Lenin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lenin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2026

,

Devrimin Temel Meselelerinden Biri

“Saraylara savaş, kulübelere barış” [Bakû 1925]


Kornilov darbesinin hemen ardından Lenin, ülkeyi ve devrimi başarılı bir Kornilovcu karşı-devrimden kurtarabilecek tek şeyin, iktidarı sovyetler aracılığıyla ele geçirecek işçi sınıfı olduğunu söyler. Ya proletarya diktatörlüğü ya da gezegende şiddete en fazla başvuran gerici güçlerin diktatörlüğü kurulacaktır. Yazı, 27 Eylül 1917’de Rabotşi Puti’de [“İşçi Yolu”] yayınlanmıştır.

* * *

 

Her devrimin temel meselesinin devlet iktidarı meselesi olduğuna hiç şüphe yok. Belirleyici olan, iktidarın hangi sınıfın elinde olduğudur. Rusya’daki en büyük hükümet partisinin gazetesi Dyelo Naroda [“Halkın Davası”] kısa süre önce (147. sayısında), Kurucu Meclis ve ekmek tedariki sorunlarının iktidar mücadelesi sırasında unutulduğu şikâyetinde bulunan Sosyalist Devrimcilere verilecek tek cevap şudur: Asıl siz kendinizi suçlayın. Çünkü “bakanların maskaralıkları” dediğiniz şeyden de, Kurucu Meclis’in sürekli ertelenmesinden de, kapitalistlerin ekmek tekelini ve ülkenin ekmek tedarikini güvence altına almak için tasarlanan ve kabul edilen önlemlere mani olmasından da en çok sizin partiniz, onun kararsızlığı ve çözümsüzlüğü sorumludur.

İktidar meselesi, ne göz ardı edilebilecek ne de ertelenebilecek bir meseledir, çünkü bu, devrimin hem iç hem de dış politikadaki gelişimini belirleyen temel meseledir. Devrimimizin, iktidar sorunundaki kararsızlık nedeniyle altı ayını “boş yere” harcadığı, bu kararsızlığın Sosyalist Devrimcilerin ve Menşeviklerin politikasından kaynaklandığı, tartışılmaz bir gerçektir. Özünde bu partilerin politikası, küçük burjuvazinin sınıfsal konumundan, emekle sermaye arasında cereyan eden mücadelede yüzleştiği ekonomik istikrarsızlıktan kaynaklanmıştır.

Şimdi asıl soru şu: Küçük burjuva demokrasisi, bu altı aylık dönemdeki önemli olaylardan ders çıkardı mı, çıkarmadı mı? Çıkarmadıysa, demek ki devrim tehlikededir ve onu ancak proletaryanın zaferle sonuçlanacak ayaklanması kurtarabilir.

Eğer bir şeyler öğrenmişse, o, bir sonraki adımda sağlam temellere dayalı bir iktidar kurar. Çünkü halk devriminin gerçekleştiği dönemde ancak bu türden bir iktidar, istikrarlı olabilir, yani ancak böylesi bir iktidar, işçi ve köylü kitlelerini ayağa kaldırabilir. Bu iktidar, bilinçli ve koşulsuz olarak nüfusun çoğunluğuna dayanmalıdır.

Şimdiye dek Rusya’da devlet iktidarı, fiilen burjuvazinin elinde kaldı. O burjuvazi, yalnızca ara sıra (ertesi gün iptal edilen) kısmi tavizlerde bulunmak, (hiç tutulmayacak) sözler vermek, iktidarını gizlemek (halkı ortada “onurlu bir koalisyon”un var olduğuna ikna etmek) amacıyla her türden kılıfı örmek gibi şeyleri yapmak zorundaydı. Lafa gelince “demokratik ve devrimci bir halk hükümeti”nden söz ediyordu, ama eyleminde halka düşman, anti-demokratik, karşı devrimci ve burjuva bir hükümetten başka bir şey çıkmıyordu karşımıza. Burada var olan çelişki, iktidarın kullanımındaki tam kararsızlığın ve tereddütün, Sosyalist Devrimcilerle Menşeviklerin büyük bir hevesle teşvik ettikleri, (halk için) üzücü olan, tüm “bakan maskaralıkları”nın kaynağıdır.

Ya sovyetler dağıtılsın ve rezil bir ölümle yok olsunlar ya da tüm iktidar sovyetlere verilsin: Temmuz 1917 başlarında Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi huzurunda dillendirdiğim talep buydu. Temmuz ve Ağustos aylarının tarihi, sözlerimin doğru olduğunu ikna edici bir şekilde teyit ediyor. Sağlam durabilen tek sovyet iktidarı, halkın çoğunluğunca bilinçli bir şekilde desteklenen iktidardır ve bu gerçek, burjuvazinin uşakları Potresov ve Pleçanov gibilerinin iktidarı halkın önemsiz bir azınlığının, burjuvazinin, sömürücülerin eline verdiklerinde buna “temelin genişletilmesi” diyen yalanlarıyla ikame edilemez.

Sadece sovyet iktidarı istikrarlı olabilir. Sadece o, fırtınalı bir devrimin en şiddetli anlarında bile içi çürümüş bir ağaç gibi devrilmez, sadece o, devrimin kalıcı ve geniş kapsamlı gelişimini, sovyetler içindeki partilerin barışçıl mücadelesini güvence altına alabilir. Böyle bir iktidar var olana dek kaçınılmaz olarak kararsızlıklara, çözümsüzlüklere, tereddütlere, bitmek bilmeyen “iktidar krizleri”ne, bakanlıkların anlamsız oyunlarına, sağın ve solun yol açtığı galeyanlara tanık olacağız.

Aslında “İktidar sovyetlere” sloganı, çoğu zaman, hatta neredeyse her zaman, bakanlık koltuklarının “sovyetlerde çoğunluğa sahip partiler”e verilmesi şeklinde idrak edilmekte, bu açıdan, yanlış anlaşılmaktadır. Bu alabildiğine yanlış olan fikri biraz daha ayrıntılı ele almak zorundayız.

“Bakanlık koltuklarının sovyetlerde çoğunluğa sahip partilere verilmesi” derken, bakanlıkta görev alan kişilerin değişmesi, hükümetin elindeki iktidara bağlı olan, tümüyle bürokratik ve anti-demokratik bir nitelik arz eden, Sosyalist Devrimciler ve Menşeviklerin programında yer alan reformlar da dâhil olmak üzere, herhangi bir gerçek reformu gerçekleştirmekten aciz olan tüm aygıtın kutsallığının korunması kastedilmektedir.

“İktidar sovyetlere” ise demokrasiye doğru atılacak tüm adımlara mani olan bürokratik yapı olarak tüm bu eski devlet aygıtının değiştirilmesini ifade etmektedir. Bu sloganla, söz konusu devlet aygıtının ortadan kaldırılıp, yerine yeni, halk aygıtının, yani örgütlü ve silahlı çoğunluğun, işçilerin, askerlerin ve köylülerin getirilmesi ve halkın çoğunluğunun sadece delege seçiminde değil, devlet yönetiminde, reformların gerçekleştirilmesinde, yeniden yapılanmada, girişimde ve bağımsızlıkta da güvence altına alınması kastedilmektedir.

Bu farkı daha net ve daha somut hale getirmek için, iktidar partisi olan Sosyalist Devrimciler Partisi’nin gazetesi Dyelo Naroda’nın kısa süre önce yaptığı bir itirafı hatırlayalım. Gazetede çıkan, Menşevikler ve Sosyalist Devrimcilerin bakan olduğu, Kadetlerle yapılan ünlü koalisyon döneminde yazılmış olan yazıda, sosyalist bakanlara bırakılan bakanlıklarda bile tüm idari aygıtın eskisi gibi kaldığından, tüm çalışmaları engellediğinden bahsediliyordu.

Bu, rahatlıkla anlaşılabilecek bir olgu. Burjuva parlamentarizminin hüküm sürdüğü ülkelerin ve büyük ölçüde burjuva anayasasıyla yönetilen ülkelerin tüm tarihi, bakan değişikliklerinin çok az şey ifade ettiğini ortaya koymaktadır, zira, yönetimin gerçek işi devasa memur ordusunun elindedir. Bu ordunun ruhu, tümüyle demokrasi karşıtıdır; toprak sahipleri ve burjuvaziyle binlerce bağ kurmuştur, her bakımdan onlara bağımlıdır. Bu ordu, burjuva ilişkileri denilen bir ortama tabidir. Bu nefes aldığı ortamın havasını soluyan ordu, taşlaşmış, kurumuş, katılaşmıştır, bu ortamdan kendini tümüyle koparamaz. Ancak eski alışkanlıklarıyla düşünür, hiçbir şey hissedemez, bu şekilde hareket eder. Bu ordunun parçası olan insanlar arasındaki bağlar, unvanlarla, “memur”un bilinen ayrıcalıklarıyla tanımlıdır, üst tabakası bankalar ve hisse senetleri aracılığıyla finansal sermayeye kul köle edilmiştir. Bunlar, bir anlamda kendi içinde finans sermayesinin çıkarlarını ve nüfuzunu koruyan ajanlardır.

Bu devlet aygıtının, toprak sahiplerinin tazminatsız kamulaştırılması, ekmek tekeli vb. gibi yeniden yapılanmalara yardımcı olacağını varsaymak büyük bir yanılgıdır. Bu, kendini kandırmak, halkı aldatmaktır. Fransa’daki üçüncü cumhuriyet gibi “monarşisiz monarşi” biçimi almış bir cumhuriyet meydana getiren bu aygıt, sadece cumhuriyetçi burjuvaziye hizmet edebilir. Ancak o, sermayenin haklarını, kutsal “özel mülkiyet hakları”nı kısıtlayan, hatta ortadan kaldıran reformları gerçekleştirmekten tümüyle acizdir. Bu nedenle, sosyalistlerin katılımıyla kurulabilecek tüm olası “koalisyon hükümetleri”nde, bu sosyalistlerin, birçoğunun samimi çabalarına rağmen, burjuva hükümeti için sadece bir süs veya bir perde, halkın öfkesini hükümetten uzaklaştıran bir paratoner, kitleleri aldatmak için hükümetin bir aracı olmaktan başka bir şey olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Bu tespit, 1848’de Louis Blanc için de geçerli, o zamandan beri İngiltere ve Fransa’daki düzinelerce sosyalist gibi 1917’de Çernov ve Zeretelli de aynı konumdaydı. Burjuva düzeni var olduğu, eski burjuva devlet aygıtınca tahrip edilmeden korunduğu sürece bu, her zaman böyle olmuştur, her zaman da böyle olacaktır.

İşçi, asker ve köylü vekillerinin sovyetleri, ölçülemez derecede daha yüksek ve kıyaslanamayacak kadar daha demokratik bir devlet aygıtı türünü temsil etmeleri bakımından muazzam bir değere sahiptir. Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler, sovyetleri (bilhassa Petrograd ve Tüm Rusya Sovyeti, yani Merkez Yürütme Komitesi) cılız kararlar ve isteklerin ifade edilmesiyle bir tür “kontrol” sağlayan, hükümet tarafından kibarca çöp kutusuna atılan basit tartışma kulüplerine dönüştürmek için ellerindeki, kullanılması mümkün olan veya olmayan her türden yola başvurdular. Ancak, Kornilov isyanının “taze esintisi” ve müjdeli fırtınasıyla sovyetlerin küflü atmosferi ortadan kalktı, devrimci kitlelerin girişimi, büyük, güçlü, boyun eğmez bir şey olarak ortaya çıktı.

Korkakların hepsi, bu tarihi örnekten ders alsın. “Burjuvaziyi savunmaya meyilli eski aygıtın yerini alabilecek bir aygıtımız yok” demekten utanmalılar. Bu aygıt, sovyetlerde mevcut. Kitlelerin inisiyatifinden ve bağımsızlığından korkmayın, kitlelerin devrimci örgütlerine güvenin, devlet hayatının her alanında, Kornilov’a karşı birleşip ilerleyişlerinde sergiledikleri gibi, işçilerin ve köylülerin gücünü, o yılmaz gücün büyüklüğünü göreceksiniz.

Kitlelere yönelik inançsızlık, onların ilerleyişi ve bağımsızlığı karşısında duyulan korku, devrimci enerjileri karşısında yaşanan titreme ve kitlelere genel manada verilmeyen destek, tüm bunlar, Sosyalist Devrimcilerin ve Menşeviklerin liderlerinin en büyük günahlarıdır. Kararsızlıklarının, tereddütlerinin, bürokratik devlet aygıtının eski köye getirdikleri yeni âdetler türünden, bitmek bilmeyen ve sonuçsuz girişimlerinin en derin kökleri burada yatmaktadır.

1917 Rus devriminde ordunun demokratikleşmesinin tarihine, Çernov’un bakanlığının tarihine, Paltşinski’nin “yönetim”inin tarihine, Peşeçonov’un istifasının tarihine bakalım; her yerde bu gerçeği teyit eden örnekler bulacaksınız. Yönetim kademesini askerlerin seçtiği örgütlere güvenmeyenler, subayların askerlerin oylarıyla seçilmesi ilkesini koşulsuz olarak uygulamayanlar, Kornilovlar, Kaledinler ve karşı devrimci subaylarca yönetilen bir ordunun ortaya çıkmasına neden oldular. Gerçek bu. Ona gözlerimizi kasten kapamazsak, Kornilov isyanından sonra Kerenski hükümetinin her şeyi olduğu gibi bırakacağını, aslında bir Kornilov düzeni kuracağını göreceğiz. Alekseyev’in atanması, Klembovski, Gagarin, Bagration ve Kornilov’un diğer takipçileriyle yapılan “barış”, Kornilov ve Kaledin’e gösterilen yumuşak muamele... tüm bunlar, Kerensky’nin aslında bir Kornilov düzeni kurduğunun açık delili.

Orta yol diye bir şey yok. Tecrübelerimiz, bize orta yolun olmadığını gösterdi. Ya tüm iktidar sovyetlere verilecek, ordu tümüyle demokratikleştirilecek ya da Kornilov düzenine teslim olacağız.

Peki ya Çernov hükümeti? Köylülerin taleplerini gerçekten karşılamaya yönelik her ciddi adımın, köylülere, kitle örgütlerine veya eylemlerine duyulan inanca dair her işaretin köylüler arasında en büyük coşkuyu uyandırdığını hep birlikte, her durumda görmedik mi? Ancak Çernov, Kadetler ve bürokratlarla dört ay boyunca “müzakere” yürütmek, “pazarlık” yapmak zorunda kaldı, ta ki bunlar, bitmek bilmeyen gecikmeler ve hayal kırıklıklarından sonra, hiçbir şey başaramadan istifa etmeye mecbur olana kadar. Bu dört ay boyunca ve bu dört ay sayesinde, toprak sahipleri ve kapitalistler oyunu kazandılar. Toprak mülkiyetine kimse dokunmadı. Kurucu Meclis’in açılışı ertelendi, hatta toprak komitelerine karşı misillemeler gerçekleştirildi.

Orta yol diye bir şey yok. Tecrübelerimiz, bize orta yolun olmadığını gösterdi. Ya Kurucu Meclis toplanmadan önce büyük şehirlerde ve taşrada tüm iktidar sovyetlere, tüm topraklar da köylülere verilecek ya da toprak sahipleri ve kapitalistler, her şeyi engelleyecek, toprak sahiplerinin iktidarını yeniden tesis edecek, köylüleri umutsuzluğa sürükleyecek ve süreç, öfkeli bir köylü ayaklanmasına evrilecek.

Kapitalistlerin (Paltşinski’nin yardımıyla) üretimin kontrolüne yönelik her türlü ciddi girişimi engellediklerinde, tüccarların Peşeçonov’u kullanarak tahıl tekelini ve ekmek ile diğer ürünlerin demokratik dağıtımının düzenlenmesinin başlangıcını sabote ettiklerinde de aynı şeyi görmüştük.

Şu anda meselemiz, Rusya’da “yeni biçimler” bulmak veya kapsamlı “planlar” hazırlamak değil. Planla ilgilenmiyoruz. “Ülkeye sosyalizmi takdim etme” ihtimaline, “proletarya diktatörlüğü”ne karşı bu kadar yaygara kopartan kapitalistler de Potresov, Pleçanov gibi isimler de meseleye plan hazırlamak, biçim bulmak üzerinden bakıyorlar, bunu yaparken kasıtlı olarak dürüst davranmıyorlar. Gerçekte Rusya’daki durum, savaşın eşi benzeri görülmemiş yükleri ve sefaleti, ekonomik yıkım ve açlığın tehditkar gölgesi, izlenmesi gereken tek yolu kendi başlarına gösteriyor. Şu türden acil reform ve değişiklikleri talep ediyorlar, üstelik sadece talep etmekle kalmıyor, şimdiden mecburen, tahıl tekeli, üretim ve dağıtımın kontrolü, kâğıt para basımının kısıtlanması, tahılın sanayi mallarıyla uygun şekilde takas edilmesi gibi konularda ısrar ediyorlar.

Bu gibi önlemlerin gerekli olduğu, herkesin kabul ettiği bir husus. Birçok yerde bunların uygulanması için adımlar atılıyor. Adımlar atılıyor, ancak her yerde toprak sahipleri ve kapitalistler, (özünde tamamen burjuva-Bonapartist olan) Kerenski hükümetinin sergilediği direniş, bunun yanında, Rus ve “müttefik” ülkelere ait finans sermayesinin doğrudan ve dolaylı baskısı altında hareket eden eski burjuva devlet aygıtı, engeller çıkartıyor.

I. Prileşayev’in Dyelo Naroda’da (Sayı 147) Peşeçonov’un istifası, sabit fiyatların düşüşü ve tahıl tekelinin dağılmasına dair üzüntüsünü dile getirmesinin üzerinden çok fazla zaman geçmedi:

“Cesaret ve kararlılık, bileşimi ne olursa olsun, tüm hükümetlerimizde eksik olan hasletler. [...] Devrimci demokrasi beklememeli, inisiyatifi ele almalı, ekonomik kaosa sistematik olarak müdahale etmelidir. [...] Her zamankinden daha net bir yol haritasına ve kararlı bir iktidara ihtiyacımız var.”

Gerçek gerçektir. Altın değerinde sözler bunlar. Ama bu sözleri eden kişi, istikrarlı bir yol izleme, cesaret ve kararlılık meselesinin kişisel bir mesele değil, bu cesaret ve kararlılığa sahip sınıfın meselesi olduğunu unutmuş. Proletarya, bu özelliklere sahip tek sınıftır. Cesur ve kararlı iktidar, istikrarlı bir yoldan söz edenler, proletaryanın ve yoksul köylülerin diktatörlüğünü talep etmelidirler. I. Prileşayev, aslında bu türden bir diktatörlüğü arzuluyor, farkında değil.

Peki böylesi bir diktatörlük, gerçekte ne anlama geliyor? Onun, Kornilov ve yandaşlarının direnişinin kırılması, ordunun demokratikleştirilmesinin  tümüyle gerçekleşmesinden gayrı bir anlamı yok. Kurulmasını müteakip iki gün içinde ordunun yüzde 99’u diktatörlüğün coşkulu takipçileri haline gelir. Toprakları köylülere dağıtır, köylü komitelerine illerde tam yetki verir. Herhangi bir aklı başında insan, köylülüğün bu türden bir diktatörlüğü desteklemeyeceğini düşünebilir mi? Peşeçonov’un sadece vaat etmekle yetindiği (ki “kapitalistlerin direnişi kırıldı” sözünü Sovyetler Kongresi’nde bizzat sarf eden, bizzat Peşeçonov’un kendisiydi) ne varsa bu diktatörlük gerçekleştirecek, eyleme dökecek: gıda tedariki ve kontrol gibi meselelerde bugün sağda solda pıtrak gibi çoğalan demokratik örgütler yok edilmeyecek, aksine, desteklenecek, geliştirilecek, çalışmalarının önündeki tüm engeller kaldırılacak.

Kapitalistlerin direnişini sadece proletarya ve yoksul köylülüğün diktatörlüğü kırabilir, gerçek cesaret ve kararlılığı ancak o gösterebilir, kitlelerin, ordunun ve köylülüğün coşkulu, koşulsuz, gerçekten kahramanca desteğini bir tek o güvence altına alabilir.

Halk kitlelerinin iradesi ve bilincinin, kendi deneyimlerinin mevcut düzeyinde, kademeli, barışçıl ve istikrarlı bir kalkınmayı bir tek tüm sovyetlere teslim edilmiş iktidar gerçekleştirebilir. “Tüm iktidar sovyetlere”, ülkenin yönetiminin ve ekonominin kontrolünün, kimsenin direnmeye cesaret edemeyeceği, çok yakında kendi tecrübelerinden toprakları, ürünleri ve ekmeği en iyi nasıl bölüştüreceklerini öğrenecek olan işçilere ve köylülere bütünüyle devredilmesini ifade eder.

V. I. Lenin
15 Eylül 1917
Kaynak

23 Nisan 2026

, ,

Birlik


Kendisini “hizipler üstü” yayın organı olarak takdim eden Borba [“Mücadele”] dergisinin üç sayısı St. Petersburg’da yayımlandı. Dergi, temel çizgi olarak birliği savunuyor.

Peki ama kiminle birliği savunuyor? Tasfiyecilerle.

Borba dergisinin son sayısında, tasfiyecilerle birlik olma fikrini savunan iki makale yer alıyor.

İlk makale, ünlü tasfiyeci Y. Larin’e ait. Aynı Larin, kısa süre önce tasfiyeci dergilerden birinde şunları yazmıştı:

“Kapitalist gelişmenin ilerlediği yol, devrim olmaksızın, her türden mutlakiyetçi, çar yanlısı kalıntılardan arındırılacaktır. [...] Bugün acilen ifa edilmesi gereken görev, geniş kitlelere şu temel fikri aşılamaktır: Önümüzdeki dönemde işçi sınıfı ‘devrim için’ veya ‘devrim beklentisiyle’ örgütlenmemelidir.”

Borba dergisinde yazan aynı tasfiyeci, bugün birlik çağrısında bulunuyor ve bu birliğin federasyon şeklinde tecelli etmesi önerisinde bulunuyor.

Federasyon, eşit haklara sahip örgütler arasında bir anlaşmayı ifade eder. Dolayısıyla, işçi sınıfının başvuracağı taktiklerin belirlenmesi konusunda Larin, “budanmamış sloganlar”dan yana duran işçilerin ezici çoğunluğunun iradesini, görüşleri az çok yukarıda alıntılanan pasajla örtüşen önemsiz tasfiyeci örgütlerin iradesiyle eşit bir zemine koymayı öneriyor. Tasfiyeci Larin’in bu kurnaz planına göre, işçilerin çoğunluğu, Severnaya Rabochaya Gazeta’daki [“Kuzeyli İşçilerin Gazetesi”] tasfiyecilerin onayını alana kadar herhangi bir adım atma hakkından mahrum kalacak.

Oysa işçiler tasfiyecileri reddetti, buna karşın, bugün bu tasfiyeci Larin’in planı, tasfiyecileri federasyon yoluyla yeniden lider konumuna getirmeyi öngörüyor. Dolayısıyla, Larin’in önerdiği federasyon, işçi sınıfı hareketinin reddettiği tasfiyecilerin iradesini işçilere dayatma girişiminin yeni bir örneğidir.

Tasfiyeciler, şöyle düşünüyor:

“Madem kapıdan girmemize izin verilmedi, biz de pencereden gizlice gireceğiz. Esasında işçilerin çoğunluğuna ait iradenin ayaklar altına alınmasından başka bir şeyi ifade etmeyen ‘federasyon’ üzerinden birleşme çağrısı yapacağız.”

Borba dergisinin yayın yönetmenleri, Larin’le aynı fikirde değil. Görünen o ki federasyon, yani tasfiyecilerin ve Marksistlerin eşit taraflar olarak imzalayacağı, kademeli olarak yürürlüğe konulacak anlaşma, bu yayın yönetmenlerini pek tatmin etmiyor.

Onlar, tasfiyecilerle anlaşma yapmayı değil, onlarla “taktikler konusunda ortak kararlar temelinde” yeni bir birliği tesis etmeyi istiyorlar. Bu da Put Pravdy [“Gerçeğin Yolu”] gazetesinin taktik çizgisine örgütlenmiş işçilerin ezici çoğunluğunun, tasfiyecilerle ortak taktikler yürütme sevdasıyla, kendi kararlarından vazgeçmesi gerektiği anlamına geliyor.

Borba dergisinin yayın yönetmenlerinin savunduğu görüşe göre, son birkaç yıldır tüm hareketin deneyiminin yaptığı sınavdan geçmiş olan, sınıf bilincine sahip işçilerin geliştirdiği taktikler, bir kenara bırakılmalıdır. Peki ama neden? Çünkü tasfiyecilerin taktik planlarına, hem işçiler hem de olayların tüm seyri tarafından kınanan görüşlere yer açmak gerekiyor.

Borba dergisinin yayın yönetmenlerini önerdiği tasfiyecilerle birlik fikri, özünde, sınıf bilincine sahip işçilerin iradesine, kararlarına ve görüşlerine yönelik topyekûn reddiyeyi temel alıyor.

İşçiler, iradelerini açık ve yalın bir şekilde ortaya koymuşlardır. Aklından zoru olmayan herkes, işçilerin ezici çoğunluğunun hangi taktikleri desteklediğini tam olarak söyler. Ancak tasfiyeci Larin, çıkıp şunu diyor:

“İşçilerin çoğunluğunun iradesi, benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Bu çoğunluk, kenara çekilsin ve bir grup tasfiyecinin iradesinin, sınıf bilincine sahip işçilerin çoğunluğunun iradesine eşit olduğunu kabul etsin.”

Borba içindeki tasfiyecinin ardından bir de uzlaştırıcı bir isim alıyor sazı eline:

“İşçiler, kendilerine özgü taktikler geliştirmişler, peki ama bu taktikleri uygulamaya çalışıyorlar mı? Bunlar, hiçbir şey ifade etmiyor. Tasfiyecilerle ortak taktiksel kararlar almak adına işçiler, bu sınanmış taktiklerden vazgeçsinler.”

Borba’nın bağrından çıkan uzlaştırıcılar, işçilerin çoğunluğunun açıktan ortaya koydukları iradelerini ayaklar altına alan bu girişimi birlik olarak tarif ediyorlar. Oysa işçilerin iradesini ayaklar altına alan çabanın amacı, tasfiyecilerin birlik içerisinde eşit konuma sahip olmasını güvence altına almak.

Oysa burada bahsedilen şey, birlik değil, birliği aşağılama girişimi, işçilerin iradesini hiçe sayma çabasıdır.

Bu, Marksist işçilerin birlik anlayışı değil.

İster federasyon isterse başka türden bir yapı bünyesinde olsun, işçi hareketi içerisindeki liberal siyasetçilerle, işçi sınıfı hareketini tahrip edenlerle, çoğunluğun iradesine karşı çıkanlarla birlik teşkil edilemez. Birlik, ancak Marksizmi tutarlılıkla savunanlar, tüm Marksist külliyattan ve budanmamış sloganlardan yana saf tutup tasfiyecilerden bağımsız olan, onlardan ayrı faaliyet yürütenler arasında tesis edilebilir, edilmelidir de.

Birlik, muhteşem bir şey, harika bir slogan. Ama işçi davasının ihtiyacı olan şey, Marksistlerin birliğidir, Marksistlerle Marksizmin muhalifleri ve muharrifleri arasındaki birlik değil. Birlikten bahseden herkese şunu sormalıyız: Kiminle birlik? Tasfiyecilerle mi? Tasfiyecilerle birleşmeden dem vuranların bizi tanımadıkları bellidir.

Fakat eğer gerçek bir Marksist birlikten söz ediliyorsa o vakit şunu söyleriz: Pravda gibi gazeteleri çıkarttığımız günden beri biz, tüm Marksist güçlerin birleşmesini, birliğin aşağıdan gerçekleşmesini, pratik faaliyetler üzerinden birliği savunuyoruz. Tasfiyecilerle flört etmeye, kurumsal yapıyı yıkmaya çalışan örgütlerle diplomatik müzakereler yürütmeye hiç hacet yok. Tüm çabalarımızı, Marksist işçileri Marksist sloganlar, tüm Marksist yapı etrafında bir araya getirme işine teksif edelim. Sınıf bilincine sahip işçiler, tasfiyecilerin iradesini kendilerine dayatma girişimini suç olarak göreceklerdir; ayrıca gerçek Marksistlerin güçlerinin parçalanmasını da suç olarak göreceklerdir.

Birliğin temeli, sınıf disiplini, çoğunluğun iradesinin tanınması, o çoğunluğun saflarında ve onunla birlikte hareket eden müşterek faaliyetlerdir. Biz tüm işçileri bu birliğe, bu disipline ve bu müşterek faaliyetlere bıkıp usanmadan çağıracağız.

V. I. Lenin
12 Nisan 1914
Kaynak

● Birlik (30 Mayıs 1914)

18 Mart 2026

, ,

Komün Anısına

Paris Komünü'nün ilanının üzerinden bu yana kırk yıl geçti. Geleneği bozmayan Fransız işçileri, 18 Mart 1871 devriminin kahramanlarının anısına düzenledikleri toplantılar ve gösterilerle onlara saygılarını sundular. İşçiler, Mayıs ayının sonunda, “Mayıs Haftası”nın korkunç kurbanları olan ve kurşuna dizilen Komünarların mezarlarına tekrar çelenk bırakacaklar ve mezarları başında, fikirleri zafer kazanana ve miras bıraktıkları dava tamamen gerçekleşene kadar yorulmadan mücadele edeceklerine bir kez daha yemin edecekler.

Fransa’da ve tüm dünyada proletarya, Paris Komünü’nün erkek ve kadınlarını neden ecdadı olarak görüp onurlandırıyor? Komün neyi miras bıraktı?

Komün, kendiliğinden ortaya çıktı. Kimse, onun ortaya çıktığı süreci bilinçli ve örgütlü bir şekilde hazırlamadı. Almanya ile yürütülen, başarısızlıkla neticelenen savaş, kuşatma sırasında çekilen yokluklar, proleterler arasında görülen işsizlik ve alt orta sınıfların yıkımı; kitlelerin üst sınıflara ve tamamen beceriksiz davranan yetkililere karşı duyduğu öfke; kaderine razı olmayan, farklı bir toplumsal sistem için gayret sarf eden işçi sınıfı içerisinde belli belirsiz oluşan huzursuzluk; cumhuriyetin kaderine dair endişeleri gündeme getiren Ulusal Meclis’in gerici yapısı. Tüm bunlar ve daha birçok faktör, Paris halkını 18 Mart’ta devrime sürükledi, beklenmedik bir şekilde iktidarı Ulusal Muhafızların, işçi sınıfının ve onunla birlikte hareket eden küçük burjuvazinin eline teslim etti.

Bu, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir olaydı. O zamana dek iktidar, kural olarak, toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin, daha doğrusu, bu sınıfların temsilcilerinin teşkil ettiği hükümet denilen yapının elindeydi. 18 Mart devriminden sonra, M. Thiers hükümeti, askerleri, polisi ve yetkilileriyle birlikte Paris’ten kaçınca, halk, mevcut durumun efendisi haline geldi. İktidar, proletaryanın eline geçti. Ancak modern toplumda, sermayenin ekonomi düzleminde köleleştirdiği proletarya, kendisini sermayeye bağlayan zincirleri kırmadıkça politik alana hâkim olamaz. Bu nedenle, Komün hareketine, sosyalist bir renge bürünmek, yani burjuvazinin, sermayenin egemenliğini devirmek ve çağdaş toplumsal düzenin temellerini yıkmak için çabalamak kaldı.

Başlangıçta bu hareket, son derece belirsiz ve karmaşıktı. Komün’ün Almanlarla savaşı yeniden başlatıp başarılı bir şekilde sonuçlandıracağını uman vatanseverler Komün’ün safına geçtiler. Komün, borç ve kira ödemelerinin ertelenmesi halinde iflasla tehdit edilen küçük esnafın desteğini aldı (hükümet, bu ertelemeyi reddetse de Komün borç ve kiraları erteledi). Son olarak Komün, başlangıçta, gerici Ulusal Meclis’in (“köylüler”, vahşi toprak sahiplerinin) monarşiyi yeniden kuracağından korkan burjuva cumhuriyetçilerinin sempatisini kazandı. Ancak elbette bu harekette asıl rolü, İkinci İmparatorluğun son yıllarında sosyalist propagandayı aktif olarak yürüten ve birçoğu Enternasyonal’e mensup olan işçiler (özellikle Paris’in zanaatkârları) oynadı.

Komün’e sadece işçiler sonuna dek sadık kaldılar. Burjuva cumhuriyetçileri ve küçük burjuvazi, Komün’den kısa süre sonra koptular: Burjuva cumhuriyetçileri, hareketin devrimci-sosyalist, proletarya karakterinden ürktüler; küçük burjuvazi ise Komün’ün kaçınılmaz bir yenilgiye mahkûm olduğunu görünce ondan koptu. Sadece Fransız proletaryası hükümetlerini korkusuzca ve yorulmadan destekledi, sadece onlar, Komün, yani, işçi sınıfının kurtuluşu, tüm emekçilerin daha iyi bir geleceğe kavuşması davası için için savaşıp öldüler.

Eski müttefiklerince terk edilen, desteksiz bırakılan Komün, yenilmeye mahkûmdu. Tüm Fransız burjuvazisi, tüm toprak sahipleri, borsacılar, fabrika sahipleri, büyük küçük tüm soyguncular, tüm sömürücüler, ona karşı birleşti. Devrimci Paris’i ezmek için yüz bin Fransız savaş esirini serbest bırakan) Bismarck’ın desteğiyle bu burjuva koalisyonu, cahil köylüleri ve taşradaki küçük burjuvaziyi Paris proletaryasına karşı ayaklandırmayı ve Paris'in yarısının etrafında çelikten bir çember oluşturmayı başardı (şehrin diğer yarısı ise Alman ordusunca kuşatılmıştı). Fransa’nın Marsilya, Lyon, St. Étienne, Dijon gibi kimi büyük şehirlerinde işçiler de iktidarı ele geçirmeye, Komün ilan etmeye ve Paris’e yardım etmeye çalıştılar; ancak bu girişimler kısa ömürlü oldu. Proleter isyanın bayrağını semaya ilk yükselten Paris, bir başına bırakıldı, nihayetinde yıkıma mahkûm oldu.

Başarılı bir toplumsal devrim için en az iki koşul gereklidir: yüksek düzeyde gelişmiş üretim güçleri ve buna yeterince hazırlıklı bir proletarya. Ancak 1871’de bu koşulların her ikisi de eksikti. Fransız kapitalizminin gelişimi halen daha yetersiz düzeydeydi. Ayrıca Fransa, o dönemde ağırlıklı olarak küçük burjuvazi ülkesiydi (zanaatkârlar, köylüler, esnaf gibi kesimlerin ağırlığı daha fazlaydı.). Öte yandan, ülke, bir işçi partisinden mahrumdu. İşçi sınıfı, mücadelenin rahle-i tedrisinden geçmemişti, hazırlıksızdı, hatta büyük ölçüde görevlerini ve bunları yerine getirme yöntemlerini bile net bir şekilde tasavvur edemiyordu. Proletaryanın ciddi bir siyasi örgütlenmesi yoktu, ülkede güçlü sendikalar ve kooperatifler de bulunmuyordu...

Ancak Komün’ün en büyük eksikliği, zamandı. Durumu değerlendirmek ve programını uygulamaya koymak için gerekli fırsatı bulamadı. Çalışmalara başlamak için henüz vakit bulamamıştı ki, Versay’a yerleşmiş, tüm burjuvazinin desteğini arkasına alan hükümet, Paris’e karşı düşmanca eylemler gerçekleştirmeye başladı. Komün, öncelikle kendini savunmaya odaklanmak zorunda kaldı. 21-28 Mayıs’a, yani son ana kadar, başka hiçbir şeyi ciddi olarak düşünmeye vakti olmadı.

Ancak, bu olumsuz koşullara ve kısa ömrüne rağmen Komün, gerçek önemini ve amaçlarını yeterince ortaya koyan birkaç önlem almayı başardı. Komün, muktedir sınıfların elindeki kör bir silah olan daimi orduyu ortadan kaldırdı, tüm halkı silahlandırdı. Kilise ve devletin ayrıldığını ilan etti, dini kurumlara yapılan devlet ödemelerini (yani rahiplere verilen devlet maaşlarını) kaldırdı, halk eğitimini tamamen laik hale getirdi, bu şekilde cübbeli jandarmalara ağır bir darbe indirdi. Salt toplumsal düzeyde Komün çok az şey başardı, ancak bu az şey bile onun halkçı, işçi hükümeti karakterini açıkça ortaya koymaktadır. Fırınlarda gece çalışması yasaklandı; işçilerin yasal olarak soyulması anlamına gelen para cezası sistemi kaldırıldı. Son olarak, sahipleri tarafından terk edilen veya kapatılan tüm fabrikaların ve atölyelerin, üretime devam edecek işçi birliklerine devredilmesiyle ilgili o ünlü kararnameyi yayınlandı. Sanki gerçek anlamda demokratik, proleter bir hükümet olma vasfını vurgulamak istercesine, Komün, rütbesine bakılmaksızın, tüm idari kadroların ve devlet memurlarının maaşlarının bir işçinin normal ücretini aşmaması ve hiçbir durumda yılda (bugün bizde ayda ödenen 200 rubleden düşük bir parayı ifade eden) 6.000 frankı aşmaması gerektiğine karar verdi.

Tüm bu önlemler, Komün’ün halkın köleleştirilmesi ve sömürülmesi üzerine kurulu eski dünya için ölümcül bir tehdit teşkil ettiğini açık biçimde ortaya koydu. Bu yüzden burjuva toplumu, Paris’teki Belediye Binası üzerinde proletaryanın kızıl bayrağı dalgalandığı sürece kendisini rahat hissedemeyeceğini gördü. Hükümete bağlı örgütlü güçler, nihayet devrimcilere bağlı henüz zayıf olan örgütlü güçlerine karşı üstünlük sağladığında, Almanların mağlup ettiği, elinden sadece yenilgiye uğramış yurttaşlarıyla savaşmak gelen, sadece bu konuda cesaret gösterebilen, bizim Rennenkampf ve Meller-Zakomelski[1] gibi generallerimize benzeyen Bonapartçı generallerParis'in daha önce hiç tanık olmadığı bir katliamı gerçekleştirdiler. Yaklaşık 30.000 Parisli, eli kanlı askerlerce katledildi, yaklaşık 45.000 kişi tutuklandı, bunların çoğu daha sonra idam edildi, binlercesi ise sürgüne gönderildi veya sınır dışı edildi. Toplamda Paris, tüm mesleklerdeki en iyi işçiler de dâhil olmak üzere, yaklaşık 100.000 en iyi insanını kaybetti.

Burjuvazi, olan bitenden memnundu. Liderleri, kana susamış cüce Thiers, generalleriyle birlikte Paris proletaryasını kana boğduktan sonra, “Artık sosyalizmle uzun bir süreliğine işimiz bitti” dedi. Ama bu burjuvazinin kargaları boşuna öttüler. Bastırılmasından altı yıldan az bir süre sonra, Komün’ün savunucularının çoğu hâlâ hapiste veya sürgünde acı çekerken, Fransa’da yeni bir işçi sınıfı hareketi doğdu. Seleflerinin deneyimleriyle zenginleşmiş ve yenilgilerinden hiç yılmamış yeni sosyalist nesil, Komün davası uğruna savaşanların elinden düşen bayrağı alıp cesurca ve güvenle ileriye taşıdı. Şiarları şuydu: “Yaşasın toplumsal devrim! Yaşasın Komün!” Birkaç yıl içinde, yeni işçi partisi ve ülke genelinde başlattığı ajitasyon çalışmaları, egemen sınıfları hâlâ hükümet tarafından hapiste tutulan komünistleri serbest bırakmaya zorladı.

Komün savaşçılarının hatırası, yalnızca Fransız işçilerince değil, tüm dünya proletaryası tarafından da onurlandırılıyor. Çünkü Komün, yerel veya dar bir ulusal amaç değil, tüm emekçi insanlığın, ezilenlerin ve hor görülenlerin kurtuluşu için savaştı. Toplumsal devrimin önde gelen savaşçılarından biri olarak Komün, acı çeken ve mücadele eden her yerde proletaryanın sempatisini kazandı. Yaşamının ve ölümünün destansı hikâyesi, dünyanın başkentini ele geçiren ve iki aydan fazla elinde tutan işçi hükümeti, proletaryanın kahramanca mücadelesinin ve yenilgisinden sonra çektiği ıstıraplar, tüm bunlar, milyonlarca işçinin ruhlarını şahlandırdı, umutlarını uyandırdı, sosyalizm davasına sempati duymalarını sağladı. Paris’teki top sesleri, proletaryanın en geri kalmış kesimlerini derin uykularından uyandırdı ve her yerde devrimci sosyalist propagandanın gücüne güç kattı. İşte tam da bu yüzden Komün’ün davası ölmedi. O, bugün her birimizin içinde yaşamaya devam ediyor.

Komün’ün davası, toplumsal devrimin davasıdır, emekçilerin tam siyasi ve ekonomik özgürleşmesinin davasıdır. Tüm dünya proletaryasının davasıdır. Bu anlamda ölümsüzdür.

V. I. Lenin
Rabochaya Gazeta, Sayı. 4–5
28 Nisan 1911
Kaynak

Not:
Rennenkampf ve Meller-Zakomelski: 1905-1907 Devrimi sırasında acımasız cezalandırma eylemleriyle ünlenmiş Çarlık generalleri.

27 Şubat 2026

,

Tavizler Üzerine

I

Siyasette “Taviz” terimi, belirli taleplerden vazgeçmeyi, diğer tarafla anlaşarak taleplerin bir kısmından feragat etmeyi anlatır.

Sokaktaki sıradan insanın Bolşeviklerle ilgili genel fikri, onları karalayan basının da körüklediği bir fikirdir ve bu fikir, Bolşeviklerin asla kimseyle uzlaşmaya yanaşmayacaklarını söyler.

Bu durum, devrimci proletarya partisi olarak bizler için gurur vericidir, çünkü düşmanlarımızın bile sosyalizmin ve devrimin temel ilkelerine olan bağlılığımızı kabul etmek zorunda kaldığını gösterir. Buna karşın, bu fikrin yanlış olduğunu söylememiz gerekiyor.

Engels, Blankist komünistlerin manifestosuna[1] (1873) yönelik eleştirisinde, orada yer alan “Taviz yok![2] beyanlarını alaya alırken haklıydı. O yazısında Engels, Blankistlerin bu ifadesinin boş olduğunu, çünkü tavizlerin çoğu zaman koşullar gereği bir mücadele partisine kaçınılmaz olarak dayatıldığını, karşısına çıkan “hesabı ödemeyi”[3] hepten reddetmenin bir anlamının bulunmadığını söylüyordu.

Gerçek bir devrimci partinin görevi, tüm tavizleri reddetmenin imkânsız olduğunu ilan etmek değil, o tavizler kaçınılmaz hale geldiklerinde o tavizleri verirken, düşmanla uzlaşırken, ilkelerine, sınıfına, devrimci amacına, devrime giden yolu açma ve halk kitlelerini devrimde zafer için eğitme görevine sadık kalabilmektir.

Örneğin, Üçüncü ve Dördüncü Meclis’e katılmayı kabul etmek bir tavizdi, bu tavizle birlikte, devrimci taleplerden geçici süre vazgeçilmişti. Ancak bu, bize tamamen dayatılmış bir tavizdi, çünkü güç dengesi, o an için kitlesel bir devrimci mücadele yürütmemizi imkânsız kılıyordu, bu mücadeleyi uzun bir süre boyunca hazırlayabilmek için meclis denilen o “domuz ahırı”nın içinde bile çalışabilmemiz gerekiyordu. Tarih, Bolşeviklerin bir parti olarak bu konuya yaklaşımının tamamen doğru olduğunu kanıtlamıştır.

Artık bugün mesele, tavizin bize zorla dayatılması değil, bizim onu gönüllü olarak kabul etmemizdir.

Partimiz, diğer tüm siyasi partiler gibi, kendi siyasi egemenliğini elde etmeye çalışmaktadır. Amacımız, devrimci proletaryanın diktatörlüğüdür.

Altı aylık devrim, bu talebin bu özel devrimin çıkarları açısından doğru ve kaçınılmaz olduğunu çok açık, güçlü ve ikna edici bir şekilde kanıtlamıştır; aksi takdirde halk, asla demokratik bir barışa, köylüler için toprağa veya tam özgürlüğe (tam anlamıyla demokratik bir cumhuriyete) kavuşamayacaktır. Bu, devrimimizin altı ayı boyunca yaşanan olayların seyri, sınıfların ve partilerin mücadelesi ve 20-21 Nisan, 9-10 ve 18-19 Haziran, 3-5 Temmuz ve 27-31 Ağustos krizlerinin gelişimiyle gösterilmiş, kanıtlanmıştır.

Rus devrimi o kadar ani ve özgün bir dönüş yaşıyor, öyle ki, biz bu momentte, artık bir parti olarak gönüllü tavizde bulunma imkânına sahibiz. Bu tavizi doğrudan ve başlıca sınıf düşmanımız olan burjuvaziye değil, en yakın rakiplerimiz olan “iktidardaki” küçük burjuva-demokrat partilere, Sosyalist Devrimcilere ve Menşeviklere vereceğiz.

Bahsi edilen kesimlere, ancak istisnai durumlarda ve yalnızca özel durumun gerektirdiği şekilde bir taviz verebiliriz. Tabii bu taviz, çok kısa süreli olacaktır. Bana kalırsa bu tavizi vermeliyiz.

Bizim vereceğimiz taviz, Temmuz öncesinde dillendirdiğimiz, tüm iktidarın sovyetlere verilmesi, sovyetlere karşı sorumlu olan bir Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler hükümeti kurulması talebimize geri dönülmesiyle ilgili olacaktır.

Böylesi bir hükümet, belki de sadece şu birkaç gün veya bir iki hafta içerisinde, tümüyle barışçıl bir süreç dâhilinde kurulup tahkim edilebilirdi. Büyük olasılıkla, bu hükümet, tüm Rus devriminin barışçıl ilerlemesini güvence altına alacak, dünya barış hareketinde ve sosyalizmin zaferinde büyük adımlar atılması için son  derece iyi şanslar sunacak.

Bana göre, dünya devriminin ve devrimci yöntemlerin savunucuları olarak Bolşevikler, bu tavize ancak devrimin barışçıl gelişimi uğruna rıza gösterebilirler ki göstermelidirler de. Esasen bu, tarihte yakalanabilecek, ancak ara sıra ortaya çıkan, son derece nadir ve son derece değerli bir fırsattır.

Tavizi şu şekilde özetleyebiliriz: Bolşevikler, hükümete katılma talebinde bulunmadan (ki bu, proletarya ve yoksul köylülerin diktatörlüğü gerçekleşmedikçe enternasyonalistler için imkânsızdır), iktidarın derhal proletaryaya ve yoksul köylülere devredilmesini talep etmekten, bu talep için devrimci mücadele yöntemleri kullanmaktan kaçınacaklar. Sosyalist Devrimcilere ve Menşeviklere şu esasında eski olan, açıktan dillendirdiğimiz koşul öne sürülecek: propaganda özgürlüğü eksiksiz verilecek, Kurucu Meclis’in daha fazla gecikme olmaksızın, hatta daha erken bir tarihte toplanması sağlanacak.

Bu durumda, hükümet bloğunu oluşturan Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler (uzlaşmanın sağlanması durumunda), tümüyle ve sadece sovyetlere karşı sorumlu olan bir hükümet kurmayı kabul edecekler. Sovyetler de yerel düzeyde tüm iktidarı devralacak. Bu “yeni” koşulu yerine getirmek zorunda kalacaklar.

Bana kalırsa Bolşeviklerin başka koşul öne sürmelerine gerek yok. Onların, devrimin barışçıl bir şekilde ilerleyeceğine, propaganda özgürlüğünün tam anlamıyla sağlanması ve yeni seçimler yoluyla sovyetlerin yapısında ve işleyişinde yeni bir demokrasinin derhal kurulması üzerinden sovyetlerdeki parti çekişmelerinin barışçıl yoldan aşılacağına güvenleri tam.

Belki de bu koşulların yerine getirilmesi çoktan imkânsızlaşmıştır. Kimbilir. Ama bu durumun oluşması ihtimali yüzde bir bile olsa bu fırsatı değerlendirmeye dönük her türden girişim gene de değerlidir.

Peki bu uzlaşmanın tarafı olan iki kesim olarak Bolşevikler ile Sosyalist Devrimciler-Menşevikler bloğu, ilgili “uzlaşma”dan ne kazanacak? Eğer hiçbir taraf bir şey kazanmazsa, uzlaşmanın imkânsız olduğu kabul edilmeli, daha da fazla bir şey söylenmemelidir. Ama şu anda (o dingin seyreden, “barış”ın hüküm sürdüğü yirmi yılın ardından gelen Temmuz ve Ağustos aylarından sonra) bu uzlaşma, ne kadar zor olursa olsun, onun gerçekleşme ihtimalinin az da olsa mevcut olduğunu düşünüyorum. Bu ihtimal, Sosyalist Devrimcilerin ve Menşeviklerin Kadetlerle birlikte bir hükümete katılmama kararıyla birlikte ortaya çıkmıştır.

Artık Bolşeviklerin gerçek manada tam olan demokrasi koşullarında görüşlerini özgürce savunma ve sovyetlerde nüfuz kazanma fırsatını yakaladıkları bir durum oluşmuştur. Bugün lafta da olsa “herkes”, Bolşeviklere bu özgürlüğü tanımaktadır. Oysa bu özgürlük, burjuva hükümetinin, burjuvazinin katıldığı bir hükümetin hüküm sürdüğü koşullarda, hatta sovyetler haricinde teşkil edilmiş herhangi bir hükümetin varolduğu ortamda bahşedilemezdi. Bu özgürlük, ancak sovyet hükümetinin iş başında olduğu koşullarda mümkün (“kesin olacaktır” demiyoruz, sadece bunun mümkün olacağını söylüyoruz). Böylesine zor bir dönemde bu türden bir ihtimal oluşsun diye sovyetlerde fiiliyatta çoğunluğu teşkil eden kesimlerle uzlaşmaya değerdi.

Gerçek demokrasiden korkacak bir şeyimiz yok, çünkü hakikat bizden yana. Hatta bize düşman olan Sosyalist Devrimci ve Menşevik partilerindeki eğilimlerin gelişme seyri bile bizim haklılığımızı ispatlıyor.

Hem Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler, bloklarının geliştirdiği programı halkın ezici çoğunluğunun desteğiyle uygulama fırsatını elde edecekler, hem de sovyetlerdeki çoğunluklarını “barışçıl” bir şekilde kullanma imkânını güvence altına alacaklar.

Tabii bu bloktan muhtemelen iki farklı ses çıkacak. Söz konusu blok, hem bir blok olması hem de küçük burjuva demokrasisinin burjuvazi ve proletaryadan her daim daha az homojen bir nitelik arz etmesi sebebiyle heterojen, çok başlı bir yapıdır.

Muhtemelen iki farklı sesten biri şunu diyecek:

“Biz, Bolşevikler ve devrimci proletarya ile aynı yolu izleyemeyiz. Onlar çok fazla şey talep edecek, demagojiyle yoksul köylüleri baştan çıkartacak. Bu noktada Bolşevikler, barış ve Müttefik Kuvvetler’le bağların kopartılmasını talep edecek. Oysa bu talebin yerine getirilmesi imkânsız. Burjuvaziyle birlikteyiz, dolayısıyla daha iyi durumdayız ve daha güvendeyiz. Neticede burjuvaziyle yollarımızı ayırmadık, sadece Kornilov olayı yüzünden geçici bir anlaşmazlık yaşadık. Kavga ettik ama en nihayetinde barışacağız. Ayrıca, bu Bolşevikler bize hiçbir şey ‘vermiyor’, gerçekleştirecekleri isyan, 1871 Komünü gibi yenilgiye mahkûmdur.”

Diğer ses de şunu söyleyecek:

“Komüne yapılan gönderme çok yüzeysel, hatta aptalca. Çünkü öncelikle Bolşevikler, 1871’den beri bir şeyler öğrendiler: Bankalara el koyarlar, Versay’a illaki yürürler. Bolşevikler, bu koşulları yerine getirseydi Komün’ün muzaffer olacağını bilirler. Dahası, Komün, halka Bolşeviklerin iktidara geldiklerinde sunabilecekleri şeyleri, yani köylülere toprak, acil barış, üretim üzerinde gerçek kontrol, Ukraynalılar, Finler vb. ile dürüst bir barış taleplerini hemen karşılayamazdı. Açıkça söylemek gerekirse, Bolşevikler, Komün’den on kat daha fazla ‘koz’a sahipler. İkinci olarak, Komün’de çetin bir iç savaş yaşanmış, uzun sürede gerçekleştirilecek barışçıl kültürel gelişmeye darbe indirilmiş, Komün’ü ezen ordunun komutanı MacMahon ve darbeci general Kornilov’un benzerleri orada elini kolunu sallaya sallaya çalışma yürütmüş, planlar yapma imkânı bulmuştur. Oysa bu türden faaliyetler, tüm burjuva toplumumuz için bir tehdittir. Bugün bir Komün kurma riskini göze almak akıllıca mı?”

Eğer iktidarı biz almazsak, gidişat 6 Mayıs ile 31 Ağustos arasındaki dönemde olduğu kadar vahim bir şekilde seyrederse, Rusya’da bir Komün kaçınılmazdır. Her devrimci işçi ve asker, kaçınılmaz olarak Komün’ü akla getirecek ve ona iman edecektir. ‘Halk ölüyor; savaş, kıtlık ve yıkım her yana yayılıyor. Bizi sadece Komün kurtarabilir. Öyleyse hepimiz ölelim, yok olalım, ama Komün’ü kuralım” diyecek, bu söz üzerinden, kaçınılmaz olarak Komün’ü kurmak için uğraşacaktır. Bu tür fikirler, ancak işçilerle birlikte gerçeğe dökülebilir. Bugün Komün’ü ezmek, 1871’deki kadar kolay olmayacaktır. Rus Komünü’nün dünyanın her yerinde, 1871’deki müttefiklerinden yüz kat daha güçlü müttefikleri olacaktır.

Asıl soru şu: bugün Komün kurma riskini almak akıllıca mıdır? Ayrıca, Bolşeviklerin uzlaşma üzerinden muarrızlarına neredeyse hiçbir şey vermediğine dair görüşe hiç katılmıyorum. Çünkü tüm medeni ülkelerde, medeni bakanlar savaş zamanında proletarya ile yapılan her anlaşmaya, ne kadar küçük olursa olsun, büyük değer verirler. Bu türden anlaşmaları epey kıymetli görürler. Üstelik bunlar, eylem adamları, gerçek bakanlardır. Bolşevikler, baskıya ve basın faaliyetindeki zayıflığa rağmen hızla güçleniyorlar. Bu koşullarda tekrar soralım: “Komün kurma riskini göze almak akıllıca mıdır?”

Şu düşünülüyor olmalı: “Elimizdeki çoğunluk, sağlam ve güvenilir. Yoksul köylüler, gaflet uykularından bir süre daha uyanmazlar. Ömür boyu güvendeyiz. Bir köylü ülkesinde çoğunluğun aşırı unsurların peşinden gideceğine inanmıyorum. Ayrıca, gerçekten demokratik olan bir cumhuriyette çoğunluğa karşı gelen hiçbir ayaklanma başarılı olamaz.” Muhtemelen ikinci kesimin dilinden bu türden cümleler dökülürdü.

Menşeviklerin lideri Julius Martov veya Sol SR’ların lideri Mariya Spiridonova’nın destekçilerinin şunu söylemesi pekâlâ mümkün:

“Yoldaşlar, ikinizin de Komün ve gerçekleşme ihtimaline dair laf ederken tereddütsüz bir şekilde Komün karşıtlarının safında yer almanızdan dolayı epey öfkeliyim. Bir şekilde ikiniz de Komün’ü bastıranların safında yer alıyorsunuz. Komün için kampanya yürütecek değilim, bir Bolşevik gibi çıkıp onun saflarında savaşacağıma şimdiden söz veremem, ancak Komün, benim çabalarıma rağmen kurulursa, Komün düşmanlarından ziyade savunucularına yardım etmeyi tercih edeceğimi söylemeliyim.”

Menşevik-SR bloku içinden farklı seslerin çıkması kaçınılmaz. Çünkü küçük burjuva demokratlar arasında çok çeşitli görüşler dil buluyor. Blokta, hükümette görev almaya tümüyle uygun, tam burjuvadan, henüz proleter olmayan yarı yoksula kadar her kesim temsil ediliyor. Bu seslerin sahipleri arasında cereyan eden kavganın herhangi bir anda ne türden bir sonuç doğuracağını kimse bilemez.

* * *

Yukarıdaki satırlar, 1 Eylül Cuma günü yazılmıştı, ancak öngörülemeyen koşullar nedeniyle (tarihin aktardığı biçimiyle, Kerenski hükümeti döneminde tüm Bolşeviklerin kalacakları yerleri özgürce seçememeleri sebebiyle) yazı, o gün yazı işleri ofisine ulaşmadı. Cumartesi’nin ve bugünün (Pazar) gazetelerini okuduktan sonra kendime şunu dedim: “Belki de uzlaşma teklif etmek için çok geç kalmışız. Belki de barışçıl bir gelişmenin gerçekleşme imkânı bulacağı birkaç günlük dönem de geçip gitti. Evet, görünüşe göre çoktan geçti.”[4] Şu veya bu şekilde Kerenski, Sosyalist Devrimci Parti’yi de Sosyalist Devrimcileri de terk edecek, burjuvazinin yardımını alarak, Sosyalist Devrimciler olmadan, onların eylemsizliği sayesinde konumunu sağlamlaştıracak. Evet, görünüşe göre, barışçıl gelişme yolunun tesadüfen mümkün hale geldiği günler çoktan geçti. Geriye kalan tek şey, bu notları “Geç Kalmış Fikirler” başlığıyla gazetenin yayın yönetmenine göndermek. Belki de geç kalmış fikirler bile okurun ilgisine mazhar olur.

V. I. Lenin
14-16 Eylül 1917
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Blankistler: Fransız sosyalist hareketi içerisinde Louis-Auguste Blanqui (1805–1881) önderliğinde örgütlenmiş olan devrimci ve ütopik komünist akımın destekçileri. Blankistler, “insanlığın ücretli kölelikten proletaryanın sınıf mücadelesiyle değil, küçük bir entelektüel azınlığın komplosuyla kurtulacağını” söylüyorlardı (bkz. bu baskı, Cilt 10, s. 392). Devrimci bir partinin eylemlerinin yerine küçük bir komplocu grubunun eylemlerini koyarak, zaferle sonuçlanacak bir ayaklanma için gerekli olan gerçek durumu göz ardı eden Blankistler, kitlelerle temas kurma fikrinden uzak durdular.

[2] Bkz.: Frederick Engels, “Flüchtlingsliteratur. II. Programm der blanquistischen Kommuneflüchtlinge”, Marx/Engels, Werke, Bd. 18 Berlin, 1962, s. 528–535.

[3] Bkz. Karl Marx ve Frederick Engels, Selected Correspondence, Moskova, 1965, s. 470.

[4] Kornilov isyanının bastırılmasının ardından yeni bir geçici kabine kurulması konusu tartışmaya açıldı. Yeni kabinenin, Menşevikler ve Sosyalist Devrimcilerin yanı sıra Kadetleri de içermesi bekleniyordu. Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler, halkın güvenini tamamen kaybetme korkusuyla, Kadetleri içeren bir kabineye katılmayı reddettiklerini açıkladılar. 1 Eylül (14) 1917’de Geçici Hükümet, beş kişiden (A. F. Kerensky, A. I. Verhovski, D. N. Verderevski, A. M. Nikitin ve M. I. Tereşçenko) oluşan bir yönetim kurulu meydana getirmeyi kararlaştırdı. Resmiyette bu kabinede hiçbir Kadet yoktu ancak kurul, esasen Kadetlerle perde gerisinde yapılan uzlaşmanın neticesiydi. 2 Eylül’de (15) İşçi ve Asker Vekilleri Sovyetleri Merkez Yürütme Kurulu ve Köylü Vekilleri Kongresi Yürütme Kurulu’nun ortak genel kurulunda, Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler, yeni kabineyi destekleyen bir karar aldılar. Bu, Kadetlerle hiçbir ilgilerinin olmayacağını ilan etmelerine rağmen, Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin yine toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin iktidarı elinde tutmasına yardımcı oldukları anlamına geliyordu.

●«●»●

II

Bu metin, henüz tamamlanmamış olan makalenin başıydı. Metinde ortaya konulan fikirler, Lenin tarafından Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı adlı kitabında daha ayrıntılı olarak açıklanmıştır. İngiliz İşçi Partisi liderlerinden barış yanlısı Lansbury ile görüşme, 21 Şubat 1920’de Kremlin’de gerçekleşti.

* * *

Yoldaş Lansbury, benimle yaptığı bir görüşmede, İngiliz işçi hareketindeki oportünist liderlerin şu argümanına özellikle vurgu yaptı.

Bolşevikler, kapitalistlerle uzlaşıyor, örneğin Estonya ile yapılan Barış Antlaşması’nda kereste imtiyazlarına razı oluyorlar. Eğer durum böyleyse, İngiliz işçi hareketinin ılımlı liderlerinin kapitalistlere verdiği tavizler de aynı ölçüde meşrudur.

Yoldaş Lansbury, İngiltere’de çok yaygın olan bu argümanın işçiler için önemli olduğunu ve acilen incelenmesi gerektiğini düşünüyor.

Bu inceleme talebini karşılamaya çalışacağım.

Proletarya devriminin savunucusu, kapitalistlerle veya kapitalist sınıfla uzlaşmaya varabilir mi?

Görünüşe göre, yukarıdaki argümanın altında yatan soru budur. Ancak bunu bu türden genel ifadelerle sunmak, ya soruyu soranın aşırı siyasi deneyimsizliğine ve düşük siyasi bilincine ya da eşkıyalığı, yağmayı ve diğer her türlü kapitalist şiddeti haklı çıkarmak için bir safsataya başvurma hilekârlığına delalet eder.

Aslında bu genel soruya olumsuz cevap vermek alenen aptallık olurdu. Elbette, proletarya devriminin savunucusu parti, kapitalistlerle uzlaşabilir veya anlaşabilir. Her şey, hangi tür anlaşmanın yapıldığına ve hangi koşullar altında yapıldığına bağlıdır. Proletarya devrimi açısından meşru olan bir anlaşma ile (ona göre) hain olan, ihanet içeren bir anlaşma arasındaki farkı işte tam da burada aramalıyız.

Bunu açıklığa kavuşturmak için öncelikle Marksizmin kurucularının argümanını hatırlatacağım, ardından da çok basit ve yoruma yer bırakmayan kimi örnekler sunacağım.

Marx ve Engels, boşuna bilimsel sosyalizmin kurucuları olarak kabul edilmiyorlar. Onlar, her türlü laf kalabalığının acımasız düşmanlarıydılar. Onlar (sosyalist taktikle ilgili sorunlar da dâhil olmak üzere) sosyalizmin sorunlarının bilimsel olarak ele alınması gerektiğini öğrettiler.

1870’lerde Engels, Paris Komünü’ne yönelik saldırı sonrası firari olan Fransız Blankistlerinin devrimci manifestosunu analiz ederken, bu Blankistlerin “taviz yok” şeklinde ifade ettikleri o kibirli beyanın boş bir sözden ibaret olduğunu söylüyordu.[2]

Taviz fikrinden vazgeçilmemelidir. Mesele, bazen en devrimci sınıfın en devrimci örgütüne koşulların zorla dayattığı tavizler karşısında işçi sınıfının ve örgütlü öncüsünün, komünist partinin devrimci taktiklerini ve örgütlenmesini, devrimci bilincini, kararlılığını ve yürüttüğü hazırlıkları muhafaza edebilmek, güçlendirebilmek, sağlamlaştırabilmek ve geliştirebilmektir.

Marx’ın öğretilerinin temellerine aşina olan herkes, bu öğretilerin bütününden kaçınılmaz olarak böylesi bir sonuca varacaktır. Ancak İngiltere’de, bir dizi tarihsel nedenden dolayı, Marksizm, (birçok açıdan Marksizm için gerekli zemini hazırlayan, ondan önce söylenmiş “son söz” olarak) Çartist hareketten beri sendikaların ve kooperatiflerin oportünist, yarı burjuva liderleri tarafından sürekli olarak geri plana itildiğinden, ortaya koyduğum görüşün doğruluğunu, sıradan, siyasi ve ekonomik yaşamın evrensel olarak bilinen gerçeklerinden alınan tipik örnekler aracılığıyla açıklamaya çalışacağım.

Daha önce bir konuşmamda verdiğim bir örnekle söze başlayacağım. Diyelim ki içinde bulunduğunuz araba, silahlı haydutların saldırısına uğradı. Diyelim ki şakağınıza bir tabanca dayandığında arabanızı, paranızı ve tabancanızı haydutlara teslim ettiniz ve onlar da bu arabayı vb. kullanarak başka soygunlar gerçekleştirdiler. Burada hiç şüphe yok ki haydutlarla uzlaşacak, onlarla anlaşma yoluna gideceksiniz. Anlaşma, imzalanmamış ve zımnen yapılmış olsa da, oldukça kesin ve nettir: “Sayın haydut. Size arabamı, silahımı ve paramı veriyorum. Siz de bu memnuniyet verici refaketinize lütfen son veriniz.”

Bu noktada şu soru ortaya çıkıyor: Haydutlarla böyle bir anlaşma yapan adamı, haydutluğa ortaklık eden, haydutların bu anlaşmayı yapan kişiden aldıkları araba, para ve silah yardımıyla üçüncü kişilere yönelik soygun saldırısına suç ortaklığı yapan biri olarak mı görmeliyiz?

Hayır, öyle görmeyiz.

Mesele, aslında en ufak ayrıntısına dek tüm boyutlarıyla gayet açık ve basittir.

Aynı şekilde, her sağduyulu insan, başka koşullarda, araba, para ve silahın eşkıyalara zımnen teslim edilmesini eşkıyalığa ortaklık etmek olarak değerlendirecektir.

Sonuç açık: Hırsızlarla yapılan tüm anlaşmaları veya onlara verilen her türden tavizi tümden reddetmek ne kadar saçmaysa, genel olarak hırsızlarla yapılan anlaşmaların bazen caiz ve gerekli olduğu soyut önermesine dayanarak, bir kişiyi haydutluğa iştirakten aklamak da o kadar saçmadır.

Şimdi de siyasi bir örnek üzerinden ilerleyelim...

V. I. Lenin
Mart-Nisan 1920
Kaynak

Dipnot:
[1] Bkz. Engels, “Programm des blanquistischen Kommuneflfluchtlinge”, Marx/Engels, Werke, Band 18, 5. 532. Dietz Verlag, Berlin, 1958.

26 Şubat 2026

,

Medeni Avrupalılar, Yabani Asyalılar



Ünlü İngiliz sosyal demokrat Rothstein, Almanya’daki işçi gazetelerinde, İngiltere’ye bağlı Hindistan’da meydana gelen öğretici ve her daim yaşanan olağan bir olayı aktarıyor. Bu olay, 300 milyondan fazla nüfusa sahip bu ülkede devrimin neden hızla büyüdüğünü tüm argümanlardan daha iyi ortaya koyuyor.

Rangoon, Hindistan’ın eyaletlerinden birinde bulunan, 200.000’den fazla nüfusa sahip büyük bir şehir. Bu şehirde gazete çıkartan İngiliz gazeteci Arnold, “İngiliz Adaletinin Alay Konusu Haline Geldiği Olay” başlıklı bir makale yayınladı. Bu makale, Andrew adlı yerel bir İngiliz yargıcı ifşa ediyordu. Bu makaleyi yayınladığı için Arnold, on iki ay hapis cezasına çarptırıldı, ancak temyiz başvurusunda bulunan gazeteci, Londra’daki bağlantıları sayesinde davayı İngiltere’nin en yüksek mahkemesine taşımayı başardı. Hindistan hükümeti, alelacele, cezayı dört aya indirdi ve Arnold’u serbest bıraktı.

Peki tüm bu velvele ne için kopartılmıştı?

McCormick adında bir İngiliz albayının bir metresi vardı. Bu medeni ulusun yiğit temsilcisi, metresinin Aina adındaki hizmetçisini odasına çekmiş, tecavüz etmiş ve evine kilitlemişti. Kız on bir yaşındaydı.

Bunlar olurken Aina’nın babası ölüm döşeğindeydi. Kızını yanına çağırdı. O noktada yaşadığı köy halkı tüm olayı öğrendi. Halk öfkelenip ayaklandı. Polis, McCormick’in tutuklanması emrini vermek zorunda kaldı.

Ancak Yargıç Andrew, onu kefaletle serbest bıraktı ve daha sonra utanç verici bir karar üzerinden, beraat ettirdi. Cesur albay, soylu ailelerden gelen beyefendilerin bu tür durumlarda genellikle yaptığı gibi, Aina’nın bir “fahişe” olduğunu söyledi ve bunu kanıtlamak için beş tanık getirdi. Aina’nın annesi tarafından getirilen sekiz tanıksa, Yargıç Andrew tarafından hiç sorgulanmadı bile.

Gazeteci Arnold iftira suçundan yargılanırken, âdeta taptığı Mahkeme Başkanı Sör Charles Fox, savunmasında tanık çağırmasına izin vermeyi reddetti.

Hindistan’da bu tür binlerce, milyonlarca vakanın yaşandığı herkesçe bilinmelidir. Sadece istisnai durumlar, (etkili bir Londra gazetecisinin oğlu olarak) “müfteri” Arnold’un hapisten çıkmasını ve davanın kamuoyunda duyurulmasını mümkün kıldı.

Unutmayın ki, İngiliz liberalleri, Hindistan yönetiminin başına “en iyi” adamlarını getirdiler. McCormick’lerin, Andrews’lerin ve Fox’ların başı, tanınmış radikal yazar, “Avrupa irfanının önde gelen isimlerinden”, tüm Avrupalı ve Rus liberallerin gözünde “son derece saygın bir adam” olan John Morley’nin Hindistan valisi olmasının üzerinden çok zaman geçmedi.

“Avrupalı” ruh, Asya’da uyanalı çok oluyor. Asya halkları, artık demokratik zihniyete sahipler.

V. I. Lenin
14 Nisan 1913
Kaynak

21 Ocak 2026

,

Liberallerin İşçileri Yozlaştırması


Tasfiyecilerin yazılarının giderek tek içeriği haline gelen, ağızlarını köpürte köpürte dile döktükleri, radikal pozu kesen gevezelik etme biçimi olarak “Boykot”, okurların gözlerine tasfiyecilerin propaganda faaliyetlerini görmemesini sağlayacak bir perde çeker. Liberal sendika siyasetçilerinin tam da derdi, radikal saçmalıkların gürültüsü, yaygarası ve havai fişekleri arasında işçilerin Marksist örgütlenme pratiği karşısında burjuva klişelere daha fazla meyilli olmasını sağlamaktır.

Oysa sınıf bilincine sahip işçiler, işçilerin örgütlenme pratiğini tahrip edenlerin başlattıkları sahte “siyasi kampanyaların” saçmalıklarına asla aldanmayacaklar. Sınıf bilincine sahip işçilerin her şeyden önce ve her basın organında takdir ettiği şey, yüksek ilkelere bağlılıktır.

“Muhalefet”in saçmalıkları, yaygaraları ve işçi çıkarlarını savunma iddiaları altında işçilere gerçekten ne öğretiliyor? İşte bu, her düşünen işçinin kendisine sorduğu en önemli, temel ve doğruyu söylemek gerekirse, tek önemli sorudur. Düşünen işçi, işçilerin çıkarlarını savunduklarını iddia eden, ancak aslında proletaryanın sınıf bağımsızlığını ve örgütlenmesini yok etmeye çalışan liberal işçi dostlarının, kendisine tavsiyede bulunanlar içerisinde en tehlikeli kesim olduğunu bilir.

Tam da bu sebeple, tasfiyecilerin örgütü nasıl yok ettiklerini işçilerin gözünde görünür kılmak, bizim kutsal görevimizdir. Misal, tasfiyecilerin yayın organının Yeni Yıl sayısında yer alan, belirli bir programı esas alan başyazıyı ele alalım. Orada şunlar söyleniyor:

“İşçi sınıfı, açıktan faaliyet yürütecek, herhangi bir siyasi rejimin onu tüm haklarından mahrum etme, siyasi liderlik gibi normal işlevlerini yerine getirme imkânından yoksun bırakma çabalarına direnecek kadar güçlü ve geniş kapsamlı bir politik proletarya partisine adım adım doğru ilerliyor.”

İşte size tüm ihtişamıyla “normalleşmiş” liberal saçmalığın bir örneği! Hiçbir aklı başında liberal, bu formül lehine her iki elini de havaya kaldırıp ona onay vermezdi. Zira bu formülle tasfiyeci gazete, proletaryanın son yirmi yılda onca çaba harcayarak, Marksist örgütlenme yoluyla elde ettiği her şeyi ortadan kaldırmaya çalıştığı, bu yönde adımlar attığı gerçeğini gizlemeye çalışıyor.

İlerleyen bölümlerde ise daha da açık sözlü davranılıyor:

“ Açık siyasi eylem partisine giden yol, aynı zamanda parti birliğine giden yoldur.”

1908 ve 1910 yıllarına kadar uzanan en resmi ve en ciddi açıklamalarda binlerce kez belirtildiği gibi, bu tür konuşmalar, geçmişten vazgeçmekle, geçmişi ortadan kaldırmakla eşdeğerdir. Ancak bu tasfiyeciler, hiç yılmadan, “birlik” çığlıklarıyla son derece cahil insanları kandırma umuduyla, aynı mevzuyu tekrar tekrar dile getirmeye devam ediyorlar.

Marksist geçmişin tamamına ihanet edenler, “açık parti” ve “birlik” diye yaygara koparıyorlar!..

Bu, sınıf bilincine sahip işçilere bir hakarettir. Hatta 1912’deki “Ağustos” Konferansı’na bile bir hakarettir; o konferansta bir avuç saf insan, tasfiyecilerin, utanç verici liberal bir slogan olarak “açık parti”yi terk ettiklerine inanmıştı.

Asıl mesele şu ki, bu liberal düzenbazlar çetesi, tüm o Menşevikler (F. I. Dan gibiler, Martov’lar) Marksist örgütü yok etmek amacıyla liberal kampanya yürütüyorlar, hem 1908 hem de 1910 kararlarını kasten hiçe sayıyorlar ve sınıf bilinci olmayan işçileri kandırmaya çalışıyorlar.

Hâlâ cahil insanların olduğunu, “açık parti” vaatlerine inanacaklarını ve bunun aslında gerçek Marksist örgütün varlığına karşı yürütülen liberal kampanyanın bir çeşidi olduğunu göremeyeceklerini düşünüyorlar! Cahil insanlar var olduğu sürece, geçmişi tasfiye etmeye çalışan bu bir avuç liberal düzenbaz, bu bozguncular ve tasfiyecilerle “birlik” kurmanın saçmalık ve sahtekarlık olduğu kaç kez söylenirse söylensin, kirli işlerine devam edecekler.

Yukarıda bahsini ettiğimiz tasfiyecilerin gazetesinin Yeni Yıl sayısındaki yazıyı yazan kişi yalnız değil. Ona tüm tasfiyeciler destek veriyorlar. Misal, Novaya Rabochaya Gazeta’nın 5. sayısında (123) bizi ikna etmek için şu türden cümleler diziliyor:

“ İşçi kongrelerinin örgütlenmesinin önüne konulan tüm engellerin aşılması, örgütlenme özgürlüğü için verilen gerçek bir mücadeleden, yani işçi sınıfı hareketinin yasallaştırılması mücadelesinden başka bir şey değildir; bu da işçilerin Sosyal Demokrat Partisi’nin açık varoluş mücadelesiyle yakından bağlantılıdır.”

Hiçbir liberal, hatta Ekimci bile, işçi sınıfı hareketinin yasallaştırılması mücadelesine sempatiyle yaklaştığını inkâr etmeyecektir! Hiçbir liberal, “açık parti”ye itiraz etmeyecektir; hatta bu fikri savunanları, işçileri kandırmada en iyi suç ortakları olarak destekleyecektir.

Görevimizi ifa ederken, sınıf bilincine sahip işçilere, açık bir işçi partisinin savunulmasının, işçileri yozlaştırmak ve Marksist örgütlenme pratiğini yok etmek için tasarlanmış boş bir liberal gevezelik olduğu gerçeğini bıkıp usanmadan yineleyeceğiz.

Son iki yıl içerisinde yükselen dalganın yeni ve sağlıklı bir kanla beslediği Marksist organizmayı yok etmek için çaba harcayanlara karşı kararlı ve amansız bir mücadele yürütmediğimiz sürece, Marksist örgütlenme pratiği asla var olamaz, gelişemez.

V. I. Lenin
Pravda
Sayı 9
31 Ocak 1914
Kaynak