Hazret-i Muhammed

[…] Kanaatime göre Hz. İsa’dan altı yüz yıl sonra bir eşittir bir’e (1=1) geri dönülmesi hayli ilginç. Bu noktada eşzamanlı olarak, insanlık için olağan, pratik bir ahlâkın geri dönüşüne tanık oluyoruz. Yani tüm hatalar uygun biçimde cezalandırılıyor, bir hata davranış olarak kabul edilip affediliyor, geleceğe doğru seyreden gidişat bu şekilde iyileştirilmiş oluyor. Bu müdahaleyi, Kureyş kabilesine mensup bir Arap olan Muhammed bin Abdullah yapıyor. Milliyet bakımından Araplar ve Yahudiler arasında önemli bir farkın bulunmaması, her iki milletin Semit olması sebebiyle, Musa, İsa ve Muhammed aynı milliyetin ve neslin üyesi kabul ediliyor. İncil’e göre, Yahudilerin ve Arapların kökleri Hz. İbrahim’e dayanıyor.
Yedinci yüzyılın başlarında yeryüzünün bütününe baktığımızda siyaset, iktisat, toplum ve kültürde ciddî bir çöküşün yaşandığını görebiliyoruz. En iyi hâliyle tanık olduğumuz şey, gerileme, rahatsızlık, durağanlık ve tüm toplumsal alanların parçalanması oluyor.
Batı ve Kuzey Avrupa’daki, ayrıca Kuzey Afrika ve Batı Asya’daki sömürgeleri ile Romalılar, kuzeyden gelen Alman kabilelerinin baskı ve saldırıları sebebiyle çöküşe ve mağlubiyete sürükleniyor. Sadece Doğu Roma, yeni zuhur eden, cüretkâr halkları (Bulgarları ve diğerlerini) himayesi altına alabiliyor, onları zoraki misafirler ve ailenin üyeleri olarak kabul ediyor. Sadece Doğu Romalılar, kültür alanında, Greklerden ve tarihe karışmış olan Romalılardan miras kalan bilgiyi sindirme imkânı bulabiliyor.
Mısır, Suriye, İran, Judea vd. Arap Yarımadası’nın civarındaki birer otorite merkezi olarak pek de arzulamadıkları ölüm sürecine girmiş durumdadırlar. Oysa Arap Yarımadası’nda beş milyon kişi yaşamaktadır ki bu sayı dönemi için oldukça yüksektir. Bölge, paramiliter kimi yöntemlere başvuran, güçlü silâhlı çöl kervanlarına sırtını yaslayan zeki ve yürekli tüccarların hâkimiyetindeki ticaret sayesinde yüksek bir refah düzeyine sahip. Ayrıca Arap Yarımadası herhangi bir yabancı milletin zulmüne henüz maruz kalmamış durumda. Böylesi bir ortamda Arap milleti hâlâ enerjik, güçlü, dik, cesur ve kendi gücüne güven dolu. Yalnızca kabileler arasında kimi çatışma ve savaşlara tanık olunuyor. Bu sosyal çelişkilere paralel, inanç sistemi de henüz birleşme meylinde değil, ancak aksine hâkim inanç sistemi farklı inanışlara bölünmüş durumda, bu koşullar Hz. Muhammed sonrasında küffarın cahiliye dönemi olarak nitelendiriliyor.
Dönemin farklı kesitlerinde tasvir edilen, cahiliye dönemindeki farkı inanışları birleştirme; ideolojiyi, verili ideolojik çatışmaları sentezlemek suretiyle tekleştirme ve millî politik, sosyal, iktisadî ve kültürel birleşme süreci Hz. Muhammed’in baştan sona ele aldığı hususlar oluyor.
Sözkonusu birleşme, Arabistan’daki hâkim bir dizi imaj arasındaki en büyük olanın kullanılması suretiyle değil, Allah’ın tekliği ve kadir-i mutlaklığı aracılığıyla gerçekleşiyor, Allah, dünyada herhangi bir şeyden imal edilmiş, zamana ve zemine tabi, insan yapımı bir imaj olmaktan kurtuluyor.
Cahil, zeki olmayan, korkak ya da sahtekâr anlamına gelmiyor. Tersine eğitim cesareti, azmi, dürüstlüğü, liderlik kapasitesi, bir sonraki güne ilişkin ustalıklı bir zihni ya da (her işin altından kalkan) bir kişi olarak hızlı ve etkin kararlar alma becerisini güvence altına almayan kişiye işaret ediyor.
Hattizatında Endonezya halkına ait şu atasözü açık bir gerçekliğe işaret ediyor: “Çok gezen çok şey görür, uzun yaşayan çok şey tecrübe eder.” Muhammed bin Abdullah’ın Arabistan civarındaki ülkelere yaptığı seyahatler, Arap Yarımadası’nın ve genelde tüm bölgenin bir lidere muhtaç olduğu bir dönemde, O’na geleceğin peygamberi, lideri, generali ve edibi olarak gerekli olan tüm tecrübe ve bilgiyi kazandırıyor.
Genç Muhammed bin Abdullah’ın beyninde bir kıvılcım gibi çakan bilme arzusu, toplum ve dünyadaki her şeyi anlama isteği, geçmişte yüksek bir kültür düzeyine ulaşmış Arabistan’ı kuşatan toplumlarca tatmin ediliyor. Rahipler ve hahamlar, her şeyi bilmeyi arzulayan bir beyinde zuhur eden her türden soruya cevap bulmak adına fikrî malzemenin yanında yöntem ve yönergeleri de veriyorlar.
Mekke ile diğer şehirler arasında cereyan eden muhabbetin temin ettiği bilgiyi mükemmelleştiren gözlemiyle bir kişi, Arap Yarımadası’nın toprağından ve gökyüzünden unutulmaz kimi izlenimler elde edebiliyor. Sık sık karşısına çıkan düşman güçleriyle uğraşmak durumunda kalan kervanların kazandırdığı tecrübe, Muhammed bin Abdullah’ın ruhunda saklı liderlik özelliğini zamanla geliştiriyor.
Bu sebeple, “Hayat Üniversitesi”nde eğitim alan ve disiplin edinen Hz. Muhammed, birliğe muhtaç olan Arap Yarımadası’nda bir propagandacı, general, devlet başkanı, toplum lideri ve bir peygamber olarak öne çıkıyor.
Yedinci yüzyıl başında birlik ve kadir-i mutlaklık için zaman ve zemin gayet uygun. Ayrıca Arap Yarımadası’na ve civar bölgelere yönelik ilgide de ciddî bir yoğunluk sözkonusu.
Arap Yarımadası’ndaki toplum, farklı kabilelerin elindeki güç odakları arasında belli bir otoritenin tesis edilmesine oldukça fazla ihtiyaç duyuyor. Toplum, aynı zamanda doğanın, beşeriyetin, ervahın ve meleklerin tümünü hükmü altında tutan Tek Yüce Allah inancı ile yüklü, yeryüzündeki tüm milletlerin üzerinde duran, bir grubun, yani Müslümanların mevcudiyetini de talep ediyor.
Bir başka deyişle, Allah’ın İradesi’ne teslim olan ve Allah’ın hükmünü kabullenen bir anlayış üzerine kurulu İslam’ın ruhu, ruhun ve felsefenin merkezi olarak o güne dek insanlık tarihinde henüz bilinmeyen, bir tür iman pratiğine işaret ediyor. Bu yeni din, Arap kabilelerine ait inanış biçimleri ile çatışıyor.
Bir gün Hz. Muhammed’in ailesi bir toplantıda, ihtilafların derinleşmesini ve aileye yönelik tehditlerin artmasını gerekçe göstererek, İslam için yapılmakta olan propagandanın durdurulmasını önerdiğinde Peygamber, güneş soldan, ay sağdan doğsa, İslamî propagandanın engellenemeyeceği, muhtemel yasaklara da aldırış edilmeyeceğini söylüyor.
Sonrasında Müslümanların günbegün sayıca artış göstermesiyle birlik ruhu daha da güçleniyor; bedenen ve ruhen Yüce Allah’a imanla teslimiyet ve küffarın cahiliyesine karşı uzlaşmaz bir muhalefetle birlikte, Hz. Muhammed liderliğindeki propaganda ve şiddetli çatışmalara dönük hazırlık çalışmaları sonucunda, Müslümanlar, tüm Arap Yarımadası’nın birliğini gerçekleştiriyorlar.
Tüm Arap kabilelerinin güçlü ve sağlam birliği, ilahi hükümle koşulsuz bir uyum içinde olmaya dayalı İslam ruhu ve Arabistan’ı kuşatan devlet ve halklara karşı sürekli bir saldırı içinde olma anlayışı ile birlikte, hem içeride hem de dışarıda muzaffer olma gayreti sonucu, Araplar, aşağı yukarı yüz yıllık bir dönem boyunca Asya, Afrika ve Avrupa arasındaki tüm Akdeniz havzasına hükmediyorlar.
Hristiyan dünyasının Arap İslam’ının ortaçağa yaptığı hizmetlerle ilgili genel kabulü, özellikle felsefe ve ampirik bilim alanlarında, hayli yetersiz kalıyor.
Arap milleti ile birlikte diyalektik yörüngenin bir çemberde sonuçlandığı görülüyor. Hz. Musa ile felsefe, “bir eşittir bir” fikrine (tez) doğru gelişme kaydediyor. Ardından Hz. İsa buna itiraz ediyor ve “üç eşittir bir” fikrini öne çıkartıyor (antitez). Hz. Muhammed ile birlikte sentez oluşuyor, gerisin geri “bir eşittir bir” anlayışına dönülüyor ama başlangıca nazaran daha eksiksiz ve zengin bir içerikle.
İslam felsefesinin kutsalla ilişkili bölümü, Tanrı’nın karşı konulamaz arzusu ve kaderi içine alan kısmıyla, eski dünyaya, örneğin Grek toplumuna bakıyor. Bu noktada İslam felsefesi kıymetli bir rehberlik yanında gerekli materyali temin ediyor. İslam felsefesi, yüzlerce yıl Roma İmparatorluğu altında gömülü bulunan Grek felsefesini bir kez daha diriltiyor. Pirinç, kabuğundan ayrılıyor ve ortaçağda yetişmek üzere toprağa ekiliyor.
Dolayısıyla İspanya’da, Mısır’da ve Bağdat’ta muzaffer, asil ve müreffeh bir geçmiş bırakan İslam toplumunun yüzlerce yıllık tarihine baktığımızda dönüp bir kez de eski Grek toplumunu incelememiz gerekiyor.
Tan Malaka
Devamını oku ...

Kamalizmin Batmaz Gemisi


İdeolojik Direniş
Liberalizmin derdi, zamanın tarih olarak daralmasına karşı direnç örmek, bu yolla zamana hüküm koymaktır. Direnişin silâhı, bir tür toplum tahayyülüdür.
Muhafazakârlığın derdi, mekânın toplum olarak daralmasına karşı direnç örmek ve mekâna hüküm koymaktır. Direnişin silâhı, bir tür tarih tasavvurudur.
Liberalizm ve muhafazakârlık, zamansal-mekânsal hareketliliğinde, kapitalizmin iki yönlü mücadelesinin somut ideolojik tezahürleridir. Liberallerdeki toplum, muhafazakârlardaki tarih kurgusu, tam, granit, bütünlüklü, kendinden menkul, kendinden mesul burjuva bireyin ideolojik karşılığıdır.
Bir ülkede komünist hareketin ve genelde solun tarihi liberallerin tekelinde ise, ol komünist hareketin ve solun toplumsallaşması mümkün değildir. Muhafazakârlığın tespitlerine teslimiyet ise ilgili hareketi ve solu tarihsizleştirecektir.
Bu açıdan Mete Tunçay ve Fethi Tevetoğlu yan yana, kol koladır. Her ikisi de komünist hareketin bu topraklarda köksüz ve temelsiz olduğu savındadır. Dert bunu ispatlamak olunca, eldeki belgeler, bilgiler ve bilcümle materyal ilgili iddiaya göre tasarımlanacaktır.
İkilinin komünist hareketle ilgili çalışmaları hazırlarlarken daktilo tuşuna basış tarihleri aşağı yukarı aynıdır. Tevetoğlu devletin, Tunçay sol içi “devletlûlar”ın resmî kaynaklarından faydalanmıştır. Altmışlı yılların Türkiye’sindeki kapitalist seviyenin emri ile ikili, solun kökleri ve temelleri ile uğraşmıştır. Türkiye’deki kapitalist seyrin o günkü aşaması, liberalizme tarihi, muhafazakârlığa toplumu mazlum-sömürülen kitlelerden “çalma” talimatı vermiştir.
Bu noktada komünist hareket de masum değildir. O da altmışlarla birlikte kendisine dayatılan ölçü ve ölçeğe rıza göstermiştir. Daha doğrusu, rıza, uzun yılların zoru sonucu gerçekleşmiştir.
Otuzlarda Reşat Fuat Baraner, Şefik Hüsnü’ye, “artık bir TKP tarihi yazmanın vakti gelmedi mi?” diye sorar, Şefik Hüsnü ise, “o tarihten onlarca kez koptuk, birçok bağı sayısız kez inkâr ettik, şimdi bir tarih yazmak o bağları yeniden kurmak anlamına gelecektir. Lüzum değil.” diye cevaplar.
Tunçay ve Tevetoğlu, sol, komünist hareketin tarihi konusunda belli bir tekel oluşturmuşsa bu, sol örgütlerin ve onların ana rahmi olan TKP’nin günahıdır. Ama belli bir tarihsel olayın aktarımı Tunçay’da var diye o olayın tarihdışılığını iddia etmek de cehaletin düz yansıması olmalıdır.
Bu iki yazarın çalışmalarında bahsi geçen bir kişiyi, misal, Çerkes Ethem’i, kişisel manada yapıp ettikleri ve söyledikleri ile M. Kemal’le kıyaslamak, hâlâ burjuva aklın sınırlarında gezinmek demektir. Burjuva hukuk, bireyi her şeyden sorumlu tutuyorsa mahkemelerinde, burjuva akıl da her şeyi, sözleri ve eylemleri, kişilerle başlayıp biten, geçici öğeler olarak ele almak biçiminde cisimleşecektir. Kamalizmin bir peygamber ya da hatta o günleri yaşamış bir sabetayistin (mühtedi olan Fatma Arığ nenesine neden namaz kılmadığını sorduğunda, “biz sadece Atatürk’e inanırız” cevabını alır.[1]) iddiası ile tanrı olarak resmedenler, bu perdeyi yırtan şu cümleleri hiç duymayacaklardır:
“Kemalist devrim, Türk ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin, az miktardaki sanayi burjuvazisinin, bunların üst kesiminin bir devrimidir. Yani devrimin önderleri, Türk komprador büyük burjuvazisi ve toprak ağaları sınıfıdır. Devrimde, millî karakterdeki orta burjuvazi önder güç olarak değil, yedek güç olarak yer almıştır.” [İbrahim Kaypakkaya]
Bu açıdan Mete Tunçay’a yönelik kişisel-ideolojik alerjinin ötesine geçip, şu veya bu biçimde aktarılan tarihsel metinlerin nesnel bir zemine yerleştirilmesi zorunludur. O vakit, Tunçay’ın da satırlarda ya da satır aralarında yaptığı müdahaleler görülebilecektir. Fettullahçıların yayımlanmamış kitaba yönelik öfkesine benzer, yayımlanmış bir dizi tarih kitabını “yakmak” da aynı ölçüde yanlıştır. (Bkz.: Veysel Batmaz)
Tarih-Toplum
Esasta “tarih ve toplum sınıflıdır” demek mesele değildir. Lenin, bu tespitin proletarya diktatörlüğüne doğru genişletilmesi gerekliliği üzerinden belli bir ayrım koyar. Zira Marx da toplumun sınıflı olduğu gerçeğinin kendi keşfi olmadığını söylemektedir.
Bir marksolog olarak Takahisa Oishi, The Unknown Marx isimli çalışmasında, Engels’in Anti-Dühring’de, bireysel mülkiyetle toplumsal mülkiyeti aynı kabul etmeyip toplumsal mülkiyetle ortak mülkiyeti denklediğini, Marx’ın ise Kapital'de ilk ikisini denkleyip, toplumsal mülkiyetin ortak mülkiyet olmadığını iddia ettiğini söyler.[2] Yazarın tespitine göre, Engels, Dühring’e karşı çıkarken, toplumsal olana gereğinden fazla önem atfetmiştir.
Ama aynı Engels’e “manifestoya neden sosyalist değil de komünist dediniz? Yazıldığı günlerde sosyalistler sayıca daha çoktu.” denildiğinde, o şu sözleri sarf eder:
“Ancak, yazıldığı dönemde, ona (Komünist Manifesto’ya), ‘Sosyalist Manifesto’ diyemezdik. 1847’de, sosyalist denilince, bir yanda çeşitli ütopyacı sistemlerin yandaşları [...] öte yanda, her türden yamacılıkla, sermayeyi ve kârı hiç bir tehlikeye sokmaksızın, her türlü toplumsal bozukluğu düzelteceği iddiasında olan muhtelif sosyal şarlatanlar, her iki durumda da işçi sınıfı hareketi dışında ve destek için daha çok ‘eğitilmiş’ sınıflara güvenen kimseler anlaşılıyordu. İşçi sınıfının hangi bölümü salt siyasal devrimlerin yetersizliğine inanmış ve toptan bir toplumsal değişmenin zorunluluğunu ilân etmişse, işte o bölüm, o sıra, kendisine komünist diyordu. [...] Böylece, 1847’de, sosyalizm, orta-sınıf hareketi, komünizm ise bir işçi sınıfı hareketiydi.”[3]
İlgili solculara yönelik Marx’ın sözü ise şöyle:
“Sınıf savaşımının gelişmemiş oluşu kadar, kendi içinde bulundukları ortam da, bu türden sosyalistlerin kendilerini her türlü sınıf karşıtlığının çok üstünde görmelerine neden oluyor. Bunlar, toplumun her üyesinin, hatta en iyi durumda olanların bile, koşullarını iyileştirmek istiyorlar. Dolayısıyla bunlar, âdet üzere, sınıf ayrımı yapmaksızın toplumun bütününe, dahası egemen sınıfa sesleniyorlar. Zira bunların sistemini bir kez anladıktan sonra insanlar, bu sistemde muhtemel en iyi toplum durumuna ait muhtemel en iyi planın mevcut olduğunu nasıl olur da göremezler?”[4]
Marx ve Engels, kendilerini önceleyen ütopyacılara belli bir saygı duruşu ile yaklaşırlar ama onların her şeyi söze ve düşünceye boğan pratiklerini kıyasıya eleştirirler. Bu açıdan Marx ve Engels’in ilk dönem keskin bir burjuva liberalizminden çıkış içinde örgütledikleri teorik eylemlerini, gerisin geri, oradaki kavramlar dünyasına kapatmak haksızlık olacaktır. İhsan Eliaçık’ın kimi netameli konuları izah ederken, Hz. Muhammed’in geçmiş dinlerin ve verili toplumsal ilişkilerde cari olan ideolojik dünyanın kavramlarına başvurmasını doğal karşılamasında olduğu gibi, Marx ve Engels’in yeni dönemin ideo-politik yönelimlerini eleştirmesi noktasında, ilgili dönemin kavramlarına başvurması kaçınılmazdır. Bu hesapla, liberalizmin toplum tahayyüllerini ve muhafazakâr pratiklerin tarih tasavvurlarını dikine kesen, saflaştıran bir teorik faaliyetten dem vurmak zarurîdir.
Dolayısıyla “sınıflı toplum totolojidir, toplum zaten sınıflıdır” demek icabeder. Sınıfsız gerçekliğin farklı bir kavrama işaret edeceği açıktır. Buradaki itiraz, toplum denilen “güzel” birlikteliğin sınıflarla bölünmüş olmasına itiraz edenlere ve bütün olarak toplumun koşullarını iyileştirmeye çalışanlara yöneliktir. Bunlar toplumu ezelî-ebedî, mutlak bir öğe olarak ele alırlar ve sınıf denilen şeye burjuva efendilerin yanında, aynı minvalde itiraz ederler. Zira sınıf, toplumsal birlikteliğin ortak güzergâhındaki basit bir engelden ibarettir, onlara göre. Oysa toplumun sınıflardan müteşekkil olduğunu söylemek, toplumun parçalı niteliğine vurgu yapmak, toplumu eski huzurlu günlerine geri çevirme niyetine işaret etmez. Bu bizi bir süre “huzuru bozmayın, bölücülük yapmayın” eleştirilerine teslimiyete götürecektir.
Marx’ta elindeki, ortak mülkiyetle toplumsal mülkiyet arasına sokulan kama, bir kavganın delilidir. Belli, özel kafalarda cereyan eden, kendine kapalı ve kendine has komünizm hayallerinin maddî zemini teorik planda sorgulanmış, bu elbette ki var olan teorik yaklaşımların eleştirisi ile gerçekleştirilmiştir. Tarih ve toplumun teorik, ideolojik ve politik düzlemlerde burjuva önkabüllerle ele alınması, burjuva ufkunun aşılamadığı belli bir görünün koşullanmasını getirecektir. Mesele tam da burasıdır: zamana hüküm koymak derdiyle soyut bir toplum kurgusuna bordalayan liberallere ve mekâna hüküm koymak arzusuyla soyut bir tarih kurgusuna yapışan muhafazakârlara karşı bizleri şerbetleyecek olan, devrimci politik mücadelenin parçalama edimidir. Öte yandan parçacılık, parçalama ediminin, bütüncülük bütünleştirme ediminin tortusunu asıl kabul eder ve bu edimleri boğar.
Marx’ta sınıfsız-sömürüsüz toplum tahayyülü yoktur, marksizm açısından teorik manada komünizm hâlihazırda yaşanmış, mevcut bir olgudur. Komünizmin ideoloji dünyasında, kitlelerin ikna edilmesi noktasında kullanılması, komünizme işaret eden teorinin mutlaklığına halel getirmemektedir. Misal, otuzların başında makul bir sınıf kompozisyonunun teşkil edildiğinden dem vurup Sovyetler’de komünizme geçildiğini söyleyen Stalin’in kastettiği de bilimsel-teorik komünizm değil, işte bu politik-ideolojik manada ele alınmış bir komünizmdir. Sap saman karıştırıldığında, Hitler’e vuruyormuş gibi görünüp anti-komünist faaliyet yürüten liberallerin değirmenine su taşınmış olacaktır.
Bir yazarın kendi önkabüllerini herkese mal etmeye çalışması, hakkaniyetsiz bir tutumdur. Marx’ın sınıfsız bir toplum için proletaryaya işaret etmesi ile Kamal’ın (“Yüce Önder”in ismini fazla Arapça bulduğu için 1935’te değiştirdiğini biliyoruz.) “sınıfsız-imtiyazsız ulus”unu denklemesi, en basit tabirle, akademik yavanlıktır. Hoca, maalesef, önceki yazıda, ilkinin geleceğe, ikincisinin bugüne ilişkin olduğuna dair uyarımızı da görmezden gelmektedir. Kamal, sınıfsız ulus yaratma derdinde değil, aksine o gün içinde yaşadığı ulusun sınıfsız olduğu iddiasındadır. Bu, sadece Türk olanın mutlu olacağını haykıran o şiarda da aksini bulur. Marx ise “Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu ânda varolan öncüllerinden doğarlar.” der.
Ayrıca Batmaz, “Solun Umudu Hâlâ Cehepe” isimli yazımızı eleştirirken, basit bir önyargı ile Kamal’la Marx arasındaki karşıtlığı ulus ve toplum arasında karşıtlık olduğunu iddia etmek suretiyle gösterdiğimizi iddia ediyor. Batmaz, kelimelere fazla önem veriyor. Oysa en basit düzeyde kendi ifadesindeki ayrım ve fark dile getiriliyor. Ulus inşa etme süreci ile toplum tahayyülünün bir olmayacağı söylenmiş oluyor. Bir adım daha atılarak, Marx’ın (böylesi bir ütopyası olmasa da bir ânlığına var olduğunu kabul edelim) sınıfsız toplum tahayyülünün geleceğe, Kamal’ın sınıfsız ulusunun ise o güne dair olduğu iddia ediliyor. Yani Kamal, “biz sınıfsız ulus inşa edeceğiz” demiyor, “ettik” diyor. İkisi arasındaki fark gayet açık.
Kemalizme yönelik itirazımız burada: komünist hareket, kemalizmin iktidarına rağmen, onun mevcudiyeti ile uzlaşarak, ona öykünerek var olamaz.
Etimoloji: Sözcüklerin Teolojisi
Ulus, toplum gibi sözcüklerin etimolojisinde insanın içini gıdıklayan manalar bulup çıkartmak, burjuva bir akıl oyunu olmalıdır. Bu, kralın ya da padişahın ruhunda tanrısallık olduğunu söylemek gibidir. Yazının bileşenleri olarak sözcüklerin ortak bir ruhaniyetle örülü olduğu iddiası, yazarın okuru kandırmasıdır.
Geçmişte bir belediye seçimleri öncesi Kürt hareketine cilvelenen bir solcu, “komün belediye demek, o hâlde bugün komünist siyaset belediyeleri ele geçirmektir.” diyordu. Aynı hesapla, sözcüklerin ezelî-ebedî, ruhanî, esrarî manalarına hüküm koyan yazarçizer taifesi, bizlere kendi zokalarını yutturmak istiyorlar. Sözcükleri, çıktıkları gün kadar bakire kızlar gibi seyrediyorlar. Onlarla istedikleri oyunları oynuyorlar.
Veysel Batmaz, bu türden etimolojik hamlelerle ulus ve toplumun ortak bir “sosyalist” ruha sahip olduğuna ve bunların somut karşılıklarının verili bütünlüklerine tabi olunması gerektiğine bizleri inandırmaya çalışıyor. Bu ikna gayreti, M. Kemal ile Marx’ı yan yana getirmeyi zorunlu kılıyor. “İdea” sözcüğünün yanına (l) harfi koyarak, bu yan yanalık sözsel karşılığını da bulmuş oluyor. Fikir ve ülkü eşleştiriliyor. Marx’ın bir “idea(l)” olarak sınıfsız toplumu öngörmesi ile M. Kemal’in “sınıfsız ulus”unu kardeş ilân ediyor ve “Her ikisi de bu hedefin varılması için düşünsel yapı değişikliği ve ekonomi-politik program öneriyorlar, hatta her ikisi de aynı şeyi anlıyorlar ‘ulus’ veya ‘toplum’ dendiğinde.” diyor. Sosyalizmi millî olana kapatma heveskârlığı içinde, marksizmin ve kemalizmin “düşünsel yapıyı değiştirme ve ekonomi-politik program önerme” noktasında ortaklaştığını iddia ediyor. Çünkü her ikisi de Batmaz gibi, ulus ve toplumun evvel-ahir manasını biliyor. Ama Batmaz, haberdar olmakla bilmek arasındaki farkı görmüyor. Sözsel olarak sınıftan haberdar olan M. Kemal’le, teorik ve pratik düzeylerde sınıfı bilen Marx arasında ayrım gözetmemesinin sebebi burada.
Sınıfsal karşıtlıkların üzerinde, bir bulut misali, gezinmek, ayrım ve farkları lafzî düzeyde görüyor, onlardan salt haberdar oluyor. O karşıtlıkları yerde olup kanı ve teri ile yaşayanlar aynı kan ve terle geriye dönüşsüz sınırlar çiziyorlar, ayrımları ve farkları edebiyat dışında, somut gerçeklikler olarak bedenlerine ve akıllarına kazıyorlar.
Akademinin huzurlu koridorlarında, misal, Hitler’in devleti ile Stalin’in devleti arasındaki ayrım, Eski Grek’ten bugüne dizgeleştirilen devlet teorisi içinde siliniyor. Basit birer malumata indirgeniyor.
Bu düzleşme işlemi sonucu, Batmaz gibi akademisyenlerin, cifr ilmi ya da kabalistik kimi numeroloji oyunları ile millet kandırması kolay oluyor. Çeşitli rakamlara Kur’an’ın yontularak uydurulması gayreti, Kitap’ta İsrail’in kuruluş tarihinin batınî manada verildiği tespiti ile sonuca ulaşıyor. Aynı şekilde Batmaz da ulus ve toplum sözcüklerindeki “sol” muhteviyatın itiraz kabul etmez olduğunu iddia ediyor. Marx’ı ve marksizmi kendi kamalist kurgusuna uyan biçimiyle okuyabiliyor.
Seyyid Kutub’un itirazıyla, cahiliye döneminin iman nizamına uydurulmuş bir İslam zuhur ediyor. Sözcüğün manası açısından Kutub’un “ümmilik” değil de “cehalet” üzerinde durması manidar. Zira ilki bilgisizlik, ikincisi bilgilenmeye ve öğrenmeye direnç gösterme anlamına geliyor.[5] (Etimoloji salt bu kadar mühim oysa!) Batmaz’ın Marx ve marksizm bilgisi böylesi bir direncin ürünü. Dert, marksizmi eski sosyalizme, eski sosyalizmi verili ideolojik iklime uydurmak. Kamalizmi ideolojik rüzgârlara karşı sağlamlaştırmak.
Cahiliye döneminde ağzında çiğnediği helvaya şekil yapıp ona tapanlardan söz edilir. Batmaz da aynı işlemle, ulus ve toplumu, helva misali, etimolojik manada çiğnedikten sonra onlara tapıyor. Cahiliye, kavramların arasındaki ayrımların silindiği, her şeyin düzlendiği, çelişkili durumların ve olguların söylemsel düzeyde yan yana getirildiği, hiyerarşinin, disiplinin ve işbölümünün silikleştiği gerçekte cisimleşiyor.
“Aynı gemideyiz” edebiyatı, düşman icat ederek ve içerideki sınıfsal karşıtlıkları cebren ve hile ile örterek popülerleşiyor. Gemi, ümmet, toplum, ulus, hatta kimilerine göre de sınıf olabiliyor. O gemiye binenler, armatörün diliyle konuşmak zorunda. Müslüman’ı, Türkçüyü ve sosyalisti gemiye binmeye ikna etmesi gerek. İhanet edenlerin her yerde hain görmesi gibi, “aynı gemideyiz” edebiyatının kalemşorları da her yerde öfkeli dalgalar, köpekbalıkları ve kasırgalar görmeye kilitli.
Batmaz, eski yazılarına atıf yapıyor, görülüyor ki o, ilgili yazılarında, “mecliste iki parti olsun” diyor. Oysa Can Dündar’ın 12 Eylül belgeselinde yansıdığı biçimiyle, Kenan Evren de 12 Eylül arifesinde iki partili, Amerikan tipi bir demokrasiden dem vuruyor. Batmaz, paşayla aynı gemiden bahsedince, çözüm de aynı içerik ve biçimle takdim ediliyor. Batmaz’ın önerisi, ne hikmetse, Kürtlerin siyasî mevcudiyetini dışlıyor. Kimi sosyalistlerin ve İslamcıların ağzında Kürt, demirden leblebi. Her kesim Kürt’e göre ittifak, ortaklaşma ve cephe projeleri üretiyor. Bazı İslamcı çevreler Kürt hareketinde kemalizm buluyorlar, onu, Gülenî bir hamleyle, Ergenekon’a ve İsrail’e bağlıyorlar. Zalim milletle mazlum millet arasındaki ayrımı görmezden geliyorlar. Esasında zalimler, onların elinde ve dilinde, ilgili ayrımın, sınırın ortadan kalkması için çabalıyorlar. Tıpkı marksizmle kamalizm arasındaki ayrımı ikinci lehine ortadan kaldırmak isteyenler gibi.
Bölünme Histerisi-Mülkiyet
Bölünme histerisi ile mülkiyet arasında temelli bir ilişki kurmak gerekiyor. Liberaller önsel bir mülk sahipliği ile rekabete odaklandıklarında, onları tamamlayan, muhafazakâr eleştiri ile yüzleşiyorlar. Rekabete hazır olmayan mülkün direnci bu türden bir eleştiriyi su yüzüne çıkartıyor. Sağın genel olarak komünist ya da marksist gördüğü her yerde bölünme yaygarası koparmasının sebebi burada: bölünmenin fiilî olarak yaşandığı yerde kitleleri ürkütmek için bir komünist icat edilmesi vak’alarına rastlamak da mümkün. Soğuk Savaş ve Demokrat Parti dönemi bunun kanıtı.
Sağın komünist harekete yönelik temel eleştirisi bu minvalde: “devlet, millet, aile vs. bölünecek. Bu komünistler toplumu bölüyorlar.” Zaten hâlihazırda bölünmüş olana ilişkin basit bir tasvir bile ideolojik saldırıya maruz kalınıyor. Ama burada kritik bir nokta mevcut: mülksüzlerin mülk sahibi olma dürtüleri, mülk sahiplerinin güncel çıkarları için istismar ediliyor. Mülk, devletle, aileyle ve milletle biyolojik, coğrafî ve iktisadî manada ilişkilendirilerek, muhafazaya alınıyor. Bu muhafaza için belli bir beden, ülke ve pazar tanımlanıyor.
Sağın ideolojik saldırısına karşı marksizmden ve komünizmden kısmen, yüzeysel manada haberdar olan solun verdiği cevap da aynı minvalde: o da kendi öznelliğinin tanınması ve kabul edilmesi derdiyle saldırıya karşılık veriyor: toplumu ve tarihi sınıflara bölen kendisi, kendi bilgisi. Sağ, eski bütünlük imgesini, simgesini ve bilgisini solun “yeni” bütünlük imge-simge-bilgisinin karşısına çıkartıyor. Devlet veya demokrasi, solun ağzında yeni, alternatif bütünlükler olarak dil buluyor.
Burada, somut mücadelelerin açtığı mevzilerle, eylemli düşünme ve oluşanın devrimciliğine bağlanma cüreti ve basireti noksan. Dinse mesele, en fazla Asr-ı Saadet, Emeviler ya da Osmanlı kadar bütünlenebiliriz, milletse mesele, en fazla otuzların Türkiye’si kadar, sınıfsa en fazla Fransız Devrimi ya da 1848 kadar birleşebiliriz. Geçmişten çıkartılan ölçü kendi ölçeğini de tespit ediyor. Bugün Türk politik Müslümanlar AK Parti’ye bölgede biçilen rolü yüceleştiren aklî işlemler yapmaktan başka bir gayret içinde değildirler. Bugün milliyetçiler, ellilerden itibaren Türk yurdundan, Türkistan’dan ve Turan’dan Anadolu’ya doğru daraltılmış MHP ölçeğine tabidirler. Bugün solcular, Latin Amerika ve Avrupa solculuğuna tavdırlar. AK Parti’ye “yürü ya kulum” diyen dünya efendilerinin kendilerini de iteklemesini bekliyorlar. Bunların, kendilerini koşullayan, var eden mülkiyet-rekabet ilişkilerini eleştiriye tabi tutması mümkün değil.
Din-Millet-Sınıf
Sağın “bölücülük” saldırısına karşı solda da benzer bir yanılgı zuhur ediyor: toplum ve tarihi sınıflara ayrıştıranın sol olduğunu söyleyen sağa inat, aynı sol, bu vehme kapılarak, bölünmenin kendisi ile başladığını zannediyor. İşin başı ve sonu olma arzusundaki zanaatkâr solculuğu galebe çalıyor, bu solculuk, tarihsel ve toplumsal açıdan kendisini önceleyen sınıfsal çatışmayı kendi öznelliğine bağlıyor. O her durumda ve her olayda bu çatışmayı arıyor, bulacağından emin olarak. Bu emniyetli hâl, kibir ve küstahlık olarak yansıyor ümmete, millete, halka ve sınıfa.
Özneler arası didişme sonucu, sosyalist, dinlere ve milletlere ayrılmış gerçeğin karşısına, sınıflara ayrışmış bir tarih ve toplum çıkartıyor. İşlemi kendisinden başlattığı ölçüde, eskiden tarihi ve toplumu dinlere ve milletlere ayrıştıranlardan rol çalmaya başlıyor, onlarla ürolojik ve ideolojik belli bir yarışın içine giriyor. Bu yarış, rekabet, önkabül edilmiş belli bir mülk sahipliğinin semeresi.
Burada alabildiğine basit, ikna edici, bir işleme başvuruluyor: devlet bağlamında düşünüldüğünde, meselenin dinle, ardından milletle tanımlanmış olması temel sorundur solcuya göre. Artık devir, devletin sınıfla tanımlanmasını emretmektedir. Ortadaki boş sandalyeye oturma oyununa benzeyen bu işlem, devlete asla dokunmaz. Liberal bir dokunmazlıktır bu. Efendilerin kölelerin saldırılarına karşı devleti hedef olarak küçültme stratejisi liberallerde ses verir özetle.
Devletin dokunulmaz, mutlak ve sabit kılınması, dinin, milletin ve sınıfın dokunulmaz, mutlak ve sabit kılınması ile mümkündür. Verili devletlû ilişkilere müdahale eden, onları dönüştürmeye azmetmiş, yönetsel kurguyu yıkıma uğratacak her türden dinî, millî ve sınıfî çıkış ezilmek zorundadır. Bu irade, devletin oluşum aşamasında mazlum-sömürülen kitlelerin içinden devşirdiği unsurların iradesidir. Onlar “ahlâk” der ayağa kalkarlar, “hukuk” derler otururlar. Artık ahlâk ve hukuk, egemenlerin, efendilerin ahlâkı ve hukukudur.
Artık marksistler, sosyalistler, “tarih ve toplum sınıflıdır” türküsünü söyleyip duran kabul görmüş bir korodan ibarettirler. İslamcılar ve milliyetçilerin de kendi türküleri vardır. Genel hukuk içinde konum almış olmaktan memnundurlar. Huzurlarını bozma ihtimali olan her türden gelişimi, sıçramayı, kırılmayı ve yükselişi verili genel hukuka yedirmekle görevlidirler.
Bu anlamda mesele, bilindik, alışıldık, basmakalıp bir solcu olup, aynı kalarak, Müslümanlarla (Has Parti) ya da milliyetçilerle (İP-TKP) temas kurmak değildir. Mesele, huzur bozucu olmaktır. Ak Parti yönetimi emri ile yıkılan Kur’an kursuna sahip çıkmak, orada polisle çatışan halkın içinde olmak, camiye giderken trafik kazası sonucu ölen Tekel işçisi için camiyi kışlaya çevirmek, Amerikan askeri dövdü diye partiden atılan ülkücüyü kucaklamak, ondaki öfkeyi diğer direniş ve saldırı alanları ile ilişkilendirmektir mesele. Mesele, örgütleyenin örgütlendiğini bilmektir.
Bunlara örgütlenmemek, bunları örgütleyememek, solun kamalizme, kamalizmin sola örgütlenen kısmı ile kurulan bağlarla ilgili bir meseledir. Veysel Hoca, bu bağlarla düşünerek, Müslüman’ı ve solcuyu ilişkilendirme gayretindedir. Onun bağlarken kullandığı ip, Kamal’ın ipidir. O, AK Parti sarsıntısı ile Müslüman kütle içindeki yarılmada, ilgili kütle içine yönelik sızma harekâtının bir neferidir. Onun ağzındaki “tevhid” İslamî değil, devletlûdür. Tevhidî mücadele, devletin bekâsına bağlanmıştır. Tevhid, yani tek’lik, ülkenin nevi şahsına münhasır oluşuna dair kamalist tezin yansımasıdır.
Bir Mağlubiyet Momenti: 1920
Ülkenin doksan yıldır çözümsüz olan sorunları, ülkenin efendilerinin bu ülkedeki her türlü işleyişi sosyalistlerin, Kürtlerin ve Müslümanların hilafına, onların kanı pahasına gerçekleştiriyor oluşu ile ilgilidir. Bu üç kesimden kan parasına razı olanlar çıkmış, kimileri genel hukuk içinde konumlanmayı kurtuluş olarak görmüşlerdir. Ama hakikat, sızacak bir yer her daim bulmaktadır.
Bu üç kesim içinde ortak sınıfsal hat, küçük burjuvalıktır. Ülkenin kuruluş momentinde yaşanan mağlubiyetler, başarıcı-pragmatist bir politikaya ve ideolojiye kurban edilmiştir. İlgili mağlubiyetleri tecrübe eden kitleler ve önderler, ya kurulan devletle ve milletle bir tür ilişkiye sokulmuş ya da öznelleştirilmiş, talileştirilip kenara atılmıştır.
Örneğin İBDA hareketi, kendi tarihini “Kurtuluş Savaşı”na destek veren bir tarikat şeyhinden başlatır, Müslüman Türk köylüsünü genel nizama bağlama pratiği olan Demokrat Parti döneminde ajanlık yapan Necip Fazıl ile geliştirir.[6] Oysa CHP’nin CHP olarak yapamayacağı işler DP’ye düşmüş, o da bölgeye ve Anadolu içlerine egemen ideolojiyi yedirecek hamleler yapmıştır. Burada ideoloji devlet, devlete bağlılık ve devletle yaşamaktır. Bu devletse, genel kanaatin aksine, gayrı Türk ve gayrı İslamîdir.
Tarihi parçalayıp, içindeki zamana vakıf olmak isteyen liberaller ile toplumu dağıtıp içindeki mekâna sahip olmak isteyen muhafazakârlar solla ilişkili olarak aynı işlemleri yaparlar. Bir düşman, kötü, şeytan ya da deccal belirleyip onunla dövüşürler. Bunun soldaki karşılığı ise kimi zaman “burjuva” kimi zaman da “faşizm”dir.
Buna göre “ittihatçılık” şeytanî ise her şey ona bağlanır. Mısır’da İslamcıların, İstanbul’da ittihatçıların belirli baskı dönemlerinde nefes alabilmek için mason localarına girmeleri, masonluk bilgisine doğru kapanan bir İslam ya da ittihatçılık değerlendirmesi ile ele alınır. Misal, Cübbeli Ahmet Hoca Muhammed Taha’yı mason bulur. Aynı minvalde Mete Tunçay da Mustafa Suphi’nin mason olduğunu her yerde dillendirir. Bu Adnan Hoca’vari mason karşıtlığı, masonizme bağlanır.
İlgili eleştiri, Ermeni meselesinde Kafkaslardaki sınıfî, millî ve dinî çatışmalardan habersiz, Suphi’yi bir de “Ermeni düşmanı” ilân eder. Kürtlerin ayrılma hakkını tanıyan, plebisit önerisinde bulunan Suphi, “azınlık düşmanlığı” tespiti ile düzlenip, “Kürt düşmanı” da oluverir. Boynuna “azınlık düşmanıdır” yaftası asılan Suphi, eksiği gediği, zafiyeti, üstünlüğü, yanlışları olan bir komünist olarak değerlendirilmeksizin, idam edilir.
Suphi TKP’sinin millî ve dinî olanla iç içe yoğrularak biçimleniyor oluşu, tarihi inkâr eden liberallerin dilinde silinir. Bunlar, Suphi’nin Kafkaslarda bir ara kesitte, Türk-Müslüman kesimde “anti-emperyalist propagandanın mızrağı” olarak devreye sokulan Envercilerin kurduğu KP’yi ele geçirip, onu arındırdıktan sonra 10 Eylül’de başka bir içerik ve biçimle yeniden kurduğunu bilmezler.
Mondros sonrası Anadolu’ya geçip buralarda gizli direniş örgütleri kuran ittihatçıların Ekim Devrimi ile temasla dönüşmüş olmaları, bu kesimlerin gözünde pul değerindedir. Çünkü onlar, kızıl ya da yeşil, tüm ittihatçılara düşman olmakla övünürler. Bebeğin yıkandığı su dökülürken bebek de çöpe atılır.
Bu kesimler, üstte, yönetsel ilişkilerde, her milletin, her azınlığın alttaki öfkeye karşı birleşebileceğini bilmezler. Öncelikle Türk, Ermeni ve İran halklarına çağrı yaparak işe koyulan Bakû Kurultayı’nın önemli isimlerinden Suphi, bu ayrımı çok iyi bilmektedir.
Körlemesine ittihatçı düşmanlığı, Ankara’da, gizlide toplanan TKP kongresinde Taşnak militanlarının da hazır bulunduğunu görmez. Aynı körlük, meclisteki solcu Halk Zümresi’nin paşanın adayı hilafına içişleri bakanı seçtiği Nazım Bey’in tehditle görevden uzaklaştırıldığını görmeyen kamalistlerde de mevcuttur. Onlar, bizim görmemiz gerekenleri örtmek ve efendilerin görmemizi istediklerini gözlerimize sokmakla görevlidirler. Paşa, ulvî çıkarlar adına Nazım Bey’in uzaklaştırılmasının zorunlu olduğunu söyler hatıratında ama meclisi cephedeki askerlerini çekmekle, mücadeleyi baltalamakla tehdit ettiğini söylemez. Batmaz ise bizi Mete Tunçay sopası sallayarak, bu karanlığı yarma gayretimizi hafife almaktadır. O, tarihsel gerçekleri talileştirip hor görme eğilimindedir. Teoriyi oyun olarak gördüğünden, “burası bizim oyun bahçemiz, siz gidin kendi bahçenizde (marksizmde) oynayın, kemalizm okuyacağınıza marksizm okuyun” demektedir. Oysa kavganın kestiği ve kavgayı kesen her yer bizim mücadele alanımızdır.
Aynı horgörü Tunçay’da da var. O da meclis binasında “miras haramdır” deyip bunu Kur’an’la gerekçelendiren ilk komünistleri önemsizleştirir. İttihatçı düşmanlığı o denli derine işler ki, düşman olunan şeyin, ittihatçılığın, iliklere, genlere, kana işlediği, vazgeçilmez, kurtulması imkânsız olduğu iddia edilir.
Solun genetiğinden bahsedilmesinin sebebi de burada. Bir kesim, solu korumak için milleti ve dini engel kabul ediyor, diğeri de aynı solu dışa açmak istiyor ama bunu kendi genetiğine bağladığı millet ve dinle yapmak istiyor.
Tunçay ve Tevetoğlu şahsında sola ve komünist harekete dayatılan sınırlar kamalizmin sınırlarıdır. Komünist hareket, kamalizmin aydınlanma (sol) ve modernizm (sağ) bacağına farklı dönemlerde farklı biçimlerde yapışan, bu hâliyle büyümesi mümkün olmayan bir çocuk derekesinde tutulmaktadır. Oysa Türkistan’ı, Kafkaslar’ı, İran’ı ve Anadolu’yu kapsayan bir coğrafyada Müslüman Kızıl Ordu’su kurulması fikrinin tartışıldığı dönemde Mustafa Suphi, böylesi bir ordunun zarurî olduğunu savunan bir isimdir.[7] Ama o, Sovyetler’in anlaşma sonucu, Kafkaslara karşılık Anadolu’yu İngilizlere verdiği, İngiliz ordusunun geri çekildiği momentte tasfiye edilir. Tasfiye eden, Müslüman Kızıl Ordu’sunun huzur bozacağı stabilize edilmiş bölgedeki verili nizamdır. O nizamda Suphi’ye yer yoktur. Ordunun akıncı birliği daha ilk seferinde, Karadeniz’de ezilmiştir.
Ey Şanlı Dolikosefal!
Emine Uşaklıgil hatıratında bahsediyor: Temmuz 1932’de toplanan tarih kongresinde Şevket Aziz Kansu, Atatürk’e hitaben “ey şanlı dolikosefal” diyerek başlamış sözlerine. “Hatta o dönemde Atatürk’e bir de kafatası ölçme âleti hediye edilmiş. Atatürk’ün Çankaya sofrasının düzenli konuklarının kafatasları ölçülmüş bu âletlerle.”[8]
Batmaz’ın "avrupamerkezciliği eleştiren" Kamal’ı bu.
Hatıratlar önemli ipuçları veriyor. Şarkıcı Müzeyyen Senar, bir TV programında, Kamal ile ilgili anısını heyecanla anlatıyor. Bursa ziyaretinde Kamal, gece yarısı Senar’ı ve eşini evine çağırıyor. İşrete eşlik etmesi istenilen Senar ve eşi huzura çıkartılıyor. Kamal, Senar’ın beline kadar uzun saçlarını ve eşinin bıyıklarını sevmiyor, kesilmesi emrini veriyor.
“[...] Avrupamerkezci tarih anlayışını ve dil teorilerini sorguladı ve K. Marx’ın proletarya yaratacak kıvamda olan müdahaleleri alkışlayan bir övgüye hak kazanarak, sanayileşmeyi ve kapitalistleşerek yenileşmeyi yerine getirdi ve her ikisinin de ülküsü aynıydı: sömürünün olmadığı, tevhidî, sınıfsız, imtiyazsız bir ulus/toplum. Mesele bu kadar basit; çünkü her ikisi de mükemmel. Şimdi bu mükemmel döşenmiş yolda tevhidî tariki bulmak kalıyor bize.”
Yaverinin anıları da güzel tespitler içeriyor. Gece yarısı kafatası ölçüm âleti ile kendisini kovalayan Kamal’dan kaçıyor, yakalanıyor, ölçüm sonrası paşa onun Türk olmadığını, “hayvan” olduğunu söylüyor.
Tevhidî yolumuz bu!
Sınıf sözcüğünü kullananların dillerini kesmek, sınıfı sözlükten çıkartmak, sınıfa işaret eden kurumları ezmek ama öte yandan da somutta, belli bir sınıfı beslemek. Sınıfla sözel düzeyde olumsuz açıdan ilişki kuran bu pratik, olumlu ilişki kuran solculara sıcak geliyor. Marx’ın tespitine atıfla, sınıfsal karşıtlıkları yukarıdan izleyenlere kamalizm gerekli gıdayı ve ideolojik aygıtları veriyor. Başka bir yerde değilse de bu ülkede tepeden bakmak, kamalizm olarak cisimleşiyor.
O da tepeden bakmayı karakter edinmiş biri zira. Anti-emperyalist olduğunu söyleyenler onun şu cümlelerine kulak tıkıyor: “Eğer İngilizler Anadolu’nun sorumluluğunu üstleneceklerse, emirlerinde çalışacak deneyimli Türk idarecilerinin işbirliğine ihtiyaç duyacaklar. Öğrenmek istediğim [...] bu kapsamda hizmet etmeyi teklif edebileceğim uygun makamdır.”[9] Bu sözler, 1918’in sonlarında bir İngiliz gazetesine söyleniyor. Aynı kişi, Komintern’in o günkü tespiti ile “batı Anadolu’da Yunan işgali sonrası rekabet ve mülkiyet imkânlarını yitiren batı Anadolu burjuvazisinin siyasî liderliğine soyunuyor.”[10] Mazlum ve sömürülen kesimlerin öfkesini boğma göreviyle bir devletin temellerini atıyor.
Batmaz, onun yüceliği altındaki payandalara fazla sırtını yaslıyor. Yazının bir yerinde “M. Kemal’in ulusal kurtuluş hareketlerinden birini ve ilk istiklâl (bağımsızlık) savaşını” başlattığını söylüyor, sonlara doğru ise “M. Kemal ise, bence hiç de ulusal bir kurtuluş hareketi yapmadı” diyor. Okuru her yönden ikna etme gayreti ile yüklü yazı, esasta genel resmî tarihi tekrar etmekle yetiniyor. Bu noktada 1821’deki Grek bağımsızlık mücadelesi, Cezayirlilerin direnişleri vb. bir çırpıda unutuluyor. İttihat-Terakki döneminde millî mücadelenin ve milliyetçiliğin batıda Arnavutlar, Bulgarlar ve Rumlardan, doğuda Ermenilerden öğrenildiği görülmüyor. (Bugün bile bağımsızlık mücadelesi verenin arkasında Ermeni ve Rum görülmesinin sebebi burada.) Yani onlardan gerçek manada bir millîlik ve millî mücadele değil, bu millîliğin efendilerin dişlerinin kovuğuna uygun hâle getirilmesi öğreniliyor.
Ankara’daki komünistlerin ezilmesi ile ülkeye ve bölgeye Moskova’dan, dolayısıyla Moskova’daki Türkiye masasından bakanların tarihsel değerlendirmeleri, Lenin’i Kamal ile yoldaş kılıyor. O gün için pragmatik anlamı olan bu hamle, tarihüstü bir değere kavuşturuluyor. Batmaz, bu değere yücelik atfediyor ve tüm fikriyatını buradan kuruyor.
Sınıf karşıtlıklarına ve genelde tüm siyaset alanına tepeden bakmak isteyenler, kamalizmle uzlaşmak, ona kendisini uydurmak ve onunla birlikte yaşamak zorunda kalıyorlar. Felsefenin bulutların üzerinden yere indirilmesinden ve çizmelerinin çamura bulanmasından söz eden marksizme asker botu giydiriliyor. Marksizm, tüm bir kavga, mücadele seyrinden azade kılınıp, kitlesiz, sınıfsız, mevzisiz, rasyonel artıları itibariyle, devletin ya da demokrasinin hizmetine sunuluyor. Seksenlerin başında Reagan ile başlayan eski marksist danışman besleme geleneği bir Amerikan pratiği olarak Özal ile Türkiye’ye de sokuluyor. Marksizmden gayet haberdar özel kişiler, siyaset, iktisat ve sosyoloji gibi alanlarda cirit atıyorlar. Düşman bizim silâhımızla bizi vurmaya çalışıyor. Bu özel kişiler, sola yönelik olarak günah çıkartırken de teorik laflar etmeyi ihmal etmiyorlar. Sosyalizm için kemalizmin ya da burjuva demokrasisinin şart olduğuna bizleri ikna etmeye çalışıyorlar. Tüm koşullar olgunlaşmadan devrimin ve sosyalizmin gerçekleşmeyeceği terennümleri ardından, gerçekçilik vaazları veriliyor ve verili gerçeğin diline ve fiiline biat edilmesini öneriyorlar. Batmaz, verili gerçeğin politik merkezi olan meclise çekidüzen verirken bizler de bu noktada Che’nin şu sözüne kulak kabartmamız gerekiyor:
“Devrim olgunlaştığı vakit yere düşen bir elma değildir. Onu düşürmeniz gerekir.”[11]
Cidal Haksoy
Dipnotlar
[1] Leyla Neyzi, “Remembering to Forget: Sabbateanism, National Identity, and Subjectivity in Turkey”, Comparative Studies in Society and History 44 içinde, s. 151.
[2] Takahisa Oishi, The Unknown Marx, Pluto Press-Londra, 2001, s. 156.
[3] Karl Marx-Frederick Engels, Manifesto of the Communist Party, International Publishers-New York, 1948, s. 5-6.
[4] A.g.e., s. 40.
[5] Sayed Khatab, Political Thought of Sayyid Qutb, Routledge-Londra&New York, 2006, s. 24.
[6] “İşin vakanüvislere ait yönü bir yana, bizi ilgilendiren husus, BÜYÜK DOĞU-İBDA üzerindeki tuğrayı basan ismin, yani ‘Büyük İrşad Kutbu’ Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin, ‘Kurtuluş Savaşı’ diye yaftalandırılan Anadolu’daki mücadeleye destek vermesidir.” (Selim Gürselgil, “İslâmcı Mücadele ve İbda Hareketi”, Furkan)
[7] Stephen Blank, “Soviet Politics and the Iranian Revolution of 1919-1921”, Cahiers du monde russe et soviétique içinde. Cilt: 21 sayı: 2 Nisan-Haziran 1980. s. 183.
[8] “Ey Şanlı Dolikosefal”, Haksöz Haber.
[9] Bülent Gökay, Bolşevizm ile Emperyalizm Arasında Türkiye, Tarih Vakfı Yurt Yay., 1997, s. 60.
[10] Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923), Hz.: Erden Akbulut ve Mete Tunçay, Sosyal Tarih Yayınları, 2007, s. 162-4.
[11] Boualam Rouissi mülâkatı, George Lavan tarafından hazırlanan Che Guevara Speaks isimli çalışma içinde.
Devamını oku ...

İran Cengelî Hareketi ve Teşkilât-ı Mahsusa

Helakimiz aşk çölünde olacak bizim
Bizimle sefer edecek merd nerede…
[Sad-i Sirazi]
Biliriz ki; Doğu’da en esaslı aşk öyküsü Pervane’ye aittir. Zira nerede yanmakta olan bir ateş varsa, orada mutlak surette ölüme mahkûm bir Pervane de vardır. Ve o ateş, adeta bir gül gibi açılıp büyüdükçe, Pervane ateşe daha da eğilerek, ona boyun eğer. Pervane’nin ateşle dansı, onun tutuşup yanarak, bu dünyaya veda etmesi ile son bulur. Ancak bu üzücü değil, aksine Pervane’nin sahip olduğu o koca tebessüm düşünüldükçe, insana huzur veren bir menkıbedir. Çünkü onun vatanında çarpıcı biçimde tezahür eden; Aşkın, İngiliz veyahut Rus’un kulakları sağır eden gelişmiş silâhlarından çok daha sarsıcı bir etkiye sahip olduğudur.
Aşkın Deprem Bölgesi: Geylan
Özgür yaşayamıyorsak kucak açarak
Ölümü karşılamamamız daha iyidir.
[Gandi]
Ne tesadüftür ki, Osmanlı’da olduğu gibi komşu İran’da da aşkın ilk merhalesi; yabancı güçlerin baskısı ve ülkenin işlerine müdahaleleriyle esaret altına alınmış bir milletin, bu güçlere karşı ayaklanma iradesi gösterebilmesinde tezahür etmiştir. Zira İran’ın 1907 senesinde Rusya ve İngiltere tarafından paylaşılmasının ardından, Şah idaresinin işgal güçlerinin yanında taraf olması ile baskının günden güne artması, hüküm süren yoksulluk, işsizlik ve hepsinden daha önemlisi huzurun yok olması sonucu, dört bir yanda kaos hâlinin hâkim olması, milyonlarca İranlı’yı geleceğe dair düşünmeye zorlamıştır.
Cengelî Hareketi’nin[1] geliştiği Geylan, adaletsiz yaşam şartlarından en fazla muzdarip olan bölgelerin başında gelir. Bunun dışında, büyük İslam âlimlerinden Abdülkadir Geylani’nin doğduğu topraklar olması sebebiyle de, müslümanlar için ayrı bir öneme sahiptir. İran topraklarının kuzeybatı tarafında yer alan bölge; Türk, Kürt, İranlı ve Ermenilerin beraber yaşadıkları, etnik bir çeşitliliğe sahiptir.
Halkın büyük çoğunluğu, öteden beri tarım ile uğraşmaktadır ancak kendilerinin olmayan topraklar üzerinde ekip biçerek, yüksek oranda kira ödemeye zorlanmaları nedeniyle, bölge halkı İran’ın en yoksul kesimleri arasında sayılır. Tüm bu yoksulluğa rağmen dikkat çekici olan, Geylan bölgesi insanlarının, İran’ın en okuryazar kesimini oluşturmasıdır. Geylan, bunun dışında dinî hassasiyetin yoğun biçimde varolduğu yerlerin başında gelir. O nedenle, bölgenin her daim patlamaya hazır bir bomba ve düzen karşıtları için iyi bir sığınak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Bir Nefes Aşk: Mirza Küçük Han
Terk- i mal, Terk- i can, Terk- i ser,
Aşk yolunda ilk merhaledir.
Kanla bastırılmış Meşrutiyet hareketinden sonra pek çok İranlı ihtilalci de Geylan’a sığınacaktır. Niyetleri Şah’ın idamlarından kurtularak, son nefeslerine kadar işgal kuvvetlerine karşı savaşmaya devam etmek olan Meşrutiyetçi İranlıların içinde, Reşt doğumlu genç bir adam da yer alır. 1880 senesinde orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmesinin ardından, Salihabad’taki Hacı Hasan ve Cami medreselerinde sarf, nahiv ve din ilimleri tahsil etmiş olan bu genç adam, Cengelî İnkılâp Hareketi’nin önderi olacak olan Mirza Küçük Han’dan başkası değildir. Çevresinde, iyi huylu, edepli ve mütevazı bir kimse olarak nam salmış olan Mirza Küçük Han, ayrıca okumayı çok seven ve özgürlük şiirlerine düşkün bir kimse olarak tanınır.
Mirza Küçük Han’ın ilk gençlik yıllarında, özellikle Kafkaslar üzerinden gelen fikir akımlarıyla, İran Meşrutiyet düşüncesinde yeni anlayışlar gelişmeye başlar. Bunun yanı sıra, İranlı gençlere önderlik etmeleri bakımından hayatî önemi haiz olan ancak henüz klasik ulema çizgisinde yer alan Takizade, Devletâbâdî ve Musavat gibi bağımsızlıkçı aydınların da bu fikirlerden etkilenmesi, hürriyet düşüncesinin büyük ivme kazanmasına neden olur. Zira emperyalist güçlerin müdahaleleri ve Şah’ın despot tutumu yüzünden mazlum olmuş o kadar çok insan vardır ki, bunlar hürriyet sözünü duyduklarını ilk günlerden itibaren, Pervane misali Meşrutiyet mücadelesi içine koşarlar. Özellikle gençler, radikalleşerek öncelikle Tebriz, Tahran, Geylan ve Şehit Dr. Ali Şeriati’nin seneler sonra hocalık edeceği Meşhed şehirlerinde, küçük de olsa topluluklar kurmaya başlarlar.
Mirza Küçük Han’ın da, Hacı Hasan ve Cami medreselerinde aldığı eğitimin devamı niteliğinde sürecek olan eğitim hayatını yarıda kesmeye karar verdiğinde aklında tek bir şey vardır: ülkede yaşanan siyasî gelişmeler ve yabancıların Müslüman halka karşı uyguladığı onur kırıcı davranışlar yüzünden, artık sarığı ve abayı bir kenara bırakarak, topa tüfeğe sarılmanın vakti gelmiştir.
Prof Dr. Mehmet Kanar’ın çevirisi ile dilimize kazandırılan, İstanbul Sefiri Han Melik Sasani’nin anılarında, Mirza Küçük Han’ın boyunduruk altında yaşamaktan duyduğu azap, onun ilk gençlik yıllarına tanıklık etmiş Han Melik Sasani tarafından da etraflıca anlatılmıştır.
“Mirza, sık sık gelirdi evime; alışmıştık birbirimize. Sohbetlerimizde yabancıların İran'ın iç işlerine karışmalarından yakınır, onların yaptığı zulümleri ve özgürlükçülere verdiği zararları anlatırdı. Birkaç ay haber alamadım ondan. Geylan ayaklanması ve Mirza Kuçek Han gazetelerin gündemine oturduğunda bunun benim eski dostum olduğunu tasavvur edemedim bir süre.”[2]
Geylan Ormanları Nefes Almaya Başlıyor: Cengelî Hareketi 1915-1921
Zalim huzurunda acziyeti izhar aptallıktandır
Ateşin azgınlığına sebep, kebabın döktüğü yaştandır
[Saib-i Tebrizi]
İnsanı hayata bağlayan şey inançtan başka ne olabilir? Veyahut sahte inanışlar diyarında, pusulanın şaşkın kutbu için lâzım olan tek yönün, yine inanç olduğunu kim inkâr edebilir? Zira bir zamanlar pek çok insan, bugün bizleri maskara etmiş olan farklı sömürge geleneklerinin buyruklarına karşı, bu sayede pusulasını şaşırmadan yaşamayı başarabilmiştir. Bu insanlar, soluk soluğa oradan oraya koşarak başkaldırmışlardır. Üstelik koşarken, çocuklaşmışlar ve önünde diz çöktükleri tek şey inançları olan bu çocuklar, inançları gereği intiharı asla denemeyecek olsalar da, intihar gibi bir yaşam sürmüşlerdir.
Ve Geylan ormanları, kâinatın en değerli varlığı, yani insanoğlunun ziyneti olan İslam Peygamberi’nin ardından, inançlarını yayacak insan bulma peşinde olan sahte peygamberlere direniş gösterilecek kutsal bir anlama sahip olmuştur artık. İyiye, doğruya ve güzele olan inançların daima ayakta kalacağına dair yeminler bu ormanlarda edilir. Çünkü Mirza Küçük Han önderliğinde Geylan ormanlarına yönelen Cengelî savaşçılarının inandıkları şey, işgal altında olan ülkelerine karşı olan vazifelerini yerine getirmelerinin her İranlı müslümanın üzerine farz olduğudur. Ve bu uğurda, aynı düşünceyi paylaşan insanların hürriyet için mutlaka ortak amaçlar doğrultusunda hareket etmesinin gerektiğini düşünürler. Cengelî Hareketi’nin ilk başladığı yıllarda, hedeflerinin toplumsal, siyasî ve iktisadî düşünceler içerdiğini söyleyemeyiz ancak niyetlerini günün şartlarına göre aşağıdaki üç cümle ile özetlemek mümkündür.
- Yabancı güçleri vatan topraklarından çıkarmak;
- Emniyet ve güvenin tesisi, adaletsizliği ortadan kaldırmak;
- Şahsî menfaat ve istibdat ile mücadele.[3]
Cengelî savaşçıları, başlarda savaş plan ve stratejileri konusunda bilgisiz olmalarına rağmen, kalpleri vatan aşkı ile tutuşmuş bir grup esnaf, çiftçi, arazi sahibi, aydın ve sanatkârdan ibaret idi. Bu insanlar ilk zamanlarda orak, bıçak, balta ve sınırlı sayıda eski silâhla savaşmaya gidiyor ve bu yetersiz imkânlara rağmen, vatan aşkı ve dinî inançlarından aldıkları gücün, düşmana karşı galip gelmek için yeterli olduğuna inanıyorlardı.
İlk Cengelî savaşçıları, geçim ya da barınma gibi günlük yaşamlarında gerekli olacak şeylere ilgi göstermiyor; silâh ele geçirmekten başka bir şey düşünmüyorlardı. Zira tek düşünceleri hürriyet ve özgürlük için ne gibi hizmetlerde bulunabilecekleri ve vatandaşlarının huzurunu temini için nasıl gayret gösterebilecekleri idi.
Cengelî Hareketi’ne katılmak isteyenlerin kötü bir şöhrete sahip olmamalarının yanı sıra, bağlılık yemini etmeleri ve Allah’ı ve kendi vicdanlarını bu yemine şahit göstermeleri gerekiyordu. Ayrıca hareketin sabote edilebileceğinden endişe edildiğinden, şahsiyetsiz bazı kimselerin harekete sızmaması için, özellikle Mirza Küçük Han tarafından çok titizlik gösterilmekte idi.
Fiziksel özellikleri bakımından savaşçılar, ormanda uzun süre kalmaları yüzünden, uzun saç/sakal gibi hırpani bir görünüme sahiptiler ve ormanda bulunuş nedenlerini bilmesek, bizler için oldukça korkunç bir görünüm arz edecek şekilde görünmekteydiler. Başlarında siyah keçe bir külah, üzerlerinde çuha bir pantolon, ayaklarında manda derisi bir ayakkabı, ellerinde bir değnek ve omuzlarında Hüsn-ü Musa denilen tüfekler ile geziyorlardı. Ve bu durum, henüz askerî teşkilâtlanma meselesinin söz konusu olmadığı, yani Cengelî savaşçılarının sınırlı imkânlar içinde yaşadığı zaman boyunca sürdü. Askerî düzen, ancak hareketin gelişip, askerî bilgilere sahip kimselerin de Cengelî savaşçıları arasına katılması ile sağlanmaya başlandı. Buna rağmen ilk Cengelî Savaşçılarından bazıları, eski kıyafet ve görüntüleri içinde kalmayı tercih ettiler. Zira onlara göre, askerî gelişim ve ilerleme, eski görüntülerini değiştirmeyi gerektirmiyordu. Hareketin önderi Mirza Küçük Han da bizzat bu kimseler arasında idi. O, Cengelî hareketinin Bolveşik Rusya ile ilişki kurduğu dönemlerde dahi, başındaki yünden keçi külahını veyahut manda derisinden ayakkabılarını çıkarmayarak mücadeleye bu şekilde devam etti.
Cengelî Hareketi’nin Öngördüğü Devlet Nizamı
Biz, her şeyden önce, İranlıyız; kelimenin tam manasıyla İstiklâl, yani, hiçbir ecnebi devletin en küçük bir müdahalesi olmaksızın, memleketin köklü ıslahatı ve bozuk devlet teşkilatını düzeltmek. Çünkü İranlıların başına her ne geldiyse, bu teşkilat bozukluğundan gelmiştir. Biz, genel olarak tüm Müslümanların taraftarıyız; görüşlerimiz, tüm İranlıları birbirlerinin sesi yapıp onların yardım arzusu olmamızdır.
Birinci madde:
Milletin hükümeti ve iktidar güçleri milletin temsilcileri elinde toplanacaktır.
İcra güçleri seçilmişler karşısında sorumlu olup onların tayini, milletin nöbetleşe değişen temsilcilerinin vasıflıları arasından olur. Tüm fertler, ırk ve din ayrımı gözetmeksizin medeni haklardan eşit bir şekilde faydalanacaktır. Kendi tabi güçlerini tam olarak kullanmada tüm fertler özgür olacaktır. Tüm paye ve imtiyazlar kaldırılacaktır.
İkinci madde-Medeni Hukuk:
Şahıs ve meskenin her türlü saldırıya karşı dokunulmazlığı ve ikamet ve seyahat özgürlüğü teminat altına alınacaktır.
Düşünce, inanç, toplantı, basın, çalışma, ifade ve tatil özgürlüğü olacaktır. 60 yaşına gelmiş millet fertlerinden her biri, hükümet tarafından emeklilik haklarını alacaktır ve buna karşılık olarak edebiyatın yaygınlaşması ve toplumun ahlakî ıslahı ve gelişimine yönelik sorumluluk üstlenecektir. Medeni ve sosyal haklarda kadın erkek eşitliği temin edilecektir.
Üçüncü madde-Seçimler:
Seçimler genel, orantılı, eşit ve doğrudan olmak zorundadır. 18 yaşına gelmiş her fert seçme; 24 yaşına gelmiş her fert seçme ve seçilme hakkına sahiptir.
Dördüncü madde-İktisat:
Nehirler, orman meraları, denizler, madenler; yol ve caddeler, fabrika ve iş yerleri gibi devlet hazinesi kabilinden servet kaynakları kamu malının parçalarıdır.
Kamu dirlik ve geçiminin temini mülahazasıyla arazi mülkiyeti, arazi ürününün üreticiye ait olması şekilde tasdik edilir. Mal ve sermaye tekelciliği ve stokçuluk yasaklanacaktır.
Dolaylı vergiler tedricen dolaysıza çevrilecektir.
Beşinci madde-Eğitim, Din Sınıfı ve Vakıflar:
İlkokul eğitimi her çocuk için ücretsiz ve zorunludur.
Orta ve yüksek eğitim tahsili, istidat sahibi her çocuk için ücretsiz ve katiyet arz eder.
Not: Eğitim için yurtdışına gönderilen talebeler arzu ettikleri ilim dalını seçmekte özgürdürler.
Din sınıfı, siyaset ve geçim temini işlerinden ayrılacaktır.
Din, diyanet kalbî ve manevi hislere hitap ettiği için, her türlü tecavüz ve haddi aşmadan korunmalıdır. Kamunun elindeki tüm vakıflar korunacak ve idaresi; vakıflardan elde edilen gelirlerin genel ve hayır işlerine harcanması tahsis edilerek; halkın faydalanacağı bir kütüphanenin kurulacaktır.
Altıncı madde-Yargı:
Yargı, seri, kolay ve ücretsiz olmalıdır. (Suç işleyenlere dair) Uyarılar, cezalandırma usullerine çevrilecektir. Zor kullanılarak suç işleyenlerin hapis cezaları, eğitim kurumları ve ahlâk dairelerinde (eğitilmelerine) çevrilecektir.
Yedinci madde-Savunma:
Askerî eğitim ve spor ilk ve ortaokul için zorunludur. Askerî bilimler eğitimi için yüksekokullar kurulacaktır. Toplumsal kurallara muhalif saldırılar ve ülke topraklarına yönelik tecavüzler karşısında vazifeleri müdafaa, umumi (herkesi kapsar) ve zorunludur.
Sekizinci madde-İş ve Çalışma:
14 yaşına ermemiş çocukların çalışması ve çıraklık etmesi yasaklanacaktır.
İşsizlik ve hazır yiyicilik, iş ve meslek olanakları sunan teşkilat ve müesseselerin yaratılması vasıtasıyla ortadan kaldırılacaktır.
Çalışanların sağlık hizmetleri gözetilerek, işyerleri yaratılacak ve bunlar çoğaltılacaktır.
Gece-gündüz çalışma saatlerini ancak haftada 8 saate göre yenilenecek-haftada bir gün genel tatil ve istirahat zamanı olacaktır.
Dokuzuncu madde-Sağlık hizmetleri:
Ücretsiz umumi darülaceze ve hastaneler kurulacaktır.
Toplumun bir arada yaşadığı yerlerde, evlerde, mutfaklarda, işyerlerinde ve her yerde genel temizlik ve sağlık kurallarının muhafazası edilecektir.
Toplum arasında sağlık kanunları duyurulup yaygınlaştırılacaktır.
Bulaşıcı hastalıklar ve uyuşturucuların önlenerek-afyon ve sair uyuşturucu maddelerin kullanımı yasaklanacaktır.[4]
Cengel’in gayelerini ifade eden yukarıdaki incelikli kısa devlet nizamında görülüyor ki: Bu devlet nizamı; anayasa ruhu ile mutabık ve her bakımdan ilerici, bizim milli ve toplumsal mevkiimizle dahi ahenk içindedir.
O zamanda, Cengellerin milli olması; kadın ve erkek eşitliği; yerel ıslahatları; uyuşturucu maddeleri yasaklaması ve bu kabilden dillerde olan şey, Cengel İnkılâbı’nın yapıcı rolünü teşkil etmiş olmaktadır.
Enver Paşa ve Cengelî Hareketi
Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten
[Namık Kemal – Hürriyet Kasidesi]
Hakkında söylenecek çok fazla şey olan kimseler hakkında konuşmak daima zor olagelmiştir. Veyahut söz konusu olan, bazı çevrelerce üstü çizilmiş Enver Paşa gibi bir kimse ise, ona dair atacağınız her mermiye, bu çevrelerden atılan bin kurusıkı mermisi ile karşılık alırsınız. Oysa sizin tek bildiğiniz, inançlı kişiler için bazı zamanlar izlenecek sadece tek bir yol olduğudur. Onların bu yolda, akıl ile beraber vicdanlarını da geliştirmiş olduklarına inanırsınız. Hayatlarında korkuya yer olmadığını, çünkü korkunun akıl ve vicdanı esir eden en büyük etken olduğunu bilirsiniz. Ve bu nedenle, korkuları yüzünden sistem içinde sıkışmış olan fikirler, artık sizin muhatabınız değildir.
Tarih kitaplarının masum olmadığını görmüşsünüzdür. Ve en önemlisi, Enver Paşa’nın, yıkımın, işgalin ya da vahşetin artık yaşanmadığı bir dünya istemiş olduğuna dair inancınız tamdır. O hâlde geri kalan her şey laf-ı güzaftır.
Enver Paşa ve mensubu bulunduğu İttihat Terakki Cemiyeti, özellikle Trablusgarp savaşından sonra, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu hâle tek çare olarak, İttihad-ı İslam Projesini görmüşler ve 1913 senesinde İttihat Terakki Cemiyeti tarafından kurulan Teşkilat-ı Mahsusa’nın faaliyetleri aracılığı ile projenin uygulanmasını sağlamışlardır. Bu zamana değin yapılan araştırmalarda; Süleyman Askeri Bey, Ömer Naci, Eşref Kuşcubaşı, Yakup Cemil, Mehmet Akif, Mustafa Kemal ve Enver Paşa’lar başta olmak üzere hürriyetçi aydın, din adamı, şeyh ve askerlerden oluşan 30.000 mensubu olduğunu bildiğimiz teşkilatın Osmanlı Devleti’ni ayakta tutabilmenin ötesinde, en önemli gayesi ise Müslüman ülkelerdeki ihtilal hareketlerini destekleyerek Batılı emperyalistler ile mücadele etmek olmuştur.
İttihatçı subayların, Cengelî hareketinin ilk ortaya çıktığı dönemler olan İran Meşrutiyet mücadelesi içinde olan önemli etkileri de -ki bunlardan biri bölgede uzun süre savaşmış olan ve İranlı İhtilalcilerin Piri olarak adlandırılan Ömer Naci Beyefendi’dir- düşünüldüğünde, ilk vazifeleri yabancı güçleri vatan topraklarından çıkarmak olan Cengelî Hareketi’nin Teşkilat-ı Mahsusa ve ardından kurulan İslam İhtilal Cemiyeti tarafından desteklenmeyecek olması, zaten hiç akla yakın görünmemektedir.
Teşkilat’ın İttihad-ı İslam politikası gereği, Cengelî Hareketi’ni desteklemiş olduğu konusunda şüphe olmasa da, konu hakkında şu ana kadar hiçbir Türkçe kaynakta yer almamış bazı belgeler ile bu ilişkiye dair daha fazla detay vermekte fayda var.
Enver Paşa’nın Cengelî Savaşçılarına Hediyesi: Kur’an-ı Kerim ve Altın Süslü Kılıç
“Katr ala katr iza ittifaket nehr ve nehr ala nehr iza ictimaet bahr.”[5]
Osmanlı-Rus harbinde Rus ordularına karşı uzun süre savaşmış olan Hüseyin Efendi, İstanbul’dan İran’ın Geylan bölgesine doğru yola çıktığında, çok önemli bir vazifenin sorumluluğu üzerinde taşıyordu. Zira yanında Cengelî gerillalarına iletilmek üzere hazırlanmış, önemli bir hediye vardı. Cengelî önderi Mirza Küçük Han’a dua ile teslim edilmek üzere yola çıkan olan hediye, bizzat Enver Paşa’nın talimatı ile hazırlanmıştı ve beş parçadan oluşmakta idi.
* Silâh ve mühimmat bakımından yetersiz olan Cengelî gerillaları için 300 adet tüfek;
* Bol miktarda mermi;
* Bir koltuk saati;
* Bir adet Kur’an-ı Kerim;
* Altın ve mücevher süslü bir kılıç ki; kılıcın üzerinde “İran mücahidleri Mirza Han’a hediye olunur ’’ sözleri işlenmiş idi.[6]
Cengelî mücahitleri, Enver Paşa’nın hediyesini aldıkları zaman çok sevinmişlerdir. Hüseyin Efendi ise, bir elçi vasıtası ile Enver Paşa’nın hediyesini Cengelî gerillalarına ilettikten sonra, onlar ile beraber Cengel içlerine kadar giderek kanla bastırılmış olan Meşrutiyet hareketinden sonra Geylan bölgesinin balta girmemiş ormanlarına sığınan bağımsızlıkçı İran mücahitlerinin mücadelesi içinde bizzat yer alır. Ve yazımızın başında belirttiğimiz üzere, 93 Harbi’nde Rus kurşunlarına karşı başlayan mücadele hayatı, yine bir Rus kurşunu ile son bulur. Aslen Tebrizli olan Teşkilat-ı Mahsusa mensubu Hüseyin Efendi, İran mücahitleri ile birlikte Rus cephaneliğine düzenledikleri bir baskın sırasında kahramanca şehit olur.
Mirza Küçük Han ise, Enver Paşa tarafından kendisine gönderilen Kur’an-ı Kerim’i koluna bağlayarak daima yanında taşıyacaktır.
Teşkilât-ı Mahsusa Subayları
Hüseyin Efendi’nin şehit olmasının ardından, teşkilatın Cengelî savaşçılarına olan desteği aralıksız devam eder. Daha sonradan Cengel’e gelmiş olan Teşkilat-ı Mahsusa subayları sırasıyla; Binbaşı Yusuf Ziya Bey, Yüzbaşı Yakup Bey, Ömer Efendi ve Osman Efendi’lerdir.
Mirza Küçük Han, Geylan’da bulunduğu dönemlerde ilelebet sürecek olan bir dostluğa adım attığı, Teşkilat-ı Mahsusa subayı Binbaşı Yusuf Ziya Bey’e, daha sonra şu satırları yazacaktır.
Yusuf Ziya Bey, 07 / 09 / 1920
Birkaç gün önce, Reşt’e gelişinizi haber verdiler. Ziyaretinize yönelik aşırı istek ve arzu, bu fırsatı, bu vesileyle, değerlendirmeme sebep oldu. Sizinle konuşabilme imkânını elde edebilseydim, ne kadar mutlu olurdum. Müteessifane, bazı sebepler yüzünden (yüz yüze) konuşmamızın mümkün olmadığını zannediyorum. Bu bakımdan, yazılı olarak, Cenab-ı Âlinizi İnkılab’ın 4 aylık olayları hakkında bilgilendirmeye karar verdim.
Müteessifim ki; bir zaman birinin borazancısı olmak için Meşrutiyet taleb edenler; şahsi menfaatlerini elde etmek için her kılığa bürünen fasid şahıslar zümresi, şimdi özgürlükçü olup bendenizi eşkıya ve hain olarak takdim ediyorlar. Bu özgürlük taleb edenlerin hedefleri İnkılabçıları öldürmek, harab etmek, yağmalamak ise, hareketlerinin Müslümanların hislerini kendi aleyhlerine nasıl tahrik edecek, bunun zararını yakinen göreceklerdir. İslam aleyhine aleni olarak atılan nutuklar sonucu insanları coşturmak, tekâmül seyrinde İnkılabçıların engellenmesi, tutuklanması çok kolaydır. Bu tehlikeli vaziyet ve bu hadsiz nefretin ıslahı, sadece görünmez bir el ile mümkün olabilir. İngilizleri bu kötü faaliyetlerle o kadar güçlendirdiler ki, yüz binlerce ordu, binlerce top böyle bir sonucu sağlayamazdı.
İngilizlerin, bu fırsatlardan nasıl istifade ettiğini siz daha iyi biliyorsunuz. Kim nereden bilir ki, onların arasında İngilizlerin elleri yoktur. Şaşırtıcıdır ki, tüm bu yıkımdan henüz haberleri olmamıştır ve tüm yolları ben ve benimle beraber olanlara kapatmışlardır. Nikola, Sevküddevle ve İngilizlerin usullerini kendilerine örnek alıyorlar. Sovyet Rusya liderlerinin bu şekilde hareketlere rıza göstermeyeceklerine, kendi fertlerinden birkaç kişinin uygulamalarından ortaya çıkmış söz konusu nasihatlerin başsız ve asılsız olduğuna; bilahare bu bozgunculukların Sovyet Rusya girişimleri ile telafi edilmesine olan inancımın tam olmasındandır ki sessiz ve tarafsız kaldım ki herkes dostluk elini uzatmadığımı, uzatmayacağımı bilsin. Sovyet Rusya’nın bu düzensizlik karşısında ne gibi girişimleri olacağını görmeyi bekliyorum. Eğer onlardan yana da umudumu yitirirsem, o durumda, çaresiz kendi milli ve vicdani vazifemi ifa etmek zorunda kalacağım.
Geylan Sosyalist Cumhuriyeti 1920
1917 senesine gelindiğinde, Cengelîlerin artık kuzey İran’ın en büyük gücü hâline geldiğini görürüz. Aynı sene gerçekleşen Bolşevik İhtilali ardından değişen dengeler ve Bolşevik yöneticilerin 1919 senesinde Çarlık Rusya zamanında yapılan tüm anlaşmaları iptal ederek İran ile yeni bir anlaşma imzalaması ve Şah iktidarının İngiltere’ye olan yakınlığı, İranlı ihtilalciler arasında bu zamana değin süregelen Rus karşıtlığının yerini sempati dalgasına bırakmaya başlar.
Söz konusu dönemde Enver Paşa’nın Rusya’daki rejim değişikliğini, Müslüman ülkelerdeki ihtilallerin lehine çevirmeye çaba sarf etmesinin yanı sıra, Bolşevik yönetime olan yakınlığını “yüreğimin üzerindeki büyük bir ağırlıkla yüklenen milletimin sevgisi yüzünden Bolşevizme geldim” sözleri ile izah eden Sultan Galiyev gibi zaten halkçı bir siyasî çizgiye sahip olan Mirza Küçük Han da yeni Rus yönetimin desteğini kabul etmiştir.
Mirza Küçük Han, Yusuf Ziya Bey’e yazdığı mektubun devamında, Bolşeviklerle olan ilişkilerini ve Geylan Sosyalist Cumhuriyeti’nin kuruluşunu aşağıdaki ifadeler ile anlatmıştır;
07 / 09 / 1920
Bolşevik partisine olan dostluğumu, meylimi ve sadıkane inancımı anlatmak için; aynı şekilde, İngiliz güçlerinin çıkarılmasına ilişkin onlarla olan sağlam dostluk akdimiz uyarınca Enzeli’ye gittim. Görüşme ve müzakerelerden sonra, kâfi deliller ile Bolşevik meramname maddelerinden bazılarının İran’da icrasının sadece güçlük çıkarmakla kalmayacağını, bilakis herkesi bize karşı kışkırtacağını ispat ettim. Netice alıp almamamız bir yana, zarar göreceğimiz kesindir. Arazi mülkiyetinin ilgası, başlangıçta, ileri görüş ve ihtiyattan uzaktır; zira mülk sahiplerinin çoğu, kendi aşiret bölgelerinde nüfuzu olan ve arazi mülkiyeti ilgası sebebiyle, çalışmalarımızın önüne set çekecek olan Veşayir eyaleti liderleridir. Olayları susturup kendi çalışmalarımızın temellerini şu üç zemin üzerine oturtmamız daha iyidir:
İngilizlerin İran’dan çıkarılması, kapitülasyonların ve (yapılan) antlaşmaların ilgası-Hindistan’a saldırı için İranlıların mükemmel bir şekilde teçhizatlandırılması.
Bu birkaç madde etrafında ve merkezin ele geçirilmesindeki başarıyı kazandıktan sonra, o zaman meramname’nin geri kalan maddelerini halkın ruhuna tatbik ile icra etmemiz mümkündür. Eğer bu düzene riayet edilirse, söz veriyorum; 3 ay müddeti zarfında merkezi ele geçirip layıkıyla başarılı olacağım. Hazret, sözümü tasdik ve kabul ettiler ve bana sadece silâh vermeyi kararlaştırdılar. Ne kadar gerekliyse o kadar nefer tayin ettim; göndermelerini istiyoruz. Özellikle, dâhili işlerimize müdahale edilmemesi ve aynı şekilde, Lenin ve Troçki’nin “Her millet kendi mukadderatını kendi elinde tutmalıdır.” sözüyle açıkladıkları gibi yönetim İranlıların elinde olması gerektiği vurgulandı. Hatta silâhlar karşılığında para vermeyi teklif ettim, kabul etmediler ve bu şekilde antlaşmamız sona erdi.
Cengel’den Reşt’e geldik, tüm katmanların mutluluğuyla (Sosyalist Geylan) Cumhuriyet’i ilan ettik. Bizi fevkalade ve geniş bir çehre ile kabul ettiler; her türlü işbirliği ve yardım hâsıl oldu. Tam bir şevkle faaliyetle meşgul olup Mencil’e hücum ettik. Mencil ele geçirildiği gün; gizlice Reşt’e girerek, ismini bilmediğim birkaç cahil nefer yardımı ile Reşt ve Enzeli’yi ele geçiren 600 kişilik bir güç ve Cenab-ı Âlinizin her şeyi bizatihi gözleriyle görüp gerçek şahidi olduğu, yaratılan feci manzara ile karşılaştık. Vilayetleri harap edip düşmanı yendiler. İnkılap’a yardım etmiş İran milletini kendilerine muhalefet ve düşmanlığa maruz bıraktılar. Bana, tam bir utanmazlıkla, eşkıyalık, hıyanet, şah ve İngilizler ile yakınlığı nispet ettiler. Pesihan, Fumen ve Kesma’ya saldırdılar. Bendenizle çatışma ve savaşta bulundular; çünkü hakikatler halktan son derece gizliydi. Hadiseleri aydınlatmaya meylettim. Bu cihetle, çatışmadan sakındım. Vaziyet, mülahaza buyurduğunuz yol ile nihayete ersin diye Cengel’de o zaman kadar oyalanarak vakit geçirdim. İşte o zamanlar Medyuvani’ye yazdığım mektuplarda şu anki durumu öngördüm. Onlara, mektuplaşmalarımızdan bir nüshayı sizi haberdar etmek için gönderdiğimi hatırlattım. Şimdi, Cenab-ı Âlinizden hüküm vermenizi istiyorum. Acaba İnkılâp, Beyefendilerin işe el atmış olmaları mıdır? Acaba İnkılâpçılar, işte şu nazlı ve dertli varlıklar mıdır?(7)
Yukarıdaki satırların düşündürdüğü iki şey vardır. Görüyoruz ki; Mirza Küçük Han, Geylan Sosyalist Cumhuriyeti’nin ilan edildiği dönemler ve sonrasında, eski dostları yani Teşkilat-ı Mahsusa subayları ile bağlantısını koparmamıştır. Rus Kızıl ordusunun Enzeli’ye girerek İngiliz birliklerini etkisiz hâle getirmesinin ardından Bolşevik yönetimi ile yapılan görüşmelerde yaşananları mahremiyet gözetmeksizin Yusuf Ziya Bey’e aktarması, duyduğu itimat ve ihtiyaca güzel bir örnektir. Sarsıcı olan diğer nokta ise; Mirza Küçük Han için sonun başlangıcı olacak dönemin yaklaştığının, kendi ifadelerinde de göze çarpmakta olduğudur.
Gövdesinden Ayrılan Bir Baş: Mirza Küçük Han
İttifak ettiği zaman karıncalar vahşi aslanın postunu parçalarlar…
İngilizlerin, bu fırsatlardan nasıl istifade ettiğini siz daha iyi biliyorsunuz. Kim nereden bilir ki, onların arasında İngilizlerin elleri yoktur. Şaşırtıcıdır ki, tüm bu yıkımdan henüz haberleri olmamıştır ve tüm yolları ben ve benimle beraber olanlara kapatmışlardır. Nikola, Sevküddevle ve İngilizlerin usullerini kendilerine örnek alıyorlar. Sovyet Rusya liderlerinin bu şekilde hareketlere rıza göstermeyeceklerine, kendi fertlerinden birkaç kişinin uygulamalarından ortaya çıkmış söz konusu nasihatlerin başsız ve asılsız olduğuna; bilahare bu bozgunculukların Sovyet Rusya girişimleri ile telafi edilmesine olan inancımın tam olmasındandır ki sessiz ve tarafsız kaldım ki herkes dostluk elini uzatmadığımı, uzatmayacağımı bilsin. Sovyet Rusya’nın bu düzensizlik karşısında ne gibi girişimleri olacağını görmeyi bekliyorum. Eğer onlardan yana da umudumu yitirirsem, o durumda, çaresiz kendi milli ve vicdani vazifemi ifa etmek zorunda kalacağım.
Mirza Küçük Han’ın Teşkilat-ı Mahsusa subayı Yusuf Ziya Bey’e olan mektubundan(8)
İngilizlerin bu fırsatlardan nasıl istifade ettiğini biliyorsunuz? İngilizlerin istifade edeceği fırsatı onlara sunan, 21 Şubat 1921 de gerçekleştirilecek darbenin mimarı Albay Rıza Han olacaktır.
Yalçın Küçük, Sırlar isimli eserinde, Albay Rıza’yı İngilizlerin desteklediği ve Tahran darbesinin mimarının da yine İngiliz hükümeti olduğuna dair pek çok belge bulunduğundan bahseder. Bizler, bu belgeleri ele geçiremesek de, biraz durup düşündüğümüz zaman, çok çarpıcı bazı gerçeklerle yüz yüze geleceğimizi görürüz.
Albay Rıza Han’dan sonra darbenin liderlerinden olan Seyit Ziyaettin Tabatabai, İngiliz taraftarı olarak bilinen bir gazeteci idi. Kendisinin, Mirza Küçük Han ve Cengelî savaşçıları hakkında pek de olumlu hislere sahip olmadığını söylemek gereksiz olacaktır. Darbeye zemin hazırlanılan dönemde, İran’daki sözde kaosa çare olarak monarşi yönetiminin desteklenmesini savunan Tabatabai, ne ilginçtir ki 1925 senesinde İngiliz Yanlısı İran Şahı tarafından İran Savaş Bakanı olarak atanacaktır.
Darbe hükümeti, Sovyet yönetiminin sempatisini kazanmak için ilk olarak 1919 senesinde imzalanan İran-İngiliz anlaşmasını iptal eder. İngiliz yanlısı oldukları konusunda haklarında belgeler bulunan yeni yönetimin, İngilizlerle olan anlaşmayı iptal etmesi tuhaf görünebilir. Ancak bunda herhangi bir tuhaflık ya da anlaşılmaz bir durum yoktur, zira İran’da yayılan Bolşevik yanlısı tutum ve Bolşeviklerin gözünü boyamak, hepsinden önemlisi Mirza Küçük Han’ı kitleler önünde değersiz kılmak için atılmış çok akıllıca bir adımdır. Darbenin mimarı Albay Rıza Han’ın Bolşevik Rusya ve İngiltere arasında süregelen ikili tutumu da ortadayken, Cengelî savaşçılarını bekleyen sonun kaçınılmaz olduğu ve darbenin Mirza Küçük Han’ın idam fermanı söylenebilir.
Albay Rıza, bağımsızlıkçı Cengelî gerillalarını dağıtmak ve Mirza Küçük Han’ın başını almak için ordularını Geylan içlerine sürdüğünde, Kızıl Ordu’nun varlığıyla karşılaşır. Bu zamana değin Cengelî Hareketi’ne verdiği destek sebebiyle bölgede tampon vazifesi gören Kızıl Ordu, dönemin getirdiği pek kıymetli şartlara göre hareket etmeyi uygun bulur. Yani hemen bölgeden çekilerek, Albay Rıza Han’ın askerlerinin önünü açar ve Cengelî savaşçılarının tasfiyesine neden olur.
Mirza Küçük Han teslim olmayacaktır. Cengel içlerine doğru ilerler. Ona ulaştıklarında soğuktan donarak hayata veda etmiştir. Ve gövdesinden ayrılan başı, uzun süre teşhir edilir.
Peki ya Enver Paşa? 1920 Bakü Doğu Halkları Kurultayı’nda, tüm temsilciler tarafından “Çok Yaşa’’ sloganları ve alkışlarla ayakta karşılanan Enver Paşa’nın Komintern tarafından konuşmasına izin verilmez. Enver Paşa, Doğu Halkları Kurultayı’nı konuşma yapamadan terk etmek zorunda kalır.
Doğu Halkları Kurultayı’ndan çok kısa süre sonra, İngiltere ve Bolşevik Rusya uzlaşırlar ve Bolşevik Rusya, İngiliz sömürüsü altında bulunan yerlerdeki İhtilal hareketlerini desteklemeyeceği konusunda İngiliz Hükümeti’ni temin eder. Böylesi bir ihanet sonunda şehit edilen Enver Paşa ile Mirza Küçük Han’ın gövdesinden kopartılmış başı, şu gök kubbe altında bulunan hiçbir ideolojinin masum olmadığının en büyük kanıtıdır.
Kim düşman okuna açar omzunu
Kim gururdan sarhoş, biliriz bunu
Çok dönekler gördük, unutmuşlardır
İyi günde kötü günün dostunu
[Sad-i Sirazi]
Anadolu Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine
Bak! Seni bütün arkadaşlarım namına temin ederim ki, bizim hiçbir mevkide ve memuriyette gözümüz yoktur. Bana gelince, ben bir ideal takip edeceğim, o da İslam'ı ezen Avrupalılar ile pençeleşmek için bütün Müslüman ve Türkleri harekete geçirmektir. Başta Türkiye olmak üzere kurtarmaya çalıştığımız İslam âlemi için faydamız ve belki de tehlike olduğunu hissettiğimiz anda memlekete geleceğiz... İşte bu kadar.
Ve Şimdi, ben kemali hürmetle gözlerinden öper, Cenabı Hak'tan senin için yücelikler, İslam'a ve vatana nâfii büyük, büyük muvaffakiyetlere dilerim.
16 Temmuz 1921 Moskova
Enver(9)
Öte yandan Enver Paşa’nın veyahut herhangi bir eski Teşkilat-ı Mahsusa mensubunun, darbeci hükümet ve Albay Rıza Han ile herhangi bir ilişki içine girdiğine dair hiçbir belge bulunmamaktadır. Onlar, Cengelî hareketinin ilk başladığı senelerde Mirza Küçük Han’a gönderdikleri Kur’an-ı Kerim ve kılıca ihanet etmemişlerdir.
Hepsinin mekânları cennet olsun.
Peren Birsaygılı
Dipnotlar
[1] Cengelî; Farsça “jengel”, İngilizce “jungle” sözcüklerinde olduğu gibi, sık ağaçlı ve ormanlık yer anlamına gelmektedir. Mücahitler, Geylan bölgesindeki balta girmeyen ormanlarda saklandıkları için bu ismi almışlardır.
[2] Han Melik Sasani -İstanbul Sefareti Anıları. Eserin Farsça orijinal adı: Yâdbûdhâ-yi sefâret-i İstanbul. Farsça aslından çeviren: Prof. Dr. Mehmet Kanar.
[3] Serdar-ı Cengel (Mirza Küçük), İbrahim Fahkrayi, Yıl;1956; 9.Baskı; s. 49-59. (İbrahim Fahkyari / Serdar-ı Cengel isimli kaynak eser ve tüm diğer Farsça tercümeler; Murat Sürmen.)
[4] A.g.e., s. 463-464.
[5] “Damla ile damla birleşince nehri; nehir ile nehir birleşince denizi oluşturur.”
[6] Serdar-ı Cengel (Mirza Küçük), a.g.e., s. 309-312.
[7] A.g.e., s. 309-312.
[8] A.g.e., s. 313-315.
[9] Enver Paşa-M. Kemal Paşa mektuplaşması Türk Tarih Kurumu arşivlerindendir.
Devamını oku ...