Ortak Vatan

Bütün Dünya İşçi ve Köylüsünün Ortak Vatanı
Şimdiki Rusya, din, millet ve renk farkı olmaksızın, bütün Dünya işçi ve fukara köylüsünün müşterek vatanı. Bolşevikler, Teşrinievvel İnkılâbı’ndan sonra bütün Rusya’yı fukara düşmanı zalim kapitalistlerin, yani altın kuvvetine dayanan zenginlerin tasallutundan temizlediler. Hem de Rus padişahı, Rus bankeri, Rus fabrikacısı, Rus pomeşçiki (çiftlik sahibi) olmak üzere, işçi ve fukara köylü sırtında yaşayan müstebitleri ezerekten bütün mazlum insanlar için böyle bir ortak vatan, yeni bir dünya yarattılar.
Eski dünya ve eski vatanda idare, kuvvet, baht, saadet güya ki yalnız çarlar, han ve hakanlar, şehzade ve paşalar, bey ve ağalar, fabrikantlar, banker ve tüccarların meşru malı, meşru bir hakkı idi. Bütün yerler, bütün fabrikalar, bütün saray ve konaklar, bağlar, bahçeler, güller, bülbüller, hep bu gözleri doymaz, insan kanı emmekten usanmaz adam kılıklı canavarların; tarlalarda yıldızdan yıldıza çalışmak, karanlık fabrikalarda, yeraltı maden ocaklarında, demiryollarında hayvan gibi işlemek ve en sonunda bir günlük yaşayabilecek rızkını bile tedarik edememek, bir yeri sakat olsa dilencilik etmek, ecelin pençesine düşünce yetim çocuklarını ve genç karısını yabancılar ve zenginler elinde esir bırakıp ölüp gitmek, bütün bu felaketler, her işçi ve her zavallı köylünün alnında yazılı facialar, bütün dünya işçi ve köylüsünün gözyaşları...
Rusya’da Bolşevikler, içtimai inkılâp ile böyle merhametsiz bir dünyayı yıktılar. Ve bütün kanunların, bütün mahkemelerin ve bütün papaz ve mollaların, bütün jandarma ve polis alaylarının din, Allah ve millet adından utanıp arlanmaksızın himaye ve silâh kuvvetiyle müdafaa ettikleri böyle adaletsiz bir dünyayı altüst ettiler.
Şimdi Rusya’da bu yer ve çiftlikler, kendi gücüyle, kendi alnının teriyle işleyen köylünün, bankalar ve bütün fabrikalar mazlum işçilerin elinde.
Rusya’da evvelce “param var, binlerce altınım var” diye kabarıp yürüyen zenginler, şimdi bir hırsız gibi gizli deliklerden hilekâr gözlerle bir türlü inanmak istemedikleri bu yeni âlemi seyrediyorlar. Bellerinde eskiden kalma binlerce altın olduğu hâlde kendilerini göstermemek için yırtık gömleklerle dolaşıyorlar. Şimdi, zenginlik tarlasında çalışıp hiçbir paraya ve ağaya pay vermeyen köylünün; şimdi bütün mal ve metadaki hüner ve marifetiyle ve kolunun kuvvetiyle meydana getirip kimseye faiz ve vergi vermeyen işçinin...
Şimdi işçi ve köylü hükümeti, bütün ordu ve bütün kızıl askerler, işçi ve köylü hükümetinin omuzunda yükseliyor.
Şimdi ihtilâl mahkemeleri, iş bırakan veya vergi vermeyen işçi ve köylüyü öldürmek için değil, zalim çarlar, padişahlar, generaller ve paşaları tepelemek için kuruluyor. Şimdi mektep, yalnız zengin bey ve paşa çocukları için değil, bütün işçi ve fukara köylü yavruları için hem terbiye, hem hayat ve hem de ışık ocağı...
Hulasâ: bolşeviklerin şimdi Rusya’da ve tedricen bütün dünyada yaşatmak istedikleri içtimai inkılâp, alnının teriyle geçinen mazlum işçi ve köylü halkın cihan ihtilâlinden beri beklediği büyük bir bayram; bu inkılâbı yaratan Rusya ise, bütün cihan işçi ve köylüsünün ortak vatanı!
Yaşasın toplumsal devrim!
Yaşasın bütün Dünya mazlum insanlarının müşterek vatanı olan Sosyalist Rusya!
Mustafa Suphi
[Kaynak: Mustafa Suphi ve Arkadaşları, Yayına Hazırlayan: İnfo Türk Ajansı, İstanbul 1977, s. 56-58.]

Doğu Sorunu Üzerine Tezler

I
1. Genel mânâda iflas etmiş olmasına rağmen, Avrupa kapitalizminin hâlen daha Batı ülkelerinde işçi sınıfına, giderek daha büyük bir güçle saldırabiliyor olması, dünyaya hükmeden bir unsur olarak kapitalizmin henüz çöküş aşamasına ulaşmadığını, ama öte yandan aniden yıkılışının kaçınılmaz olduğunu ispatlıyor. Kapitalizmin, son ve en gelişkin aşaması olan emperyalizm aşamasına girdiğinden beri elinde bulundurduğu kaleler, salt Batı Avrupa’daki endüstriyel açıdan gelişmiş ülkelerle sınırlı olmaktan çıktı. Kapitalizmin fıtratında olan çelişkiler, kaçınılmaz olarak, aşırı üretime bu da sonuçta tekrarlanıp duran ticari ve mali krizlere yol açıyor. Emperyalizmde bu zorluktan kurtulmak için gerekli yol bulunmuş gibi görünüyor. Elbette bu, geçici bir çözüm yolu ve bu yolun kapitalist üretim tarzını kendi çelişkileri sebebiyle çökmekten kurtarma noktasında etkisiz olduğu görüldü. Gelgelelim bugüne dek emperyalist yayılma ve sömürünün, kapitalizmi onun Avrupa’daki konumunu muhafaza edebilmesini mümkün kılacak bir güçle donattığını görmek gerekiyor.
Büyük emperyalist savaş, Avrupa ülkelerinde mevcut olan kapitalist düzenin temelini sarsmıştır. Bu devletler, güç sahibi olmak için başka kaynaklara muhtaçlar ama artık bu kaynaklardan mahrumdurlar, dolayısıyla eskiden olduğu gibi sermayenin hakkını savunamamaktadırlar. Bu güç kaynakları, günümüz kapitalizminin emperyalist niteliği ile alakalıdır. Kapitalizm, tüm dünyanın ekonomik, politik ve askeri kontrolünü elinde bulunduruyor, böylelikle de kendi ülkelerinde işçi sınıfına karşı sürdürdükleri direnişi boğma ve devam ettirme imkânı buluyor. Avrupa burjuvazisinin varlığı ve kudreti, tümüyle ve sadece, kendi ülkelerinde işçilerin işgücünden en fazla artık değer elde etme becerisine dayanmıyor. Avrupa dışı piyasaları ve halkları sömürme imkânı, eskiden olduğu gibi bugün de verili konumu savunma şansı sunuyor, lâkin gene de kapitalizmin iktidarını uzun süre muhafaza edebilmesi mümkün değildir. Bugün bu iktidarın tehlike altında olduğunu görmek gerekmektedir.
2. Savaşın yol açtığı bir sonuç olarak dünya, iki büyük sömürgeci imparatorluk arasında bölündü. İki güçlü kapitalist devletten biri olan ABD, tüm Yeni Dünya’yı sömürme ve yönetme hakkının kendisinde olduğunu iddia ediyor. Öte yandan Büyük Britanya ise karşımıza Asya ve Afrika’yı ilhak etmiş bir güç olarak çıkıyor. Kıta Avrupası ise sanayi sahasında yaşanan çözülme ve yaşanan ekonomik iflas sebebiyle, bu iki büyük emperyalist devletten birine ekonomik açıdan bağımlı olmak durumunda. Görünen o ki iki büyük emperyalist devlet, bugünlerde dünya hâkimiyeti için yeni, devasa bir mücadele içine girmek üzere. Bu bağlamda Amerikan burjuvazisinin Avrupa’daki savaştan pek fazla etkilenmediğini görmek lazım. Bilâkis, bir yüz yıldır Britanyalı kapitalistlerin tekelinde bulunan dünya finansının kontrolü, Amerikalı kapitalistlerin ellerine geçmiş durumda ve bunların henüz çöküş ve dağılma aşamasına girmediklerini söylemek gerek. Yeni ele geçirdikleri dünya gücü olma imkânını perçinlemek adına Amerika’daki kapitalist sınıf, Avrupa’da sağa sola hastalık bulaştırması muhtemel yıkım sürecinden uzak durmaya çalışıyor. Dolayısıyla bugün Eski Dünya’nın hâkimi ve kapitalist düzenin belkemiği, Britanya İmparatorluğu’dur.
Bugün Britanya burjuvazisi gücünü nereden almaktadır? Bugün Britanya’da sanayinin tabi olduğu koşullar üzerinden düşündüğümüzde, eldeki kaynakların bu adalardaki üretkenlik düzeyiyle ve kıta Avrupası’ndaki tüketimin gücüyle sınırlı olduğu koşullarda, Britanya’daki kapitalist düzen çöküşün eşiğine gelip dayanacağını görmek gerekmektedir. Buna karşın derin çelişkilere ve güçlüklere rağmen, savaş öncesinde kendi topraklarında sanayisini yeniden inşa etmeyi bilen Britanya’da kapitalist sınıf gücünü hiç kaybetmeyeceğini ortaya koydu. Bu sınıf, bugün de işçi sınıfının belirli bir bölümünü aldatma konusunda hâlâ daha başarılı. Avrupa dışında geniş arazilere sahip olması, kıta Avrupası’nı ekonomik açıdan kendisine bağımlı kılması, Britanya’ya geniş bir hareket imkânı sağlıyor, böylelikle ülke içerisinde sahip olduğu konumu muhafaza ediyor, öte yandan da uluslararası planda sahip olduğu gücü güvence altında tutuyor. Doğu’nun zengin ve yoğun nüfuslu ülkelerindeki ekonomik ve endüstriyel gelişme, batı sermayesine yeni bir zindelik katıyor. Ucuz işgücü temin eden bu ülkelerdeki muazzam imkânların ve yeni pazarların yakın zamanda tükenmeyeceği görülüyor. Bu nedenle Doğu’da imparatorlukların elinde bulunan topraklarda sömürüye son verilmesi, Avrupa’da kapitalist düzenin nihai ve başarılı bir biçimde yıkıma tabi tutulması noktasında hayatî önemi haiz bir husustur.
3. Beynelmilel sermayenin iktidarının tüm dünyaya kök saldığı gerçeği dikkate alındığında, kapitalist düzene son verip Avrupa’da proletaryanın muzaffer olmasını dünya devrimi dışında hiçbir şey sağlayamaz. Avrupa proletaryasının mücadelesine, aynı gücün, yani kapitalist emperyalizmin boyun eğdirdiği başka diyarlardaki emekçi halk kitlelerinin devrimci eylemi bir biçimde katkı sunmalıdır. Mevcut fasit daireden kurtulma mücadelesi dâhilinde kapitalizm, evrilip emperyalizm hâlini almış, böylelikle büyük pazarları ve sömürgelerdeki devasa işçi ordusuna hâkim olabilmiştir. Kendisine tabi olan ülkelerdeki köylüleri ve zanaatkârları tarım ve sanayi proletaryasına dönüştürmek suretiyle emperyalizm, onun yıkım sürecine katkı sunmaya yazgılı başka bir gücün vücut bulmasını sağlamıştır. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda, Avrupa’da kapitalist nizamın yıkılışının onun emperyalist yayılma siyasetine bağlı olduğu, bu yıkılışın da sadece Avrupa’nın ileri proletaryası eliyle değil, ekonomik, endüstriyel ve politik açıdan fazlasıyla gelişmiş olan, ayrıca imparatorluğun elindeki sermayeye askeri ve ekonomik açıdan en büyük desteği sunan sömürge ülkeler ve tabi ülkelerdeki devrimci unsurların işçilerle kuracağı bilinçli bir işbirliği üzerinden de gerçekleşebileceği görülmelidir.
4. Dolayısıyla dünya devrimini gerçekleştirecek güçleri seferber etme görevi dâhilinde Komünist Enternasyonal, faaliyet sahasını salt Avrupa ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri ile sınırlı tutmamalıdır. Dünya devrimini yapacak orduların öncüsünün Avrupa ve Amerika proletaryası olduğuna hiç şüphe yok fakat dünyayı emperyalist sermayenin elinde bulundurduğu hâkimiyetten kurtarmaya dönük çalışmalarda Avrupa dışı dünyadaki en ileri ülkelerde mücadele eden emekçi halk kitlelerinin de önemli bir rol oynamaya yazgılı olduklarını gözden kaçırmamak gerekmektedir. Avrupa dışı dünyadaki en ileri ülkelerde mücadele eden kitlelerin oynayacağı bu tarihsel rol şu hususları içermektedir: (1) Batı proletaryasının devrimci eylemiyle eşzamanlı olarak emperyalizme karşı isyan etmek; ve (2) aynı zamanda ülkede bulunan toprak ağası sınıfla ve burjuvaziyle mücadele etmek. İki taraftan saldırıya uğrayan emperyalizm, böylelikle kendi varlığı üzerinden oluşan fasit daireden çıkma imkânı bulamayacaktır. Çin ve Hindistan gibi ekonomik açıdan gelişmekte olan ülkelerde yeni pazarlar açma imkânından mahrum kalacak olan emperyalistler, kendi ülkelerinde yaşanan aşırı üretimden kaynaklı sonuçların yol açtığı badirelerden başlarını kaldıramayacaklardır.
Doğu’daki büyük ülkeler, kapitalist dünyanın ayrılmaz birer parçası hâline gelmişlerdir; kapitalizme karşı mücadelelerin fitili tutuşmuş, bu ülkelerde kapitalizme karşı mücadele verilmeye başlanmıştır. Bu, emperyalizmin tarihsel gelişiminin bir sonucudur.
II
5.) Doğu halklarının Batı’daki halklarla aynı ekonomik ve politik düzeyde olmaması sebebiyle yeknesak ve tek biçimli olduğu, çözmesi gereken benzer sorunlarla yüzleştiği iddiası, hiçbir gerçek temele dayanmadığından, tümüyle yanlıştır. Mevcut coğrafi sınırların ötesinde tüm ülkelerde Komintern’in yürüteceği faaliyetlere rehberlik edip yön verecek tek bir siyasetin formüle edilebileceğini düşünmek kesinlikle hatalıdır. Doğu ülkeleri arasında, ekonomik, politik, endüstriyel ve toplumsal koşullar bakımından ciddi farklar mevcuttur. Sonuç olarak farklı Doğulu halklar, çözülmesi gereken farklı sorunlara sahiptirler. Bu nedenle tüm Doğu ülkelerinde sıkı sıkıya uyulacak, net bir siyaset ve taktik belirlemek kesinlikle mümkün değildir. Muhtelif ülkelerde mevcut koşullar dikkatle incelenmeli, böylelikle yakın gelecekte ve bugünde tarihin ve şartların dayatması sonucu devrimci olmaya yazgılı toplumsal sınıf tespit edilebilmelidir. Zira kapitalist toplumsal nizamı yıkmak için verilen mücadelede Batı proletaryası, doğal müttefikini böylesi bir devrimci toplumsal sınıf şahsında bulacaktır. Başka bir şekilde ifade edecek olursak, Doğu ülkelerinde anti-emperyalist güçleri seferber etmek istiyorsa, Komintern tarihsel açıdan kendi safında olan veya olmaya yazgılı toplumsal sınıfı arayıp bulmalı, faaliyetlerini o sınıf üzerine inşa etmelidir.
6.) Yakındoğu ve Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerde cahil kitlelerin dinî bağnazlığı ve toprak sahibi orta sınıftaki karşı-devrimciliğin beslediği yabancı düşmanı hissiyat, emperyalizmin altını oymak için gerekli bir güç olarak görülse de bu unsurların artık Hindistan gibi bir ülkede sahip olduğu anlam ve önemden mahrum olduğunu görmek gerekmektedir. Bu, son yirmi yıl içerisinde ekonomi ve sanayi düzleminde meydana gelen köklü dönüşümün bir sonucudur. Emperyalist sermaye, Yakındoğu ve Ortadoğu ülkelerine daha yeni giriş yapmıştır. Toplumun ekonomik yapısı hâlen daha feodaldir ve din adamlarının etkisi hâlâ güçlüdür. Fakat uzun zaman önce sermayenin kontrolüne giren ve onun tarafından sömürülen Hindistan’da bir miktar emperyalizmden bir miktar da yereldeki dinamiklerden (ki bu dinamikler, son yıllarda hızla büyüme kaydetmişlerdir) beslenen feodalizm, şiddet araçlarına başvuran bir devrim aracılığıyla değil, oldukça gelişkin olan kapitalist devletin birer refleksi olarak meydana gelen modern politik ve ekonomik kurumlarla uzun zamandır temas içerisinde olması sayesinde yok edilebilmiştir. Hindistan’da varlık imkânı bulan yerli burjuvazi, otuz yılı aşkın bir süredir yabancı idareciden politik iktidarı almak için tarihsel bir mücadele vermektedir. Öte yandan proletarya ve ciddi bir nüfusa sahip olan topraksız köylülük de sayıca büyümekte, ülkedeki hızlı sanayileşmeyle doğru orantılı olarak, bu sınıflarda sınıf bilinci de artmaktadır.
Sonuç olarak bugün Hindistan’daki devrimci hareket, toplumun ekonomik dönüşümü sonucu tüm imkânlarını, gizil gücünü hızla yitiren cahil kitlelerdeki dinî bağnazlığa yaslanmamaktadır. Devrimci hareket, aynı zamanda küçük burjuvazideki hissî milliyetçilikten de beslenmemektedir. Bu milliyetçilik, tüm halkın çıkarlarının tek olduğunu söyleyen bir tür vehme dayanır ve her gün daha net olarak görülen sınıfsal ayrışmayı asla dikkate almaz. Hindistan’da ve benzer ekonomik, politik koşullara sahip başka ülkelerde milli demokratik hareketin ön saflarında aktif olan liberal burjuvazi, yereldeki kaynakları ve emeği sömürme hakkı için emperyalist idareciye karşı tarihsel mücadele yürüttüğü sürece devrimci bir unsur olarak görülebilir. Ama burjuvazinin bu devrimci niteliği geçicidir, zira yabancıların politik hâkimiyeti kitlesel isyanlar ile alt edildiğinde, burjuvazi işçi sınıfının karşısına geçecek ve temsilî hükümet ile milleti savunma adına devrimin yürüyüşünü durdurmak için şiddete dayalı tüm tedbirlere başvuracaktır. Ayrıca henüz zayıf olan yerli burjuvazinin emperyalistlere teslim olması, daha kârlı bir teşebbüs olarak görülecek, bunun karşılığında, ülkedeki politik idare burjuvaziye verilecek, böylelikle ilgili sınıfın kapsamı genişleyip fırsatları çoğalacaktır. Dolayısıyla Hindistan gibi bir Doğu ülkesinde devrimin temellerini teşkil eden en önemli toplumsal sınıf olarak topraksız köylü kitleleri ve proletarya da hızla büyüyecektir.
Bu sebeple Doğu’da bulunan, ekonomik ve endüstriyel açıdan gelişmiş olan ülkelerde Komintern, yürüteceği faaliyetler dâhilinde, devrimci hareketi nesnel koşullar uyarınca geliştirip yönetme becerisi bulunan politik partiler kurmalıdır. Bu türden partiler, Komintern’e bağlı birer aygıt olarak çalışacak, bu partiler sayesinde Doğu halkları, emperyalizmle mücadele etmek için kendi ülkelerinde birleşecek ve yabancı sömürücü gücün yerini aldığı ölçüde yerli burjuvaziye karşı işçi sınıfının ekonomik ve toplumsal kurtuluşu için verilen mücadeleye öncülük edeceklerdir.
7.) Emperyalizme tabi ve onun hâkimiyetinde olan ülkelerde burjuvazi, geçici bir süre emperyalizme karşı mücadele eder ama asla bu mücadeleye bel bağlayamaz. Doğu’da dünya devrimi güçleri, Komintern’in faaliyetlerinin dayanacağı güçler, bu ülkelerdeki yoksul köylüde bulunabilir. Söz konusu ülkelerde feodalizm hâlen daha mevcuttur, öte yandan makineye dayalı endüstriyle tanışmış olan proletarya ve tarım işçileri ile halkın büyük bir kısmı, yabancı ya da değil, modern kapitalizmin doğrudan hâkimiyeti altına girmiştir. Tüm Doğu genelinde devrimin ilk aşamaları emperyalizme karşı gerçekleşecek o büyük ayaklanmaya tabidir, fakat bu devrimin liderliğini, ilgili ülkelerdeki ekonomik gelişim uyarınca, en devrimci toplumsal sınıf üstlenecektir. Bu nedenle söz konusu ayaklanmanın örgütlenmesinde farklı ülkelerde farklı taktikler benimsenmelidir.
Örneğin doğrudan emperyalizmin yönettiği ve toplumsal gelişimin özgürce gerçekleşmesi için politik bağımsızlığın zaruri olduğu Hindistan gibi bir ülkede, burjuva milliyetçiliği temelinde yürüyen politik kurtuluş hareketi dâhilinde, tüm halkı en azından yeterli bir bölümünü birleştirmek pratikte pek mümkün olmayacaktır. Emperyalizm, kitleleri yerli burjuvazinin faaliyetleri ve feodalizmin mevcutta kudretten mahrum kalmış kalıntıları üzerinden sömürür. Bu sebeple, başını burjuvazinin çektiği, ekonomi ve politika konusunda burjuva ideolojisi üzerinden cisimleşen bir hareket, tabiatıyla kitleleri kendisine çekmeyi başaramaz, zira bu hareket kitleler arasında güven telkin edemez. Hareket, kitlelere sefalet koşullarından kurtulmanın yolunu gösteremez. Emperyalizm, salt burjuvazinin faaliyetleri ile alt edilemez. Burjuvazi, halkın önemli bir kısmını coşkulu ve hissî ifadelerle ateşleyip harekete geçirse bile, bu işi başaramaz. Bunun için emperyalizme tabi halkın ayağa kalkıp devrimci harekete bilinçli olarak iştirak etmesi gerekir. Sömürülen sınıfı, ancak ekonomik kurtuluş için verilen tarihsel mücadele birleştirebilir. Bu sınıf, halkın büyük bir çoğunluğunu, hatta burjuvazinin alt katmanlarını bile bünyesinde barındırır.
8.) Panislamizm gibi dinî-politik hareketler, artık emperyalizm karşıtı bir güç olarak görülemezler. Bugün emperyalist sermayenin hâkim olduğu koşullarda, yeni yeni ayağa kalkan yerli burjuvazinin ilericiliği sayesinde Müslüman dünya denilen yapı geçmişe ait bir unsur hâline gelmiş, toplumsal bir birim olmaktan çıkmıştır. Bu yapı, artık yobazların muhayyilesinde varlık imkânı bulmaktadır ve sadece Müslüman ülkelerde iktidarda olan hanedanların ve sınıfların emellerine hizmet etmektedir. Dolayısıyla bir zamanlar kitlesel bir ayaklanmayı teşvik etme becerisini sergilediği ölçüde devrimci bir niteliğe sahip olan Panislamizm, bugün sadece en gerici ve karşı-devrimci unsurlara sırtını yaslayabilmektedir. Doğu’da hanlar, mollalar hatta ilerici Müslüman tüccarlar ve kapitalistler, artık müflis olan Panislamizm denilen görüş dâilinde cahil halk kitlelerini sömürmenin en uygun araçlarını bulmaktadırlar. Mevcut durumda bu türden bir niteliğe sahip olmasıyla Panislamizm, kurtuluş davasından çok emperyalizmin safındadır. Yakındoğu ve Ortadoğu’daki ekonomik ve endüstriyel açıdan geri kalmış ülkelerde yoksul köylülük ve küçük zanaat atölyelerinde çalışan işçiler, emperyalizme ve onun uşakları olan toprak ağaları ile tüccar sınıfına karşı mücadele etmek için örgütlenmek zorundadırlar.
Manabendra Nath Roy
12 Temmuz 1921

Perde Gerisi

Muharrem İnce diyor ki: “bu Erdoğan, seksen milyon adına seksen bin doktora saldırıyor, ben doktorları savunacağım.”
Geçen yıl üniversite sınavı sonuçları açıklandığında CHP yayın organları, “en başarılı liseler arasında imam-hatipler yok, kolejler var” haberlerini parlatarak veriyorlardı ve kolejlere övgüler düzüyorlardı.
Bugün sosyalisti, komünisti tüm sol, kolejlerden yana. Birçok sol örgütün şefi çocuğunu koleje yolluyor.
Bu solculardan biri, gençlerin apolitikliğinden, yozluğundan şikâyet ediyor, sonra bir arkadaşı, “onları biz yetiştirdik ama” diyor.
Evet, işçi baba, “çocuğum benim çektiklerimi çeksin, öğrensin hayatı” diyor. Küçük burjuva baba, “benim çektiklerimi çekmesin” diyerek yetiştiriyor evladını. Sonuçta kolejler, buradan müdafaa ediliyor.
Esasında sahnedeki Erdoğan’la uğraşmaktan perde gerisine bakmamak bir alışkanlık hâlini alıyor. Bu teorisizlik, siyasetsizlikle birlikte, kanıksanıyor.
Muhtemelen perde gerisinde Erdoğan’a ve CHP’ye, sırasıyla, “sen yoksulları sen de orta sınıf ve üstünü al” diye rol paylaştırılıyor. Edilen küfürler, sözler karşı tarafı büyütmek için ediliyor. Sonuçta devlet, baraj altında kalacak parti kurmuyor. Herkes verilen rolü layıkıyla ifa etme gayretinde.
Bir yanıyla ÖDP trajediyse Haziran komediye denk düşüyor. Tüm okulların imam-hatip olacağı yaygarasını kopartan “hareket”in zihninde sınıfsal ayrımlardan eser kalmadığı görülüyor. Erdoğan, kimilerinin sınırsız-sınıfsız dünyasına ait bir şeytan hâline getiriliyor. Bu, bile başlı başına sorgulanması gereken, sınıfsal bir durum.
Sınıfsal ayrımlardan eser kalmayınca, doların çıkışına dair burjuva iktisatçılarına has analizler döşeniyor hemen. Bir yandan da seçim malzemesi olacak bildiriler kaleme alınıyor aceleyle.
Muharrem İnce doktorları savunurken, Erdoğan’ın yoksul halktan yana olduğunu da söylemiş oluyor. Doktor, mühendis ve avukat, devleti temsil ettiği günleri geri istiyor. Birileri de halkı “yeni devlet” adına yeni temsillere ikna etmeye çalışıyor.
Bir yanıyla laiklik ve ateizm, Hristiyanlık içre tartışmaların birer sonucu olarak varlık imkânı buluyor. Toprak ve güç sahibi kilise, baştan beri sahip olduğu, yoksullara dair sorumluluğu toprağa gömmek istiyor. Tartışmalar, bu bağlamda gerçekleşiyor. Sonuçta yoksulları kontrol ve disiplin altında tutacak, kilisenin yerini alacak veya kiliseyi dönüştürecek başka mekanizmalar geliştiriliyor.
Benzer bir durum, neoliberalizmle birlikte, devlet bahsi için de geçerli. “Devlet don üretir mi, domates eker mi?” tartışmaları ile birlikte halkın devletle kurduğu ilişki de dönüştürülüyor. Bugün HDP dâhil tüm liberal pratikler, bu dönüşüm dâhilinde anlam ve değer buluyorlar.
Neoliberal döneme kendilerini batıdan uyarlayanlar, doğalında doktorların, mühendislerin, avukatların dünyasından bakıyorlar hayata. Yoksul milyonlar hükmünü yitiriyorlar. Esasında küçük burjuva sol, devletin kendisi gibi, AKP’nin o milyonları kontrol ve disiplin altında tutmasından memnun. Sadece kendisine batan, kendisini kesen yerlerini törpülemeye çalışıyor, o kadar.
Devletle cepheden, tam boydan, bodoslama bir mücadele içerisine giremeyen bir solun AKP’yle de mücadele edebilmesi mümkün değil. Dolayısıyla sol, eğitim sahasında zengin mahallelerdeki okulların kolej, yoksul mahallelerdeki okullarınsa imam-hatip olmasındaki sınıfsal-politik anlamı hâlen daha idrak edemiyor. En fazla, batıya hoş görünmek, yaranmak adına, uydurma “imam-hatip menşeli Tübitak projeleri” haberleriyle dalga geçmeyi iş zannediyor.
Ayrıca Suriyelilere yönelik olarak, “burası aşevi mi?” diyen birine oy veren sol, buradaki aşa kan bulaştığını, o kana ortak olduğunu gizlemek zorunda elbette. Suriyeli dedikleri esasen Suriyesiz, asıl mesele de bu. 
Ayrıca sol, evinde kendi şehrindeki fabrikaya işgücü yetiştiren babaya karşı, evinde Avrupa ve ABD’de çalışacak işgücü yetiştiren babadan yana tavır alıyor. Dolayısıyla kendisini yakan köylünün, işten atılan işçinin haberini yapan sol haber portalları, açıktan yalan söylüyorlar, çünkü ne işçiyi ne köylüyü ne de yoksul halkı umursuyorlar.
İşçi-köylü iktidarını küçük burjuvadan başlayarak, o temelde inşa etmek mümkün görünmüyor. Başka yerlere bakmak gerekiyor.
Eren Balkır
23 Haziran 2018

Dinî Dünya ve Dünyevî Din

Buradaki dine saldıran, başkasının dininin savaşçısıdır. Bize açık toplum, açık demokrasi okullarının öğrencilerinden öğrendikleri liberalizmi solculuk olarak satanların anlam veremeyecekleri, işte şu cümledir: “Modern devleti savunmanın en iyi yöntemi, onu siyasî amaçlar için dinin her türlü kullanımının ulaşamayacağı bir yere koymaktır.”[1] Bu tür laflar eden liberal solcuların kendi sınıfsal çıkarlarına tercüme ettikleri Kobanê dolayımıyla buranın pazarına sundukları mal, içi geçmiş liberalizmden başka bir şey değildir. Bu liberalizmse, modern devleti savunmaktan başka bir şey düşünmez. Lenin’i çöpe atıp Foucault’yu önder belleyenlerin, anarşistlerden rol çalanların, sol liberalizm boşluğunu DSİP sonrası doldurabileceklerini sananların bugün geldikleri nokta, modern devlet savunusudur.
Çünkü bu-dünya savunusu, bir devlet tasavvuruna ve kurgusuna kapanmaya mecburdur. Kimi bireyler, kendi varoluşlarını koşullayan somut ilişkileri bir dünyaya ve oradan da bir devlete tamamlamalıdırlar. Bu ilişkilerin her türlü düşman sızmasından ve saldırısından korunması ve ilişkilerin zamansal sonsuzluğa-mekânsal sınırsızlığa dair bir hisse sahip olması, devletle mümkündür.
Varolan devlete dönük itirazsa, evrimseldir, ilerlemecidir, mevcut devletin geri bir aşamaya ait olmasına inanılmasıyla ilgilidir. Ama burada mesele, somut dünyevî ilişkilerin mutlak kabul edilmesi, merkeze konması, hiç değişmeyecek kabul edilmesidir. Mutlak istikrar, sabitlik ve düzen için kargaşaya meyletmek, bu bireylerin doğal yönelimidir. Onların sözlerinin altında statüko sırıtır, zulüm göz kırpar, sömürü konuşur. Bu, dünyanın, somut ilişkilerin din bellenmesidir. Din bellenmiş dünya ile dinî dünya apayrı şeylerdir. İlki, kendisini savunmak için modern devleti dinî dünyanın ulaşamayacağı yere koymak zorundadır.
Dünyayı din belleyenler, sağcılaşırlar.[2] İçinde yaşadıkları ve rant ilişkileri üzerinden putlaştırdıkları dünyayı din belleyenlerin, dini dünya kılanlara savaş açması kaçınılmazdır. Burada dünya ile devlet arasında kısa devre yapmak zorunludur. Yani dinî dünyaya açılan savaş, devlete açılmış gibi gösterilmektedir. Oysa bu, savaş açanların vehmidir. Fehim yoksa vehim ve lehim vardır. Ayrımları anlama cehdi mevcut değilse, eldeki malzemeler birbirlerine lehimlenip belirli bir vehme duçar olunur. Vehim, yanlış, temelsiz kurgu, kuruntudur. Bu kuruntuyla, dinî dünyanın kavgası, devletin direnci olarak görülür ve devletle mücadelenin aslî alt başlığı hâline getirilir. Aslında devletle, dini yok etmek için mücadele edilmektedir. Bu mücadele ise, kendi dünyevî dinini hâkim kılmak amacıyla verilmektedir. Dünyevî din, sol şahsında, egemenlerin suyuna daldırılıp ehlîleştirilmiş Yahudilik-Hıristiyanlık kırması bir dinden başka bir şey değildir.
Muhafazakârların yüz yıldır batıdaki sol karşıtı Yahudilerin ve Hıristiyanların eserlerini Türkçeleştirmekten başka bir üretim ortaya koymamaları, bu noktada manidardır. Tüm argümanlar, tezler, batıdan devşirilmişlerdir. Amerika’da bir komünist aleyhine ne söyleniyorsa, Erzurum’da da aynı şey söylenmiştir. Orada da insanlar, “bir gün Sovyetler Amerika’yı işgal edecek” korkusuyla yetiştirilmiş, Erzurum’un politik iklimi de aynı korkuya göre biçimlendirilmiştir. Putlaştırılan dünya yüceye yerleştirilmiş, o kendi devletini kitle içerisinde tesis etmiş, ona itiraz edenler, siyasî alanın kıyısına fırlatılmışlardır.
Dünyevî dinle devlet dolayımıyla dövüşülmez; devletle dinî dünya aracılığıyla savaşılır. Devletin dünyevî dinine itiraz etmek, devletin başka bir dünyevî din arayışının ifadesidir. Başka bir dünyevî din, mülkün ve mülk ilişkilerinin farklı bir tezahürüdür. O, mülkü Allah’a havale eden müşterek bir irade olarak, halka, millete başka bir mülk ilişkisi değil, başka bir hayat sunuyor olmalıdır.
Dinî dünya ile dünyevî dinin kavgası, mazlumlara dairdir. Burada savunma hattının mı yoksa saldırı hattının mı örüldüğü aslî değildir. Dinî dünya, Hakikat’i tavaf eder; dünyevî dinse, Batıl’ın önünde diz çöker. Dolayısıyla dinî dünyanın devlet şahsında karşıya atılması, kendi dünyevî dininin hâkim olması için mücadele edilmesi, manasızdır. Solcuların “Dersimlilere medeniyet götürdük, daha ne istiyorsunuz?” diyen CHP’den ayrı bir dertleri varsa, öncelikle, o medeniyetin üzerine kurulu olduğu dünyevî dini reddetmeleri gerekir. Bu red, dinî dünyalarını korumak ve güçlendirmek isteyen mazlum kitlelerin içerisinde, dünyevî dinin nüfuzunu kırmaya dönük bir gayreti de doğalında içerecektir. Dünyevî dine vurdukça, dinî dünya da özgürleşme imkânı bulacak; özgürleşen mücadele, kendi Müslüman yoldaşlarını bu topraklardan bulacaktır. Ama önce, Batı’nın kurduğu İnsan, Medeniyet gibi olguların arkasındaki fikrî uzantıların dağıtılması şarttır. Seçkin, özel bireyler arayışından kurtulduğunda, bu ülke ve bölgenin kurtuluşçu ve devrimci failleri, mazlum halkın kanı ve terinde birbirine karışacaktır.
* * *
Osmanlıca üzerinden kopan son fırtına, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde neyin ve kimin önünde diz çöküleceğiyle ilgili bir tartışmadır. Bu tartışma dâhilinde AKP, önünde diz çöktüğü Batı’nın Ortadoğu, Asya ve Afrika politikalarının bir Truva Atı ve maşası olarak başka bir dünyevî dinden dem vurmaktadır. Onun ağzındaki “Osmanlı”, dinî dünyaya ihanet etmiş, onu mahvetmiş, dünyevî dinin egemen ideolojik argümanıdır. Dolayısıyla bu “Osmanlı”, üç-beş patronun faaliyet alanına, sermayenin rahat akacağı kanallara, sömürü gemilerinin karadan yürütülmesine, binlerce emekçinin kılıçtan geçirilmesine, mazlum halkların emperyalistlere peşkeş çekilmesine işaret etmektedir. O, “biz büyüyeceğiz ama bu emperyalistler büyümemize izin vermiyorlar” masalının ana fonudur.
Osmanlıca ve yeni alfabeye geçiş tartışması, hangi evrene, âleme ve gerçeğe bağlanmak istendiğinin de bir alâmetidir. “Okuryazarlığı artırma amaçlı” bu 1928 tarihli reform sonrası, istatistiklere göre, okuryazarlık oranlarında uzun süre bir artış yaşanmamıştır. Üstelik konuyla ilgili kimi kesimler, Osmanlıcanın yazım ve basım teknikleri açısından kolaylıklar da sunduğunu söylemektedirler. Bu tartışmaların tam orta yerinde, Aziz Nesin’in Osmanlıca tuttuğu Madımak notları çıkmıştır açığa…
Demek ki kemalizm, bir yandan Osmanlı devlet geleneğini restore ederken, ona karşı ortaya konmuş tüm mücadele birikimini de toprağa gömmek istemektedir. Araplara ve İslam’a düşmanlık, Türkçüleşme, korporatizm üzerinden sol, kemalizmin Batı’ya karşı varlık mücadelesi verdiğine, bu hamleleri zorunlu olarak yaptığına inandırılmıştır. Namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmamaktadır: ülke içinde güç olma derdi taşımayan, güç imkânları olmadığı için de, Batı’ya dönük direnişte hep kemalizmin yanına sıralanan sol, yapılan bu hamlelerin içe dönük sınıflar mücadelesinin aslî bileşenleri olduğunu görmemiştir, görmek istememiştir. Ekim Devrimi ile sola çeken ittihatçı damarın, Anadolu’daki Müslüman direnişinin bu damarla ilişkilerinin kesilmesi için Batılılaşma adımlarının atıldığını görmek gerekir. Şeyh Servet’in bu topraklardaki ilk komünist partilerden birinin kurucularından olması, az buz bir şey değildir. Birinci Meclis içerisinde Kur’an üzerinden miras ve mülkiyet tartışmaları yürüten, Sivas Kongresi öncesi oluşturulan Muvahhidin Cemiyeti üyesi mebusların yürüyüşü kemalizmi ürkütmüş olmalıdır. Kemalizmin 1922-1942 arasında tek işi, birinci meclisteki muhtemel ve mevcut iç düşmanları, rakipleri ve hasımları tasfiye etmektir. Sol ise bu tasfiyenin yandaşı olarak, ellilerden sonra başını kaldırma imkânı bulmuştur. Kemalizm içi liberal itiraz anlamında, Demokrat Parti kurucularıyla ilk sosyalist kadroların birlikte dergi çıkartmış olmaları manidardır.
Osmanlıcanın liselere sokulması üzerinden yaşanan tartışmalarda İnönü’nün Latin alfabesine geçişle ilgili şu sözleri tedavüle girmiştir: “Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı okuma-yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zor olduğu değildi… Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslam dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı... Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.”[3] Osmanlıcanın kaldırılmasına karşı çıkan bir isim olan İnönü, muhtemelen bu sözlerde aktardığı ideolojik argümanlara ikna edilmiştir. Bu argümanlar, devletin aslî yönelimini ve derdini de ele vermektedir. Kendisinin halef oluşu ise, ilgili yönelimin ve derdin muhafaza edildiğinin alâmetidir.
Harf reformunun Osmanlı’dan, 1870’lerden beri tartışıldığı söylenir. İzmir İktisat Kongresi’nde tartışılan bu konuya işçi temsilcilerinin “Latin alfabesine geçilsin” önerisiyle yaklaşmaları, II. Enternasyonal çizgisiyle belirli bir bağ içerisindeki ideolojik çizginin tezahürü olarak anlaşılmalıdır. Bu temsilcilerden biri de işçi kılığında kongreye katılan Şefik Hüsnü’dür. TKP’nin başındaki bu ismin zihninde, Batı’nın doğurduğu, yoğurduğu, biçim verdiği bir tür solculuk ve o solculukla organik, canlı bir ilişki içerisinde olmak vardır. Mustafa Suphi’nin katledilmesinin, Şefik Hüsnü’nün yükseltilmesinin temel sebebi, batılılaşma temayülüdür.
Oysa 1907 tarihli Stuttgart’ta düzenlenen II. Enternasyonal kongresi sonrası belirli bir çentik atılmıştır. Şefik Hüsnü, bu çentiği görmediği ve hâlâ Avrupa’da olduğu düşüncesiyle hareket ettiği için, Avrupa’nın Anadolu’daki her ilerleyişini zafer nidalarıyla karşılamaktadır. Burada uğruna mücadele verilen şey sosyalizm değil, Avrupa ilerlemesidir. Söz konusu ilerlemenin sosyalizm olarak kodlanması, ideolojik-politik yenilgiyle alakalıdır. Avrupa şahsında tesis edilen dünyevî din, sosyalizm kılıfına bürünmüş, Anadolu topraklarına bir de o kanaldan sokulmuştur. Kemalizm, ilgili kanaldan gerekli isimleri sonrasında kendisine devşirmiştir. Kadrocuların temel tezi, o koşullarda Türkiye’nin sınıf mücadelelerinden azade olduğu, üretici güçler teorisine atıfla, devletin emperyalistlerle çelişkisinin aslî oluşu üzerine kuruludur. Kemalizm, bunları vura vura öğretmiştir. O bilgileri bugünde tedavüle sokmanın solculuk olduğu yanılsaması ise hâlâ hükmünü yürütmektedir.
Yenilgi, 1919-1922 momentinde yaşanan iç savaş koşullarında yaşanan bir yenilgidir. Buradan sol, Anadolu’nun damarlarında ilerleme, toprağına sinme, mevziler elde etme imkânından mahrum bırakılmıştır. Bugün ideolojik planda kapışan öznelerin hepsi, kemalizmin hizaya getirdiği, ölçülendirdiği, ölçeklendirdiği ve belli bir kıvam kattığı, ruh üflediği öznelerdir. Dolayısıyla solun Şefik Hüsnü solculuğundan bir adım öteye geçmesi mümkün değildir. Ondaki solculuk, dünyevî bir dine tekabül etmekte, bu dinin tağutu Batı, putu ilerleme, mümini “işçi” olmak zorundadır. Bu “işçi”nin gerçek işçiyle herhangi bir rabıtası bulunmamakta, o, salt, ilerlemenin, Batı’nın ve hâkimiyetin bir mecazı olarak iş görmektedir. Birileri işçi eli tuttuğunda ya da ağzına “işçi” kelimesi aldığında, dünyevî dinleri için gerekli ibadeti ifa ettiklerini düşünmektedirler. Böylece her şey yolunda gitmekte, bilimsel olarak geleceği kesin olan sosyalizm cennetine dualarla selam durulmuş olmaktadır. Ama iş, Fanon’un “bugün köylü proleter, kentli burjuvadır” ya da Castro’nun “bugün dağ proleter, kent burjuvadır” demesine benzer bir biçimde, fiilî ilişkiler içerisinde sınıf mücadelelerinin takipçiliğini yapmaya, izini sürmeye gelince, bu insanlar kuyruklarını kıstırıp kaçmakta, bu izi sürenlere öfkeli küfürler sallamaktadırlar. Bu zevatın kemalizmle ettiği doksan yıllık valsa son vermeleri, o saraylar, şatolar, malikâneler yıkılmadığı sürece imkânsızdır.
Yukarıda bahis konusu olan ve Lenin şahsında tecessüm etmiş bulunan, 1907 sonrası atılan çentikte Doğu halklarının ve sömürgelerin kıyamı vardır. Kemalist dünyevî dine örgütlenmiş solun bu kıyamın dışına düşmesi acıdır. Dışarı düşüş, beraberinde, bölgeye, bölgenin hakikatine yabancılaşmayı getirmiştir. Sonrasında koca koca örgüt ve partiler, canlı-kanlı mücadelelerin sürdüğü Lübnan, Suriye, Irak, İran hattındaki sol mahfillere değil, devlete ve emperyalizme yedeklenmiş bir solculuğun mekânlarına kaçmış, buralarda bürolar açmıştır. 1970’te Sovyetler, TKP’ye “seni hangi bölgenin komünist parti listesine alayım?” diye sorduğunda, TKP, “beni Avrupa listesine yazın” demiştir. İran, Lübnan ve Irak komünistlerinin çeşitli araçlarla birlikte ciddi güç kazandığı momentte, bizim KP’miz, Avrupa’nın serin sularına kaçmıştır. Trajedi buradadır. Bugün ilgili bölgeye gitmeye cüret eden öncü gençlerin hatırası ve birikimini tasfiye etmekle meşgul olan bu sol, dolayısıyla, İran, Irak, Suriye ve Lübnan hattındaki mücadelelerin yenilgi ve zaferlerinden de hiçbir şey öğrenememiştir. Buradaki temel zafiyet üzerinden, toplumsal devrimle politik devrim karşı karşıya getirilmiş, aradaki açının devrimcileştirilmesine bakılmamış, politik devrim peşinde koşanlar, toplumsal ilişkilerden; toplumsal devrim peşinde koşanlarsa, politik müdahale/mücadele imkânlarından uzaklaşmışlardır. Dolayısıyla, Anadolu’daki ilk komünistlerin müşterek ittifak politikaları toprağa gömülürken, toprağın üzerinde yaşamak için kemalizmin rüzgârına teslim olunmuştur. Bu teslimiyet, solun kendisini tümüyle dünyevî dinle birlikte ve ona göre tanımlamaya zorlamıştır.
* * *
Dinin dünyevîleşmesi, bu dünyaya itirazın sönümlenmesi içindir. Dünyanın dinîleşmesi, öte dünyanın hakikileşmesi amacını güder. Cehennem de cennet de buradadır. Dünyayı kendi servetleri ve çıkarları üzerine kurmuş olanların onu din kılıfı altında sunmaları, kimseyi kandırmamalıdır. Kurucuların dünyası, yıkıcıların dini altında ezilecektir. Kur’an’da ve toplam İslamî gelenekte ne varsa, dünya dinîleştikçe, başka görünecektir. Başka görünen, illaki, “başka hayat”a dairdir, olacaktır.
Cezayirli Salah Chouki’nin ezilmemesi için devleti daha yüce bir yere yerleştirmesi, bu ülkenin eski sömürgecisi Fransa’nın bir emridir. Bu emre bizim buradan uymamız gerektiğini söyleyen sosyalist, anarşist bilumum sol postlu liberalin anlamadığı, dinle mücadele ederken, devlete hizmet ettikleridir. Yani Fransa, hâlâ o ülkeyi kendisinin mülkü kabul etmektedir. Demek ki o, 1962’de terk ederken, geride kimi ajanlarını bırakmıştır. Bu ajanlar, Fransız’daki ideolojik, dünyevî din dairesinde ilerleme söz vermiş olanlardır. Deri siyah iken, maske beyazdır. Sömürgeci, halkla değil, malı olan kültürel ve maddî altyapı ile ilgilendiğinden, bu altyapı, ideolojik müdafilerine ihtiyaç duymaktadır. Yerin altında maden olduğu bilgisine sahip olan, o yerin ve altının da sahibi olduğunu düşünmektedir. Yüceye oturtulan devlet de onların malıdır, çünkü o madenin sevk ve idaresi için kurulmuş bir şirkettir. Arap Baharı, bu açıdan, kendilerini gerçek mülk sahibi olarak görenlerin iç devrim ve ayaklanma süreçlerine müdahale etmelerinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla “bu memleket bizim” demek, ister istemez, ideolojik planda emperyalistlerle ortaklaşmak, onların dünyevî dinlerine bağlanmak demektir. Bu söz, hafi bir akit olarak, mülk sahiplerine zımnî bir mesaj kabilindendir.
Devlet, dünyanın göstergesidir, kurucu olanın faaliyetine övgü ve hürmettir. “Bugün Türkiye’nin kurucusuna, devletine saldırı var, onunla yoldaş olabiliriz” diyenlerin görmediği, AKP’nin o devletin, kurucunun emriyle hareket ettiğidir. AKP, dünyevî din, dinleşmiş dünyası adına, dinî dünyayı, dinin hakikatini ezme teşebbüsüdür. “Kur’an’ın nüzûl sırasına göre ilk 28 ayetini okuyup tefsir etmeye çalışan kişinin ilk işi, o Ak Saray’ı yıkmak olmalıdır” [Muhammet Sağlam] diyen bir dinin öldürülmesi zorunludur. İnşa edilen saray, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin bir simgesi olarak vardır. O sarayı yıkmak için sarayın temsil ettiği dünyevî dinle de hesaplaşmak zorunludur. Uhud Savaşı’nda Peygamber’i elinden yaralayan kılıcın öfkesini ve maddesini anlamazsak, ona karşı Zülfikar olmamız mümkün değildir.
Bugün sömürgecilerin geride bıraktıkları ajanlarla, valilerle, emir erleriyle mücadele etmek şarttır. “Yerin altındaki ve üstündeki zenginliklerin sahibi kim olacak?” tartışmasında cevabın sol veya İslam olması arasında bir fark yoktur. Bu tartışma geçersizleştirilmeli, bugünün sahiplerine karşı yerin altındaki şehidler, yerin üstündeki mücahidlerle birlikte dövüşmenin yolu-yordamı bulunmalıdır. Bu yol-yordam dâhilinde, tüm meseleler sadeleşecek, kara perdeler kalkacak, düşmanı silikleştiren sis dağılacaktır.
Ama maalesef, mülkün hangi kesimin eline geçeceğine dair tartışma, bu hâkim mülkiyetçilik, bahis konusu olan müşterek cihadı da imkânsızlaştırmaktadır. Kafasında mülk, mülkün sahibi, mülkün bekçisi ve mülkün seyri konusunda net fikirlere sahip olanların solcu mu İslamcı mı olduğunun bir ehemmiyeti yoktur. Bugün kafadaki netlik, mülkün, maddenin netliğidir. Sömürgecilerden miras kalan bu kir-pas temizlenmelidir.
Baran dergisinden Fatih Turplu[4], Salih Mirzabeyoğlu’nun konferansına dair yüzeysel eleştirilere haklı olarak itiraz etmektedir. Ama kendisi de bu netlik ve sadelik üzerinden konuştuğunu bilmelidir. Yazar, fikrî süreçleri sadeleştirdiği için İslam olmuş gibidir. Bu sadelik, dünyevî karmaşanın, at yarışı oynamanın, dedikodu yapmanın, fitne sokmanın, ölü kardeş eti yer gibi gıybet etmenin, magazin peşinde sürüklenmenin işlevli olduğu keşmekeşte, bir mihenk taşı görevi görmektedir sadece, o kadar.
Soydaşlarının ileri gelen kâfirleri O’na dediler ki, ‘Biz senin sadece bizim gibi bir insan olduğunu görüyoruz. Sana uyanların da aramızdaki ilkel düşünceli, ayak takımı olduğunu görüyoruz. Sizin bize karşı herhangi bir üstünlük taşıdığınız görüşünde değiliz. Tersine sizlerin yalan söylediğiniz kanısındayız.’ […]” [Fizilal-il Kur’an: Hûd Suresi 27. ayet][5]
Kavminin kâfirleri, Hz. Nuh’a “peşinden ayaktakımından başka kimse gelmiyor, yalancısın.” derken, bu sözün bugün ilmi Nietzsche’den alanlarca tekrarlanması acıdır. Ama Nietzsche, Hitler ve Almanya şansölyeleri ile rabıta kurmak, doğaldır. Sağın belirli bir damarı, “ehven-i şer”, “daha iyi emperyalist” diye ve Osmanlı’yı hatırlattığından, hâlâ geçmişteki Almancılığını muhafaza etmektedir. Böylece Alman toprak sahiplerinin ve patronların fukara Alman halkını saflarına katmak için söyledikleri yalanlar Türkçeye tercüme edilmekte, bu, beraberinde, sos hâline getirilmiş bir İslam’a bandırılmaktadır. Bu noktada kontrolsüzlüğü, karmaşıklığı ve karmaşayı hatırlattığı için “ayaktakımı”na düşman olmak, sadeliğin muktedir, zengin, müstekbirde bulunmasının bir sonucudur. Ayağa düşmüş bir devlet, bir imparatorluk bakiyesi, milletini aşağılamakta, sonra da milletin bu aşağılık durumdan, çukurun dibinden ancak kendisinin uzatacağı ele tutunarak kurtulabileceğini ona inandırmaktadır. Buradan İslam, dünyevî din olarak formüle edilmiş Yahudi-Hıristiyan geleneğine bağlanmaktadır. İslam, yerine göre, ancak Yahudileşerek ya da Hıristiyanlaşarak hayatta kalma imkânına sahiptir, bu damara göre. İlgili dine itiraz eden herkesin katli vaciptir dolayısıyla. Hz. Nuh ve peşinden gelen ayaktakımının dinî dünyalarını bu topraklardan silmek için onları aşağılayan ne varsa, sahiplenilmek zorundadır. Ayaktakımının kıyamından korkulduğu için, önce o takımda sürünmek istenmeyenlere bireysel haplar verilecek, oradan kurtuluş için devlete bağlanmak öğütlenecek, buduncu-Allah’sız isimlere bile Nakşî şeyhlerinin eli öptürülecek, sonra da müşterek kıyama yazgılı olanların üzerine saldırtılacaktır.
Böylesi bir gidişatta Fethullah operasyonlarından kimi cemaatler ürkmesin diye kesenin ağzı açılacak, TV programları ve devlet imkânları bunların önüne serilecektir. Bu cemaatlerden birinin popstarı Cübbeli Ahmet’in bilip anladığı İslam, esas olarak İslam’ın Yahudi ve Hıristiyan gibi görünmemesi üzerinedir. Zevahiri kurtarayım derken, bu tip âlimlerin “Hadis dinleri”, 23 yıllık mücadelenin tüm mevzilerinin silinmesine dairdir. Cübbeli, cemaatlerin ürkütülmemesi amacıyla çıkartıldığı bir TV kanalında, “Türkler Allah katında seçkin ırktır” demek zorundadır. Yahudi görünmemek isterken, bu sözüyle Yahudileşmiş, Yahudilerin üstün ırk dini oluşuna bağlanmış ve Hûcûrat 13’ü inkâr etmiştir. O, bu sözü Türklüğün mal-mülkün sahipliğine ait bir mecaz olduğunun bilincindedir. O, AKP’ye selam çakarak, dinî dünyaya kılıç salladığını, devletin dünyevî dininin neferi olduğunu ikrar etmiştir. Bu inkâr ve ikrar, onun kısa süreli hapishane ziyaretiyle alakalıdır. Ziyaret sonrası önce Fethullah’a selam yollamış, şimdi de çıkarına göre cübbesi, takkesi ve asasıyla, Hablullah’a değil, AKP’nin ipine tutunmaktadır.
Fethullah ise dinî dünyaya saldırıdır. AKP, devletin dünyevî dinidir. Tüm âlimleri ve siyasetçileriyle, iki kesim de cennet kavgasını uhreviyete terk etmemizi istemektedir. Bu, tepedeki yerlerini, kervanı bir an önce yağmalamak için terk eden okçulardaki “İslam”ın galebe çalmasıdır. O kervan sahipleri ile mücadele, mahfuz olan levhada kazılı, mazlumlarınsa alınlarında yazılıdır.
Eren Balkır
18 Haziran 2018
Dipnotlar
[1] Salah Chouaki, “Siyasal İslam’la Uzlaşmak İmkânsızdır”, Dünyadan Çeviri, erişim: 18.12.2014.
[2] Ayhan Yalçınkaya, “Alevilik ve Sol”, Derdim Artar Daima, erişim: 10.12.2014.
[3] İnönü, Hatıralar, C. II s. 223.
[4] Fatih Turplu, “Üç Sivrisinek ve Türkiye’nin Kültür Manzarası”, Baran Dergisi, erişim: 20.12.2014.
[5] Kuranmeali.org.

Hicret

Fe firru illallah: “Allah’a kaçın.”
Ona mealen dediler ki “Eğer isteğin para ise aramızda toplayıp verelim, eğer isteğin kadınsa en güzelini verelim. Eğer isteğin beylikse buyur başımıza geç.” Ancak o inandığı fikri savunmanın güzelliğine varmıştı. O dedi ki: “Allah’a yemin ederim ki güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de bu davadan vazgeçmem.” İnandığını söylemenin verdiği gurur ile doğduğu ve büyüdüğü kentin uyumsuzuydu. Kendi çağına ve o zamanın yarattığı üstünler hukukuna inanmıyordu. Oysa o inandığı sözü söyledikçe rahatsız oluyordu üstünler, hukuku avcıları…
“Oku” diye başlayan, şüphesiz “Alak” dediğimiz bilmenin ve öğrenmenin savunucusu olarak bir hicret çağrısı yapmıştı.
İnsan neyden kaçar?
Bir peygamberi bile gizlice şehirden çıkmanın yolunu aratan o hakikatsizlik, sebatkar olmanın davetçisine bile çok sevdiği Kabe’yi bırakıp, zulmün olduğu adaletsizlik dehlizinden çıkarak ‘’Hak’’ demeye tebliğ ediyordu.
Tekrar edelim, insan neyden kaçar? Çünkü İbrahim değildir putları kırsın, Hira’da değildir soğuk soğuk terlesin. İnsanların kaçması umutsuzluktan değil, umut ettiği şeylerin beklentiyi karşılamamasıdır.
Oysa önüne dünyalar serilen peygamber kaçmadı. Biz peygamber değiliz ama kaçmayacağız. Çünkü o doğduğu ve büyüdüğü şehre bir gün tekrar döneceğini biliyordu.
Ama bugünün insanı, o uyumsuz insan! Kaçmaktan başka neyi var ? O insan tüm ideallerden arınmış şekilde askıda kalmanın verdiği acı ile bağırıyor. Umut ettiği şeyler bu çağın değerleriyle fazlaca uyumsuz, uyumlu olmak için her yaptığı ona ve katılaşmakta olan yüreğine acı veriyor.
Acı…. Bin kere acı…
Oysa peygamber hicret etmişti. Uyumsuzluğu doğuran hakikatin peşinde tekrar gelmek üzere gitmişti.
Bugünün uyumsuz insanı kendi doğrularını boynunda ağır bir halka gibi taşıyor. İlahi bir vaat oldukça uzak ancak kendimize verdiğimiz sözler, bizim “enel hak” diyen gönüllerin vaadi. İşte o gönlün vaadi, uyumsuzlar, çağın motor gücünü oluşturmaktadır.
Hicret, sadece bir takvim yaprağı değildir.
Soluk aldığımız, vaat edilen günün sabrını beklediğimiz gündür. Üstünler hukuku avcıları tarafından kapatılan her kapının içimizde özlem ile birlikte doğurduğu bağışlama duygusudur.
Bugünün mustazafları açısından yaşanmaz olan bu çağ, ilk hicretimiz kendimize gitmemizle oldu. Kabul edelim, beğenilmedik. Herkes anbean bir kusuru söylemek için fırsat arıyor ve bu fırsatı onlara vereceğiz.
Umut edinilen beklentiyi karşılamadığı için telefon rehberindeki insanlardan umut kalmamıştır. Sözlerin anlamını yitirmediği yere doğru gidelim o halde, diyelim ki “Fe firrüillalah”.
Burak Demir
18 Haziran 2018

1968

1968: Endonezya Solunun Yaşadığı Ağır Yenilgi
1968, Endonezya solunun yenilgiye uğradığı yıldı. Şeytan Asası isimli bir operasyon üzerinden devlet, Endonezya Komünist Partisi’nden (Partai Komunis Indonesia, EKP) geriye kalan grupların Doğu Cava’nın güney bölgelerinde bulunan üslerden Suharto’nun otoriter Yeni Düzen rejimine karşı örgütlenme girişimlerine mani oldu. 1965 yılı itibarıyla EKP, dünyanın en büyük üçüncü komünist partisiydi. Çin yanlısı olan EKP, Soğuk Savaş dâhilinde Sovyetler’in benimsediği barış içinde bir arada yaşama stratejisini eleştirmekteydi. Partinin sol fikirlere sıcak olan cumhurbaşkanı Sukarno ile sıkı bir ilişkisi vardı. Fakat 1965 Ekim’inin ilk günlerinden itibaren, yedi subayın kaçırılıp katledilmesi ardından, EKP ordu eliyle ezildi. Ardından 1968’de dünyanın başka bölgelerinde yükselişe geçen gerilla hareketlerinden ilham alan parti liderleri, üyelerine ve sempatizanlarına yönelik yoğun ve ağır terör faaliyetlerinden arta kalanları kurtarmak için belirli bir çaba içerisine girdiler.
Ordu, EKP’ye karşı sert önlemler aldı ve kapsamlı bir harekât başlattı. Bu harekât için gerekçe ise partinin kendisini 13 Eylül Hareketi olarak adlandıran bir örgütle ilişkilendirilmesi suretiyle elde edilmişti. Söz konusu örgüt, aralarında üst düzey bir komutanın da bulunduğu yedi subayı kaçırıp öldürdü. Baştan savma bir biçimde planlanmış bu eylemde örgütün amacı, sözcünün de dile getirdiği biçimiyle, Sukarno’ya ABD ve Batılı müttefiklerinin desteğiyle kendisine karşı komplo kuran subayların kimliklerini ifşa etmekti. 2 Ekim 1965’te EKP, Harian Rakjat [Halkın Günlüğü] isimli gazetesinde, yayın kurulunun kaleminden çıkan, 13 Eylül Hareketi’ne destek sunulduğuna dair bir mesaj yayınladı. Tümgeneral Suharto liderliğinde hareket eden ordu, EKP’yi subay cinayetleriyle ilişkilendirdi ve buradan da ülkedeki önemli bir politik güç olan partiyi yok etmek için bir bahaneyi temin etmiş oldu. Bugün elde olan kanıtlar, partinin 13 Eylül Hareketi’nin faaliyetlerindeki payının çok ufak olduğunu ortaya koyuyor. EKP başkanı DN Aidit ve silâhlı kuvvetler bünyesinde çalışıp partiye sempati duyanlarla ilişkilerden sorumlu olan Özel Büro, örgütle sınırlı da olsa belirli bir ilişkiye sahipti. Ancak diğer parti liderleri, üyeler ve sempatizanlar planlardan habersizdiler ve bu sürecin bedelini onlar da ödediler. Bu insanlar bir av gibi takip edildiler, katledildiler veya hapishanelerde, askerî üslerde, ayrıca alelacele inşa edilmiş gayriresmi tutuklama ve soruşturma merkezlerinde tutuldular.
Bu dönemle ilgili kalem oynatanlar, ölü sayısının yarım milyonu aştığını söylüyorlar. Ölümlerin büyük bir kısmı Cava ve Bali’de gerçekleşti. Solcular, ordu, polis ve sivil milisler tarafından katledildiler. Ölü sayısının 200.000’i bulduğu Doğu Cava’da solculara ağırlıklı olarak Banser milisleri saldırdılar. Banser, Endonezya’nın en büyük Müslüman örgütü Nahdatu’l Ulema ile rabıtalı olan bir paramiliter örgüttü. 1977’de Uluslararası Af Örgütü’nün aktardığı rakamlara göre, 13 Eylül Hareketi üyesi olma suçlamasıyla, Ekim 1965’ten itibaren altı yüz ilâ yedi yüz elli bin solcu tutuklandı.
Önemli liderlerinin öldürülmesi veya kaybolmasıyla birlikte (1965 Kasım’ının sonlarında Aidit vurularak öldürüldü) parti, 1966 yılında Sudisman liderliğinde yeni bir yeraltı teşkilâtı oluşturdu. Parti, bu dönemde ilk olarak Aidit’in Sukarno’ya fazla güvenip beyaz terörün yol açacağı olası risklere karşı partiyi gizli teşkilât kurmak suretiyle koruma altına almayarak büyük bir hata yaptığını tespit etti. EKP, 1914’te bir grup Hollandalı sosyal demokrat tarafından Hint Adaları Sosyal Demokrasi Derneği adıyla kuruldu ve 1926-1945 arası dönemde Hollanda ve Japonya’nın işgali altında olan ülkede faaliyetlerde bulundu. 1951’de Aidit’i başkan seçen parti, sonrasında, Özel Büro’nun örtülü operasyonları haricinde, büyük ölçüde açık çalışma yürüttü. Ülke genelinde büyük bir destek gördü. Aidit’in hesabına göre, 1965 yılında partinin politik kontrolü altında olan sol kitle örgütlerinde üye ve sempatizan sayısı 27 milyonu bulmaktaydı. EKP, sendikalar, kültür grupları, köylü, kadın ve gençlik örgütleri gibi örgütlere nüfuz etti. 1955 genel seçimlerinde dördüncü büyük parti olan EKP, 1957’de yapılan bölgesel seçimlerde Orta ve Doğu Cava’da ciddi bir başarı elde etti. Bu tür başarılar üzerinden partililer, gizli veya yeraltı teşkilâtına çok fazla ihtiyaç olmadığını düşündüler.
Buna karşın parti, ordunun saldırıya geçebileceğinin bilincindeydi. Orduya göre EKP, Endonezya toplumunda çok farklı roller üstlenmekle büyük bir tehdit teşkil etmekteydi. Ocak 1965’te Aidit, silâhlı işçi ve köylülerden oluşan Beşinci Güç’ün oluşturulduğunu kamuoyuna duyurdu. EKP, aynı zamanda ordunun Sukarno’nun geliştirdiği Nasakom (milliyetçilik, din ve komünizm kelimelerinin kısaltması) öğretisine tabi olması gerektiğini ısrarla dile getirdi. Üst düzey komutanlar, bu fikirlere itiraz ettiler ve konuyla ilgili önemli çalışmalar kaleme almış olan Rex Mortimer’in ifadesiyle, “şiddet araçları üzerindeki tekeli”ni terk etmek istemedi. 1965-66’da tanık olunan beyaz terör tecrübesi, EKP liderlerinin partiyi ve üyelerini nasıl kurtaracaklarına dair düşüncelerini etkiledi. Yeraltı pratiğinin sahip olduğu geçmiş, aynı zamanda Kuzey Vietnam ile Çin’deki kardeş partilerin sundukları örneklik üzerinden parti, 1966’da “Eleştiri-Özeleştiri” isimli belgede dile getirildiği biçimiyle, kırsal alanlarda ilerici üslerin yeniden inşa edilmesinin bir ihtiyaç hâlini aldığını tespit etti. 2008’de gerçekleştirdiğimiz mülâkat esnasında Güney Blitar üssünden geriye kalan tek lider isim olan Rewang’e göre parti, Cava’daki komünistlerin elindeki her türden hukukî güvencenin ortadan kalması durumunda silâhlı direniş başlatmak zorundaydı. Komünistler, 13 Eylül Hareketi’nden sonra üç yıl daha takibata uğradılar.
Parti liderleri önemli güçlüklerle yüzleştiler. Ordu, Cumhurbaşkanı Sukarno’nun yetkilerini elinden aldı, nihayetinde de EKP’yi yasaklamak suretiyle 13 Eylül Hareketi’nden kalanları etkisizleştirmeyi başaramadığı gerekçesiyle cumhurbaşkanlığına son verdi. 1967 yılında Geçici Halk Danışma Meclisi’nin yardımlarıyla Suharto cumhurbaşkanı oldu. Böylelikle Suharto’nun Yeni Düzeni de yürürlüğe girmiş oldu. 1966’da EKP ve Marksizm-Leninizmi yasaklayan ve bugüne dek yürürlükte kalan kararname hazırlandı. Time dergisi, Suharto’nun iktidara gelişini sevinçle karşıladı ve bu olayı “Batı’nın Asya’dan aldığı en iyi haber” olarak niteledi.
İşte EKP, Güney Cava’nın dağlık bölgelerinde üsler kurmaya böylesi bir bağlamda karar verdi. Güney Blitar’da halkın sol siyasete ve kültürel faaliyetlere yönelik yoğun bir desteği söz konusu idi. 1965-66’daki operasyonlar ağırlıklı olarak Blitar şehrine ve civarda bulunan, devrimci köylülerin ve sendikaların faal oldukları plantasyonlara odaklanmıştı. Güney Blitar ise bir miktar tecrit edilmiş bir bölgeydi ki bu da ordunun buraya ağırlık vermemesine neden oluyordu. Başkent Cakarta’da ve başka kentlerde anti-komünist operasyonların sürdüğü bir dönemde EKP’nin Doğu Cava’daki bölge komitesi, hayatta kalan liderlerin ve üyelerinin kaçıp yeniden örgütlenecekleri yerleri araştırmaya başladılar.
Bakung Köyü, Güney Blitar. Fotoğraf: Vannessa Hearman.
Onlarca üye ve lider 1966’da Güney Blitar’a gitti. Bazıları eşleri ve çocuklarını da getirdi. Köylülerle birlikte yaşadılar, çiftlik işlerine yardım ettiler, şüphe çekmemek için halkın arasına karıştılar. Güney Blitar’ın nispeten güvenli olması sayesinde 1965-66’dan beri süren şiddet dalgası karşısında ailelerini ve dostlarını bir araya getirme imkânı buldular. Bazı parti üyeleri, partiyi yeniden kurma ve ordunun hâkim olduğu Yeni Düzen rejimine karşı direnme imkânlarını araştırmak amacıyla gizli hücreler kurmaya başladılar. Rejim, 32 yıl ayakta kalmayı bilse de direniş konusunda hâlen daha iyimser olabilme ihtimali mevcuttu.
Nisan 1967’de Muhammed Yasin, Doğu Cava’ya hükmeden, orduya bağlı Bravicaya tümeninin yeni komutanı oldu. Yasin’in hatıratına bakılacak olursa, Suharto’nun onu Doğu Cava’ya göndermesinin sebebi, “orada Yeni Düzen’i tesis etmek için güçlü birine ihtiyaç duymuş olmasıydı.” Moskova’da askeri ateşe olarak görevliyken yeni görevine atanan Yasin, Doğu Cava’daki askeri birliklerin ordunun Sukarno’yu görevden almış olması karşısında fazlasıyla memnuniyetsiz olduğunu gördü. Ayrıca 1968’de Doğu Cava bölge meclisine yaptığı açıklamada komünistlerin tümden ezilmesine dönük iradenin zaman içerisinde kırıldığını, aynı isteksizliğin meclisteki insanlarda da mevcut olduğunu söyledi. Bunun üzerine Yasin, Sukarno’nun Endonezya Milliyetçi Partisi (EMP) gibi komünistlerin cephe örgütü olabilecek parti ve örgütlere saldırdı. Bölgede Yeni Düzen’i tesis etmeye yönelik çabaları, Güney Blitar’da “yeni insanlar”ın görüldüğüne ve bu bölgede şiddet eylemlerinin arttığına dair raporların gelmesiyle birlikte daha da yoğunlaştı.
Üç bin kilometre karelik bir alana yaklaşık 5.000 asker ve 3.000 kadar milis ve infazcı konuşlandırıldı. Kullanılan gücün büyüklüğü ve kontrgerilla stratejisinin tercih edilmesi temelde zafere hızla ulaşma ve düşmanı eskisine nazaran daha büyük ve daha kötü gösterme amacını güdüyordu. Bölge üç operasyon sahasına ayrıştırıldı ve bunlar altı müfrezeye bağlandı. Yereldeki idareye askere teslim edildi, ardından da bölgeye yeni gelenlerin tespit edilebilmesi için nüfus kayıt altına alındı. Ordu, köylülerin EKP’ye bağlılık düzeylerini görmek ve onların yakındaki ormanlara kaçıp buralarda saklanan kaçaklara yardım etmelerine mani olmak amacıyla köyleri boşalttı. Köylülere ormanların kıyısındaki bahçelerde bulunan tatlı patates türünden mahsulleri kaldırması talimatı verildi, bu da üç aylık operasyon süresince kıtlıkla yüzleşilmesine neden oldu. Ayrıca köylüler, orduya yardım etmeye zorlandı, bu noktada operasyonlarda öldürülenleri köylüler gömdüler. İnsanlar, devriyelere dâhil edildiler, dağlık ve ormanlık arazi boyunca kaçakları tespit edebilmek için günlerce askerlerle birlikte yol yürüdüler.
Kaçaklar, gerilla eğitimine çoktan başlamış olmasına karşın ellerinde ordudaki ateş gücüne denk bir güç bulunmamaktaydı. Bu kişilerin ellerinde yeterli silâh yoktu ve savaş konusunda yetersizlerdi. Ordu kaynaklarının Ağustos 1968’de New York Times’a aktardığına göre, aynı yılın Nisan ayından beri süren operasyonlarda iki bin kadar “parti üyesi” yakalandı veya öldürüldü. Ancak bölgede bulunan, çocukları da içeren politik kaçakların sayısı dikkate alındığında, bu sayı iki yüzden az olmalıydı. Muhtemelen yakalananların ve öldürülenlerin arasında köylüler önemli bir orana sahiplerdi. Operasyonlarda ele geçirilen köylüler, tutuklandıktan sonra yol inşaatlarında ve uzun süreli askeri gözetleme faaliyetleri için geliştirilen altyapı projelerinde çalıştırıldılar. Şeytan Asası Operasyonu, resmiyette 7 Eylül 1968’de sona erdi fakat bölge, onlarca yıl sonra bile, Yeni Düzen rejiminin yürüttüğü propaganda faaliyetlerinin neticesinde, EKP’ye ait destek üssü olarak görülmeye devam etti.
Ordu, EKP liderlerini ve üyelerini Güney Blitar’dan Cakarta’ya ve başka kentlere nakletti. Tutukluluk ve mahkeme süreçleriyle partiyi çökertmek için uğraştı. 1965-66’da gerçekleştirilen yargısız infazlardan farklı olarak bu sefer rejim, kendisinin komünizmle mücadeleye bağlı olduğunu göstermek, aynı zamanda bu mücadele dâhilinde hukuka riayet ediyormuş gibi görünmek niyetindeydi. Politik tutsaklardan biri de Pudci Asvati idi. Eskiden öğretmen olan Asvati, Endonezya Kadın Hareketi’nin (Gervani) üyesiydi. On yıl bekledikten sonra 1978’de mahkemeye çıktı ve Güney Blitar’da oynadığı rol üzerinden on beş yıla mahkûm edildi. Hâkim, Doğu Cava’da bulunan Malang Kadın Hapishanesi’nde geçirdiği on yılını hiçbir şekilde dikkate almadı. Güney Blitar üssünün sekreterliğini yapmış olan eşi Gatot Lestario ise idama mahkûm edildi ve infaz Temmuz 1985’te gerçekleştirildi. Çiftin 1967 yılında Güney Blitar’a götürdükleri iki evladının bakımını akrabaları üstlendi. Pudci 1989’da hapisten çıktı. Ağır kanser hastasıydı çıktığında. Kalan ömrünü eski hapishane arkadaşlarıyla ve solcu kadın aktivistlerle geçirdi. Çocuklarını ve torunlarını ziyaret etme imkânı bulabildi.
EKP, Batı Kalimantan’da küçük ölçekli gerilla faaliyetlerini 1974 yılına dek sürdürse de 1968’de Güney Blitar üssünün tahrip edilmesi, Endonezya’da sol hareketin tarihinde önemli bir yer tutan kesitin sona ermesine neden oldu. Yirminci yüzyılda tanık olunan en korkunç kitlesel şiddet olaylarından birine tanıklık eden Endonezya’da EKP’ye bağlı seksiyonlar, altmışların sonlarında dünya genelinde yükselişe geçen gerilla hareketlerinden ilham aldılar. Buna karşın Yeni Düzen açısından EKP’nin Güney Blitar’daki üssünü yok etmesi, onun hâkimiyetini pekiştirmesini, kendisine yönelik eleştirileri susturmasını mümkün kıldı.
Vanessa Hearman

Frantz Fanon’un Gözüyle Filistin

Bölüm 1
Neden Fanon?
Fikrin Zorunluluğu ve Eylemin Aciliyeti
Filistin, ayaklanma sancıları içinde. Olaylar, İsrailli Harem-üş-şerif eylemcilerine (ve onların destekçilerine) karşı Kudüs’te, Filistin maneviyatının ve ulusal kurtuluşunun simgesel payandası olan Mescid-i Aksa’da gerçekleştirilen protesto gösterileriyle başladı ve bilahare Yeşil Hat’tın her iki yanındaki şehirlere doğru yayıldı. Nasıra’dan Nablus’a ve Beytüllahim’e kadar her yerde Filistinli gençler, sokaklara çıkıp geleceklerini yağmalayan ve bedenlerini bir sömürge çarkında öğüten işgalci düzeni taş ve molotof kokteyli yağmuruna tuttular. Bireysel şiddet eylemleri de İsraillilere korku saldı ve onları paranoyakça bir ruh hâli içinde askerler aracılığıyla ölçüsüz bir şiddete ve sivil nüfusça ortaya konan ve hâlen süregelen çete güdümlü linç eylemlerine başvurmaya yöneltti.
Filistinli gençlerce gerçekleştirilen, hızla yayılan ve örgütsüz olan bu gösterilerin ve şiddet eylemlerinin herhangi bir siyasi partiyle ilişkili olmadığı anlaşılıyor. Siyasi partilerin isyan eylemlerinde tasarlayıcı rolünde bulunmalarının “Oslo’nun çocukları”nca reddedilmesi belki de Mahmud Abbas dönemine damgasını vuran siyasi hoşnutsuzluğa dair en son yakınmayı temsil ediyor. Abbas, kendi siyasi sınıfının çıkarlarını koruyan bir rejimi sürdürmek için hep İsraillilerle işbirliği içinde oldu.
Edward Said’in adını koyduğu şekliyle, Filistin Sorunu, 1948’den bu yana sayısız dönüşüme uğradı; bu dönüşümler, 1948 tarihli Nekbe’den birinci İntifada’ya karakterini veren Sumud’a, Oslo’da verilen ödünlerden İkinci İntifada sonrası yaşanan ayrışmaya ve mevcut statükoya kadar çeşitlilik arz ediyor. Bütün bu aşamalar boyunca muhtelif söylemler ve kurumlar ortaya çıktı ve bunlar, Filistin ulusal hareketinin doğasını değiştirdiler. Ancak İsrail sömürgeciliği gerçeği değişmeden kaldı: şedit, uzlaşmaz ve güvenilmez olarak. Hâlihazırdaki olayları anlamak için aslen Martinikli olup psikiyatrik çalışmaları dolayısı ile Cezayir’e yerleşen devrimci Frantz Fanon’un yazılarına eğilmek hayatî önem taşıyor; zira onun aykırı düşüncelerinin sömürgecilik-sonrası çalışmaları alanına müthiş katkıları var.
Yılmayan Asi
1925 yılı Siyah devrimciler için bereketli bir yıldı. 12 aylık bir zaman aralığında Malcolm X, Patrice Lumumba ve Frantz Fanon doğdu. Büyük insan yığınlarına sömürge boyunduruğu altındaki yaşamlarının en belirgin özelliği olan baskının katmanlarını analiz eden bir çerçeveyi sunan işte bu son anılan ismin coşkulu polemikleri ve psikanalitik araştırmalarıydı. Kısa hayatında Fanon, sömürgeleştirilmiş halklara ataletlerinden kurtulup “yeni bir insan” ve baskıya ve tahakküme karşı yeni bir direniş biçimi oluşturmaları için bir model sunan bir felsefe geliştirdi. Yazınsal anlamda çarpıcı ve entelektüel bakımdan ilgi çekici oluşunun yanısıra öznel deneyimlerini eserlerine yedirmekte de mahirdi. 36 yaşında ölene kadar Fanon, sömürge toplumunu muhtelif bağlamlarda ilk elden deneyimlemişti: Martinik’in Fransa sömürgesi olan kısmında geçen gençliği ve “Anavatan Fransa” için Nazi Almanyası’yla savaştığı askerlik yıllarından tutun da Fransa’nın büyük şehirlerindeki öğrencilik hayatına ve Ulusal Kurtuluş Cephesi’nde (FLN) Cezayirli devrimcilerle yaptığı çalışmalara kadar.
Siyah Deri, Beyaz Maskeler
Siyah Deri, Beyaz Maskeler’de Fanon sömürge toplumlarında içkin olan siyah karşıtı ırkçılığın sosyojenik ve psikanalitik bir açıklamasını kendi öznel deneyimlerine dayanarak geliştirmişti. Bu ufuk açıcı metinde Fanon, Hegelci fenomenolojik efendi/köle diyalektiğini siyahî bir perspektiften ele alıyordu. Hegel’in diyalektiğinde köle, tanınma peşindedir ve efendiden korkusundan ötürü bağımsız bir düşünce ve kendisinin asli, vazgeçilmez oluşuna, efendisinin ona muhtaç olduğuna ilişkin bir bilinç edinerek bir duyarlılık geliştirir. Ancak “köle siyah olduğunda” diye yazar Fanon, “efendinin köleden istediği tanınma değil, çalışmadır.” Sonuçta köle “efendilerce gizlenen değerleri” talep etme noktasına gelir. Fanon, bu diyalektiğin sonunda karşılıklı tanınmanın sağlanamadığı konusunda Hegel’le aynı görüşte olmakla beraber, siyah kölenin bağımsız bir bilince ulaşmayabileceği iddiası ile ondan ayrılır: “Ama siyah adam özgürlüğün değerini bilmez, zira hiç onun kavgasını vermemiştir.” Malcolm X’in sözlerini hatırlatarak şöyle der: “Özgürlüğü kimse size bahşetmez, eğer adamsanız onu kendiniz elde edersiniz.” Bu tanınma ve özgürlük mücadelesi Fanon’un yaşamını ve eserlerini biçimlendirmiştir.
Devrimci Terapi ve Yabancılaşmanın Aşılması Süreci
1953 yılında Fanon, Fransa sömürge bölgesinden Cezayir’de Blida’ya taşındı. Orada Cezayir’in yerli toplulukları arasında çalışıp Arapların ve İslam’ın kendine has özelliklerini çalışmalarında içererek rehabilitasyon ve tedavi yöntemleri geliştirmek suretiyle psikanalize devrimci bir yaklaşım getirdi. Fanon, meslek hayatı boyunca psikiyatrik yaklaşımlara dair 15 makale yayınladı, bulgularının çoğu ise Siyah Deri, Beyaz Maskeler’de ulaştığı psikolojik çıkarımlara uygundu. Fanon’un psikanalizinin ve “sosyojenik” araştırmalarının merkezinde sömürgeciliğin neden olduğu toplumsal ölümle gelen yabancılaşmanın aşılması kaygısı yer alır. Marx’ın Kapital’inde emeğin yabancılaşması derinlemesine tahlil edilmiştir ve bunu yaparken Marx, kapitalist toplumun insanî olmayan yanını açığa çıkarmıştır; sermayenin bulunmadığı bir toplum, kendi praksisini yürütmeye kadir olacaktır. Fanon, sömürge toplumlarında kendi kültürel yaratıcılığına yabancılaşmanın nasıl cereyan ettiğini incelemiştir; bundan muradı sömürülenin sömürene özenmesinin önünü almaktır. Fanon’a göre, sömürgeleştirilenler yabancılaşmayı eylemli olarak aşmaya gayret etmek durumundadır.
Devrimci Şiddet ve Yeni-sömürgeciliğin Tuzakları Üzerine
Cezayir’de bulunduğu süre zarfında FLN, Fanon’la ondan sağlık hizmeti almak ve kliniğinde savaşçılara bir alan tesis etmesini sağlamak üzere irtibat kurmuştur. Fanon, bilahare onların davasına tüm gücüyle omuz verecek, FLN yayını Mücahid için yazacak ve Gana’nın Kwameh Nkrumah’sı ve Kongo’nun Patrice Lumumba’sıyla bağ kurduğu Sahraaltı Afrikası konferanslarında FLN’yi temsil edecektir. Fanon, FLN ile birlikte hareket ederken Afrikalı ulusları sömürgecilerden kurtarmak için bir Afrika Lejyonu kurulması ve Sahraaltı Afrikası ile Cezayir arasında silâh nakli için güneyden bir yol açılması fikrini geliştirdi. Fanon, Cezayir mücadelesinin sonuçlanmasının sömürgecilik-sonrası hareketlerinin ve Afrika’nın henüz özgürleşmiş uluslarının gidişatı üzerinde belirleyici olacağı düşüncesindeydi.
Geberen Sömürgecilik’in yayınlanmasıyla siyahçılıktan sömürgeciliğin reddinde temel bileşen olarak devrimciliğe geçtiği gözlemlenir. Sömürgeleştirilenlerin devrimci mücadele sürecinde kendilerini bulmaları ve aynı zamanda ulusal taleplerinin ve ırksal özelliklerinin oynadığı rolü keşfetmeleri ile yeni bir insanlığın doğması kabildir ona göre.
1962 yılında Fanon’a lösemi teşhisi konur ve aynı yıl, teşhisten sonraki birkaç ay içinde tamamlayacağı, fakat ancak ölümünden sonra yayınlanacak olan Yeryüzünün Lanetlileri üzerinde çalışmaya başlar. Öfkeli bir enerji içinde yazılmış bu metin, hem sömürgecilik-sonrası hareketleri bakımından her zaman işlevsel bir el kitabı hem de bir tarih çalışmasıdır. Fanon’un şiddet üzerine yaptığı bilimsel tetkikler, hem destekçileri hem de muarızlarınca çoğunlukla yanlış yorumlanmıştır. Fanon, bazılarının ileri sürdüğü gibi şiddet sevdalısı değildir. O, sömürgeciliğin hem içinde şiddet barındıran hem de şiddeti üreten bir proje olduğunu ortaya koymuştur. Bu şiddet, sömürgeciliğe maruz kalanın toplumsal yapısını da tayin eder. Onun toprağı, kaynakları ve hayatı bir şiddet durumunun kuşatması altına girmiştir ve ona sunulan bu çerçevede önündeki yegâne seçenek şiddettir. Fanon, ileri görüşlülükle, denetim altına alınmadıkça bu şiddetin kabileciliğe ve bunun tarafları için ölümcül olabilecek bir iç çatışmaya yol açacak biçimde sömürgeleştirilenin kendisine de dönebileceğini yazar. Bu durumdan da çıksa çıksa devrimci hareketler içinde yer alan elitlerin siyasi sermayelerini eski sömürgecilerle onlardan siyasi güç ve sermaye edinmek üzere değiş tokuş edecekleri ve böylelikle bunlara kaynaklara ve ekonomik zenginliğe doymak bilmez bir hırsla üşüşme imkânı verecekleri yeni-sömürgeci bir proje çıkar.
1963 yılındaki ölümünden önce Fanon, dostu Roger Tayyib’e bir veda mektubu yollar ve orada şunları söyler: “Eğer her şeyden önce bir davaya, halkın davasına, adalet ve hürriyet davasına hizmet etmezsek, bu dünyada birer hiçiz. Bilmeni isterim ki doktorlar, umutlarını tümden yitirdiklerinde bile, zihnim hâlâ biraz bulanık olmakla beraber, Cezayir halkını, üçüncü dünya halklarını düşünmekte idim ve eğer biraz daha dayanabildiysem, bu onların sayesindedir.”
Bir Yeni-sömürgeci Proje Olarak İsrail İşgali
Fanon’un bizden beklediği, ezilenlerin mücadelesini yeni bir varoluş hâli, yeni bir insanlık biçimi yaratma mücadelesi olarak görmemizdir. Fanon, kitlelerin devrimci mücadelelerinde yeni insanlığın tohumlarının saklı olduğu düşüncesindeydi. Filistin’de bugün süregelen direniş, yeni bir olgu değil, bu direniş özgürlük için ve -Hegel’in ve Fanon’un müştereken onaylayacağı biçimde- tanınmak için verilen onlarca yıllık bir mücadelenin en sonuncu safhası. Küçük ve aciz hâle düşürülmüş kantonlarda, sömürgeciden gelecek iaşeye muhtaç olarak değil, kelimenin en bütüncül anlamıyla insan olarak tanınmak. Taş atmalar, bıçaklamalar ve bombalamalar, böyle bir tanımayı reddeden sömürgeci rejime verilen tepkiler.
Burada bir dizi hâlinde yayımlanacak olan makaleler boyunca, Fanon’un yukarıda sözü edilen ana çalışmalarından Arap dünyasının paternalist etkisinden kurtulup samimiyetle bir tanınma arayışına girişmiş olan Filistin ulusal hareketini incelemekte faydalanılacak. Bir gözümüz Fanon’da olacak biçimde bu tarihte izlenecek bir seyrin sonunda, hareketin büyük ölçüde lidersiz ama hâlâ etkin olduğu günümüze gelinecek. Bu süreç boyunca okuyucuların sadece Filistinlilerle beraber düşünüp onlarla duygudaşlık kurmaları değil, aynı zamanda bu duygularla, Fanon’un eseri ışığında, kolektif insanlık ruhuyla eyleme geçmeleri de umulur.
Nick Rodrigo