Popülizm

Buradaki “Popülizm” başlıklı yazı, Verso yayınlarının blog sitesinde yayınlanan İngilizce versiyonunun çevirisiydi. 2011’de yazılan makale, bir derleme kitaba alınmış ve bu kitabın Türkçe haklarını Monokl Yayınları satın almış. Bu yayınevi, teoriyi ve teorinin paylaşımını değil, verdiği parayı düşünerek, yazının sitemizden çıkartılmasını söylemiş. Bunun için attıkları epostada bizi mahkemeye vermekle tehdit edince, biz de metni blogdan çıkartmamışız. Usulünce bildirdikleri takdirde yazıyı çıkartacağımızı, ama bu tehditkâr dil karşısında yazıyı blogdan çıkartmayacağımızı bildirmişiz. Mahkeme sopası ardından yayınevi, “arkadaşımız Jacques Rancière’ye bu konuyu bildireceğiz, o yazıyı çıkartmanızı isteyecektir” demiş. Jacques Rancière’nin mesajı aşağıdadır. Bu mesaj uyarınca, yazarın mülkiyet haklarına istinaden(!), metin blogdan çıkartılmıştır. Bizi “solu çok eleştiriyorsunuz” diyerek eleştiriyorlar, işte yerel ve uluslararası solumuzun hâli budur!
Volkan Çelebi’nin [Monokl Yayınevi editörü] bana aktardığı kadarıyla, ilkin Liberation’da yayınlanan popülizmle ilgili metnimi sitenize koymuşsunuz. Bu metne, La Fabrique tarafından yayınlanan Qu'est-ce qu'un peuple? isimli çalışmada yer verildi. Bu makalenin birçok makalem ve röportajım gibi serbest dolaşıma sokulduğunu biliyorum ki bu, kendi içinde iyi bir şey. Monokl, La Fabrique’ten çıkan çalışmanın Türkçe çeviri haklarını satın aldı. Eğer bu yeni durumu dikkate alıp metni sitenizden çıkartırsanız, minnettar olurum.
Saygılarımla.
Jacques Rancière

“Popülizm”e Yönelik Saldırı “Başka Alternatif Yok” Fikrini Yüceltiyor
Avrupa’da popülizmin risklerinin eleştirilmediği tek bir gün bile geçmiyor. Gelgelelim, bu kelimenin tam olarak neyi ifade ettiğini anlamak pek de kolay değil. Otuzların ve kırkların Latin Amerika’sında popülizm, halkın doğrudan lider tarafından biçimlendirildiği bir ilişki lehine, parlamento üzerinden işleyen temsiliyet formlarını yok sayan belirli bir yönetim tarzının oluşturulmasına katkı sundu. İlk örneklerini Brezilya’da Vargas’ın, Arjantin’de Perón’un takdim ettiği bu yönetim tarzı, Hugo Chávez tarafından yeniden bir isme kavuşturuldu ve “yirmi birinci yüzyıl sosyalizmi” olarak anıldı.
Ne var ki bugün Avrupa’da “popülizm” etiketi, başka bir şeyi adlandırmak için kullanılıyor. Bu, bir yönetim tarzı değil. Aksine, hâkim yönetimsel uygulamaların karşısına çıkartılan belirli bir itiraz. Bugün iktidardaki elitlerin ve onların ideologlarının tanımladığı biçimiyle, “popülist” esasen nedir? Kelimeye dair birçok farklı yaklaşım mevcuttur. Bunun ötesinde hâkim söylem, söz konusu kavramı üç temel özelliği üzerinden tanımlıyor: (1) doğrudan halka hitap eden, halkın temsilcilerine ve asillerine de sirayet eden bir konuşma tarzı; (2) hükümetlerin ve yönetici elitlerin kamu çıkarından çok kendi çıkarlarıyla ilgilendiği iddiası; (3) yabancılara yönelik korku ve itirazı sürekli dile getiren kimlikçi söylem.
Gelgelelim bu üç özellik arasında zorunlu hiçbir bağ mevcut değil. Anayasalarımızda da halk denilen bir yapının varlığından söz ediliyor ve bu halk, politik söyleme sahip imtiyazlı muhatap ve güç kaynağı olarak görülüyor. Önceki sene karşımıza çıkan cumhuriyetçi ve sosyalist hatipler de aynı kanaati paylaşıyorlardı ve hiçbir gizli ajandaya sahip olmadıklarını iddia ediyorlardı. Burada ırkçı veya yabancı düşmanı bir hissiyatın hâkim olmasına da gerek yok. Siyasetçilerimizin yurttaşlarının geleceğinden çok kendi kariyerlerini düşündüklerini, baştakilerin büyük finans kapitalle simbiyotik ilişki içerisinde olduğunu söylemekte demagojik bir yan yok. Aynı basının “popülist” yönelime saldırması, bu konuda daha fazla kanıt sunuyor. Bazen Berlusconi veya Sarkozy gibi devletin başındakiler ve hükümetin kendisi elitlerin yozlaştığına dair “popülist” fikrin yayılmaması konusunda dikkatli davranıyorlar.
