Metamorfoz

Özal dönemi, kabuğumuzun çatladığının söylendiği dönemdi. Başbakan çıkıp “yurtdışına açılın, kendinizi buna hazırlayın” talimatları veriyordu. O dönemde çocuk yetiştirme tarzında dahi belirli bir ayrışma söz konusuydu. Küçük burjuvalar, “ben çektim, çocuğum çekmesin” diyor, bale ve dil kursları için bütçe ayırıyordu. İşçi sınıfı ise gerçekçiydi: “ben çektim çocuğum da çeksin, öğrensin” diyordu.
Bugün laiklik çağrısı, modernleşme savunusu, temelde bu ayrımla da ilgili. Kimse, esasen yurtdışına hazırladığı çocuğunun önünün kesilmesini, damgalanmasını, dışlanmasını istemiyor. Oysa eskiden bir laf edilirdi: “dünyanın her yerinde ikiyüzlüler ve hamamböcekleri yaşayabilirler.”
Yetiştirme tarzı bu hâl ile alakalı. İki yüzlü bir hamamböceği olabilmek. Öğretilmek, aşılanmak istenen bu. Sistemin emri bu yönde. Özgür dünya, demokrasi ve özgürlük şampiyonu olarak yıllardır bu emri veriyor. Emri gerçekleştirmesi istenense kadınlar ve gençler.
Seksenler sonrası, bilhassa İran devrimi ile birlikte, yeni tehdit komünizm değil İslam’dı. Eskiden komünizm için kurulan cümleler İslam için kurulmaya başlandı. O cümleler küçük burjuvalar tarafından baş tacı edildi. Komünizmi yumuşattıkları kimyasalı İslam’ın üzerine döküyorlar şimdi.
O nedenle İran devrimi sonrası genelevleri kapatıp kadınların kurtarılmasına ve onlara iş verilmesine kızıyorlar. Kadınların azgın bir köpek sürüsüne dönüştürüldüğünden bahsediyorlar. Çünkü küçük burjuva, ayrışmayı, saflaşmayı, bölmeyi sevmiyor. Komünizm, sosyalizm sadece bunun kılıfı, sosu olabiliyor. Devlet ve burjuvazi, sınıf ve sınır ile ilgili meseleleri, küçük burjuvazi sayesinde hallediyor.
İşçi, Kürd, ezilen, kadın, gençlik gibi kategoriler, özünde bir yüceye yerleştiriliyor. Böylelikle sınır ve sınıflardan kurtulduğumuz bir cennet tasavvuru yerleşiyor zihne. On bin yıldır varolan bir işçi, Kürd, kadın vs. var zannediyorlar. Hz. Âdem bazen Türk bazen Kürd oluyor. Bazen de diğerine yer açmak için öldürülüyor. Bu zan, işte o sınıfa ve sınıra dair ayrışmaları, çatışmaları örtbas ediyor. Kavramın özü temellük ediliyor, geriye posa kalıyor. "İşçi olmak bile benden sorulur" deniliyor. Onun zararsız olması böyle sağlanıyor. Küçük burjuva böyle rahatlıyor.
Rahatladığı yere kazık çakmaya, insanları hayvan gibi o kazığa bağlayıp döndürmeye de siyaset veya ideoloji diyorlar. Küçük burjuva, temelde “güç nasıl olunur, ben bilirim. Siz bir şey olamazsınız. Gelin, ben size nasıl güç olacağınızı öğreteyim” diyor. Hâlihazırda gücün yerleşik ve köklü gerçekliğini asla tanımıyor. Gücü yersizliğinde ve köksüzlüğünde arıyor. Çünkü büyüklerinden aldığı ders bu yönde.
Bu yüzden modernizme, aydınlanmaya kutsal kitap gibi sarılıyorlar. Devletten veya burjuvaziden güç olmayı öğrenenler arasında bazen kayıkçı dövüşü yaşanıyor ama perde gerisinde bunlar bir biçimde uzlaşıyor. “Her işçi direnişi demokrasi okuludur” demeleri bu yüzden. Seksenlerde, komünizmi yumuşattıkları dönemde, “anladık ki işçi sınıfı fazla kaba, yontulmamış, demokrasi kültüründen yoksun, sıkıntımız da bu durumdan kaynaklanıyor. Onlara laikliği, demokrasiyi, özgürlüğü öğretelim, devrim olur. Hatta öğrendikleri ânın kendisi devrimdir” diyorlardı. Toplumsal devrimle politik devrim, sapla saman bu yüzden karıştırılıyordu. Bugün ilki burjuvaziye, ikincisi devlete teslim edilmiştir.
Eskiden bu yazar “işçi sınıfı toplumu bölüyor, bizim topluma seslenmemiz, toplumsallaşmamız lazım” diyordu. Şimdi ise “orta sınıflar püskürtülmeli” diyor. Bu laf da dışarıyla değil, içteki bölünme ve rekabetle ilgili, hiçbir hakikati yok. Ama öte yandan haklı da. Püskürtme işlemi doğrultusunda yazarın “parti”sinin de işçi sınıfının eşiğinden içeri sokulmaması gerekiyor. Yazar, Lenin’den alıntı yapıyor ama bunu da işine geldiği gibi yorumluyor. Onun lügatinde toplum, kendi küçük burjuva cemaatini ifade ediyor. Demek ki “toplum” lafını gördüğümüz yerde o lafı edenin özel çevresini, küçük burjuvaziyi anlamamız gerekiyor.
Bir çarşafın üzerine ağır bir gülle bırakıyorlar. Bir kısmının elinde silâh bir kısmının elinde de “işçi sınıfı”, “ezilen” gibi kavramsal ağırlıklar var. Bunların güç olabilmesi, o kavramların mülk sahiplerine bağlı. O nedenle mülk kavgası veriyorlar. Hiçbirisi de devlete ve burjuvaziye karşı bir siyaset içerisinde değil. Birbirleriyle mülk yarıştırıyorlar. Bakmayın birkaç yerde greve çıkmış işçilerin kellelerini saydıklarına. O işçiler arasında oluşan bağlardan, kurulan mânâdan, kökleşen güç imkânlarından deli gibi korkuyorlar. Onlar, cahil işçi kitlelerine demokrasi, özgürlük ve birey olmaya dair allı pullu sözlerini taşımayı iş zannediyorlar. Hamdullah Uysal’dan tiksindikleri için sürekli kendi mahallelerinde geziniyorlar. Onun içinde olduğu direnişi devlet, kıldığı namazı batılı emperyalistler gibi okuyorlar.
“Toplumun sempatisi” dedikleri şey, küçük burjuvazinin jüri olduğu podyumda yürümekle alakalı. “Eli silâhlı iki adam çıkartırız, herkes bize hayran olur, güçleniriz” diye düşünüyorlar. Ya da “iki işçi eyleminde görünürüz, sendikada köşe kaparız, herkes bizi sever” diyorlar. Hazır AKP var, bu dönemde her şey mubah zaten. “Küçük burjuva siyaseti” diyeni bile dövüyorlar.
Oysa o siyaset, sınır ve sınıfla alakalı gerilimleri yumuşatmak, kontrol altına almak, çocuğunu ABD’deki öğrenciliğe ve hayata hazırlamak zorunda. Dolayısıyla sınır çeken, sınıfsal anlamda siyaseti bölen her şey düşmanlaştırılmalı, ezilmeli.
Misal Halkevleri. Bu örgüt, kentsel dönüşüme maruz kalan bir mahalleye giren ilk kazma. Araya yerleşmek, pazarlık yürütmek, kendini güçlü zannetmek… Bu yanılsamanın öteki adı o. O yüzden CHP sokakla ilgili işlerini ona taşere ediyor. Niteliksiz, vasıfsız, kontrolsüz yoksul kitlelerin törpülenmesi, disipline edilmesi, dişe dokunur olanların ayıklanması, tehlikeli güç imkânlarının yok edilmesi şart. Dışarıdan eğitim götürülmesi, kitlelerin sisteme entegre edilmesi, yurtdışına çıkamayacak olanların burasını yabancı ülkeymiş gibi hissetmelerinin sağlanması, bu olmuyorsa, olana dek sabretmelerinin söylenmesi gerekiyor. Öyle ya, Alper Taş’ın “bize henüz hazır değil, hazır olana dek bekleyeceğiz” dediği toplum bu.
Marx’ın tespitiyle, “orta sınıfın görevi, toplumsal güvenliği ve üstteki on binin gücünü artırmak”. Bu yüzden güvenlik talep ediyorlar, üsttekilerden bu nedenle kurtuluş reçeteleri istiyorlar. Alttakilerden ikrah etmeleri, tiksinmeleri belirliyor ideolojilerini. “Sen anlamazsın, sen yapamazsın, sen düşünemezsin” diyorlar.
Tayyip iktidarının kişisel hasetle ve kinle yıkılması mümkün değil. Çünkü o, “ben senin adına anlıyorum, yapıyorum, düşünüyorum” yalanını iyi satıyor. Düzen bunu istiyor. Üç yıldır AKP diye bir parti yok, kitlelerin yeni dönem için kıvama getirilmesi var. O kitlelerden tiksinen, kaçan, nefret eden bir siyasetin yol alması mümkün değil. Diplomalar kadar pasaportların da yakılması gerekiyor.
Kerem Kamoğlu

Hiç yorum yok: