Ortak Vatan

Bütün Dünya İşçi ve Köylüsünün Ortak Vatanı
Şimdiki Rusya, din, millet ve renk farkı olmaksızın, bütün Dünya işçi ve fukara köylüsünün müşterek vatanı. Bolşevikler, Teşrinievvel İnkılâbı’ndan sonra bütün Rusya’yı fukara düşmanı zalim kapitalistlerin, yani altın kuvvetine dayanan zenginlerin tasallutundan temizlediler. Hem de Rus padişahı, Rus bankeri, Rus fabrikacısı, Rus pomeşçiki (çiftlik sahibi) olmak üzere, işçi ve fukara köylü sırtında yaşayan müstebitleri ezerekten bütün mazlum insanlar için böyle bir ortak vatan, yeni bir dünya yarattılar.
Eski dünya ve eski vatanda idare, kuvvet, baht, saadet güya ki yalnız çarlar, han ve hakanlar, şehzade ve paşalar, bey ve ağalar, fabrikantlar, banker ve tüccarların meşru malı, meşru bir hakkı idi. Bütün yerler, bütün fabrikalar, bütün saray ve konaklar, bağlar, bahçeler, güller, bülbüller, hep bu gözleri doymaz, insan kanı emmekten usanmaz adam kılıklı canavarların; tarlalarda yıldızdan yıldıza çalışmak, karanlık fabrikalarda, yeraltı maden ocaklarında, demiryollarında hayvan gibi işlemek ve en sonunda bir günlük yaşayabilecek rızkını bile tedarik edememek, bir yeri sakat olsa dilencilik etmek, ecelin pençesine düşünce yetim çocuklarını ve genç karısını yabancılar ve zenginler elinde esir bırakıp ölüp gitmek, bütün bu felaketler, her işçi ve her zavallı köylünün alnında yazılı facialar, bütün dünya işçi ve köylüsünün gözyaşları...
Rusya’da Bolşevikler, içtimai inkılâp ile böyle merhametsiz bir dünyayı yıktılar. Ve bütün kanunların, bütün mahkemelerin ve bütün papaz ve mollaların, bütün jandarma ve polis alaylarının din, Allah ve millet adından utanıp arlanmaksızın himaye ve silâh kuvvetiyle müdafaa ettikleri böyle adaletsiz bir dünyayı altüst ettiler.
Şimdi Rusya’da bu yer ve çiftlikler, kendi gücüyle, kendi alnının teriyle işleyen köylünün, bankalar ve bütün fabrikalar mazlum işçilerin elinde.
Rusya’da evvelce “param var, binlerce altınım var” diye kabarıp yürüyen zenginler, şimdi bir hırsız gibi gizli deliklerden hilekâr gözlerle bir türlü inanmak istemedikleri bu yeni âlemi seyrediyorlar. Bellerinde eskiden kalma binlerce altın olduğu hâlde kendilerini göstermemek için yırtık gömleklerle dolaşıyorlar. Şimdi, zenginlik tarlasında çalışıp hiçbir paraya ve ağaya pay vermeyen köylünün; şimdi bütün mal ve metadaki hüner ve marifetiyle ve kolunun kuvvetiyle meydana getirip kimseye faiz ve vergi vermeyen işçinin...
Şimdi işçi ve köylü hükümeti, bütün ordu ve bütün kızıl askerler, işçi ve köylü hükümetinin omuzunda yükseliyor.
Şimdi ihtilâl mahkemeleri, iş bırakan veya vergi vermeyen işçi ve köylüyü öldürmek için değil, zalim çarlar, padişahlar, generaller ve paşaları tepelemek için kuruluyor. Şimdi mektep, yalnız zengin bey ve paşa çocukları için değil, bütün işçi ve fukara köylü yavruları için hem terbiye, hem hayat ve hem de ışık ocağı...
Hulasâ: bolşeviklerin şimdi Rusya’da ve tedricen bütün dünyada yaşatmak istedikleri içtimai inkılâp, alnının teriyle geçinen mazlum işçi ve köylü halkın cihan ihtilâlinden beri beklediği büyük bir bayram; bu inkılâbı yaratan Rusya ise, bütün cihan işçi ve köylüsünün ortak vatanı!
Yaşasın toplumsal devrim!
Yaşasın bütün Dünya mazlum insanlarının müşterek vatanı olan Sosyalist Rusya!
Mustafa Suphi
[Mustafa Suphi ve Arkadaşları, Yayına Hazırlayan: İnfo Türk Ajansı, İstanbul 1977, s. 56-58.]
Devamını oku ...

N-F-K

Ne ölçüde münafık olup olmadığımızı ölçmek için turnusol kağıdı misalince görev görebileceğini düşündüğüm infak ve nifak (münafık) kavramları üzerine bazı ayetleri ortaya koymak ve sizleri düşünmeye sevk etmek istiyorum.
Kur’an'da 111 yerde geçmekte olan n-f-k kökü, infak etmek, münafıklık yapmak ve tünel anlamlarına gelmektedir. Bu yazının konusu ağırlıklı olarak infak üzerine ve yer yer de münafıklık ile arasında bulunan ya da bulunması muhtemel bağlantılar üzerine. Ve son olarak da neden infak konusunu seçtiğime yönelik birkaç ayet.
İster günümüzdeki mevcut sıraya göre gidin isterseniz de nüzul sırasına gidin hiç fark etmez ki nüzul sırasında çok daha net göze çarpacaktır. Kalem suresi, Fecr suresi, Tekasür suresi ve Beled suresi gibi surelere göz atılabilir. Takibin kolay olması için günümüzdeki sıralamayı göz önüne aldım ayetleri paylaşıp eğer varsa dikkat çekmek istediğim bir husus o noktalara değinip genel olarak ayetleri, Rabbimiz olmasını dilediğim Allah ile sizin aranızda bırakacağım.
Onlar gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.” (2-3) Evet, ben artık bu kitapla amel etmeye başlıyorum diyen bir kimsenin ilk olarak muhatap olduğu daha doğrusu hayatında bir kez bile cami kurslarında Kur’an’a geçmiş bir kimsenin dahi karşısına çıkması hasebiyle önemli olduğunu düşünüyorum.
Size ne oluyor da Allah yolunca harcama yapmıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.” (57-10) Bu ayetinde tarihsel bağlam içerisinde Mekke’nin fethinden sonra gelmesi önem arz etmektedir.
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab’leri katında mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.” (2-261, 262) Ayetteki başak örneği bugüne kadar bize sevap kazanma bağlamında öğretildi ancak verdikçe Allah'ın bize daha çok vereceği ve onun izniyle bizimde daha çok vereceğimiz husus pek gündeme getirilmedi. Yani bugün öğrencisinizdir, 1 lira infak edersiniz ama Allah size lütfundan verdikçe verir verdikçe verir ki bu aynı zamanda bir imtihandır ve siz sonra bir bakarsınız ki bir öğrenciye burs verecek konuma gelmişsiniz.
Onlar harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.” (25-67) Ayetteki denge hususu sağlanamadığı vakit İsra 29 da olduğu gibi bir kınanma ve çaresiz kalma durumu söz konusu olmaktadır. “İtidal diye bir haslet var, onu hatırlayınız.”
İnanan kullarıma söyle, namazı dosdoğru kılsınlar, hiçbir alışveriş ve dostluğun bulunmadığı bir gün gelmeden önce kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda gizlice ve açıktan harcasınlar.” (14-31) Sınırı sizlerin vicdanları tarafından çizilecek olan yapılan iyiliği bir başkasına anlatma durumu da burada söz konusu olmaktadır. Yani tamamen de iyilik yap denize at mantığını uygulamamak gerek diye düşünüyorum. Bir başkasına bir iyiliği anlatarak onunda bir iyilikte bulunmasına vesile olabiliriz çünkü, bunu göz ardı etmemek gerek bence.
Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever. … İşte onların mükafatı Rab’leri tarafından bağışlanma ve içinden ırmaklar akan cennetlerdir.” (3-134,136) Darlık vaktinde infak Beled suresinde belirtildiği üzere sarp bir yokuştur ve maalesef ki çoğumuz bu yola atılamıyor. Ama bilmeliyiz Allah canlarımız ve mallarımız karşılığında cenneti satın almıştır.(9-111)
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz.” (3-92) Ayeti ayet ile tefsir etmiş olalım. “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyene ve kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren,antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” (2-177) Ayette belirtildiği üzere, mala olan sevgilerine rağmen ifadesi ondan vazgeçmedikçe iyiliğe erişemeyeceğimize bir delildir ki iyiliğe erişemedikçe de sonumuzun pek hayr olması mümkün görünmüyor.
Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye layıktır.” (2-267) Bu ayet bana Habil ve Kabil’ın Rab’lerine sundukları kurbanların arasındaki farkı hatırlatıyor ki bu da bir karakter tespiti ortaya koyuyor olsa gerek.
Herhangi birinize ölüm gelip de, ‘Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!’ demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın.” (63-10) Ayet münafıklar suresi içerisinde bulunmaktadır ki münafık ile infak aynı köktendir ve burada ölen şahıs elde ettiği şeyden pişman ki geri dönmek istiyor dünyaya, yani münafıklık üzere vefat etmiş ve bunu infak ile gidermek istiyor, zaten infak kelimesi if’al babındadır ki bu da izale etmek yani gidermek anlamına gelir bir nevi kişinin yaşamında bulunan münafıklığı izale eder bir şeyleri infak etmek. Bu bağlamda infak bizim için münafık olup olmadığımızı ortaya koyan çok ama çok değerli bir kavramdır.
Şimdi neden infak etmemiz gerektiği ve neleri infak edebileceğimiz üzerine birkaç ayete değinip daha sonrada bir eylem planı ortaya koymak istiyorum.
Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler:’Sizi Sekar’a ne soktu?’ Onlar şöyle derler:Biz namaz kılanlardan değildik, yoksulu doyurmazdık, batıla dalanlarla birlikte batıla dalardık, din gününü de yalanlıyorduk, nihayet ölüm gelip bize çattı.” (74-40,47) Şahsi olarak bir cevap vereyim: namaz kılıyor, gerçeği araştırıyor ve hesap vereceğim bir güne iman ediyorum, peki yoksulu doyuruyor muyum? Yoksul için infakta bulunup kalbimdeki münafıklığı temizliyor muyum? Eğer ki yoksulu doyurmuyorsam yahut bu yolda bir şeyler yapmıyorsam sıkıntı var demektir çünkü cehennem ehlinin özelliklerinden birini taşıyorum ve bu durum şahsi kanaatimce “şunu bunu yapıyorum ve diğer olumsuz özellikler bende yok benim Rabbim Rahmandır” diyip atlatabileceğim bir şey değil diye düşünüyorum. Çünkü o gün Rahman olan soracak cehenneme doldun mu diye, cehennem ise diyecek ‘hel min mezid’ daha var mı? İşte bu yüzden bu özelliği kendimizden gidermeliyiz. Doğrusunu Allah bilir.
Hayır, hayır! Yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksulu yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helal demeden mirası alabildiğine yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz. Hayır, yeryüzü parça parça dağıldığı zaman, Rabbinin buyruğu ve saf saf dizilmiş olarak melekler geldiği ve o gün cehennem getirildiği zaman, işte o gün insan hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ona nasıl faydası olacak? Keşke bu hayatım için önceden bir şey yapsaydım der.” (89-17,24) Orijinal metne bakıldığı vakit yoksul kelimesinin yerinde miskin kelimesinin bulunduğu fark edilecektir ki Beled suresinin 16. ayetinde de aynı kelimeye rastlarız ve o da yoksul olarak çevrilmektedir. Ve miskin kelimesi hem maddi hem de manevi anlamda yoksul kimseyi işaret eder. Bu duruma eylem planı kısmında değineceğim.
Hiç şüphesiz o, mal sevgisi sebebiyle çok katıdır.” (100-8)
Ufacık bir yardıma bile engel olurlar." (107-7)
Şimdi yüz çevireni; pek az verip de kaskatı cimrileşeni gördün mü ?" (53-33,34)
Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azaplar müjdele.” (9-34)
Yukarıdaki bu dört ayet için herhangi bir yorum yapmaya gerek duymuyorum.
Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: ‘İhtiyaçtan arta kalanı.’ Allah, size ayetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.” (2-219) Bu ayette bizim neyden infak yapacağımıza delil olsun. Ve “Tebessüm sadakadır” hadisi de neyin infak kapsamına girdiğini ortaya koymuş bulunsun.
Kendi adıma tüm bu ayetlerden ki bu konuya değinen ayetlerin azınlığı burada sadece, anladığım infak, infak ve infak. Peki bu işi nasıl yapacağız. Aklıma gelen ve uygulama alanı bulduğunu gördüğüm çözüm şu:
Öğrenci olduğumuzu düşünüyor ve tek başımıza bir ümmet olmaya çalıştığımızı farz ediyorum. Öncelikle paramızı biriktireceğimiz bir su bardağı yahut çay veya kahve içtiğimiz bir kupayı elimize alıyoruz ve 50 kuruş altı elimizde bulunan bozuklukları ona atarak bu işe başlıyoruz. 50 kuruşları da atabilirsiniz ama burada amaçlanan sizi zorlamayacak ve her gün ama her gün devamlılığı olacak bir şey olması hasebiyle 50 kuruş altı iyidir. Sakın gidip de 10-20 liralara kumbaran falan almayın. Kilit altında olmaz ise o paradan arada bir tırtıklarım diyorsanız ise onu vakf ettiğinizi farz edin. Mülkiyeti Allah’a hayrı halka ait olan olan vakfa da el uzatacaksanız devamını okumayın zaten yazının.
“Dün medresenin fıkıhçısı sarhoştu; fetva verdi. Şarap haram olsa da, vakıf malından iyidir.” -Hafız
Günlük cebimizde 40 kuruş kalıyor mu sizce? Eğer kalıyorsa bu bir ayda toplam 12 lira yapar ve bu parayla Türkiye’nin her yerinde ihtiyaç sahibi bir kimseye bir tas dahi olsa çorba ikram edebilirsiniz hatta üstüne biraz da paranız kalır ve artan miktarınca o kişiye başka şeylerde ikram edebilirsiniz. Diyorsanız ki 40 kuruş değil 25 kuruş kalıyor tamam olsun o da ayda 7.5 lira yapar ki en kötü ihtimal yine bir tas çorba ikram edebilirsiniz en azından, beki bazı illerimizde bir şişe de su alırsınız ve bu uygulamayı dostlarınızla paylaştığınız yahut kendi nefsinize bu durumu açıkladığınız vakit maddi bir külfet altında da bulunmuyor oluyorsunuz. Ama yok bizim hiç ama hiç paramız artmıyor hiçbir zaman ya da maddi bağlamda bizde muhtaç bir haldeyiz falan diyorsan tamam kardeşim o zamanda başka şeylerden infakta bulun sen de. Yukarıda bahsettiğim Fecr ve Beled surelerindeki miskin hem maddi hem de manevi anlamda yokluğu ifade eder. Sen de bir yetimin başını okşa, yolda tek başına üzgün üzgün oturan bir kimseye selam ver, oturmuş kara kara düşünen bir kimseye işlerin Allah'a döndürüleceğini haber ver ya da ne bileyim bir hayvana tebessüm et, cidden bu bile bir infak olur. En azından içindeki merhamet duygusunu kendine hatırlatmış olursun ki şahsımca en evlası bu olur. Vel hasılı, infak senin hayal gücünle doğru orantıda olan bir mefhum dostum.
Ve infak etmek bir cömertlik göstergesidir ki hadis bağlamında da cennet cömertler yurdudur. Ve unutma nasıl ki Allah'ın sana ikramda bulunması hoşuna gidiyorsa sende ikramda bulun ve bulundurt.
Derde ve Öfkeye selam olsun.
Bârika
Devamını oku ...

Doğu Sorunu Üzerine Tezler

I
1. Genel mânâda iflas etmiş olmasına rağmen, Avrupa kapitalizminin hâlen daha Batı ülkelerinde işçi sınıfına, giderek daha büyük bir güçle saldırabiliyor olması, dünyaya hükmeden bir unsur olarak kapitalizmin henüz çöküş aşamasına ulaşmadığını, ama öte yandan aniden yıkılışının kaçınılmaz olduğunu ispatlıyor. Kapitalizmin, son ve en gelişkin aşaması olan emperyalizm aşamasına girdiğinden beri elinde bulundurduğu kaleler, salt Batı Avrupa’daki endüstriyel açıdan gelişmiş ülkelerle sınırlı olmaktan çıktı. Kapitalizmin fıtratında olan çekişkiler, kaçınılmaz olarak, aşırı üretime bu da sonuçta tekrarlanıp duran ticari ve mali krizlere yol açıyor. Emperyalizmde bu zorluktan kurtulmak için gerekli yol bulunmuş gibi görünüyor. Elbette bu, geçici bir çözüm yolu ve bu yolun kapitalist üretim tarzını kendi çelişkileri sebebiyle çökmekten kurtarma noktasında etkisiz olduğu görüldü. Gelgelelim bugüne dek emperyalist yayılma ve sömürünün, kapitalizmi onun Avrupa’daki konumunu muhafaza edebilmesini mümkün kılacak bir güçle donattığını görmek gerekiyor.
Büyük emperyalist savaş, Avrupa ülkelerinde mevcut olan kapitalist düzenin temelini sarsmıştır. Bu devletler, güç sahibi olmak için başka kaynaklara muhtaçlar ama artık bu kaynaklardan mahrumdurlar, dolayısıyla eskiden olduğu gibi sermayenin hakkını savunamamaktadırlar. Bu güç kaynakları, günümüz kapitalizminin emperyalist niteliği ile alakalıdır. Kapitalizm, tüm dünyanın ekonomik, politik ve askeri kontrolünü elinde bulunduruyor, böylelikle de kendi ülkelerinde işçi sınıfına karşı sürdürdükleri direnişi boğma ve devam ettirme imkânı buluyor. Avrupa burjuvazisinin varlığı ve kudreti, tümüyle ve sadece, kendi ülkelerinde işçilerin işgücünden en fazla artık değer elde etme becerisine dayanmıyor. Avrupa dışı piyasaları ve halkları sömürme imkânı, eskiden olduğu gibi bugün de verili konumu savunma şansı sunuyor, lâkin gene de kapitalizmin iktidarını uzun süre muhafaza edebilmesi mümkün değildir. Bugün bu iktidarın tehlike altında olduğunu görmek gerekmektedir.
2. Savaşın yol açtığı bir sonuç olarak dünya, iki büyük sömürgeci imparatorluk arasında bölündü. İki güçlü kapitalist devletten biri olan ABD, tüm Yeni Dünya’yı sömürme ve yönetme hakkının kendisinde olduğunu iddia ediyor. Öte yandan Büyük Britanya ise karşımıza Asya ve Afrika’yı ilhak etmiş bir güç olarak çıkıyor. Kıta Avrupası ise sanayi sahasında yaşanan çözülme ve yaşanan ekonomik iflas sebebiyle, bu iki büyük emperyalist devletten birine ekonomik açıdan bağımlı olmak durumunda. Görünen o ki iki büyük emperyalist devlet, bugünlerde dünya hâkimiyeti için yeni, devasa bir mücadele içine girmek üzere. Bu bağlamda Amerikan burjuvazisinin Avrupa’daki savaştan pek fazla etkilenmediğini görmek lazım. Bilâkis, bir yüz yıldır Britanyalı kapitalistlerin tekelinde bulunan dünya finansının kontrolü, Amerikalı kapitalistlerin ellerine geçmiş durumda ve bunların henüz çöküş ve dağılma aşamasına girmediklerini söylemek gerek. Yeni ele geçirdikleri dünya gücü olma imkânını perçinlemek adına Amerika’daki kapitalist sınıf, Avrupa’da sağa sola hastalık bulaştırması muhtemel yıkım sürecinden uzak durmaya çalışıyor. Dolayısıyla bugün Eski Dünya’nın hâkimi ve kapitalist düzenin belkemiği, Britanya İmparatorluğu’dur.
Bugün Britanya burjuvazisi gücünü nereden almaktadır? Bugün Britanya’da sanayinin tabi olduğu koşullar üzerinden düşündüğümüzde, eldeki kaynakların bu adalardaki üretkenlik düzeyiyle ve kıta Avrupası’ndaki tüketimin gücüyle sınırlı olduğu koşullarda, Britanya’daki kapitalist düzen çöküşün eşiğine gelip dayanacağını görmek gerekmektedir. Buna karşın derin çelişkilere ve güçlüklere rağmen, savaş öncesinde kendi topraklarında sanayisini yeniden inşa etmeyi bilen Britanya’da kapitalist sınıf gücünü hiç kaybetmeyeceğini ortaya koydu. Bu sınıf, bugün de işçi sınıfının belirli bir bölümünü aldatma konusunda hâlâ daha başarılı. Avrupa dışında geniş arazilere sahip olması, kıta Avrupası’nı ekonomik açıdan kendisine bağımlı kılması, Britanya’ya geniş bir hareket imkânı sağlıyor, böylelikle ülke içerisinde sahip olduğu konumu muhafaza ediyor, öte yandan da uluslararası planda sahip olduğu gücü güvence altında tutuyor. Doğu’nun zengin ve yoğun nüfuslu ülkelerindeki ekonomik ve endüstriyel gelişme, batı sermayesine yeni bir zindelik katıyor. Ucuz işgücü temin eden bu ülkelerdeki muazzam imkânların ve yeni pazarların yakın zamanda tükenmeyeceği görülüyor. Bu nedenle Doğu’da imparatorlukların elinde bulunan topraklarda sömürüye son verilmesi, Avrupa’da kapitalist düzenin nihai ve başarılı bir biçimde yıkıma tabi tutulması noktasında hayatî önemi haiz bir husustur.
3. Beynelmilel sermayenin iktidarının tüm dünyaya kök saldığı gerçeği dikkate alındığında, kapitalist düzene son verip Avrupa’da proletaryanın muzaffer olmasını dünya devrimi dışında hiçbir şey sağlayamaz. Avrupa proletaryasının mücadelesine, aynı gücün, yani kapitalist emperyalizmin boyun eğdirdiği başka diyarlardaki emekçi halk kitlelerinin devrimci eylemi bir biçimde katkı sunmalıdır. Mevcut fasit daireden kurtulma mücadelesi dâhilinde kapitalizm, evrilip emperyalizm hâlini almış, böylelikle büyük pazarları ve sömürgelerdeki devasa işçi ordusuna hâkim olabilmiştir. Kendisine tabi olan ülkelerdeki köylüleri ve zanaatkârları tarım ve sanayi proletaryasına dönüştürmek suretiyle emperyalizm, onun yıkım sürecine katkı sunmaya yazgılı başka bir gücün vücut bulmasını sağlamıştır. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda, Avrupa’da kapitalist nizamın yıkılışının onun emperyalist yayılma siyasetine bağlı olduğu, bu yıkılışın da sadece Avrupa’nın ileri proletaryası eliyle değil, ekonomik, endüstriyel ve politik açıdan fazlasıyla gelişmiş olan, ayrıca imparatorluğun elindeki sermayeye askeri ve ekonomik açıdan en büyük desteği sunan sömürge ülkeler ve tabi ülkelerdeki devrimci unsurların işçilerle kuracağı bilinçli bir işbirliği üzerinden de gerçekleşebileceği görülmelidir.
4. Dolayısıyla dünya devrimini gerçekleştirecek güçleri seferber etme görevi dâhilinde Komünist Enternasyonal, faaliyet sahasını salt Avrupa ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri ile sınırlı tutmamalıdır. Dünya devrimini yapacak orduların öncüsünün Avrupa ve Amerika proletaryası olduğuna hiç şüphe yok fakat dünyayı emperyalist sermayenin elinde bulundurduğu hâkimiyetten kurtarmaya dönük çalışmalarda Avrupa dışı dünyadaki en ileri ülkelerde mücadele eden emekçi halk kitlelerinin de önemli bir rol oynamaya yazgılı olduklarını gözden kaçırmamak gerekmektedir. Avrupa dışı dünyadaki en ileri ülkelerde mücadele eden kitlelerin oynayacağı bu tarihsel rol şu hususları içermektedir: (1) Batı proletaryasının devrimci eylemiyle eşzamanlı olarak emperyalizme karşı isyan etmek; ve (2) aynı zamanda ülkede bulunan toprak ağası sınıfla ve burjuvaziyle mücadele etmek. İki taraftan saldırıya uğrayan emperyalizm, böylelikle kendi varlığı üzerinden oluşan fasit daireden çıkma imkânı bulamayacaktır. Çin ve Hindistan gibi ekonomik açıdan gelişmekte olan ülkelerde yeni pazarlar açma imkânından mahrum kalacak olan emperyalistler, kendi ülkelerinde yaşanan aşırı üretimden kaynaklı sonuçların yol açtığı badirelerden başlarını kaldıramayacaklardır.
Doğu’daki büyük ülkeler, kapitalist dünyanın ayrılmaz birer parçası hâline gelmişlerdir; kapitalizme karşı mücadelelerin fitili tutuşmuş, bu ülkelerde kapitalizme karşı mücadele verilmeye başlanmıştır. Bu, emperyalizmin tarihsel gelişiminin bir sonucudur.
II
5.) Doğu halklarının Batı’daki halklarla aynı ekonomik ve politik düzeyde olmaması sebebiyle yeknesak ve tek biçimli olduğu, çözmesi gereken benzer sorunlarla yüzleştiği iddiası, hiçbir gerçek temele dayanmadığından, tümüyle yanlıştır. Mevcut coğrafi sınırların ötesinde tüm ülkelerde Komintern’in yürüteceği faaliyetlere rehberlik edip yön verecek tek bir siyasetin formüle edilebileceğini düşünmek kesinlikle hatalıdır. Doğu ülkeleri arasında, ekonomik, politik, endüstriyel ve toplumsal koşullar bakımından ciddi farklar mevcuttur. Sonuç olarak farklı Doğulu halklar, çözülmesi gereken farklı sorunlara sahiptirler. Bu nedenle tüm Doğu ülkelerinde sıkı sıkıya uyulacak, net bir siyaset ve taktik belirlemek kesinlikle mümkün değildir. Muhtelif ülkelerde mevcut koşullar dikkatle incelenmeli, böylelikle yakın gelecekte ve bugünde tarihin ve şartların dayatması sonucu devrimci olmaya yazgılı toplumsal sınıf tespit edilebilmelidir. Zira kapitalist toplumsal nizamı yıkmak için verilen mücadelede Batı proletaryası, doğal müttefikini böylesi bir devrimci toplumsal sınıf şahsında bulacaktır. Başka bir şekilde ifade edecek olursak, Doğu ülkelerinde anti-emperyalist güçleri seferber etmek istiyorsa, Komintern tarihsel açıdan kendi safında olan veya olmaya yazgılı toplumsal sınıfı arayıp bulmalı, faaliyetlerini o sınıf üzerine inşa etmelidir.
6.) Yakındoğu ve Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerde cahil kitlelerin dinî bağnazlığı ve toprak sahibi orta sınıftaki karşı-devrimciliğin beslediği yabancı düşmanı hissiyat, emperyalizmin altını oymak için gerekli bir güç olarak görülse de bu unsurların artık Hindistan gibi bir ülkede sahip olduğu anlam ve önemden mahrum olduğunu görmek gerekmektedir. Bu, son yirmi yıl içerisinde ekonomi ve sanayi düzleminde meydana gelen köklü dönüşümün bir sonucudur. Emperyalist sermaye, Yakındoğu ve Ortadoğu ülkelerine daha yeni giriş yapmıştır. Toplumun ekonomik yapısı hâlen daha feodaldir ve din adamlarının etkisi hâlâ güçlüdür. Fakat uzun zaman önce sermayenin kontrolüne giren ve onun tarafından sömürülen Hindistan’da bir miktar emperyalizmden bir miktar da yereldeki dinamiklerden (ki bu dinamikler, son yıllarda hızla büyüme kaydetmişlerdir) beslenen feodalizm, şiddet araçlarına başvuran bir devrim aracılığıyla değil, oldukça gelişkin olan kapitalist devletin birer refleksi olarak meydana gelen modern politik ve ekonomik kurumlarla uzun zamandır temas içerisinde olması sayesinde yok edilebilmiştir. Hindistan’da varlık imkânı bulan yerli burjuvazi, otuz yılı aşkın bir süredir yabancı idareciden politik iktidarı almak için tarihsel bir mücadele vermektedir. Öte yandan proletarya ve ciddi bir nüfusa sahip olan topraksız köylülük de sayıca büyümekte, ülkedeki hızlı sanayileşmeyle doğru orantılı olarak, bu sınıflarda sınıf bilinci de artmaktadır.
Sonuç olarak bugün Hindistan’daki devrimci hareket, toplumun ekonomik dönüşümü sonucu tüm imkânlarını, gizil gücünü hızla yitiren cahil kitlelerdeki dinî bağnazlığa yaslanmamaktadır. Devrimci hareket, aynı zamanda küçük burjuvazideki hissî milliyetçilikten de beslenmemektedir. Bu milliyetçilik, tüm halkın çıkarlarının tek olduğunu söyleyen bir tür vehme dayanır ve her gün daha net olarak görülen sınıfsal ayrışmayı asla dikkate almaz. Hindistan’da ve benzer ekonomik, politik koşullara sahip başka ülkelerde milli demokratik hareketin ön saflarında aktif olan liberal burjuvazi, yereldeki kaynakları ve emeği sömürme hakkı için emperyalist idareciye karşı tarihsel mücadele yürüttüğü sürece devrimci bir unsur olarak görülebilir. Ama burjuvazinin bu devrimci niteliği geçicidir, zira yabancıların politik hâkimiyeti kitlesel isyanlar ile alt edildiğinde, burjuvazi işçi sınıfının karşısına geçecek ve temsilî hükümet ile milleti savunma adına devrimin yürüyüşünü durdurmak için şiddete dayalı tüm tedbirlere başvuracaktır. Ayrıca henüz zayıf olan yerli burjuvazinin emperyalistlere teslim olması, daha kârlı bir teşebbüs olarak görülecek, bunun karşılığında, ülkedeki politik idare burjuvaziye verilecek, böylelikle ilgili sınıfın kapsamı genişleyip fırsatları çoğalacaktır. Dolayısıyla Hindistan gibi bir Doğu ülkesinde devrimin temellerini teşkil eden en önemli toplumsal sınıf olarak topraksız köylü kitleleri ve proletarya da hızla büyüyecektir.
Bu sebeple Doğu’da bulunan, ekonomik ve endüstriyel açıdan gelişmiş olan ülkelerde Komintern, yürüteceği faaliyetler dâhilinde, devrimci hareketi nesnel koşullar uyarınca geliştirip yönetme becerisi bulunan politik partiler kurmalıdır. Bu türden partiler, Komintern’e bağlı birer aygıt olarak çalışacak, bu partiler sayesinde Doğu halkları, emperyalizmle mücadele etmek için kendi ülkelerinde birleşecek ve yabancı sömürücü gücün yerini aldığı ölçüde yerli burjuvaziye karşı işçi sınıfının ekonomik ve toplumsal kurtuluşu için verilen mücadeleye öncülük edeceklerdir.
7.) Emperyalizme tabi ve onun hâkimiyetinde olan ülkelerde burjuvazi, geçici bir süre emperyalizme karşı mücadele eder ama asla bu mücadeleye bel bağlayamaz. Doğu’da dünya devrimi güçleri, Komintern’in faaliyetlerinin dayanacağı güçler, bu ülkelerdeki yoksul köylüde bulunabilir. Söz konusu ülkelerde feodalizm hâlen daha mevcuttur, öte yandan makineye dayalı endüstriyle tanışmış olan proletarya ve tarım işçileri ile halkın büyük bir kısmı, yabancı ya da değil, modern kapitalizmin doğrudan hâkimiyeti altına girmiştir. Tüm Doğu genelinde devrimin ilk aşamaları emperyalizme karşı gerçekleşecek o büyük ayaklanmaya tabidir, fakat bu devrimin liderliğini, ilgili ülkelerdeki ekonomik gelişim uyarınca, en devrimci toplumsal sınıf üstlenecektir. Bu nedenle söz konusu ayaklanmanın örgütlenmesinde farklı ülkelerde farklı taktikler benimsenmelidir.
Örneğin doğrudan emperyalizmin yönettiği ve toplumsal gelişimin özgürce gerçekleşmesi için politik bağımsızlığın zaruri olduğu Hindistan gibi bir ülkede, burjuva milliyetçiliği temelinde yürüyen politik kurtuluş hareketi dâhilinde, tüm halkı en azından yeterli bir bölümünü birleştirmek pratikte pek mümkün olmayacaktır. Emperyalizm, kitleleri yerli burjuvazinin faaliyetleri ve feodalizmin mevcutta kudretten mahrum kalmış kalıntıları üzerinden sömürür. Bu sebeple, başını burjuvazinin çektiği, ekonomi ve politika konusunda burjuva ideolojisi üzerinden cisimleşen bir hareket, tabiatıyla kitleleri kendisine çekmeyi başaramaz, zira bu hareket kitleler arasında güven telkin edemez. Hareket, kitlelere sefalet koşullarından kurtulmanın yolunu gösteremez. Emperyalizm, salt burjuvazinin faaliyetleri ile alt edilemez. Burjuvazi, halkın önemli bir kısmını coşkulu ve hissî ifadelerle ateşleyip harekete geçirse bile, bu işi başaramaz. Bunun için emperyalizme tabi halkın ayağa kalkıp devrimci harekete bilinçli olarak iştirak etmesi gerekir. Sömürülen sınıfı, ancak ekonomik kurtuluş için verilen tarihsel mücadele birleştirebilir. Bu sınıf, halkın büyük bir çoğunluğunu, hatta burjuvazinin alt katmanlarını bile bünyesinde barındırır.
8.) Panislamizm gibi dinî-politik hareketler, artık emperyalizm karşıtı bir güç olarak görülemezler. Bugün emperyalist sermayenin hâkim olduğu koşullarda, yeni yeni ayağa kalkan yerli burjuvazinin ilericiliği sayesinde Müslüman dünya denilen yapı geçmişe ait bir unsur hâline gelmiş, toplumsal bir birim olmaktan çıkmıştır. Bu yapı, artık yobazların muhayyilesinde varlık imkânı bulmaktadır ve sadece Müslüman ülkelerde iktidarda olan hanedanların ve sınıfların emellerine hizmet etmektedir. Dolayısıyla bir zamanlar kitlesel bir ayaklanmayı teşvik etme becerisini sergilediği ölçüde devrimci bir niteliğe sahip olan Panislamizm, bugün sadece en gerici ve karşı-devrimci unsurlara sırtını yaslayabilmektedir. Doğu’da hanlar, mollalar hatta ilerici Müslüman tüccarlar ve kapitalistler, artık müflis olan Panislamizm denilen görüş dâilinde cahil halk kitlelerini sömürmenin en uygun araçlarını bulmaktadırlar. Mevcut durumda bu türden bir niteliğe sahip olmasıyla Panislamizm, kurtuluş davasından çok emperyalizmin safındadır. Yakındoğu ve Ortadoğu’daki ekonomik ve endüstriyel açıdan geri kalmış ülkelerde yoksul köylülük ve küçük zanaat atölyelerinde çalışan işçiler, emperyalizme ve onun uşakları olan toprak ağaları ile tüccar sınıfına karşı mücadele etmek için örgütlenmek zorundadırlar.
Manabendra Nath Roy
12 Temmuz 1921
Devamını oku ...

Perde Gerisi

Muharrem İnce diyor ki: “bu Erdoğan, seksen milyon adına seksen bin doktora saldırıyor, ben doktorları savunacağım.”
Geçen yıl üniversite sınavı sonuçları açıklandığında CHP yayın organları, “en başarılı liseler arasında imam-hatipler yok, kolejler var” haberlerini parlatarak veriyorlardı ve kolejlere övgüler düzüyorlardı.
Bugün sosyalisti, komünisti, tüm sol, kolejlerden yana. Birçok sol örgütün şefi çocuğunu koleje yolluyor.
Bu solculardan biri, gençlerin apolitikliğinden, yozluğundan şikâyet ediyor, sonra bir arkadaşı, “onları biz yetiştirdik ama” diyor.
Evet, işçi baba, “çocuğum benim çektiklerimi çeksin, öğrensin hayatı” diyor. Küçük burjuva baba, “benim çektiklerimi çekmesin” diyerek yetiştiriyor evladını. Sonuçta kolejler, buradan müdafaa ediliyor.
Esasında sahnedeki Erdoğan’la uğraşmaktan perde gerisine bakmamak bir alışkanlık hâlini alıyor. Bu teorisizlik, siyasetsizlikle birlikte, kanıksanıyor.
Muhtemelen perde gerisinde Erdoğan’a ve CHP’ye, sırasıyla, “sen yoksulları sen de orta sınıf ve üstünü al” diye rol paylaştırılıyor. Edilen küfürler, sözler karşı tarafı büyütmek için ediliyor. Sonuçta devlet, baraj altında kalacak parti kurmuyor. Herkes verilen rolü layıkıyla ifa etme gayretinde.
Bir yanıyla ÖDP trajediyse Haziran komediye denk düşüyor. Tüm okulların imam-hatip olacağı yaygarasını kopartan “hareket”in zihninde sınıfsal ayrımlardan eser kalmadığı görülüyor. Erdoğan, kimilerinin sınırsız-sınıfsız dünyasına ait bir şeytan hâline getiriliyor. Bu, bile başlı başına sorgulanması gereken, sınıfsal bir durum.
Sınıfsal ayrımlardan eser kalmayınca, doların çıkışına dair burjuva iktisatçılarına has analizler döşeniyor hemen. Bir yandan da seçim malzemesi olacak bildiriler kaleme alınıyor aceleyle.
Muharrem İnce doktorları savunurken, Erdoğan’ın yoksul halktan yana olduğunu da söylemiş oluyor. Doktor, mühendis ve avukat, devleti temsil ettiği günleri geri istiyor. Birileri de halkı “yeni devlet” adına yeni temsillere ikna etmeye çalışıyor.
Bir yanıyla laiklik ve ateizm, Hristiyanlık içre tartışmaların birer sonucu olarak varlık imkânı buluyor. Toprak ve güç sahibi kilise, baştan beri sahip olduğu, yoksullara dair sorumluluğu toprağa gömmek istiyor. Tartışmalar, bu bağlamda gerçekleşiyor. Sonuçta yoksulları kontrol ve disiplin altında tutacak, kilisenin yerini alacak veya kiliseyi dönüştürecek başka mekanizmalar geliştiriliyor.
Benzer bir durum, neoliberalizmle birlikte, devlet bahsi için de geçerli. “Devlet don üretir mi, domates eker mi?” tartışmaları ile birlikte halkın devletle kurduğu ilişki de dönüştürülüyor. Bugün HDP dâhil tüm liberal pratikler, bu dönüşüm dâhilinde anlam ve değer buluyorlar.
Neoliberal döneme kendilerini batıdan uyarlayanlar, doğalında doktorların, mühendislerin, avukatların dünyasından bakıyorlar hayata. Yoksul milyonlar hükmünü yitiriyorlar. Esasında küçük burjuva sol, devletin kendisi gibi, AKP’nin o milyonları kontrol ve disiplin altında tutmasından memnun. Sadece kendisine batan, kendisini kesen yerlerini törpülemeye çalışıyor, o kadar.
Devletle cepheden, tam boydan, bodoslama bir mücadele içerisine giremeyen bir solun AKP’yle de mücadele edebilmesi mümkün değil. Dolayısıyla sol, eğitim sahasında zengin mahallelerdeki okulların kolej, yoksul mahallelerdeki okullarınsa imam-hatip olmasındaki sınıfsal-politik anlamı hâlen daha idrak edemiyor. En fazla, batıya hoş görünmek, yaranmak adına, uydurma “imam-hatip menşeli Tübitak projeleri” haberleriyle dalga geçmeyi iş zannediyor.
Ayrıca Suriyelilere yönelik olarak, “burası aşevi mi?” diyen birine oy veren sol, buradaki aşa kan bulaştığını, o kana ortak olduğunu gizlemek zorunda elbette. Suriyeli dedikleri esasen Suriyesiz, asıl mesele de bu. 
Ayrıca sol, evinde kendi şehrindeki fabrikaya işgücü yetiştiren babaya karşı, evinde Avrupa ve ABD’de çalışacak işgücü yetiştiren babadan yana tavır alıyor. Dolayısıyla kendisini yakan köylünün, işten atılan işçinin haberini yapan sol haber portalları, açıktan yalan söylüyorlar, çünkü ne işçiyi ne köylüyü ne de yoksul halkı umursuyorlar.
İşçi-köylü iktidarını küçük burjuvadan başlayarak, o temelde inşa etmek mümkün görünmüyor. Başka yerlere bakmak gerekiyor.  
Kerem Kamoğlu
Devamını oku ...

Gerilimli Coğrafyada İslamî Hareket

Değirmen Taşları
Eski İran devlet geleneğinden beslenen bir damar, İslam’ı “avama, ayaktakımına, kölelere söz hakkı ve yetki vermek”le eleştirir. Diğer bir damar da Bizans geleneğini fiiliyatta kan niyetine taşımıştır. İslam, Hristiyanlığın ve Yahudiliğin egemenler eliyle ezenlere yâr olan kısımlarını müşterek bir kavganın içinde eritmeyi bilmiş bir devrim hareketidir. Kur’an’da o dinlere yönelik atıflar, bu minvaldedir. Özünde “dost edinmeyin” denilen kesim, sömürenler-zalimlerdir.
Yukarı çıkıldıkça, iktidarın ilahiyatına dûçâr olunmaktadır. Şiilik ve Sünnîlik arası münakaşa, söz konusu fırkalar içre münazara, iktidarın ilahiyatının sınırlanması, kontrol altına alınması, gerilimlerin düze çıkartılması veya ondan uzaklaşarak yok gibi davranılması ile alakalıdır. O ilahiyata öykünüldüğü ölçüde alt fırkalar vücud bulmuştur.
İslam’ın mücadelesi, her daim iki değirmen taşı arasında varolma mücadelesidir. Kurumsallaşmış Hristiyanlık ile kurumsallaşmış Yahudiliğin gerilimi, İran ve Bizans dolayımı ile zuhur eder. Tezahür alanı, siyasettir. İran ve Bizans arasında kalmışlığın yarattığı gerilim ise karşılıklarını teoride bulur. Teori ile siyasetin yeknesak, tek bütün kılınması teşebbüsü, gene kurumsallıkla, efendilerin ilahiyatı ile alakalıdır. Gerilimler, her zaman mazlumların lehinedir.
Bugün İslam çatısı altında toplanan her şey, belirli bir denge düzleminin adıdır. Kavim ve kabilelerin, cemaatlerin, dinî isyan pratiklerinin bugüne taşınmış olması, ancak bu denge düzleminde mümkün olabilmiştir. İki taşın arasında öğütülenler öğütülmüştür, diri kalanlar aradaki mesafenin karşılığıdır. Bunları kir olarak görmek, sonuçta bir sıfır noktası, sömürü ve zulmün olmadığı bir cennet hâli olarak Asr-ı Saadet kurgusuna yol açmıştır. O sıfır noktası, kendi içinde belirli bir mânâya sahip olabilir, ama kazık hâline getirildikçe, hareketi kilitleyecektir. Aynı zamanda her daim gündeme gelen denge ihtiyacı üzerinden, efendilerin belirledikleri denge durumuna kul olmayı beraberinde getirecektir. Mazlumların efendilerin denge hâllerine tabi olmaları mümkün değildir.
Haricîler, Ali’ye itiraz ettiklerinde, bir bakıma sonradan Müslüman olmuş kabilelerin direncini de geleceğe taşımışlardır. “Allah” ile anladıkları, kendi kabilelerine karışmayacak bir iktidar boşluğudur. Tarihin çeşitli momentlerinde, muhtelif hareketler şahsında görülen bir gelişme, İslam içerisinde de ortaya çıkmış, sapkın, mülhid, zındık görülen dinamiklerden kimi unsurlar alınıp iktidar ideolojisine taşınmışlardır. Haricîlerin bulduğu iktidar boşluğu, çoğu kez, efendilerin denge hâllerinin bir karşılığıdır. İlk sarsıntıda o hâl, mazlumlara mezar olmuştur.
Tek kitabîlik ve çokkitabîlik arasındaki tartışma, Hristiyanlık’ta ciddi bir ağırlığa sahiptir. İkinciler, genel mânâda Eski Ahid öğretisini öne çıkartmışlardır. İslam’ın Avrupa toprağına dayandığı momentte Kilise devletleşmiş, yoksulla ilişkiler kopmuştur. İslam içerisinde de benzer bir gelişme yaşanır. İktidar içe kapandığında, mazlumun sırtına biner. O da dinî geleneğin tümüne çevirir yüzünü. Meselenin bu yönü önemlidir. Yoksa Hz. Musa’da ya da Hz. Muhammed’de bulunacak mutlak denge hâli, mevcut pratikte, efendilerin dengesiyle uzlaşmaya doğru evrilir. “Size barış değil, kılıç getirdim” diyen Hz. İsa’nın toprağın efendilerine aksesuar kılınması bundandır.
İktidarın dinine karşı halkın dini, tüm silâhlarını, imkânlarını devreye sokmak zorundadır. İktidar, kendisini Bizans’a benzettiğinde, yüzler İran’a; İran’a çevirdiğinde ise Batı’ya çevirecektir. Baskı ve zulüm karşısında her türden çatlaktan, nefes almak için her şekilde istifade edilecektir. Eski Yunan kaynakları ile kurulan rabıtanın “İskender miti” türetmesi bu eğilimin eseridir. Ama tersten, İskender miti ile devlet fukaranın içinde örgütlenmiştir. Adaletin ve eşitliğin mutlak timsali olarak İskender, diğer yönden, adalet ve eşitliğin mevcut iktidara indirgenmesi noktasında araç hâline gelmiştir.
Ebu Zerr’in Muaviye’nin sarayına itiraz ederken dillendirdiği söz, herkesin malûmudur. Aynı şekilde, ordu komutanlığı yapmış, Hz. Ebubekir’in torunu Abdullah bin Zübeyr’in kıyamı da bu tarz bir itirazla alakalıdır. Zübeyr, bir savaş öncesi askerlerin Bizans askerleri gibi giydirilmesine, benzer simgelerin kullanılmasına karşı çıkar. Bu itiraz, İslam’ın resmî bir ordusu olmaması ile alakalıdır. Bu kurumsallaşmaya itiraz kendisini ordu komutanı olan Zübeyr’de somutlamıştır. Hz. Hüseyin’de karşılık bulan ise, sarayın kendisini Bizans saraylarına göre kurması ile alakalıdır. Fukaraya sıcak gelen, bu itirazdır. O, itirazını gene İslam sancağı ile yükseltmeyi bilmiştir.
Bir dihkan-köy ağası soyundan gelen Firdevsî’nin dilinde ise İslam şudur: “Bir hiç olan köle, hükümdar olup gelir başa/ Üstünlük ve büyüklük de artık yaramaz işe.” İslam’ın yoksulları örgütleme biçimi ile devletleri örgütleme biçimi iki zıt yönelimi ifade eder. Bizans ve Sasanî arasında konumlanmak, teoride ve pratikte belirgin bir gerilimin açığa çıkmasına neden olur. Üstünlük İran’da; büyüklük Roma’da bulunur. Köle başa geçmesin diye, sürekli belirli bir mesafede tutulur. Ona hayaller, hikâyeler, kısmî, sınırlı üstünlük-büyüklük masalları düşer. İktidarın ilahiyatının her çatlaktan sızması gibi, mazlumun da ilahiyatı akacak bir yer bulur.
Bu anlamda yoksullar, iktidara dair ve içre yorumları kendi mücadeleleri ölçüsünde dönüştürürler. Tarih, çoğu zaman iktidarların hikâyesidir. Yoksullar, kıyıda köşede, bir arka plan unsuru olarak görülürler. Ezilenlerin mücadelesinin geleceğe dönük yüzü ise, iktidara dair ve içre yorumların terazisine vurulmamalıdır. O mücadelede sözü edilen yorumlar dönüştürülmüş hâldedir, mündemiçtir. Hazır muktedir olana öykünüp yol almak, çıkışsızdır.
Bu cihette, Bizans veya İran olma iradesinin ezilenlere tembihlenemeyeceği açıktır. Ezilenler, kendi kudret imkânlarını kendi mücadelelerinden üretirler. İslam içi tartışmalara dolaylı olarak Bizans ve İran’daki tarihsel çürümenin kesif kokusu sinmiştir. O kokudan uzak durmak da çare değildir. Buranın kavgası buradan ve burada yürütülür. Başkalarının parfümünde bulunacak bir şey yoktur. O parfümler, sokaklardaki cesetlerin, kanın, çöpün kokusunu bastırmak içindir.
Hristiyanlıkta hâkim olan tartışma, Tanrı’nın neliği ile ilgilidir. Teoloji, bu tartışmanın genel başlığını ifade etmektedir. Bu anlamda İslam’da böylesi bir teoloji alanından söz edilemez. Esas tartışma, iktidar meselesi etrafında döner. İslam’ın girdiği her alan, bir yandan eşitleyici-özgürleştirici bir pratiğe, bir yandan da iktidarın ilahiyatı adına düzenlenmesine tanık olur. Hz. Muhammed’in üzerinde durduğu koku, hiç unutulmaz. Resmî ordusu olmayan İslam, eşitleyicidir, yeryüzünü düzler; özgürleştiricidir, semavî olanı serbest bırakır, öze nakşeder.
Ama bu pratiğin her dönem sınırlanması, hapsedilmesi gerekir. Hem Emevîler hem de Abbasîler döneminde önemli mevkilerde bulunmuş İbn-i Mukaffa’ya göre, hilafet halkın desteğini almaya mecburdur. Halk doğru biçimde eğitilmeli, halkın şikâyetleri şeklen de olsa, geçici biçimde, giderilmelidir. Her bölge, “Sünnet ve tarih, dinî ilkeler konusunda bilgili ve sadık insanlara muhtaçtır. Sünnet ve tarih, halkı eğitmeli, onun sorunların bilincinde olmasını sağlamalı, yılanın başını küçükken ezmelidir.” Buna göre, Mukaffa eğitimi vermekle yükümlü öğretmenlerin de bir tür ajan ve muhbir olarak örgütlenmesini önerir. İktidar boşluk tanımaz. Boşluğu dahi örgütlemelidir. Denge hâli, rahatlık imkânları, iktidarın hanesine yazar.
1905 yılında Fransa’da çıkmış laiklik kanunu da öğretmenlere benzer bir rol bahşeder. Devlet, aşağının disiplin ve kontrol altında tutulmasını erteleyemeyecek bir güçtür. Bu yönüyle, İslam içi tartışma, Bizans-Sasanî gerilimi üzerinden biçimlenmektedir. Sünnî geleneğin devlet adamını yukarıdan; Şii geleneğin aşağıdan kontrol etme teşebbüsü, kısıtlı bir niteliği haizdir. İki gelenek de mazlumlar açısından önemli bir birikim sunar. Kavganın ayıklayıcılığı olmaksızın, bu iki gelenekten istifade etmek ya da arayı açıp yaşanan çatışmaya odun taşımak, sakıncalıdır. Şii ve Sünnî gelenekler, iktidar kadar mazlumlar için de imkânları haizdir.
İktidar ise asla Allah’a layık olamaz. Budünya, onun hükmünün geçtiği yer olarak kurgulanmak zorundadır. Kelâmın, hadisin, fıkhın ayrı ayrı ve bütün olarak iktidara uyarlanması şarttır. Tarihte görülen isimlerin belirli bir kısmı, bu konuda mahir olmaklığı ile bugüne taşınmıştır. Taşıyan, iktidarın ilahiyatıdır. Ötedünyacı pratiğin akıldışı ve insandışı görülerek çöpe atılması yanlıştır. O özünde budünyayı tekeline, tasarrufuna alan muktedirlere yönelik bir itirazdır. Ötedünyacı pratiğin, dünyevileştirilmesi, bugüne çekilmesi, buranın ihtiyaçlarına göre biçimlendirilmesi, iktidarın insan ihtiyacının bir ürünüdür. Fakihlerin temel gerilimi, “bir muktedire ihtiyaç olmadan yaşamak mümkün mü?” sorusu etrafında döner. Bu soru bir yanıyla, ötedünyacılığın dünyevileştirilmesidir. Bugün, bugünde yaşanacak bir cennet yoktur. Böylesi bir arayış ve iddia, iktidarın ilahiyatına bağlanmaya mecburdur. Zira burada mazlumların, gündelik çıkarlara, benmerkezli amele teslim edilme iradesi söz konusudur.
İktidarın sınıf ve sınır dışı olma arzusu ile Allah arasında kısa devre yapmak, başlıca yöntemdir. Bahsi geçen laiklik kanunundan önce Fransız devleti ulus-devlet olarak örgütlenme kararı almıştır. Görevliler, ülke sınırlarına gönderilirler. Köylülere, “bir savaş çıksa, Almanlarla (veya İtalyanlarla) savaşsak, o ölen Alman (veya İtalyan) askeri için de dua eder misiniz?” diye sorarlar. Köylüler, “biz Hristiyanız, tabii ki dua ederiz” derler ve çizilen sınırları tanımadıklarını zımnen ifade ederler. Görevliler başkente dönerler ve bu durumun üstesinden gelebilmek için eğitimi yeniden kurgularlar. Artık erkekler asker; kadınlar üniforma diken terziler olarak yetiştirileceklerdir.
Değirmen taşlarının döndüğü yer burasıdır. Onun soldan sağa ya da sağdan sola dönmesi arasında bir fark yoktur. Kadının asker, erkeğin terzi olması kurguya ve döngüye hâlel getirmez. Çomak, gene mazlumların elinde, iradesindedir.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

İslamî Burjuvazi


İslamî Burjuvazinin İktisadî, İdeolojik ve Kültürel Varlığı
İslam Protestanlaşması ve Anadolu’da Sermaye Birikimi Tartışmaları Ekseninde İslamî Burjuvaziyi Yeniden Düşünmek
Bu bölümdeki temel amaç, öncelikle İslamî burjuvaziye yönelik literatürde çizilen kavramsal çerçeveyi özetlemek ve bu bakış açılarının temel bir analizi üzerinden yazının ilerleyen kısımlarında yapılacak analizin zeminini kurmak olacaktır.
Türkiye Cumhuriyet’inde özellikle iki binli yıllarda yoğunlaşan yazınlardaki argümanlara göre, sermaye içerisinde kendini sahip olduğu İslamî ve muhafazakâr kültürel-siyasal eğilimlerle ifade ettiği söylenegelen bir grup sermayedar ortaya çıkmıştır. Her ne kadar kendini az sonra tartışılacağı üzere, görece eski bir tartışma olan İslam-Kapitalizm tartışmasına bağlıyor olsa da, son on yılda İslamî Kalvinizm ya da İslam Protestanlığı biçiminde kavramsallaştırılan bir dönüşüme genel itibariyle işaret edilmektedir. O nedenle bu kullanım çerçevesinde geliştirilen tartışmaların bizlere sunduklarına bakmak ilk etapta anlamlı olacaktır.
İslami Kalvinistler kullanımı, ilk olarak 2005 yılında European Stability Initiative’in yayınladığı Türkçesi “İslami Kalvinistler: Orta Anadolu’da Değişim ve Muhafazakârlık” olan bir araştırma raporunda karşımıza çıkıyor. İki bölümden oluşan bu raporda ilk bölümün, Orta Anadolu’da (ve aslında merkeze Kayseri ilini alan) temelini “kanepe” ile sembolize edilmiş bir mobilyacılık sektöründen alan (ESI, 2005) ve kendini küresel sermaye güçlerine de bağlayan “yeni bir ekonomik refah dönemi”nin gerçekleşiyor olduğuna işaret ettiğini görüyoruz. İkinci bölüm ise, Weberyan metodolojiye uygun bir biçimde burada yaşanan bu dönüşümün ve gelişmenin tıpkı Weber’in Avrupa’da kapitalizmin gelişim sebebini açıklayan eserinde olduğu gibi (Weber, 2002 ) bir İslamî reform ile gerçekleştiği yönündeki argümana dayanmaktadır. O nedenle bu kavramsallaştırmaya yine Weber’e referansla Osmanlı’da kapitalizmin gelişmiyor olmasının sebeplerini Osmanlı’nın İslamî ideolojiyle bağlantısı üzerinden tartışan Sabri Ülgener’in analizi üzerinden giriş yapmanın anlamlı olabileceğini düşünüyorum.
Ülgener’in Osmanlı’ya dair analizinde, Orta Çağı belirleyen “kıymet ve ideallerin” temelinde “gündelik hayatın her türlü hareket ve şekillerini iktisadî düşünceden gayrı saiklere göre ayarlanmış görmek isteyen bir cemiyet anlayışı” (1991, s.53) yatmaktadır. Bu “maddeleşmemiş dünya görüşü”, mal ve serveti elinde bulunduran “ağalar” ve “efendiler”in, sermayedarlığın temel motivasyonu olarak görülebilecek paradan para kazanma ya da Ülgener’in deyişiyle, “kâr ve rantabilite faaliyetleri”nden çok bu mal ve serveti iktisadî olan değil, daha siyasal-kültürel bir tahakküm için kullanmalarına, nam-nişan-mevki elde etme ve korumak için bir araç olarak görmelerine neden olmuştur (a.g.e.: 54). Bu orta tabaka, doğrudan ticaret ve sanat erbabları olarak öne çıkıyor olmalarına rağmen kapitalist anlamdaki “sermayedar” figürünün hesap-kitap ve dakiklik gibi iktisadî yönelimlerini barındırmayan, esnaflığın ve sanat erbabı olmanın sağladığı farklılıkla dış dünyaya kendini kapatan ve kendi içinde bir cemaat dünyası yaratmanın verdiği “dini-içtimai-politik” eğilimlerle belirlenen bir tabaka olarak tasvir edilir (a.g.e.: 56-7). Kısaca, “maddenin ve maddi hayatın icapları dışında kalabilme”nin, nefsi isteklerin bastırılmasının, “mütevekkil ve münzevi” bir insan olmanın esas amaç olduğu, kıymet ve ideallerin karşılığının bu dünyada değil “bu dünya ötesinde çevrili kıymetlerde” arandığı bir dönemin İslam’ın genel ahlakî kaideleri olarak görüldüğü yönünde bir algılayış karşımıza çıkmaktadır (a.g.e.: 60-3). Fakat burada anlatılanın tartışmamız dâhilinde de önem arzeden noktası, bunun İslam’ın “mutlak” bir hâlini değil, tarihsel bir biçimini sunuyor olmasıdır. İslamiyet’in Medine’den Mekke’ye dönüşünde “takva” ve “diyanet” merkezli bir dinden daha “mürüvvet” peşinde, daha “maddeleşmiş” bir öğretiye sahip olması ve bunun en uç hâlini Emeviler döneminde göstermiş olması durumu, İslamiyet’in tarihsel olarak iki zıt durumunu ve yorumunu karışımıza çıkarmaktadır. (Ülgener, 2006 s.75-8) Bu anlamda da Ülgener’in anlattığı Orta Çağ İslamı, esasında öbür dünyaya karşı bu dünya arasında salınıp giden bir İslam ahlakı yorumunda, “öbür dünya”ya yönelik bir algılayışın ağır basması, bunun da iktisadî eylem merkezli bir İslam algısından öte kaderci ve tevekküle yönelik bir içe kapanık İslam modelinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. (a.g.e.: 88) Bu noktada belirtmek gerekir ki, İslam’ın dünya saltanatını da ön plana çıkaran, “maddeleşmiş” İslam yorumunun tarihsel olarak da bir ölçüde mümkün oluşu aslında tam da bu yazıda altı çizilmeye çalışılan İslam’ın kapitalist iktisadî büyümeyle “İslamî Burjuvazi” ifadesinde sembolikleşmiş eklemlenmesinin meşruiyet zeminini de kurmaktadır ve hatta bunun Fettullah Gülen’in kişisel internet sitesinde yayınlanan bir köşe yazısında da belirtildiği gibi, bir kopuşa değil, esasında bir devamlılığa işaret ettiği gibi argümanlara zemin de oluşturabilmektedir:
Protestanlıkta (Kalvinizmde) Max Weber'in dikkatini çeken şey nedir? Katolikliğe başkaldıran Protestanlarla birlikte "çalışmak", ölümden sonrasına hazırlanırken bu dünyaya ait bir külfet olmaktan çıkıp neredeyse bir ibadete dönüşmüş; bir ilahi buyruk gibi algılanmıştır. Bu da zamanla kişisel sermaye birikimini ve dolaşımını (kapitalizm) hızlandırmıştır. Peki İslam böyle midir? Hayır. İbadet ahlakıyla iktisat arasında Weber'in Hıristiyanlıkta gördüğü türden kökten uyumsuzluk İslam'da yoktur. Tam tersine, doğrudan Kuran'da sosyal yükümlülükleri olan girişimci irade desteklenir. (Ama takdir ilahi iradeye aittir.) (Babaoğlu, 2006)
Alıntıda görülen biçimdeki “devamlılığa” dair vurguya ve İslam’ın “mürüvvet” merkezli yorumlarına detaylı bir şekilde İslamî Burjuvazi’nin kendini düşünüş noktasına değinilecektir. Şu an sadece, yaşanılan iktisadî gelişme ve büyümenin İslamî düşünüş biçiminde bir çeşit reformun sonucu gibi görülmediğini ve hatta İslam’ın asıl yorumunun “mürüvvet” merkezli bir anlayış olduğunu, buradan hareketle hedeflenmesi gereken “esas” amacın böyle bir İslam yaratmak olduğunu vurgulayan bir düşünüşün İslamî Burjuvazi’nin temel meşruiyet zemini oluşturan öğelerin başında geldiği iddia edilebilir.[1] Daha sonra irdelemek üzere, kenara koyulan bu noktadan sonra, literatürde İslamî Burjuvazi’nin ya da İslam Protestanlığı/Müslüman Kalvinistler meselesinin nasıl yorumlandığına bakılabilir.
Demirpolat’a göre (2002) Anadolu’daki İslamî Burjuvazi 1970’li yıllardan itibaren mühendislik eğitimi almış bir yeni orta sınıf üzerinden temellenmiş ve kendini Ülgener’in altını çizdiği tasavvufî İslam algılayışının aksine daha maddeleşmiş, ekonomik çıkar merkezli bir yorum üzerinden ifade etmiştir. Bu gelişmeyi Osmanlı modernleşmesinin temel hatlarından biri olan “Batı’nın tekniğine sahip olurken, kendi öz değerlerine sahip çıkmak”[2] inancının bir devamı olarak gören Demirpolat’a göre, İslamî Burjuvazi, İslamî iktisat algısından uzaklaşarak kendini kapitalist iktisadî akla bağlamış ve bu noktada da İslam’ı sadece bir meşruiyet aracına indirgemiştir.
Özdemir (2006) sözü edilen bu sermaye gelişimini daha çok MÜSİAD üzerinden incelemiş ve daha içe kapanık bir İslam algılayışından gündelik maddi pratiklerin din adına yorumlanıp bir düşünüş biçimi oluşturması noktasında İslam Protestanlığıyla paralellikler arzettiğini belirtmiştir. Aynı gelişmeleri bir başka makalesinde emek-sermaye arası bir sınıfsallık üzerinden inceleyen Özdemir, MÜSİAD ile HAK-İŞ ile sembolikleşmiş sermaye ve emek örgütlerinin İslam’ın emek ile sermaye arasındaki çatışmayı mutlaklaştırmayan yapısını temel sebep olarak ortaya koyarak, çatışmaların dönemsel olduğu ve esasında emek ile sermaye arasında bir birlikteliğe işaret edilen bir sınıfsallık algısının altını çizmiştir.
Bir diğer önemli çalışma ise Konya üzerine yaptığı alan çalışmasında emek ile sermaye arasındaki ilişkileri algı ve ifadeler üzerinden değerlendiren Durak, İslam’ın sermayedar tarafından tahakkümünü gerçekleştirmek üzere bir kültürel hegemonya aracına dönüştüğü ve böylelikle olası bir çatışmayı emek-sermaye arası bir ilahi birlik halesi yarattığı noktasından yaklaşmıştır. Durak’a göre[3] 80 sonrası neo-liberal birikim rejiminin işlemesinin önündeki en büyük kitlesel engellerden biri olan İslam algılayışı, kapitalizmle eklemlenerek kapitalizmin kitlesel meşruiyetini sağlamıştır. (2012, s.24-5) Böylelikle ekonomi-politik düzeyde AKP-İslamî Burjuvazi ortaklığı üzerinden yürüyen bu hegemonya, kendini emek-sermaye arası sosyo-kültürel ilişkilerde dine referansla işleyen bir çeşit kutsal ve ütopik bir birliktelik söylemiyle devam ettirmektedir.[4]
Bu tezler dışında ekonomik gelişmeyi cemaatlerarası yatay birleşme biçiminde açıklayan ifadeler de karşımıza çıkmaktadır. Yavuz’a göre, karşımıza çıkan bu gelişme, belli cemaatlerin ekonomik ve toplumsal tabanlarını birbirleriyle kurdukları dayanışma ve hemşehrilik biçimindeki enformel ağları üzerinden genişletmesi sermaye biriktirmeleri ve finansal alanlardan sanayiye kadar büyümeleridir. (Yavuz, 2003, s.91) Aktay ise benzer bir yatay dayanışma vurgusunu “Yahudileşme” terimini kullanarak yapar. Bununla kastı, kendini “laik cumhuriyet” karşısında bir çeşit diasporik sürgünde gören İslamî eğilimlere sahip Anadolu kaplanlarının Yahudiler arası ticaret birlikteliğine benzer bir birliktelik içinde dayanışarak geliştikleri yönündedir. (Aktay, 2000, s.137)
Cengiz ise, Kayseri-Hacılar üzerine yaptığı ve başlangıçta İslamî referanslarla yola çıktığını fakat daha sonraki bulguları neticesinde bu adlandırmadan Anadolu Kaplanları adlandırmasının daha doğru olacağı düşüncesiyle vazgeçtiğini söylediği çalışmasında, bu ekonomik büyüme ve gelişmenin en azından Kayseri özelinde İslam’a referansla anlaşılmaması gerektiğinin altını çizer. Ona göre, aslında Kayseri’deki insanların İslam’a doğrudan referans vermek niyetinde olmayan sadece çalışıp para kazanmaya çalışan yoksul köylülerin yükseliş hikâyesidir; İslam ile özdeşleştirilmeleri ise “laik” merkezden dışlandıkları ölçüde gerçekleşmiştir. Bu insanların arkasındaki motivasyon, hiçbir zaman İslam’a dair bir manevi amaç olmamış, tamamıyla ekonomik akıldan beslenen maddi bir hedef olmuştur. (Cengiz, 2013, s. 421-2)
Şu ana kadar kısaca incelenen çalışmaların Weberyan ve Marksist olmak üzere iki ana teorik hat üzerinden ilerledikleri iddia edilebilir. Ülgener’in temsilcisi olduğu görüş, çalışmanın hedefe aldığı dönem itibariyle bu yazının temel inceleme nesnesi olan İslamî Burjuvazi’yi merkeze almaz, fakat İslam ile Kapitalizm ilişkisine Weberyan bir hareket noktası üzerinden yaklaşması açısından tarihsel bir analiz temelinde tartışmamızla doğrudan bağlantılandırılabilir. Bu doğrultuda, İslamî Burjuvazi’nin ortaya çıkış sürecini “İslam-Kapitalizm” ilişkisinde tarihsel olarak kurulamamış bir bağın nihayet oluşturulmasının bir sonucu olarak gören bakış açısı, ESI raporunda karşımıza çıkmaktadır. Buradaki iddiaya göre, Weberyan metodolojiye uygun bir biçimde yaşanan “üst-yapısal”, yani ideoloji, kültür ve siyaset dünyasındaki bir dönüşümdür. İslam’ın içindeki iki ideolojik hattan biri -tarihsel olarak da baskın olmuş olan; kapitalizmin İslam içerisinde gelişmesine engel olmaktadır. Fakat diğer başka bir hat daha vardır, bu hat, dini bir “mürüvvete ulaşabilme” yolu olarak da kurguladığından, bu düşünüş biçiminin hâkim olması İslam içinde kapitalizmin de gelişebilmesinin yolunu açabilmektedir.[5]
Bu teorik çerçevenin bir anlamda tersi olarak yorumlanabilecek Marksist bakış açısı ise, altyapısal gelişmeyi, üstyapısal olana önceleme eğilimindedir. Bu bakış açısına göre İslamî burjuvazi, “Protestanlaşma” durumunu Anadolu’daki sermaye birikimini gerçekleştirmeye başlayan mütedeyyin çevrelerin “dini” de bu kılıfa uydurmalarına borçludur. Yani böyle bir birikimi gerçekleştirebilmeleri için “öncelikli” bir reforma ihtiyaç duymamışlar, maddi varoluşlarıyla inanç ve düşün dünyalarını uzlaştırmışlardır. Bu bakış açısı, ekonomik determinizm olarak adlandırılan Marksizm içerisindeki bir metodolojik hataya düşebilme olasılığını barındırdığından dikkatli yaklaşılmalıdır. Örneğin, Kurtuluş Cengiz’in çalışması; bu “iktisadî” değişim/dönüşüm ya da kopuşu tamamıyla İslam’a dair ideolojik, sosyo-kültürel bir dönüşüme bağlayan Weberyan modelin terse döndürülmüş, değişimi tamamıyla iktisadî süreçler üzerinden okuyan bir analiz olarak düşünülebilir. Her ne kadar Cengiz’in analizi, Kayseri özelinde de olsa ve bu analize karşı çıkmak anca Kayseri özelinde yapılan başka bir çalışmayla mümkün de olsa, böyle bir yaklaşımı genel olarak İslamî Burjuvazi üzerine de indirgeme potansiyelinin en az Weberyan okumalar kadar problemli olabileceğinin altını çizmek gerekiyor. İşte bu noktada metodolojik olarak sınıfları, yani iktisadî belirlenimleri siyasal, kültürel, ideolojik diğer belirlenimlerle birlikte ilişkisel olarak düşünmek, yani iktisadî süreçlerin tarihsel yürütücülüğünden ödün vermeden, bu yürütücülüğün ancak kendini siyasal, kültürel, ideolojik süreçler ve biçimler içerisinde yeniden üreterek mümkün olabileceği iddiasıyla algılamamız gerekmektedir.[6] Daha açık bir ifadeyle, iktisadî süreçleri diğer siyasal, kültürel ve ideolojik etkenlerden bağımsız ayrı bir alanda gerçekleşiyor gibi düşünmek yerine ancak onlarla ilişki içerisinde düşünerek kavramamız gerekmektedir. Dolayısıyla İslamî Burjuvazi’nin oluşumunu basit bir biçimde, İslamî bir kesimin sermaye birikimini elde etmesi olarak görmemeli, içine girdiği ve hâlâ süren siyasal, kültürel ve ideolojik savaşı da değerlendirmeliyiz. Bu noktada da İslamî Burjuvazi, kendisini maddi olarak oluştururken, yani sermayeyi biriktirirken, kendisini nasıl düşünüyor, nerede konumlandırıyor ve bunu yaparken diğer sınıflarla nasıl bir ilişki kuruyor biçiminde özetlenebilecek bir sorular zinciriyle karşılaşıyoruz. Bu sorulara verilecek ana bir yanıt, İslamî Burjuvazi’nin ideolojik, kültürel ve siyasal varlığını sadece “İslam”dan almadığının tespitiyle mümkündür. İslamî Burjuvazi, girdiği maddi ilişkiler sonucunda klasik bir kapitalistin girmek zorunda olduğu “deneyim” dünyası içinde İslamî olduğu kadar “liberal” de olmaya başlar. Fakat bu bilinçli bir reform, bir Protestanlaşma hareketi olarak değil, bir süreç olarak algılanmalı, bir oluşum olarak görülmelidir. Dolayısıyla maddi süreçlerin zorladığı bir “liberal-burjuva ideolojisi” ile “İslam ideolojisinin” sürekli olarak birbirine monte edilme çabası, beraberinde bu montajın mümkün olmayacağı üzerinde de bir savaşı gerekli kılar. Bu, Özdemir’in çalışmasında gördüğümüz üzere, sendika alanında süren bir mücadelenin varlığına işaret ettiği gibi, Durak’ın çalışmasında da görüldüğü biçimiyle, gündelik hayatı kapsayan bir savaştır. Bu nedenle, basitçe iktisat kökenli görülemeyecek bir sınıf oluşum süreci, ideolojik, kültürel ve siyasi mücadeleyi de içerimleyen bir sınıf savaşını mecbur kılar. Bu nedenledir ki, ileriki bölümlerde yapılacağı üzere, İslamî Burjuvazi’nin iktisadî muhteviyatının ortaya çıkarılmasının yanında ideolojik ve kültürel eksenindeki çelişkilerin ortaya çıkarılması, burjuvazinin karşısındaki proletaryanın oluşumunu da anlamaya yardımcı olacaktır.
İdeoloji, Kültür ve İktisat Ekseninde İslamî Burjuvazi
Odak noktamız olan “İslamî Burjuvazi” nitelemesinin kabulü ve kullanımı zaten yazının teorik altyapısının sınıfsal oluşumu, yalnızca bir iktisadî süreç olarak değil, aynı zamanda kültürel-ideolojik ilişkiler ile dolayımında ele alınacak olduğunun en temel göstergesi. Fakat aynı zamanda bu tartışmanın siyasi faktörleri de içeren, bu nedenle iktidarla olan ilişkiler bağlamında, hatta uzun bir İslamcılık tartışmasıyla birlikte yapılması gerekiyorsa da, bu bölümün kapsamı, yer yer bu alana dokunmakla birlikte, genel olarak ideoloji-kültür ekseninde olacak.
Söz konusu ideolojik bir tartışmayken, teorik bir hatırlatma olarak şunu da belirtmek gerekiyor. Bir önceki bölümde ideoloji-kültür bağlamının maddi süreçlerle ilişkisel olarak ortaya çıktığını söylerken, ideoloji ve kültürün sadece bir düşünce ve fikirler biçimi olarak var olduğu düşüncesinin de yanında, ideoloji-kültürün kendini maddi süreçlerle birleşerek sadece düşünce olmayan ve kendini maddi bir biçimde ortaya koyduğunun da vurgusu yapılmalıdır. Bunu, Althusser’den hareketle ifade edecek olursak, ideoloji aslında beraberinde bir “inanç” getirmek zorunda da değildir. Pascal’dan verdiği örneğe göre, inanmasak da kilise de diz çökmemiz ve dudaklarımı kıpırdatmamız, yani maddi gündelik pratiğin ta kendisi, bizi bir ideolojinin içinde tanımlar; (2006, s.92) ama aynı zamanda o ideolojinin ne olduğunu ve neye dönüştüğünü de yeniden belirler. Yani bu bölümde “İslamî” olarak nitelendireceğimiz ideoloji-kültürün yalnızca İslamî burjuvazinin kendini fikirsel düzeyde nasıl tarif ettiğini değil, aynı zamanda kendini maddi süreçlerle eklemleyerek nasıl bir ideoloji-kültür ortaya çıkardığını kapsamak durumundadır, ideoloji böyle bir perspektifle anlaşılmalıdır.
Genel olarak İslamî Burjuvazi olarak tanımladığımız burjuvazi, aslında kendini bu şekilde tanımlamaktan rahatsızlık duyar; ama bu konuda Erol Yarar ve Ömer Cihad Vardan arasındaki kavramsal sürtüşme, bize İslamî Burjuvazi’nin düşün haritasında ilerlemek için bir yol açar. Erol Yarar, “doksanlardan sonra yeni bir burjuva sınıfı mı doğdu?” sorusuna şöyle cevap veriyor:
“Ben buna yeni değil asli diyorum. Diğerlerinin sundukları ve Türkiye’nin değeri diye tanıtmak istedikleri hiçbir değerin kültürün kökü, aslı bu toprakta değil.” (Yarar, 2009a)
Buna cevaben ise Ömer Cihad Vardan’ın yaklaşımı şöyle:
"Burjuva, burjuvazi, aristokrat, aristokrasi gibi ithal kelime ve onların manalarıyla uğraşmak yerine, ülkeye neler kattığımızla ilgiliyiz. Gönüllülük esasına göre yaptığımız çalışmaların başka bir tarafa çekilmesi, en azından bunca çalışmaya hakaret manasını taşır.” (Vardan, 2009)
Ömer Cihad Vardan’ın bu yorumundan sonra yeni bir açıklama yapma ihtiyacı hisseden Erol Yarar ise şu ifadelerle kendini Ömer Cihad Vardan’ın yanına çekmektedir:
“Bana göre Türkiye'de üniter bir iş camiası yok Burjuvazi denebilecek bir camia var, Türkiye burjuvazisi denebilecek, daha ziyade Batılı değerlerle kendini ifade etmeye çalışan bir kesim var. Bir de Türkiye'de daha ziyade kendi değerleriyle barışık bir iş camiası var. Bazı insanlar bunlar da burjuvadır, değildir diye tartışmaya sokuyorlar. Biz, hiçbir zaman kendimizi böyle bir kavramla özdeşleştiremiyoruz. Burjuvazi kavramı zaten batılı bir kavram. Batı'da üretilmiş; şehirli, soylu, zengin işadamı tiplemesi, sosyal, kültürel ve iktisadi cephesi olan bir kavram.” (Yarar, 2012)
Burada ilk etapta ortaya çıkan çelişki ve bu çelişkinin kendini ortadan kaldırma çabası aslında her şeyden önce yazının başında yaptığımız teorik tartışmayla ilintili. Özünde politik-ekonomik bir soyutlama olan “Burjuvazi” kavramsallaştırması bir kez bir tarihsellik kazandığı ve ideolojik-kültürel süreçlerle birlikte incelendiğinde “burjuvazi”nin kendini burjuvazi olarak görmediği, fakat tam da bu sebepten burjuvayı ideolojik-kültürel olarak yeniden tanımladığı başka bir “güç ilişkisinin” kapısını araladığı karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla nesnel düzeyde burjuvazi kavramsallaştırması, her şeyden önce, öznenin kendini nasıl anlamlandırdığından bağımsızdır, fakat burjuvazinin düşün dünyasında kendini nasıl konumlandırdığı “burjuvazi” kavramının tarihsel olarak aldığı hâl ve biçimi anlatır. Bu doğrultuda da onun sadece ekonomik bir kategoriden ibaret olmadığını ama ondan etkilendiği gibi ona tarihsel olarak bir şekil de verdiğini akılda tutmak gerekir.
Bu noktada burjuvanın bu “özel” bilincinin temel dayanak noktalarından biri, kendilerini ideolojik-kültürel perspektifte Laik-Türk-Kemalist Burjuvazi’den ayıran ve bunu kabaca “kendi öz kültürel değerlerine sahip çıkmak” üzerinden yapmasıdır. Sıklıkla kullanılan “İstikbal Köklerdedir” ifadesi, aslında bu noktayı vurgular. Kemalist söylemin ifadelerinden birini “bozarak” ve “yeniden yaparak” karşısında olduğu kültürel-ideolojik perspektifi belirleyen İslamî Burjuvazi, istikbal vurgusundaki ilericilik ile köklerden gelen “gelenekselliğin” çelişkili hâlini, daha eskiden beri gördüğümüz “kendi öz değerlerine saygıyla modernleşme” söylemine eklemler. Fakat her ne kadar Kemalist bir bakış açısının bir ölçüde eleştirisi gibi gözükmesine rağmen söz konusu İslamî iktisadî model, Kemalizm’in topluma dair argümanıyla “sınıflarüstü” bir topluma işaret etmesi anlamında ortaklaşır. Kemalist iktisadî söylemin, aslında kapitalist ya da sosyalist bir sistem olmadığı ikisi arasında bir “emek-sermaye” bloku oluşturduğu ve Türk halkının “sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitle olduğu” yollu düşüncesine benzer argümanlara burada da rastlarız. Bunun net bir şekilde ortaya çıktığı tanımlamalardan bir tanesi İslamî Burjuvazi’nin kendini kapitalist bir rasyonalitenin ürünü olan “homo economicus” üzerinden değil ondan farklı bir “homo İslamicus” aklıyla açıklamasıdır. Homo İslamicus; yani İslam adamının tanımlanışı da sınıf çatışmasını reddeden sınıftan azade bir işçi ve işverenin Müslüman olduğu ve temel çıkar ortaklığının ekonomik olmayan bir rasyonalite üzerinden kurulduğu düşüncesidir. (Zaim, 1994) Bu anlamda da toplum, Kemalist ideolojideki gibi, “milliyetçi” bir argümanla değil, “İslam” üzerinden “kaynaştırılarak” sınıf ötesi hâle getirilir.
Bu iktisadî “amaç” birliğinin tarihsel kökenlerine dair en iyi örneklerinden birine ’in İslamî ekonomiye yönelik analizinde rastlarız. Fethullah Gülen’e göre, “tarihi hâkim sınıfların servetlerine servet katmak için bir sınıfı ezdiği ve tarihteki bütün savaşların bu amaçla yapıldığını iddia eden” tarihsel maddecilik tezi, Tarık Bin Ziyad’ın şu örneğinde de gösterildiği gibi, çürümektedir:
“Rica ederim; atına eyer, ayağına çarık bulamayan çöl çocuklarının, kısa bir zaman içinde cihad şuuruna ulaşmasını, değişik imparatorlukların karşısına dikilip, büyük bir çoğunlukla onları hep dize getirmelerini, atlarını denize sürüp okyanuslar ötesi ülkeleri fethetme himmetiyle dolup taşmalarını cihad ruhundan başka ne ile izah edebiliriz ve hele bütün bunlara nasıl sınıflararası mücadele diyebiliriz?
Tarık b. Ziyad, yanındaki beş bin askerle, daha sonra kendi adının verildiği Cebel-i Tarık Boğazı’nı geçip doksan bin kişilik düşman ordusuyla karşılaşınca leventlerine şöyle seslenmişti:
"Önünüzde deniz gibi bir düşman, arkanızda da düşman gibi bir deniz var. Ya şerefinizle düşmana saldırır ve erkekçesine ölür ya da kadın gibi kaçıp denizde boğulursunuz!.."
Aradan 5-6 saat geçmemişti ki, yine aynı Tarık, Toleytola'da hükümdarın sarayında, ayağının altındaki hazineler karşısında kendi kendine hitaben:
"Tarık! Sen dün bir köle idin, Allah seni hürriyete kavuşturdu. Bugün muzaffer bir kumandansın. Ama unutma, yarın toprağa gömülecek ve bütün yaptıklarından Allah'a hesap vereceksin!" diyebilmişti.
Şimdi burada bir lahza durup, "Böylesine bir şuur ve anlayışın neresinde sömürme vardır?" diye ehl-i insafa sormak gerekir. Zira Tarık, o kadar yolu sırf kralın hazineleri için kat etmiş olsaydı, hazineleri ayağının altında bulduğu zaman kat'iyen böyle konuşmayacaktı.” (Gülen, 2009)
Bu yaklaşıma göre tarih sınıf savaşları üzerinden değil, inanç ve düşün dünyasındaki yönelimlere göre açıklanmalıdır. Aralarında sınıfsal bir farklılık bulunan “köle ile efendi” bu örnekte görüldüğü üzere “çatışmıyor”, aksine ortak bir amaç birliği üzerinden “kaynaşıyorsa”, tarihi sınıfsal bir temelde yorumlayan tarihsel maddecilik bu tarihsel durumu açıklayamayacağı gibi, “homo İslamicus”un ruhani birliğini açıklamaya da yetmez. Burada, efendinin de sahip olduklarının bir kölesi durumunda olması köle ile efendiyi ortak bir kaderin parçası hâline getirmiştir. Bu ortak kader de birlikte, bütün maddi farklılıklara rağmen, İslam’ı yüceltmek ve yükseltmektir.
Bu algıda sınıf birliğini sağlayan temel düşünüş biçimlerinden biri, “sabır ve şükrün” aslında bir ve ortak bir amacı olduğudur. Referans verilen Hz. Ömer sözü “sabırla şükür iki deve farzedilse, hangisine binsem aldırmazdım”, zenginin zenginliğinin sebebinin zamanında sabır ederek Allah yolundan şaşmamış bir kişi olmasıyla açıklanmasına katkıda bulunur.[7] Zenginin zenginlikle sınanıp şükrünün beklendiği, yoksulun ise yoksullukla sınanıp sabretmesinin beklendiği bu ortak inanç birliği, bir noktadan “türedi zenginliğin” “vurguncu” veya “gayrımeşru” kaynaklar (Bora ve Erdoğan; 2005) ile açıklanmasına yönelik toplumsal eğilimin önüne set çekip “helal para” algısına da katkıda bulunmaktadır. Öte yandan, gerektiği şekilde sabredenin günün birinde şükredecek konuma geleceği yönündeki umutlu bekleyiş ile “işçinin sadece geçici olarak işçi olduğu” işçiliğin İslam içerisinde yapısal bir karakterinin olmadığı yönündeki argüman (Tabakoğlu, 1997, s.75) ilişkili olarak değerlendirilebilir.
Öte yandan Durak’ın da işaret ettiği üzere, bu sınıfsal birliğin yukarıda anlatılan mekanizmayla da ilişkili olan boyutu “helal para” ile bir yerlere gelmiş “güvenilir” insanın patrondan ziyade “abi” ve “amca”ya dönüştüğü bir paternalist ilişkinin yaratılmaya çalışıldığı noktasıdır. (Durak, 2012, s.41-2) Bu paternalist ilişkiler, yer yer “zekâtı dışarıya değil çalışanıma veriyorum” (Erdoğan, 2012, s.59) biçimindeki doğrudan İslamî referanslar da taşıyabilmekte iken, işçinin iş dışındaki yaşantısında karşılaştığı maddi ve manevi sorunların çözümünde de “güvenilir bir otorite” olarak patronun devreye girmesinde de kendini ortaya koyar. Bunun yanında bu güven ilişkisi, “işçisinin hakkını veren” ve “maaşları gününde ödeyen” bir patron imajıyla da sağlamlaştırılmaya çalışılır. (Durak, 2012, s.42; s.79-80) Tüm bu emek ve sermaye arasındaki kaçınılmaz maddi gerilimi dindirme çabası içerisinde olan bu algının, emek-sermaye çatışmasının yapısal olarak devam etmesini sağladığı ölçüde, sermayenin emek üzerindeki denetimini ve kontrollünü sağladığı aşikârdır. Gündelik hayatın ideolojik kontrolü olarak nitelendirilebilecek bu mekanizmaların benzer ideolojik hareket noktalarına sahip emek ve sermaye örgütleriyle de ilişkisel olduğunu düşünebiliriz. Özdemir’in belirttiği üzere, aslında işçi-patron ilişkisi üzerinden değil paternalist bir zeminde “abi-kardeş” ilişkisiyle tanımlanan birebir ilişkilerin “sendika”ya ihtiyacı olmadığı yönündeki bir argüman hâkimdir. (2006, s.42) Fakat aynı makalede, meseleye HAK-İŞ’in perspektifinden bakan Özdemir, burada sermaye cephesinde olanın aksine bir sınıfsallığın kabulünün, fakat aynı zamanda bu sınıfsallığın “çatışmacı” olarak görülmediğinin altını çizer. Böyle bir durumda sendikanın temel görevi, emek ve sermaye arasındaki dayanışmanın bozulduğu durumlarda bir arabulucu görevine soyunmak ve her iki cephenin İslam’a uygun yönlere çekilmesini sağlamak olmaktadır. (a.g.e.:44) Fakat bu durumda sınıflararası birlikteliğe dair vurgunun beslendiği kaynak İslam olarak gösterilse de maddi süreçlerle birlikte düşünüldüğünde “aynı sözler farklı maddi pratiklere” işaret eder hâle gelir. Burada İslamî perspektif üzerinden bir eleştiriyle devam edecek olursak, Tabakoğlu, İslam ekonomisinin bir işçi sınıfı yaratmadığı yönündeki argümanının bugünün maddi pratikleriyle uyuşmadığının da altını çizmektedir. Sendikacılığın ortaya çıkmasının ve işçilerin örgütlenme sebeplerini İslam ekonomisinin öngörmediği şekilde eşitsizliklerin artmış olmasına bağlayan Tabakoğlu bir anlamda yapısal bir sorunun varlığına işaret eder. (1997, s.77) Fakat burada talep edilen mutlak bir eşitlik durumu değil, aksine, eşitsizler arasındaki “dayanışma ve birlikteliğin” eksikliğidir.
Bu noktada artık şunu söyleyebiliriz. İslamî Burjuvazi, kendisini bir “idea” olarak İslam’ın “dayanışmacı, paternalist, çatışmasız” bir iktisadî yorumundan hareket eden bir algılayış içerisinde kurabilir, fakat bu, onların gerçek “düşünüş biçimlerinin, fikriyatlarının” ve elbette ki onlarla birlikte ilerleyen “eylemlerinin ve deneyimlerinin” ne olduğunu göstermez ve onları açıklamaya yetmez. Aksine daha detaylı bir analiz, bizlere İslam’ın bu ilişkiler bağlamında maddi eşitsizliklerin meşruiyetini sağlamaya yönelik bir “söylem”e ve yer yer “ritüellere” indirgendiğini gösterir. Bunun yanında eğer ki ideolojinin fikir düzeyinde değil, maddi pratiklerle birlikte kurulan bir şey olduğunu iddia ediyorsak, maddi olarak “sermayenin” kapitalizmin maddi pratiklerinden kaynaklanan bir ideolojiyi de beraberinde getirmesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla İslamî Burjuvazi’den ve onun iktisadî duruşundan bahsederken yalnızca İslamî olandan bahsetmeyiz, aksine doğrudan liberal iktisadî modelin ideolojisinin içine sığdırılan ve kaynaştırılan “İslamî” eylem ve söylemlerden bahsederiz. Bu noktadan sonra bu İslam ve Liberalizm eklemlenmesi nasıl gerçekleşiyor, buna bakabiliriz.
İslam içerisinde onu “mürüvvet” merkezli, yani iktisadî rasyonalitenin temelde bulunduğu bir model olarak algılayan anlayışta, kaçınılmaz olarak, liberal iktisadın olmazsa olmazı diyebileceğimiz serbest piyasanın kutsanmasını ön planda görürüz. Özel, bu konuyla ilgili Hz. Muhammed’in Medine pazarı ile ilgili düşüncelerini günümüz iktisadî biçimine uyarlayarak, Peygamber üzerinden serbest ve rekabetçi piyasayı meşrulaştırır. (Özel, 1994) Hz. Muhammed’in “pazar yerinde kimse belirli bir yeri sahiplenmeyecektir” ve “vergi alınmayacaktır” ifadelerini siyasi otoritenin rantı engellemesi ve piyasa düzenlemelerinin üretici ve satıcılar için uygun biçimde yapılması olarak yorumlayarak, Peygamber’in “fiyatları belirleyen Allah’tır” sözüyle liberal iktisadın “gizli el”ini ilahi bir güce dönüştürerek İslam-liberalizm kolajını tamamlar. Fakat Eskicioğlu’na göre, İslam’ın önerdiği ekonomi aslında nev-i şahsına münhasır, başka bir yerde olmayan, sui generis bir yapıdır ve mevcut serbest piyasa liberalizminin bile aslında “devlet müdahalesine” sahip olduğunu, dolayısıyla ekonominin İslam’ın öngördüğü ölçüde bile “serbestliğe” izin vermediğini söyler ve liberalizmin öngördüğünden bile daha öte bir serbestliğin gerekliliğine vaazeder ve gümrüklerin kaldırılması, malların ve sermayenin serbest dolaşımı, devletin denetmenliğe düşürülmesi ve vergi indirimi gibi hiper-globalist ifadelerden pek de farklı olmayan bir serbestlik tablosunu İslam ekonomisinin temeline koyar. (Eskicioğlu, 2007) Her ne kadar Eskicioğlu, bunun bir “İslam ekonomisi” modeli olduğunu iddia etse de İslam’ın meşruiyet arttırıcı yönü ile liberal iktisadı İslam’dan uygun bir sos bularak karşımıza sunuyordur. Bunun aslında karşılıklı bir birleşim bir iktidar bloku oluşturduğunu Çizakça ve Akyol’un eserinden (2012) anlayabiliriz. Çizakça, yukarıdaki iki örnekte gördüğümüz yaklaşıma benzer bir şekilde, “İslam’ın kapitalistleştirilmesi” noktasından hareket ederken, Akyol daha liberal bir kanadın temsilcisi olarak neo-liberalizmin içindeki neo-muhafazakâr eğilime de vurguyla bir İslam ekonomisi peşinde olmayan, ama kapitalizmin serbest piyasa algısının içine İslamî değerleri katmaya, yani “kapitalizmin İslamlaştırılmasına” katkıda bulunmaya çalışıyor. (İlyaslı, 2013) Bu iki farklı projenin, ortak bir proje hâline dönüşüp hegemonik bir “yeni” ideoloji kurmasının ise bir çeşit bilinçaltı yansıması olabileceğini iddia edebileceğimiz söz konusu kitabı değerlendiren bir yazı, aslında bilinçlerde gizlenmeye ya da hafifletilmeye çalışılanın ne olduğunu ortaya koyar gibidir:
“Kitap ile ilgili itiraz edebileceğim diğer bir nokta ise ‘kapitalizm’ sözcüğünde ısrar edilmesi. Her ne kadar kuru bir ezbere dayandığını söylesek de gerçekten ‘kapitalizm’ zihinlerde kirli bir kelime. Alternatif olarak serbest piyasa, liberal ekonomi, ahlak ekonomisi veya İslam ekonomisi kullanılabilirdi diye düşünüyorum.” (İlyaslı, 2013)[8]
Bir kere kapitalizm, İslamî vaazlarla birlikte soslanarak kabullenildiği zaman kapitalizmin bir anlamda kendini sosyo-kültürel olarak “gösterme”[9] biçimi olarak görebileceğimiz “zenginlik” ile ilgili mücadele başlar. Karl Marx’ın deyimiyle, kapitalist birikimin genel yasası olarak bir uçtaki “zenginlik birikiminin” de türlü ifadelerle İslam içinde bir meşrulaştırılmaya ihtiyacı vardır. Buna dair en temel ve saf tartışma, Hz. Muhammed’in kendisinin zengin olduğunu kanıtlamayla başlar. “Adam Zengin Olur Mu?” başlıklı makalesinde Maraşlı Meczup Zeki’nin hikâyesini anlatarak başlayan ve onun “cemaat, size bir çift sözüm var, deyivereyim gideyim. Adam zengin olmaz, zengin adam olmaz” sözlerini aktaran Mustafa Özel, şaşkınlığını şu cümlelerle ifade ediyor:
“Nasıl oluyor da, Müslüman bir ahali, gayr-ı İslamî bir ilkeyi bu ölçüde benimseyebiliyordu? Bu yanlış (hatta kasıtlı) bir telkinin mi, yoksa haklı bir tepkinin mi sonucuydu? Peygamberi tacir olan bir ümmetin mensupları nasıl böyle düşünebiliyorlardı?” (Özel, 1994, s. 3)
Bundan 17 yıl sonra aynı soruyu bir kez daha soruyor Özel ve “zengin adam olmazsa toplumun helak olacağını” (Özel, 2001) iddia ederek, kastının kapitalist bir zenginlik anlayışı olmadığı biçiminde devam ediyor. Çalışmanın sadece çalışmak için yapıldığı kapitalizme eleştiri getirerek, İslam’da çalışma durumunun beraberinde bir maneviyatla birlikte yürüdüğünü ve de aslında bireysel bir güdülenme ile değil, toplumsal yaşamı gözeterek gerçekleştiğini söyler. Yani zenginleşen bir Müslümanın bireysel olarak zenginleşmesi, ancak ve ancak Müslümanlık ilkesini de zenginleştirdiği ölçüde anlamlıdır. Bunu yeniden sabır ve şükür ilkesiyle birleştirerek ifade ettiğinde ise karşımıza zenginin varlığı yoksula sabretmeyi öğretecek bir model olarak karşımıza çıkması anlamında manevi bir önem taşırken aynı zamanda “şükretme” bilincinin de yürütücüsü olarak manevi bir rol[10] üstlenmiş olur. Böylece toplumsal eşitsizlikler de bir dini söylem halesi altında ebedi bir amaç ile açıklanmış olur. Bu da, Hegelci bir perspektifle, tarihin yüce amacı uğruna mutlaklaştırılan ve varlığı kutsanılan köle-efendi ilişkisinin bir başka şekilde ifade edilişidir.
Fakat daha önce de belirttiğimiz üzere, bu toplumsal ilişkiler de karşılığını doğrudan bu şekilde bir ideal üzerinden bulamaz. Zenginlik ile yoksulluk arasındaki gerilim, kendini her daim hissettiren bir pratik olarak bir meşruiyet yaratma çabasına da kaçınılmaz olarak ihtiyaç duyar. Bu noktada da ihtiyaç ve israfın yeniden tanımlanması, başka bir tartışmanın da kapısını aralar.
Biriktirmenin en temel iktisadî yasak olduğu vaaz edilen (Zaim, 1994, s.104) bu düşünüş biçiminde, sermayenin kendisi bir birikim aracı olarak tanımlanmayarak, üretken mal olarak düşünülerek meşrulaştırılır ve en büyük engel bu şekilde atlatılır. Bu yasak üzerinden hareketle yatırım ve tüketim gibi liberal iktisadın en temel ifadeleri karşılık bulmaya başlar. Burada daha önce söylediğimiz üzere, İslam’da sermayeciliğin manevi bir hale altındaki ilerici ve kutsal amaç olarak yansıtılması, adamın zengin olması gerektiği yolundaki vicdanî desteğe, tüketimin de meşruluk kazanarak dâhil olması gerekmektedir. Burada tüketim-ihtiyaç-israf dengesindeki sert geçişleri önleyecek bir çeşit hava yastığı olma görevi temel olarak “zekât verme” ve “hayır işleme” ilkelerine verilmiştir. Bir “zengin”, eğer ki “helal” yoldan kazandığı paranın zekâtını veriyor, Allah yolunda harcamalar da yapıyorsa, o noktadan sonra elinde kalanı “ihtiyaç” olarak tanımlayabilme ve “israf”tan kaçabilme şansına nail olmuş demektir. Erol Yarar’ın şu ifadeleri bunu net bir şekilde anlatır:
Ben Allah'ü Teala'nın ahkamının parasal rasyonaliteyi yüzde olarak verdiğini gördüğüm için yüzdelere bakarım. 200 milyar benim için ölçü değil. 100 milyar da israf olabilir bir insan için. Adam, çoluk çocuğu aç iken 50 milyara bir araba alıyorsa bu da israf olur. Bir adam, farzedelim X Müslüman, 10 milyar dolar serveti var ve her sene 1 milyar dolar bağışlıyor. Bu adam 1 milyon dolarlık bir arabaya binse ben bu adam için israf demem. (Yarar, 2009b)
Yarar’ın da sözlerinde ortaya çıktığı üzere, daha evvel Özel tarafından söylenilen İslam’ın kapitalizmin bireyci mantığından çok toplumsal bir mantığı olduğu yönündeki argümanın aksine bireysel ile toplumsal arasındaki denge gözetilmemiş oluyor ve aslında kapitalist ahlakın yaklaşımı İslam’dan daha ağır basmaya başlıyor. İhtiyacın bir kişinin kendi ailesindeki “açlar ve toklar” üzerinden, yani çok daha bireysel bir perspektiften kavrandığı bu ifadede, zengin kendini toplumun bütününün rızkına el koymuş olarak görmeme bilincine sahip olmaya ve lüks tüketim israf olmamaya başlar.[11] Bu noktadan sonra da kapitalist tüketimin içinde belli kültürel eğilimleri yansıtan ama ekonomi-politik olarak kapitalist tüketimin “lüks”ünden pek de farklı olmayan bir yaşantı ortaya çıkar.
Fakat burada konunun çok daha önem arzeden ve altı çizilmesi gereken bir yönü daha var. Adamın zengin olabileceği, israfa kaçmadan tüketebileceği ve israfın çok bireysel referans noktalarından çıkışla tanımlanıyor olduğu argümanının İslamî motiflerle meşrulaştırılmış olmasının yanında mühim olanın dinin kendisinin bu eksenden tanımlanmaya başlamış olması noktasıdır. Bu da sürekli olarak belirtilmeye çalışıldığı gibi aslında İslam ideolojisindeki bir dönüşümün maddi süreçlerin taşıyıcısı olduğu ideolojiyle eklemlenmesinin ve ilişkisel olarak belirleniminin sonucudur. Daha açık bir ifadeyle, zenginliğin toplumun yürütücüsü olduğu yolundaki argüman, yalnızca İslamî referanslarla açıklanabilecek ve kavranabilecek bir şey değildir. Zenginliğin toplumsal bir merkez hâline dönüşmesi kapitalist ideolojinin de temel dayanak noktalarından biri hâline gelmiş, İslamî Burjuvazi içerisinde ise dini söylem bu söylemle bir karışım oluşturmuştur. Neo-liberal kuramın en önemli temsilcilerinden biri olan Hayek’in zenginliğin bir toplumun ilerleyişi için en önemli unsur olduğu yolundaki ifadeleri, bu konu dâhilinde yapılacak bir karşılaştırmaya zemin olabilir.[12]
Neticede İslam’ın gelişimini, hatta devrimini, sermayenin Müslüman olmayanın elindense, Müslüman olanın elinde toplanması olarak gören bu anlayış aslında sermaye sınıfının kalkınması ve yükselmesini İslam’ın gelişimi olarak yorumlar[13], ve kapitalizmin temel yasası olan sınıfsal eşitsizliği kaçınılmaz bir gereklilik olarak kabul eder. Bu noktada İslam’ın toplumsallığı yalnızca bir söyleme indirgenir ve ideoloji, yalnızca bir fikirler bütünü hâlini alır ve kendini maddi eylemlerde ifade etmeyen bir maneviyat halesi olarak karşımıza çıkar. Erol Yarar’ın kendisine sorulan 700 TL’lik asgari ücretin olduğu bir ülkede 1000 TL’lik ayakkabı giymenin nereye oturduğu sorusuna verdiği cevap şöyledir:
İmam-ı Azam Hazretleri'nin 30 altınlık kaftanı nereye oturursa oraya. Benim karşı çıktığım düşünce bu. Adamın ayakkabısı kaç para, sana ne? Birincisi seni ilgilendirmez. İkincisi, o insanın Allah indinde yaptıklarını bilmiyorsun ki, sen adama sadece o anki konumuyla, daracık bir alanda tecessüs yapıyorsun. Biz, insanların ne giydiklerine arabalarına bakarak onların ahlaki kriterleriyle ilgili yorum yapma salahiyetimiz yok. (Yarar, 2009b)
Zenginlik her ne kadar kutsansa da, “komşusu açken tok yatmaması” vaaz edilen[14] bir dine inanan kişiler içinden bir vicdanî söylemin çıkması da kaçınılmazdır belki. Ömer Cihad Vardan’ın hükümetle yaptığı Somali gezisinde karşı karşıya kaldığı görüntülere dair sözleri şöyledir:
“Dünyanın bir tarafında ne yiyeceğini şaşırmış, yiyebildiği önünde yiyemediği de ardında olan obezler dururken, diğer bir tarafında yiyecek bir lokma yemek, içecek bir damla su bulunamaması manidar değil mi?” (Vardan, 2012, s.158)
Çok aşikâr olan bu küresel eşitsizlikler karşısında aslında dillendirilmemesi problemli olarak düşünülebilecek bu vicdanî duyarlılık “gösterisi”nin aslında neden bir gösteri olduğu, yani neden maddi herhangi bir gerçekliğe tekabül etmediği, Yarar özelinde özetlemeye çalıştığım umarsız bireyci tavırda olduğu gibi Vardan’ın kendi sözlerinde de ortaya çıkar:
“Bir seferinde hiç unutamıyorum, Malatya şubemizde yaptığımız bir Genel İdare Kurulu toplantımızın akabinde akşam yemeğinde şubemiz, 33 adet kuzu ile tüm katılımcılara ziyafet vermişti. Tadı hâlâ damaklarımızda kalan bu ziyafetin bir benzerini Mardin’de bir diğerini Diyarbakır’da, Erzurum’da vs. hemen her yerde gördük yaşadık. Hele Antalya’daki kuzu mangalları tamamen farklı bir tecrübeydi. Nasıl hatırdan ve ‘mide’den kaçar? İşte böylece, ona değdi, buna değmedi derken hem sağlıksız beslenme ile hem de kilo almak ve kolesterolü fırlatmakla yüz yüze kalıyorsunuz.” (Vardan, 2012, s.119)
Bu basit karşılaştırmada kendini gösteren aleni çelişki, her ne kadar “dünyanın bir tarafında ne yiyeceğini şaşırmış, yiyebildiği önünde yiyemediği ardında” olan kişilerin, yani bir eşitsizlik “suçunun” faillerinin, Vardan’ın yemek yediği masalarda da oturuyor olduklarını ortaya çıkarsa da, “söz” şu ana kadar göstermeye çalıştığım üzere, eylemin, maddi olanın taşıyıcısı olduğu “asli” düşüncenin üstünü örtmeye çalışır. Fakat çelişkiler kendilerini çok rahat ele verebilmektedir. Dolayısıyla olan biteni bu şekilde değerlendiren bir gözü, Erol Yarar’ın AVM önündeki lüks ayakkabılarına uyarlayacak olursak, AVM’deki mescit önündeki lüks ayakkabılar, yoksul mahallelerindeki cami önündeki ayakkabıların durumuyla kıyaslandığında o mahallelerde namaz kılmayan lüks camilerin mütedeyyinleri için “gözden ırak olanın gönülden de ırak olması” gibidir. Tıpkı Somali’de görülen ile kendisine kurulan masa arasındaki çelişkiyi göremeyen bir gözün sadece 40 sayfalık bir farkla kendini ele vermesi gibi.
Çok açıktır ki mütedeyyin zenginin İslam ile kurduğu ilişki, İslam’ı bir söz söyleme ve bazı ritüellere uyma meselesi hâline dönüştürmüş, İslam’ın kendisi de düşünce ile maddi gerçeklik arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmaya yönelik bir meşrulaştırma aracına indirgenmiştir. Zekâtın lüks tüketimi meşrulaştıran bir hava yastığı görevi görmesinin yanında, kendini yine lüksle ifade eden ritüellerin varlığı ilgi çekicidir. Örnek vermek gerekirse, evlerde tavan arasından otomatik olarak inen seccade ve ortama uhrevi bir hava katan ışıklandırmalar, evin çeşitli yerlerine yerleştirilmiş Kabe’den canlı yayın yapan plazma televizyonlar, Osmanlı-İslam motifleriyle süslü ev dekorasyonu, klasik burjuvazinin tüketim kültüründen yalnızca “kültürel” eksende farklılık göstermektedir. Fakat batılı kültürel formlara sahip burjuvazinin ideolojisiyle İslamî olanın ideolojisi, maddi gerçekliklerin eklemlenmesi üzerinden birleşince ortaya ikisinin karşımı olarak da görebileceğimiz bir kültür çıkmaktadır. Bir Noel sahnesini andıran bayram kutlamasını Yarar şu şekilde anlatıyor:
Mesela bayramda gelseydiniz, bayram heyecanını görebilirdiniz. Bu konuda Amina'dan Allah razı olsun. Bayram öncesi evi süsletiyor çocuklara. Kocaman köpüklerle pencerelere 'Bayram Mübarek Olsun' yazıyorlar. Perdeleri lambaları süslüyorlar. Çılgınlar gibi her tarafı boyuyorlar. Masanın önüne hediyeler yığılıyor. Bayram sabahı kahvaltı edildikten sonra birlikte dua ediliyor ve hediyeler açılıyor. (Yarar, 2009b)
Daha birçok örneğini verebileceğimiz tüketim kalıplarındaki ortaklaşmaları “jipe binen türbanlılar” imajı çevresinde düşünecek olursak, aslında karşımızda olanın aynı marka jipe binenlerin kıyafetlerindeki farklılıktan, ya da dikiz aynasına asılanın Türk bayrağı yerine Ayet-el Kürsi olmasından öteye geçmeyen bir farklılıktır. Çavdar’ın (2011) çizdiği şu tablonun tipik bir burjuva yaşantısından farkı aradaki İslamî referanslardan fazlası değildir:
“[Sular Vadisi’nde] Tropik bitkiler yazın sıcağında kendilerince bir hava üretseler de daha kış başlar başlamaz ölmeye yattılar. Bu bölgenin en canlı yerleri ise Uzay Cafe'nin bulunduğu ufo-türbe karışımı bir yapı ile, Burger King'e kiralanmış benzer başka bir yapı... Uzay Cafe'de büyüklere nargile, küçüklere oyun makineleri var... Silahlar ve tırlarla oynuyorlar... Yürüyüş ve bisiklet parkurları vadinin ana hatlarını oluşturuyor. Kadınlar başörtüleri ve çarşaflarıyla adımlayıp duruyorlar bir aşağı bir yukarı. Kara çarşafın karizması ve ona yüklenen anlamlar başka türlüymüş izlenimi verse de aslında yalnızca kilo vermeye çalışıyorlar. Yoruldukları zaman ise golf arabalarıyla park içinde istedikleri mekâna bırakılıyorlar kahvelerini yudumlamak üzere.” (Çavdar, 2011)
Çavdar’ın mekânsal referanslarla değerlendirdiği İslamî Burjuvazi’nin maddi gerçeklikle ideolojisi arasında olan eklemlenmeye yaklaşmak adına önemli bir noktadan hareket etmektedir. Türkiye siyasetinin güncel işleyişine siyasi pratikler üzerinden de damgasını vurmuş olan mekânsal ilişkiler hem bu açıdan hem de kapitalizmin genel işleyişinin mekânın yeniden üretimine bağlı olduğu (Lefebvre, 1991) yönündeki argümandan ötürü özel bir ilgiyi hakkediyor. Öte yandan mekâna dair olanın fikirler-söylemler düzeyinde gerçekleşen çatışmanın en somut hâlini, yani maddi ilişkiler üzerine etkisini çok net hâle getirdiğinden şu ana kadar yaptığımız bütün tartışmaların özetlenmiş ve damıtılmış bir hâlini sunacaktır.
Daha önce sözünü ettiğimiz üzere, İslam’ı bireysel bir seviyede, yani ritüeller biçiminde, “sadece dudakların kıpırdatılması” (Althusser, 2006, s.92) olarak yaşayan bir burjuvazinin en önemli mekânsal yansımalarından birinin yine çok net bir biçimde günümüzün liberal mekân politikalarının bir sonucu olan “güvenlikli site/toplum”[15] olduğunu söyleyebiliriz. Çavdar’ın üzerinde durduğu Başakşehir örneği ile sembolleşmiş bu mekânsallık kaçınılmaz olarak kendini “tehlikeli” olanı dışarıda bırakmakla gösterir. Çoğu zaman kültürel seviyede kendisinden farklı olanı dışarıda bırakmak ya da basitçe “laik”lerden uzaklaşmak olarak gösteren bu “tehlike”den kaçma durumu bununla beraber sınıfsal kodları da yeniden üreten, yani liberal kültürle eklemlenen bir sürece işaret eder. Burada kabaca, çevredeki gecekondu mahallelerinden insanların içeriye sokulmadığı[16], maddi ilişkilerin gereksinimlerinden ötürü içeri girmek zorunda olan alt sınıfların da “işe yaramadıkları” anda, yani çalışmadıklarında dışarıya kovuldukları[17] kendi sınıfsal tahakkümünü güvenlik altına almış bir İslam inancından bahsediyoruz. Dolayısıyla, Somali’deki sümüklü çocuklara bir gösteriye dönüştüğü için fazlasıyla önem veren, bağışlar toplayan İslamî Burjuvazi, bir gösteri eşliğinde Somali’ye gider, ama yanı başındaki mahallenin sümüklü çocuklarını “gösterisiz” gerçek hayatta dışarıda tutmak için elinden geleni yapar.
Esasında tipik bir güvenlikli site tablosu olarak karşımıza çıkan bu mekânsallık dinî ritüellerle eklemlenince bağlamımıza daha da oturuyor. Dinin bir ritüel hâlini aldığını, İslam’ın toplumsal bir birliktelikten çok kopukluk olarak yaşandığını sıklıkla belirmiştik. Bu kopukluk, ritüellerin yaşanmasında mekânsal olarak da karşılık buluyor. Hayır işlemek için “kendi evini” kullanmak istemeyen Erol Yarar şöyle diyor:
“Sürekli kapısı açık bir evim olmasını istiyorum ama bunu şehir hayatında yapamadığımız için Eyüp'teki evi açtım. Ramazan'da her gelir grubundan insanların geldiği iftar sofraları kuruldu. Pazartesi günleri tefsir dersimiz oluyor. Cuma günleri de düzenli olarak hadis okuyorum. İsteyen gelebiliyor.” (Yarar, 2009a)
Daha önce belirtildiği üzere, ritüel ile maddi gerçekliği birbirinden ayıran bu inanış, aynı durumu mekânsal olarak da yaşar. Alt sınıflarla dinî bir ritüelde buluşmak için kendisine sahip olduğu mekânın ötesinde bir mekân yaratacak ölçüde kendisini ayrıştırmış bu anlayışı bir gösteri hâlini almış şaşalı iftar çadırlarının bir uzantısı olarak düşünebilmek mümkündür. Mekânsal ayrışmanın ritüellerle eklemlendiği bir başka süreç de kurban bayramlarıdır. Kurban’da kesilen etin yoksul komşulara dağıtılmayıp cemaate bağışlandığı hikâyesini anlatan Çavdar’ın bu sözleri, Kibritçi’nin o kurbanın kesildiği mekâna dair anlatısıyla mekânsal ayrıştırma daha bir ayyuka çıkar: 
“Göçmen Konutları’na yol vermeyen Başakşehir’in yakışıklı İslamcıları, Kurban Bayramı’nda gidip kurbanlarını orada kesiyor, tüm boku püsürüğü oraya gömüyorlar.”(Kibritçi, 2010) 
Yukarıda yapılan alıntı, bir bakıma İslamî Burjuvazi’nin idea ve maddesi tartışmasının yapıldığı bu bölümde iddia edildiği üzere, aslında İslamî ritüel, eylem, ifade ve söylemlerin liberal biçimlerle birleşerek karışık ve çelişkili bir burjuva yarattığı yönündeki argümanın bir özeti gibidir. Daha basitçe “ithal, dışarıdan alınmış” bir ideoloji olarak “doğrudan” benimsenemeyen burjuva-liberal ideolojisi, aslında sermaye birikiminin gerçekleşmesinin de neticesinde önce bir “İslamî” sulara uğramış, orada karmaşık ve çelişkili bir hâl almış ve bu yazının da başlığı olan iktisadî, ideolojik ve kültürel varlığı yaratmıştır. Karşımızdaki nesnel olarak kurulmuş bir sınıfsal sömürünün öznel ifadelerle yokmuş gibi gösterilmesi ve varolan nesnel sınıf ayrımına yeni bir kültürel-ideolojik-siyasi biçim vermesidir. Esasında kendini İslam’ın hâkim tarihsel biçiminden bir kopuşla farklı bir biçimde kuran İslamî Burjuvazi, tam da buna uygun olarak söylemini iktisadî bir eşitsizliğin meşrulaştırması üzerine kurar. Aşağıdakinden koparılan ve yukarıdaki iktidarın bir parçası hâline getirilen kurban eti, İslam’ın şaşalı ve yükselişteki yüzüyken, o kurban etinin artıkları aşağıdakilere bırakılmış sabır ve metanet gibi uhrevi inançlardır.
İslamî Burjuvazinin “İçeri”den ve “Dışarı”dan Eleştirilerinin Birlik Olanakları
Bir önceki bölümde söylenmeye çalışıldığı üzere, eğer ki İslamî Burjuvazi’den yalnızca bir ekonomik konum ya da aksine yalnızca bir kültürel konum algılamayıp, ikisinin birleşiminden türemiş maddi süreçlerle fikirlerin bir birleşimini anlıyorsak, İslamî Burjuvazi’nin bugünlerde daha da yaygınlaşan bir İslam içi eleştirisinin de tek başına bir İslam eleştirisi değil, aynı zamanda bir burjuvazi eleştirisi de olabileceğini düşünmemiz gerekir. Eliaçık gibi figürlerin eleştirisinin “anti-kapitalist” bir hâl alması ve söylemin içinde İslam’a en uygun ekonomik modelin sosyalizm olduğunun iddia edilmesinin İslamî Burjuvazi’nin fikirsel dönüşümünden öte iktisadî anlamdaki gelişim yönüyle de bağlantısı olduğu iddia edilebilir. Dolayısıyla içeriden eleştirinin yalnızca bir “kültürel” eleştiri değil, bir iktisadî eleştiri olması, tam tersine iktisadî bir eleştirinin “kültürel” bir eleştiri de olması bir birlik yaratabilme potansiyeline sahip olarak düşünülebilir. Bunun doğrudan olmasa da ilintili olarak düşünülebilecek bir örneğini “Gezi Parkı” protestolarında Anti-kapitalist Müslümanlar ile “laik-ulusalcı” diyebileceğimiz bir kesim arasındaki kısmi birliktelik üzerinden okuyabiliriz. Fakat yine aynı süreç içerisinde dikkat edilmesi gereken noktalardan biri, İslamî-“yandaş” Burjuvazi “boykotu” gibi ifadelerin öte yandan “laik-modern-yandaş olmayan” biçiminde adlandırılan bir burjuvazinin desteğine ulaşması noktasıdır. Bu tip bir sonuç “anti-kapitalist” çizgiyi, yani iktisadî eleştiriyi kültürel eleştirinin altında tanımlayan bir hâl almaya başlar. Fakat bunun da politik sürecin bir parçası olduğu bilinciyle, İslamî Burjuvazi karşıtlığının kültürel-iktisadî bir zeminde kurma olanağına sahip olduğu “İslamî proletarya” ile; bu karşıtlığın aynı zamanda İslamî Burjuvazi ile laik-ulusalcı-modern Burjuvazi’nin de ortaklaştıkları “çelişki” ve “sömürü” noktaları olduğunu ortaya çıkartması ile kurulacak bir “İslamî olmayan proletarya”nın birlikteliği sağlanabilir. Sınıf siyaseti, aslında hâlihazırda varolan bir bütünlüğün siyasetinden çok farklıkların birleştirilmesi anlamına gelen bir siyaset olduğu müddetçe proletaryanın iktisadî “ultra-gerçekliğinin” tıpkı “burjuvazi”nin oluşturduğu gibi, bir çekim kuvveti oluşturarak farklı kültürel noktalardan hareket eden iktisadî eleştirileri kendisine çekebileceğini iddia edebiliriz.
Böyle bir noktaya yapılacak bir vurgunun hem Marksist tarih açısından, hem de İslam’ın tarihi açısından mümkün olduğunun altını bazı referanslar dâhilinde hatırlatarak yazıyı sonlandırabiliriz. Öncelikle Luxemburg’un “Din ve Sosyalizm” çalışması (Luxemburg, 2013) ruhban sınıfının sosyalizm karşıtı söylemlerinin yoğunluğunun altını çizer. Bu, esasında yakın bir zamanda Türkiye’de bir örneğini gördüğümüz “grev karşıtı hutbe”den[18] farklı olmayan bir duruşa işaret ediyor gibidir. Ancak burada Luxemburg’un bir sosyalist olarak yaptığı, dini tümden bir yanlış bilinç olarak değerlendirmemek ve aslında Hristiyanlığın istediği dünya düzeninin komünist bir dünya düzenine denk düştüğünü belirtmektir. Yani komünizmin “bütün dünya malını ortak mülkiyet hâline getirmek isteme”sine  rahiplerin “sövüp sayması”nın aslında Hristiyanlığın ilk havarilerine yöneltilmiş bir sövüp sayma hâli olduğu Luxemburg tarafından altı ısrarla çizilen bir noktadır. (2013:143) Bu nedenledir ki Luxemburg, papazların aslında sosyalistlere hayır dualarını eksik etmemeleri gerektiklerini söyleyerek (2013:141) iktisadî bir konum üzerinden kültürel bir birleşmenin olanağını da hatırlatmaktadır.
Yine benzer bir duruşu ise Bloch’ta görebilmekteyiz. Bloch, din ile alt sınıfların isyanını Alman köylü savaşlarında Thomas Münzer’de görmektedir. “Devrimin teoloğu” biçiminde isimlendirdiği Münzer’in çağrısından mevcut bir mitolojik tanrıdan çok “Tanrı’nın evlatlarının kuracağı özgürlüğün krallığı”na yönelik bir çağrının sonucunu çıkarır. (Bora, 2013:179) Bunu tarihsel olarak açıklayan ve esasında geçmiş-bugün-gelecek olarak bağlantılandırdığı bir teorik duruşa sahip olmasına rağmen (syf:176) kendisine yöneltilen ithamların aksine tarihsel bir “insan”dan bahseden Bloch, bu tarihsel insanın dinî çağrının içinde, yani mevcut-var-olan ve henüz-var-olmayanın içindeki “mümkün”ü bulduğunu söyler. Din, insanın henüz sahip oldukları arasında vaatleriyle “daha iyi”yi gösteren en güçlü çağrı olmasıyla, sosyalizmin “daha iyi” çağrısındaki maddi çağrının teolojik/manevi-vicdanî yönü gibidir. Zaten “Tanrı’nın ölmüş sözüne değil, yaşayan sözüne” sahip çıkmanın gerekliliği, aslında var olan bir Tanrı’ya değil, tarih içerisinde olmakta olan bir Tanrı’ya işaret etmek demektir.[19] (syf:179) Bu doğrultuda kültürel zeminde yaratılmaya çalışılan sınıfsal birlik, esasında iktisadî bir söylemle iç içe yürümektedir, Bloch’un verdiği Münzer örneği bu bağlamda anlaşılmalıdır.
Bloch’un Münzer örneği ile paralel düşünülebilecek bir örnek ise Sırrı Süreyya Önder tarafından verilmektedir. Önder, İslam tarihinden “Zenc Hareketi”ni ön plana çıkararak, Allah rızasını özgürlük, adalet ve dindeki bozulmanın önüne geçmek olarak değerlendiren başkaldırmış kölelerin 9. yüzyıldaki isyanını ön plana çıkarır. (2013:95) Dinin teolojik bir alana hapsedilip “tek bir kelam” olarak kurulması ve tarihsellikten arındırılmasının önüne geçmenin ancak dinin teolojik bir mevcudiyet değil, antropolojik bir yaklaşımla tarihsel olarak kurulmasıyla, yani neticede dinin sınıfsal bir gerçekleşme hareketi zemininde anlaşılmasıyla mümkün olacağıdır. (s. 97-99)
Son olarak da Özdoğan’ın Muhammed Taha ve Ali Şeriati üzerinden incelediği İslam-sosyalizm ilişkisiyle Latin Amerika kurtuluş teolojisi arasında kurduğu potansiyel ilişkiden bahsedebiliriz. Kurtuluş teolojisinin insanların müminler ve ateistler olarak değil, ezenler ve ezilenler olarak ikiye ayırıyor olmasına vurgu yaparak ruhban sınıfının diğer örneklerde görünenden farklı olarak böyle bir teolojik anlayışa sahip çıktıklarını söyler. İslam’da ise bu algının Muhammed Taha’nın söylediği üzere, “islam’ın ilk mesajı” olan “iman düzeyinde İslam” olarak anlaşılması sebebiyle böyle bir sınıfın oluşamadığını, ama İslam’ın ikinci mesajı olan ve aslında yine kurtuluş teolojisinde olduğu üzere sadece inananlara değil “insanoğluna” seslenen mesajın toplumsal adalete ve eşitliği yaptığı çağrının kurtuluş teolojisiyle olan benzerliğine dikkat çeker. (2013: 21-6) Bu açıdan İslamî Burjuvazi’yi değerlendirdiğimizde karşımıza yalnızca İslam’ın ilk mesajını yani “iman”ı dikkate alan, fakat ikinci mesaja aykırı bir İslam’ın uzantısı olarak karşımıza çıktıklarını söyleyebiliriz. Özdoğan, Şeriati’nin anlayışında ise “mal Allah’ındır” sözleri üzerine söylediklerini ön plana çıkarır. Burada Allah ile halkın aynı safta yer alıyor oldukları vurgusuyla malların teker teker kişilere ait olmaması aksine halkın bütününe ait olması gerekliliğiyle özel mülkiyetin olmadığı bir dünya düzenine işaret edilir. Dolayısıyla bu bağlamda bu yazı içerisinde konu edilen İslamî Burjuvazi bu anlayış doğrultusunda, “Osman’ın zaferi ve Muaviye’nin istilasıyla” başlayan bir sürecin bir uzantısı olarak “aldatıcı, yalancı ve hileci” bir rolün temsilcisi olarak görülebilir. (Özdoğan, 2013:31)
Bütün burada bahsedilen Marxism’den ya da dinden referansla konuşan, yani bir bakıma içeriden ve dışarıdan olan eleştirilerin diyalektik birliği bizlere bir olasılık olarak Özdoğan’ın da belirttiği üzere, bir yoksullar ve ezilenler mücadelesinin eksenlerinden birinin İslam ve sosyalizm arasındaki ilişkisellikten çıkabileceğini söyleyebilir. (2013: 33) Fakat İslamî Burjuvazi’ye karşı geliştirilebilecek olası bir kültürel-sınıfsal mücadele birliğinin, “Laik-Kemalist” kültürel saflarla ilişkisi yukarıda da değinildiği üzere, hâlâ bir problem olarak durmakta ve siyasal süreç içerisindeki sınıf oluşumunun önemle üzerinde durulması gereken noktalarından birini oluşturmaktadır.
Fırat Konuşlu
Dipnotlar
[1] Bu; Anti-Kapitalist Müslümanlar’da da bir örneğini görebileceğimiz üzere diyanetten mürüvvet dini olarak İslam’a geçişi bir “sapma” olarak düşünen aksi bir algıya da neden olmuştur. 
[2] Bu algıya dair birçok örneğin bulunabileceği toplu bir çalışma için bknz: Şentürk, 2008.
[3] Kendisi bunu Tuğal’ın AKP iktidarını açıklamak üzere, Gramsci’den doğru kullandığı “pasif devrim” tezine dayandırdığını belirtmektedir.
[4] Durak, emek ve sermaye arasındaki ilişkinin emekçi tarafından pasifçe kabul edilen süreçlerden oluşmadığını, farklı direniş mekanizmaları ve reddedişlerin de gözlemlendiğini belirtmektedir. Fakat bunlara ileriki bölümlerde değineceğim.
[5] Gerçekleşen sermaye birikimini, cemaatlerarası işbirliği, dayanışma ağlarıyla açıklayan ve Aktay’ın çalışmasında da benzer bir dönüşüme işaret eden bir tavır da yakalamak mümkündür.
[6] Bu doğrultuda bir yaklaşım için bkz: Wood (2001).
[7] Bu algının bulduğu karşılıklar için bkz: Durak; a.g.e., 41; 97.
[8] Elbette buradaki ifadelerin yazının başında sözünü ettiğimiz kendini kapitalist ya da burjuva olarak görmeme biçimindeki hâkim eğilimle birlikte düşünülmesi gerekiyor.
[9] Bu noktada bir “gösteren” olarak zenginliğin dinle ilgili bir sorunsal oluşturduğu yönündeki argüman için bkz: Bora ve Erdoğan, 2005.
[10] Bu manevi hâle bürünen önderlik rolünün gerçek hayattaki tezahürünün “kendini gösterme” ile eş ilerlediğini Yarar şöyle ifade ediyor: “Bir insanın kibirli yürümemek kaydıyla zengin olduğu anlaşılmalı sokakta. Fakir anlasın da gelip derdini anlatsın diye. Mao gibi gri kıyafetlerin giyildiği bir düzene inanmıyoruz ki.” (2009a)
[11] Bu ifadeye tarihsel bir dayanak, Erol Yarar’ın bir televizyon konuşmasından gelir: İmam-ı Azam’ın evini görenler “bu İmam değildir” dediler. İmam-ı Azam’ın verdiği cevap kendilerine, buradaki mülkün hepsinin zekâtı verilmiştir. (Yarar, 2009b) Bu örnek bize tekrardan bunun “yeni” bir gerilim olmadığını hatırlatan bir noktadır.
[12] Hayek ve zenginliğin rolü için kısa bir değerlendirme Bkz: Eamonn Butler, 2001,s.134-7.
[13] Bkz. Yarar, 2009b: “Bir toplumun zenginleri de dine sahip çıkıyorsa, o memlekette devrim oluyor demektir. Dünyanın neresine gidersen git. Bak zengin grubuna, zenginler dinden uzaklaşır. Bizde yıllar geçmiş. Lastiklilerin doldurduğu bir camiden marka ayakkabıların doldurduğu bir cami hâline gelmiş. Bir devrim olmuş Türkiye'de.”
[14] Komşuluk meselesinin daha sonra özel olarak değineceğimiz mekânsal bağlamdaki eşitsizlik ilişkilerini göstermesi açısından Çavdar’ın şu cümleleri çarpıcıdır: “Türkiye'nin en modern kurban kesim yeri”ne sahip Başakşehir'de kurban payları komşulara dağıtılmıyor, paraya dönüştürülmek üzere cemaatlere veriliyor. Göçmen Konutları'nda yaşayan ve hiç pay gelmediği, ama çocukları et istediği için 5 liralık et almak için kasaba gelen kadın bunu doğal karşılıyor: “Birbirimizi tanımıyoruz ki komşu olalım” diyor... Kurbanın yoksul komşuyla yardımlaşmayı öneren toplumsal işlevi kurumsal ilişkilere tercüme edilip ortadan kaldırılıyor âdeta... İki türlü espri var Başakşehir'de bu durumu anlatan. Birinde deniyor ki, “Burada komşu komşunun külüne değil, gülüne muhtaç...” İkincisi biraz can yakıcı. Genç bir erkek, anne-babasının Başakşehir'de yaşamayı tercih etmesinin sebebini özetliyor: “Hani var ya komşusu açken tok yatan dinden çıkıyor... Burada aç komşu olmadığı için kimse dinden çıkmıyor.” (Çavdar, 2011)
[15] Bkz. Gated Communities.
[16] “Kimselerin giremediği sitelerde sürüyor Başakşehir çocukları bisikletlerini, kendilerine özel sahalarda oynuyorlar oyunlarını. Hayatlarında hiç sümüklü çocuk görmüyorlar, hiç tinerciyle karşılaşmıyorlar. Okula anaları arabayla götürüp bırakıyor ya da servisle gidiyorlar. Hani ‘cipe binen başörtülüler’ diye bir şey var ya, ben bunu kolpa sanırdım, gerçekmiş valla, bir sabah herhangi bir okulun önünde bekleyin, onlarca göreceksiniz. Bunlar genelde sitelerinin girişine ‘yabancı giremez’ yazdırıyorlar zaten. Ama öyle böyle değil, kalın kırmızı puntolarla, hani “ölüm tehlikesi” falan yazıyorlar ya, işte öyle. Zaten öyle elinizi kolunuzu sallayıp giremezsiniz bunların sitelerine, güvenliği cartı curtu var. Tipinizi beğenmezlerse durdurup soruyorlar, hangi daireye gideceksin, misafir misin? Orada oturmuyorsan arabayla girmek zaten imkânsız, kartlı geçiş sistemleri var. Yakında yayalar için de yapacaklarmış. Tüm bunları, yavrucakları sümüklü çocuklarla karşılaşmasın diye yapıyorlar. [...] Ramazan’da fena coşkuludur burası, İslamî elitizmin kalbi burada atar. Sohbetler, sanatçılar, carcurtçular, paralar, paralar, paralar… Ama öyle herkes giremez buraya, sümüklüyseniz giremezsiniz yani, kusura bakmayın, bu işler böyle. Sular Vadisi’ni bir yandan 4. Etap konutları diğer yandan 5. Etap konutları kollayıp koruyor. 4. Etap’ın arkasından askeri bölge Sular Vadisi’ne karşı herhangi bir taarruzu engellemek için konuşlanmış. 5. Etap’ın arkasında 1. Ve 2. Etaplar var, herhangi bir sümüklüyü geçirmemek için didinip duruyorlar. Çevre sitelerden birinde oturuyorsanız, sular vadisine açılan bir kapınız var, kartınızı dıtlatıp kapıyı açabilirsiniz. İki ana kapıdan başka, sitelerin kapılarını saymazsak dışarıdan birisi için yol yok. Dışarıdan kim gelebilir acaba diye baktığımızda, 4-5 km. ötede Göçmen Konutları’nı 2-3 km. ötede ise Deprem Konutları’nı görüyoruz. Bundan başka yakınlarda sanayi mahallesi var. Sanayi mahallesinin araba tamirinde çalışan eli yüzü yağlı kirli çocukları Sular Vadisi’ne gelmezler sanıyorum, buradan haberleri bile yoktur. Ama yine de gelebilme ihtimalleri var ve bu korkunç bir şey, tüm yollar kapatılmalı.” (Kibritçi, 2010 )
[17] “İlginç bir şey daha: hani park bahçe temizleyen adamlar var ya, çöpçüler, hizmetliler falan. Bunlar günlük yemeklerini tabldotlarda açık alanlarda yiyorlar genelde. Evet, tahmin ettiğiniz gibi yemeklerini kilometrelerce müsait alanı olmasına rağmen Sular Vadisi’nde yemiyorlar. 4. Etap’ın onlarca parkından birinde de yemiyorlar. Sümüklülerin giremediği hiçbir yerde yemiyorlar yani, gidip Deprem Konutları’nın parkında yiyorlar. Çünkü orada bunlara pis pis bakan, tiksinen, iğrenen kimse yok.” (Kibritçi, 2010)
[18] Grev Karşıtı Hutbe, Milliyet.
[19] Bunun Anti-kapitalist Müslümanlar’ın manifestosunda geçen metafizik bir öteki dünyaya değil, bu dünyada yaratılacak olan öteki dünya söylemine benzerliğini vurgulamak gerekir:
“Yeryüzündeki tüm dinlerin ideal dünya ülküsünü ifade eden cenneti, sınırsız ve sınıfsız özgür dünya olarak anlar. Böylesi başka (öteki) bir dünyaya inanır ve gerçekleşmesi için çaba sarfeder.”
Kaynakça
Aktay, Y. (1999). Türk Dininin Sosyolojik İmkânı: İslâm Protestanlığı ve Alevilik. İstanbul: İletişim.
Althusser, L. (2006) İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, İstanbul: İthaki Felsefe Serisi.
Babaoğlu, H. (2006) Müslüman Kalvinistler Yerine Batılı Kalvinistleri Tartışsak! Gülen.
Bora, T. (2013) ‘Ernst Bloch’ta Sosyalizm, Metafizik, Din ve Ateizm: “Başka Bir Anlamda Sofu”’, Kazım Özdoğan ve Derviş Aydın Akkoç (ed.) Sol İlahiyat Dini Soldan Okumak içinde (s.171-192), İstanbul: Birikim Yayınları.
Bora, T. ve Erdoğan, N. (2005) Zenginlik: "Zengin" bir araştırma gündemi, "yoksul" bir literatür.
Butler, E. (2001) Hayek, Ankara: Liberte Yayınları.
Cengiz, K. (2013) Yav İşte Fabrikalaşak: Anadolu Sermayesinin Oluşumu: Kayseri-Hacılar Örneği, İstanbul: İletişim Yayınları.
Çizakça, M. ve Akyol, M. (2012) Ahlaki Kapitalizm, Ufuk Kitapları.
Demirpolat, A. (2002). The Rise of Islamic Economic Ethic, Rationality and Capitalism in Modern Turkey: the Case of Konya (yayınlanmamış doktora tezi), Orta Doğu Teknik Üniversitesi/Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.
Durak, Y. (2011). Emeğin tevekkülü: Konya'da işçi-işveren ilişkileri ve dindarlık. İstanbul: İletişim Yayınları.
ESI (2005) Islamic Calvinists Change and Conservatism in Central Anatolia.
Eskicioğlu, O. (2007) İslam ve Serbest Piyasa Ekonomisi Üzerine Röportaj.
Gülen, F. (2009) Ekonomi Anlayışımızın Temel Esasları.
İlyaslı, Ö. (2013) Ahlaki Kapitalizm - Mustafa Akyol - Murat Çizakca.
Kibritçi, A. (2010) Başakşehir İslamcılığı.
Lefebvre, H. (1991). The Production of Space, Oxford: Blackwell.
Luxemburg, R. (2013) ‘Din ve Sosyalizm’ Kazım Özdoğan ve Derviş Aydın Akkoç (ed.) Sol İlahiyat Dini Soldan Okumak içinde (s.139-170), İstanbul: Birikim Yayınları.
Önder, S. S. (2013) ‘Müminin Celadetine Ne Oldu?’ Kazım Özdoğan ve Derviş Aydın Akkoç (ed.) Sol İlahiyat Dini Soldan Okumak içinde (s.89-100), İstanbul: Birikim Yayınları.
Özdemir, Ş. (2006) İslami Sermaye Ve Sınıf: Türkiye/Konya Müsiad Örneği.
Özdoğan, K. (2013) ‘Bir Özgürlük Teolojisinin İmkânları Üzerine’ Kazım Özdoğan ve Derviş Aydın Akkoç (ed.) Sol İlahiyat Dini Soldan Okumak içinde (s.15-36), İstanbul: Birikim Yayınları.
Özel, M. (1994) Adam Zengin Olur mu? s. 3-14
Özel, M. (2001) Zengin Adam Olur Mu?
Şentürk, R. (2008) Ekonomik Kalkınma ve Değerler, UTESAV.
Tabakoğlu, A. (1997) İslam İktisadında İşçi İşveren Münasebetleri, Çerçeve, Yıl 5. Sayı: 20, 74-85.
Ülgener, S. (1991) İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası: Fikir ve Sanat Tarihi, İstanbul: Der Yayınları.
Ülgener, S. (2006) Zihniyet ve Din, İslam Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı, İstanbul: Der Yayınları.
Vardan, Ö. C. (2009) Burjuvazi Demek Çabamıza Hakaret, Milliyet.
Vardan, Ö.C. (2012) Cihad ve Müsiad, İstanbul: Timaş.
Weber, M. (2002). Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu. Ankara: Ayraç Yayınevi.
Wood, E.M. (2001) “İlişki ve Süreç Olarak Sınıf”, Praksis, sayı:1 2001, 92-119.
Yarar, E. (2009a) Erol Yarar: Gerçek burjuva sınıfı biziz.
Yarar, E. (2009b) 'Bir lokma bir hırka yutturulmuş zokadır'.
Yarar, E. (2012) Erol Yarar: MÜSİAD, burjuvazi ile değil, ahilik ve fütüvvet ile özdeştir.
Yavuz, M. H. (2003). Islamic Political Identity in Turkey, New York: Oxford University Press.
Zaim, S. (1994) “Ekonomik Hayatta Müslüman İnsanın Tutum ve Davranışları”.
Devamını oku ...