Ortak Vatan

Bütün Dünya İşçi ve Köylüsünün Ortak Vatanı
Şimdiki Rusya, din, millet ve renk farkı olmaksızın, bütün Dünya işçi ve fukara köylüsünün müşterek vatanı. Bolşevikler, Teşrinievvel İnkılâbı’ndan sonra bütün Rusya’yı fukara düşmanı zalim kapitalistlerin, yani altın kuvvetine dayanan zenginlerin tasallutundan temizlediler. Hem de Rus padişahı, Rus bankeri, Rus fabrikacısı, Rus pomeşçiki (çiftlik sahibi) olmak üzere, işçi ve fukara köylü sırtında yaşayan müstebitleri ezerekten bütün mazlum insanlar için böyle bir ortak vatan, yeni bir dünya yarattılar.
Eski dünya ve eski vatanda idare, kuvvet, baht, saadet güya ki yalnız çarlar, han ve hakanlar, şehzade ve paşalar, bey ve ağalar, fabrikantlar, banker ve tüccarların meşru malı, meşru bir hakkı idi. Bütün yerler, bütün fabrikalar, bütün saray ve konaklar, bağlar, bahçeler, güller, bülbüller, hep bu gözleri doymaz, insan kanı emmekten usanmaz adam kılıklı canavarların; tarlalarda yıldızdan yıldıza çalışmak, karanlık fabrikalarda, yeraltı maden ocaklarında, demiryollarında hayvan gibi işlemek ve en sonunda bir günlük yaşayabilecek rızkını bile tedarik edememek, bir yeri sakat olsa dilencilik etmek, ecelin pençesine düşünce yetim çocuklarını ve genç karısını yabancılar ve zenginler elinde esir bırakıp ölüp gitmek, bütün bu felaketler, her işçi ve her zavallı köylünün alnında yazılı facialar, bütün dünya işçi ve köylüsünün gözyaşları...
Rusya’da Bolşevikler, içtimai inkılâp ile böyle merhametsiz bir dünyayı yıktılar. Ve bütün kanunların, bütün mahkemelerin ve bütün papaz ve mollaların, bütün jandarma ve polis alaylarının din, Allah ve millet adından utanıp arlanmaksızın himaye ve silâh kuvvetiyle müdafaa ettikleri böyle adaletsiz bir dünyayı altüst ettiler.
Şimdi Rusya’da bu yer ve çiftlikler, kendi gücüyle, kendi alnının teriyle işleyen köylünün, bankalar ve bütün fabrikalar mazlum işçilerin elinde.
Rusya’da evvelce “param var, binlerce altınım var” diye kabarıp yürüyen zenginler, şimdi bir hırsız gibi gizli deliklerden hilekâr gözlerle bir türlü inanmak istemedikleri bu yeni âlemi seyrediyorlar. Bellerinde eskiden kalma binlerce altın olduğu hâlde kendilerini göstermemek için yırtık gömleklerle dolaşıyorlar. Şimdi, zenginlik tarlasında çalışıp hiçbir paraya ve ağaya pay vermeyen köylünün; şimdi bütün mal ve metadaki hüner ve marifetiyle ve kolunun kuvvetiyle meydana getirip kimseye faiz ve vergi vermeyen işçinin...
Şimdi işçi ve köylü hükümeti, bütün ordu ve bütün kızıl askerler, işçi ve köylü hükümetinin omuzunda yükseliyor.
Şimdi ihtilâl mahkemeleri, iş bırakan veya vergi vermeyen işçi ve köylüyü öldürmek için değil, zalim çarlar, padişahlar, generaller ve paşaları tepelemek için kuruluyor. Şimdi mektep, yalnız zengin bey ve paşa çocukları için değil, bütün işçi ve fukara köylü yavruları için hem terbiye, hem hayat ve hem de ışık ocağı...
Hulasâ: bolşeviklerin şimdi Rusya’da ve tedricen bütün dünyada yaşatmak istedikleri içtimai inkılâp, alnının teriyle geçinen mazlum işçi ve köylü halkın cihan ihtilâlinden beri beklediği büyük bir bayram; bu inkılâbı yaratan Rusya ise, bütün cihan işçi ve köylüsünün ortak vatanı!
Yaşasın toplumsal devrim!
Yaşasın bütün Dünya mazlum insanlarının müşterek vatanı olan Sosyalist Rusya!
Mustafa Suphi
[Mustafa Suphi ve Arkadaşları, Yayına Hazırlayan: İnfo Türk Ajansı, İstanbul 1977, s. 56-58.]

N-F-K

Ne ölçüde münafık olup olmadığımızı ölçmek için turnusol kağıdı misalince görev görebileceğini düşündüğüm infak ve nifak (münafık) kavramları üzerine bazı ayetleri ortaya koymak ve sizleri düşünmeye sevk etmek istiyorum.
Kur’an'da 111 yerde geçmekte olan n-f-k kökü, infak etmek, münafıklık yapmak ve tünel anlamlarına gelmektedir. Bu yazının konusu ağırlıklı olarak infak üzerine ve yer yer de münafıklık ile arasında bulunan ya da bulunması muhtemel bağlantılar üzerine. Ve son olarak da neden infak konusunu seçtiğime yönelik birkaç ayet.
İster günümüzdeki mevcut sıraya göre gidin isterseniz de nüzul sırasına gidin hiç fark etmez ki nüzul sırasında çok daha net göze çarpacaktır. Kalem suresi, Fecr suresi, Tekasür suresi ve Beled suresi gibi surelere göz atılabilir. Takibin kolay olması için günümüzdeki sıralamayı göz önüne aldım ayetleri paylaşıp eğer varsa dikkat çekmek istediğim bir husus o noktalara değinip genel olarak ayetleri, Rabbimiz olmasını dilediğim Allah ile sizin aranızda bırakacağım.
Onlar gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.” (2-3) Evet, ben artık bu kitapla amel etmeye başlıyorum diyen bir kimsenin ilk olarak muhatap olduğu daha doğrusu hayatında bir kez bile cami kurslarında Kur’an’a geçmiş bir kimsenin dahi karşısına çıkması hasebiyle önemli olduğunu düşünüyorum.
Size ne oluyor da Allah yolunca harcama yapmıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.” (57-10) Bu ayetinde tarihsel bağlam içerisinde Mekke’nin fethinden sonra gelmesi önem arz etmektedir.
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab’leri katında mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.” (2-261, 262) Ayetteki başak örneği bugüne kadar bize sevap kazanma bağlamında öğretildi ancak verdikçe Allah'ın bize daha çok vereceği ve onun izniyle bizimde daha çok vereceğimiz husus pek gündeme getirilmedi. Yani bugün öğrencisinizdir, 1 lira infak edersiniz ama Allah size lütfundan verdikçe verir verdikçe verir ki bu aynı zamanda bir imtihandır ve siz sonra bir bakarsınız ki bir öğrenciye burs verecek konuma gelmişsiniz.
Onlar harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.” (25-67) Ayetteki denge hususu sağlanamadığı vakit İsra 29 da olduğu gibi bir kınanma ve çaresiz kalma durumu söz konusu olmaktadır. “İtidal diye bir haslet var, onu hatırlayınız.”
İnanan kullarıma söyle, namazı dosdoğru kılsınlar, hiçbir alışveriş ve dostluğun bulunmadığı bir gün gelmeden önce kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda gizlice ve açıktan harcasınlar.” (14-31) Sınırı sizlerin vicdanları tarafından çizilecek olan yapılan iyiliği bir başkasına anlatma durumu da burada söz konusu olmaktadır. Yani tamamen de iyilik yap denize at mantığını uygulamamak gerek diye düşünüyorum. Bir başkasına bir iyiliği anlatarak onunda bir iyilikte bulunmasına vesile olabiliriz çünkü, bunu göz ardı etmemek gerek bence.
Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever. … İşte onların mükafatı Rab’leri tarafından bağışlanma ve içinden ırmaklar akan cennetlerdir.” (3-134,136) Darlık vaktinde infak Beled suresinde belirtildiği üzere sarp bir yokuştur ve maalesef ki çoğumuz bu yola atılamıyor. Ama bilmeliyiz Allah canlarımız ve mallarımız karşılığında cenneti satın almıştır.(9-111)
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz.” (3-92) Ayeti ayet ile tefsir etmiş olalım. “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyene ve kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren,antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” (2-177) Ayette belirtildiği üzere, mala olan sevgilerine rağmen ifadesi ondan vazgeçmedikçe iyiliğe erişemeyeceğimize bir delildir ki iyiliğe erişemedikçe de sonumuzun pek hayr olması mümkün görünmüyor.
Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye layıktır.” (2-267) Bu ayet bana Habil ve Kabil’ın Rab’lerine sundukları kurbanların arasındaki farkı hatırlatıyor ki bu da bir karakter tespiti ortaya koyuyor olsa gerek.
Herhangi birinize ölüm gelip de, ‘Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!’ demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın.” (63-10) Ayet münafıklar suresi içerisinde bulunmaktadır ki münafık ile infak aynı köktendir ve burada ölen şahıs elde ettiği şeyden pişman ki geri dönmek istiyor dünyaya, yani münafıklık üzere vefat etmiş ve bunu infak ile gidermek istiyor, zaten infak kelimesi if’al babındadır ki bu da izale etmek yani gidermek anlamına gelir bir nevi kişinin yaşamında bulunan münafıklığı izale eder bir şeyleri infak etmek. Bu bağlamda infak bizim için münafık olup olmadığımızı ortaya koyan çok ama çok değerli bir kavramdır.
Şimdi neden infak etmemiz gerektiği ve neleri infak edebileceğimiz üzerine birkaç ayete değinip daha sonrada bir eylem planı ortaya koymak istiyorum.
Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler:’Sizi Sekar’a ne soktu?’ Onlar şöyle derler:Biz namaz kılanlardan değildik, yoksulu doyurmazdık, batıla dalanlarla birlikte batıla dalardık, din gününü de yalanlıyorduk, nihayet ölüm gelip bize çattı.” (74-40,47) Şahsi olarak bir cevap vereyim: namaz kılıyor, gerçeği araştırıyor ve hesap vereceğim bir güne iman ediyorum, peki yoksulu doyuruyor muyum? Yoksul için infakta bulunup kalbimdeki münafıklığı temizliyor muyum? Eğer ki yoksulu doyurmuyorsam yahut bu yolda bir şeyler yapmıyorsam sıkıntı var demektir çünkü cehennem ehlinin özelliklerinden birini taşıyorum ve bu durum şahsi kanaatimce “şunu bunu yapıyorum ve diğer olumsuz özellikler bende yok benim Rabbim Rahmandır” diyip atlatabileceğim bir şey değil diye düşünüyorum. Çünkü o gün Rahman olan soracak cehenneme doldun mu diye, cehennem ise diyecek ‘hel min mezid’ daha var mı? İşte bu yüzden bu özelliği kendimizden gidermeliyiz. Doğrusunu Allah bilir.
Hayır, hayır! Yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksulu yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Haram helal demeden mirası alabildiğine yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz. Hayır, yeryüzü parça parça dağıldığı zaman, Rabbinin buyruğu ve saf saf dizilmiş olarak melekler geldiği ve o gün cehennem getirildiği zaman, işte o gün insan hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ona nasıl faydası olacak? Keşke bu hayatım için önceden bir şey yapsaydım der.” (89-17,24) Orijinal metne bakıldığı vakit yoksul kelimesinin yerinde miskin kelimesinin bulunduğu fark edilecektir ki Beled suresinin 16. ayetinde de aynı kelimeye rastlarız ve o da yoksul olarak çevrilmektedir. Ve miskin kelimesi hem maddi hem de manevi anlamda yoksul kimseyi işaret eder. Bu duruma eylem planı kısmında değineceğim.
Hiç şüphesiz o, mal sevgisi sebebiyle çok katıdır.” (100-8)
Ufacık bir yardıma bile engel olurlar." (107-7)
Şimdi yüz çevireni; pek az verip de kaskatı cimrileşeni gördün mü ?" (53-33,34)
Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azaplar müjdele.” (9-34)
Yukarıdaki bu dört ayet için herhangi bir yorum yapmaya gerek duymuyorum.
Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: ‘İhtiyaçtan arta kalanı.’ Allah, size ayetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz.” (2-219) Bu ayette bizim neyden infak yapacağımıza delil olsun. Ve “Tebessüm sadakadır” hadisi de neyin infak kapsamına girdiğini ortaya koymuş bulunsun.
Kendi adıma tüm bu ayetlerden ki bu konuya değinen ayetlerin azınlığı burada sadece, anladığım infak, infak ve infak. Peki bu işi nasıl yapacağız. Aklıma gelen ve uygulama alanı bulduğunu gördüğüm çözüm şu:
Öğrenci olduğumuzu düşünüyor ve tek başımıza bir ümmet olmaya çalıştığımızı farz ediyorum. Öncelikle paramızı biriktireceğimiz bir su bardağı yahut çay veya kahve içtiğimiz bir kupayı elimize alıyoruz ve 50 kuruş altı elimizde bulunan bozuklukları ona atarak bu işe başlıyoruz. 50 kuruşları da atabilirsiniz ama burada amaçlanan sizi zorlamayacak ve her gün ama her gün devamlılığı olacak bir şey olması hasebiyle 50 kuruş altı iyidir. Sakın gidip de 10-20 liralara kumbaran falan almayın. Kilit altında olmaz ise o paradan arada bir tırtıklarım diyorsanız ise onu vakf ettiğinizi farz edin. Mülkiyeti Allah’a hayrı halka ait olan olan vakfa da el uzatacaksanız devamını okumayın zaten yazının.
“Dün medresenin fıkıhçısı sarhoştu; fetva verdi. Şarap haram olsa da, vakıf malından iyidir.” -Hafız
Günlük cebimizde 40 kuruş kalıyor mu sizce? Eğer kalıyorsa bu bir ayda toplam 12 lira yapar ve bu parayla Türkiye’nin her yerinde ihtiyaç sahibi bir kimseye bir tas dahi olsa çorba ikram edebilirsiniz hatta üstüne biraz da paranız kalır ve artan miktarınca o kişiye başka şeylerde ikram edebilirsiniz. Diyorsanız ki 40 kuruş değil 25 kuruş kalıyor tamam olsun o da ayda 7.5 lira yapar ki en kötü ihtimal yine bir tas çorba ikram edebilirsiniz en azından, beki bazı illerimizde bir şişe de su alırsınız ve bu uygulamayı dostlarınızla paylaştığınız yahut kendi nefsinize bu durumu açıkladığınız vakit maddi bir külfet altında da bulunmuyor oluyorsunuz. Ama yok bizim hiç ama hiç paramız artmıyor hiçbir zaman ya da maddi bağlamda bizde muhtaç bir haldeyiz falan diyorsan tamam kardeşim o zamanda başka şeylerden infakta bulun sen de. Yukarıda bahsettiğim Fecr ve Beled surelerindeki miskin hem maddi hem de manevi anlamda yokluğu ifade eder. Sen de bir yetimin başını okşa, yolda tek başına üzgün üzgün oturan bir kimseye selam ver, oturmuş kara kara düşünen bir kimseye işlerin Allah'a döndürüleceğini haber ver ya da ne bileyim bir hayvana tebessüm et, cidden bu bile bir infak olur. En azından içindeki merhamet duygusunu kendine hatırlatmış olursun ki şahsımca en evlası bu olur. Vel hasılı, infak senin hayal gücünle doğru orantıda olan bir mefhum dostum.
Ve infak etmek bir cömertlik göstergesidir ki hadis bağlamında da cennet cömertler yurdudur. Ve unutma nasıl ki Allah'ın sana ikramda bulunması hoşuna gidiyorsa sende ikramda bulun ve bulundurt.
Derde ve Öfkeye selam olsun.
Bârika

Doğu Sorunu Üzerine Tezler

I
1. Genel mânâda iflas etmiş olmasına rağmen, Avrupa kapitalizminin hâlen daha Batı ülkelerinde işçi sınıfına, giderek daha büyük bir güçle saldırabiliyor olması, dünyaya hükmeden bir unsur olarak kapitalizmin henüz çöküş aşamasına ulaşmadığını, ama öte yandan aniden yıkılışının kaçınılmaz olduğunu ispatlıyor. Kapitalizmin, son ve en gelişkin aşaması olan emperyalizm aşamasına girdiğinden beri elinde bulundurduğu kaleler, salt Batı Avrupa’daki endüstriyel açıdan gelişmiş ülkelerle sınırlı olmaktan çıktı. Kapitalizmin fıtratında olan çekişkiler, kaçınılmaz olarak, aşırı üretime bu da sonuçta tekrarlanıp duran ticari ve mali krizlere yol açıyor. Emperyalizmde bu zorluktan kurtulmak için gerekli yol bulunmuş gibi görünüyor. Elbette bu, geçici bir çözüm yolu ve bu yolun kapitalist üretim tarzını kendi çelişkileri sebebiyle çökmekten kurtarma noktasında etkisiz olduğu görüldü. Gelgelelim bugüne dek emperyalist yayılma ve sömürünün, kapitalizmi onun Avrupa’daki konumunu muhafaza edebilmesini mümkün kılacak bir güçle donattığını görmek gerekiyor.
Büyük emperyalist savaş, Avrupa ülkelerinde mevcut olan kapitalist düzenin temelini sarsmıştır. Bu devletler, güç sahibi olmak için başka kaynaklara muhtaçlar ama artık bu kaynaklardan mahrumdurlar, dolayısıyla eskiden olduğu gibi sermayenin hakkını savunamamaktadırlar. Bu güç kaynakları, günümüz kapitalizminin emperyalist niteliği ile alakalıdır. Kapitalizm, tüm dünyanın ekonomik, politik ve askeri kontrolünü elinde bulunduruyor, böylelikle de kendi ülkelerinde işçi sınıfına karşı sürdürdükleri direnişi boğma ve devam ettirme imkânı buluyor. Avrupa burjuvazisinin varlığı ve kudreti, tümüyle ve sadece, kendi ülkelerinde işçilerin işgücünden en fazla artık değer elde etme becerisine dayanmıyor. Avrupa dışı piyasaları ve halkları sömürme imkânı, eskiden olduğu gibi bugün de verili konumu savunma şansı sunuyor, lâkin gene de kapitalizmin iktidarını uzun süre muhafaza edebilmesi mümkün değildir. Bugün bu iktidarın tehlike altında olduğunu görmek gerekmektedir.
2. Savaşın yol açtığı bir sonuç olarak dünya, iki büyük sömürgeci imparatorluk arasında bölündü. İki güçlü kapitalist devletten biri olan ABD, tüm Yeni Dünya’yı sömürme ve yönetme hakkının kendisinde olduğunu iddia ediyor. Öte yandan Büyük Britanya ise karşımıza Asya ve Afrika’yı ilhak etmiş bir güç olarak çıkıyor. Kıta Avrupası ise sanayi sahasında yaşanan çözülme ve yaşanan ekonomik iflas sebebiyle, bu iki büyük emperyalist devletten birine ekonomik açıdan bağımlı olmak durumunda. Görünen o ki iki büyük emperyalist devlet, bugünlerde dünya hâkimiyeti için yeni, devasa bir mücadele içine girmek üzere. Bu bağlamda Amerikan burjuvazisinin Avrupa’daki savaştan pek fazla etkilenmediğini görmek lazım. Bilâkis, bir yüz yıldır Britanyalı kapitalistlerin tekelinde bulunan dünya finansının kontrolü, Amerikalı kapitalistlerin ellerine geçmiş durumda ve bunların henüz çöküş ve dağılma aşamasına girmediklerini söylemek gerek. Yeni ele geçirdikleri dünya gücü olma imkânını perçinlemek adına Amerika’daki kapitalist sınıf, Avrupa’da sağa sola hastalık bulaştırması muhtemel yıkım sürecinden uzak durmaya çalışıyor. Dolayısıyla bugün Eski Dünya’nın hâkimi ve kapitalist düzenin belkemiği, Britanya İmparatorluğu’dur.
Bugün Britanya burjuvazisi gücünü nereden almaktadır? Bugün Britanya’da sanayinin tabi olduğu koşullar üzerinden düşündüğümüzde, eldeki kaynakların bu adalardaki üretkenlik düzeyiyle ve kıta Avrupası’ndaki tüketimin gücüyle sınırlı olduğu koşullarda, Britanya’daki kapitalist düzen çöküşün eşiğine gelip dayanacağını görmek gerekmektedir. Buna karşın derin çelişkilere ve güçlüklere rağmen, savaş öncesinde kendi topraklarında sanayisini yeniden inşa etmeyi bilen Britanya’da kapitalist sınıf gücünü hiç kaybetmeyeceğini ortaya koydu. Bu sınıf, bugün de işçi sınıfının belirli bir bölümünü aldatma konusunda hâlâ daha başarılı. Avrupa dışında geniş arazilere sahip olması, kıta Avrupası’nı ekonomik açıdan kendisine bağımlı kılması, Britanya’ya geniş bir hareket imkânı sağlıyor, böylelikle ülke içerisinde sahip olduğu konumu muhafaza ediyor, öte yandan da uluslararası planda sahip olduğu gücü güvence altında tutuyor. Doğu’nun zengin ve yoğun nüfuslu ülkelerindeki ekonomik ve endüstriyel gelişme, batı sermayesine yeni bir zindelik katıyor. Ucuz işgücü temin eden bu ülkelerdeki muazzam imkânların ve yeni pazarların yakın zamanda tükenmeyeceği görülüyor. Bu nedenle Doğu’da imparatorlukların elinde bulunan topraklarda sömürüye son verilmesi, Avrupa’da kapitalist düzenin nihai ve başarılı bir biçimde yıkıma tabi tutulması noktasında hayatî önemi haiz bir husustur.
3. Beynelmilel sermayenin iktidarının tüm dünyaya kök saldığı gerçeği dikkate alındığında, kapitalist düzene son verip Avrupa’da proletaryanın muzaffer olmasını dünya devrimi dışında hiçbir şey sağlayamaz. Avrupa proletaryasının mücadelesine, aynı gücün, yani kapitalist emperyalizmin boyun eğdirdiği başka diyarlardaki emekçi halk kitlelerinin devrimci eylemi bir biçimde katkı sunmalıdır. Mevcut fasit daireden kurtulma mücadelesi dâhilinde kapitalizm, evrilip emperyalizm hâlini almış, böylelikle büyük pazarları ve sömürgelerdeki devasa işçi ordusuna hâkim olabilmiştir. Kendisine tabi olan ülkelerdeki köylüleri ve zanaatkârları tarım ve sanayi proletaryasına dönüştürmek suretiyle emperyalizm, onun yıkım sürecine katkı sunmaya yazgılı başka bir gücün vücut bulmasını sağlamıştır. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda, Avrupa’da kapitalist nizamın yıkılışının onun emperyalist yayılma siyasetine bağlı olduğu, bu yıkılışın da sadece Avrupa’nın ileri proletaryası eliyle değil, ekonomik, endüstriyel ve politik açıdan fazlasıyla gelişmiş olan, ayrıca imparatorluğun elindeki sermayeye askeri ve ekonomik açıdan en büyük desteği sunan sömürge ülkeler ve tabi ülkelerdeki devrimci unsurların işçilerle kuracağı bilinçli bir işbirliği üzerinden de gerçekleşebileceği görülmelidir.
4. Dolayısıyla dünya devrimini gerçekleştirecek güçleri seferber etme görevi dâhilinde Komünist Enternasyonal, faaliyet sahasını salt Avrupa ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri ile sınırlı tutmamalıdır. Dünya devrimini yapacak orduların öncüsünün Avrupa ve Amerika proletaryası olduğuna hiç şüphe yok fakat dünyayı emperyalist sermayenin elinde bulundurduğu hâkimiyetten kurtarmaya dönük çalışmalarda Avrupa dışı dünyadaki en ileri ülkelerde mücadele eden emekçi halk kitlelerinin de önemli bir rol oynamaya yazgılı olduklarını gözden kaçırmamak gerekmektedir. Avrupa dışı dünyadaki en ileri ülkelerde mücadele eden kitlelerin oynayacağı bu tarihsel rol şu hususları içermektedir: (1) Batı proletaryasının devrimci eylemiyle eşzamanlı olarak emperyalizme karşı isyan etmek; ve (2) aynı zamanda ülkede bulunan toprak ağası sınıfla ve burjuvaziyle mücadele etmek. İki taraftan saldırıya uğrayan emperyalizm, böylelikle kendi varlığı üzerinden oluşan fasit daireden çıkma imkânı bulamayacaktır. Çin ve Hindistan gibi ekonomik açıdan gelişmekte olan ülkelerde yeni pazarlar açma imkânından mahrum kalacak olan emperyalistler, kendi ülkelerinde yaşanan aşırı üretimden kaynaklı sonuçların yol açtığı badirelerden başlarını kaldıramayacaklardır.
Doğu’daki büyük ülkeler, kapitalist dünyanın ayrılmaz birer parçası hâline gelmişlerdir; kapitalizme karşı mücadelelerin fitili tutuşmuş, bu ülkelerde kapitalizme karşı mücadele verilmeye başlanmıştır. Bu, emperyalizmin tarihsel gelişiminin bir sonucudur.
II
5.) Doğu halklarının Batı’daki halklarla aynı ekonomik ve politik düzeyde olmaması sebebiyle yeknesak ve tek biçimli olduğu, çözmesi gereken benzer sorunlarla yüzleştiği iddiası, hiçbir gerçek temele dayanmadığından, tümüyle yanlıştır. Mevcut coğrafi sınırların ötesinde tüm ülkelerde Komintern’in yürüteceği faaliyetlere rehberlik edip yön verecek tek bir siyasetin formüle edilebileceğini düşünmek kesinlikle hatalıdır. Doğu ülkeleri arasında, ekonomik, politik, endüstriyel ve toplumsal koşullar bakımından ciddi farklar mevcuttur. Sonuç olarak farklı Doğulu halklar, çözülmesi gereken farklı sorunlara sahiptirler. Bu nedenle tüm Doğu ülkelerinde sıkı sıkıya uyulacak, net bir siyaset ve taktik belirlemek kesinlikle mümkün değildir. Muhtelif ülkelerde mevcut koşullar dikkatle incelenmeli, böylelikle yakın gelecekte ve bugünde tarihin ve şartların dayatması sonucu devrimci olmaya yazgılı toplumsal sınıf tespit edilebilmelidir. Zira kapitalist toplumsal nizamı yıkmak için verilen mücadelede Batı proletaryası, doğal müttefikini böylesi bir devrimci toplumsal sınıf şahsında bulacaktır. Başka bir şekilde ifade edecek olursak, Doğu ülkelerinde anti-emperyalist güçleri seferber etmek istiyorsa, Komintern tarihsel açıdan kendi safında olan veya olmaya yazgılı toplumsal sınıfı arayıp bulmalı, faaliyetlerini o sınıf üzerine inşa etmelidir.
6.) Yakındoğu ve Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerde cahil kitlelerin dinî bağnazlığı ve toprak sahibi orta sınıftaki karşı-devrimciliğin beslediği yabancı düşmanı hissiyat, emperyalizmin altını oymak için gerekli bir güç olarak görülse de bu unsurların artık Hindistan gibi bir ülkede sahip olduğu anlam ve önemden mahrum olduğunu görmek gerekmektedir. Bu, son yirmi yıl içerisinde ekonomi ve sanayi düzleminde meydana gelen köklü dönüşümün bir sonucudur. Emperyalist sermaye, Yakındoğu ve Ortadoğu ülkelerine daha yeni giriş yapmıştır. Toplumun ekonomik yapısı hâlen daha feodaldir ve din adamlarının etkisi hâlâ güçlüdür. Fakat uzun zaman önce sermayenin kontrolüne giren ve onun tarafından sömürülen Hindistan’da bir miktar emperyalizmden bir miktar da yereldeki dinamiklerden (ki bu dinamikler, son yıllarda hızla büyüme kaydetmişlerdir) beslenen feodalizm, şiddet araçlarına başvuran bir devrim aracılığıyla değil, oldukça gelişkin olan kapitalist devletin birer refleksi olarak meydana gelen modern politik ve ekonomik kurumlarla uzun zamandır temas içerisinde olması sayesinde yok edilebilmiştir. Hindistan’da varlık imkânı bulan yerli burjuvazi, otuz yılı aşkın bir süredir yabancı idareciden politik iktidarı almak için tarihsel bir mücadele vermektedir. Öte yandan proletarya ve ciddi bir nüfusa sahip olan topraksız köylülük de sayıca büyümekte, ülkedeki hızlı sanayileşmeyle doğru orantılı olarak, bu sınıflarda sınıf bilinci de artmaktadır.
Sonuç olarak bugün Hindistan’daki devrimci hareket, toplumun ekonomik dönüşümü sonucu tüm imkânlarını, gizil gücünü hızla yitiren cahil kitlelerdeki dinî bağnazlığa yaslanmamaktadır. Devrimci hareket, aynı zamanda küçük burjuvazideki hissî milliyetçilikten de beslenmemektedir. Bu milliyetçilik, tüm halkın çıkarlarının tek olduğunu söyleyen bir tür vehme dayanır ve her gün daha net olarak görülen sınıfsal ayrışmayı asla dikkate almaz. Hindistan’da ve benzer ekonomik, politik koşullara sahip başka ülkelerde milli demokratik hareketin ön saflarında aktif olan liberal burjuvazi, yereldeki kaynakları ve emeği sömürme hakkı için emperyalist idareciye karşı tarihsel mücadele yürüttüğü sürece devrimci bir unsur olarak görülebilir. Ama burjuvazinin bu devrimci niteliği geçicidir, zira yabancıların politik hâkimiyeti kitlesel isyanlar ile alt edildiğinde, burjuvazi işçi sınıfının karşısına geçecek ve temsilî hükümet ile milleti savunma adına devrimin yürüyüşünü durdurmak için şiddete dayalı tüm tedbirlere başvuracaktır. Ayrıca henüz zayıf olan yerli burjuvazinin emperyalistlere teslim olması, daha kârlı bir teşebbüs olarak görülecek, bunun karşılığında, ülkedeki politik idare burjuvaziye verilecek, böylelikle ilgili sınıfın kapsamı genişleyip fırsatları çoğalacaktır. Dolayısıyla Hindistan gibi bir Doğu ülkesinde devrimin temellerini teşkil eden en önemli toplumsal sınıf olarak topraksız köylü kitleleri ve proletarya da hızla büyüyecektir.
Bu sebeple Doğu’da bulunan, ekonomik ve endüstriyel açıdan gelişmiş olan ülkelerde Komintern, yürüteceği faaliyetler dâhilinde, devrimci hareketi nesnel koşullar uyarınca geliştirip yönetme becerisi bulunan politik partiler kurmalıdır. Bu türden partiler, Komintern’e bağlı birer aygıt olarak çalışacak, bu partiler sayesinde Doğu halkları, emperyalizmle mücadele etmek için kendi ülkelerinde birleşecek ve yabancı sömürücü gücün yerini aldığı ölçüde yerli burjuvaziye karşı işçi sınıfının ekonomik ve toplumsal kurtuluşu için verilen mücadeleye öncülük edeceklerdir.
7.) Emperyalizme tabi ve onun hâkimiyetinde olan ülkelerde burjuvazi, geçici bir süre emperyalizme karşı mücadele eder ama asla bu mücadeleye bel bağlayamaz. Doğu’da dünya devrimi güçleri, Komintern’in faaliyetlerinin dayanacağı güçler, bu ülkelerdeki yoksul köylüde bulunabilir. Söz konusu ülkelerde feodalizm hâlen daha mevcuttur, öte yandan makineye dayalı endüstriyle tanışmış olan proletarya ve tarım işçileri ile halkın büyük bir kısmı, yabancı ya da değil, modern kapitalizmin doğrudan hâkimiyeti altına girmiştir. Tüm Doğu genelinde devrimin ilk aşamaları emperyalizme karşı gerçekleşecek o büyük ayaklanmaya tabidir, fakat bu devrimin liderliğini, ilgili ülkelerdeki ekonomik gelişim uyarınca, en devrimci toplumsal sınıf üstlenecektir. Bu nedenle söz konusu ayaklanmanın örgütlenmesinde farklı ülkelerde farklı taktikler benimsenmelidir.
Örneğin doğrudan emperyalizmin yönettiği ve toplumsal gelişimin özgürce gerçekleşmesi için politik bağımsızlığın zaruri olduğu Hindistan gibi bir ülkede, burjuva milliyetçiliği temelinde yürüyen politik kurtuluş hareketi dâhilinde, tüm halkı en azından yeterli bir bölümünü birleştirmek pratikte pek mümkün olmayacaktır. Emperyalizm, kitleleri yerli burjuvazinin faaliyetleri ve feodalizmin mevcutta kudretten mahrum kalmış kalıntıları üzerinden sömürür. Bu sebeple, başını burjuvazinin çektiği, ekonomi ve politika konusunda burjuva ideolojisi üzerinden cisimleşen bir hareket, tabiatıyla kitleleri kendisine çekmeyi başaramaz, zira bu hareket kitleler arasında güven telkin edemez. Hareket, kitlelere sefalet koşullarından kurtulmanın yolunu gösteremez. Emperyalizm, salt burjuvazinin faaliyetleri ile alt edilemez. Burjuvazi, halkın önemli bir kısmını coşkulu ve hissî ifadelerle ateşleyip harekete geçirse bile, bu işi başaramaz. Bunun için emperyalizme tabi halkın ayağa kalkıp devrimci harekete bilinçli olarak iştirak etmesi gerekir. Sömürülen sınıfı, ancak ekonomik kurtuluş için verilen tarihsel mücadele birleştirebilir. Bu sınıf, halkın büyük bir çoğunluğunu, hatta burjuvazinin alt katmanlarını bile bünyesinde barındırır.
8.) Panislamizm gibi dinî-politik hareketler, artık emperyalizm karşıtı bir güç olarak görülemezler. Bugün emperyalist sermayenin hâkim olduğu koşullarda, yeni yeni ayağa kalkan yerli burjuvazinin ilericiliği sayesinde Müslüman dünya denilen yapı geçmişe ait bir unsur hâline gelmiş, toplumsal bir birim olmaktan çıkmıştır. Bu yapı, artık yobazların muhayyilesinde varlık imkânı bulmaktadır ve sadece Müslüman ülkelerde iktidarda olan hanedanların ve sınıfların emellerine hizmet etmektedir. Dolayısıyla bir zamanlar kitlesel bir ayaklanmayı teşvik etme becerisini sergilediği ölçüde devrimci bir niteliğe sahip olan Panislamizm, bugün sadece en gerici ve karşı-devrimci unsurlara sırtını yaslayabilmektedir. Doğu’da hanlar, mollalar hatta ilerici Müslüman tüccarlar ve kapitalistler, artık müflis olan Panislamizm denilen görüş dâilinde cahil halk kitlelerini sömürmenin en uygun araçlarını bulmaktadırlar. Mevcut durumda bu türden bir niteliğe sahip olmasıyla Panislamizm, kurtuluş davasından çok emperyalizmin safındadır. Yakındoğu ve Ortadoğu’daki ekonomik ve endüstriyel açıdan geri kalmış ülkelerde yoksul köylülük ve küçük zanaat atölyelerinde çalışan işçiler, emperyalizme ve onun uşakları olan toprak ağaları ile tüccar sınıfına karşı mücadele etmek için örgütlenmek zorundadırlar.
Manabendra Nath Roy
12 Temmuz 1921

Perde Gerisi

Muharrem İnce diyor ki: “bu Erdoğan, seksen milyon adına seksen bin doktora saldırıyor, ben doktorları savunacağım.”
Geçen yıl üniversite sınavı sonuçları açıklandığında CHP yayın organları, “en başarılı liseler arasında imam-hatipler yok, kolejler var” haberlerini parlatarak veriyorlardı ve kolejlere övgüler düzüyorlardı.
Bugün sosyalisti, komünisti, tüm sol, kolejlerden yana. Birçok sol örgütün şefi çocuğunu koleje yolluyor.
Bu solculardan biri, gençlerin apolitikliğinden, yozluğundan şikâyet ediyor, sonra bir arkadaşı, “onları biz yetiştirdik ama” diyor.
Evet, işçi baba, “çocuğum benim çektiklerimi çeksin, öğrensin hayatı” diyor. Küçük burjuva baba, “benim çektiklerimi çekmesin” diyerek yetiştiriyor evladını. Sonuçta kolejler, buradan müdafaa ediliyor.
Esasında sahnedeki Erdoğan’la uğraşmaktan perde gerisine bakmamak bir alışkanlık hâlini alıyor. Bu teorisizlik, siyasetsizlikle birlikte, kanıksanıyor.
Muhtemelen perde gerisinde Erdoğan’a ve CHP’ye, sırasıyla, “sen yoksulları sen de orta sınıf ve üstünü al” diye rol paylaştırılıyor. Edilen küfürler, sözler karşı tarafı büyütmek için ediliyor. Sonuçta devlet, baraj altında kalacak parti kurmuyor. Herkes verilen rolü layıkıyla ifa etme gayretinde.
Bir yanıyla ÖDP trajediyse Haziran komediye denk düşüyor. Tüm okulların imam-hatip olacağı yaygarasını kopartan “hareket”in zihninde sınıfsal ayrımlardan eser kalmadığı görülüyor. Erdoğan, kimilerinin sınırsız-sınıfsız dünyasına ait bir şeytan hâline getiriliyor. Bu, bile başlı başına sorgulanması gereken, sınıfsal bir durum.
Sınıfsal ayrımlardan eser kalmayınca, doların çıkışına dair burjuva iktisatçılarına has analizler döşeniyor hemen. Bir yandan da seçim malzemesi olacak bildiriler kaleme alınıyor aceleyle.
Muharrem İnce doktorları savunurken, Erdoğan’ın yoksul halktan yana olduğunu da söylemiş oluyor. Doktor, mühendis ve avukat, devleti temsil ettiği günleri geri istiyor. Birileri de halkı “yeni devlet” adına yeni temsillere ikna etmeye çalışıyor.
Bir yanıyla laiklik ve ateizm, Hristiyanlık içre tartışmaların birer sonucu olarak varlık imkânı buluyor. Toprak ve güç sahibi kilise, baştan beri sahip olduğu, yoksullara dair sorumluluğu toprağa gömmek istiyor. Tartışmalar, bu bağlamda gerçekleşiyor. Sonuçta yoksulları kontrol ve disiplin altında tutacak, kilisenin yerini alacak veya kiliseyi dönüştürecek başka mekanizmalar geliştiriliyor.
Benzer bir durum, neoliberalizmle birlikte, devlet bahsi için de geçerli. “Devlet don üretir mi, domates eker mi?” tartışmaları ile birlikte halkın devletle kurduğu ilişki de dönüştürülüyor. Bugün HDP dâhil tüm liberal pratikler, bu dönüşüm dâhilinde anlam ve değer buluyorlar.
Neoliberal döneme kendilerini batıdan uyarlayanlar, doğalında doktorların, mühendislerin, avukatların dünyasından bakıyorlar hayata. Yoksul milyonlar hükmünü yitiriyorlar. Esasında küçük burjuva sol, devletin kendisi gibi, AKP’nin o milyonları kontrol ve disiplin altında tutmasından memnun. Sadece kendisine batan, kendisini kesen yerlerini törpülemeye çalışıyor, o kadar.
Devletle cepheden, tam boydan, bodoslama bir mücadele içerisine giremeyen bir solun AKP’yle de mücadele edebilmesi mümkün değil. Dolayısıyla sol, eğitim sahasında zengin mahallelerdeki okulların kolej, yoksul mahallelerdeki okullarınsa imam-hatip olmasındaki sınıfsal-politik anlamı hâlen daha idrak edemiyor. En fazla, batıya hoş görünmek, yaranmak adına, uydurma “imam-hatip menşeli Tübitak projeleri” haberleriyle dalga geçmeyi iş zannediyor.
Ayrıca Suriyelilere yönelik olarak, “burası aşevi mi?” diyen birine oy veren sol, buradaki aşa kan bulaştığını, o kana ortak olduğunu gizlemek zorunda elbette. Suriyeli dedikleri esasen Suriyesiz, asıl mesele de bu. 
Ayrıca sol, evinde kendi şehrindeki fabrikaya işgücü yetiştiren babaya karşı, evinde Avrupa ve ABD’de çalışacak işgücü yetiştiren babadan yana tavır alıyor. Dolayısıyla kendisini yakan köylünün, işten atılan işçinin haberini yapan sol haber portalları, açıktan yalan söylüyorlar, çünkü ne işçiyi ne köylüyü ne de yoksul halkı umursuyorlar.
İşçi-köylü iktidarını küçük burjuvadan başlayarak, o temelde inşa etmek mümkün görünmüyor. Başka yerlere bakmak gerekiyor.  
Eren Balkır
23 Haziran 2018

Gerilimli Coğrafyada İslamî Hareket

Değirmen Taşları
Eski İran devlet geleneğinden beslenen bir damar, İslam’ı “avama, ayaktakımına, kölelere söz hakkı ve yetki vermek”le eleştirir. Diğer bir damar da Bizans geleneğini fiiliyatta kan niyetine taşımıştır. İslam, Hristiyanlığın ve Yahudiliğin egemenler eliyle ezenlere yâr olan kısımlarını müşterek bir kavganın içinde eritmeyi bilmiş bir devrim hareketidir. Kur’an’da o dinlere yönelik atıflar, bu minvaldedir. Özünde “dost edinmeyin” denilen kesim, sömürenler-zalimlerdir.
Yukarı çıkıldıkça, iktidarın ilahiyatına dûçâr olunmaktadır. Şiilik ve Sünnîlik arası münakaşa, söz konusu fırkalar içre münazara, iktidarın ilahiyatının sınırlanması, kontrol altına alınması, gerilimlerin düze çıkartılması veya ondan uzaklaşarak yok gibi davranılması ile alakalıdır. O ilahiyata öykünüldüğü ölçüde alt fırkalar vücud bulmuştur.
İslam’ın mücadelesi, her daim iki değirmen taşı arasında varolma mücadelesidir. Kurumsallaşmış Hristiyanlık ile kurumsallaşmış Yahudiliğin gerilimi, İran ve Bizans dolayımı ile zuhur eder. Tezahür alanı, siyasettir. İran ve Bizans arasında kalmışlığın yarattığı gerilim ise karşılıklarını teoride bulur. Teori ile siyasetin yeknesak, tek bütün kılınması teşebbüsü, gene kurumsallıkla, efendilerin ilahiyatı ile alakalıdır. Gerilimler, her zaman mazlumların lehinedir.
Bugün İslam çatısı altında toplanan her şey, belirli bir denge düzleminin adıdır. Kavim ve kabilelerin, cemaatlerin, dinî isyan pratiklerinin bugüne taşınmış olması, ancak bu denge düzleminde mümkün olabilmiştir. İki taşın arasında öğütülenler öğütülmüştür, diri kalanlar aradaki mesafenin karşılığıdır. Bunları kir olarak görmek, sonuçta bir sıfır noktası, sömürü ve zulmün olmadığı bir cennet hâli olarak Asr-ı Saadet kurgusuna yol açmıştır. O sıfır noktası, kendi içinde belirli bir mânâya sahip olabilir, ama kazık hâline getirildikçe, hareketi kilitleyecektir. Aynı zamanda her daim gündeme gelen denge ihtiyacı üzerinden, efendilerin belirledikleri denge durumuna kul olmayı beraberinde getirecektir. Mazlumların efendilerin denge hâllerine tabi olmaları mümkün değildir.
Haricîler, Ali’ye itiraz ettiklerinde, bir bakıma sonradan Müslüman olmuş kabilelerin direncini de geleceğe taşımışlardır. “Allah” ile anladıkları, kendi kabilelerine karışmayacak bir iktidar boşluğudur. Tarihin çeşitli momentlerinde, muhtelif hareketler şahsında görülen bir gelişme, İslam içerisinde de ortaya çıkmış, sapkın, mülhid, zındık görülen dinamiklerden kimi unsurlar alınıp iktidar ideolojisine taşınmışlardır. Haricîlerin bulduğu iktidar boşluğu, çoğu kez, efendilerin denge hâllerinin bir karşılığıdır. İlk sarsıntıda o hâl, mazlumlara mezar olmuştur.
Tek kitabîlik ve çokkitabîlik arasındaki tartışma, Hristiyanlık’ta ciddi bir ağırlığa sahiptir. İkinciler, genel mânâda Eski Ahid öğretisini öne çıkartmışlardır. İslam’ın Avrupa toprağına dayandığı momentte Kilise devletleşmiş, yoksulla ilişkiler kopmuştur. İslam içerisinde de benzer bir gelişme yaşanır. İktidar içe kapandığında, mazlumun sırtına biner. O da dinî geleneğin tümüne çevirir yüzünü. Meselenin bu yönü önemlidir. Yoksa Hz. Musa’da ya da Hz. Muhammed’de bulunacak mutlak denge hâli, mevcut pratikte, efendilerin dengesiyle uzlaşmaya doğru evrilir. “Size barış değil, kılıç getirdim” diyen Hz. İsa’nın toprağın efendilerine aksesuar kılınması bundandır.
İktidarın dinine karşı halkın dini, tüm silâhlarını, imkânlarını devreye sokmak zorundadır. İktidar, kendisini Bizans’a benzettiğinde, yüzler İran’a; İran’a çevirdiğinde ise Batı’ya çevirecektir. Baskı ve zulüm karşısında her türden çatlaktan, nefes almak için her şekilde istifade edilecektir. Eski Yunan kaynakları ile kurulan rabıtanın “İskender miti” türetmesi bu eğilimin eseridir. Ama tersten, İskender miti ile devlet fukaranın içinde örgütlenmiştir. Adaletin ve eşitliğin mutlak timsali olarak İskender, diğer yönden, adalet ve eşitliğin mevcut iktidara indirgenmesi noktasında araç hâline gelmiştir.
Ebu Zerr’in Muaviye’nin sarayına itiraz ederken dillendirdiği söz, herkesin malûmudur. Aynı şekilde, ordu komutanlığı yapmış, Hz. Ebubekir’in torunu Abdullah bin Zübeyr’in kıyamı da bu tarz bir itirazla alakalıdır. Zübeyr, bir savaş öncesi askerlerin Bizans askerleri gibi giydirilmesine, benzer simgelerin kullanılmasına karşı çıkar. Bu itiraz, İslam’ın resmî bir ordusu olmaması ile alakalıdır. Bu kurumsallaşmaya itiraz kendisini ordu komutanı olan Zübeyr’de somutlamıştır. Hz. Hüseyin’de karşılık bulan ise, sarayın kendisini Bizans saraylarına göre kurması ile alakalıdır. Fukaraya sıcak gelen, bu itirazdır. O, itirazını gene İslam sancağı ile yükseltmeyi bilmiştir.
Bir dihkan-köy ağası soyundan gelen Firdevsî’nin dilinde ise İslam şudur: “Bir hiç olan köle, hükümdar olup gelir başa/ Üstünlük ve büyüklük de artık yaramaz işe.” İslam’ın yoksulları örgütleme biçimi ile devletleri örgütleme biçimi iki zıt yönelimi ifade eder. Bizans ve Sasanî arasında konumlanmak, teoride ve pratikte belirgin bir gerilimin açığa çıkmasına neden olur. Üstünlük İran’da; büyüklük Roma’da bulunur. Köle başa geçmesin diye, sürekli belirli bir mesafede tutulur. Ona hayaller, hikâyeler, kısmî, sınırlı üstünlük-büyüklük masalları düşer. İktidarın ilahiyatının her çatlaktan sızması gibi, mazlumun da ilahiyatı akacak bir yer bulur.
Bu anlamda yoksullar, iktidara dair ve içre yorumları kendi mücadeleleri ölçüsünde dönüştürürler. Tarih, çoğu zaman iktidarların hikâyesidir. Yoksullar, kıyıda köşede, bir arka plan unsuru olarak görülürler. Ezilenlerin mücadelesinin geleceğe dönük yüzü ise, iktidara dair ve içre yorumların terazisine vurulmamalıdır. O mücadelede sözü edilen yorumlar dönüştürülmüş hâldedir, mündemiçtir. Hazır muktedir olana öykünüp yol almak, çıkışsızdır.
Bu cihette, Bizans veya İran olma iradesinin ezilenlere tembihlenemeyeceği açıktır. Ezilenler, kendi kudret imkânlarını kendi mücadelelerinden üretirler. İslam içi tartışmalara dolaylı olarak Bizans ve İran’daki tarihsel çürümenin kesif kokusu sinmiştir. O kokudan uzak durmak da çare değildir. Buranın kavgası buradan ve burada yürütülür. Başkalarının parfümünde bulunacak bir şey yoktur. O parfümler, sokaklardaki cesetlerin, kanın, çöpün kokusunu bastırmak içindir.
Hristiyanlıkta hâkim olan tartışma, Tanrı’nın neliği ile ilgilidir. Teoloji, bu tartışmanın genel başlığını ifade etmektedir. Bu anlamda İslam’da böylesi bir teoloji alanından söz edilemez. Esas tartışma, iktidar meselesi etrafında döner. İslam’ın girdiği her alan, bir yandan eşitleyici-özgürleştirici bir pratiğe, bir yandan da iktidarın ilahiyatı adına düzenlenmesine tanık olur. Hz. Muhammed’in üzerinde durduğu koku, hiç unutulmaz. Resmî ordusu olmayan İslam, eşitleyicidir, yeryüzünü düzler; özgürleştiricidir, semavî olanı serbest bırakır, öze nakşeder.
Ama bu pratiğin her dönem sınırlanması, hapsedilmesi gerekir. Hem Emevîler hem de Abbasîler döneminde önemli mevkilerde bulunmuş İbn-i Mukaffa’ya göre, hilafet halkın desteğini almaya mecburdur. Halk doğru biçimde eğitilmeli, halkın şikâyetleri şeklen de olsa, geçici biçimde, giderilmelidir. Her bölge, “Sünnet ve tarih, dinî ilkeler konusunda bilgili ve sadık insanlara muhtaçtır. Sünnet ve tarih, halkı eğitmeli, onun sorunların bilincinde olmasını sağlamalı, yılanın başını küçükken ezmelidir.” Buna göre, Mukaffa eğitimi vermekle yükümlü öğretmenlerin de bir tür ajan ve muhbir olarak örgütlenmesini önerir. İktidar boşluk tanımaz. Boşluğu dahi örgütlemelidir. Denge hâli, rahatlık imkânları, iktidarın hanesine yazar.
1905 yılında Fransa’da çıkmış laiklik kanunu da öğretmenlere benzer bir rol bahşeder. Devlet, aşağının disiplin ve kontrol altında tutulmasını erteleyemeyecek bir güçtür. Bu yönüyle, İslam içi tartışma, Bizans-Sasanî gerilimi üzerinden biçimlenmektedir. Sünnî geleneğin devlet adamını yukarıdan; Şii geleneğin aşağıdan kontrol etme teşebbüsü, kısıtlı bir niteliği haizdir. İki gelenek de mazlumlar açısından önemli bir birikim sunar. Kavganın ayıklayıcılığı olmaksızın, bu iki gelenekten istifade etmek ya da arayı açıp yaşanan çatışmaya odun taşımak, sakıncalıdır. Şii ve Sünnî gelenekler, iktidar kadar mazlumlar için de imkânları haizdir.
İktidar ise asla Allah’a layık olamaz. Budünya, onun hükmünün geçtiği yer olarak kurgulanmak zorundadır. Kelâmın, hadisin, fıkhın ayrı ayrı ve bütün olarak iktidara uyarlanması şarttır. Tarihte görülen isimlerin belirli bir kısmı, bu konuda mahir olmaklığı ile bugüne taşınmıştır. Taşıyan, iktidarın ilahiyatıdır. Ötedünyacı pratiğin akıldışı ve insandışı görülerek çöpe atılması yanlıştır. O özünde budünyayı tekeline, tasarrufuna alan muktedirlere yönelik bir itirazdır. Ötedünyacı pratiğin, dünyevileştirilmesi, bugüne çekilmesi, buranın ihtiyaçlarına göre biçimlendirilmesi, iktidarın insan ihtiyacının bir ürünüdür. Fakihlerin temel gerilimi, “bir muktedire ihtiyaç olmadan yaşamak mümkün mü?” sorusu etrafında döner. Bu soru bir yanıyla, ötedünyacılığın dünyevileştirilmesidir. Bugün, bugünde yaşanacak bir cennet yoktur. Böylesi bir arayış ve iddia, iktidarın ilahiyatına bağlanmaya mecburdur. Zira burada mazlumların, gündelik çıkarlara, benmerkezli amele teslim edilme iradesi söz konusudur.
İktidarın sınıf ve sınır dışı olma arzusu ile Allah arasında kısa devre yapmak, başlıca yöntemdir. Bahsi geçen laiklik kanunundan önce Fransız devleti ulus-devlet olarak örgütlenme kararı almıştır. Görevliler, ülke sınırlarına gönderilirler. Köylülere, “bir savaş çıksa, Almanlarla (veya İtalyanlarla) savaşsak, o ölen Alman (veya İtalyan) askeri için de dua eder misiniz?” diye sorarlar. Köylüler, “biz Hristiyanız, tabii ki dua ederiz” derler ve çizilen sınırları tanımadıklarını zımnen ifade ederler. Görevliler başkente dönerler ve bu durumun üstesinden gelebilmek için eğitimi yeniden kurgularlar. Artık erkekler asker; kadınlar üniforma diken terziler olarak yetiştirileceklerdir.
Değirmen taşlarının döndüğü yer burasıdır. Onun soldan sağa ya da sağdan sola dönmesi arasında bir fark yoktur. Kadının asker, erkeğin terzi olması kurguya ve döngüye hâlel getirmez. Çomak, gene mazlumların elinde, iradesindedir.
Cidal Haksoy

Dinî Dünya ve Dünyevî Din

Buradaki dine saldıran, başkasının dininin savaşçısıdır. Bize açık toplum, açık demokrasi okullarının öğrencilerinden öğrendikleri liberalizmi solculuk olarak satanların anlam veremeyecekleri, işte şu cümledir: “Modern devleti savunmanın en iyi yöntemi, onu siyasî amaçlar için dinin her türlü kullanımının ulaşamayacağı bir yere koymaktır.”[1] Bu tür laflar eden liberal solcuların kendi sınıfsal çıkarlarına tercüme ettikleri Kobanê dolayımıyla buranın pazarına sundukları mal, içi geçmiş liberalizmden başka bir şey değildir. Bu liberalizmse, modern devleti savunmaktan başka bir şey düşünmez. Lenin’i çöpe atıp Foucault’yu önder belleyenlerin, anarşistlerden rol çalanların, sol liberalizm boşluğunu DSİP sonrası doldurabileceklerini sananların bugün geldikleri nokta, modern devlet savunusudur.
Çünkü bu-dünya savunusu, bir devlet tasavvuruna ve kurgusuna kapanmaya mecburdur. Kimi bireyler, kendi varoluşlarını koşullayan somut ilişkileri bir dünyaya ve oradan da bir devlete tamamlamalıdırlar. Bu ilişkilerin her türlü düşman sızmasından ve saldırısından korunması ve ilişkilerin zamansal sonsuzluğa-mekânsal sınırsızlığa dair bir hisse sahip olması, devletle mümkündür.
Varolan devlete dönük itirazsa, evrimseldir, ilerlemecidir, mevcut devletin geri bir aşamaya ait olmasına inanılmasıyla ilgilidir. Ama burada mesele, somut dünyevî ilişkilerin mutlak kabul edilmesi, merkeze konması, hiç değişmeyecek kabul edilmesidir. Mutlak istikrar, sabitlik ve düzen için kargaşaya meyletmek, bu bireylerin doğal yönelimidir. Onların sözlerinin altında statüko sırıtır, zulüm göz kırpar, sömürü konuşur. Bu, dünyanın, somut ilişkilerin din bellenmesidir. Din bellenmiş dünya ile dinî dünya apayrı şeylerdir. İlki, kendisini savunmak için modern devleti dinî dünyanın ulaşamayacağı yere koymak zorundadır.
Dünyayı din belleyenler, sağcılaşırlar.[2] İçinde yaşadıkları ve rant ilişkileri üzerinden putlaştırdıkları dünyayı din belleyenlerin, dini dünya kılanlara savaş açması kaçınılmazdır. Burada dünya ile devlet arasında kısa devre yapmak zorunludur. Yani dinî dünyaya açılan savaş, devlete açılmış gibi gösterilmektedir. Oysa bu, savaş açanların vehmidir. Fehim yoksa vehim ve lehim vardır. Ayrımları anlama cehdi mevcut değilse, eldeki malzemeler birbirlerine lehimlenip belirli bir vehme duçar olunur. Vehim, yanlış, temelsiz kurgu, kuruntudur. Bu kuruntuyla, dinî dünyanın kavgası, devletin direnci olarak görülür ve devletle mücadelenin aslî alt başlığı hâline getirilir. Aslında devletle, dini yok etmek için mücadele edilmektedir. Bu mücadele ise, kendi dünyevî dinini hâkim kılmak amacıyla verilmektedir. Dünyevî din, sol şahsında, egemenlerin suyuna daldırılıp ehlîleştirilmiş Yahudilik-Hıristiyanlık kırması bir dinden başka bir şey değildir.
Muhafazakârların yüz yıldır batıdaki sol karşıtı Yahudilerin ve Hıristiyanların eserlerini Türkçeleştirmekten başka bir üretim ortaya koymamaları, bu noktada manidardır. Tüm argümanlar, tezler, batıdan devşirilmişlerdir. Amerika’da bir komünist aleyhine ne söyleniyorsa, Erzurum’da da aynı şey söylenmiştir. Orada da insanlar, “bir gün Sovyetler Amerika’yı işgal edecek” korkusuyla yetiştirilmiş, Erzurum’un politik iklimi de aynı korkuya göre biçimlendirilmiştir. Putlaştırılan dünya yüceye yerleştirilmiş, o kendi devletini kitle içerisinde tesis etmiş, ona itiraz edenler, siyasî alanın kıyısına fırlatılmışlardır.
Dünyevî dinle devlet dolayımıyla dövüşülmez; devletle dinî dünya aracılığıyla savaşılır. Devletin dünyevî dinine itiraz etmek, devletin başka bir dünyevî din arayışının ifadesidir. Başka bir dünyevî din, mülkün ve mülk ilişkilerinin farklı bir tezahürüdür. O, mülkü Allah’a havale eden müşterek bir irade olarak, halka, millete başka bir mülk ilişkisi değil, başka bir hayat sunuyor olmalıdır.
Dinî dünya ile dünyevî dinin kavgası, mazlumlara dairdir. Burada savunma hattının mı yoksa saldırı hattının mı örüldüğü aslî değildir. Dinî dünya, Hakikat’i tavaf eder; dünyevî dinse, Batıl’ın önünde diz çöker. Dolayısıyla dinî dünyanın devlet şahsında karşıya atılması, kendi dünyevî dininin hâkim olması için mücadele edilmesi, manasızdır. Solcuların “Dersimlilere medeniyet götürdük, daha ne istiyorsunuz?” diyen CHP’den ayrı bir dertleri varsa, öncelikle, o medeniyetin üzerine kurulu olduğu dünyevî dini reddetmeleri gerekir. Bu red, dinî dünyalarını korumak ve güçlendirmek isteyen mazlum kitlelerin içerisinde, dünyevî dinin nüfuzunu kırmaya dönük bir gayreti de doğalında içerecektir. Dünyevî dine vurdukça, dinî dünya da özgürleşme imkânı bulacak; özgürleşen mücadele, kendi Müslüman yoldaşlarını bu topraklardan bulacaktır. Ama önce, Batı’nın kurduğu İnsan, Medeniyet gibi olguların arkasındaki fikrî uzantıların dağıtılması şarttır. Seçkin, özel bireyler arayışından kurtulduğunda, bu ülke ve bölgenin kurtuluşçu ve devrimci failleri, mazlum halkın kanı ve terinde birbirine karışacaktır.
* * *
Osmanlıca üzerinden kopan son fırtına, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde neyin ve kimin önünde diz çöküleceğiyle ilgili bir tartışmadır. Bu tartışma dâhilinde AKP, önünde diz çöktüğü Batı’nın Ortadoğu, Asya ve Afrika politikalarının bir Truva Atı ve maşası olarak başka bir dünyevî dinden dem vurmaktadır. Onun ağzındaki “Osmanlı”, dinî dünyaya ihanet etmiş, onu mahvetmiş, dünyevî dinin egemen ideolojik argümanıdır. Dolayısıyla bu “Osmanlı”, üç-beş patronun faaliyet alanına, sermayenin rahat akacağı kanallara, sömürü gemilerinin karadan yürütülmesine, binlerce emekçinin kılıçtan geçirilmesine, mazlum halkların emperyalistlere peşkeş çekilmesine işaret etmektedir. O, “biz büyüyeceğiz ama bu emperyalistler büyümemize izin vermiyorlar” masalının ana fonudur.
Osmanlıca ve yeni alfabeye geçiş tartışması, hangi evrene, âleme ve gerçeğe bağlanmak istendiğinin de bir alâmetidir. “Okuryazarlığı artırma amaçlı” bu 1928 tarihli reform sonrası, istatistiklere göre, okuryazarlık oranlarında uzun süre bir artış yaşanmamıştır. Üstelik konuyla ilgili kimi kesimler, Osmanlıcanın yazım ve basım teknikleri açısından kolaylıklar da sunduğunu söylemektedirler. Bu tartışmaların tam orta yerinde, Aziz Nesin’in Osmanlıca tuttuğu Madımak notları çıkmıştır açığa…
Demek ki kemalizm, bir yandan Osmanlı devlet geleneğini restore ederken, ona karşı ortaya konmuş tüm mücadele birikimini de toprağa gömmek istemektedir. Araplara ve İslam’a düşmanlık, Türkçüleşme, korporatizm üzerinden sol, kemalizmin Batı’ya karşı varlık mücadelesi verdiğine, bu hamleleri zorunlu olarak yaptığına inandırılmıştır. Namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmamaktadır: ülke içinde güç olma derdi taşımayan, güç imkânları olmadığı için de, Batı’ya dönük direnişte hep kemalizmin yanına sıralanan sol, yapılan bu hamlelerin içe dönük sınıflar mücadelesinin aslî bileşenleri olduğunu görmemiştir, görmek istememiştir. Ekim Devrimi ile sola çeken ittihatçı damarın, Anadolu’daki Müslüman direnişinin bu damarla ilişkilerinin kesilmesi için Batılılaşma adımlarının atıldığını görmek gerekir. Şeyh Servet’in bu topraklardaki ilk komünist partilerden birinin kurucularından olması, az buz bir şey değildir. Birinci Meclis içerisinde Kur’an üzerinden miras ve mülkiyet tartışmaları yürüten, Sivas Kongresi öncesi oluşturulan Muvahhidin Cemiyeti üyesi mebusların yürüyüşü kemalizmi ürkütmüş olmalıdır. Kemalizmin 1922-1942 arasında tek işi, birinci meclisteki muhtemel ve mevcut iç düşmanları, rakipleri ve hasımları tasfiye etmektir. Sol ise bu tasfiyenin yandaşı olarak, ellilerden sonra başını kaldırma imkânı bulmuştur. Kemalizm içi liberal itiraz anlamında, Demokrat Parti kurucularıyla ilk sosyalist kadroların birlikte dergi çıkartmış olmaları manidardır.
Osmanlıcanın liselere sokulması üzerinden yaşanan tartışmalarda İnönü’nün Latin alfabesine geçişle ilgili şu sözleri tedavüle girmiştir: “Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı okuma-yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zor olduğu değildi… Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslam dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı... Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.”[3] Osmanlıcanın kaldırılmasına karşı çıkan bir isim olan İnönü, muhtemelen bu sözlerde aktardığı ideolojik argümanlara ikna edilmiştir. Bu argümanlar, devletin aslî yönelimini ve derdini de ele vermektedir. Kendisinin halef oluşu ise, ilgili yönelimin ve derdin muhafaza edildiğinin alâmetidir.
Harf reformunun Osmanlı’dan, 1870’lerden beri tartışıldığı söylenir. İzmir İktisat Kongresi’nde tartışılan bu konuya işçi temsilcilerinin “Latin alfabesine geçilsin” önerisiyle yaklaşmaları, II. Enternasyonal çizgisiyle belirli bir bağ içerisindeki ideolojik çizginin tezahürü olarak anlaşılmalıdır. Bu temsilcilerden biri de işçi kılığında kongreye katılan Şefik Hüsnü’dür. TKP’nin başındaki bu ismin zihninde, Batı’nın doğurduğu, yoğurduğu, biçim verdiği bir tür solculuk ve o solculukla organik, canlı bir ilişki içerisinde olmak vardır. Mustafa Suphi’nin katledilmesinin, Şefik Hüsnü’nün yükseltilmesinin temel sebebi, batılılaşma temayülüdür.
Oysa 1907 tarihli Stuttgart’ta düzenlenen II. Enternasyonal kongresi sonrası belirli bir çentik atılmıştır. Şefik Hüsnü, bu çentiği görmediği ve hâlâ Avrupa’da olduğu düşüncesiyle hareket ettiği için, Avrupa’nın Anadolu’daki her ilerleyişini zafer nidalarıyla karşılamaktadır. Burada uğruna mücadele verilen şey sosyalizm değil, Avrupa ilerlemesidir. Söz konusu ilerlemenin sosyalizm olarak kodlanması, ideolojik-politik yenilgiyle alakalıdır. Avrupa şahsında tesis edilen dünyevî din, sosyalizm kılıfına bürünmüş, Anadolu topraklarına bir de o kanaldan sokulmuştur. Kemalizm, ilgili kanaldan gerekli isimleri sonrasında kendisine devşirmiştir. Kadrocuların temel tezi, o koşullarda Türkiye’nin sınıf mücadelelerinden azade olduğu, üretici güçler teorisine atıfla, devletin emperyalistlerle çelişkisinin aslî oluşu üzerine kuruludur. Kemalizm, bunları vura vura öğretmiştir. O bilgileri bugünde tedavüle sokmanın solculuk olduğu yanılsaması ise hâlâ hükmünü yürütmektedir.
Yenilgi, 1919-1922 momentinde yaşanan iç savaş koşullarında yaşanan bir yenilgidir. Buradan sol, Anadolu’nun damarlarında ilerleme, toprağına sinme, mevziler elde etme imkânından mahrum bırakılmıştır. Bugün ideolojik planda kapışan öznelerin hepsi, kemalizmin hizaya getirdiği, ölçülendirdiği, ölçeklendirdiği ve belli bir kıvam kattığı, ruh üflediği öznelerdir. Dolayısıyla solun Şefik Hüsnü solculuğundan bir adım öteye geçmesi mümkün değildir. Ondaki solculuk, dünyevî bir dine tekabül etmekte, bu dinin tağutu Batı, putu ilerleme, mümini “işçi” olmak zorundadır. Bu “işçi”nin gerçek işçiyle herhangi bir rabıtası bulunmamakta, o, salt, ilerlemenin, Batı’nın ve hâkimiyetin bir mecazı olarak iş görmektedir. Birileri işçi eli tuttuğunda ya da ağzına “işçi” kelimesi aldığında, dünyevî dinleri için gerekli ibadeti ifa ettiklerini düşünmektedirler. Böylece her şey yolunda gitmekte, bilimsel olarak geleceği kesin olan sosyalizm cennetine dualarla selam durulmuş olmaktadır. Ama iş, Fanon’un “bugün köylü proleter, kentli burjuvadır” ya da Castro’nun “bugün dağ proleter, kent burjuvadır” demesine benzer bir biçimde, fiilî ilişkiler içerisinde sınıf mücadelelerinin takipçiliğini yapmaya, izini sürmeye gelince, bu insanlar kuyruklarını kıstırıp kaçmakta, bu izi sürenlere öfkeli küfürler sallamaktadırlar. Bu zevatın kemalizmle ettiği doksan yıllık valsa son vermeleri, o saraylar, şatolar, malikâneler yıkılmadığı sürece imkânsızdır.
Yukarıda bahis konusu olan ve Lenin şahsında tecessüm etmiş bulunan, 1907 sonrası atılan çentikte Doğu halklarının ve sömürgelerin kıyamı vardır. Kemalist dünyevî dine örgütlenmiş solun bu kıyamın dışına düşmesi acıdır. Dışarı düşüş, beraberinde, bölgeye, bölgenin hakikatine yabancılaşmayı getirmiştir. Sonrasında koca koca örgüt ve partiler, canlı-kanlı mücadelelerin sürdüğü Lübnan, Suriye, Irak, İran hattındaki sol mahfillere değil, devlete ve emperyalizme yedeklenmiş bir solculuğun mekânlarına kaçmış, buralarda bürolar açmıştır. 1970’te Sovyetler, TKP’ye “seni hangi bölgenin komünist parti listesine alayım?” diye sorduğunda, TKP, “beni Avrupa listesine yazın” demiştir. İran, Lübnan ve Irak komünistlerinin çeşitli araçlarla birlikte ciddi güç kazandığı momentte, bizim KP’miz, Avrupa’nın serin sularına kaçmıştır. Trajedi buradadır. Bugün ilgili bölgeye gitmeye cüret eden öncü gençlerin hatırası ve birikimini tasfiye etmekle meşgul olan bu sol, dolayısıyla, İran, Irak, Suriye ve Lübnan hattındaki mücadelelerin yenilgi ve zaferlerinden de hiçbir şey öğrenememiştir. Buradaki temel zafiyet üzerinden, toplumsal devrimle politik devrim karşı karşıya getirilmiş, aradaki açının devrimcileştirilmesine bakılmamış, politik devrim peşinde koşanlar, toplumsal ilişkilerden; toplumsal devrim peşinde koşanlarsa, politik müdahale/mücadele imkânlarından uzaklaşmışlardır. Dolayısıyla, Anadolu’daki ilk komünistlerin müşterek ittifak politikaları toprağa gömülürken, toprağın üzerinde yaşamak için kemalizmin rüzgârına teslim olunmuştur. Bu teslimiyet, solun kendisini tümüyle dünyevî dinle birlikte ve ona göre tanımlamaya zorlamıştır.
* * *
Dinin dünyevîleşmesi, bu dünyaya itirazın sönümlenmesi içindir. Dünyanın dinîleşmesi, öte dünyanın hakikileşmesi amacını güder. Cehennem de cennet de buradadır. Dünyayı kendi servetleri ve çıkarları üzerine kurmuş olanların onu din kılıfı altında sunmaları, kimseyi kandırmamalıdır. Kurucuların dünyası, yıkıcıların dini altında ezilecektir. Kur’an’da ve toplam İslamî gelenekte ne varsa, dünya dinîleştikçe, başka görünecektir. Başka görünen, illaki, “başka hayat”a dairdir, olacaktır.
Cezayirli Salah Chouki’nin ezilmemesi için devleti daha yüce bir yere yerleştirmesi, bu ülkenin eski sömürgecisi Fransa’nın bir emridir. Bu emre bizim buradan uymamız gerektiğini söyleyen sosyalist, anarşist bilumum sol postlu liberalin anlamadığı, dinle mücadele ederken, devlete hizmet ettikleridir. Yani Fransa, hâlâ o ülkeyi kendisinin mülkü kabul etmektedir. Demek ki o, 1962’de terk ederken, geride kimi ajanlarını bırakmıştır. Bu ajanlar, Fransız’daki ideolojik, dünyevî din dairesinde ilerleme söz vermiş olanlardır. Deri siyah iken, maske beyazdır. Sömürgeci, halkla değil, malı olan kültürel ve maddî altyapı ile ilgilendiğinden, bu altyapı, ideolojik müdafilerine ihtiyaç duymaktadır. Yerin altında maden olduğu bilgisine sahip olan, o yerin ve altının da sahibi olduğunu düşünmektedir. Yüceye oturtulan devlet de onların malıdır, çünkü o madenin sevk ve idaresi için kurulmuş bir şirkettir. Arap Baharı, bu açıdan, kendilerini gerçek mülk sahibi olarak görenlerin iç devrim ve ayaklanma süreçlerine müdahale etmelerinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla “bu memleket bizim” demek, ister istemez, ideolojik planda emperyalistlerle ortaklaşmak, onların dünyevî dinlerine bağlanmak demektir. Bu söz, hafi bir akit olarak, mülk sahiplerine zımnî bir mesaj kabilindendir.
Devlet, dünyanın göstergesidir, kurucu olanın faaliyetine övgü ve hürmettir. “Bugün Türkiye’nin kurucusuna, devletine saldırı var, onunla yoldaş olabiliriz” diyenlerin görmediği, AKP’nin o devletin, kurucunun emriyle hareket ettiğidir. AKP, dünyevî din, dinleşmiş dünyası adına, dinî dünyayı, dinin hakikatini ezme teşebbüsüdür. “Kur’an’ın nüzûl sırasına göre ilk 28 ayetini okuyup tefsir etmeye çalışan kişinin ilk işi, o Ak Saray’ı yıkmak olmalıdır” [Muhammet Sağlam] diyen bir dinin öldürülmesi zorunludur. İnşa edilen saray, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin bir simgesi olarak vardır. O sarayı yıkmak için sarayın temsil ettiği dünyevî dinle de hesaplaşmak zorunludur. Uhud Savaşı’nda Peygamber’i elinden yaralayan kılıcın öfkesini ve maddesini anlamazsak, ona karşı Zülfikar olmamız mümkün değildir.
Bugün sömürgecilerin geride bıraktıkları ajanlarla, valilerle, emir erleriyle mücadele etmek şarttır. “Yerin altındaki ve üstündeki zenginliklerin sahibi kim olacak?” tartışmasında cevabın sol veya İslam olması arasında bir fark yoktur. Bu tartışma geçersizleştirilmeli, bugünün sahiplerine karşı yerin altındaki şehidler, yerin üstündeki mücahidlerle birlikte dövüşmenin yolu-yordamı bulunmalıdır. Bu yol-yordam dâhilinde, tüm meseleler sadeleşecek, kara perdeler kalkacak, düşmanı silikleştiren sis dağılacaktır.
Ama maalesef, mülkün hangi kesimin eline geçeceğine dair tartışma, bu hâkim mülkiyetçilik, bahis konusu olan müşterek cihadı da imkânsızlaştırmaktadır. Kafasında mülk, mülkün sahibi, mülkün bekçisi ve mülkün seyri konusunda net fikirlere sahip olanların solcu mu İslamcı mı olduğunun bir ehemmiyeti yoktur. Bugün kafadaki netlik, mülkün, maddenin netliğidir. Sömürgecilerden miras kalan bu kir-pas temizlenmelidir.
Baran Dergisi’nden Fatih Turplu[4], Salih Mirzabeyoğlu’nun konferansına dair yüzeysel eleştirilere haklı olarak itiraz etmektedir. Ama kendisi de bu netlik ve sadelik üzerinden konuştuğunu bilmelidir. Yazar, fikrî süreçleri sadeleştirdiği için İslam olmuş gibidir. Bu sadelik, dünyevî karmaşanın, at yarışı oynamanın, dedikodu yapmanın, fitne sokmanın, ölü kardeş eti yer gibi gıybet etmenin, magazin peşinde sürüklenmenin işlevli olduğu keşmekeşte, bir mihenk taşı görevi görmektedir sadece, o kadar.
Soydaşlarının ileri gelen kâfirleri O’na dediler ki, ‘Biz senin sadece bizim gibi bir insan olduğunu görüyoruz. Sana uyanların da aramızdaki ilkel düşünceli, ayak takımı olduğunu görüyoruz. Sizin bize karşı herhangi bir üstünlük taşıdığınız görüşünde değiliz. Tersine sizlerin yalan söylediğiniz kanısındayız.’ […]” [Fizilal-il Kur’an: Hûd Suresi 27. ayet][5]
Kavminin kâfirleri, Hz. Nuh’a “peşinden ayaktakımından başka kimse gelmiyor, yalancısın.” derken, bu sözün bugün ilmi Nietzsche’den alanlarca tekrarlanması acıdır. Ama Nietzsche, Hitler ve Almanya şansölyeleri ile rabıta kurmak, doğaldır. Sağın belirli bir damarı, “ehven-i şer”, “daha iyi emperyalist” diye ve Osmanlı’yı hatırlattığından, hâlâ geçmişteki Almancılığını muhafaza etmektedir. Böylece Alman toprak sahiplerinin ve patronların fukara Alman halkını saflarına katmak için söyledikleri yalanlar Türkçeye tercüme edilmekte, bu, beraberinde, sos hâline getirilmiş bir İslam’a bandırılmaktadır. Bu noktada kontrolsüzlüğü, karmaşıklığı ve karmaşayı hatırlattığı için “ayaktakımı”na düşman olmak, sadeliğin muktedir, zengin, müstekbirde bulunmasının bir sonucudur. Ayağa düşmüş bir devlet, bir imparatorluk bakiyesi, milletini aşağılamakta, sonra da milletin bu aşağılık durumdan, çukurun dibinden ancak kendisinin uzatacağı ele tutunarak kurtulabileceğini ona inandırmaktadır. Buradan İslam, dünyevî din olarak formüle edilmiş Yahudi-Hıristiyan geleneğine bağlanmaktadır. İslam, yerine göre, ancak Yahudileşerek ya da Hıristiyanlaşarak hayatta kalma imkânına sahiptir, bu damara göre. İlgili dine itiraz eden herkesin katli vaciptir dolayısıyla. Hz. Nuh ve peşinden gelen ayaktakımının dinî dünyalarını bu topraklardan silmek için onları aşağılayan ne varsa, sahiplenilmek zorundadır. Ayaktakımının kıyamından korkulduğu için, önce o takımda sürünmek istenmeyenlere bireysel haplar verilecek, oradan kurtuluş için devlete bağlanmak öğütlenecek, buduncu-Allah’sız isimlere bile Nakşî şeyhlerinin eli öptürülecek, sonra da müşterek kıyama yazgılı olanların üzerine saldırtılacaktır.
Böylesi bir gidişatta Fethullah operasyonlarından kimi cemaatler ürkmesin diye kesenin ağzı açılacak, TV programları ve devlet imkânları bunların önüne serilecektir. Bu cemaatlerden birinin popstarı Cübbeli Ahmet’in bilip anladığı İslam, esas olarak İslam’ın Yahudi ve Hıristiyan gibi görünmemesi üzerinedir. Zevahiri kurtarayım derken, bu tip âlimlerin “Hadis dinleri”, 23 yıllık mücadelenin tüm mevzilerinin silinmesine dairdir. Cübbeli, cemaatlerin ürkütülmemesi amacıyla çıkartıldığı bir TV kanalında, “Türkler Allah katında seçkin ırktır” demek zorundadır. Yahudi görünmemek isterken, bu sözüyle Yahudileşmiş, Yahudilerin üstün ırk dini oluşuna bağlanmış ve Hûcûrat 13’ü inkâr etmiştir. O, bu sözü Türklüğün mal-mülkün sahipliğine ait bir mecaz olduğunun bilincindedir. O, AKP’ye selam çakarak, dinî dünyaya kılıç salladığını, devletin dünyevî dininin neferi olduğunu ikrar etmiştir. Bu inkâr ve ikrar, onun kısa süreli hapishane ziyaretiyle alakalıdır. Ziyaret sonrası önce Fethullah’a selam yollamış, şimdi de çıkarına göre cübbesi, takkesi ve asasıyla, Hablullah’a değil, AKP’nin ipine tutunmaktadır.
Fethullah ise dinî dünyaya saldırıdır. AKP, devletin dünyevî dinidir. Tüm âlimleri ve siyasetçileriyle, iki kesim de cennet kavgasını uhreviyete terk etmemizi istemektedir. Bu, tepedeki yerlerini, kervanı bir an önce yağmalamak için terk eden okçulardaki “İslam”ın galebe çalmasıdır. O kervan sahipleri ile mücadele, mahfuz olan levhada kazılı, mazlumlarınsa alınlarında yazılıdır.
Cidal Haksoy
Dipnotlar
[1] Salah Chouaki, “Siyasal İslam’la Uzlaşmak İmkânsızdır”, Dünyadan Çeviri, erişim: 18.12.2014.
[2] Ayhan Yalçınkaya, “Alevilik ve Sol”, Derdim Artar Daima, erişim: 10.12.2014.
[3] İnönü, Hatıralar, C. II s. 223.
[4] Fatih Turplu, “Üç Sivrisinek ve Türkiye’nin Kültür Manzarası”, Baran Dergisi, erişim: 20.12.2014.
[5] Kuranmeali.org.