Kaypaklar ve Kayalar

Yıllar önce bir panelde Kadir Cangızbay, Fransa’yı, Fransızcayı överek başladığı konuşmasını Fransız Devrimi’yle ilgili yüceltmeleriyle sürdürmüş, devamında konuşmasını devamında, Fransız sömürgeciliğinin Cezayir’de yaptığı “ilerici” ve “modernleştirici” hamlelerini sahiplenen laflarla süslemişti. Le Pen de Cangızbay ile aynı fikirde: “Sömürgeleştirme süreci, eski sömürgelere, özellikle Cezayir’e çok şey vermiştir.”
Genel mânâda, Müslüman, Cezayirli, sömürge, geri kalmış halk… adı ne olursa olsun, değerlendirmeye tabi tutulan dinamikler, batının ölçülerine vuruluyor. Öznelik, politik faaliyet, ideolojik hâkimiyet, bu ölçülerle anlam kazanıyor ve o anlamdan yola çıkarak bağlar kurulmaya çalışılıyor. Coğrafyaya dair solcuların değerlendirmeleri Cangızbay’ın ufkunu aşmıyor. Kaypakkaya’nın çizdiği hat, bu gerçeklikte silikleşiyor ve din eleştirisi ile tarihin çöplüğüne gönderiliyor. Herkes, bilerek özne olduğu vehmiyle, bilginin kaynağını, bağlamını sorgulamaksızın, bilginin maddî tarihi ve oradaki güçle konuşuyor. Batı dillerinde özne sözcüğünün bir diğer anlamı da tebaa.
Süreç içerisinde, Fransız Devrimi’nin yüksek siyasetine odaklananlar, devletle rabıtalı Perinçek çizgisiyle hesaplaşmayı anlamsızlaştırıyorlar ve tersten, o çizgiye paralel bir konum alıyorlar. Ezilenlerin bağımsız devrimci siyaseti, Perinçek zemininde hükümsüzleşiyor. Kopuş ve hesaplaşma, o hükümle alakalı. Hesaplaşma bağlamında, Çin menşeli teori ve ideoloji de dönüşüyor, kök buluyor. Dönemin ve coğrafyanın gerilimleri ile yüksek siyaset düzleminde esen rüzgârlar arasında bir ayrım söz konusu. Yani Çin-Sovyetler-ABD’nin durduğu düzlemden ayrı, kök arayan bir siyaset filiz veriyor. Yüksek siyasetten gerekli icazeti ve belgeyi almak isteyenler, o siyaseti görmüyorlar ve hemen egemenlerin ödünç verdiği araç ve imkânlara sarılıyorlar.
Bu bağlamda, Osman Oğuz’un yazısı, hazır popüler olmuş din karşıtlığı eleştirisi ile başlıyor. Pratikte Kaypakkaya, “kaypak olmak” ve “kaya olmak” olarak ikiye bölünüyor. Geride bıraktığı miras, eğile büküle, batının liberal, hümanist, burjuva solculuğuna yedekleniyor. Demir leblebiyi eritecek gerekli kimyasal bulunmuş görünüyor.
Artık politik bir isim olmayan, ressamlık yapan birine yönelik atıfla başlayan Oğuz, Oruçoğlu’nun genç arkadaşını geride bırakmanın övüngenliğiyle yoğrulmuş sözlerini aktarıyor. Oruçoğlu, Kaypakkaya’nın dilindeki ezileni, sömürüleni söküp atıyor, yerine ne idüğü belirsiz bir “büyük insanlık” kavramını monte ediyor. Bu da otomatikman Kaypakkaya’yı din gibi “gerici ve feodal” çöplüğüne atma fırsatı sunuyor. Oğuz ve Oruçoğlu, kendisini komünist veya devrimci değil, “insan” ve “kendi” olarak tanımlama fırsatından gayet memnun görünüyor. Bu memnuniyetin neyle ve kimle ilgili olduğunu sorgulamak gerekiyor.
Devamında yazı, “mitleştirme”yi eleştiriyor, ama “kemalizm ve Kürt sorunu” üzerinden, Kaypakkaya’yı “yücelten” dile tekrar başvuruyor, dolayısıyla aslında bu iki zirveyi kendince düzlüyor. Mit hâline gelen “kemalizm eleştirisi ve “Kürt sorunu tespitleri” bugünde talileştiriliyor.
Sonra yazar, Türk solunun küçük burjuvalığına vuruyor. Buradan milliyetçilik eleştirisi yapıyor. Rasim Ozan Kütahyalı ve Taraf gazetesine benzer cümleler kuruyor. Kaypakkaya’nın emekçi çocuğu olması üzerinden eleştirilerini haklı çıkartmaya çalışıyor ki o da aslında tali ve önemsiz bir vasıf.
Burada hemen liberal “ölü seviciliği” eleştirisi gündeme geliyor. Kaypakkaya’nın “okuyan, anlayan, yaşamı savunan” biri olduğu üzerinde duruluyor. Yazar, İbo üzerinden kendisini yüceltmeye, övmeye çalışıyor. Bu da baştaki mit ve din eleştirilerinin neden gündeme geldiğini izah ediyor. Buna karşı, hemen küçük burjuva siyaset tarzına, yani her şeyi kendisinden başlatmaya, herkesi kendisine mecbur etmeye odaklanıyor. Oysa Kaypakkaya, kitlelerle parti (veya kendisi) arasında bir gerilim meydana geldiğinde, kitlelerden yana saf tutacağını söylüyor ve esas olarak Perinçek çizgisini her şeyi kendisinden başlattığı, herkesi kendisine mecbur etmeye çalıştığı için eleştiriyor.
Oğuz’un batılı hikâyesinin “hâlâ örgütlendiğini söylüyor. Bu hikâyenin neden anlatıldığı açık: yazının, son dönemde Kaypakkaya geleneğine sahip çıkan bir örgütteki iç karışıklıkla ve dıştan eleştirilerle birlikte okunması gerekiyor. Oğuz, o ekibe “Kaypakkaya’yı dinsel bir kimlik kılmak”la, “hafızayı mistikleştirmek”le eleştiriyor.
Din ve mit eleştirisi, ulusal kurtuluşçuluk eleştirisi ile birlikte ilerliyor. Bu açıdan yazarın Kaypakkaya’nın “Kürt köylerinde Kürt milliyetçiliğinin en küçük bir belirtisine bile rastlamanın olanaksız olmasını” eleştirmesinden bahsetmesinin bir anlamı bulunmuyor. Bugün o milliyetçilik, en fazla Oğuz’un çizgisi üzerinden saldırıya uğruyor.
Genel bağlam dâhilinde, sınıfsal bir ayrım yapmaksızın, egemenlerin saldırdığı yerlere hücum etmenin bir anlamı bulunmuyor. Bu açıdan Oğuz’un yazısını genel saldırı bağlamında okumak gerekiyor. Çünkü o, “aziz Kaypakkaya ikonası”nı kırmak, “Kaypakkaya dini”ni tasfiye etmek istediğini söylüyor. Ferhat Tunç gibi isimlerin cumhuriyet kazanımını sahiplenmek gerektiğini vurguladığı bir dönemde, Dersim’e Avrupa’dan, Le Pen gibi bakanların sesi galebe çalıyor.
Kaypakkaya’yı Perinçek’le kıyaslanacağı, ölçülebileceği, yarıştırılabileceği bir yerde konumlandırmamak gerekiyor. O, devletin, burjuvazinin ilerleme siyasetinden gayrı, ondan azade olan bir hattı arıyor ve onu pratiğiyle örüyor. Postmodern Perinçek’lerin hüküm sürdüğü koşullarda, o yolun üzerine çökmüş toz bulutunu dağıtmak gerekiyor.
Eren Balkır

Hiç yorum yok: