arabanın aklı olduğunu sanmak da bir o kadar yanlıştır.
Eren Balkır
Devamını oku ...