“Popülizm” terimi, belirli bir politik gücü tanımlamamıza katkı sunmuyor. Bilâkis bu kavram, gücünü aşırı sağdan radikal sola dek uzanan tüm politik güçler arasındaki kaynaşmalardan alıyor. Bu terim, bir ideolojiyi veya tutarlı bir politika tarzını ifade etmiyor. O, temelde belirli insanlara dair bir resim çizmemize katkı sunuyor sadece.
Zira “halk” diye bir şey yoktur. Gerçekte varolan, halka ait, bazen çatışan, farklı figürlerdir. Bunlar, belirli bir araya gelme yöntemlerine, kimi özel, ayrıksı vasıflara, becerilere veya beceriksizliklere öncelik verilerek inşa edilmişlerdir: kan veya toprak ortaklığıyla tanımlanan etnik halk; iyi yürekli çobanların göz kulak olduğu insan sürüsü; belirli yeteneklerden mahrum olanlara yönelik olarak kendi yeteneklerini devreye sokan demokratik halk; oligarkların kendilerinden uzak tuttukları cahil halk vs. Popülizm anlayışı, belirli bir kapasiteye sahip insanların korkutucu ittifakıyla tanımlanmış bir halk inşa eder. Burada belirli bir beceriksizlik, çoğunluğun kaba gücü etkindir. Aynı çoğunluğa her daim cehalet atfedilir.
Üçüncü vasıf, ırkçılıktır. Irkçılık, söz konusu inşa faaliyeti için çok önemlidir. O, demokratlara insanların ne tür bir derinliğe sahip olduğunu söyler. “İyi niyetli” beyaz liberaller, bu ırkçılığa şüpheyle yaklaşırlar. Halkta itiraz etmeye yönelik ilkel bir dürtü mevcuttur. Sürü olarak takdim edilen halk, aynı zamanda hem hain ilân ettikleri yöneticileri hem de yabancıları hedef alır. Zira çoğunluk, politik mekanizmaların karmaşıklığını asla anlamaz, ayrıca toplumsal, demografik ve ekonomik gelişmelerin tehdit ettiği yerleşik hayat tarzına yönelik geçmişten miras alınan bağlılık biçimine dair bir değerlendirme üzerinden, yabancılardan korkar.
Popülizm anlayışı, sentez konusunda hiç güçlük çekmez. Söz konusu sentez, en genel anlamda “başkalarına” düşman olan halkla yönetenlere düşman olan halk arasında kurulur. Bu amaca ulaşmak adına popülizm, işçi hareketinin doğuşundan ve Paris Komünü’nden korkan Hippolyte Taine ve Gustave Le Bon gibi on dokuzuncu yüzyıl düşünürlerinin geliştirdiği halka dair imajı bir kez daha dile getirir. Bu imaj, “çete liderlerinin” sözlerinden etkilenen cahil kitlelerle ilgilidir. Aynı kitleler, dedikodular ve korkular üzerinden yoğun bir şiddete meylederler.
Karizmatik liderlerin yönlendirdiği kör kalabalıkların yol açtığı, salgın gibi yayılan patlamalara dair bu sunum, onun lekelemeye çalıştığı işçi hareketine ait gerçeklikten çok farklıdır. Kendi toplumumuzda ırkçılık gerçeğini tarif etmek, pek uygun bir yaklaşım değildir. Göçmen dediğimiz insanlarla, özellikle “varoş” gençliğiyle ilgili olarak her gün ne tür şikâyetlerde bulunursak bulunalım, gerçek şu ki söz konusu şikâyetler, kitlesel, halk gösterilerine dönüşmez.
Bugün Fransa’da ırkçı olarak nitelendirilmeyi hak eden iki şey vardır ve bu iki husus iç içe geçmiştir. Öncelikli olarak bir iş sözleşmesi veya kira kontratı imzalama noktasında devreye sokulan ayrımcılık biçimleri, hiçbir kitle baskısı olmaksızın, steril bir büro ortamında da açığa çıkmaktadır. Aynı ayrımcılık, devletin aldığı tüm tedbirlerde, yıllarca vergi ödemiş, sosyal güvenlik katkı paylarını yatırmış, uzun zaman çalışmış insanlara gerekli evrakın verilmemesinde, vatandaşlık haklarına getirilen kısıtlamalarda, çifte cezalarda [hem Fransız toprağına girişin yasaklanması hem de hapis cezası verilmesinde], başörtüsü ve burka karşıtı kanunlarda, insanları sınırdışı edecek suçlamalarda veya seyahat edenlerin kurduğu kampların sökülmesinde karşımıza çıkmaktadır.
İdeolojisine dindarca bağlı olan bazı solcular, bu türden tedbirlerin hükümetlerimizin “seçimlerle” alakalı amaçlar doğrultusunda “popülist” aşırı sağa vermek zorunda kaldığı birer taviz olduğunu düşünmekten hoşlanmaktadır. Oysa bu tedbirlerin hiçbirisi, kitle hareketlerinin basıncıyla kabul ediliyor değildir; bilâkis bu tedbirler, devletin kitabına uygun olarak geliştirilmiş stratejinin bir parçasıdır, temelde devletin, sermayenin serbest dolaşımı ile halkların serbest hareketine yönelik engeller arasında denge kurma çabasına denk düşer. Esasında bu tedbirlerin asli amacı, halkın belirli bir kesimini oluşturan işçileri veya belirli yurttaşları kırılgan kılmak, her an evlerine gönderilebilecek bir işçi kitlesi oluşturmaktır. Fransa’da nüfusun belirli bir kesimi, Fransız olma imkânını ileride yitirmeyeceklerine dair güvenceden yoksun olarak yaşamaktadır.
Bu tedbirler, ulusal kimliğin karakteristik özelliklerini taşımadığı değerlendirmesi üzerinden, hakların azaltılmasına dönük girişimleri meşrulaştıran bir ideolojik kampanya ile desteklenirler. Esasen bu kampanyayı başlatan, Ulusal Cephe’deki “popülistler” değildir. Bahsi geçen insanlar sırf seküler değil diye, onların gerçekte Fransız olmadıklarını ilk olarak solcu aydınlar söylemişlerdir. Devlet yönetimine ait kuralları tanımlayan laiklik, topluma ait olmaya dair işleve sahip olunup olunmadığını tayin eden bir nitelik hâlini almıştır.
Marine Le Pen’in Ocak 2011’de dile getirdiği “yersiz” yorum, sokaklarda namaz kılan Müslümanları 1940 ile 1944 arasında ülkeyi işgal etmiş olan Almanlara benzetmesi, bu anlamda epey öğretici bir ifadedir. Söz konusu ifade, cumhuriyetçilerin dilinde her daim karşımıza çıkan “Müslüman eşittir İslamcı eşittir Nazi” söyleminin yoğunlaştırılmış bir biçimidir. “Popülist” olduğu söylenen aşırı sağ, halkın ana gövdesinin derinliklerinden neşet eden, yabancı düşmanlığına dair özel bir duyguyu dile getirmemektedir. Bilâkis aşırı sağ, devlet stratejilerini ve ünlü aydınların başlattığı kampanyaları kendi çıkarına kullanan bir uydudur.
Bugün devletler, meşruiyetini güvenliği garanti etme kapasitesine borçludur. Ama bu meşruiyet, ancak bizi tehdit eden canavar sürekli ön planda tutularak, kriz riskleri ile işsizliğin yol açtığı riskleri harmanlayan kalıcı güvensizlik hissinin muhafaza edilmesiyle, her şeyden önce “terörist İslamcı” denilen yüce tehditle birlikte temin edilebilir. Aşırı sağ, devletin tedbirlerinin ve ideologlara ait sözlerin çizdiği standart resme etin ve kanın rengini katar sadece.
Bu nedenle ne “popülistler” ne de “popülizm adı altında sürekli dile getirilen suçlamalarda resmedilen halk, kendilerine dair tanımlara denk düşer. Bu hayaleti kimin inşa ettiğinin pek bir önemi yoktur. Göçmenler, cemaatçilik veya İslam ile ilgili olarak yürütülen tüm polemiklerin ardında, demokratik insanların tehlikeli kitle imajı ile buluşturulması fikri yatar.
Dolayısıyla burada hepimiz, kendimizi bizi yönetenlerin ellerine teslim etmemiz gerektiğine ikna ediliriz. Devletin meşruiyetine ve dürüstlüğüne yönelik her türden itirazın totaliteryanizme kapı araladığını söylerler. Jean-Marie Le Pen’in cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kaldığı, seçimde Jacques Chirac’la yarıştığı Nisan 2002’de, Le Pen karşıtı kampanya dâhilinde netameli sloganlara başvurulmuştu ve bunlardan birisi de şuydu: “Fransa faşist olacağına muz cumhuriyeti olsun.” Son günlerde popülizmin ölümcül tehlikeleriyle ilgili olarak yürütülen polemik, başka bir seçeneğin bulunmadığı fikrinin teoride kök bulmasını sağlamaya çalışıyor.

Jacques Rancière

Hiç yorum yok: