Afrika Dahil

Kim küserse küssün ama hakikat söylenmesi gerekir. İsterse beni ya da başkasını yaralasın...
Bazı arkadaşlar Filistin ve Suriye’yi, bazı arkadaşlar Yemen’i, bazı arkadaşlar Doğu Türkistan'ı, bazı arkadaşlar Kürdistan’ı savundu ve savunuyor.
Hepsinin haklı gerekçeleri olduğu gibi, bünyesinde biraz pragmatist politikaları da barındırmıyor değil.
Ümmet perspektifli her bireyin zulmün olduğu yerde mazlumdan yana olması gerekir, amenna!
Peki Afrika ülkelerinde, dünyanın farklı coğrafyasında yaşayan mazlum/mustazaf, biçare insanlara kim sahip çıkıyor? Acaba bu ülkeler üzerinde kimsenin pragmatist ve menfi hesabı olmadığı için mi kimse sahip çıkmıyor?
Herkes, kendine yakın sese-soluğa kulak veriyor da, kendisine yakın görmediği mazlum insanlara neden sahip çıkmıyor?
Fakir ve sömürülmüş ülkelerde kaç tane şehir, kaç tane insan, kaç tane ölen/katledilen insan tanıyor ve gündem yapabiliyoruz?
Dünya sadece Ortadoğu’dan mı ibaret ki biz Ortadoğu coğrafyasına takılıp çakılmışız?
Hani kurdun kaptığı kuzudan da sorumlu idik, bu inanç ve reflekse sahiptik?
Yoksa kurt ve koyun, bizim sosyal-siyasal düşüncelerimize ırak olduğu için mi? Biz duymayan, görmeyen taklidini uyguluyoruz.
Bana göre bütün savaşlar iç savaştır. Çünkü tüm insanlar kardeştir.
Bizi kutuplaştırıp/ayrıştırıp mikro bir dünyaya hapsettikleri için kendimizden başka mazlum-mustazaf tanımıyor, görmüyoruz.
Acıdır ama silkelenip kendimize gelmemiz gerekir. Yoksa tarihin tekerrürü bize, bizim üzerimize ya virgül ya da nokta işareti ekleyecektir.
Biz, ezilenlerin/sömürülenlerin sesi-soluğu olmadığımız sürece, çağ kapatıp çağ açsak, yine de akıtılan çocukların gözyaşlarına değmez.
Sinan Özdil

Birr

Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe asla Birr'e nail olamazsınız.
[Âli İmrân:92]
“Dinci faşizm” tabirini diline pelesenk edenler, dinsiz faşizm istiyordur, hatta doğrudan ona hizmet ediyordur.
Sosyalist olduğu iddiasını dillendiren, eski “TİP’li” olduğunu söyleyen Doğan Özgüden, Ankara’daki Hitit Güneşi Kursu’nun kaldırılması önerisine tepki olarak şunu söylüyor:
“Irkçı Türk tarih tezine bir reddiyedir Hitit Güneşi. Türk-İslam sentezi Anadolu'nun gerçek tarihini silmeye seferber. Taşındıktan sonra anıtın yerine herhalde Kâbe-i Muazzama'nın kopyasını dikerler. İzin verilmemeli.”
Bu sözler, ABD’nin Portland kentinde iki genç kıza saldıran beyaz Amerikalının mahkemede, “siz benim yaptığıma terörizm diyorsunuz, ben vatanseverlik” diye bağırdığı, sosyal medyada “Beyazlar için bir anavatan oluşturmanın şart olduğunu” yazdığı günlerde sarfediliyor. Ve hepsi de İslam’ı “Arap bedevilerin uydurduğu masal” olarak göstermeye çalışan bir devletin genel bağlamı dâhilinde yaşanıyor. Portland, bir çimento türü ve devletin harcı bu tür saldırılarla karılıyor.
Akraba, soy, ırk üstünlüğünü dümdüz etmiş, eşitleyici bir iradenin ezilmesi, bu tür değerlendirmeler ışığında gerçekleşiyor. Amerika, parasına yazdığı “E Pluribus Unum”[1] sözünün hakkını veriyor. “Çokluk birlikten türer” anlamına gelen bu söz, önce bir’i egemenlere göre tarif ediyor, sonra da o birin etrafında her “rengin” tavaf etmesini istiyor.
Demek ki bir’e karşı birr’i çıkartmak gerekiyor. Birr, iyilik, salih amel, takva gibi anlamları ihtiva ediyor. “Müslim, Gayrimüslim, herkese iyilik yap” emri üzerinde yükseliyor. Onların bir’i ise, sadece kendi çıkarlarına göre amel etmeye vurgu yapıyor.
İsmail Beşikçi’nin “Evlad-ı Kerbelayız” diyen Dersimlileri, ocakları sahtekârlıkla, yalancılıkla suçlaması da bu bağlamda gerçekleşiyor. Anlaşılıyor ki Beşikçi, ifrada varıyor ve resmi Kürd tarihini yazmaya soyunuyor. Bir tür bir olmak, geçmişi düzlemeyi emrediyor.
Bu bağlam, “sen benim ülkemde ne arıyorsun?” diyerek Afgan genci tehdit ettiği günlerde örülüyor. Özgüden gibi isimlerin anlamadığı şu: Hitit Güneşi, bu toprakları mülk edinme derdine düşenlerin kullandığı mitolojinin parçası. Hatay alındığında, paşalar bir tarihçiye alelacele tez yazdırıyorlar ve “Hatay’ın 4.000 bin yıllık Türk yurdu olduğuna dair tarihsel belge” böylece temin ediliyor. Bahsi geçen heykel de Hattilere ait. “Hatay” ismi de Hititler öncesine uzanan bu topluluğa atıfla veriliyor. Türk tarih tezine göre Hititler Türk! 1935’te Alacahöyük kazısında bulunuyor, önce devletin dili, tarihi ve coğrafyasını inşa etmek için kurulan DTCF’nin ardından da Ankara’nın simgesi oluyor. Yani heykel “Irkçı Türk tarih tezine reddiye” değil, tam da onun bir tezahürü. Ara not olarak şunu da eklemek gerek: aslında heykel yıkılmıyor, sadece Çorum’a taşınıyor. Yani devlet iddiasından vazgeçip “burası İslam yurdu, eski putlar simge olamaz” demiyor.
“Modern dönemle birlikte, devlet, kitleleri kendi bedenine eklemlemek için yeni bir büyük metafizik soy zinciri üretir: vatandaşlık kavramı. Devlet kendi teritoryal sınırları dâhilinde barınan insanlara dayattığı bu metafizik zincirle onları kendi mülkiyeti kılar. Vatandaşlık kimliğiyle kendisine bağladığı insanların ‘kullanım hakkına’ sahip olur; onları politik ve ekonomik çıkarları doğrultusunda dilediği gibi eğip büker, mobilize eder, sömürür. Diğer yandan bu zincirle devlete bağlanan insanlar kendilerini devletin paydaşı ve uzantısı olarak görür ve bu duyguyla hareket eder. Devlet, yani egemen sınıf bu duyguyu kendi çıkarları doğrultusunda kullanılır. ‘Ortak bir tarih’, ‘milli/manevi değerler’, ‘bayraklar’ vesaire kitleleri harekete geçiren araçlar olur. Metafizik soy zincirlerini benimseyen insanlar bu mobilizasyona bir adanmışlık duygusuyla katılır ve hatta bunun için kendilerini ‘feda’ ederler.”[2]
Bu tür cümleler daha sıklıkla diziliyor. Yazar, bu tespitinin devamında “metafizik zincir”den birey olarak kopulabileceğini söylüyor. Özünde herkes, kendi özel’liğini üstün görüp başkalarına reçete diye satmaya çalışıyor. Sonuçta da birey denilen başka bir metafiziğe bağlanılıyor. Temelde devlet de o mutlak bireyin en yüce hâli olarak örgütleniyor. “Teritoryal sınırlar”, en ufak mülk sahipliği ile çiziliyor. Devlet, bu sahiplik konusunda dinî-millî olanı kendi lehine istismar ediyor. Dine ve millete yönelik her eleştiri, meselenin özüne vurmadıkça, o sahiplik ilişkisine hizmet ediyor. “Dinci faşizm” eleştirileri, dinsiz faşizmi görmüyor, görülmesini istemiyor. Sezar’da görüldüğü gibi, yukarıda olanlar, tanrı ile ilişkiyi iktidara ve mülke bağlıyor ve asla o ilişkiye ve imana ihtiyaç duymuyor. Doğası gereği devlet, her daim dinsiz ve gayrimilli olmaya yazgılı. Sonuçta yukarıdaki yazar türünden, devlet-birey ikiliğine dayalı, liberal tezler, dönüp dolaşıp devlete bağlanıyor.
Devlet içerisinden belirli isimlerin belirli ilişki biçimlerini eleştirmesine pek güvenmemek gerekiyor. Bugün Güzel Kur’an Okuma Yarışması düzenleniyor, TRT yayınlıyor. Jüride, geçmişte bir albümünde sözleri Fethullah Gülen’e[3] ait bir şarkıyı dillendirmiş, o çevreyle rabıtalı olduğu söylenen Halil Necipoğlu var. Nasıl oluyorsa, 2005’te Ertuğrul Özkök[4] bu zat için övgü dolu bir yazı yazmış. İlahilerin new age’e evrilmesi karşısında büyülenmiş. Bugünse o yarışmayı eleştirmek, Fethullah’ın tertiplediği Abant toplantılarının müdavimi Tayfun Atay’a düşüyor, o eleştiriye devletle rabıtalı Haksöz sahip çıkıyor.[5] Haksöz içinde, yanlış bilmiyorsam, yetmişlerde faal olan Milli Mücadele örgütünden kişiler var. Bu örgüt, bağrından ilginç isimler çıkartmış vaktiyle. Ne hikmet ki 71 darbesine birçok Müslüman çevre karşı iken bu örgüt sahip çıkıyor. O dönemde örgütün bizzat ordu eliyle kurulduğundan söz ediliyor. Sonra da bu pratiğe birilerinin “dinci faşizm” demeleri isteniyor. Aslında Haksöz, sadece gerilimi hafifletmek, bir miktar gaz almak gibi işlevler görüyor.
Bu süreçte acı olan, solcuların bir bütün olarak “bu, selamünaleyküme karşı merhabanın kavgasıdır” diyen Bekir Coşkun’a örgütlenmiş olmaları. Tayfun Atay’ın “post-İslamist çığır içinde dinin her yerde kılınarak hiçleştirilmesine” üzüldüğünü sanmamak gerekiyor. Dini hiçleştirme operasyonu, her cephede ve veçhede, çeşitli araçlarla ilerliyor.
Bugün varsa, bir tür laiklik mecburi. Yarın varsa ve bilinmiyorsa, din kaçınılmaz. Geçmişin yüceliğine ve bugünün kutsallığına iman edildiği koşullarda, dinin hiçleştirilmesi bir zorunluluk hâlini alıyor. Tüm okumaları buradan yapmak gerekiyor. Ama illaki onların bir’ine karşı birr’i çıkartmak gerekiyor.
Eren Balkır
31 Mayıs 2017
Dipnotlar
[1] Russell Jacoby, “Çokkültürcülük Efsanesi”, İştirakî.
[2] Özcan Doğan, “Metafizik Soy Zincirleri: Devlet, Din, Millet, Bayrak”, Birikim.
[3] Halil Necipoğlu, “İnleyen Bir Nayım”, Youtube.
[4] Ertuğrul Özkök, “Camideki Adam”, 13.02.2005, Hürriyet.
[5] Tayfun Atay, “Okunup Dinlenen Kur’an’dan ‘Seyredilen’ Kur’an’a”, 29.05.2017, Haksöz.

Onur ve Özgürlük Grevi

Filistinli Esirlerle Dayanışma Ağı Samidoun’un haberine göre, Filistinli Esirler Komisyonu başkanı İsa Karaki, 28 Mayıs Pazar günü yaptığı basın açıklamasında, işgalci İsrail’in hapishane yönetimiyle yapılan görüşmelerde taleplerin çoğu üzerinde anlaşma sağlandığını ifade etti.
Aşağıdaki maddelere ek olarak daha başka konularda da anlaşmaya varılması için bir sistem kurulacak. Kerim Yunus, Nasır Ebu Hamid, Hafız Sharaya, Nasır Uveys, Ammar Merhi ve Ahmed Bargusi’den oluşan bir Esirler Komitesi kurulacak. Açlık grevinin başlamasından bu yana başka hapishanelere nakledilmiş olan esirler, eski yerlerine getirilecek ve açlık grevine katılan esirlere yönelik yaptırımlar kaldırılacak. Hatırlanmalıdır ki ‘48 Filistin’indeki Batı Şerialı Filistinlilerin tutuklanması 4. Cenevre Sözleşmesi’ne tamamen aykırıdır.
Anlaşmaya varılan konular şöyle:
1. Tüm hapishanelerdeki esirlerin önceliği olarak, aile bireyleriyle görüşmek için halka açık telefonlara erişimin artırılması.
2. Aile ziyaretleri ile ilgili şu konularda anlaşma sağlandı: Filistinli esirlere ait yüzlerce aile bireyine konmuş güvenlik yasağının kaldırılması, esir ziyaretinden dönenlerin izinlerinin durdurulması ve kontrol noktalarında ziyaretlerine engel olunması uygulamasına son verilmesi, 140’tan fazla çocuğa hapishane yönetimi tarafından haksız yere konmuş aile ziyareti yasağının kaldırılması.
3. Gazzeli esirlerin ziyaret sıklığının iki ay ya da çok daha uzun bir süre yerine bir ay gibi bir süreye indirilmesi konusunda söz verilmesi.
4. Kıyafet ve çanta getirilmesine ve esirlerin çocuklara ve diğerler ziyaretçilere şeker vermesine izin verilmesi.
5. “İkinci dereceden” akrabaların ziyaretlerine ilişkin şu standartların getirilmesi: Anaokuluna gidecek yaştaki yeğenlerin ziyarete getirilmesine izin verilmesi; annesi ya da babası vefat etmiş olan esirlerin ziyaret listelerine bir ya da iki aile üyesinin daha eklenmesi.
6. Uluslararası Kızıl Haç ve Filistin Yönetimi’nin üstünde anlaşmaya vardığı işleyişe göre her ay iki aile ziyaretinin resmi olarak onaylanması.
7. Ramle Hapishanesi kliniğindeki tüm hasta esirlerin yenilenmiş olan “eski” bölüme alınması.
8. Haşaron Hapishanesi’ndeki tüm esirleri de kapsayacak şekilde kadın esirlerin koşullarına ilişkin: aile üyelerinin, eşlerin ve çocukların ziyaretinin düzenlenmesi, el yapımı eşyaların verilebilmesi, hapishane koşullarının iyileştirilmesi ve mahkemelere nakilde “Bosta” yerine özel bir ulaşım sistemi kurulması.
9. Çocuk esirlerin hapis koşullarının iyileştirilmesi, eğitime erişim ve benzeri konularda bir seri anlaşma.
10. Nafha hapishanesindeki zor yaşam koşullarına ilişkin birçok konuda anlaşma.
11. Ramle Hastanesi kliğinde tutulan hasta esirlerin, yukarda da belirtildiği gibi, insanî koşullar açısından geliştirilmiş yeni açılan bölüme geri taşınması ve bu esirlerin, “Bosta” yerine, özel bir nakil aracıyla mahkemelere taşınması.
12. Esirlere “Bosta” ile taşınmaları sırasında yemek verilmesi ve bu süre boyunca kendilerine tuvalet kullanma imkânının sağlanması.
13. Her hapishanede “güvenlik esirlerinin” yemek yapması için koğuştan ayrı bir mutfak bölümü ve mutfak edevatının verilmesi.
14 Esirin anne-babasıyla ya da eşiyle yılda bir kez fotoğraf çektirmesine izin verilmesi. Anne ya da babanın vefat etmiş olması halinde fotoğraf kız ya da erkek kardeşle çektirilebilir.
15. “Kantin”in, meyve ve sebzeyi (molehiye dâhil), baharatları da kapsayacak şekilde daha kaliteli ürünlerle iyileştirilmesi.
16. Havalandırma alanlarına modern spor ve rekreasyon ekipmanlarının konması.
17. Hapishanedeki kalabalık sorunun çözülmesi ve içerdeki sıcaklık probleminin bir havalandırma ve serinletme sistemiyle çözülmesi.
18. Necef, Ramon ve Nafha hapishanelerinde, esirlerin acil sağlık sorunları olması halinde kullanılmak üzere teşekküllü ambulanslar bulundurulması.
19. Esirlerin ailelerinin yaşadıkları yerlere yakın hapishanelere nakledilmesi.

Gezi Üzerine Tezler

I
Solun tarihinde Kemalizmin “sol”u ve “sağ”ı ile kurulan ittifakların ağırlıklı bir yeri var. Ama hiçbir zaman onunla hesaplaşma gereği duyulmuyor. Ellilerde Demokrat Parti ile kurulan ilişki, en fazla, altmışlarda, Kürd coğrafyasında DP ile ilişkili Barzanicilerle ittifak yapmak gibi bir sonuç veriyor. Bugün hâlâ TİP’in elde ettiği seçim başarılarından övgüyle söz edilmesi, bir tür soyut öznecilikten kaynaklanıyor, nihayetinde “biz yaptık” deniliyor. O seçim ilişkisinin silahlı-devrimci mücadeleye de belirli bir tesiri söz konusu. Hiçbir şey boşlukta, bağlamsız, gerçekleşmiyor.
Bu anlamda, Gezi’nin sol ve sağ Kemalizm arasındaki salınımda heba edilmesi, asıl sorun. Ana bina, kurgu, iskelet, harç önsel olarak mutlak kabul ediliyor ve sadece dış sıvaya dair bir yarış içerisine giriliyor. Gezi’nin bu yarışta tüketilmeyecek yanları da süreç içerinde törpüleniyor. Onun ülkeye dair dili lâl, gözü kör ediliyor. İlerleme adına, en geriye tav olunuyor. Gezi’nin konuşmasını, görmesini kimse istemiyor. Herkes, onun güç olmasını, kendisine küfür olarak değerlendiriyor.
II
Örgütü merkeze almak, onu allayıp pullamak, özetle, örgütçülük yapmak, örgütlülük değil. Örgütçülük, pratikte, Kemalizmle yoğrulmak, ondan öğrenmek, onu örtük olarak savunmaya mecbur. O binaya renk olmak, yetersiz, kifayetsiz.
İdeolojik planda, her yanın kuşatıldığı, her yerin kirli olduğu üzerine kurulu bir propaganda yürütülmesinin sebebi de bu örgütçülükle alakalı. Örgütçülük, boşluğa örgütlenmektir. Örgüt, en saf, en temiz, en mutlu, en bağsız olunan yerdir. Bu şekilde satıldığı sürece, gerçekle ilişki kurma biçimleri de arızîleşecektir. Esasen en saf, en temiz, en mutlak yerin merkeze oturtulması, başkalarının varlığının boşa düşürülmesi, onların sözlerinin değersizleştirilmesi içindir. Esasen kırılan soğana, dökülen tere, bükülen demire örgütlenmektir mühim olan.
Dolayısıyla örgütlü ve örgütçü arasında ayrım yapmak şarttır. Bu ayrımın en net hissedildiği moment, Gezi’dir. Bu açıdan Sırrı Süreyya Önder’in “Gezi benzersizdir. Onun tekrarlanmasını beklemek, tembelliktir, sosyolojiden anlamamaktır” sözü, örgütlülüğün değil, örgütçülüğün replikleridir. Kendi biricikliğini, benzersizliğini gerçeğe dayatanlar, örgütlülüğü tasfiye etmek zorundadırlar. “Sosyoloji” dedikleri, resmi ideolojinin bir çıktısıdır, “benzersizlik” dedikleri, sui generis olmakla övünüp duran bir ideolojinin tezahürüdür. Yüz yıl önce “bizde işçi yok, bu sosyalizm güzel ama bizde olmaz” diyenlerin güncel biçimleri, Gezi ile birlikte tekrar gündeme gelmiştir. Küçük burjuva, herkesi kendisine kul-köle, mecbur etmeye programlıdır. “Darbe mekaniği” ile “Gezi’nin mekaniği”ni birlikte değerlendirenlerin gizlediği gerçek budur. Onca ultra özneymiş gibi görünüp özne olmayanların diyarında bu mekanik kırılmaya mecburdur.
III
Gezi’nin geleceğini kimse bilmiyordu. Her örgüt, “bu toplum bizi şaşırttı, beklemiyorduk” dedi. Bir örgüt, Haziran ayının sonunda, eylemlerin şiddetinin azaldığı bir momentte, “bu kitle hareketinin öncüsü olacağız” açıklaması yaptı, oysa o güne dek sahadaki militanlarına “bulaşmayın bu harekete” talimatı veriyordu. Bu talimat özünde herkese dairdi. İlk gün belli başlı örgütler akşamına toplantı yaptılar. Ertesi gün için ortak bir eylem kararı çıkmadı. Sonrasında tüm yapılanlar, sarfedilen tüm sözler, diğer örgütlere nispetle, onlara göre, onlara fark koymak amacıyla şekillendi. Yaşanana dair tek laf edene rastlanmadı.
Ardından, belirli sendikalarda söz sahibi olan örgütler, geç de olsa “genel grev” kararı aldılar. Kendileri bile ciddi bir katılım göstermediler. Örneğin Ankara’daki eylemde polisin karşısına dikilen gençler kovalanıyor, “huzursuzluk çıkartılmaması” talebi zorla tatbik ediliyordu. Aynı örgüt, birkaç gün sonra, nedense Kızılay’ı işgal etti, çünkü aynı gün diğer örgütler başka bir yerde, Gezi’dekine benzer, çadır kurma eylemi içerisindeydi. Benzer tartışmalar, Taksim etrafındaki barikatların kaldırılması konusunda da yaşandı.
Bu didişme ve yarışla geçti günler. Sonra seçim gündemi sardı her yanı. Gezi ölmedi, öldürdüler, üç beş oy ve üç beş ay için öldürdüler. Yüksek siyaset açısından Gezi tehdit teşkil ediyordu, tasfiye ettiler. Merkeze alınan şey, ölmek için oradaydı. Devamında Gezi, Taksim Mitingi üzerinden Yenikapı ruhuna, Milli Mutabakat’a bağlandı.
IV
Gezi, mülkiyetin ve rekabetin boyasını döktü. Asıl sorunlu yanı da buydu. Takip eden yıllar, o boyayı arayıp bulmakla ve rastgele fırça darbeleriyle kendi suretini boyamakla geçti. Mülkiyetin ve rekabetin boyası, yeniden karıldı. Hatta sosyal medyada bir boya firmasına övgüler düzülecek bir noktaya gelindi. O firma, dönüp dolaşıp Gazi’nin suretine büründü.
Bireysel varlığını mülkiyet ve rekabet pazarında satmayı bilenler, köşeleri kaptılar. Zenginleştiler, isim ve imza edindiler, belli mekânlarda “özgürce” yaşama imkânı buldular. Kimsenin umurunda değildi, Gezi’nin nereden gelip nereye gittiği. Sosyal medyanın parlaması, Gezi’nin tarihi ve toplumu ile ilişki kurmak istenmemesi ile alakalıydı. Tüketim ideolojisiyle yoğrulanlar, Gezi’yi en kısa sürede tüketme yarışına girdiler. Kimse, onun gözünün yaşına bile bakmadı.
V
Gezi, en az bir otuz yıldır çok şey yapıp da yapılmayanlara dair bir imgeydi. Yani Gezi, özünde bugüne dek örgütlerin tüm devrim-sosyalizm iddialarının boş, anlamsız, temelsiz ve imansız olduğunu ortaya çıkarttı. Örgütlerin böylesi bir moment için örgütlenmediği net biçimde görüldü.
Örgütçülük, yüce, ari, her şeyden münezzeh kadrolarına öyle kalmayı, başkalarından üstün yanlarını göstermeyi öğretiyordu, devrimciliği değil. O Gezi günlerinde, bu örgütlerin, kadrolarına kitle hareketini, onun nasıl yönlendirileceğini, öncülük için hangi araçların üretileceğini, hangi bağların kopartılıp hangilerinin kurulacağını, ortak emeğe ve kavgaya nasıl örgütlenileceğini vs. öğretmediği anlaşılmış oldu. Bir iki günlük şokun ardından, hemen eski ezberlere dönüldü ve yarış tekrar başladı. Ortak bir iş örmenin, ortak işe örgütlenmenin kendisine küfür etmek olduğu söylendi. İlk üç günün ortaklaşa, eşitleyici pratiğinin karşısına, liberal özgürlükçü bir zemin çıkartıldı ve bu zeminin girişine göstermelik örgüt tabelaları yerleştirildi. Herkes birbirine karşı mülkünü korudu; yarışta diğerine üstün olan yanlarını gösterip durdu. Özünde sol sadece kendi içine “siyaset” yaptı, dışarıyı siyasetsiz kıldı.
Oysa aslolan, eşitlikçi değil, eşitleyici olandı; özgürlükçü değil, özgürleştirici olandı. Eşitlikçi-özgürlükçü olanlar, Fransız Devrimi’nde burjuvazinin temin ettiği sınıflarüstü dengeye ve kurguya put misali tapanlardı. Gezi’nin eşitleyici yanı özgürlükçülerin; özgürleştirici yanı eşitlikçilerin sunaklarında kurban edildi. Gezi hem Gazi hem gazi oldu.
VI
Örgütçülük, Gezi’nin gelecekteki yansımasını asla örgütleyemeyecek, onu var edecek sürece hiçbir vakit örgütlenme ihtiyacı duymayacak. Kütle, kitle ve öncü, örgütçülükle değil, örgütlülükle, örgüyle, bağ kurmakla anlam kazanacak.
12 Eylül’e ağıtlar yakarak bir ömür geçirenler bu hâle getirdi Gezi’yi. Uzunca bir zaman da Gezi’ye ağıtlar yakarak geçirilecek. Böylece hiç kimse, hatanın, kusurun, yanlışın, eksiklerin hesabını verme gereği duymayacak. 12 Eylül edebiyatının yerini Gezi edebiyatı alacak. Sıcağı sıcağına Gezi derlemeleri kaleme alanlar, kitapları, albümleri raflara dizenler, bu pazarı tüketerek varolma yollarını arayıp bulacak. Ve kimse, geleceğe dair, teorik ve pratik notlar çıkartmayacak.
Eren Balkır

Ballistofobi

Bir an düşünün, ödeme yapmak için gittiğiniz vergi dairesi ya da devlet bankasındasınız. Numaratörden aldığınız sıra size geldi, bankoya yöneldiniz, tam işlem için evraklarınızı uzattığınızda devlet memuru olan görevli: “Sıra sizde değil, işlem yapmıyorum” dedi.
Doğal olan tavır, “hayır, sıra bende. Sizin koyduğunuz numaratörden aldığım sıraya göre işlem hakkı bende” dediniz.
Bir anda memur arkadaş sinirlendi ve size tekme tokat saldırdı, sizi yerlerde sürüklemeye başladı.
Ne yapardınız? Bu durumu gören çevrenizdeki insanlar ne yapardı?
Bu durum karşısında bir insanın verebileceği ilk doğal tepki; karşı koymak, saldırıyı püskürtmek olacaktır.
Etrafınızda seyirci olan insanların ilk tepkisi; ayırmak, saldırana karşı gelmek olacaktır. 100 örneğin 99’unda aynı sonucu alacağınıza eminim.
Eee! Ne var bunda?
Aynı devlet memuru polis olduğunda aldığımız sonuç; karşı gelememek, izleyenlerin görmemiş gibi davranması, hatta vicdanının insancıl saldırısına karşı koymak için dövene övücü sözler söyleyerek durumdan siyaset üretmeye gitmek.
Hâlbuki durumun siyasi bir ayağı yok!
Numaratörü koyup işleyişi belirleyen banka ile yasaları işleten kurum aynı, memur aynı.
Hatta ikincisinin adı “güvenlik memuru” diye geçmektedir. Adı üstünde güven, güvenli sıfatları ile bezenmiştir.
Bu durumun adı nedir?
Tehdit, bir kimsenin iç huzuruna, karar verme hürriyetine ve serbest hareket etme özgürlüğüne yönelik bir müdahale olup suç teşkil eder. Cebir ise bir kimseye bir şeyi yapması veya yapmaması için zor kullanmak olarak tarif edilebilir.
Cebir ve tehdit yetkisi hiçbir memura verilmediği halde hür bir insanın hakkını gasp eden kişiye karşı gelmemesi, duruma kayıtsız kalan, hatta cebri meşrulaştıran seyircilerin olmasının sebebini güvenle açıklayamayız.
Memura karşı gelmenin yasası bellidir ve güven atfı bulunan ile bankoda oturan kişiye dokunulmazlık veren kanun aynı iken tepki neden farklıdır?
Herkesin bildiği tek fark, donanımsal farktır. Biri kalem, klavye kullanırken diğeri silâh ve cop kullanmaktadır.
Yani cebre uğrayanı tepkisiz kılan, aciz bırakan ile seyredenleri dilsiz şeytan yapan tek korku:
“Ballistofobi!”
Haklı olmanızın, zulme uğramanızın bir önemi yoktur, artık hür bir insan olmadığınızı size hatırlatan tek şey “ballistofobi”dir.
Bu cümleye kadar okumuşsanız, derin bir nefes alıp arkanıza yaslanın, rahatlayın.
Hastasınız. Evet evet müjde, hastasınız.
Artık daha da rahat seyirci olabilir, vicdanınızı rahatlatabilirsiniz.
Artık sizin de havalı ve moda olan bir hastalığınız var. “Ballistofobi”.
Oppositional defiant disorder’de görüşmek umudu ile…
Zerçe Gifari

Sevgili Müslüman Kardeşime Açık Mektup

Merhaba
Selamünaleyküm
Binlerce yıldır İslam hakkında Müslüman olan veya olmayan milyonlarca yorumu bir tarafa koyarak kişisel düşüncelerimi burada size söylemek istiyorum.
Hz. Muhammed, dini önderliği yanında, toplumun acılarına kulak vermiş ve bir çare olmak için topluma yol göstermiş devrimci bir önderdir. Dönemindeki fuhuş, tefecilik ve ahlaksız ticari ilişkilere karşı canını ortaya koymuştur. Buna örnek olarak şu ayeti gösterebiliriz: “Çocuklarınızı yoksulluk yüzünden öldürmeyiniz. Allah onlara rızkını verir.” [İsra suresi-31. ayet) Kız çocuklarının o dönemde doğdukları anda öldürüldüğünü bilirsiniz. Neden? Çünkü o dönemde yoksullar tefeci bezirgânlardan borç alırlardı. Ödeyemediklerinde tefeciler kız çocuklarını ellerinden alır ve onları cariye yaparlardı. Bugünün anne-babaları “kızım kötü yola düşeceğine ölsün daha iyi” dedikleri gibi o dönemde yoksul aileler kızları olunca öldürürlerdi. Bunun nedeni fuhuştu. İşte Hz. Muhammed bunun karşısında durdu. Veda Hutbesi’nde kadın erkek eşitliğini savundu. “Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” diyerek ırkçılığı yasakladı. “Faiz haramdır” diyerek haksız kazancı yasakladı. O, toplumun yeniden eşit, adil yaşaması için ölümü göze aldı.
Sizce Hz. Muhammed neden erken öldü? Çevresindeki güçten korkan Mekke tefecileri, bir süreliğine İslam'a inandıklarını söyleyerek Hz. Muhammed'i durdurdular. Bu Mekkelilere İslam'da “münafık” denir. Yani kalbi başka, ağzı başka söyleyen... Tek düşünceleri Medine'de başlayan paylaşımcı toplumun önüne geçmek ve tefeci düzenlerini yeniden kurmaktı. Peygamber’i yavaş yavaş zehirlediler. İşte bunlar Emevi soyundan gelenlerdi. Peygamber’in ölümünden hemen sonra da eski düzenlerini kurmaya başladılar. Kerbela'da öldürdükleri Ehl-i Beyt Hz. Muhammed'i birebir tanıyan ve onların kurmaya çalıştıkları sahte Müslümanlığa karşı çıkanlardı. Gerçek İslam'ı Peygamber’in torunları anlatıyorlardı ve yok edilmeleri gerekiyordu. Peygamber’in erkek torunlarını öldüren bu katiller, eşit ve adil düzene karşı savaş açanlardı. Onlar öldükten sonra da düzenlerini kurmaya devam etmişlerdir. İslam'ı yoksulların elinden alıp zenginlerin İslam'ı haline getirmişlerdir. Tarihi en çirkin biçimde yeniden yazmışlar ve egemenlerin tarihini ezilenlere ezberletmişlerdir.
Emeviler’de, Abbasiler’de, Selçuklu’da, Osmanlı’da sarayda yaşayanların İslam’ıyla, üreten insanların İslam’ı hep birbirinden farklıydı. Sarayda keyif sürenler, dini hep halkın adalet talebini bastırmak için kullandılar. Bugün değişen bir şey yok. Sarayın size sunduğu İslam, zalimin İslam’ıdır. Egemenin İslam’ıdır. İslam için yaptıklarını söyledikleri her şey kendi servetleri içindir. Bugün IŞİD'e yardım eden, onu destekleyen ve İslam devleti kuracaklarını söyleyenler sizi kandırmaya çalışıyorlar. IŞİD, ABD tarafından Ortadoğu'nun biçimlendirilmesi için kurulmuştur. İsrail'e bir kurşun bile atmayan, yanlışlıkla düşen füzeden dolayı İsrail'den özür dileyen bir terör örgütünün İslam devleti kurması mümkün müdür? Ya da kuracağı devletin İslam'la bir alakası olacak mıdır? Tefeci ve fuhuşçu Mekke zihniyeti hâlâ devam ediyor.
Hz. Muhammed'in mütevazı hayatını hiçbiri örnek almıyor. O dönemde kurulmayan devasa camiler kuruluyor. O dönemde Peygamber’in yaşadığı mütevazı ev bir tarafa bırakılmıştır, bugün saraylar ve villalarda yaşanıyor. Tarih bilmeden o dönemdeki İslam'ı yorumlayamazsınız. Size iktidarın sunduğu İslam, kendi servet edinme ve halkı köleleştirme İslam’ıdır. Zenginlerin İslam’ı ile yoksulların İslam’ı hep farklı olmuştur. Çünkü aslolan sınıf mücadelesidir. Egemen ve ezen sınıfların düşünceleriyle yoksul emekçi sınıfların düşünceleri asla aynı değildir. Onlar emekçileri kendilerine hizmet için kullanırlar. Dini de buna kalkan yaparlar. İnandığınız dinin asıl özünü bilirseniz, onlar sizi kandıramaz ve kullanamazlar. Bugün çocuklarınızın sizin yaşadığınız haksızlıkları yaşamalarını istemiyorsanız, size sundukları dini değil, devrimci kimliği olan ve o egemenler tarafından yok edilmiş peygamberin dinini benimseyin. Başörtüsünü kullanarak iktidara gelen ama başörtülü kadınları hapse attıran, içeride işkence yapılmasını emreden bu sahte İslam iktidarını reddedin. İslam'ı bu kötülerin ellerinden kurtarmak sizin elinizde. Rantçı zihniyetin sahte İslam’ına karşı koyun.
Yüzbinlerce kamu emekçisini Müslüman-ateist ayırmadan sorgusuz sualsiz işten atan, aileleriyle birlikte açlığa mahkûm eden bu zihniyetin İslam'la ne alakası var? Bu KHK ile ihraçlar Müslümanlığı korumak için yapılmadı. Kendi rant düzenleri devam etsin diye yapıldı.
İhraç edilen iki kamu emekçisi Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın devam eden açlık grevi karşısında çaresiz kalan bu rantçı iktidar, eyleme çözüm olarak onları işlerine döndürmek yerine, yine dini kullandı. “Açlık grevi dinen caiz değildir” dedi. Dervişlerin en az 30 gün kendilerini inzivaya çekme durumunu bilmez gibidirler. Derviş, 30 gün, belki 50 gün kuru ekmek ve su alır yanına. Kimseyle konuşmaz o günlerde. Sonra ruhunu terbiye etmiş biçimde çıkar insan içine. Ruhu terbiyesizler bilmez ya da bilmezden gelir dervişlerin açlığını. Bu gibi açlığa itirazları yok ama sonuna “grev” sözcüğünü eklersen, açlık sınıfsal hale gelir. O zaman itiraz başlar. Çünkü bu açlık, kişisel açlıktan çıkmış toplumun açlığını duyurur hale gelmiştir. “Kapitalizmin tek korktuğu şeydir, aç olan insanın durumu. Yani kapitalizm “her şeyi al, kullan, ye” buyurganlığı içerisinde olduğu için kendini açlığa alıştıranlara tahammül etmez. Onları ortadan kaldırmanın yolunu arar.
Sevgili Müslüman kardeşlerim, hepinizi Nuriye ve Semih'in açlığını paylaşmaya, onların yanında olmaya ve İslam'ı bunların elinden kurtarıp temize çekmeye çağırıyorum. Biz ezilenler olarak, dini, dili, ırkı ne olursa olsun birlikte mücadele etmezsek, bunlar bizi ezip geçer. Müslüman olduğunu söyleyen, yine Müslüman olana eziyet eder. Nuriye'nin ve Semih'in annesi her gün çocukları için dua ediyorlar. Onların yanında olmak Müslümanlığın gereklerinden biridir. Hepinizi sevgi ve umutla kucaklıyorum.
Acun Karadağ
Nam-ı diğer Acun Öğretmen

Mad Marx

İslam ve Sosyalizm Arasında Dr. Hikmet Kıvılcımlı

Kıvılcımlı’nın yaşamında sosyalistliğinden nasıl şüphe edilemezse, ölümünde de son nefesinde, kendi vasiyeti üzerine söylemek gerekirse, cenazesinin bir Müslüman olarak kaldırılmasında şüphe yoktur. Bu başlıktan Kıvılcımlı’nın cansız bedeni Müslümanlara teorik ve siyasal mirası ise doğal varisi olan sol varislerine düşen bir hisse değildir. Üstelik doğal varisleri bile şimdilerde Kıvılcımlı’nın teorik ve siyasal mirasını paylaşmada iki karşıt cephe oluşturmuşken, bir de buna çok dışarıdan bir üçüncü akrabayı eklemek oxymoron olarak algılanabilir. Fakat bu yazıdan murat edilen şey oxymoron yaparak sensüel anlamda dikkatleri avlamak değildir.
Türkiye’de bir kısım sağ taifenin sol cenah karşısında mâruf ve mâlum kompleksi olan mühim adamların da “bizden” olduğu “Müslüman olduğu” bilinçaltındaki komplekse merhem olacak türden ecnebilerin ya da mühtedîlerin Müslüman olma keyfiyeti üzerinden ezilmiş ruhlara bir inşirâh vazifesi görmesi de değildir. Bu kompleksin bir başka cephesi de bir kısım taifenin iç dünyalarındaki mütereddit ruh hâllerine her seferinde doğru yolda olduklarına delalet eden bir karine arayışı hiç değildir.
Kendine inanmayan bir insanın kafa kuruluşuna bakıldığında; kendini beğendirmek kaygısı ile kendi gibilerini aşağılamaktan ya da hiçe saymaktan doğan, kendi muhiti dışındakilere karşı ise önemli insanlara zekayı geriletecek düzeyde bir hayranlıkla kendini ele vermesidir. Bu kafa, sürekli apoloji ya da kendini ibrâ etmeye duyulan ihtiyacın zorunlu sonucu olarak, edilgen kişilik ve özür dileyici bir zihniyetle ma’luldur.
Bu yazı, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın teorik ve politik mirasından Türk Sağı’na da iki önemli hissenin düştüğü yönündedir. Birinci hisse “Edebiyat-ı Cedidenin Anatomisi” ve “Bergsonizm” üzerinden sağın içindeki hastalıklara, yapısal sorunlara Kıvılcımlı kadar gür bir ışık tutan başka bir zekâ yoktur bana göre. İkincisi ise İslam dini konusundaki derin vukufiyeti ile yaptığı çalışmalardır. Bu çalışmalar “Allah, Peygamber, Kitap”, “Fetih ve Medeniyet”tir. Kıvılcımlı’nın bu eserleri, sadece tez sahibinin antitezini araştırma çabasının ürünü olarak değil, bana göre, samimi bir inancın da ürünüdür.
Kimdir Kıvılcımlı?
Marxsizmi Türkiye gerçekliğine uyarlamaya çalışan en özgün zekâlardan biridir Kıvılcımlı. Bir çağın vicdanı düşünce ufkumuzun sınırlarında gezen bir cevelân. İbni Haldun’un çağdaş şakirdidir Kıvılcımlı. Hakikatin peşinde harcanmış bir ömür, bu ömrün 22 yılı hapishanelerde geçmiş Kıvılcımlı’nın bir başka özelliği de sağın ve solun dünyasında hakikati gölgeleyen yalanları birer birer ifşa edip gerçeği yalanlardan arındıran adamdır.
Türkiye’de sağın soldan bildiği Türk solunun 1960’yılların ortalarında başlayan ATÜT ve Feodalizm tartışmalarda ATÜT’ü savunan İdris Küçükömer ve Kemal Tahir’dir. Bu iki isim, Türk sağının 1970 yıllarda en çok aşina olduğu isimlerdir. Fakat bu listenin içinde Dr. Kıvılcımlı yoktur.
1968 Sovyetler’in Çekoslovakya’yı işgaliyle dünya solunu ikiye bölen bu olay Türkiye solunda da derin çatlaklara yol açarak, yeni tarihsel blokların oluşmasına neden olacaktır. Özellikle İşçi Partisi içinde M. Ali Aybar grubu ile Behice Boran grubu karşı karşıya gelerek sol örgütler içinde hizipleşmenin kaynağını oluşturacaktır.
1960’lı yıllar bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sol düşünceyi tarihsel toplumsal ve siyasal açıdan geliştiren son derece velud ve münbit bir iklim yaratmıştı. Bu dönem, özellikle 1960’lı yılların ortalarından başlayarak sol cenahta ATÜT ve Feodalizm tartışmaları dönemin entelektüel ve akademik çalışmaları tarihçilik bakımından önemli eserler üretmiştir. Ancak Kıvılcımlı, bu tarihten çok önceleri Tarih Tezi’yle Osmanlı toplumunun tarihini İbni Haldun metoduyla ilk araştıranlardan birisidir.
Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nde devrimleri Tarihsel Devrimler ve Sosyal Devrimler olarak ikiye ayırmaktadır. Tarihte yapılmış devrimlerin Hz. Peygamber’in yaptığı devrimlerin tarihsel devrim olarak nitelemektedir. Din konusunda ise Kıvılcımlı Kemalizmin kaba din ve laiklik anlayışının yanından bile geçemeyeceği düzeyde derin bir vukufiyeti temsil etmektedir.
Kıvılcımlı’nın Kemalist ideolojinin din konusundaki kaba laiklik anlayışının çok uzağında, derinlemesine bir İslam vukufiyetinin olduğunu Allah, Peygamber, Kitap isimli eserinde Esmaül Hüsna’nın ekonomik, toplumsal ve beşeri bağıntılarını ele aldığı çalışmasında görmek mümkün.
Eğer tebcil sayılmazsa, Türk solu içinde Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal somut gerçekliği üzerinde Marxizmin yorumlanması çabasıyla Kıvılcımlı’nın halen aşılamadığını söylemek mümkün. Özellikle Marxsizmin üstyapıya ilişkin nakıs tarafları, daha sonra felsefî düzeyde Althusser ve Gramsci gibi post-Marxistler tarafından aşılmaya, giderilmeye çalışılsa da Marxizmin üstyapıya ilişkin din konusundaki eksikliğini giderecek çalışmalar yapılmamıştır. Bu nedenle klasik Marxizmin bu konudaki tavrı, kaba bir ekonomik determinizmden öteye gidememiştir.
Demir Küçükaydın’ın tespitiyle, teorik düzeyde de bakılınca Marxizmin bir din teorisi yoktur. Bana göre Kıvılcımlı, Türk solundaki bu eksikliğin ilk farkında olan kişilerden biridir. Kıvılcımlı, bu teoriyi Türkiye ölçeğinde geliştirme çabası içinde olan bir düşünürdü. Türk solunun din konusunda gelip yaslandığı duvar, kaba bir laik Kemalist söylemin eşiğini halen aşamadığı için, solun toplumsal taban tutmadaki krizlerinden biri de buradan kaynaklanmaktadır. Kıvılcımlı, sadece din konusunda değil, Osmanlı tarihi konusunda da ilk eşiği aşan bir düşünürdü. Bu açıdan “Osmanlı Tarihi’nin Maddesi”, “Tarih, Devrim ve Sosyalizm” kitapları en önemli eserleridir.
Kıvılcımlı, Hz Peygamber için bizlerin yüzlerce yıl sonra bile onun kadar tarafsız laik olamadığımızı söylüyor. Kıvılcımlı, sağın koyu bir İslam tapıncı ve bir o kadar da bezirgan riyakarlığıyla ma’lûlken, Solun da ateist afur tafralarıyla bu konuda zihinsel bir fukaralık içinde olduğunu söyleyecektir.[1] Gerçekten de kapitalist sistem kendi âdemini yaratırken, sosyalist sistemin neden kendi tipini, kendi âdemini yaratamadığı, tartışılması gereken bir sorundur. Bugün bir Homo Kapitalismus’dan ya da Homo İslamicus’tan söz edilmesine karşın Homo Marxismus’un varlığının neden teşekkül etmediği sorunu, tartışılması gereken önemli bir konudur.
Kıvılcımlı, klasik Marxist anlayışın tersine, din meselesinin hiç de ikincil, üçüncül kategoriden bir sorun olamayacağını, çünkü din konusunun sadece toplumun üst yapısında tıkırdayan bir kültür meselesi olmadığını, insan beyninin düşünce mekanizmalarında işleyen, âdeta sistemleşmiş canlı bir düşünce biçimi olduğunu söyleyecektir. Dinin insan yaşamından kolayca sökülüp atılamayacağından bahisle, onun derinlere yapışmış köklere sahip olduğunu vurgulayacaktır. Dinin söküldüğü sanıldığı yerde bile bir nesnenin veya konunun fetişe edilişine tanık olmanın, tapınmaya dönüşmesinin kaçınılmaz olduğunu ifade etmektedir. Gerçekten de Levi Strauss’un aydınlanma düşüncesinin Tanrı’yı tahtan indirip yerine insanı koyan düşüncenin bugün gelinen nokta itibariyle modern insanın boğazına kadar irrasyonel tabulara boğulduğunu söylemesi, Kıvılcımlı’nın bu tezini doğrulamaktadır. Strauss, tersine dönmüş bir imanın ya da ateizmin inkâr ederken bile boğazına kadar dinin içine gömüldüğü ve dindar insan gibi davranmalarının dinin bu derin ontolojisinden kaynaklandığını söyleyecektir.
[1] Hikmet Kıvılcımlı, Allah, Peygamber ve Kitap, Bumerang Yayınları, s. 86.

Karanlık İslam Orduları, Hedefiniz?

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Müftüsü Hasan Kamil Yılmaz, camilerle alakalı şu sözleri dile getirmiş. “Camilerimizin statüleri farklılaşacak ve gruplara ayrılacak, camiler topluma açık hâle gelecek ve sadece ibadet yapılan yer olarak görülmeyecek.” Çok değerli İstanbul Müftüsü’nün bu sözlerini günümüz İslam dünyası için çok anlamlı ve değerli buluyorum. Türkiye özelinden başlayarak İslam dünyasının geneline yayılan ve en büyük sorun olan bu konuyu dile getirmesi takdire şayan!!! Çünkü İslam, bugün tarihi boyunca görmediği ilerlemeyi kat etmiş, ilim irfan yolunda Batı’ya ve diğer medeniyetlere örnek teşkil etmiş ve İslam’a inanan Müslümanlar, savaşın olmadığı barış dolu bir dünya yaratma yolunda hızlıca yol almış. Kendisini buradan ne kadar tebrik etsek azdır!!!
Adalet kavramı ile özdeşlemiş, barış ile yoldaşlık etmiş bir dinin günümüzdeki en büyük sorunu bu çünkü. Ancak kendisine buradan bir sualde bulunmak istiyorum. Kendisi, camilerin statüsü ile uğraşacağına, şu soruyu önce sorması gerekmez miydi: “Acaba camiler, bu zamana kadar cami olmuş muydu ki? Bu misyonu yüklenebilmiş miydi ki?” Bilmiyorum ama benim dinî mabedlerden anladığım şu: bunları ben, özellikle de bu İslamî mabedler söz konusu olunca, halkın o günkü sorunlarını dinleyip çözüm için uğraşan, halkın yaşadığı sıkıntıları bilip omuzlamaya, destek olmaya çalışan mekânlar olarak algılıyorum. Aslında bütün dinlerin de özü budur. Bazılarının anladığı gibi, pahalı seramiklerin, şatafatlı avizelerin, halıların olduğu, ama halkın bütün değerlerinden kopuk camiler olarak anlamıyorum. İslam’ın günümüzde o kadar sorunu varken buna mı kaldı sadece İslam? Bizim inananlar olarak bugün konuşmamız gerekenler bunlar mı sizce? Dört bir yanı saran adaletsiz iktidarlar, halkına zulmeden Firavunlar, Nemrutlar varken, bizler camilerin statüsünü mü konuşacağız? İnsanlar ölürken, dilleri, renkleri, kokuları başka diye, baskı altına alınmış onca İslam ümmeti varken ve İslam ümmetinin yetimleri yanı başınızda zulme uğrarken, bugün bunları mı konuşmamız mı gerek? Biliyorum, sizlerde benim düşündüğüm gibi düşünüyorsunuz aslında, bu konuda size haksızlık etmek istemiyorum. Ama bunlardan önce namaz kılarken çalınmamasını düşündüğünüz bir ayakkabınız ve çok sevdiğiniz bir makamınız var.
Siz onları düşünürken, İslamî cihad adı altında insan öldürenler, bir futbol sahasında ırkçılığı tekbir sesleriyle süsleyenler, elinde Kur’an ile gezip daha sonra gezdiği yerleri yakıp yıkan inananlar, dinî sorumluluklarını yerine getirme rahatlığını hissediyorlar!!! İnsanları harekete geçiren, kendi içinde devrime iten İslam’ın yerine uyuşturan, sessizleştiren ve bencilleştiren İslam’ın alması, ne kadar acı. İslam, cahiliye devrinde diri diri toprağa gömülen insanları yeniden yaşama getirirken, köleliği kaldırırken, zulme karşı ses çıkarmayı amaç edinmişken, insanların yaşamlarını karanlıktan aydınlığa getirirken… Bugün karanlıklar içinde kalıyoruz maalesef. Komşusundan haberi olmayan, insanların uğradığı adaletsizliklerden haberi olmayan, sessiz ve pasif, kocaman bir karanlık İslam ordusu...

Babam Neden Le Pen’e Oy Veriyor

Geçen ay Marine Le Pen’in yüzü bilgisayar ekranımda göründü. Resmin altındaki başlıkta “Marine Le Pen 2. Turda” diyordu. Fransa’nın aşırı sağcı Ulusal Cephe’sinin lideri başkanlık seçimlerinde artık sonucu belirleyecek aşamaya ilerlemişti. Hemen yüzlerce mil uzaktaki babamı düşündüm.
Onu televizyonun karşısında, kabına sığmayan bir sevinç duyarken hayal ettim. Aynı sevinci, 2002 yılında Marine Le Pen’in babası ve ulusal cephenin önceki lideri Jean-Marie Le Pen ikinci tura kaldığında da yaşamıştı. Babamın gözlerinde yaşlarla “Kazanacağız!” diye bağırdığını hatırlıyorum.
Neredeyse 1980’lere kadar hemen hemen herkesin aynı fabrikada çalıştığı kuzey Fransa’da ufak bir kasaba olan Hallencourt’da büyüdüm. Doğduğum sıra, 1990’larda birtakım işten çıkarmalardan sonra çevremdeki çoğu insan işsizdi ve geçinebilmek için ellerinden gelen en iyi mücadeleyi vermeye çalışıyorlardı. Babam, tıpkı kendi babası gibi 14 yaşındayken okulu bırakmıştı. 10 yıl fabrikada çalıştı. Asla işten atılma şansı bulamamıştı. Bir gün işteyken, bir depolama konteynırı üzerine düştü ve sırtını ezdi. Bu olay onu yatalak bıraktı ve acısını dindirmek için morfin kullandı.
Okumayı sökmeden önce aç olmanın ne olduğunu öğrendim. 5 yaşındayken babam beni aşağı sokağa, soframıza verebilecek biraz makarna ya da ekmekleri olup olmadığını sormak için halalarımdan birisinin kapısını çalmaya yollardı. Beni yollardı, çünkü bir çocuğa bir yetişkinden daha kolay merhamet duyulacağını bilirdi. Babamın aldığı tazminat yıl be yıl azaldı. Dört kardeşim vardı ve sonunda babam yedi kişilik bir aileye bakamaz oldu. Annem çalışmazdı, babam kadının yerinin evi olduğunu söylüyordu.
Onsekizimde, şansımın yaver gitmesi ve kimi mucizeler sayesinde, Fransa’nın en prestijli okullarından birisinde, Paris’te felsefe öğrencisi oldum. Ailemde üniversiteye giden ilk kişi bendim. Yetişip, büyüdüğüm dünyadan çok uzakta, Cumhuriyet Meydanı’nda küçük bir stüdyo dairede yaşarken, geldiğim yerle ilgili bir roman yazmaya karar verdim.
Günlük deneyimimizin parçası olan sefalet ve dışlanmaya tanıklık etmekti niyetim. Bildiğim, tanıdığım hayatın tüm o yıllar boyunca kitaplarda, gazetelerde ya da televizyonda asla görünmemesine şaşırıp kalıyor ve dertleniyordum. Ne zaman birisinin haberlerde ve hatta sokakta Fransa hakkında konuştuğunu duysam, birlikte büyüdüğüm insanlar hakkında konuşmadıklarını biliyordum.
İki yıl sonra kitabı bitirdim ve onu Paris’te bulunan büyük bir yayınevine yolladım. İki haftadan kısa bir süre içerisinde bana dönüş yaptılar. Yazdıklarımı basamayacağını, çünkü yazdığım fakirliğin yüzyıldan fazla bir süredir varolmadığını ve anlattığım hikâyeye kimsenin inanmayacağını söyledi. Bu e-postayı öfke ve umutsuzluğa boğularak birkaç kez okudum.
2000’lerde, büyüme çağımda, ailemin her üyesi bay Le Pen’e oy verdi. Babam, onların gerçekten ulusal cepheye oy verdiklerinden emin olmak için büyük kardeşimle birlikte oy verme kabinine girdi. Belediye başkanı ve personeli, babamın bunu yaptığını gördüklerinde hiçbir şey söylemediler. Birkaç yüzlük nüfusu olan kasabamızda herkes aynı okula gitmişti. Herkes, birbirini sabahları fırında ya da akşamları kafede görürdü. Kimse babamla kavga çıkarmak istemedi.
Elbette Ulusal Cephe’ye verilen oyda bir yanıyla ırkçılığın ve homofobinin rengi de vardı. Babam “Yahudileri ve Arapları kapı dışarı edeceğimiz” zamanı gözlüyordu. İlkokul bahçesinde diğer oğlanları daha şimdiden cezbetmeye başlamış olan bana sertçe bakarak, eşcinsellerin idamı hakettiğini söylemekten hoşlanırdı.
Durum buyken, bu seçimlerin babam için gerçekte ifade ettiği şey, onun görünmezlik hissiyle savaşma şansıydı. Babam, burjuvaların, kitabımı birkaç yıl sonra geri çeviren yayıncı gibilerin zihninde varlığımızın hesaba katılmadığını ve gerçek olmadığını benden çok önce anlamıştı. Babam, serbest piyasa söylemini ve düşüncesini benimsemeye başladığı 80’lerden bu yana sol politika tarafından terk edildiğini hissetmişti. Avrupa’da solcu partiler, sosyal sınıf, yoksulluk ve adaletsizlik, ızdırap, acı ve hakların tükenişi hakkında tek laf etmediler. Hep modernleşmeden, çeşitlilik içinde büyüme ve uyumdan, iletişimden, sosyal diyalogdan ve gerilimleri yatıştırmaktan bahsettiler.
Babam, bu teknokratik söz dağarının işçilerin çenesini kapatması ve neoliberalizmin yayılması anlamına geldiğini anladı. Sol, serbest piyasa yasalarına karşı işçi sınıfı için savaşmıyordu, işçi sınıfının yaşamını bu yasalar dâhilinde yönetmeye çalışıyordu. Sendikalar da aynı dönüşümü geçirdiler. Dedem sendikalıydı. Babam değildi.
Televizyon izlerken, ekranda bir sosyalist ya da sendika temsilcisi göründüğünde babam, “her neyse, sol ya da sağ, şimdi hepsi aynı” diye şikâyet ederdi. Bu “her neyse”, onun zihninde, onu savunması gerekirken savunmayanlar karşısında duyduğu hayal kırıklığının en saf hâliydi.
Buna karşılık Ulusal Cephe, kötü çalışma koşullarına ve işsizliğe karşı, göç olgusu ve Avrupa Birliği’ne karşı yakınıp duran bir dil tutturdu. Solun onun çektiği çileyi tartışmaması, babamı sağın önerdiği yanlış açıklamalara bağladı. Yönetici sınıftan farklı olarak, onun önceliği, politik bir programı oylamak değildi. Oy verme, onun için, ötekilerin gözünde varolmaya dönük umutsuz bir girişimden başka bir şey değildi.
Geçen ay, başkanlık seçiminin ilk turunda kime oy verdiğini, Pazar günü 2. turda da nasıl oy kullanacağını bilmiyorum. Onunla pek bir sohbetimiz kalmadı. Birbirimizden çok ayrı düştük ve ne zaman telefonda konuşmaya çalışsak, iki yabancıya dönüşmüş olmamızın acısıyla sessizliğe gömülüyoruz. Genellikle bir ya da iki dakika sonra aklımıza birbirimize söyleyecek hiçbir şey gelmiyor oluşundan utanıp telefonu kapatıyoruz.
Fakat ona doğrudan soramıyor olsam bile, babamın hâlâ Ulusal Cephe’ye oy verdiğinden eminim. Seçimin birinci turunda, kasabasında Marine Le Pen sandıktan birinci çıktı.
Bugün yazarlar, gazeteciler ve liberaller, geleceğin sorumluluğunun yükünü taşıyor. Ailemi Marine Le Pen’e oy vermemeye ikna etmek için onun ırkçı ve tehlikeli olduğunu göstermek yeterli değil. Herkes bunu zaten biliyor. Nefrete karşı ya da ona karşı savaşmak da yeterli değil. Bizim, babam gibi güçsüzler için dövüşmemiz, hiç görülmeyen, hesaba katılmayan insanları kuşatan bir dil uğruna mücadele etmemiz şart.
Éduard Louis

Kopuşun İçindeki Kopuş: İbrahim Kaypakkaya

İbrahim Kaypakkaya'yı 71 kopuşunda öne çıkaran özelliği, Kemalizm ve aydınlanma hattına karşı fırlattığı oktur. O, kopuşun içindeki kopuştur. Pasifist ve kitle kuyrukçusu çizgiye karşı 71'in tüm pratik çizgisi ortak olsa da İbrahim teoride de bunun aşılmasını sağlayan temeli kurmuştur. Burjuvazinin ilerlemesinden kendine pay biçen, bunun üzerinden kendilerine bir rota ve ortaklaşma belirleyenlere karşı İbrahim, devrimci mücadele çizgisinin yaşamıyla izdüşümü, kurduğu teorisiyle cephaneliğidir. O cephaneyi tüketmeye ve unutturmaya çalışanların varlığı, devrimciliğin önündeki en büyük engellerden biri olmuştur. İbrahim'i “ser verip sır vermemeye” indirgeyen, onu yıkıcılığının dışından anmaya çalışan duygusal solculuk, aslında İbrahim'in yaratmaya çalıştığını yok eden, solun içindeki burjuvazinin dolaylı ve dolaysız izdüşümleridir.
Kemalizmin “ilericilik” safsatalarıyla meşrulaştırılmasının, bir devrimci kökene indirgenmesinin ve bunun üzerinden bugün hâlâ devam eden düzen içi arayışların kökeninde, ülke solunun çarpık varoluşsal ortaya çıkışıyla birlikte, Marksizmin kurucularının da dolaylı olarak payı vardır. Yani hatanın önemli bir bölümü de içimizdedir. Marksizmin kurucularının Hindistan özgülünde İngiltere sömürgeciliğine dolaylı olarak atfettiği ilerici-sınıfsal mücadelenin önünü açmaya yarayan “kötülük” rolü, Amerikan ve Fransız burjuva devrimlerine aydınlanmacı eksenden yaklaşarak atfettiği önem, Marksist hattın bir bölümünün uzun vadede aydınlanmacı evrende, burjuvazinin “sol” bir varyantı olarak kalmasını sağlayan temeli hazırlamıştır. Köleliği kaldıran Amerikan iç savaşı ve devriminin aslında bir ilerleme mi gerileme mi olduğu politik devrimi hedefleyenler açısından tartışmalıdır. Kölelik görünürde kalkmıştır, ama başka ve daha geri bir kölelik biçimi kendini inşa etmiştir. Tarım aristokrasisinin çıkarını yansıtan klasik köleci düzenin yerini sanayi sermayesinin proletarya kurumundaki köleliği almıştır. Klasik kölelik, bir insana emeğini zorla bir sahibe bağımlı kalmasını sağlarken, modern kölelikse, piyasa içindeki emek gücünün özgür metalaşmasını getirmiştir. Yani biri, zora dayanan bir sistemken, diğeri sömürülenin sömürülmeyi özgürce kabul edişi ve gönüllü olarak emeğini satışını getirmiştir. İnsanın gönüllü olarak kendini köleleştirmesi, bir sömürücüye tabi kılması tarihin ilerlemesi değil, gerilemesidir özünde. Tarihin gerilemesini göremeyenler, burjuvazinin sömürülen toplumsallık içindeki hegemonyasını sağlamlaştırmışlardır. İşçinin rotasının devrim değil, hayat şartlarının düzeltilmesine kilitlenmesini sağlayanlar, onun suni dengeyi kuran hareket denklemine sıkıştığı sürecin parçası olmuşlardır.
Fransız burjuva devriminde burjuvazi ile aristokratik çevrelerin çatışması, kendini kültürel-ideolojik alanda, laiklik başlığında göstermiştir. Laiklik, yeni gelişen ve iktidarını kurmak isteyen sömürücü sınıfın eski iktidar sahibi sınıfa karşı toplumsal alanda meşruiyet ve destek yaratma aracı olmuştur. Yıkılmakta olanın diniyle uğraşıp yeni iktidar olanın aracıyla uğraşmayanlar, burjuva hegemonyasının sol ve sömürülen toplum içindeki gönüllü taşıyıcıları olmuşlardır. Burjuvazinin aydınlanma-ilerleme-laiklik evreninin bir parçası ve sahiplenicisi olmak, solun burjuvazinin yarattığı kültürel-ideolojik söylemleri benimsemesini, bunun sonucunda da varlığını modernitenin içindeki yıkıcı değil, düzenleyici bir hatta kurmasını sağlamıştır. Bu varlığın ters yüz edilip yıkıcı-devrimci bir diyalektiğe dönüştürülmesinin arayışıysa, Narodniklerden Bolşeviklere ve Spartakistlere o hattın ardılı Maoistlere ve Guevaristlere, tüm politik devrimcilerin teorik-pratik konusu ve mücadelesi olmuştur.
Bu bağlamlar üzerinden, solun içinde iki tarihsel hat ortaya çıkmıştır. Bir taraf, Marksizmin kurucularının İngiltere sömürgeciliğinin Hindistan'da oynadığı zorunlu tarihsel ilerici rol analizi üzerinden varlığını kuranlarla oluşmuş, diğer tarafsa, Marksizmin kurucularının sömürgecilik üzerinden elde edilen artı değerin bir kısmının İngiliz proletaryasına dağıtımıyla işçilerin nasıl sisteme entegre edilip, devrimciliğinin yok edildiğinin analizine katılım üzerinden oluşmuştur. Bir taraf, sömürülenlerin burjuva evrende hayat koşullarının düzeltilmesi üzerinden hareketini kurarken, diğer tarafsa, suni dengenin kırılması, reddi, yani çelişkilerin keskinleşmesi üzerinden kendini kurmuştur. Bir taraf, burjuvazinin laiklik-din çatışmasının parçası ve bunun burjuvaziyle birlikte gönüllü “savaşçısı” olmayı tercih etmişken, diğer tarafsa, oklarını yıkılmış olana değil, iktidar olana, yani burjuvaziye yöneltmeyi ve yapay bir kültürel savaşın değil, tüm sömürülenleri kapsayan devrimci bir mücadelenin savaşçısı olmayı tercih etmiştir.
Sonuç olarak bu iki tarihsel hattın yansımalarının biri, Marksizmin ekonomik determinizme indirgendiği, burjuvazinin ilerleme evreninin peşinden sürüklenen çizgiyi oluşturmuştur. Bu çizginin ülke solu üzerindeki yansımaları, TC işgalciliğinin Kürt isyanları ve Dersim direnişine karşı katliamlarını “ilericilik” söylemiyle meşrulaştırıp, sömürgeciliğin yanında duran, mücadele perspektifi suni dengeyi kırmaya ve çelişkileri keskinleştirmeye yönelik bir çizgiyi değil, düzen içi çözümleri ve ittifakları hedef alan bir çizgiyi oluşturmuştur.
Diğer tarihsel hatsa, Marksizmi yıkıcı devrimci diyalektikle bütünleştirip, teorik cephaneliğini ve örgütlenme şematizmini burjuva uygarlığın alanının tamamen reddi ve yok edimi üzerinden kurmuştur. Düzen içi arayışların, egemen kliklerinden herhangi birinin peşine savrulmanın, kitle kuyrukçuluğunun ve pasifizmin reddi, politik devrimcilik, öncülüğü inşa edebilme ve kapitalizme karşı silâhlı mücadeleyi bugünden hayata geçirerek sistemin yıkımını ve gündelik hayatın dönüşümünü mevcut andan başlatmak, Marksist devrimciliğin ve onun ülke özgülünde yansıması olan 71 devrimciliğinin bugüne uzanan mücadele hattı olmuştur.
Halk savaşının inşasında Mahir'in PASS stratejisi, modernite solculuğunun aşılmasında da İbrahim bugün hâlâ rotamızı belirlemeye devam ediyor. İbrahim'in Kemalizm-aydınlanma evrenine karşı fırlattığı ok, Mahir'in teorik atılganlığı ve yaratıcılığı ve her iki çizginin devlet ve burjuvazinin ilerleme çizgisinin dışında kurduğu devrimci pratik hat, bugünün devrimcileri için bütünleştirilecek ve geliştirilecek bir çıkış noktası olmayı sürdürmektedir. Ne Kemalizmin “ilerici” safsatalarıyla kabulü ve bunun üzerinden düzen içi ortaklaşmalar ne de silâhın ertelemeci anlayışla reddi...
Bekir Sami Paydak