Anarşizm ve Sosyalizm

Tezler:
1. Otuz beş-kırk yıllık süreç dâhilinde (Bakunin ve 1866 sonrası Enternasyonal), varolduğu dönem boyunca (uzun yılları kapsayan, Stirner’i de içine alan dönemde) anarşizm, sömürü karşıtı yavan bir yığın genel laftan gayrı bir şey üretmemiştir.
Bunlar, zaten iki bin yılı aşkın bir zamandır dile getirilen laflardır. Temelde bu laflar; (a) sömürünün sebeplerine dair anlayış, (b) toplumun gelişimine dair, sosyalizme öncülük edecek anlayış, (c) sosyalizmin kuvveden fiile geçmesi için gerekli yaratıcı güç olarak sınıf mücadelesine dair anlayıştan mahrumdur.
2. Sömürünün sebeplerine dair anlayış, emtia ekonomisinin temeli olarak özel mülkiyet ve üretim araçlarında toplumsal mülkiyet gibi konularda anarşizmin herhangi bir fikri ve sözü yoktur.
Tersten anarşizm, burjuva bireyciliğidir. Bireycilikse tüm anarşist dünya görüşünün temelini teşkil eder.
{Küçük mülkiyetin ve toprağa dayalı küçük üretim temelli ekonomiye dönük savunu. Bu noktada anarşistler, azınlığın çoğunluğa tabi olması gerektiğini fikrini asla kabullenmezler.
Otoritenin birleştirici ve örgütleyici gücünün inkârı.}
3. Anarşizm, toplumun kapitalizmden sosyalizme doğru gelişimini, büyük ölçekli üretimin kapitalizmden sosyalizme geçişte oynadığı rolü anlamaz.
(Anarşizm ümitsizliğin ürünüdür. Huzursuz aydının veya aylakların psikolojisidir. Proleterin psikolojisi değildir.)
4. Proletaryanın yürüteceği sınıf mücadelesini anlayamaz.
Tuhaf biçimde burjuva toplumda politikayı redde tabi tutar.
İşçilerin örgütlenmesinin ve eğitiminin oynayacağı rolü anlayamaz.
Sadece kendi çıkarına olan, birbirleriyle bağlantısız araçları deva olarak takdim eder.
5. Latin Avrupa ülkelerinde bir vakitler baskın olan anarşizm, son dönemde Avrupa tarihine ne tür bir katkı sunmuştur?
– Doktrin, devrimci öğreti veya teori açısından hiçbir şey sunmamıştır.
– İşçi sınıfı hareketini parçalamıştır.
– Devrimci hareket dâhilinde ortaya koyduğu deneyler tümüyle fiyaskoyla sonuçlanmıştır (Proudhon’culuk, 1871; Bakunincilik, 1873).
– Politikanın reddi kılıfı altında işçi sınıfını burjuva siyasetine tabi kılmıştır.
V. I. Lenin
1901

Komünistler ve Karl Heinzen

Birinci Makale[1]
[Deutsche Brüsseler Zeitung, 79. sayı, 3 Ekim 1847]
Deutsche Brüsseler Zeitung'un 26 Eylül tarihli nüshası, Heinzen tarafından yazılmış bir makaleyi içeriyor.[2] Makalede Heinzen, kendisini editörlerin ehemmiyetsiz suçlamalarına karşı savunma bahanesiyle, komünistlere karşı uzun bir polemiğe girişiyor.
Editörler, her iki tarafa da polemikten vazgeçilmesini tavsiye ediyorlar. Bu durumda yapmaları gereken tek şey, Heinzen'in makalesindeki komünistlere ilk kendisinin saldırdığı suçlamasına karşı, kendini gerçekten savunduğu bölümü yeniden yayınlamak. "Heinzen'in emri altında herhangi bir gazete bulunmuyor" olabilir, ancak bu, gazetenin editörlerinin de bizzat aptalca buldukları saldırıların yayınlanması için gazeteyi onun emrine verme gerekçesi olamaz.
Belirtmek gerek ki, komünistlere bu makalenin yayınlanmasından âlâ bir hizmet olmazdı. Heinzen'in bu makalede komünistlere yönelttiğinden daha aptalca ve dar kafalı eleştiriler başka hiçbir kesime yöneltilmemiştir. Makale, komünistlerin haklılığının bugüne kadarki en göz kamaştırıcı doğrulanmasını teşkil ediyor ve eğer komünistler Heinzen'e zaten saldırmamış olsalardı dahi, bunu bir an evvel yapmaya mecbur kalacaklarını kanıtlıyor.
En başta Bay Heinzen, kendisini bütün komünist olmayan Alman radikallerinin temsilcisi olarak sunuyor; niyeti, komünistlerle, bir parti diğeriyle tartışır gibi, tartışmak. Büyük bir güvence vererek ilân ettiğine göre, o kendisinde “komünistlerden ne beklenmesi, ne talep edilmesi gerektiği, gerçek bir komünistin görevinin ne olduğu" sorularını sormaya hakkını buluyor. Komünistlerle arasındaki farkları her bakımdan “Alman cumhuriyetçileri ve demokratları"nın komünistlerle aralarındaki farklarla özdeş görüyor ve bu cumhuriyetçilerden "biz" diye sözediyor.
Şu hâlde Bay Heinzen kimdir ve neyi temsil etmektedir?
Bay Heinzen eski bir liberal, 1844'de hâlâ meşru yoldan ilerlemeye ve sefil Alman anayasasına dönük hevesleri olan düşük rütbeli bir memur ve bir cumhuriyetin -elbette çok uzak bir gelecekte- istenir ve mümkün bir şey olduğunu en fazla gizli bir sohbette itiraf etmiş olabilecek biri idi. Ne var ki Bay Heinzen, Prusya'da yasal direnişin imkânı konusunda yanılıyordu. Bürokrasiye dair yazdığı kötü kitap[3] (Jacob Venedey bile yıllar önce Prusya'yla ilgili çok daha iyi bir kitap yazmıştı[4]) onu ülkeden kaçmaya zorladı. Şimdiyse hakikat kafasına dank etti. Yasal yollardan direnmenin imkânsızlığını ortaya koydu, bir devrimci hâline geldi ve doğal olarak da demokrat oldu. İsviçre'de kendisine vakıf olduğu felsefe kırıntısını belleten savant sérient (alaycı bir ifadeyle: önemli bilim adamı –çn.) Rüge'yle tanıştı (bu felsefe, Feuerbachçı bir ateizm ve hümanizm, Hegel'den birkaç anıştırma ve Stirner'den retorik ifadelerin kafa karışıklığı mahsulü bir karışımından ibaretti). Bu şekilde teçhizatlanmış olan Bay Heinzen, "artık oldum" dedi ve sağa doğru Rüge'ye ve sola doğru Freiligrath'a yaslanarak, devrimci propagandasına resmen girişti.
Biz, kesinlikle Bay Heinzen'in liberalizmden kana susamış radikalizme dönüşünü eleştiri konusu ediyor değiliz. Ancak bu dönüşü yalnızca şahsî koşulların bir sonucu olarak gerçekleştirdiğini savlıyoruz. Bay Heinzen, yasal direnişi savunduğu müddet içinde bir devrimin gerekliliğini kabul etmiş olan herkese saldırıyordu. Yasal direniş ne zamanki onun için imkânsız hâle geldi, sürekli olarak yüksek düzeyde yasal direniş sergilemekte olan Alman burjuvazisi için bu türden bir direnişin hâlihazırda pekâlâ mümkün oluşunu hesaba katmadan, yasal direnişin mutlak surette imkân dışı olduğunu ilân ediverdi. Acil bir devrimin gerekli olduğunu söylediğinde, zaten artık kendisi için geri dönüş yolu kesilmiş bulunuyordu. Almanya'daki koşulları etüt etmek, bu koşulları enine boyuna değerlendirmek ve bu analizden ne tür bir ilerlemenin, ne tür bir gelişmenin, hangi adımların mümkün ve gerekli olduğunu çıkarsamak yerine, Almanya'daki her bir sınıfın birbirlerine ve hükümete göre haiz olduğu çetrefil durumun berrak bir resmini edinmeye çalışmak ve bunlardan yola çıkarak nasıl bir siyaset yürütülmesi gerektiğini belirlemek, en yalın ifadeyle, kendi varlığını Almanya'nın gelişimine raptetmek yerine Bay Heinzen, Almanya'nın gelişiminin kendisine tabi olmasını, pek laubali bir üslupla, talep ediyordu.
Bay Heinzen, felsefe ilerici olduğu müddetçe, onun şiddetli bir karşıtı idi. Ne zaman ki felsefe reaksiyonerleşti, ne zaman ki kararsızların, iradesizlerin, ipi başkalarının elinde olan yazarların sığınağı hâline geldi, o zaman Bay Heinzen felsefe alanına girmeye karar verdi. Daha da kötüsü, kadere bakın ki Bay Rüge, hayatı boyunca sadece bir mürted olarak yaşamış olan Bay Rüge, Bay Heinzen'de yegâne müridini buldu. Bay Heinzen, böylece Her Rüge'nin dilsel yapısına şu cihanda hiç değilse bir kişinin vakıf olabildiği avuntusunu ona (Bay Rüge'ye) temin etmeye memur oldu.
Şu hâlde Bay Heinzen hangi amaca hizmet etmektedir? Komünistlerden alınma birkaç önlemle beraber, Amerikan ve 1793 geleneklerinin bir karışımını içerecek ve ziyadesiyle siyah, kırmızı ve altın rengi[5] görünecek bir Alman cumhuriyetinin kurulması amacına. Sanayisinin ataletinin bir sonucu olarak Almanya, Avrupa'da öyle acınası bir konumdadır ki ne inisiyatifi ele alabilir, ne büyük bir devrimin beşiği olabilir, ne de Fransa ve İngiltere olmadan kendi namına bir cumhuriyet kurabilir. Medeni ülkelerdeki gelişmelerden bağımsız olarak ilân edilecek olan bir Alman cumhuriyeti, kendi başına gerçekleştirilecek ve Bay Heinzen'in durumunda olduğu gibi, Almanya'daki sınıfların gerçek gelişim düzeylerini tamamen hesap dışı tutacak bir Alman devrimi, bu türden herhangi bir cumhuriyet ya da devrim, siyah, kırmızı ve altın renklerinde hayal görmekten başka bir şey ifade etmez. Bu şanlı Alman cumhuriyetini daha da şanlı kılmak için Bay Heinzen, onu Rüge soslu Feuerbachçı bir hümanizmle süslüyor ve onun ha bugün ha yarın kurulacak olan "insanlık" krallığı olduğunu ilân ediyor. Bir de Almanlardan bu karman çorman hayalle bir yere varmaları mı bekleniyor?
Fakat bu büyük "ajitatör", propagandasını nasıl yürütüyor? Ona göre, bütün sıkıntıların ve yoksullukların müsebbibi hükümdarlardı. Bu sav sadece gülünç değil, aynı zamanda fazlasıyla da zararlıdır. Bay Heinzen, kıt akıllı ve iktidarsız kukla Alman prenslerine onlara bu akıl almaz, olağanüstü ve şeytansı kadiri mutlaklığı izafe etmekle yaptığından âlâ dalkavukluk edemezdi. Eğer Bay Heinzen, prenslerin bu kadar çok kötülük yapabileceğini iddia ediyorsa, dolayısıyla birçok iyi iş de yapabilme kudreti bahşediyor demektir onlara. Bunun götüreceği sonuç, bir devrimin gerekliliği değil, erdemli bir hükümdara, iyisinden bir İmparator Joseph'e duyulan dindar bir arzudur. Her durumda halk, kendisini ezenin kim olduğunu çok daha iyi biliyor. Bay Heinzen, serfin feodal efendisine ya da işçinin patronuna duyduğu nefreti hiçbir zaman prenslere yöneltmeyecek. Ancak elbette Bay Heinzen, halkın iki sınıfça, toprak sahipleri ve kapitalistler tarafından sömürülmesinin sorumluluğunu onlara değil de prenslere yüklerken, toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin hizmetinde çalışıyor; toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin uyguladığı sömürü, en nihayetinde elbette 19. yüzyıl Almanya’sındaki tüm sefaletin nedenidir.
Bay Heinzen bir ayaklanma talep ediyor ve bunun hemen gerçekleşmesini istiyor. Bu uğurda bastırdığı el ilânları[6] ve bunları Almanya'da dağıttırmaya dönük girişimleri var. Biz de böyle anlamsız bir propagandayla saldırıya geçmenin Alman demokrasisinin çıkarları bakımından tahripkâr olup olmadığını soruyoruz şu hâlde. Bu hamlelerin ne kadar faydasız olduğunun tecrübeyle sabit olup olmadığını sorguluyoruz. Çok daha büyük ölçekte kargaşanın hâkim olduğu bir zamanda, otuzlarda, Almanya’da bu türden yüzbinlerce el ilânı, kitapçık vs. dağıtılmadı mı? Bunlardan biri bile herhangi bir başarı elde edebildi mi? Aklı başında herhangi bir kimse, bu gibi politik vaazlara, öğütlere kulak verir mi? Bay Heinzen'in bu el ilânlarında vaaz ya da öğüt vermek dışında yaptığı bir şey var mı? Bu şekilde ne sezgi ne idrak olmadan, bilgisizce ve koşulların değerlendirilmesinden yoksun olarak devrim borusu çalmak, saçmalık değil mi?
Bir parti yayınının görevi nedir? Evvela tartışmak, açıklamak, yorumlamak, partinin taleplerini savunmak, karşıt partinin iddialarını reddetmek ve çürütmek. Demokratik Alman basınının görevi nedir? Genel olarak soyluluğu temsil eden mevcut hükümetin değersizliği, dümeni burjuvaziye veren anayasal sistemin yetersizliği, halkın -politik iktidara sahip olmadığı müddetçe- kendi başının çaresine bakmasının imkânsızlığı üzerinden, demokrasinin gerekliliğini göstermektir. Görevi, proleterlerin, küçük köylülüğün ve şehir küçük burjuvazisinin -bu sayılanlar Almanya'da "halk"ı teşkil eder- üzerindeki -bürokrasi, soyluluk ve burjuvazi tarafından uygulanan- baskıyı sergilemektir. Görevi sadece politik değil, toplumsal baskının da nasıl doğduğunu ve hangi araçlarla yok edilebileceğini, iktidarın proleterler, küçük köylülük ve şehir küçük burjuvazisi tarafından alınmasının bu araçların uygulanmasının ilk şartı olduğunu ortaya koymaktır. Dahası, demokrasinin hızlı bir biçimde gerçekleştirilmesinin ne oranda beklenebileceğini, partinin hangi kaynaklara kumanda edebileceğini ve tek başına hareket edemeyecek kadar güçsüz olduğu durumda, hangi partilerle ittifak edebileceğini incelemektir. Soralım; Bay Heinzen bu sayılanlardan tekini yaptı mı? Hayır. O kendini pek zora sokmadı. Halka, başka bir deyişle proleterlere, küçük köylülüğe ve şehir küçük burjuvazisine, hiçbir açıklamada bulunmadı. Sınıfların ve partilerin konumlarını hiçbir biçimde incelemedi. Yaptığı, anca tek bir ezginin muhtelif varyasyonlarını diline dolamak oldu: “Dövüşün! Dövüşün! Dövüşün!”
Peki Bay Heinzen bu devrimci vaazları kime veriyor? En başta küçük köylülere, günümüzün devrimci inisiyatifi ele geçirmeye en uzak sınıfına. 600 yıl boyunca bütün ileri hareketler münhasıran şehirlerden çıkmışlardır, öyle ki kırsaldaki bağımsız demokratik hareketler (Wat Tyler, Jack Cade, Jacquerie Ayaklanması, Köylüler Savaşı[7]) birincisi, her zaman reaksiyoner mahiyette oldular ve ikincisi, her zaman ezildiler. Şehirlerin sanayi proletaryası tüm çağdaş demokrasinin öncüsü oldu; şehir küçük burjuvazisi ve ondan bir kat fazla olmak üzere, köylüler, tamamen onun (proletaryanın) inisiyatifine tabi oldular. 1789 Fransız Devrimi ve İngiltere, Fransa ve Amerika'nın doğu eyaletlerinin yakın tarihi bunu kanıtlar. Ya Bay Heinzen buna rağmen köylülerin şimdi, 19. yüzyılda, dövüşeceklerini mi umuyor?
Ancak Bay Heinzen, toplumsal reformlar vaat etmekten de geri durmuyor. Elbette halkın onun çağrılarına olan kayıtsızlığı tedricen onu böyle davranmaya zorladı. Peki, bunlar ne türden reformlar? Bizzat komünistlerin özel mülkiyetin kaldırılmasına hazırlık mahiyetinde önerdiği türden. Bay Heinzen'in dikkate şayan yegâne fikri komünistlerden alınma, şiddetle saldırdığı komünistlerden, elbette onun elinde deli saçmasına ve ham hayale dönmüş hâlde. Rekabeti ve sermayenin özel ellerde birikmesini sınırlamak için önlemler, miras kanununun ilgası ya da sınırlanması, emeğin devlet eliyle örgütlenmesi vs. Bütün bu önlemler, devrimci önlemler olarak yalnızca mümkün değil, aynı zamanda gerekli de. Mümkünler, zira ayaklanmış tüm bir ihtilalci proletarya onların arkasında duruyor ve devamlılıklarını silâhlarının zoruyla sağlıyor. İktisatçılarca iddia edilen onca zorluğa ve dezavantaja rağmen mümkünler, zira bizzat bu zorluklar ve dezavantajlar, proletaryayı elde ettiği şeyi tekrar yitirmemek için özel mülkiyet ortadan kaldırılana kadar sürekli ilerlemeye mecbur bırakacaktır. Başka bir anlamda değil ama, özel mülkiyetin lağvına giden yolda muvakkat geçiş aşamaları olarak, hazırlık adımları olarak mümkünler.
Ne var ki Bay Heinzen, bütün bu önlemlerin kalıcı, son önlemler olmasını, hiçbir şeye hazırlık amacı taşımasınlar, nihai olsunlar istiyor. Onun için bu önlemler araç değil, amaç. Devrimci bir durum için değil, barışçıl bir burjuva durum için tasarlanmışlar. Ancak bu, onları hem imkânsız hem de reaksiyoner kılıyor. Burjuvazinin iktisatçıları, bu önlemleri serbest rekabetle kıyaslayıp reaksiyoner bulurlarken, Bay Heinzen'e nispetle oldukça haklılar. Serbest rekabet, özel mülkiyet rejiminin nihai, en yüksek ve en gelişmiş biçimde somutlanışıdır. Bu nedenle özel mülkiyetin temellerinden işe koyulan ve serbest rekabete karşı çıkan tüm önlemler reaksiyonerdirler ve mülkiyetin gelişim seyrindeki daha ilkel aşamaları yeniden canlandırmaya eğilimlidirler. Bu yüzden yine rekabet tarafından nihayetinde yenilgiye uğratılmak ve mevcut durumun restorasyonu ile sonuçlanmak durumundadırlar. Burjuvazinin yükselttiği ve yukarıda zikredilen toplumsal reformlar, sırf halkın güvenliğine dönük geçici devrimci önlemler sayıldığında bütün güçlerini yitiriveren bu itirazlar, Bay Heinzen'in köylü sosyalisti siyah, kırmızı ve altın rengi cumhuriyeti bakımından yıkıcıdırlar.
Bay Heinzen, elbette mülkiyet ilişkilerinin, miras kanununun vs. istendiğinde değiştirilebileceğini ve budanabileceğini tasavvur ediyor. Bay Heinzen -bu yüzyılın en cahil adamlarından biri olarak- elbette herhangi bir çağdaki mülkiyet ilişkilerinin o çağın üretim ve mübadele biçimlerinin zaruri sonucu olduğunu bilmeyebilir. Bay Heinzen, büyük ölçekli toprak sahipliğinin bütün bir zirai yapı değiştirilmeden küçük ölçekli hâle getirilemeyeceğini ve aksi takdirde büyük ölçekli toprak sahipliğinin hızla tekrar ortaya çıkacağını bilmeyebilir. Bay Heinzen, bugünün büyük ölçekli sanayisi, sermayenin yoğunlaşması ve proletaryanın ortaya çıkışı arasındaki yakın ilişkiden bihaber olabilir. Bay Heinzen, Almanya gibi sanayi bakımından bağımlı ve uşak konumunda olan bir ülkenin kendi bünyesindeki mülkiyet ilişkilerini serbest rekabetin ve burjuvazinin çıkarlarına hizmet etmedikçe kendi hesabına dönüştürmeye yeltenemeyeceğini bilmeyebilir.
Kısacası bu önlemler, ancak komünistlerin elinde bir anlam ifade ederler, zira bunlar, keyfî önlemler olarak ele alınmazlar, zorunlu olarak ve kendiliklerinden sanayinin, tarımın, ticaretin ve ulaşımın gelişiminden, bunlara bağlı olan burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf mücadelesinin gelişiminden neşet ettikleri kabul edilir. Yine bu önlemler nihai olarak ortaya konmazlar, ancak geçicidirler, halkın güvenliği, selameti için uygulanırlar ve kaynaklarını sınıflar arasındaki geçici mücadele döneminde bulurlar.
Bay Heinzen'in elindeyse hiçbir zaman hiçbir şey ifade etmezler, çünkü keyfî bir biçim alırlar, dünyayı yoluna koymak için düşünülmüş aptalca burjuva görüleri olarak kalırlar. Çünkü bu önlemlerle tarihsel gelişim arasındaki rabıtadan bahis yoktur. Çünkü Bay Heinzen, önerilerinin gerçekten uygulanabilir olup olmadıklarıyla zerrece ilgili değildir. Çünkü sanayiye dair gereklilikler formüle etmek onun hedefi değildir, onunki bu gereklilikleri fermanlarla tersyüz etmektir.
Komünistlerin taleplerini alıp onları tanınmayacak hâle getirerek birer hayale dönüştüren, komünistleri "hayal peşinde koşmak"la, "ayaklarını gerçeğin (!) zeminine basmamak"la ve "eğitimsiz kişilerin aklını karıştırmak"la suçlayan o aynı Bay Heinzen'den sözediyoruz.
Burada Bay Heinzen'i bir ajitatör olarak ele alıyoruz ve hiç çekinmeden belirtiyoruz ki o, Alman radikallerine zarar ve itibar kaybından başka hiçbir şey getirmiyor. Bir parti yazarının yüzyılımızın en cahil adamlarından biri olan Bay Heinzen'inkilerden çok daha farklı özelliklere sahip olması gerekir. Bay Heinzen, dünyanın en iyi niyetlere sahip insanı olabilir, inançları noktasında Avrupa'daki en kararlı adam olabilir. Biz hakikatte onun onurlu, cesur ve dirençli bir kişi olduğunu da biliyoruz. Ama bütün bunlar onu bir parti yazarı yapmıyor. Bunun için inanç, iyi niyet ve gür bir sesten fazlasına ihtiyaç var. Bunun için gereken, biraz daha akıl, bir parça daha açıklık, daha iyi bir üslup ve Bay Heinzen'in şu anda sahip olduğundan ve uzun tecrübelerden anlaşıldığı kadarıyla edinmeye kadir olduğundan daha fazla bilgi.
Bay Heinzen'in hicreti, hâl böyleyken, onu bir parti yazarı hâline gelme gerekliliği ile yüzyüze getirdi. Radikaller arasında kendi partisini oluşturmaya mecbur oldu. Böylece başarısız girişimleri neticesinde gerekliliklerini karşılayamayarak kendini gülünçleştirdiği bir duruma düştü; üstesinden gelmesi mümkün olmayan bir duruma. Eğer kendilerinin temsilcisi rolünü ona verselerdi, Alman radikalleri de aynı oranda gülünç duruma düşmüş olacaklardı.
Ne var ki Bay Heinzen, Alman radikallerini temsil etmiyor. Onların Jacoby ve başkaları gibi oldukça farklı temsilcileri var. Bay Heinzen hiç kimseyi temsil etmiyor ve kimse tarafından temsilci olarak tanınmıyor, belki ona ajitasyon gayesi için para yollayan birkaç Alman burjuvası dışında. Yanlış! Almanya'da onu temsilcisi kabul eden, onu delicesine seven, onun için tezahürat ederken pavyonlardaki içki masalarının gürültüsünü bile bastıran (aynen Bay Heinzen'in deyişiyle, komünistlerin çıkardıkları gürültüyle "bütün bir yazınsal muhalefeti bastırdıkları" gibi) bir sınıf var. Bu sınıf, kalabalık, kültürlü, soylu fikirlere sahip ve nüfuzlu commis-voyageurs (şehir şehir gezen pazarlamacılar anlamında gezici satış temsilcisi –çn.) sınıfı.
Bu Bay Heinzen, komünistlerin onu radikal burjuvazinin temsilcisi olarak tanıyıp ondaki bu kapasiteyle bir de onunla tartışmalarını talep ediyor, öyle mi?
Şimdilik komünistlerin Bay Heinzen'e karşı yürüttükleri polemiğin haklılığını gösteren nedenler bunlar. Bir sonraki sayıda Bay Heinzen'in gazetenin 77. sayısında komünistlere yönelttiği eleştirileri ele alacağız.
Eğer Bay Heinzen'in bir parti yazarı olarak bütünüyle ehliyetsiz olduğuna tamamen ikna olmamış olsaydık, ona Marx'ın Felsefenin Sefaleti isimli çalışmasını iyice incelemesini salık verirdik. Ama şu durumda onun bize Fröbel'in Neue Politik'iğini[8] okumamız yönünde verdiği tavsiyeye cevap olarak, sadece ona sessiz kalmasını ve "kavga başlayana" kadar beklemesini öneriyoruz. Biz, Bay Heinzen'in kötü bir parti yazarı olduğu kadar iyi bir tabur komutanı olacağına kaniyiz.
Bay Heinzen, kendisine yönelmiş anonim saldırılar hakkında şikâyetçi olamasın diye bu makalenin altına imzamızı atıyoruz.
Friedrich Engels
Dipnotlar
[1] Engels tarafından Karl Heinzen'e karşı yazılmış iki makale, bu küçük burjuva demokratın komünistlere ve bir toplumsal eğilim olarak komünizme yönelik karalayıcı saldırılarını hedef alıyordu. Deutsche Brüsseler Zeitung'un 26 Eylül 1847 tarihli 77. sayısının Polemik adlı köşesinde Heinzen'in komünistleri Almanya'daki devrimci hareketi bölmenin yollarını aramakla suçlayan ifadeleri yer alıyordu. Heinzen, Deutsche Brüsseler Zeitung'un 12 Eylül 1847 tarihli 73. sayısındaki editör notunu bahane etmişti. Bu notta editörler, bir Alman gazetesinin Deutsche Brüsseler Zeitung'un 49. sayısında (20 Haziran 1847) yayınlanmış olan "Der deutsche Hunger und die deutschen Fürsten" isimli makalenin komünist karakterde olduğu yollu iddiasını reddederken, makalenin yazarının Heinzen olduğunun altını çiziyorlar ve Heinzen'in "bilindiği üzere... defaaten komünizme saldırmış" olduğunu hatırlatıyorlardı. Heinzen'in bu nota verdiği cevabı yayınlayan Adalbert Bornstedt, gazetenin baş editörü, cevabın içerdiği imalı ifadeleri iade edeceği yerde, yurtdışındaki her türden Alman devrimcisini sükûnete davet ediyordu. O editörlerin tamamı adına şunları yazmıştı: "Her iki tarafa da başka bir yerde bu polemik tekrar zuhur ederse bundan uzak durmalarını tavsiye etmeyi görevimiz biliyoruz."
Engels'in 30 Eylül 1847 tarihinde Marx'a yazdığı mektupta görüldüğü gibi, birinci cevabî makale Deutsche Brüsseler Zeitung'a 27 Eylül'de gönderilmişti. Ancak Bornstedt, Marx ve Engels'le gazeteye günlük katkı sunmaları konusunda anlaşmış olduğu hâlde, bir sonraki sayıda (78. sayı) Engels'in makalesini yer yokluğu gerekçesiyle yayınlamamıştı. 79. sayının (3 Ekim 1847) Polemik köşesinde yayınlamaya mecbur kaldığında ise her iki tarafa yönelik karşılıklı suçlamaları bırakmaları çağrısını tekrarlayan bir not iliştirmişti.
[2] Gazetenin Polemik adlı köşesinde editörlerin "Bay Heinzen ve Komünistler" başlıklı notu eşliğinde yayınlandı.
[3] K. Heinzen, Die Preussische Bureaukratie. -Ed.
[4] J. Venedey, Preussen und Preussenthum. -Ed.
[5] Heinzen, Almanya'nın geleceğini, İsviçre Konfederasyonu’na benzer biçimde, özerk bölgelerin bir federasyonu olarak düşünüyordu. Sembolü siyah, kırmızı ve altın rengi bayrak olan “Alman birliği” sloganına birçok küçük burjuva tarafından verilmiş olan anlam bu idi. Marx ve Engels, sloganın bu türden bir yorumunu Orta Çağ’ın yalıtılmışlığı ve siyasî birlikten yoksunluğundan arta kalanlara karşı verilen mücadele ile tutarlı bulmuyorlardı. Buna karşı ortaya koydukları talep, tek, merkezî demokratik bir Almanya cumhuriyetiydi.
[6] K. Heinzen, “Teutsche Revolution Gesammelte Flugschriften”. -Ed.
[7] Engels, Orta Çağdaki bazı büyük köylü isyanlarını sıralıyor: İngiltere'deki Wat Tyler (1381) ve Jack Cade (1450) isyanları, 1358'de Fransa'da gerçekleşen köylü ayaklanması (Jacquerie) ve Almanya'daki köylü savaşı (1524-25). Daha sonraki yıllarda feodalizme karşı köylü mücadelesini etüt etmesi ve 1848-49 devriminde köylülüğün devrimci eylemlerinin deneyiminden yararlanması neticesinde Engels, köylü hareketlerinin karakterine dair hükümlerini değiştirdi. Almanya'da Köylü Savaşı’nda (1850) ve diğer çalışmalarında köylü ayaklanmalarının devrimci kurtuluşçu karakterlerini ve feodalizmin köklerini sarsmaktaki rollerini gösterdi.
[8] J. Frobel, "System der socialen Politik", zweite Auflage der Neuen Politik, Th. I-II (Neue Politik başlıklı ilk baskı "Junius" mahlasıyla çıkmıştı). -Ed.

Nasırcılıktan Neoliberalizme

Nasırcılıktan Neoliberalizme: Devlet ve Özel Sermayenin Yeni Bir Amalgamı
Güneşli bir Kış günü, 2010’un bitmeye yüz tuttuğu bir zamanda Hürriyet 3 isminde bir gemi, kızağından Akdeniz’in mavi sularına indirildi. Tezahürat yapan, kalabalık bir tersane işçisi kitlesi ile kaygılı mühendislerin ve müdürlerin karşısında Mısır’ın en üst düzey ordu subayı ve savunma bakanı Mareşal Hüseyin Tantavi, on bin tonluk yük gemisinin suya indirilişini izledi. Tantavi ve meslektaşları için bu geminin suya indirilmesi, olağan bir resmî meşguliyetten daha fazlasını ifade ediyordu. Bu geminin indirilmesiyle, Savunma Bakanlığı’nın kamu mülkiyetindeki Gemicilik Şirketi’nden İskenderiye Tersanesi’ni aldığı Ağustos 2007’yi önceleyen üç yıllık dönem boyunca yapılmış bir yatırımın ilk meyvelerini görmek mümkün oluyordu.
Diğer yatırımcılar gibi Tantavi ve meslektaşları da bu kıymetli devlet varlığının yeni sahiplerine satışı öncesi yürütülen ve on yıldan fazla süren hazırlık çalışmasından istifade etmişlerdi.[1] Doksanlarda tersanenin özelleştirilememesi, tersane civarında altyapıya daha fazla devlet yatırımı yapılmasının gerekli olduğunu ortaya koyuyordu.[2] Doğal olarak buraya işgücü “akış”ı gerçekleşti ve mevcut işgücü “yeniden yapılandırıldı”. 3.600 işçi, işçilerden çok devletin lehine olan şartlar üzerinden, zorla emekliliğe sevk edildi. Tasfiye işleminin yaklaştığı günlere kadar işçiler, tam emeklilik maaşı alma konusunda aldatıldıklarını söyleyerek, gösteriler düzenlemeyi sürdürdüler.[3]
Hükümeti allayıp pullayan özel uydu kanalı Dream, Silâhlı Kuvvetler’i Hürriyet 3 isimli gemi konusunda tebrik etti. Bu habere bir de tersaneye ait kuşbakışı çekimler ve insanı coşturan savaş müzikleri eşlik ediyordu. Tuğamiral İbrahim Cebru’l Dasuki, tersanenin yeni sahiplerinin bu işletmeyi aldıklarından beri elde ettikleri başarılara vurgu yapıyordu:
“İskenderiye Tersanesi savunma bakanlığına devredildiğinden beri her sektörde eksiksiz gelişimi öngören bir program başlattık. Siparişlerin düştüğü ilgili dönemin ardından müşteri tabanımızı yeniden tesis ettik, işgücünü en son teknolojik ve teknik standartlara göre eğittik ve ISO akreditasyonu aldık.”[4]
İskenderiye Tersanesi’nin “özelleştirilmesi” neoliberal reformların Mısır ekonomisini son kırk yıl içinde nasıl yeniden yapılandırdığına dair standart anlatılara tam manasıyla uyuyor. Kamunun elindeki, zor durumda olan bir sanayinin özel sermaye eliyle kurtarılmasından ziyade, bu özelleştirme devletin devreye girdiği bir süreçtir. Doksanların başında “satış fiyatı” uluslararası yatırımcıların kulağına üflenmiş, fiyat her şeyden önce özel sermayeye oldukça cazip gelmiştir.[5] Aslında Tantavi’nin tersaneyi alması, ordunun neoliberal reformları sinsice engelleme çabasını göstermektedir, böylelikle Tantavi, sadece kendi çıkarlarını değil, sermayenin “ulusal” boyutuna ait çıkarları da korumaktadır. Yoksa Paul Mason’ın ifadesiyle, bu kesim, “küresel kapitalizmi değil, bizatihi devleti geçim kaynağı olarak” mı görmektedir?[6] Ya da Dream TV muhabirinin söylediği biçimiyle, “ulusal sanayilerin gelişimini desteklemek” amacıyla sürece müdahale eden ordu, yerel imalat temelini geliştirmek için yürürlüğe koyduğu devlet kapitalizmine dayalı programın bir parçası olarak, 1960’te mevcut tersanenin inşa edilmesi emrini vermiş olan Cemal Abdulnasır’ın mirasını müdafaa etmek mi istemiştir?[7]
İskenderiye Tersanesi’nin kaderi, ellilerin sonunda ve altmışlarda Nasır eliyle uygulanan bir tür devletçi kapitalizmden bugünkü neoliberal rejime geçişin basit manada devletin ekonomiden el etek çekmesi olarak anlaşılamayacağını söyleyen önemli bir hikâyedir. Aksine neoliberal reformlar, devlet ve özel sermaye arasında yeni bir amalgamın oluşmasını sağlamıştır. İskenderiye Tersanesi’nin sipariş defterleri de bu amalgamın ulusötesi, bölgesel, aynı zamanda yerel devlet ve özel sermayelerden müteşekkil olduğunu göstermektedir: son dönemde tersanenin en önemli müşterilerinden biri özel sermaye şirketi Citadel Capital’in sahibi bulunduğu şirketler topluluğu Nile Logistics’in bir parçası (eski adı Ulusal Nehir Ulaşımı Şirketi) olan Nile Cargo’dur.[8] Citadel, Mısır’ın en büyük özel sermaye sahibi kapitalistleriyle önde gelen Suudi işadamı gruplarının temsilcilerini, Birleşik Arap Emirlikleri’nden bir sermaye fonunu ve Katar kraliyet ailesini bir araya getirmektedir.[9]
Nasırcılığın Yükselişi
Mısır bağlamında neoliberalizmin ne anlama geldiğini anlamak için ellilerde ve altmışlarda Cemal Abdulnasır rejiminin zirvede olduğu günlere geri dönmemiz, böylece neoliberal reformcuların açıktan reddettikleri devlet kapitalizmine dayalı politikaların yapısını keşfetmemiz gerek. Nasır rejiminin politik ekonomisini üç önemli faktör arasındaki etkileşim biçimlendiriyor. Bir tür devlet kapitalizmi olarak bu rejimi gerekli kılan, sınaî sıçrama yaşamak için yeterli sermaye oluşturmayı sağlama amacını güden müdahaleci politikaların gelişimine rağmen, monarşinin ilk yılları boyunca çözülemeyen birikim krizidir.[10] Bu ülkede devlet kapitalizminin aldığı özel biçimi mümkün kılan ise jeopolitik ve yerel koşulların belirleyici olduğu özel konjonktürdür. Temmuz 1952’de iktidarın ordunun eline geçmesi, sömürge dünyası genelinde genel bir eğilimi ifade ediyor. Subayların başarılı olmasını sağlayansa eski imparatorlukların çökmesi ve kitlesel, halka yaslanan sömürge karşıtı hareketin yükselmesiydi.[11] Bu kitle hareketinin gelişiminde işçi hareketi önemli bir rol oynadı. Önceki kuşağın başını çektiği ilk bağımsız işçi örgütleri, Prens Abbas Halim gibi yönetici sınıfa mensup isimlerin vesayetini kıran Vefd Partisi’nin liberal milliyetçi hareketinin gölgesi altında ortaya çıktı.[12] Hür Subaylar, iktidarı “uzun soluklu ekonomik canlılık dönemi”nin zirvede olduğu bir dönemde aldılar. Bu canlılık dönemi, ABD ve SSCB’nin askeriyeye yaptığı aşırı harcama ve devletin sermaye birikiminin ana örgütleyicisi olarak sahip olduğu imtiyazlı role vurgu yapan politikaların bir bileşkesinin küresel ekonomideki süren genişleme dönemi olarak tanımlandı.[13] Bu durum, Nasırcı rejime bağımsız işçi hareketini toplumsal katılım anlayışı ile politik manada ezme çabasını, devletin dağıtım ve yeniden dağıtım politikalarını genelde fakirler, özelde kentli işçiler lehine sınırlı manada yürütmesi üzerinden dengeleme fırsatı verdi. Kırklarda ve ellilerin başında verilen toplumsal ve politik mücadeleler dâhilinde ortaya çıkmış olan işçi hareketi, göz ardı edilecek ya da kolayca ezilip yok edilemeyecek ölçüde bağımsız ve iyi örgütlenmiş bir yapı arz ediyordu. Diğer yandan da söz konusu hareketi hem ülkedeki İngiliz işgaline hem de monarşiye meydan okuyacak genişlikte bir halk hareketine kendi liderliğini dayatacak ölçüde bir güce sahip olamadı.
Mısır’da işçi örgütlenmesinin tarihi, genelde 1899’da sigara fabrikalarındaki işçilerin grevleriyle başlatılır. Sendikaların kurulmasını sağlayan bu grevlerdir.[14] Mısırlıların veya İngiliz işgal güçlerinin Mısır’daki üretime dönük büyük güvenlerinin ve ticarete müdahale etmelerinin bir sonucu olarak Birinci Dünya Savaşı esnasında ekonomi yeniden yapılandırılır. Bu süreçte işçi sınıfı, sayıca ve önem bakımından büyür. Daha savaştan önce sigara işçileri ve İskenderiye’deki tramvay işçileri bir dizi grev gerçekleştirirler. Bu grevler, İngiliz işgaline karşı Vefd Partisi’ne mensup liberal milliyetçilerin öncülüğünde gerçekleşen 1919 Devrimi’nde önemli bir rol oynarlar. İlk ulusal sendika federasyonu yirmi bir şubesi, 3.000 civarında işçisiyle Şubat 1921’de kurulur.[15] 1924 yılı sonunda yeni sendikalar pıtırak gibi çoğalır: sadece İskenderiye’deki sendikaların 15 ilâ 20 bin civarında üyesi vardır.[16] Vefd liderleri ile İngilizlerin uzlaşması, sendikal hareketin 1924’te iktidara gelen aynı parti mensupları eliyle ezilmesi için gerekli yolu açar. Otuzlar, işçi hareketinin yavaş yavaş yeniden dirilişine tanıklık eder. İşçilerin çoğu, sınıf dışı liderlerin himayesi altındadır. Bunlardan biri de bir dizi işçi örgütünün kurulmasına öncülük etmiş, Mısır kraliyet ailesinin başına buyruk bir üyesi olan Prens Abbas Halim’dir. Vefd iktidarda olduğu dönem boyunca kendi sendikalarını beslemiştir.[17]
Kırklı yıllar, sendikal hareketin yapısında niteliksel bir değişime tanıklık eder. Birinci Dünya Savaşı süresince İngiliz ordusunun ekonomik ihtiyaçları Mısır sanayisinin hızla büyümesini sağlar. İşçi hareketi, İskenderiye, Şubra’l Hayme ve Mahalletü’l Kübra’daki tekstil atölyelerinden Hilvan yakınlarındaki Havamidiye’de bulunan şeker ve çimento fabrikalarına, oradan giderek büyüyen modern taşımacılık altyapısına kadar uzanan bir dizi ekonomik sektörde belirli bir şekil almaya başlar. Ancak bu dönemde sadece sendikal örgütlenme genişleyip derinleşme imkânı bulmaz, ayrıca sendikacıların politik bilincinde de önemli bir değişikliğe tanık olunur. Devletin kendisini ezmeye dönük çabaları karşısında sendikal örgütlenmedeki demokratik uygulamalar harekete güç katar.[18] Sendikaların politik meseleler ve politik örgütlerle kurduğu canlı ilişki hareketin bağımsızlığına halel getirmez. Bu durum, ilgili dönemde sendika basını ve yazınına yansıyan tartışmalarda da görülmektedir. Tartışmalara göre, sendikalar meselenin gayet bilincindedirler. Yusuf Müderrik ve Taha Saad Osman gibi işçi liderleri sınaî ve siyasi mücadeleler sürecinde kurulan sendikaların başına geçerler. İşçi hareketi genelinde yürütülen politik faaliyetlerin ortaya koyduğu kapsamlı tecrübe işçilerin politik bilincinin arttığını göstermektedir. Mısır’da yeni oluşan sendikal hareket, uluslararası planda ilk kez Mısır delegasyonunun Dünya Sendikalar Federasyonu tarafından 1945’te düzenlenen konferansa katılmaları suretiyle görünme imkânı bulur.[19]
Aslolarak Şubra’l Hayme’deki tekstil işçileri sendikasının önde gelen eylemcileri ve diğer sendikalarca 1945’te kurulan İşçilerin Ulusal Kurtuluş Komitesi (WCNL) eylemci işçilerin İngilizlere karşı verilen mücadeleye işçi hareketinin nasıl katkı yaptığına dair önemli bir örnektir. WCNL’in kurulmasını müteakip birkaç ay içerisinde gerçekleştirilen grevler ve protestolar İngilizlerin ülkeyi terk etmesini talep eden ve giderek büyüyen hareket içerisindeki liderliğin ve yeni, kapsamlı, pratik koordinasyon biçimlerinin gelişimi için bir fırsat sunar. Öğrenci eylemlerine yapılan saldırılara cevap vermek amacıyla 21 Şubat ve 4 Mart 1946’da ortak kitlesel gösteriler ve grevler örgütlemek amacıyla Ulusal İşçi ve Öğrenci Komitesi öğrenci ve işçi delegelerini bir araya getirir.[20] İşçilerin sömürgecilikten “ulusal manada kurtuluş” için verilen mücadelenin parçası olduklarına dair bilinci Mısır sınırlarını da aşar. Süveyş Kanalı işçileri, 1947’de Endonezya’daki ulusal hareketi bastırmak için bu ülkeye giden Hollanda bandıralı Volendam isimli geminin kanaldan geçişine karşı koymak için örgütlenirler.[21]
İşçi hareketinin “ekonomik” hedefleri ile halkın sömürgecilik karşıtı mücadelesinin sahip olduğu “politik amaçlar” arasındaki ilişki, yoğun tartışmaların konusu olur. Yeni sendikaların önemli bir bölümünün lider kadrosu arasında epey nüfuza sahip komünist eylemciler, işçi ücretlerinin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için verilen mücadele ile İngilizlerin ülkeyi terk etmesi ve ülkede politik değişim için verilen mücadele arasında organik bir bağ bulunduğunu iddia ederler. Ayrıca bu eylemcilere göre, işçi örgütleri İngilizlere karşı yürütülen politik hareketin yönlendirilmesinde belirli bir rol oynamalıdırlar. Vefd Partisi’nden liberal milliyetçiler ve Müslüman Kardeşler bu görüşe karşı çıkarlar. Her iki yapı da işçilerin bağımsız politik eylemini kendilerine tabi kılmak derdindedir. Sendikalar içerisinde Doğu Tütün İşçileri Sendikası’ndan Enver Selame gibi komünist olmayan işçi liderleri de vardır. Selame, sendikaların işçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesine dönük talepleriyle ilgilenmeleri, politik eylemlilikten uzak durmaları gerektiğine ilişkin fikri savunmaktadır. İngiliz yöneticiler de önde gelen eylemci işçiler arasında küçük bir reformist, anti-komünist eğilim meydana getirirler ve bu görüşü teşvik etmesi için kendisine maaş ödenen bir ajan olan Kahire Şoförler Sendikası lideri İbrahim Zeyneddin’i saflarına katarlar.[22]
İngilizlerin Britanya Sendika Kongresi’nin pratiklerini model alan bir tür reformist sendikacılığı teşvik etmeye dönük çabalarına karşın Mısırlı komünistlerin görüşleri bu dönemde gösteriler düzenleyip grevler örgütleyen on binlerce işçi tarafından benimsenir. Reformist sendikacılığın at koşturabileceği alan esasında çok dardır. Sadece işçi grevlerinin bastırılması ve sendikaların dönem dönem ezilmesi değil, ayrıca Mısır monarşisine ait baskı aygıtı ile İngiliz işgali arasındaki sıkı ilişki de komünistlerin mesajlarını kuvvetlendirir. Dahası sendikalar, Kahire’de 500.000, İskenderiye’de 250.000 civarında kişinin katıldığı gösterilere ve Kanal Bölgesi’nde İngilizlere karşı gerilla savaşının başlamasına tanıklık eden 1951-52 Kış’ındaki büyük gösteri ve grev dalgası dâhilinde politik ve ekonomik mücadelelerin iç içe geçip güçlendiği bağlam dâhilinde gelişme imkânı bulurlar.[23]
Subayların sömürgecilik karşıtı hareketi destekleyip monarşiye düşman olduklarını beyan eden açıklamaları sebebiyle işçi hareketi Hür Subaylar darbesine ilk başta olumlu yaklaşır. Ancak subaylarla grevdeki işçiler arasındaki ilk doğrudan karşılaşmayı ağır bir baskı politikası takip eder. Ordu Ağustos 1952’de Küfr ed-Davvar’daki tekstil işçilerinin grevini bastırır ve işçileri askerî mahkemeye çıkartır. Sonuçta işçiler ağır hapis cezalarına çarptırırlar, grevin iki lideri Mustafa Hamis ile Muhammed Bakari idam edilir. Greve gösterilen tepki sendikal hareketin bölünmesine neden olur. Birçok sendika Hür Subaylar’a destek çıkıp grevci işçileri “terörist” olmakla suçlar. Genel Mısır Sendikaları Federasyonu Kurucu Komitesi bir bildiri yayımlayarak Küfr ed-Davvar grevini “emperyalizm yanlısı kişilerin tetiklediğini” söyler. Öte yandan komünistler, subaylara bağlı şirket bünyesindeki işyerlerini dolaşarak işçilere sakin olmalarını söylerler.[24] Onca desteğe rağmen Hür Subaylar, sendikalara karşı yoğun bir baskı uygulayıp federasyonun kuruluş konferansını yasaklarlar.[25]
İşçi hareketi ile askerî rejim arasındaki ilişkide diğer önemli bir dönüm noktası da Mart 1954 olaylarıdır. İktidardaki Devrimci Komuta Konseyi içinde yaşanan çatışma sokaklara ve işyerlerine yansır. Azınlık grubunun lideri olan ve solcu süvari subayı Halid Muhiddin tarafından desteklenen Cumhurbaşkanı Muhammed Necib, ordunun kışlalarına dönmesinden ve parlamenter demokrasinin bir biçimde yeniden tesis edilmesinden yanadır. Öte yandan başını Cemal Abdulnasır’ın çektiği çoğunluk grubu İngiliz birliklerinin ülkeyi terk etmesini sağlamak için askerî idarenin devam etmesi görüşünü desteklemektedir. Her iki grup sendikaların desteğini kazanmaya çalışır. Sonuçta işçi hareketi Abdulnasır ve Necib arasında ikiye bölünür. Ama Küfr ed-Davvar ile İskenderiye’deki sendikacıların muhalefetine rağmen Nasır’ın içişleri bakanlığını kontrolünde tutması ona Devrimci Komuta Konseyi’yle birlikte çalışan küçük bir sendikacı grubuna ciddi avantajlar sağlar. Nasır, bu noktada askerî idarenin sürmesini talep eden Kahire nakliye işçilerinin grevine kitlesel destek sunulduğu izlenimi yaratmak amacıyla polisi devreye sokup devletin yeni kurduğu Kurtuluş Yürüyüşü ve paramiliter Ulusal Muhafız gibi kitle örgütlerini seferber eder.[26]
Nasır, zaferini büyük ölçüde Necib üzerinden sendika liderleriyle kurulan ittifaka borçlu olsa da, rejim ulusal sendikalar federasyonunun kurulmasına 1957’ye dek izin vermez. Mısır Sendikalar Federasyonu’nun (ETUF) kuruluş kongresi 30 Ocak 1957’de yapılır. Kongreye toplam 252.485 üyesi bulunan on yedi sendika ve meslek birliğini temsilen 101 üye katılır. Başkanlığını Enver Selame üstlenir. Sonrasında Nasır, onun federasyonun başkanı olmasını onaylar.[27] Kongre, sendikalarla devlet arasındaki yeni ilişkinin kurulması ve geçmişten kopmaya dair önemli bir göstergedir. Her ne kadar kuruluş kongresinde temsil edilen sendikalar kırklarda kurulan bağımsız sendikalara dayansa da federasyon, temelde ana biçimini işçi hareketi genelinde tesis edilmiş olan büyük bir koordinasyona dönük tabandan gelen baskıya verilen bir cevap yerine, devletin ihtiyaçlarının tayin ettiği, sendikal harekete ait yeni bir merkezîleştirilmiş yapı oluşturur.
İşçi örgütlerinin devletle bütünleştirilmesi, Nasırcılığın politik ekonomisi dâhilinde öncü bir rol oynar. Devletin resmen tasdiklediği tek sendika federasyonu olarak ETUF, işçi gösterilerinin ve grevlerinin bastırılmasına yardım eder, ayrıca işçileri üretim hedeflerine ulaşmak amacıyla seferber edip, rejimin temsil ettiği muhtelif temsilî yapılara aday olma süreçlerini kontrol ederek, işçilerin politik manada kendilerini ifade etmelerine dair geriye kalan hukukî kanalları tekeline alır.[28] Federasyon, ayrıca servetin sınırlı biçimde yeniden dağıtımı sürecinin önemli bir parçasıdır. Bu süreç, esasta Nasırcı rejim eliyle tesis edilmiştir ve temelde işçilere yapılan sosyal yardımlar, eğitim ve barınmaya yönelik yatırımlar, ayrıca temel tüketim malları ile yakıta yönelik sübvansiyonlar aracılığıyla işlemektedir. Sürecin önemli bir kısmı, kamu sektöründeki işyerleri üzerinden örgütlenmektedir.
Nasırcı sistemde işçi sınıfının rolünü bir dizi farklı faktör biçimlendirmektedir. İlk faktör, SSCB’den farklı olarak, sanayileşmenin küresel kapitalizmin genişlemesi bağlamında gerçekleşmesi üzerinden, sürece kentli işçilerin hayat standartlarının sistematik biçimde düşmesi gibi bir durum eşlik etmesidir.[29] 1960 ile 1965 arası dönemde devlet eliyle gerçekleştirilen sanayileşmenin ilk aşamasında işçi ücretleri önemli oranda artar.[30] Bu sosyal yardım sistemi, ideolojik ve pratik anlamda işçilerin ekonomik ve politik sakinliğini şarta bağlar. Joel Beinin’in de ifade ettiği biçimiyle, “grev” sözcüğü, Nasırcılığın ilk yıllarında politik söylemde kelimenin tam anlamıyla silinip gider.[31] Sendikaların devletle bütünleşmesi, rejimin işçi sınıfıyla kurduğu ilişkinin merkezî unsurudur. Bu, işçiler arasında huzuru muhafaza etmek ve sendikaları üretkenliğin bekçi köpekleri kılmak amacıyla oluşturulmuş bir politikadır. Bu politikanın önemli bir sonucu olur ve devletçe tasdik edilmiş sendikalar zaman içerisinde rejime bağlı temsilî yapılarda mevkilerin büyük bir kısmını kontrol altına alırlar. Altmışların ortasından itibaren Ulusal Meclis’teki koltukların yüzde ellisi işçi ve köylülere tahsis edilir. Sendikaları devlet adına yöneten bürokratik aygıt kamu sektörü teşebbüslerini yöneten nispeten daha kapsamlı devlet bürokrasisine paralel gelişme kaydeder. Kırklarda ortaya çıkan bağımsız sendikalarda kimi sendika liderleri önemli bir rol oynasalar da bu isimler, Nasırcı sistem dâhilinde, sendika bürokrasisinden çok, devlet idarecileri ile müdürlerinden oluşan sınıfın diğer üyelerinin gördükleri işleve yakın bir işlev görmektedirler. Ücretlerden zorunlu kesilip toplanan sendika aidatları ile sendika liderlerinin konumu sendikayı bağımsız bir örgüt olarak muhafaza etme ve patron veya devletten tavizler koparma becerisine değil, işçilerin hoşnutsuzlarını kontrol altında tutma noktasında ne kadar etkili olduğuna bağlı hâle gelir. Sendika liderlerinin Nasırcı bürokrasi ile bütünleşmiş olması, bu liderler arasında bazı isimlerin, hatta ekseriyetinin, maddî kaynakların ve politik iktidarın yönetici sınıf dâhilinde yeniden dağıtılmasına dönük çabalar karşısında, ara sıra da olsa kendi çıkarlarını korumak için, nispeten uyumlu bir blok olarak hareket etmesine mani olmaz. Nasır’ın halefi olan Enver Sedat’ın ekonomide liberalleşmeyi öngören politikalarına bazı sendika liderlerinin muhalefeti, en iyi, bu söylenenler ışığında anlaşılacaktır.
Infitah ve Nasırcı Devletin Uzun Krizi
1960-61 tarihli ilk beş yıllık plan, Mısır ekonomisinin sanayileşme ve artan tarım üretimi üzerinden hızla dönüştürülmesine ilişkin iddialı hedefler koymuştur. Bu projenin ihtiyaçlarını karşılayacak yeterli sermayeyi temin edemeyen devlet, özel sermayenin önemli bir kısmını millîleştirir. Yabancı krediler, özellikle SSCB’den gelen paralar, Asvan Barajı gibi inşaat projelerinin finansman kaynağı olarak kullanılır. 1960-66 arası dönemde toplam sınaî üretim değer bakımından iki katına çıkar. GSMH’nin yılda yüzde altı oranında artması ve bir milyon yeni iş yaratılması ilk beş yıllık planın diğer başarılarındandır.[32]
Ancak Waterbury ve Richards’ın ifadesiyle, Nasır’ın ithal ikameci politikalarının “Aşil topuğu” hızla kendisini ele verir: Mısır süreç içinde ödemeler dengesi krizine mani olma noktasında yeterince döviz elde edememiştir.[33] Hükümet yatırım sermayesini yeterli düzeyde artırmadığından, ikinci beş yıllık plan terk edilir, bunun yerine devlet kendisini ithalat ve ihracat arasındaki uçurumu kapatmak için kredi almak üzere uluslararası kredi kurumlarıyla müzakere ederken bulur. 1956’daki ilk millîleştirme dalgası için yabancı yatırımcılarla imza edilen takas anlaşmaları sonrasında ülkedeki döviz rezervleri kurur. Altmışların ortasında Nasır, işçilerin ücretlerini aşağı çekip çalışma saatlerini artıran bir tasarruf programını yürürlüğe koyar. Halefi Sedat ise ekonomiyi Batılıların yatırımına açmak amacıyla bir dizi reform tatbik eder.
Sedat’ın yüzünü Doğu’dan Batı’ya çevirmesi, Mısır tarihinde önemli bir olaydır. İnfitah (“Açılım”) politikası, SSCB ile ortaklaşa yürütülen devletçi kapitalist kalkınma gayretinin terk edilip ABD’nin öncülüğünü takip eden yeni bir dizi ekonomi-politikası ve dış politikaya geçilmesini öngörmektedir. Pratik politika düzeyinde infitah, dış ticareti liberalleştirip kısmen özelleştirmeye, özel sektör eliyle gerçekleştirilen ithalatların teşvik edilmesine, çoklu dövize geçmeye, Mısır’daki bankacılık sektörünün reforma tabi tutulmasına, kamu sektörünün yeniden örgütlenmesine ve Mısır özel sektörünün elindeki imtiyazların artırılmasına ilişkin bir dizi tedbiri içermektedir.[34] Bu politikaların amacı Mısır’ı bilhassa Körfez ve Batı ülkeleri için cazip bir finans merkezi kılmaktır. Ancak infitah politikasını destekleyenlerin kullandıkları dil ilk döneminde belirli bir retoriği yansıtsa da bu kesimlerin yönelimindeki ana mantık kapsamlı bir değişime işaret etmektedir. Sedat’ın ABD yönetici sınıfının ve müttefiklerinin küçük ortağı olmak için uygulamaya soktuğu politikanın şartları, Keynesçiliğin neoklasik ve neoliberal ekonomi düşüncesi okulları lehine terk edilmesi için gerekli zemini hazırlayan, devlet öncülüğünde kalkınmanın krize girmesi ve altmışlarda uzun süren ekonomik canlılık döneminin sona ermesi sonucu oluşan ekonomi siyasetindeki küresel değişimin belirlenimi altındadır.
Yeni ekonomideki tutuculuk, kârlılığı yeniden tesis edebilme noktasında personel çıkartma ve tasarruf tedbirlerinin yetmediği kanaatindedir. Ücretlerin düşürülmesi, uzun çalışma saatlerinin getirilmesi ve yardımlara dönük harcamalarda kesintiye gidilmesi krizin bedelini yoksullara ödetmek derdindedir. Ancak bunlara bir de devletle kapitalistler arasında kurulan yeni koalisyonun çıkarına olacak şekilde, devletin yeniden dağıtım ve kazanç elde etme işlevleri arasındaki dengenin tekrar biçimlendirilmesine dönük uyumlu bir çaba eşlik etmelidir. Dolayısıyla infitah politikası, yönetici sınıfın farklı kesimlerinin ekonomik ve politik ağırlığının yeniden dengelenmesini de içerir, bu da sonuçta kazananların ve kaybedenlerin olmasını gerekli kılmaktadır. Başka uygun bir stratejinin bulunmadığı konusunda genel ve uzun süre varolan konsensüse karşın, taktikler bağlamında yönetici sınıf içerisinde ara sıra çatışma ve yoğun bir tartışma baş gösterir. Daha da önemlisi infitah, aynı zamanda gösteriler ve grevler biçimi altında belirli bir direnişin fitilini ateşler. Bu tehdit Ocak 1977’de “Ekmek Ayaklanması”nın patlak vermesiyle Sedat için ciddiyet arz etmeye başlar. IMF’nin teşviki üzerine, ekmek gibi temel ürünlerin bazılarında sübvansiyonların kaldırılmasına tepki olarak kendiliğinden bir gösteri ve isyan dalgası açığa çıkar. Gösteriler esasta arka plandaki toplumsal ve politik gerilimin bir ürünüdür. Süreç içerisinde, 1976 yılında Kahire otobüs işçileri dâhil birçok işçi greve gider, çok sayıda sokak gösterisi örgütlenir. Dolayısıyla infitah, bir dizi aşamadan geçen uzun soluklu bir süreçtir. Bu aşamada yönetici sınıf “zorluğa katlanma” zorunluğuyla yüzleşmeyi olabildiğince uzun bir süre ertelemeye ve ileride yaşanması muhtemel toplumsal patlamalar riskine maruz kalmamaya çalışır. Bu nedenle Sedat, ABD desteğini alabilmek için ülkesinin stratejik değerini bir manivela olarak kullanır. Özel ve yabancı sermayenin alanının genişlemesi ve sınırlı bir biçimde liberalleştirilmesine dayalı politikaya yeni sübvansiyon uygulamaları eşlik eder. Bu siyaset bir süre işe yarar ama seksenlerin sonunda Mısır yetmişlerde aldığı ABD kredilerinin faiz ödemeleri konusunda temerrüde düşme noktasına gelir.[35]
Dönemin ekonomi göstergeleri seksenlerin sonunda rejimin yüzleştiği ekonomik krizin kapsamını ortaya koymaktadır. Çok az artışın yaşandığı 1990 yılı müstesna, 1985-1991 arası dönemde GSMH artış oranları sürekli düşmüştür. Ayrıca aynı dönemde yüksek enflasyon oranlarına, işsizlikte artışa ve aralarında Merkezî Güvenlik Güçleri’ndeki askerlerin 1986 tarihli isyanının, aynı yıl gerçekleşen demiryolu işçileri grevinin ve 1989’da Hilvan’da çelik işçilerinin oturma eyleminin bulunduğu bir dizi gösteri ve greve tanık olunmuştur.[36]
Jeopolitik denge dâhilinde yaşanan değişimler ve ekonomik kriz, bir kez daha kesişmiştir. Mübarek rejiminin 1990’da Kuveyt’in işgal edilmesi ardından ABD öncülüğünde Irak’a yapılan saldırıya destek esasında Mısır’ın Paris Kulübü’ne (kredi veren ülkelerin 1956’da kurduğu gayriresmi grup –çn.) olan borçlarının önemli bir bölümünün silinmesi karşılığında verilmiştir. ABD hegemonyasının Ortadoğu’daki saldırganlığı ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü rejimin manevra alanını daraltır ve onun uluslararası kredi kurumlarının yapısal değişiklik programının uygulanması konusunda daha fazla ısrarcı olmasına yol açar. Değişen jeopolitik koşullar sebebiyle yönetici sınıf, ekonomik reformların uygulanması ile ilgili bir uzlaşmaya varır. Bu reformlar, toplumsal hoşnutsuzluğu ciddi oranda artırır. Özellikle neoliberal ekonomik reformlara yönelik itirazını daha öncesinde dile getirmiş olan Mısır Sendikalar Federasyonu liderleri Ekonomik Reform ve Yapısal Düzenleme Programı’nı (ERSAP) destekler.[37]
Yapısal Düzenleme: Devlet Nasırcı Toplum Sözleşmesini Terk Ediyor
1991 tarihli, 203 sayılı kanunun meclisten geçişi, yapısal düzenleme programının ilk aşamasının habercisi niteliğindedir. Kanun kamu sektörünü kendilerine birleşme, tasfiye, taksim ve satış yoluyla iştiraklerinden kurtulma hakkı bahşedilen onlarca “şirket”e bölen özelleştirme sürecinin hukukî çerçevesini teşkil eder. Böylelikle kamu sektörü, başarısının devletin toplumsal ve politik hedeflerine ulaşıp ulaşmadığına göre tayin edildiği bir ekonomik kalkınma projesi olmaktan çıkartılıp, bir emlak komisyoncusu envanterine dönüştürülür. Kanunun ana amaçlarından biri de yerel, bölgesel ve ulusötesi düzeylerde özel sermaye ile devlet sermayesi arasında kurulacak yeni ortaklıklar için yeni imkânlar yaratmak amacıyla, aralarında güçlü bağlar bulunan kamu sektörüne ait sanayilerin planlı bir biçimde tesis edilmiş bütünlüğünü parçalamaktır. Bu noktada neoliberal reformlar kamu sektörünün yeniden dağıtıma ilişkin işlevlerini elinden alır, özellikle artık devlet yurttaşlarına temel ürünlerin teminini güvence altına almayı amaçlayan ekonomik planlama dâhilinde oynadığı merkezî rolü terk etmekte, milyonlarca işçiye güvenceli istihdam sunma taahhüdünden vazgeçmektedir. Ancak 203 sayılı kanun kamu sektöründeki bürokrasinin rolünü azaltmamakta, aksine onu sektördeki özelleştirme sürecinin bir faili hâline getirmektedir. Kanunun 3. Madde’si ise şirketlerin ve iştiraklerinin ilk yönetim kurullarının mevcut yöneticilerden ve daha önceden kendilerini kurmuş olan kamu sektörü şirketlerinin yönetim kademesinden oluşmasını şart koşmaktadır.
Kamu sektörüne dönük saldırısı ardından devlet yatırımcılara teşvik verilmesini öngören bir kanun çıkartır. 1997 tarihinde çıkan 8 sayılı kanun (“Yatırım Güvenceleri ve Teşvikleri Kanunu”) neoliberal ekonomik dönüşümün en önemli araçlarından birisidir ve devletin sınıfsal eğiliminin açık bir göstergesidir. Kanun, şirketlerin millîleştirilmesini ve müsadere edilmesini yasaklamakta, her türden idarî makamın ürünlerin fiyatlandırılmasına veya kârların düzenlenmesine müdahale etmesine mani olmaktadır. Ayrıca kanun, lisansların iptal edilmesi ya da lisans koşullarının ihlal edildiği ve sadece başbakanının açık yetkilendirmesini gerekli kıldığı durumlar hariç, lisanslı malların kullanımına son verilmesi noktasında kamu görevlilerinin müdahale etmesine yasak getirmektedir. Aynı kanun, bir de şirketlere beş ilâ yirmi yıl arasında değişen süreler için vergi muafiyeti getirmekte, şirket sözleşmelerinin onaylanması, tapu kaydı ve şirket kaydı esnasında alınan vergileri kaldırmaktadır. Tahvil gelirleri, senetler ile tasfiye veya birleşme üzerinden elde edilen kazançlara konulmuş vergilere de benzer muafiyetler tatbik edilmektedir. 8 sayılı kanun, vergilendirme ve gümrük vergisi sistemlerinin şirketlerin ve yüksek gelir grubunun lehine olacak şekilde derinlemesine yeniden yapılandırıldığı sürecin sadece ilk aşamasıdır. Sonrasında Ahmed Nazif hükümeti, gelir vergileri ve şirket vergilerinde indirime gider, ayrıca ithalat sınırları kaldırılır.[38] Yeni kanun, 40.000 lira üzerindeki gelirler için yüzde 20’lik bir vergi oranı belirler, bu oran 400.000 lira üzerine çıktığında yüzde 40’a çıkmaktadır. Gelir vergisi sistemi ile yatırımcılara getirilen muafiyetlerle ilgili bu değişiklikler, büyük zenginlerin ve üst düzey devlet görevlilerinin muazzam servetler elde etmesini sağlar. Eissa’nın hesabına göre, devlete yakın yatırımcıların başını çektiği otuz sekiz büyük şirketin ve devlet görevlilerinin 2007 ve 2008’de elde ettikleri 31,5 milyar liralık kârların yüzde sekizini vergideki kesintiler sayesinde ceplerine inen kazanç oluşturmaktadır.[39]
Bir kez daha tekrarlamak gerekirse, neoliberal reformlar daha önce servetin zenginden alıp fakire dağıtılmasında kullanılan sınırlı araçları ya zayıflatmış ya da tümüyle ortadan kaldırmıştır. Ancak vergi reformu sürecine bir de köprüler, yollar, limanlar, sulama sistemleri ve elektrik dağıtım şebekeleri gibi kimi altyapı alanlarına dönük devlet yatırımlarının arttığı bir süreç eşlik eder. Ama bunlar, çoğunlukla kâr getiren ve pratikte özel sermayenin sübvanse edildiği projelerdir. Örneğin Kahire’nin dış mahallelerinde etrafı çevrili, güvenlikli sitelere yollar yapmak suretiyle Mısır’ın kent manzarası yeniden biçimlendirilir.[40]
Neoliberal programın üçüncü önemli unsuru da yeni iş kanununun (2003’te çıkan 12 sayılı kanun) yürürlüğe girmesidir. Ekonomik dönüşüm sürecinde çıkan diğer kanun gibi bu da devletin işçilerin çıkarları karşısında sermayenin çıkarlarına meyyal olduğunu açık biçimde göstermektedir. Kanun işçilerin iş istikrarı hakkını ortadan kaldırmış, geçici işe giriş sözleşmelerinin istisna değil, kural olmasını sağlayarak işsizlik karşısında işçilerin korunmasını geçersizleştirmiştir. Önceki kanunların aksine bu kanun sayesinde sabit süreli sözleşmeler artık belirsiz bir süre için yenilenebilmekte, üstelik işçiler hizmet süresinin uzunluğu konusunda ekstra bir koruma alamamakta ya da işçilerin bizatihi varlıkları birer daimi sözleşmeye dönüştürülmektedir. Kanun ayrıca işçilerin grev hakkına da sınırlama getirmektedir. Görünüşte kanunun işçilere garanti ettiği sınırlı kimi yardımlar bile verilmez. Kanun, asgari ücret için bir oran belirleme yetkisine sahip Ulusal Ücretler Konseyi’nin oluşumuna ilişkin kimi hükümler içermektedir. Bu oran, her üç yılda bir gözden geçirilecek, bu işlem de örneğin artan hayat pahalılığına göre yapılacaktır. Konsey, 2011 devriminden beri hâlâ toplanabilmiş değildir.
Dünya Bankası, 1991-1999 arası dönemde uygulanacak özelleştirme programı için iki aşama belirler. Hükümet, 1991-1995 arası dönemde 314 şirketin 20’den fazlasını kısmen elinden çıkartmış ya da satmıştır. 1996-1999 arasında özelleştirme süreci hız kazanır ve hükümet diğer reformlarını daha büyük bir iştahla yürürlüğe koyar: bu noktada 65 şirketteki çoğunluk hissesini, ardından da 16 şirketteki azınlık hissesini satar.[41] 1999-2004 arası dönemde yapılan özelleştirmeler devletin 314 şirket içerisinde yaklaşık 200’ünü elinden çıkartmasını sağlar.[42] 2004’te kurulan Ahmed Nazif hükümeti özelleştirme programını bir kez daha ivmelendirip faaliyetlerinin kapsamını 203 sayılı kanunun çerçevesi dışına çıkartır. Özelleştirme reçetelerinin GSMH içerisindeki oranı, 2005/6 mali yılında yüzde 2,5, 2006/7 mali yılında ise 1,9’dur. Bunun önemli bir kısmını devlet mülkiyetindeki büyük bir banka olan İskenderiye Bankası’nın satışı ile Mısır Telekom’unun kısmen özelleştirilmesi teşkil etmektedir.[43]
Kamu Sektöründe İstihdamın Azaltılması
ERSAP’ın amaçlarından biri de kamu sektöründeki işgücünün azaltılmasıdır. Bu sektörde hem çalışan işçilerin sayısı azaltılacak hem de istihdam koşulları kötüleştirilecektir. Aşağıda tespit ettiğimiz üzere, sektörde çalışanların sayısının azaltılmasını öngören belirli reformlar neoliberal dönemde Mısır işçi sınıfını tekrar biçimlendiren yeniden yapılandırma sürecinin bir parçasıdır. Ancak bir dizi sebepten ötürü bu politikalar, toplam sürecin biçimlendirilmesi noktasında çok önemlidir. İlk sebep, 203 sayılı kanundan etkilenen işçilerin sayısının yaklaşık bir milyonu bulması, yani kamu sektörüne ait şirketlerde, yerel ve ulusal hükümet ile ordunun (silâhlı kuvvetler personeli hariç) sahip olduğu sanayilerde çalışan ve toplamı yaklaşık 5,5 milyonu bulan işçi kitlesinin yüzde yirmisinden biraz az olmasıdır.[44] Devlette çalışan işçiler, özelleştirmenin başında toplam 15,2 milyonu bulan işgücünün yüzde 37’sini teşkil etmektedir. İkinci sebep, kamu sektöründeki örgütlenmenin epey merkezî bir nitelik arz etmesi ve bu sektöre büyük işyerlerinin hâkim olmasıdır: özelleştirme süreciyle birlikte bu işyerleri küçük birimlere ayrıştırılmış, bu da özel sermaye yatırımına cazip gelmiştir. Son sebepse, bilhassa tekstil sektöründe, kamu şirketlerinin uzun bir grev geleneğinin ve önemli bir militan geçmişin üzerinde duruyor olmasıdır. Bu şirketlerde işçilerin müşterek tecrübenin dağılması, işçi sınıfının bu kesimleri arasında yenilgi ve çöküş hissini giderek yoğunlaştırmıştır.
203 sayılı kanun 2001 itibarıyla devletteki işgücünün yarıdan fazlasını işten çıkartıp bu sayıyı 453.000’e çekmeyi hedefler. Devlet, bu azaltma işlemini gerçekleştirebilmek için bir dizi mekanizmayı devreye sokar. Bu amaçla (167.000 çalışan için hazırlanan) erken emeklilik aracılığıyla özelleştirme öncesi süreci yeniden yapılandırır, özel sektörde 222.000 çalışanı işten çıkartır ve emeklilik yaşı gelen işçilerin yerine yenilerini almaz (148.000 çalışan).
Kamu sektöründe istihdamın azaltılması işçileri ve ailelerini çeşitli şekillerde etkiler. Doksanların ortasında kamu ve özel sektördeki reel ücretler neredeyse eşittir ve 2000’e dek eşzamanlı olarak artmış, diğer yandan da aradaki uçurum genişlemiştir. 2005 yılı itibarıyla özel sektör ücretleri endeksi 1995’teki 100 taban değerinin üzerine çıkıp 120 olur. Diğer yandan kamu sektörü ücret endeksi ise 180 olur.[45] Ayrıca kamu sektöründe sağlık yardımları, emekli aylıkları ve (çalışanların ikinci bir işte çalışmasını sağlayan) kısa çalışma süreleri gibi kimi imkânlara ayrıca kapsamlı bir iş güvencesine rastlanmaktadır.[46] Bessiyuni’nin tespitiyle, 1998-2006 arası dönemde iş güvencesizliğindeki toplam artış ve sosyal sigorta sahibi olma imkânındaki azalma özelleştirme programının ikinci ve üçüncü kez hızlandırılması ile bağlantılıdır. Aynı dönemde işe giriş sözleşmesine sahip işçilerin oranı yüzde 61,7’den yüzde 42’ye düşerken, sosyal sigortası bulunanların oranı ise yüzde 54,1’den yüzde 42,26’ya iner.[47]
İşçileri ve ailelerini doğrudan etkileyen ücretler ve ücret dışı yardımlardaki kesintilere ek olarak Nasırcı genel sağlık hizmetleri ve eğitim sistemine dönük neoliberal saldırı, yoksullar üzerinde olumsuz bir etkiye yol açar. 1991 reformlarından beri yoksulların sağlık ve eğitim hizmetlerinden faydalanmak için ödedikleri bedeller muazzam ölçülerde artar, bu da “gizli” ve gayriresmî ücretlerin dayatılması suretiyle yoksulların sömürü karşısındaki zafiyetini giderek daha da derinleştirir.[48] Neoliberal reformlar, eğitim ve sağlık sektörlerinde benzer bir modeli takip eder: “temel sosyal yardım programları sessizce terk edilir”[49] ki bu da devletin maddî kaynak sağladığı hizmetlerin nispeten bozulmasına yol açar; zamanla kullanıcı ücretlerinin kurumsallaşmasına ve varolan ücretlerin artmasına sebep olan maliyeti karşılayıcı mekanizmalar dayatılır; ayrıca doğrudan özelleştirme biçimlerini devreye sokan muhtelif programlar yürürlüğe konulur. Devletin desteklediği eğitimin bozulan niteliğini bir biçimde dengelemek amacıyla özel eğitime yapılan harcamalar doksanlar boyunca önemli oranda artar ve bu artışın yükü büyük ölçüde yoksulların omuzlarına bindirilir. 2000 yılı itibarıyla yoksul aileler arasında yapılan çalışmalara göre, toplam hane harcamalarının yaklaşık yüzde yirmisi eğitimle ilgilidir.[50] Neoliberal reform programındaki diğer unsurlar, şeker, yemeklik yağ ve süt ürünleri gibi kimi tüketim mallarına uygulanan sübvansiyonların kaldırılmasını içermektedir.[51] 1992’de Mısır hükümeti, meclisten toprak mülkiyeti üzerindeki sınırlamaları kaldıran bir kanunu geçirir (kanun ancak 1997’de yürürlüğe girme imkânı bulur.). Ayrıca bu kanun 1952’deki Toprak Reformu’nu iptal eder ve hükümet, Mısır’daki kiralık ev stokunun üçte birlik kısmında kiraları piyasa değerlerinin altında tutan kira kontrolü sistemini çökertmek için sistematik bir çalışma yürütür.[52]
Devletle Özel Sermayenin Yeni Amalgamı
Mısır’daki infitah deneyimi ve yapısal düzenlemeler neoliberal reformların devletin ekonomiden elini eteğini çekmesini ifade ettiğine dair o yüzeysel iddiaları geçersiz kılmaktadır. Aksine devletin rolünün basit manada elindeki üretim araçları ve hizmet sunumu süreçlerine doğrudan dahli meselesine indirgenemeyeceği görülür. 1992’de başlatılan yapısal düzenleme programı Mısır’da devletle özel sermayenin yeni amalgamını tahkim eder. Devletin elindeki sanayiler ve hizmetler zorla özel sermaye yatırımına açılır veya çürümeye bırakılıp ihmal edilir. Bu arada devlet, tarımsal kiralamaları serbestleştiren 1992 tarihli kanunun mecliste geçmesinde görüldüğü üzere, kanunların yürürlüğe girmesi noktasında sermayenin çıkarlarının bir garantörü olarak hareket etmeyi sürdürmektedir. Meclis, büyük toprak sahiplerinin yararına olan ve küçük yarıcılar üzerindeki korumayı kaldıran bir kanunu geçirir. Ayrıca güvenlik güçlerinin silâhlı müdahalesi üzerinden bu kanunun uygulanması sağlanır. Kanuna muhalif olanlar tutuklanır ve yoğun baskılara maruz kalırlar. Devlet, mülk sahiplerini koruyup onların nesiller boyu işleyenlerin o toprakları gasp etmelerini kolaylaştırır.[53]
İktidardaki Ulusal Demokratik Parti, reform sürecinde önemli bir rol oynar. Neoliberalizm, üst düzey devlet görevlilerinin büyük birer yatırımcı olması için gerekli fırsatı sunar. Böylelikle iktidardaki insanlar, sadece devlet adına sermayeyi yöneten kişiler olmakla kalmazlar, ayrıca iş dünyası ve hükümetteki rolleri sayesinde doğrudan, kişisel olarak kazanç elde etme imkânı bulurlar. Neoliberal reformun son aşamalarında politik güçle ekonomik güç arasındaki bu yakınlaşmanın en garip örneği Ahmed Ezz’in Halk Meclisi Planlama ve Bütçe Komisyonu’nun başına geçmesidir. Mısır’ın demir-çelik sanayiini tek başına kontrol eden Ezz, böylelikle devletin inşaat sektörüne ve altyapıya yapacağı yatırımların büyüklüğüne karar verme ve kendi ürünlerinin ne ölçüde talep edileceğini tayin etme imkânı bulur. Partinin örgüt sekreteri ve babasının cumhurbaşkanlığını Cemal Mübarek’e miras kalmasını sağlayacak planların mimarı olarak Ezz, neoliberalizm koşullarında devlet ve sermaye arasındaki sıkı ilişkinin bir tür tecessümü gibidir.
Ama o bu konuda yalnız değildir. Mısır ordusunun ekonomideki rolünün infitah ve yapısal düzenleme sürecinde yaşadığı dönüşüm söz konusu sürecin gene aynı ölçüde önemli olan başka bir ifadesidir. Kamu sektörünün yaşadığı çöküş, askerî liderlerin ordunun ekonomik faaliyetlerini bir dizi boyutta genişletmesine neden olur. Robert Springborg’un tüm ayrıntılarıyla ele aldığı biçimiyle, Mübarek’in karizmatik savunma bakanı Muhammed Abdulhalim Ebu Gazala yönetimi altında Silâhlı Kuvvetler 1981 sonrası üç önemli alanda ekonomik faaliyetlerini artırmıştır: imalat (özellikle silâh üretimi); tarım ve arazi ıslahı; inşaat ve hizmet sektörleri.[54] Ebu Gazala liderliğinde Silâhlı Kuvvetler yeni bir rol edinir ve askerler, ülkenin en dinamik devlet sermayesinin yöneticileri hâline gelirler. Bu dönem, Mısır’da gıda üretiminin toplam değerinin 1986 yılı itibarıyla yüzde 18’inden sorumlu olan Ulusal Hizmet Projeleri Örgütü (Cihazu’l Hizmetu’l Vataniyye) üzerinden gıda sanayiinde ordu için muazzam bir imalat üssü kurulmasına tanık olur.[55] Ayrıca Ebu Gazala 1986’da General Motors’la anlaşma imzalanmasında da önemli bir rol oynar. Bu anlaşma ile ülkede otomobil montajı noktasında yeni bir dönem başlar. Gazala, bu süreçte Mısır için USAID (ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı) bütçesinden proje için 200 milyon dolarlık bir teşvik elde etmek için ABD büyükelçiliğindeki görevlileriyle sıkı bir çalışma yürütür.[56] Gerekli teşvikleri almış imalat girdileri, devlet arazilerinin kullanımı, askerler veya sivil işçilerden oluşan işgücünü askerî disiplin altında sömürme ve devletin olağan denetleme prosedürlerinden tümüyle azade bir muhasebe üzerinden devlet özel sermayenin cazip bir ortağı hâline gelir.
Doksanlarda ve iki binlerde neoliberal reformlar ivme kazandıkça Ebu Gazala’nın halefleri de yeni oluşan neoliberal ekonomide önemli bir oyuncu olarak ordunun oynadığı rolü tahkim etmek amacıyla gerekli temelleri atarlar. Marshall ve Stacher’ın da aktardığı üzere, özelleştirme enerji, ulaşım ve haberleşme gibi stratejik alanlarda (Körfez sermayesinin öncü rol üstlendiği) ulusötesi sermayeyle yeni ortaklıklar kurma konusunda eşi benzeri görülmemiş fırsatlar yaratır.[57] Yukarıda değinilen İskenderiye Tersanesi’nin “özelleştirilmesi” örneğinde görüldüğü üzere, bu türden sektörlerde ordu, devlet sermayesinin diğer sektörleri “satın alması” için devreye girer. Öte yandan emekli generaller yönetim kademelerini doldurma imkânı buldukları 1992 tarihli yapısal düzenleme reformlarının kurduğu şirketler dâhil, kimi önemli sivil bürokrasi alanlarında imtiyazlı mevkilere getirilirler.[58]
Ordu, Mısır’da neoliberalizmin mimarlarından birisidir. Ordunun bu niteliği, devletin neoliberal reform sürecindeki merkezî konumunu işaretler. Devlet sermayesi, özel sermaye ve devlet kurumları arasındaki karşılıklı bağımlılık ülke sınırlarını da aşar. Ayrıca süreç, 2011’den beri sadece orduya hizmet eden, ordunun Cemal Mübarek ve dostlarının yarattığı tahribatlardan kamu sektörünü koruma noktasında “ulusal çıkar”ın bekçiliğini yaptığına dair iddiasının yalan olduğunu göstermektedir.
Devletle özel sermaye arasındaki ilişkinin yeniden biçimlendirilmesi devletin belirli kısımlarına yönelik bir saldırıdır. Kamu sektöründen kimi varlıkların alınması ve geri kalanların bozulmaya terk edilmesi neoliberal reformcular tarafından ekonomik kriz karşısında sermaye birikiminin tüm düzeylerini muhafaza etme noktasında ödenmesi gereken bir bedel olarak görülmektedir. Ancak daha önce de ifade edildiği üzere, reform sürecinde rejimin tüm düzeylerinde derin ve uzun soluklu bir uzlaşma söz konusudur. Bilhassa ordu, özelleştirme sürecini ekonomideki konumunu görece daha da sağlamlaştırmak için kullanır. Reform sürecinde kritikleşen istikrarsızlık rejimdeki farklı unsurlar arasında yaşanan gerilimi patlama noktasına getirir. Bu türden gerilimler, seçkinlerin bulunduğu düzeyde yaşanan büyük politik çelişkiler şahsında patlak vermez. Aksine buradaki sorun, işçilerin eski devlet sendikası federasyonunun çürüyen yapısını ikame edilmesi ile ilgili hoşnutsuzluklarını yönetme konusunda rejimin yeni mekanizmalar bulamamasındadır. Nasırcı devletin diğer şirket yanlısı kurumları infitahın ilk aşamalarında işçi gösterilerinin kuşatılıp susturulmasında epey işe yaramıştır. Bu anlamda kamu sektörüne karşı dillendirilen neoliberal retorik ile Nasırcı toplum sözleşmesinin temel ilkelerine dönük siyaset yapıcıların itirazı yönetici sınıfın önceki elli yıl boyunca işçilerin hoşnutsuzluklarını yönetmesine imkân sağlayan kurumların ideolojik boyunduruğunun gevşemesinde önemli bir rol oynamıştır.
Anne Alexander
Mustafa Bessiyuni
Dipnotlar
1. Gamal Essam El-Din, ‘A New Boost for Privatisation’, Al-Ahram Weekly, 7 Aralık 2000.
2. Kathryn C. Lavelle, The Politics of Equity Finance in Emerging Markets, Oxford: Oxford University Press, 2004, s. 176.
3. Ayman Ibrahim, ‘Ummal Al-Tirsana Bayna Ta’suf Al-Idara Wa Tawata Al-Niqaba’, e-Socialists.net, 23 Mayıs 2007.
4. Sabah Dream: Dina Abd-Al-Rahman Taqrir an Tirsana Al-Iskandaria Libinaa Al-Sufun, 2011.
5. Lavelle, The Politics of Equity Finance in Emerging Markets.
6. Paul Mason, Why It’s Kicking off Everywhere: The New Global Revolutions, London; New York: Verso, 2012, s. 18.
7. Sabah Dream.
8. Citadel Capital, ‘NRTC to Receive 10 River Barges Assembled by Alexandria Shipyard’, 17 Temmuz 2012.
9. Adam Hanieh, Lineages of Revolt: Issues of Contemporary Capitalism in the Middle East, Chicago: Haymarket Books, 2013, s. 141.
10. Wahdat al-Dirasat, ‘Tahawwulat Al-Iqtisad Al-Misri (Muladhat Awliyya)’, Al-Tariq Al-Ishtaraki 1 (1999), s. 5–51.
11. Anne Alexander, Leadership in the National Movements of Egypt and Iraq 1945–63, Ph.D. thesis, University of Exeter, 2007.
12. Joel Beinin and Zachary Lockman, Workers on the Nile: Nationalism, Communism, Islam, and the Egyptian Working Class, 1882–1954, London: I.B.Tauris, 1988.
13. Michael Kidron, A Permanent Arms Economy, London: Socialist Workers Party, 1989; Chris Harman, Zombie Capitalism: Global Crisis and the Relevance of Marx, Chicago: Haymarket Books, 2010.
14. Beinin and Lockman, Workers on the Nile.
15. A.g.e., s. 139.
16. A.g.e., s. 146.
17. Alexander, ‘Leadership in the National Movements of Egypt and Iraq 1945–63’.
18. A.g.e.
19. A.g.e.; Beinin and Lockman, Workers on the Nile.
20. Alexander, ‘Leadership in the National Movements of Egypt and Iraq 1945–63’.
21. Singapore Free Press, ‘Egyptians Boycott Dutch Ship’, Singapore Free Press, 4 Ağustos 1947.
22. Alexander, ‘Leadership in the National Movements of Egypt and Iraq 1945–63’.
23. Tariq al- Bishri, Al-haraka al-siyasiya fi Misr, 1945–1952, al-Qahira: Dar as-Shuruq, 2002.
24. Beinin and Lockman, Workers on the Nile, p. 427; Alexander, ‘Leadership in the National Movements of Egypt and Iraq 1945–63’.
25. Marsha Pripstein Posusney, Labor and the State in Egypt: Workers, Unions, and Economic Restructuring, New York: Columbia University Press, 1997,s. 44.
26. A.g.e.; Alexander, ‘Leadership in the National Movements of Egypt and Iraq 1945–63’.
27. Posusney, Labor and the State in Egypt, s. 62–3.
28. A.g.e., s. 73–9; Joel Beinin, ‘Labor, Capital, and the State in Nasserist Egypt, 1952–1961’, International Journal of Middle East Studies, Cilt. 21, Sayı. 1 (February 1989), s. 71–90.
29. John Waterbury, ‘The “Soft State” and the Open Door: Egypt’s Experience with Economic Liberalization, 1974–1984’, Comparative Politics, Cilt. 18, Sayı. 1 (Ekim 1985), s. 65.
30. Robert Mabro and Samir Muhammad Radwan, The Industrialization of Egypt, 1939–1973: Policy and Performance, Oxford: Clarendon Press, 1976, s. 144.
31. Beinin, ‘Labor, Capital, and the State in Nasserist Egypt, 1952–1961’, s. 86.
32. Joel Beinin, The Struggle for Worker Rights in Egypt, Washington DC: Solidarity Center, 2010, s. 12.
33. Alan Richards and John Waterbury, A Political Economy of the Middle East, Boulder CO: Westview Press, 2008, s. 189; Wahdat al-Dirasat, ‘Tahawwulat Al-Iqtisad Al-Misri (Muladhat Awliyya)’.
34. Waterbury, ‘The “Soft State” and the Open Door’, s. 70.
35. Anne Alexander, ‘Mubarak in the International Arena’, Ed.: Philip Marfleet ve Rabab El-Mahdi, Egypt: The Moment of Change içinde, Londra: Zed Books, 2009, s. 136–50.
36. Omar El Shafei, Workers, Trade Unions and the State in Egypt, 1984–1989, Cairo: American University in Cairo Press, 1995.
37. Posusney, Labor and the State in Egypt, s. 223.
38. Klaus Enders, ‘IMF Survey: Egypt: Reforms Trigger Economic Growth’, IMF, 13 Şubat 2008.
39. Reda Eissa, Al-‘Adala al-Daribiyya, Al-Markaz al-Masry lil-Huquq al-Iqtisadiyya wal-Igtima’iyya, Kahire, 2010, s. 34.
40. Doksanlar boyunca bu süreç dâhilinde devlet ve özel sermaye arasındaki ilişkiye dair bir inceleme için bkz.: Timothy Mitchell, ‘Dreamland: The Neoliberalism of Your Desires’, Middle East Report 210 (Nisan 1999), s. 28–33.
41. World Bank, Operations Evaluation Department, ‘Egypt Country Assistance Evaluation’, Washington DC: World Bank, 26 Haziran 2000, s. 1–2.
42. OECD, ‘Business Climate Development Strategy: Phase 1 Policy Assessment– Privatisation Policy and Public Private Partnerships’, Temmuz 2010, s. 4.
43. A.g.e.
44. A.g.e.
45. M. Hassan and C. Sassanpour, ‘Labor Market Pressures in Egypt: Why Is the Unemployment Rate Stubbornly High?’, Journal of Development andEconomic Policies, Cilt. 10, Sayı. 2 (2008), s. 13.
46. Mona Said, ‘Compensating Differentials and Queue For Public Sector Jobs: Evidence from Egyptian Household Survey Data’, Department of Economics Working Papers, SOAS, 2004.
47. Mostafa Bassiouny, ‘Dirasat Al-Niqabat’, yayınlanmamış makale, 2009, s. 11.
48. Mariz Tadros, ‘State Welfare in Egypt since Adjustment: Hegemonic Control with a Minimalist Role’, Review of African Political Economy, Cilt. 33, Sayı. 108 (Haziran 2006), s. 237.
49. A.g.e., s. 240.
50. A.g.e., s. 241.
51. Jeremy M. Sharp, Egypt–United States Relations, Washington DC: Congressional Research Service, 2005, s. 11.
52. Ray Bush, Counter-Revolution in Egypt’s Countryside: Land and Farmers in the Era of Economic Reform, Londra ve New York: Zed Books, 2002; Kahire’deki ABD Büyükelçiliği, ‘Reform Fatigue at the Housing Ministry’, WikiLeaks’, Telegraph, 10 Temmuz 2008.
53. Bush, Counter-Revolution in Egypt’s Countryside.
54. Robert Springborg, Mubarak’s Egypt : Fragmentation of the Political Order, Boulder CO: Westview Press, 1989, s. 107.
55. A.g.e., s. 113.
56. A.g.e., s. 110.
57. Shana Marshall and Joshua Stacher, ‘Egypt’s Generals and Transnational Capital’, Middle East Report 262 (Bahar 2012).
58. Zeinab Abul-Magd, ‘The Egyptian Republic of Retired Generals’, Foreign Policy, 12 Mayıs 2012.