İcazet

Zengin kadınları bir TV dizisinde konu ediniyorlar, hemen kadınların kullandığı dil veya kadınlara yazılan “kötü” roller ile ilgili eleştiriler kaleme alınıyor. Esasında bu türden yazılarda zenginler ve burjuvazi korunuyor. Güzel Türkçe konusunda yöneltilen eleştiri boşa düşüyor, çünkü o zengin kadınlar, gerçekten de dizideki gibi konuşuyorlar. Hemen “kadın” denilen bir mevziden saldırıya geçenler, dillerindeki “kadın”ın burjuvaziye zırh olduğu gerçeğini gizliyorlar.
İsrail, tüm zulüm güçleriyle Filistin’e ve Gazze’ye saldırıyor. Bu tür saldırıların hemen ardından, “sinagog koruyan solcu” veya “İsrailli Filistin dostları” haberleri paylaşılıyor. Bu haberler, İsrail’i korumak için yayılıyor.
Solun önemli bir bölümü, İsrail’i meşru bir devlet olarak görüyor. Bu örgütlerin merkez komitelerine artık “admin” deniliyor ve bu admin’ler, “Yahudi” denilen mevziiden İsrail’i savunma görevini üstleniyorlar. Amerikan solculuğu, bunu emrediyor.
Solun anakronizmden ve öznel tarih tasarımlarından uzak durması gerekiyor. Solun bir yanı, “kemalizmin kitlesi eksik, o yukarıdan aşağıya doğru gerçekleşmiş bir devrim, biz o kitleyi oluşturalım” diyor; diğer bir yanı, aynı tuhaf yaklaşımı ülke kurgusu için dillendiriyor ve “şu zengin, ileri Rumlar, Ermeniler, Yahudiler olsaydı, memleket böyle olmazdı” iddiasında bulunuyor.
Özünde ikisi de aynı yerden çıkış alıyor. İlk taraf kitleyle, ikincisi ezilen halklarla çıkarcı, kariyerist, pragmatik ve düzen içi bir ilişki kuruyor. Burjuvazinin ve devletin tayin ettiği bir ilişkiler kümesi olarak sol, bu fasit daireden asla çıkamıyor. Çıkamadığı için de devrim imkânlarını göremiyor.
“Aşağıdan kurulsaydı, kemalizm ve memleket başka olurdu” diyenlerin siyasetle kurduğu ilişki sorunlu. Bu ilişkide direksiyon, her daim kemalizme çekiyor. Hep onun eksikleri dikkate alınıyor ve olgular, bu ölçüye vuruluyor. Solun bu kısmı, toplumu bu ölçüye göre kuruyor zihinde.
“Rum, Ermeni olsaydı, memleket çok batılı ve çok zengin olurdu” diyenlerse soyut, havada asılı bir memleket tasarlıyorlar. Ölçüleri batılı olan bu zevat, tarihi ilgili ölçüye göre kuruyor zihinde. Sonuçta zihin, kendi bedenini sevmeme hürriyetini seviyor ama ona mecbur olduğunu da biliyor. Her iki yönden de sol, ezilen-yoksul kitleleri efendilerin aklına ve/veya bedenine kul ediyor.
Bu sol, zengin kadınları ve İsrail’i koşulsuz korumaya mecbur. Sonuçta sol da “kadın devrimi” diyor, Şark Raporu’nun yazarı İnönü’nün kızı da. Her ikisi için de Gazzeli kadın, aşağılık bir varlık, müdahaleye, dönüştürülmeye, gerekirse yok edilmeye mahkûmdur. Dersimli kadınlar gibi…
Sol, burjuvaziyle ve devletle gerçek bir mücadele yürütmediği için, onların belirleniminden asla kurtulamaz. Doğalında burjuvazi ve devlet, sol içine kendi kadrolarını her daim yerleştirmeyi bilecektir. Zengin kadınları ve İsrail’i savunan mevzilere karşı savaş açmak, zaruridir.
Tanınma ve kabul görme, riskli meseledir. Mevcut gerilimde bir yan kemalizmden, diğer bir yan liberalizmden icazet talep etmektedir. Bu seçim sürecinde solun içine düştüğü bu icazet çukurunda asıl sorun, kitlelerin ve kadroların heyecanının meyecanının kalmayacak olmasıdır.
Aday olmak veya seçilmek önemli değildir, önemli olan, kavgayı onların istediği kıvama getirip getirmemektir. Kavganın demirinin dövüleceği tav, halkın ve hayatın mücadelesidir. Ondan uzak olana başkaları şekil verecektir.
Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: