Yol

“Herkesin yolu ayrı. Fil karıncanın yolundan yürüyemez. Balığın yolu ayrı, kuşun yolu ayrı. Aynı yolda yürüyen insanların adımları ayrı.”
[Yıldız Tilbe]
Alper Taş’ın “CHP’nin referandum sonrası kimi zaafları olmuş olabilir” demesi tesadüf değil. Yapılan değerlendirmeler, atılan adımlar, basit kişisel zaaflar olarak görülmek zorunda. Çünkü Taş, partisiyle birlikte, Haziran’ı önce Taksim’e, oradan da Yenikapı Ruhu’na bağladı. Meselenin yapısal zorunluluklara değil, kişisel zaaflara bağlanması kaçınılmaz. Kişiler yüceltilsin ki, nesnel olan değersizleşsin, orada olup biten gizlensin.
Zülfü Livaneli’nin sanki çok önemli bir şeyi ifşa ediyormuşçasına, Deniz Baykal’ın Erdoğan’ın başbakan oluşundaki rolünü anlatması da mânâsız. Birileri, basit bireysel hatalar ve zaaflar olduğuna ikna edilmeye çalışılıyor. Baykal, kendisine gelen emri yerine getirmeye mecbur. Livaneli de bu gerçeği gizlemekle görevli. Kimilerine de ortada dönen yalana inanmak düşüyor.
Baykal’ın Abdullah Gül çıkışı, parti içerisini karıştırması gibi gelişmelere hayıflanan “sosyalistler-komünistler” var artık. Kimse, neye neden örgütlendiğinin bile farkında değil. “Balığın yolu ayrı, kuşun yolu ayrı” gerçekten. “Hepimiz hayvanız” dediğimizde yollar da buluşuyor nasıl olsa. CHP’yi devrimin saflarına örgütleyeceğini sananlar, burjuva “devrim”in safları.
Sol, kendi tarihini biri liberal, diğeri ülkücü, iki isimden öğreniyor. Mete Tunçay ve Fethi Tevetoğlu. İkisi de sosyalist hareketin bu topraklarda kökü olmadığını söylüyor. İkincisi bunu zorla kabul ettiriyor, ilki ikna etme yöntemini seçiyor. İttihatçılıktan kemalizme uzanan hatta sosyalist harekete hep aynı şey söyleniyor. Bu topraklarda kökü olmadığına inananlar, ya Avrupalı köklerine sarılıyorlar ya da ittihatçı-kemalist hatta örgütleniyorlar. Teori, ideoloji ve siyaset düzeyinde bu iki hattın iç içe geçtiğini görmek gerekiyor. Aralarındaki didişmeye aldanılmamalı.
Devlet ve burjuvazi, ayrı ayrı darbeler indiriyor; sol da her seferinde bir yere tutunarak, yeni baştan başlamaya çalışıyor. Her seferinde iki hattan birini takip ediyor. Alper Taş, 15 Temmuz sonrası örgütlendiği Taksim’in Yenikapı’ya raptiyelenmiş olduğunu görmüyor. Orada okunan CHP manifestosunun devlete örgütlenmek olduğunu asla anlamıyor. Devlet AKP’ye mecbur; AKP de CHP’ye muhtaç. “Geri” kitleler düzene entegre edilmeli, pürüzler giderilmeli, gerilimler hafifletilmeli. Buna karşı her sakallıya “dedem!” sarılmamak şart.
1 Mayıs’ta “Taksim”e işaret edenler bile, koşa koşa Bakırköy’e cüsse göstermeye gidiyorlar. Her şey zahirle, şekille ilerliyor. 1 Mayıs'ta "biz örgütçüyüz, partiye karşıyız" diyen örgüt dev Lenin resmiyle yürüyor. Eskiden Yol'cu, Doktorcu olanlar birden Badyöcü oluveriyor. “1977 katliamının 40. yılında Taksim'de ısrarcı olmamak, şehitlerin kanına ihanettir” diyenler de ana kütlesini Bakırköy’e gönderiyorlar. Göndermek zorundalar. Taksim çıkartması, sadece “dostlar alışverişte görsün” siyaseti uyarınca biçimleniyor zira. Çünkü herkes, en komünisti bile, “Cumhuriyet elden gidiyor, Cumhuriyeti kuran parti aval aval bakıyor” diyor. 1 Mayıs’ın, Taksim’in, işçi sınıfının kir, cumhuriyet temiz-ak görüldüğü koşullarda başka bir yolun yürünmesi mümkün değil.
Her darbe, tarihi unutturuyor, unutmanın teorik kılıflarının örülmesini sağlıyor. “Devletle toplumun uyumundan” bahseden, “bu uyumu kuramadığı için cumhuriyeti muz” olarak görüp eleştiren Marksistlere rastlanıyor. Devletsizlik edebiyatı da devletçiliğe bağlanıyor.
Bu cumhuriyet, Afganistan’dan Makedonya’ya, Irak’tan Somali’ye kimi ülkelerin polisini, istihbaratını ve ordusunu örgütlüyor. “Zayıflıyor, muz oluyor, dağılıyor, çöküyor” diye kimi Marksistlerin, sosyalistlerin ah vah ettikleri, diz dövdükleri cumhuriyet bu. Bunların zulümden ve sömürüden bahsetmeleri, riyadan başka bir şey değil. Bu riya, hem devlet ve sermayenin katında olup hem de halkın içinde olunduğu yalanı ile alakalı.
AKP’de ne görüyorlarsa, neye işaret ediyorlarsa, kendilerinde de var. Sol sosyalist değerleri nasıl ticarileştirdikleri, nasıl pazara çıkarttıkları, iddialarını nasıl terk ettikleri ortada. Sırf para kaynağı diye görülen odalar, sendikalar, tel tel dökülüyor. Yüksek siyasetin kurallarına kurban ediliyor. Birilerinin mevki sevdası adına tüm mevziler boşaltılıyor. Para kaynakları, maddi zemin asla sorgulanmıyor. Mülkiyet gereği, onun dayatması sonucu, ait olduğu halka düşman olmanın ideolojisi hâline getirdikleri solculuğu kimse eleştirmiyor.
Son günlerde ne de çok kaçış yazıları, terk-i diyar edebiyatı çıkıyor karşımıza. Yirmilerde “sizin bu topraklarda kökünüz yok” diyenlere daha baştan ikna olanlar ve edilenler, bugün küçük cennetlerinin peşine düşüyorlar. Daha hâlâ öznel kaprisleriyle bakıyorlar tarihe. Neye neden ve nasıl örgütlendiklerini sorgulamıyorlar.
Son dönemin politik kırılması, hapishane direnişi. Sürecin öznesi, perdeye yansıtılan görüntü değil, perde üzerinden eleştirilebilir. O perde, F tiplerinin tüm siyasî, ideolojik alana nüfuz ettiği gerçeğini gizledi. “Feodalizm, gericilik” tartışmalarına hapishaneler de dâhil edildi. “Hep İleri” diyenler, devletin ve sermayenin ilerisine bağlandılar. Aydın Çubukçu ölüm haberlerinin geldiği günlerde, “ben en gelişkin çalışmalarımı hücrede yaptım” diyerek meseleyi ilerleme üzerinden ele alıyor, gelişmeye onay veriyordu. O zamanın SİP’i, siyaseti “gericileştiren” “devrimci demokratlar”ın tasfiyesi karşısında ellerini ovuşturuyordu. Bugünse her yer hapishane. Herkes tutsak.
Kürd gerçeği de perde üzerinden ele alınabilir. Öznenin problemi değil ama gerilen perde, sömürgecilik pratiğinin her yana nüfuz edişini gizledi. Devlet, Kürd hareketinden daha fazla bilincinde, sömürgecilik pratiğinin. Buna göre örgütleniyor, saflarını buna göre örüyor. 15 Temmuz sonrası Ergenekon sürecinde hapse girip çıkmış bir albay, “L şeklinde bir koridor”dan bahsediyor ve “bir süre sonra devletin o koridorda yönetildiğini, bugün halkla o koridorun birleştirilmesi gerektiğini” söylüyordu. İşte herkesin örgütlendiği yol budur. İster Avrupa, ister ABD, ister STK’lar, isterse CHP üzerinden olsun, örgütlenme pratiği devam etmektedir. Devletin örgütlenmesi çokboyutludur.
Herkesin kendi kuyusundan baktığı, mülkiyet ve rekabet ilişkilerindeki kendi gücüyle dünyayı ve ülkeyi okuduğu bir dönemde, müşterek bir yolun görülmesi mümkün değil. Devlete kitle oluşturulacak, halk, devletin ve sermayenin kalıbına dökülecek, mesih hep yücelerden beklenecektir. Baykal’a veya Kemal Derviş’e örgütlenen sosyalizmin ezilenlere-sömürülenlere bir hayrı olmayacaktır.
Kerem Kamoğlu

Hiç yorum yok: