Hoca Efendiler

Bir toplumun anayasasının kabulü, hangi ideolojik, ahlâki, kültürel, ekonomik ve hukukî ilkeler üzerine bina edilmiş, ona bakmakla mümkündür.
Resulullah, Medine'de temelini attığı devletin ilkelerini tevhid merkezli kurmuştur. İlk uygulama da orada başlamıştır.
Bu devletin en temel ve değişmeyen kuralı, Allah'ın mabud, kanun koyucu ve hakîm olarak kabul edilmesidir.
Şimdi başkanlık meselesiyle ilgili yazı ve paylaşımlara bu bilgiler ışığında baktığımızda,
"-Başkanlık sistemi Resulullah'ın sistemidir."
"-Başkanlık sistemi Dört Halife döneminde Asr-ı Saadeti getirmiştir."
"-Başkanlık sistemiyle Hz. Ali çift başlılığı önlemek için Muaviye’ye savaş açmıştır"
gibi söylemlere rastlanmaktadır. Bu türden sözler sarfedenler, sanki bu sistemin İslâmî ölçülerle idare edilen bir tarafı varmış gibi algılamaktadır.
Bu sözlerin sahipleri, insana, emeğe, hak ve adalete, eşit paylaşıma, insan hak ve hürriyetine, paranın alınıp satılmasına, yasal tefecilik sistemine, faiz düzenine, ahlâki çöküntüye, sömürülmeye, sömürüye, zulme ve zalime, insanın topraksız bırakılmasına, toprağın insansız bırakılmasına, talan, israf, bozgunculuk, fesad ve fitneye müdahale etmeyen bu Ebu Cehil ve Firavun dünya düzenine isyan edip başkaldıracağınıza, kalkıp bu gayri İslâmî düzene İslâm kılıfı giydirmektedirler.
Ayıptır yapmayın!
Vebali büyüktür!
Sizin toplumun önüne geçerek yaptığınız rehberliklerin sonucu ortada iken iyisi mi siz gidin, lüks villalarınızda "tabi olduğunuz sistemin" tadını çıkarın, Allah'ın düzenine muhalif olmayın.
Mehmet Harputluoğlu

İslamcılık ve Arap Dünyası

İslam, kamuoyunun daha önce hiç bu kadar dikkatini çekmemişti. Ne var ki bu imaj, İslam teolojisi, İslam tarihi ve bu dine ait uygulamalara dair yanlış bilgilerle ve cehaletle yüklü.
Mosaic of Islam [İslam’ın Mozaiği] isimli çalışmasında Perry Anderson ve ünlü İslam tarihçisi Süleyman Murad, Muhammed’den bugüne İslam’ın kabulü ve bu dinin uzun tarihini açık ve kolay anlaşılır bir üslupla aktarmayı amaçlıyor. Kitaptan alınan bu parçada Anderson ve Murad, Şiilerle Sünniler arasındaki karşıtlığı, Arap Baharı’nın sebep ve sonuçlarını, İsrail’in Ortadoğu’daki konumunu ve Panarabizmin tarihini tartışıyor.
Perry Anderson: Bugün Ortadoğu’da Sünnilerle Şiiler arasındaki karşıtlıkların düşmanlığa varacak şekilde yeniden nüksetmesini nasıl izah edebiliriz? İki toplum arasındaki gerilim yüzlerce yıldır bu ölçekte değildi. Bugün bu gerilimlerin ardındaki dinamik nedir?
Süleyman Murad: Panislamist olarak görebileceğimiz üç önemli isim var günümüz İslam’ında: Mısır’da Kutub (1906-1966); İran’da Humeyni (1902-1989); ve Hindistan-Pakistan’da Mevdudi (1903-1979). Üç isim de Müslümanların aralarındaki farkları aşmalarını ve çürümüş kapitalizmle ateist komünizm denilen iki kötülüğe karşı muzaffer olmayı mümkün kılacak İslam birliğinin oluşmasını istediler. Üç düşünür de Müslümanların iki değirmen taşının arasında ezildiği bir dönemde yaşanıldığını, inananların bu iki taştan birini seçmeye zorlandığını düşünüyordu. Üçü de alternatif olarak İslam’a işaret ettiler. Ama burada bir koşul öne sürdüler, buna göre Müslümanlar birleşmek zorundaydı. Sünni dünyada Mevdudi ve Kutub panislamizmi vaaz ettiler. Her iki isim de düşüncelerinin geniş kalabalıklarla buluştuğunu göremedi. İdeolojik ortamı dönüştürmekse İran Devrimi’ne nasip oldu. Humeyni’nin ilk özgün projesi, görkemli sonuçları öngören bir tür panislamizmdi. Bu projeye göre, Sünniler ve Şiiler tüm Müslümanların düşmanı olan ABD ve SSCB’ye karşı birleşecekti. Ama Saddam İran’a saldırıp İslam Cumhuriyeti’nin bekasını tehdit edince, Humeyni savunmacı bir konum alıp genel vizyonundan kimi tavizlerde bulunmak zorunda kaldı. Kuşatma altında olan bir ülkenin tüm müminleri birleştirmesi pek mümkün değildi. Bunun yerine panşiizme meyledildi. İran rejimi Şiilerin bulunduğu yerlerle iletişimi sağlayacak kanallar açtı, silah, para, uzman gönderdi. Yemen, Suriye, Lübnan, Irak ve Bahreyn’deki Şiilere tavsiyelerde ve yardımlarda bulundu. Geçmişte kurulan hiçbir Şii hanedanlığı bugün görülen, tüm Şiilik formlarına karşı hoşgörüyle yaklaşan tutuma sahip olmamıştı. Geçmişte insanlar hep Şiiliğe döndürülmeye çalışılmıştı. Herkes On İki İmamcı olmak zorundaydı. Humeynizm bu yöntemi elinin tersiyle itti. Zeydiler, Aleviler ve Dürziler değişmeye zorlanmadılar, İran kaynaklı saldırgan bir içeriğe sahip, teolojik talimatlarla yüzleşmediler. Bu, Şii dayanışması için gerekliydi. Burada strateji, Batı’nın saldırısına hedef olan İran Devrimi’nin bölgeden destek bulması amacıyla oluşturulmuştu. Modern İran tarihinde, 1908-1911’deki anayasa hareketinden 1953’te Musaddık’ın devrilişine, oradan bugüne dek bu, sık sık karşılaşılan bir temaydı. Humeyni’nin politikasının ulaştığı başarı, 1982 sonrasında Lübnan’da en büyük güç olarak sahneye çıkan Hizbullah gibi bir ürün verdi.
Dönüştürücü bir etkiye sahip olan ikinci olaysa, Sovyetler’in 1979’da Afganistan’ı işgal etmesiydi. Bu olay panislamizmi başka bir yöne sevketti ve ona Sünni bir içerik kazandırdı. Kızıl Ordu’yu ülkeden kovmayı başaran Afganların bu başarısı Şah’ın devrilişi ile kıyaslanacak ideolojik bir etkiye yol açtı. İranlılar, Batı’yı Sünniler de Doğu’yu yenebileceklerini ispatladılar. İslam hem kapitalizme hem de komünizme karşı muzaffer olmayı bilmişti. Ama Humeyni’nin panislamizminin İran-Irak savaşı ile panşiizme kapanmaya mecbur edilmiş olmasında görüldüğü gibi, Sünni panislamizmi de aynı savaşın basıncı üzerinden pansünnizme doğru büzüştü. Yola seküler bir lider olarak çıkış yapan Saddam Hüseyin, Sünnilerin yardımını almak için dinî söylemi devreye soktu. Zira Saddam, o dönemde savaşı kaybettiğini gördü ve sahneye Iraklıların çoğunluğu Şii olmasına karşı Sünnilerin savunucusu olarak çıkmak istedi. Ardından Körfez Savaşı (1990-1991) yaşandı, 2003’te Amerika Irak’ı işgal etti, ülke Sünni ve Şii toplumları arasında bölündü. Böylece pansünnizm ile panşiizm arasında düşmanlığın tohumları da atılmış oldu.
Pansünnizmin köklerini Kutub veya Mevdudi’ye ne ölçüde dayandırabiliriz?
Mevdudi ve Kutub’un fikirleri, Panislamcılar, bilhassa Sünni olanlar arasında yaygın biçimde okundu. Tuhaf olan şu ki bugün pansünnizm selefi bir nitelik azandı. Selefilik, Suudi monarşisinin ortaya attığı bir yorum. Kimi kolları artık Suudi tanımına da uymuyor (özellikle Kaide ve IŞİD). Bu akım Sünni dünyada kök buluyor. Suudi Arabistan, ondan daha düşük düşeyde Katar, pansünnizmi panşiizmin müdafisi olan İran’a karşı savunuyor. Her iki taraf da birbirine paranoya ile bakıyor. Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın doğusunda büyük bir Şii nüfusu yaşıyor. Bahreyn’in çoğunluğu da Şii. Birleşik Arap Emirlikleri’nde çok sayıda İranlı yaşıyor. Umman’da halkın çoğunluğu önşiilikten çıkan ilk kollardan biri olan İbadiyye hareketine mensup. Yemen’de Zeydiler güçlü. Dolayısıyla Suudi Arabistan, Irak’ın güneyinden Körfez’e oradan Kızıl Deniz’in alt kısmına kadar uzanan bir Şii kuşağı ile kuşatılmış durumda. Suriye’de Aleviler hâlen daha iktidarda. Lübnan’ın önemli bir kısmı Hizbullah’ın hâkimiyeti altında. Şam’ın güneyinde Ürdün var. Buradan da bir başka Şii hattı kuzeye doğru uzanıyor. Bir de buna İran’ın nükleer silah sahibi olma ihtimalini de eklersek, mezhepçi gerilimin tüm bileşenleri ile neden yaşandığını anlamak kolaylaşır. Zira İranlılar da Suudiler gibi düşünüyorlar. Onlar da kendilerini Batı’nın iradesine boyun eğdirmeye dönük, Amerika kaynaklı bir baskıyla karşı karşıya oldukları kanaatindeler. Sonuçta da ortaya bölge genelinde Şiilerle Sünniler arasındaki şiddetin ateşine bir biçimde benzin döken karşılıklı bir paranoya açığa çıkıyor.
Tarif ettiğiniz dinamiğin tarihi Arap Baharı öncesine uzanıyor. Arap Baharı’nın önceden varolan çelişkiler üzerindeki etkisini nasıl değerlendirirsiniz?
Arap Baharı eski düzende parçaladı, yeni bir düzen tesis edemedi, bu sebeple militanlar için geniş bir alan meydana getirdi. Bugün hiçbir Arap ülkesi istikrara sahip değil. Bu tespit sadece Irak ve Suriye değil, Mısır, Tunus, Sudan, Ürdün ve Lübnan için de geçerli. Suudi Arabistan’da da istikrar yok. Bu ülke, kuzeydoğusunda temel insan hakları için gösteriler düzenleyen Şiileri ezdi ve askerlerini 2011’de demokratik bir ayaklanmanın yaşandığı Bahreyn’e gönderdi. Bu çelişkileri yönetmeyi bilen tek ülke ise Türkiye, ama Erdoğan elindeki tüm fırsatları çöpe attı, paranoid çıkışlarıyla bugün kimileri açısından alay konusu haline geldi, muhalefetin ülke içerisinde ortaya koyduğu protestoları uluslararası komplonun parçası olarak değerlendirdi, Kürdleri, kendisine karşı çıkan herkesi suçlama yoluna gitti.
Günümüzün Haçlı devleti olarak takdim edilen İsrail, dinî tutkuların tüm bölgeye yayılması noktasında ilk Haçlılar türünden bir rolü ne ölçüde oynayabilir?
Panislamistlere göre, İsrail küçük bir nüfusa sahip küçük bir ülkeydi ve bu haliyle onun haçlı devletleri gibi Müslüman dünya birleştiği vakit sökülüp atılabileceğine inanıldı. Ama Araplar, İsrail’le ne zaman savaşsalar yenildiler. Tuhaf ki 1973 savaşı, Suriye ve Mısır’da zafer ve ulusal tatil olarak kutlanıyor, oysa iki savaşta da Araplar ağır, utanç verici bir yenilgi aldılar. İslamcılığın rağbet görmesinde İsrail’in yol açtığı tehdit hiçbir zaman en temel faktör olmadı. Arapların büyük bir çoğunluğu Yahudi devleti olarak İsrail’e düşman. Ama bu düşmanlığa bir de Filistinlilere yönelik yaygın bir kayıtsızlık eşlik ediyor. Filistinlilerin davası İslamcıların gündeminin merkezine hiçbir zaman oturmadı. Panislamizmin önde gelen teorisyenlerinin fikriyatında Filistinlilerin kaderi kendisine kıyıda köşede bir yer bulabildi. Hatırlandığında da İsrail tek başına bir tehdit değil, gerçek tehdit olan Amerika ve Batı’nın temsilcisi olarak değerlendirildi.
Günümüz İslamcılığını asıl canlandıran ve cazip kılan, İran şahının devrilmesidir. Bu bölgede gerçekleşen ve güçlü bir yöneticiyi deviren ilk devrimdir. Müslüman dünyada bu devrimin yol açtığı değişime denk başka bir değişim yaşanmamıştır. Cezayir Devrimi (1954–1962) sömürgeci bir güç olan Fransa’ya karşı yapıldı. Mısır’da krallığın devrilişi (1952) pek heyecan yaratmayan bir darbeydi. Suriye, Irak ve Libya’dakiler de öyle. Oysa İran’da kitle gösterileri orduyu etkisizleştirip şahı devirdi. Bu, eşi benzeri olmayan bir olaydı. Arkasında Humeyni ve mollalar vardı. Devrim, panislamistlerin dinin değişime yol açabileceğine dair argümanlarını teyit etti. İslam alternatifti artık. Mevdudi veya Kutub nezdinde sınırlı biçimde kabul gören bu ideoloji daha geniş bir kitleye kavuştu ve daha fazla talep edilir hale geldi.
Afganistan’da selefiler de bu kervana katıldılar ve panislamizmi kendi tayin ettikleri yöne soktular. Mısır’da Sedat, üniversiteler ve sendikalarda sosyalistlerin ve komünistlerin popülaritesini kırmak için radikal Sünni grupları kullandı. Ardından bu grupların çok güçlendiğini anladı ve özellikle 1978’de İsrail’le imzaladığı Camp David Anlaşması sonrası bu grupları ezmeye başladı. Bu, daha birçok yerde tanık olduğumuz bir yola işaret ediyordu. O dönem askeri rejimler kendileri için tehlikeli gördükleri komünistlere ve İslamcılara karşı bu yolu yürüdüler. Birini diğerine karşı maniple ettiler. İsrail istihbaratı, Filistin’de Fetih’e karşı denge unsuru olsun diye Hamas’a destek verdi. ABD, Afganistan’da komünistlere karşı cihadcı unsurları güçlendirdi. Ama bu hamle, aynı cihadcılar Amerikalıları hedef almaya başlayınca ters tepti.
Anlaşılan, modern dönemde İslam’ın en şiddete meyyal kısmına katkı sunan unsurlar, tuhaf bir biçimde İslam’ı birleştirme yönünde hayal kuran kesimler. Tekfir etme ve mürted suçlamaları bu noktada ciddi bir rol oynuyorlar. Bu fikrin kaynağı nedir?
Tekfir terimini on üçüncü yüzyılda İbn Teymiyye’de buluyoruz. Terim, o dönemde Moğolların safına geçenler ve diğer yoldan sapmış Müslümanlar için kullanılıyor ama bugün terimin kullanımı Vehhabilerle birlikte başlıyor. Temelde cihadın Müslümanlara karşı yürütülmesi mümkün değil. Dolayısıyla selefilerin kitleleri Sedat veya Suudi prenslerine karşı cihad için seferber etmeleri imkânsız. Bunun için söz konusu yöneticilerin artık Müslüman olmadıklarının ispatlanması gerekiyor. Vehhabizmin özü bu. Usame Bin Ladin’in Körfez Savaşı sonrası Amerikan askerlerinin Suudi Arabistan’a yerleştirilmesine dönük eleştirisine baktığımızda, Suudi ailesinin o noktada mürted olduğuna dair ifadelere rastlıyoruz. Ladin takipçilerine şunu söylüyor: “Onlar artık Müslüman değil, dolayısıyla onlara karşı cihad etmeliyiz. İslam’ın düşmanlarını Kutsal Topraklar’a davet ettikleri için dinden döndüler.” Aynı durum Mısır’da da geçerli. Selefiler dindar yobazlar olabilirler ama onlar İslam’ın temel hukukunu gözetmek zorundalar. Takipçilerinizi Müslümanlara karşı cihada sevk edemezsiniz, önce o insanlara o kişilerin artık Müslüman olmadıklarını ispatlamanız gerek. Dolayısıyla tekfir mekanizması selefizm için çok önemli. Kâfirleri öldürmeniz için fetvaya ihtiyaç yok. Ama Müslümanları öldürebilmeniz için size o insanların artık Müslüman olmadığını ve neden mürted olduklarını izah eden bir fetva gerek.
1980’de Sedat’ı vuran Teğmen Halid İslambuli’nin o gün Mübarek’i de öldürmemesinin sebebi bu. Sedat mürteddi ama İslambuli’nin elinde Mübarek’i öldürebileceğini söyleyen bir fetva yoktu. İslamî terörizme dair eskiden beri yapılagelen analizler militanların ne dediklerine pek bakmıyorlar, sadece ekonomik faktörlere veya tarihsel koşullara değiniyorlar. Bu noktada militanların en genel anlamda bir tür ideoloji ve din ile harekete geçtiğinden söz ediyorlar, ama onların eylemlerini meşrulaştıran ifadeleri göz ardı ediyorlar. Katar Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanının tespitiyle, İslamî terörizm, ancak onun teolojisini anlayıp onun karşısına başka bir teoloji çıkartarak yenilebilir. Bu gerçeği inkâr ettiğimiz sürece militan İslam karşısında galip gelmek pek mümkün değil.

“Hayır” Diyecek ve Faşizmi Engelleyeceksiniz Öyle mi?

71'e gelene kadar arkasında 50 yıllık reformist bir tarihi taşıyan, 71 kopuşunun devrimci irade ve mücadelenin ne olduğunu ortaya çıkarttığını unutup, 71'den bugüne gelene kadar 71'in yarattığı değerleri ve devrimciliği yok ederek onları sadece bir simgeye ve içi boşaltılmış bir anıt abidesine indirgeyen yapı ve örgütler, bugün ''hayır'' diyerek faşizmin gelişinin ve diktatörlüğün engelleneceğini söylüyorlar.
Ülkede faşizmin zaten var olduğunun ve bunun sadece bugünün değil 90 yıllık bir tarihin meselesinin olduğundan bir haberler. Henüz olmadığını ama geleceklerini düşündükleri faşizmi ise düzenin önümüze koyduğu sandıkla engelleneceğini düşünecek kadar acizler.
Hatırlatalım faşizm oy vermekle engellenemeyeceği gibi faşizm, zulüm ve diktatörlük devrimciler ve yoksul halklar için on yıllardır var. Revizyonist sol anlayışın “ilerici” diye güzellemeye çalıştığı Kemalizm, başından beri halklar üzerinde bir zulüm düzeni olarak var oldu. Kürdistan'da uygulanan işgal politikaları, Zilan katliamı, Dersim katliamı, işçiye grev ve 1 Mayıs yasakları, Mustafa Suphi'lere yapılan katliam ve sonrasında TKP'yi ele geçiren sömürgeci yandaşı revizyonist kliğe rağmen uygulanan baskı politikalarını tekrar hatırlatalım.
Bu bağlamdan hareketle 'Kemalizm devrimci, AKP karşı devrimci' ayrımını da geçelim bir zahmet. Ayrıca devrimcilerin Kemalizmi, Cumhuriyeti ''kapsayıp aşmak'' gibi bir dertlerinin olmadığını da belirtelim. Ulusalcı faşizm de, AKP faşizmi de aynı ölçüde sınıf düşmanımız.
Şu soruları da tekrar soralım; bizim devrimciler olarak derdimiz düzeni reforme etmek mi düzeni yıkmak mı? Devrimcilik, düzenin kamplaşmalarında konum almak mıdır yoksa yeni bir yol açmak mı? 71 kopuşunun bize öğrettiği; devrimciliğin düzeni ne reforme ederek dönüştürmeye çalışmak olduğu ne de düzenin kamplaşmalarında konum almak ya da düzenin herhangi bir kliğine umut bağlayarak hareket etmek olduğudur.
Çayan-Kaypakkaya-İnan çizgisi parlamentarizmin, uzlaşmacılığın, düzen içi saflaşmalarda konum almanın reddidir. Bu çizgi, devrimciliği var etmiş ve devrimciliğin kitlelerle buluşmasının önünü açmıştır. Bu çizgiden ne kadar uzaklaşıldıysa da o kadar CHP'nin kuyruğuna, Kemalizmin ideolojik hattına sıkışılmıştır. 71’in ürettiği değerleri bir mirasyedi gibi yiyip gerek ideolojik gerek mücadele olarak üzerine bir şey ekleyemeyenler, 12 Eylül'de mahkemelerde örgüt olduğunu reddetmiş, dağdaki gerillaları tasfiye etmiştir. Devrimcilik, radikalliğini yitirdiği düzene döndüğü ölçüde de zayıflanmış, zayıfladıkça düzene daha da bulaşılmış ve bugünlere gelinmiştir.
Faşizme, diktatörlüğe karşı mücadele mi? Diktatörlüğü engellemek isteyenler geçen yıl Sur'da, Cizre'de elde silah direniyorlardı. Onlara sırtınızı dönmeseniz bugünler yaşanmazdı. Ama siz direnişin meşruluğunu unutup 'neden hendek kazdınız' demekle, Kadıköy'de İmam Hatip protestosu yapmakla meşguldünüz. Buyurun, bugün olan durum bu. Siz ise hâlâ akıllanmış değilsiniz. Öyle olmasa, bugün devletten önce Kürtlere “silah bırakın”, Kürtlerin savaşçı örgütüne ''ülkeyi terk edin'' demezdiniz. Devletin şiddetine ses çıkarmayıp ezilenlerin şiddetine bir dünya laf söylemez, devletin kolluk güçlerine ''görevi başındaki emekçi'' demez, ''AKP'yi sorumlu davranmaya'' davet etmezdiniz.
Sanki ülkede diktatörlük, faşizm yokmuş gibi “diktatörlük gelecek” diyorsunuz. Harabeye dönen şehirlerden, katledilen çocuklardan, katledilen/işkence gören devrimcilerden, sayıları binleri bulan işçi cinayetlerinden, uluslararası tekellere satılan ülkeden haberiniz mi yok, yoksa konforunuza dokunmadığı için görmezden mi geliyorsunuz? Bu ülkede faşizm on yıllardır var ve “hayır” demeniz bunu değiştirmeyecek.
Faşizme direneceksek bu faşizmin seçim gösterisinde oy verip faşizmi meşrulaştırmakla, kitlelerin enerjisini umutsuz düzen içi kanallarda harcamakla olmayacak. Faşizme direniş, radikallikle, uzlaşmazlıkla, barikat ve hendeklerle olacak. ''Ama gücümüz yok''. Devrimciliği güçsüz hale getiren, sol kitleleri ''kötünün iyisine'' razı eden yıllardır bu anlayıştan başka bir şey değil. Devrimci; öncülük yapmaz, yol açmazsa hiçbir zaman güç olamaz, olamadı da. Fidel'den, Mahir'den bolca bahsedilen ama onların romantik bir imgeye indirildiği ortamımızda onları anmayı değil gerçekten anlamayı öneriyorum. Bir kurtuluş imkânını ancak böyle yaratacağız...
Bekir Sami Paydak

Şuurlu İşçi

TKP'nin 1922'de; "Her şuurlu işçi nasıl tanınır?" başlığıyla dağıtmış olduğu bildiri:
1.
Kadın erkek her şuurlu ve namuslu işçi bugünkü menhus sermaye ve sermayedar sisteminin kabil-i tahammül olmadığını icab ederse hayatını bile feda etmeği bilir.
2.
Her yüksek şuurlu işçi, bugünün soyan ve ezen, sefalete atan, öldüren soygun sisteminin en gizli derin iğrençliklerine nüfuz etmek için bütün kuvvetlerini toplayarak boş vakitlerini israf etmemeyi ve bütün bunları öğrenmeğe tahsis eylemeği en büyük bir borç ve zevk bilir.
3.
Karanlıklardan ve zincirden kurtulmuş her işçi, burjuvazinin kanlı tırnakları altında derin uykuya dalmış, gasb edilen bütün haklarından habersiz yaşayan zavallı ve bahtsız kardeşlerini de kendisi gibi uyandırmağı, zulmetlerden ve uyuşukluklardan kurtararak işçi sınıfının kurtarıcı kızıl bayrağı altında toplamağı en büyük vazife bilir.
4.
Hakikatin parlak nuruna ulaşmış her işçi, kuvvetin ittihaddan doğduğunu hiçbir zaman göz önünden uzak bulundurmaz.
5.
Her işçi, yalnız sermayedarlara ve patronlara karşı mücadele etmeğe imtina etmez. Sermayedar ve patrona karşı yapılacak mücadelede muzaffer olmak, bunların yardakçıları bulunan yalancı sosyalistlerle, işçiyi her mücadelesinde aldatarak düşmanlarına yardıma koşan yalancı işçi rehberleriyle çarpışır ve onları işçilerin başından atar.
6.
Şuurlu işçi, kendi hakkını alakadar eden her meselede işçinin haklarını gasb edenlere karşı yapılan her mücadelede en önde, daima ilk saf da bulunur.
7.
Her şuurlu işçi, gaye uğrunda her sahada en fedakâr insandır. İşçinin hakiki kurtuluşunu temin edecek varlıklarını, her şeyinin hatta hayatının fevkinde mukaddes ve aziz tanır.
8.
İşçi, kendisini, gösterilecek vazifeyi yapmağa mecbur bilir ve bu vadide verildiğinden fazla izahat istemenin doğru olmadığını takdir eder: İşçi ketumdur.
9.
Her işçi, vazifelerini yaparken, en tehlikeli dakikalarda bile soğukkanlılığını muhafaza etmeği bilir.
10.
Her işçi, vazifelerini, işçinin hakkını hakiki surette müdâfaa eden ve kurtuluş yollarını gösteren gazete ve mecmua ve kitapları kendi ailesi gibi sever, muntazam alır, okur ve başkalarını da almağa, okumağa teşvîk ve davet eder.
11.
Kurtuluş yolunda her işçi aylık kazancının yüzde birini, muayyen kazancı olmayanlar da yirmi kuruştan aşağı olmayan bir miktarı vermeği borç bilir.
[İstanbul Komünist Grubu’ndan (Aydınlık Çevresi) Türkiye Komünist Partisi’ne 1919-1926,  'Her Şuurlu İşçi Nasıl Tanınır' Başlıklı Bildiri, Sosyal Tarih Yayınları]

Din, Devlet ve Toplum

Ortaçağ’da Müslümanlar, insanlar bir arada yaşadıklarında bireysel çıkarlarını kolektiviteye teslim etmek zorunda olduklarından, genelde en iyi politikayı din temelli olarak icra ettiler ve bunu en yüce adına yaptılar. En yüce olan Allah’tı ve ahretti. Bu nedenle tek bir politika oluşturma meselesi, Allah’a ve O’nu temsil eden, ilgili politikanın lideri olan kişiye teslim olmayı ifade ediyordu. Allah’a teslim olmak ise insanlar arası ilişkilere dair kuralları Allah’ın belirlediği bir politikayı uygulamayı, başka insanlarla ve Allah’la birlikte nasıl yaşanması gerektiğini anlamayı anlatıyordu.
Başka bir ifadeyle, vahyedilen din, her şeyden önce kolektif çıkarlarla ilgiliydi. Amirî’nin ifadesiyle, “dinler özel fayda veya bireysel avantaj için tesis edilmezler, amaçları her zaman kolektif refahtır.”[1] İhvan-ı Safa ise “Din kelimesinin Arapçada tek bir lidere yönelik komünal itaati ifade ettiğini” söylemektedir.[2] Dinin Tanrı ile birey arasındaki manevi aşk ilişkisi veya metafizik âleme dair kanaatler kümesi olarak düşünmeye şartlanmış modern Batılılar, genelde bu türden görüşler karşısında sıkıntı yaşarlar. Böylesi ifadelerin dile getirildiği dönemlerde kolektif örgütlenmeden çok dine dair düşünceler gündemdedir. Oysa Müslümanlar açısından Allah, kamusal düzeni, müşterek çıkarları temsil etmektedir. Bu anlamda Allah’ın mülkü denildiğinde bu, mülkün tek tek hiçbir insana ait olmadığını, tüm insanlara (veya ona hizmet edenlere) ait olduğunu ifade etmektedir. Mülk herkese ait olduğundan, kamu otoritesi, hükümet tarafından idare edilir. Hukukullah, (hudud cezaları veya Kitap’ta belirlenen vergiler türünden) Allah’ın hakları belirli kişilere değil, tüm ümmete aittir ki bunlar da hükümet eliyle idare edilir.[3] İmam, Allah’ın ve Müslümanların vekilidir, tek ve aynı işi yapar.[4] İbn-i Teymiyye’nin ifadesiyle, “nerede genel bir ihtiyaç mevzubahis ise orada Allah’ın yükümlülüğü mevcuttur.”[5] Hz. Ali’nin sözüyle, “özel meseleler insana, toplumla ilgili meseleler ise Allah’a aittir.”[6] Allah bu anlamda kimi şeyleri özel bireylerin kontrolünden çıkartır. Antik çağda insanlar kölelerini tanrıya satarak onları azat ederlerdi: o, artık tanrının kölesi olduğundan, asla insana ait olamazdı. Aynı şey, İslam’da Allah’ın sahip olduğu her şey için de geçerlidir. Allah’ın sahip olduğu her şey, çekişme ve rekabet içerisindeki insanların bulunduğu alana asla ait değildir; bireysel çıkarın ötesindedir, özel istekten etkilenmez, nötrdür, bitaraftır, eşit öneme sahiptir, kamusal iyiye aittir, bu nedenle kamu otoritelerince, yani Allah’ın temsilcilerince idare edilir. Hâsılı kamusal alan, ancak Allah’a müracaat etmekle mümkündür.
Devlete ait görevlerin bölünmesi
Hz. Muhammed, Medine’de kamusal alanı işte bu şekilde oluşturdu. Ama görüldüğü üzere, bu alanda farklı tipte birçok liderin bulunması mümkün. Yöneticiliğin din ve devlet ayrımı olarak bilinen tarz dâhil bir dizi tarz üzerinden ayrıştırılması mümkün. Ama bu tespit yanlış anlamaya müsait. Ortaçağ’da İslam bir değişime maruz kaldı. Bu dönemde Allah’ın yönetimi yeryüzünde icra edildi. Bu yönetim dinî önemi haiz değildi. Yani Allah’ın bahşettiği yetkinin tamamı tek bir kişideydi. Âlimler halkın yönetilmesi görevini üstlendiler. Allah’ın halifesine baskı görevi verildi. Sonrasında bu görev sultanlara geçti. Böylelikle din ve iktidar ayrıştı. Bu, Ortaçağ Avrupa’sında da görülen türden bir ayrımdı. Allah’ın kılıcı bir kurumun, kitabı başka bir kurumun elindeydi artık. Ama kılıç da kitap da Allah’ındı. Sadece ikisi aynı kişiye verilmiyordu. Aynı şekilde emirler, sultanlar ve krallar bir tür seküler yönetici olarak hareket ediyorlardı. Yani bunlar, her türden toplumda karşımıza çıkacak türden yöneticilerdi, şeriata has bir durum asla söz konusu değildi. İslamî hiçbir yanları yoktu. Zira dinî hiçbir rol üstlenmiyorlardı. Bazen İslam dışı kaynaklardan geliyorlardı. Hatta görüş olarak da İslam dışıydılar. Bu yöneticilerin asıl rolü dinî kurumların korunmasından ibaretti.
İki kurum arasındaki çizginin belirgin olmadığını söylemek lazım. Gazali’nin bu çizgiyi netleştirmeye dönük çabalarına karşın, Ortaçağ’da Müslümanlar, farklı insanların yönettiği, farklı kurallarla idare edilen, farklı amaçlara sahip iki ayrı örgüt anlayışına hiçbir zaman sahip olmadılar. Yani bu dönemde on birinci yüzyıldan sonra kilisede yaşanan reformlarla birlikte Avrupa’da gelişen kilise-devlet ayrımından söz etmek mümkün değildi. İki alanın ayrıldığı, dinin özelleştiği, sosyo-politik düzenin sekülerleştiği bir süreç daha düşük düzeyde yaşandı. Bugün Batı’da hükümet genel anlaşma üzerinden seküler hedefler üzerinden hareket eder. Dinî bir rol üstlenmez. Seküler hedefler dinî hedeflerle çatıştığında seküler olan dinî olana galebe çalar. Bugün Batı’da sekülerizm kamu yararından bahseder. Din özel çıkarlar alanına aittir ve bu özel çıkarlar müşterek refah adına zapturapt altına alınmalıdır. İslam, Batı’da Müslüman azınlıkların çoğalması bağlamında özel çıkarlar formunda değerlendirilir. Ama Müslüman dünyada bu türden bir gelişme yaşanmamıştır. Burada kamusal alan Allah’a aittir. Sadece O, ilgili alanı artık tek bir kurumla yönetmemektedir.
Ortaçağ’da Müslümanlar için asıl önemli olan kurum dinî kurumdur, devletin kendisi değil. Oysa siyasî düşünce ile ilgili kitaplar daha çok devlete odaklanmaktadır. Esasında Müslümanlar, devleti dinin oluşturduğu toplumda bir tür fazlalık olarak görmüşlerdir. O, dinî emirlerin yerine getirilmesi için vardır ve güçlü insanlarca değil, düşünen insanlarca yönetilmelidir. Yöneticiler, insanların kanını emen, onları katleden, sakat bırakan kişiler olmamalıdır. Dindar liderler, inananlarla daha fazla ilişkiye sahiptirler. Kılıç sahiplerinin ilişkilerine kıyasla bu ilişki daha samimidir.
İslamî siyasi düşünce ile ilgili çalışmalar sadece sultanlara odaklanamaz. Tüm kamu düzeninin ele alınması şarttır. Müslümanları yönetmeyen veya yönetmek istemeyen, âlimler, felsefeciler, tasavvufçu düşünürlere de bakılmalıdır. Bu isimlerin siyasi düşünce kapsamında ele alınacak düşünceleri tartışmalı olabilir. Bizim devlet dediğimiz kuruma odaklanmasalar bile bu kişiler, siyasetle yoğun bir biçimde ilgilenmişlerdir. İslam dünyasında siyasi düşünce ile ilgili çalışma sadece devlete odaklanamaz.
Patricia Crone
[God’s Rule: Government And Islam, s. 393-396]
Dipnotlar
1. İlam, 105 (al-naf al-khassi, al-faida al-juz’iyya, al-maslaha al-kulliyya).
2. RIS, iii, 486 (inna ma'na al-din fi lughat al-'arab huwa al-ta’a min Jama’a li-ra'is). Bu tespit etimolojik açıdan da doğrudur. Dâna lahu teslim olmak ya da birine itaat etmek anlamına geliyor (aynı şekilde aslama da teslim olmak demek).
3 Johansen, 'Sacred and Religious Elements in Hanafite Law', özellikle s. 297 ve sonrası.
4·Simnâni, Rawda, i, §37 (yanûbu ‘an allâh wa-rasûlihi), §517 (nâ'ib 'an al-muslimin).
5. Ibn Taymiyya, Hisba, 26 = 54 (wa-mâ ihtaja ilayhi al-nâs hâjatan ‘animatan fa’l-haqq fihi li’llah).
6. Aktaran: EI, s.v. 'Bahâis', col. 917a.

Doğu Sudan’da Mehdi Devleti

Avrupa’nın Doğu Sudan’a Girişi
Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ölümü sonrası Doğu Sudan, Mısır idaresi altında kalmaya devam etti. İktidar, genel anlamda Türk-Mısırlı paşa ve beylerin elindeydi. Bu isimler, geniş topraklara ve Sudan’ın ana ihraç ürünleri üzerinde tekele sahiplerdi. Vergiler de bu paşa ve beylerin cebine akıyordu. 1857 yılında Mısır kralı Muhammed Said’in ilga edilmesini emretmesine karşın, köle ticareti giderek yaygınlaştı. Sudan’da birçok bölge, büyük köle tüccarlarının eline geçti.
1870’lerde Türk-Mısır paşalarının ve köle tüccarlarının zulmüne bir de Avrupalı sömürgecilerin zulmü eklendi.
1870’li ve 1880’li yıllara Afrika’nın sömürgeciler eliyle ilhakı damga vurdu. Yirmi yıl içinde Avrupalı güçler, tüm Afrika kıtasını kendi aralarında bölüştüler.
Avrupalılar, bu süreçte doğal kaynaklara ve tropikal ürünlerde aşırı kârlara yol açan ticarete sahip olan Doğu Sudan’a da göz dikti. Burayı ele geçirmek istemelerinin bir diğer sebebi de bölgenin Orta Asya’ya giriş imkânı sunmasıydı. Nil Nehri, iç kısımlara girilmesine imkân sağlayan doğal bir güzergâhtı. Bunun dışında Sudan’ın işgali bir yandan da Mısır meselesiyle yakından bağlantılıydı. Sudan’da Nil’e hâkim olan, otomatikman olarak Mısır’a da hâkim olacaktı.
Peki Afrika nasıl bölündü? Afrika’da tek başına gelip gezen Avrupalı seyyahlar kapitalist güçlerin öncüleri olarak hareket ettiler. Güneybatı Afrika, Alman bir serüvenci ve tüccar Luderitz tarafından ele geçirildi. Doğu Afrika, Alman fatih Peters’ın yönettiği bir yerdi. Nijerya, Nijerya Şirketi’ni kuran bir avuç Britanyalı girişimci tarafından fethedildi. Kongo’yu ele geçirense, Belçika Kralı II. Leopold’un desteklediği kâşif Stanley idi. Eğer bu kişilerin geliştirdiği programlar başarısız olmuş olsaydı, isimleri de unutulup gidecekti. Başarılı olmaları ise hükümetlerinin onları kanatları altına alması, filolarını veya ordularını onların topraklarına gönderip oraları sömürge hâline getirmelerinin bir sonucuydu.
İlk adımlar, kâr peşinde koşan girişimciler tarafından atıldı. Sudan’da da benzer bir süreç yaşandı. 1870’lerde Sudan’da birçok Avrupa devleti faaldi. Britanya’nın 1881’de Mısır’ı işgal etmesi ardından Sudan’daki güç mücadelesi de başlamış oldu.
Bahsi geçen serüvenciler Sudan’a nasıl girdiler? Bu noktada onlar Mısır Hidivi İsmail’in çok faydasını gördüler. Bu kişi, pamuk ile ilgili siyaseti üzerinden tüm Nil havzasını ve nehrin tüm kollarını ele geçirmek niyetindeydi. İsmail, Mısır’da pamuk plantasyonları kurdu ve sulama sistemini genişletti. Bunun sonucunda İsmail Etiyopya’da ve Ekvator Afrika’sında savaşa girdi. Hidiv’in saldırgan politikası birçok Avrupalı serüvencinin dikkatini çekti. Gelen ilk isim İngiliz Samuel Baker’dı. 1869’da İsmail Baker’a Sudan Ekvator Eyaleti’nin ve Lado kentinin yönetimini teslim etti. Baker, Lado kentinin mülkiyet hakkının kendisinde olduğunu iddia ediyordu. Bu bölgeden geçen fildişi ticaretini ele geçiren Baker muazzam kârlar elde etti. Buradan Sudan’ın güneyindeki Albert Gölü ve Unioro’ya harekât düzenledi, bu bölgeleri ele geçirdi. Baker, söz konusu bölgeyi beş yıl yönetti.
1874’te Baker’ın yerine General Gordon isimli bir başka İngiliz geldi. Ekvator Eyaleti valisi olan Gordon, Baker’ın fetih faaliyetlerine devam etti. Toprakları Victoria Gölü’ne kadar genişledi. Uganda yöneticisine bir ekip gönderildi ve tüm Beyaz Nil bölgesi ele geçirildi. O dönemde Gordon’a İtalyan Romolo Gessi, Alman Eduard Schnitzer (Emin Paşa), Fransız Linan de Belfont ve Amerikalı Long gibi isimler eşlik etti.
Beyaz Nil bölgesindeki yayılma süreci dâhilinde Mavi Nil bölgesi ile ilgili rekabet de iyice kızıştı. Bu bölge Etiyopya’yı içeriyordu. 1874 yılında İsviçreli Muntsenger, Mısır’ın elinde bulunan Massawa limanından (bugünkü Eritre) ayrıldı ve Etiyopya’nın iç kesimlerine yöneldi. Keren’i ele geçiren Muntsenger, Etiyopya’nın doğusundaki Harrar bölgesine ilerledi ve buraları Mısır adına işgal etti. 1875’te Mısırlılar Zeila ve Berbera kentlerini (bugünkü Kuzey Somali’yi) ele geçirdi.
1875-76’da Mısır kuvvetleri Etiyopya’daki dağları aşıp Adua’yı işgal ettiler. Ama Etiyopyalıların saldırıları sonucu savaş başladı. Mısır-Etiyopya Savaşı Mısır aleyhine sonuçlandı. Mısırlılar Etiyopya’dan kovuldular, sadece sahil bölgelerinin belirli kısımlarında tutunabildiler.
Bu dönemde Mısır’ın üçüncü hamlesi Darfur’a yönelikti. Sudan’ın batısında yer alan bu bölge, 1874’ten beri bağımsız idareye sahip bir sultanlıktı. Bahru’l Gazal yöneticisi Zübeyr komutasında Mısırlılar Darfur’a saldırdı. Zübeyr Kahire’ye çağrıldı ve paşa yapıldı. Sudan’a dönmesine izin verilmeyen Zübeyr yerini bir Avrupalı isme bıraktı. Bunun üzerine Darfur’da isyan çıktı. İsyanın başında Zübeyr Paşa’nın oğlu Darfur Sultanı Süleyman vardı. İki feodal ağanın koordinasyon içinde hareket edememesi sonucu Mısırlılar adına çalışan Gordon Paşa isyanları bastırdı.
1877’de General Gordon Sudan Genel Valisi olarak atandı. Vali Alman Eduard Schnitzer’i Ekvator Bölgesi valisi yaptı, diğer Avrupalı isimlerin her biri öteki bölgelerin valisi olarak atandı. Süleyman bin Zübeyr’i yenen İtalyan Romolo Gessi, Kordofan Valisi, Avusturyalı Slatin Paşa ise Darfur valisi oldu. İngiliz Lupton Bahru’l Gazal’ın başına geçti. Alman Gigler ise Gordon’ın yardımcısı oldu. Bu sayede resmiyette Mısırlıların kontrolünde olan Sudan, bir avuç zengin ve açgözlü Avrupalı girişimcinin eline geçti. Halk, bu dönemde nakdi ve ayni bir yığın vergiyle yüzleşti. Bunun üzerine Sudan’ı Avrupalılar ve Mısır idaresi karşıtı bir isyan dalgası kapladı.
Mehdici Ayaklanmalar
1881’de Avrupalıların başta olduğu yönetime karşı bir halk ayaklanması gerçekleştirilir. Ayaklanmanın başını kendisini mehdi ilan eden Muhammed Ahmed çeker.
Mohammed Ahmed, 1843’te Nil üzerinde bulunan, Dongola yakınındaki bir adada dünyaya gelir. Babası marangozdur. Kardeşleri de aynı işi yapmaktadır. Baba ve çocukları, Nil vadisi boyunca ve Sudan genelinde dolaşırlar. Bu sayede insanların yaşam tarzlarını öğrenirler. Muhammed Ahmed, babasının ölümünün ardından din eğitimi almak için Sudan’ın kuzeyindeki berberi şehri Samaniye’ye gider. Medrese eğitimi sonrası tarikat üyesi olarak Abba adasına yerleşir. Beyaz Nil üzerinde, Hartum şehrinin güneyinde bulunan bu adada kardeşleriyle birlikte çeşitli işlerde çalışır. Ada bir süre sonra dervişlerin merkezi haline gelir. Muhammed Ahmed’in öğrencileri zahidliği telkin etmektedir. Onlara göre, Sudan’daki ahlakî çöküşün sorumlusu Türkler, Mısırlılar ve Avrupalılardır. Bu harekete göre Türkler ve Mısırlılar mürteddirler. Onların politik programı uyarınca, ilk İslam’ın saf haline geri dönmek, evrensel eşitliği ve kardeşliği tesis etmek, tüm mülkü paylaşmak, Türk-Mısırlı ve Sudanlı feodal ağaların elindeki toprakları müsadere etmek gerekmektedir. Türk-Mısırlı paşaların zulmüne ve Avrupalıların yağmasına karşı ayaklanma çağrısı yaparlar. Bu noktada “bin tane mezar kazmak, bir dirhem vergi ödemekten daha hayırlıdır” derler.
Muhammed Ahmed’in vaazları, ahlak ve dinî önermeler üzerine kurulu olsa da ulusal kurtuluş ve sınıf mücadelesi çağrısında bulunmaktadırlar ve temelde Sudan’daki toplam ekonomik ve politik durumun bir ürünüdür.
Ağustos 1881’de Ramazan ayında Muhammed Ahmed kendisini mehdi ilan eder ve Sudanlılardan isyan etmelerini ister. O günlerde Mısır’da politik kriz yoğun bir biçimde yaşanmaktadır. Tüm iktidar kurumlarının bu krizle meşgul olduğu bu dönem kararlı bir eylemlilik için uygun bir fırsat sunmaktadır.
Ayaklanmaya tanıklık edenler, gelişmeleri şu şekilde tarif etmektedirler. Ağustos 1881’de Mısır hükümetine bağlı bir yetkili Abba adasına gelir. Bu isim, Muhammed Ahmed’e muhalif hareket örgütleme suçuyla suçlandığını, kendisinin hesap vermesi için Hartum’a gitmesini söyler. Muhammed Ahmed, buna karşılık Allah’ın ve Hz. Muhammed’in inayetiyle kendisinin ülkenin efendisi olduğunu, özür dilemek, af dilenmek için asla Hartum’a gitmeyeceğini söyleyerek cevap verir. Yetkili Hartum’a gider, kısa bir süre sonra iki bölük asker yanlarında getirdiği bir topla Abba’ya saldırır. Saldıran güce bakıldığında Muhammed Ahmed hareketinin çok ciddiye alınmadığı görülmektedir. Mehdiciler gelen askerlerin tamamını öldürürler.
Sonrasında Muhammed Ahmed, müritleriyle birlikte Kordofan’a geçmeye karar verir. Burada yeni destekçilerle birlikte isyan ordusu birkaç bin kişilik bir güce dönüşür.
Peki mehdinin peşinden gidenler kimlerdir? Mehdi isyanının itici gücü nedir? Müritlerinin önemli bir kısmı köylü, göçebe, köle ve zanaatkârdır. Mehdi’nin sağ kolu olan Abdullah’ın tespitiyle, yoksulların saflara katılmasıyla zenginler mülklerinden endişelendiği için hareketten uzak durmuşlardır.
Mehdi müritlerinden cihad başlatmalarını ister. Tıpkı Hz. Muhammed gibi kendilerini ensar olarak niteler ve savaşta ölenlere cennet vaat eder. Ayrıca hayatta kalanlara ganimetin beşte dördü verilecektir.
Ayaklanmanın detaylı bir değerlendirmesini sunan Selahattin Paşa’nın aktardığı kadarıyla, Sudan altmış yılı aşkın bir süredir Türklerin ve Mısırlıların elindedir. Bu dönem boyunca haraca itiraz edildiği için yaşanan isyanlara tanıklık edilmiştir. Bu isyancılar ağır şekilde cezalandırıldığından, kimse daha sonra isyana yeltenmemiştir. Ama şimdi bir dilenci, ismi cismi bilinmeyen bir fakir, yanına aldığı silahlı adamlarla ortaya çıkmış, zafer üstüne zafer kazanmaktadır.
Mehdi Kordofan dağlarına kamp kurar. Sonrasında tüm Sudan genelinde yoksullar akın akın onların safına katılır. Yanlarında çocuklarını ve eşlerini getirirler. Burada gerilla birlikleri kurarlar, kendi liderlerini seçerler, tahsildarlara, karakollara, vergi toplamak için gönderilen askerî birliklere saldırırlar. Selahattin Paşa’nın aktardığı kadarıyla, yoksullar isyanın hayat koşullarını iyileştireceğini ummaktadırlar.
Millet meselesi de isyanda önemli bir rol oynar. Bir Sudanlının mehdi olması, nihayetinde Sudan’ın yabancılar değil Sudanlı biri tarafından yönetilecek olması isyan bağlamında önemli bir role sahiptir.
Sudanlı ağalar ve köle tüccarları, isyana düşmanca tavır takınırlar. Mülkün ve toprağın eşit biçimde pay edileceğine dair vaatler ve vaazlar onların çıkarlarının aleyhinedir. Ama bir yandan da isyan güçlerini dikkate almak zorunda kalırlar. Bazen Mehdi’yi desteklermiş gibi görünürler hatta bazıları onunla uzlaşır veya malların eşit dağıtımını önlemek adına hareketle birlikte çalışır.
Kordofan halkının tamamı kısa bir süre sonra harekete katılır. Avrupalıların ve Mısırlıların gönderdiği askerî birlikler mağlup edilir.
1881 güzünde Kordofan valisi olan Gigler, isyancıların üzerine Said Muhammed Paşa komutasında bir askerî birlik gönderir. Ancak bu harekât amacına ulaşamaz. Yenilgi yaşayacağından korkan komutanı geri döner.
Aralık 1881’de Faşoda valisi Raşid Bey, Kordofan’da konuşlanmış olan hareketin üzerine Alman Bergchoff’un komutasında başka bir birlik gönderir. Bu harekât da yenilgiyle neticelenir.
Mart 1882’de Yusuf Paşa komutasındaki altı bin kişilik ordu Kordofan’a yola çıkar. Aynı yılın Haziran ayında bu ordu tümüyle yok edilir.
Eylül 1882’de mehdiciler Kordofan’ın başkenti Ubeyd’i kuşatırlar. Şehir 18 Şubat 1883’te düşer. Sonrasında Kordofan fethedilir. Bu noktadan sonra isyan Sudan’ın tüm diğer bölgelerine yayılır.
1883 mehdicilerin nihai zaferlerle tanıştığı bir yıldır. Aynı yılın bahar aylarında İngiliz general Hicks’in komutasında hareket eden İngiliz-Mısır kuvvetleri Kordofan’a gelir. Sekiz ay süren çatışmaların ardından bu ordu mağlup edilir. İsyancılar, bu savaş esnasında Hicks’e karşı toprağı ateşe verilmesi üzerine kurulu taktik türünden gelişkin yöntemlere başvururlar. 5 Kasım 1883’te Ubeyd’in kuzeyinde yaşanan savaşta Hicks’in o bitap düşmüş ordusu bozguna uğratılır. Hicks öldürülür. Bazı askerleri isyancılara katılır. Hicks’in askerleri arasında bir yıl önce İngilizlere karşı savaşmış olan Arap ordusunda bulunmuş çok sayıda Mısırlı vardır. Ceza olarak bu askerler Sudan’a gönderilirler. Politik açıdan söz konusu güç cezalandırma amaçlı operasyonlar için uygun değildir.
Ağustos 1883’te ayaklanma Kızıl Deniz kıyısındaki bölgeye ulaşır. Mehdiciler burada General Baker’ın başında bulunduğu İngiliz-Mısır ordusuna birkaç savaşta mağlup ederler. 1883 sonuna doğru Sudan’ın tüm şehirleri isyancıların eline geçer. Aralık 1883’te Darfur valisi Selahattin Paşa’nın direnişi epey uzun sürer. 1884’ün başında Bahru’l Gazal valisi Lupton teslim olur. Artık Nil vadisindeki dar bir şerit dışında, batıdan doğuya tüm ülke mehdicilerin kontrolündedir. Vadiye müdahale ve muhaberenin kesilmesi çok yüksek bir ihtimaldir.
Öte yandan İngilizler başka bir hamle yaparlar. Ayaklanmanın hedefinde Mısır yönetimi olması sebebiyle Sudan’a bağımsızlık vermeyi ama öte yandan da Gordon’ı Sudan genel valisi atamayı kararlaştırırlar. Başka deyişle İngilizlerin niyeti Mehdi ile uzlaşmak ve onun desteğiyle Sudan’ı İngiliz sömürgesi olarak yönetmektir.
18 Şubat 1884’te Gordon ve yardımcısı Hartum’a gelir ve burada yeni politikayı yürürlüğe sokar. Sudan artık Mısır’dan bağımsızdır. Mehdi de Kordofan sultanıdır. Ayrıca Gordon tüm geçmiş borçları siler, borçlarını ödeyemeyip hapse atılmış kişileri affeder. Vergilerini ödemediği için hapiste bulunan çok sayıda köylü serbest bırakılır. Ama Mehdi bu hamlelerdeki tuzağı görür. Mehdiciler, Sudan’ın İngiliz kontrolüne girmesine izin vermezler ve Mart 1884’te Gordon’ın tekliflerine Hartum’u kuşatarak cevap verirler.
1884 sonbaharında başında Mısır fatihi General Wolseley’nin bulunduğu yedi bin kişilik bir ordu Gordon’ı kurtarmak için yola çıkar ama Hartum’a bile varamaz. 23 Ocak 1885’te kuşatma altındaki Hartum’da direniş sona erer ve mehdiciler tüm kenti ele geçirirler. Saldırı esnasında Gordon ve tüm İngilizler öldürülür. Wolseley ve ordusu Mısır’a geri çekilmek zorunda kalır. 1885’in geri kalan kısmınta mehdiciler tüm Nil vadisini fethederler.
Böylelikle dört yıl içerisinde (Dongola’nın kuzeyindeki küçük bir bölge ve Ekvator bölgesi hariç) tüm doğu Sudan’ın ele geçirilmesi üzerine mehdi devleti de kurulmuş olur.
Mehdi Devletinin İç Sistemi
Mehdi Muhammed Ahmed, Hartum’un ele geçirilmesinden kısa bir süre sonra ölür. Liderlik, onun sağ kolu olan ve halife unvanını alan Abdullah’a geçer.
Bu yeni kurulan devlet, her şeye karşın on üç yıl yaşar. 1898’de yıkılana dek bu devlet, varlığını düşmanları tarafından her yandan kuşatılmış, abluka altında tutulmuş hâlde sürdürür. Askerî kampa benzeyen bu mehdi devletinin ana görevi, savunmayı örgütlemektir. Bu amaç doğrultusunda Halife Abdullah, ilkel silâhlardan oluşan bir cephanelik oluşturur, atölyeler ve tersaneler inşa eder.
Abdullah, aynı zamanda Mısırlıların bıraktıkları gemileri tamir eder, hatta bir de matbaa kurar. Ordunun örgütlenmesinde ve savaş endüstrisi sahasında tutsak alınmış olan Avrupalıların uzmanlıklarından faydalanır. Slatin, Romolo Gessi ve Lupton gibi Avrupalı isimleri emrinde çalıştırır. Slatin, anılarında işleri nasıl ihmal ettiklerini, ne tür sabotaj yöntemlerine başvurduklarını, gemi tamiri işlerini nasıl savsakladıklarını, savaş malzemelerinin üretildiği atölyeleri nasıl işlemez hâle getirdiklerini anlatmaktadır.
Dört bir yanı düşmanla çevrili olan (koynunda yılanlar besleyen) devlet, hainlere karşı baskı yöntemine başvurur.
İlk başta devlet, kimi demokratik özelliklere sahiptir. Ordu, köylülerden, göçebelerden ve kölelerden oluşmaktadır. Komutanların çoğu asil ailelerden gelmeyen erkeklerdir. Vergiler büyük ölçüde azaltılır, memurlar ve görevliler genel anlamda züht hayatı yaşarlar. Kadı, bir zanaatkârın eline geçen aylık ücrete tabidir ve sadece kırk lira almaktadır. Diğer memurların maaşı ise yirmi ilâ otuz liradır.
Mehdiciler bireysel servete karşıdır ve evrensel eşitlikten yanadır. Eşkıyalar ve hırsızlar sert bir biçimde cezalandırılmaktadır. Mehdi müritlerine at binmeyi yasaklamış, gerçek müminlere yürümenin Allah’ı memnun edeceğini söylemiştir. Altının ve mücevheratın beytülmale teslim edilmesine dair emirler çıkartılır. Beytülmal, Sudan’ın ekonomik hayatını denetleyen ana kurumdur. Düğünde sadece bir koyun kesilebilir. Dulken evlenene beş, değilken evlenene on lira başlık parası verilir.
Eşitleyici girişimlerine ve demokratik eğilimlerine karşın temelde yapı itibarıyla köylü hareketi olan bu hareket, Sudan’daki mevcut feodal ilişkileri tasfiye etmez. Birçok köylü hareketinde karşımıza çıkan karakteristik yapı ve kanunlar burada da etkisini gösterir. Tarihte gördüğümüz köylü hareketleri, kendiliğinden geliştiği, net bir programa sahip olmadığı, amaçlara dair bir açık bir anlayıştan yoksun olduğu, dikkatle geliştirilmiş taktiklerle kuşanmış olmadığı için sonuçta yenilmişlerdir. Sudan’da köylü hareketi zafer kazanmış, ama yok etmek için mücadele ettiği feodal ilişkileri tasfiye edememiştir.
Sudan’daki mehdiciliğin bu yönünü Engels de açık bir dille ifade etmektedir.
Mehdiciliği Ortaçağ’da Afrika’da görülen dinî halk hareketleri ile birlikte ele alan Engels, bu hareketleri yoksul göçebelerle zengin şehirliler arasındaki çelişkiler üzerinden okumaktadır:
“Şehir insanı zengindir, lüks içinde yaşar ve şeriatı pek gözetmez. Yoksul, dolayısıyla ahlâk konusunda tutucu olan bedeviler ise bu zenginleri ve zevklerini hasetle ele alırlar. Bunlar, bir peygamberin veya bir mehdinin arkasında toplaşırlar, kâfirleri cezalandırırlar, ibadetin ve gerçek imanın yeniden hâkim olmasını sağlarlar, dönmelerin mallarına el koyarlar. Yüz yıl sonra bu insanlar, kendilerini dönmelerle aynı konumda bulurlar: iman yeniden dirilir, yeni bir mehdi gelir, oyun yeni baştan başlar. İspanya’daki Murâbıtlar ve Muvahhidlerden İngilizleri durdurmayı bilen, Hartum’daki son Mehdi’ye kadar yaşanan hep budur. […] Tüm bu hareketlerin zarfı dindir, ama mazrufunda ekonomik sebepler vardır. Ama bu hareketler, zafer kazansalar bile, eski ekonomik koşulların değişmesine imkân vermezler. Dolayısıyla eski durum olduğu gibi kalır ve mevcut çatışma dönem dönem yinelenir.” [K. Marx ve F. Engels, On Religion, Moskova, 1966, s. 282.]
Mehdi devleti için de bu tespit geçerlidir. Orada da her şey eskisi gibidir. Hareketin liderlerinin feodaliteye özgü bir yozlaşma yaşamasından önce yaklaşık bir yüz yıl geçer. Feodal yozlaşma, esasen daha Hartum’un fethinden beş yıl sonra başlar. Züht hayatı yaşayan kadı, bir süre sonra çok sayıda kölenin ve geniş arazilerin sahibi bir isim hâline gelir. Mehdi devleti de köle sahipliğine son vermez. Köle ticaretini sınırlamaya dönük kimi tedbirler alınır, hepsi o kadar. Erkek köle ticareti yasaklanır. Esir erkekler satılmaz, ama halife ve yardımcılarının evlerinde çalıştırılırlar. Halife, mahkûmları bel bağladığı başka kabilelere köle olarak verir. Kadın köle ticareti sürer. Bir kurum olarak köle sahipliği muhafaza edilir. Mehdiciler köleleri azat etmezler. Oysa birçok köle, özgürleşecekleri umuduyla mehdici harekete katılmıştır. Bu da sonuçta mehdi devletine karşı bir dizi köle ayaklanmasının yaşanmasına sebep olur.
Ayaklanma esnasında mehdiciler, zafer kazanacakları birçok savaşın içine girerler. Bu süreçte kabileler arası bağlılık, ahlâkî ve politik canlanma üzerinden artar ama zafer sonrası ilişkilerde bozulmaya, ayrışmaya dair emareler görülmeye başlanır. Bazı kabileler, bilhassa Halife Abdullah’ın geldiği Kordofan’dakiler, imtiyazlı bir konuma sahip olurken, Mehdi Muhammed Ahmed’in mensubu olduğu, Nil vadisinde yaşayan kabilelerin durumu kötüleşir. Ganimetin önemli bir bölümü, Kordofan kabilelerine verilir. Nil kabileleri bu durumdan memnun olmazlar ve imtiyazlı kabilelere karşı mücadele içerisine girerler.
Kendilerini “şerif” olarak niteleyen Mehdi’nin akrabaları, Hartum’da isyan başlatırlar. Bu, yozlaşmış feodal liderlere karşı demokratik unsurların harekete geçtiği bir ayaklanmadır. Ayaklanmaya Nil vadisindeki kabilelerle birlikte marangozlar ve Nil Nehri’nde bulunan, Sudan’a ait gemilerde çalışan gemiciler de katılır.
Kabilelerarası mücadelenin ve sınıf mücadelesinin zayıflattığı mehdi devleti, dış düşmanlarının da sürekli saldırılarına maruz kalır.
Vladimir Borisovich Lutsky
[Modern History of the Arab Countries -Arap Ülkelerinin Modern Tarihi, 1969]

Hikmet Kıvılcımlı Kitabı

“Benim yakalandığım kanser illeti önündeki durumumla, Türkiye Halkının Finans- Kapital azınlığının azgınlığı önündeki durumu, bu açıdan farksız kalır. Yanaklarımda tek tük kıl damarcığı uzaktan pembemsi görünüyor. Göz çevrelerim mosmor. Yüzüm ölüm ağartısı taşıyor. Her zaman temiz kalmış cildim, her gün biraz daha açık, koyu, 2-7 milim en-boyda kahverengimsi acayip lekelerle dolu. Mutlak yatakta dinlenirsem kanama azalıyor. Umutlanıyorum. Az dolaşsam, pollaküri (sık sık işeme) ve dizüri (acılı yahut zorlukla işeme) ile kanamadan kıvranıyorum. Benim bir Prostat çapında birkaç gram kanser başlangıcım 85 kiloluk insan vücudumu yiyor: Tam 100 binde 1 Parababası gibi... 2 Transvezikal ameliyat (mesane üzerinden yapılan ameliyat) 2 gramlık kanseri temizleyemedi. 30 kişiye 50 yıldır 35 milyon insan kurban ediliyor. Bu bir düzen mi? Evet. Paşalarla Beyler, bayağı ciddi ciddi pozlarla “Rejim” diyor da bir daha demiyorlar. Kanser rejimi, kanser düzeni her şeyin üstünde kutsallaştırılıyor [H. Kıvılcımlı, Günlük Anılar]
Dipnot Yayınları’nın Türkiye solunun mümtaz şahsiyetlerine ilişkin çıkardığı serinin son kitabı Hikmet Kıvılcımlı hakkında. Ahmet Kale’nin iki bölüm şeklinde tasarladığı çalışmanın ilk kısmı Kıvılcımlı’nın seçme yazılarına ayrılmış. Yaklaşık dört yüz sayfalık bu kısım (Kıvılcımlı seçkisi), Kıvılcımlı’nın ilk dönem yazılarından, Yol Etütleri’ndeki çarpıcı metinlerden, karanlıkta kalmış kuramsal-tarihsel katkılarından ve özellikle de 1960 sonrası dönemin siyasi iklimine müdahaleler içeren reelpolitik yazılarından müteşekkil.
Seçki, Kıvılcımlı’nın 1925-38 yılları arasında kaleme aldığı metinlerle başlıyor. Emperyalizm, faşizm ve sınıf meselesi gibi konulara eğilen metinler -her ne kadar gençlik yazıları da olsa-onun teoriye gösterdiği itinanın ve reelpolitik meselelere gösterdiği önemin sinyallerini vermesi açısından önemli.
Seçme metinlerde ikinci kısım ise Yol Etütleri’ne ayrılmış. Yol serisi bilindiği üzere Kıvılcımlı’nın Elazığ Hapishanesi’ndeyken yazdığı metinlerden oluşuyor. Mahpushanenin güç koşulları altında “alfabesinden cebri alasına” dek klasik Marksist-Leninist teoriyi etüt ettiği, bazı yorumcularca III. Enternasyonal’in 1930’ların başındaki taktiği olan “sınıfa karşı sınıf” perspektifinin izdüşümü olarak değerlendirilebilecek metinlerde Kıvılcımlı TKP’nin merkez komitesine devrime dair tafsilatlı bir yol yordam sunuyor.
Seçkinin üçüncü kısmını meydana getiren 1950-71 başlıklı bölümdeyse Kıvılcımlı’yı özgül kılan Tarih Tezi ile Türkiye orjinalitesine eğildiği yazılar derlenmiş. Burada özellikle Marksizm içindeki yerleşikleşmiş ereksel ve çizgisel tarih kavrayışını aşma noktasındaki hacimli Tarih Tezi’nden sunulan kesitler ile dönemin politik ahvaline dönük Kıvılcımlı’nın müdahil yazıları solun tartışma güzergâhları içerisindeki güncelliğini hala koruyor. 71 Sonrasında Seçmeler kısmı Tarih Tezi tartışmalarının uzantısındaki kimi meseleler ile Hikmet Kıvılcımlı’nın Günlük Anılar’ından parçalara ayrılmış.
İkinci kısım ise Hikmet Kıvılcımlı’ya dair farklı dert ve patikalardan kaleme alınmış metinlerden oluşuyor. Kıvılcımlı’nın bir bütün olarak masaya yatırıldığı bu bölüm daha önce farklı dergi ve kitaplarda yayınlanmış olsa da günümüz okuyucusunun ilk kez karşılaşacağı makalelerden derlenmiş. Maalesef Kıvılcımlı’nın yapıtlarını inceleyen eserlerin sayısı Kıvılcımlı’nın kendi eserlerinin sayısı kadar bile değil. Doktor’un fikir âlemini kavramak isteyen meraklı okurlar için bir girizgâh olabilecek bu eserle birlikte Doktor’un Türkiye solu içerisindeki yerini sorgulamamıza vesile olacak iki soru sorabiliriz:
(1) Türkiye’nin özgül koşullarına bu denli ciddi kafa yoran, Marksist teoriye katkıda bulunma pratiğini çalışmasının öncelikli bileşeni kılan ve dervişane politik kişiliğiyle kalbi solda atanları (halen) celbeden özgün bir şahsiyeti, Türkiye solu neden ıskalamıştır?
(2) Onbinlerce sayfalık üretimiyle kendi tarihine tanıklık eden birinin hacimli külliyatı niçin bilimsel/akademik bir inceleme nesnesine tahvil edilmemiş ve belirli politik tözcülüklerin inhisarında süreğen bir itibarsızlaştırılmaya uğratılmıştır?
İlk sorunun cevabı tahmin ettiğiniz üzere “susuş komplosu” değil. Bu tarz bir izahat fazlasıyla kolaya kaçmak olurdu. Doktor hayatı boyunca Marx’tan mülhem bu sitemkar tespitiyle, etrafına örülen duvarlardan şikayet etti; bu duvarların yıkılamayacağını bile bile… Kendi sözleriyle ‘mujiğin çakmaklı tüfekle muharebeye gitmesi’ biçimli ‘kafasız işgüzarlık’lara kapılacaklar etrafından hiçbir zaman eksik olmadığından çevresini kuşatan sessizliğe kimileyin komploculukla mukabele etti. Oysa Türkiye solundaki başat ideolojik yeniden-üretim mekanizmalarının alana kazındığı bir ahvalde, Doktor zaten daha baştan Araf’a düşmüştü. Cılız bir politik üretim alanında kendisine dayatılan özgül sansür karşısında sürekli olarak bir ihlal estetizmine başvuracaktı. Ülkedeki yerleşik solun kavramsal otomatizmine meydan okuyan hususi jargonu bile bunun asli kanıtıdır. Yol dizisinde Ermeni meselesini gündeme getirirken de, Osmanlı tarihi maddesini yazarken de, “Yeter Be!” yazısında devrimci gençliğin naifliğine müdahale edip, günlüklerinde Nazım’ı topa tutarken de Hikmet Kıvılcımlı kendisini çevreleyen alanın hudutlarını hep zorlamayı seçti. Angaje olduğu camiada entelektüel otonomi talebinden, pratik siyasi faaliyetlerinde de pragmatik stratejiler üretmekten gocunmadı.
Sahiciliği hem hasımlarında hem de hısımlarında tuhaf bir hınca neden oldu. Bu bağlamda yaşarken ve ölümünden sonra açık biçimde saptayabileceğimiz ona dönük aşikâr kayıtsızlığı kavramak istiyorsak, Dr. Hikmet’in alanda teşkil ettiği tekinsiz konumu masaya yatırmalıyız.
Lakin Türkiye solunda hayatı süresince devletin sopasını yirmi dört saat ensesinde hissedip de Bergson’dan, İbn Haldun’a, Osmanlı toprak sisteminden Sümer medeniyetine çok geniş spektrumda kalem oynatan kaç kişi tanıyoruz? Hülasası Kıvılcımlı’yı bilimsel bir nesneleştirmenin nesnesi kılmak için evvela Türkiye solunun üretim alanının işleyiş mekanizmalarıyla hesaplaşmak gerekirdi, lakin bugüne değin yapılamadı.
İkinci soru ise doğrudan Türkiye’deki -heteronomik yapısı artık iyice kemikleşmiş- akademinin ahvali ile alakalı. Kıvılcımlı’ya dair (çok az istisna ile) ne doğru dürüst bir lisansüstü tez çalışması ne de müstakil bir çalışma bulunmakta. Akademik dünyamızın politik tözcülüklere gömülü piyasası ve sadık alıcıları açısından Kıvılcımlı ya kara lekelerle (ilk akla gelen isnat “orducu”) dolu biri ya da çoktan miadını doldurmuş bir gayya kuyusu. Kıvılcımlı’yı (ve belki de daha pek çoklarını) bilimsel nesne kılmama konusundaki “aşikâr patoloji”yi ifşa için kolları bir an evvel sıvamalı. Çünkü hakkaniyetli bir akademik temayül ve ilmi hafıza asla sokağınki gibi kırık ideolojik fayların farklı yakalarında durmaz. Bu sebeple de Kıvılcımlı gibi gerek eserleri gerekse yaşamıyla Türkiye tarihiyle organik bağı olan bir şahsiyetin, sadece sol içerisinde okunması da yeterli değildir. Kıvılcımlı, bizzat tarihin içerisinde okunup öyle değerlendirmelidir. Eserleri her ne kadar solun ayrışık fraksiyonlarının herhangi birinin içerisinde bir çeşit “hiçleştirilme”ye terk edilmişse de kendisi hem “dini siyasete alet etmekten” hem de komünistlikten suçlanan yegâne örnektir. Zira Kıvılcımlı’nın solculuğu bir sağcılık tezadı değil, adeta bir sağcılık eleştirisi gibidir. Bu yüzdendir ki Kıvılcımlı hem yaşamıyla hem de yazılarıyla sağlı sollu okunabilecek bir tarihsel karakterdir. Onun bu ayrıksı yapısı, daha fazla incelenmeyi ve tartışılmayı hak ediyor. Bu çalışma da Kıvılcımlı üzerine olması gereken tartışma mecralarının çoğalmasına bir kapı aralıyor.

Bu Abartı Neden?

Rıdvan Dilmen'in “evet” yumurtası ardından, sosyal medyada, Fenerbahçe’nin anti-emperyalist(!) tarihi ve neredeyse Papazın Çayırı’ndan Cönk Bayırı’na uzanacak bir hamaset edebiyatı hâsıl oldu.
Bu hamaseti yapanlar, bir de, Rıdvan'ı Fenerbahçe’nin tarihini bilmemekle suçluyor.
Endüstriyel futbolun trilyonluk ayaklarından, özünde anti-emperyalist olmayan bir savaşta, anti-emperyalist addedilen bir takımın geçmişine sahip çıkması gibi absürd bir beklenti var.
Sanırsınız Rıdvan, takımın geçmişine ve savaş yıllarında ne yaptığına bakarak imza attı.
Fener'i, Rıdvan'ı boş verin.
Bu kadar geçmişe meraklıysak, herkes kendi hareketinin geçmişine, liderlerine, ölümü ölümsüzleştiren yoldaşlarına, şimdiki durumlarına ve nereden nereye gelindiğine baksın.
Buradan çıkartacağı sonuç, düzenin referandumuna niye katılmak zorunda olduğumuzun da özeleştirisini oluşturur.
Rıdvan kim, Papazın Çayırı nere? Boş verin bunları.
El sikkesiyle gerdek düşü kuranlar gibi, Rıdvan üzerinden kendi eksiklerimizi gizlemeyelim.
Rıdvan Papazın Çayırı’nı bilmiyormuş! Biz dağları biliyorduk da n'oldu?
Sistemin önümüze koyduğu sandıktayız işte!
OHAL'de için için kederlenin dağlar sizi (bizi) çoktan sildi...
Ferda İlter