Gufra

Direniyorsan, kavga ediyorsan, Kur’an konuşur, Peygamber yürür içinde, damarlarında. Diz çökenler direnenlere “şeytan” der, tekfir eder, varsın etsin. Küfür, “gizlemek, sırlamak” demek, bize esrar, sırlar değil, bir kâse bade, yani şarap değil, abdest alacağımız, bir gufra kan lâzım! Gufra: Arapça bir avuçta biriktirilecek su miktarı. Gufran için şart olan bu…
Sonra hatırla, perdeleri yırtıp Kâbe’ye uzanan sokağa dökülen mustazafları. Kâbe kapısında kim neyi koruyordu, sen bugün neyi koruyorsun? Sana neyin bekçiliğini yaptırıyorlar, bir bak. Aklın, vicdanın neye mümin, neye teslim. Kıyasla, koruduklarını müşriklerin Peygamber’den koruduklarıyla. Korudukların, bugün Mekke’de bir gökdelenin müştemilatı. Korurken korktuğunu, korktukça koruduklarını senden çalanlara kul olduğunu anla.
Derler ki, “antikapitalistlik İslam’da zaten var, ne gerek bu sıfata”. Hayır, zaten yok. Hiç olmadı. Hindistan’da, Mısır’da, Türkiye’de, orada burada İngilizlerin yazdırdığı bir İslam, bir Kur’an nasıl içerebilir kapitalizm düşmanlığını. Hiçbir ideoloji “zaten” antikapitalist değil. Antiemperyalist değil. Savaş alanına adım atarsa ancak… O adımda kudret Allah’ındır. Kavga Allah’ı yoldaş kılmakla anlamlıdır. Eğer Kur’an, eğer Allah, eğer Peygamber’se korunmak istenen, sömürü ve zulme karşı çıkmakla mümkün korumak. Onların varlığı bu kavgada tanımlı. Gerisi dünya malına boğulmuş üç beş hocanın anlattığı masal.
Fethullah, TV kanalında, zenginliğin erdemlerinden, güzelliklerinden bahsediyor. “Anarşikliğe, başıbozukluğa düşmeyin” diye emir veriyor. Onun bu emri Peygamber’in karşısına çıkanların bir talimatı. O Allah’a değil, “İslam” diye bir puta iman ediyor. Emperyalistlerin teknesinde karılmış çamurdan bir put bu. Kanma.
Roboski’den Reyhanlı’ya bir zulümdür yaşanan. Bu zulme sessiz kalmak aklı, vicdanı Allah’tan kaçırıp putların gölgesine saklamak. Günün yaver gitmesi, üç kuruş kazanman, yarını kurtardığını sanman, hep imansızlıktan; doğanın talihini, hayırlı güçlerini safında zannetmekten. “Muktedire tek laf etmeyeceğim” akdini satarak geçinme şerefsizliği sana artık yeter. Dili kekeç, derisi kara, ruhu yaralı bir Afrikalının günde beş kez yankılanan sesinden de mi utanmıyorsun?
Artık yeter Osmanlı güzellemeleri. Ecdadını kılıçtan geçirmiş sultanlara methiyeler düzmek, artık yeter. Yaşamak için padişah kılıçlarına, altın sikkelere sığınan bir din olmaz olsun. Çorbamız kaynasın diye inandığımız yalanları ayetlerle örten bir din hakikatin çığlığı değildir. Olsa olsa harem duvarlarına yazılan dedikodu, savaş haritalarına düşülen bir im, tac baştan ayrılmasın diye sarılan bir yular. Seyyid Kutub’un sözüne şerhle, “Osmanlı İslam’a karşı Batı’nın koruması”. Bakma Avrupa içlerindeki camilere, tekkelere. Bizans’ın dirilişi, Vatikan mollalarının intikamı…
Çorbamıza doğradığımız ekmekte hayvan gibi bir kamyon kasasına yüklenmiş, kazada “telef” olmuş Kürd işçilerin, o kadınların kanı var. Hangi sure örter bu hakikati.
Yanına kırdığımız soğanda zulüm ordularının kırdığı kolun acısı var. Hangi secde unutturur parçalanan yanımızı.
İçtiğimiz suda dozer izleri, AVM’ye sokulmayan işçinin teri. Hangi oruç hatırlatır bize onu.
Oruç, secde, sure bekçiliği, muhafızlığı, bunların arkasındaki hakikat hilafına gerçekleşiyor. Sanıyoruz ki müstekbir alkolsüz bir gençliği İslam için istiyor. Salih amel üzre hareket ediyor ve bizim iyiliğimizi düşünüyor. Oysa o, hepimizi, tepeden, tek bir beden olarak görüyor, tekbir getiriyor ve o bedeni kapitalistlere, emperyalistlere nasıl uşak edeceğinin hesabını yapıyor. Güce ve şatafata kanan gözlerde iman dolu kalp susuyor. O tekbire aldanıyor ve bir olmak şöyle dursun, paramparça olan bedenleri, aileleri, değerleri, imanı suskunlukla seyrediyor. Selânikli bir paşanın kurduğu bedene ruh üflemek İslamî zannediliyor. Birlenen bedende ilk Ergenekon darbesinde sinen paşaların korkaklığı, Amerikan-İsrail uşaklarının kaypak ruhu var artık. Bu beden ruhlanırken ruhumuz yok edilecek, ruh bedenlenirken bedenimiz satılığa çıkartılacak; AKP bu.
Demek ki ruhun bu bedene, bedenin bu ruha aç. Bu kadar “büyük birlik” nidaları, bu kadar tekbir, daha fazla lime lime olalım diye. İstiklal’de üç kişi görüp saldıran, onları dağıtan kuduz köpekler gibi iktidar. Toplum neye lâyıksa öyle yönetiliyor.
Ülkenin adı da değişti dolayısıyla: Türkiye Büyükşehir Belediyesi, sermayenin yolunu temizliyor. Okçular Tekkesi’ni İstanbul’un fethi yıldönümünde açıyor, ama aslında dert okçuluk değil, okun meydanını, Okmeydanı’nı ranta açmak. Emlâk spekülasyonları ile iktisadî canlılık görüntüsü verilmeye çalışılıyor. İçki yasağı ile avamın sokak arası muhabbetleri ana alkol ve fuhuş yatağına bağlanıyor. Uluslararası tekellere yuva olsun diye kuşların yuvaları yıkılıyor, ağaçlar kesiliyor. Onca İslam, onca Osmanlı edebiyatı göz boyaması, illüzyon.
Tüm bunları Allah’tan yana saf tuttuğu için çorbasının kaynadığını zannedenler sadece seyrediyorlar. Ne emeğine, ne ekmeğine, ne namusuna sahip çıkabiliyorlar. Ankara’daki namus bekçiliği, bu ülkede neden zinanın meşru ve yasal olduğunu sorgulamıyor meselâ. Faizin, ribanın hayatı yönetmesine tek kelime etmiyor. Necip Fazıl’a atıfla diyorlar ki, “gerçek özgürlük hakka teslimiyettir.” Burada hak sözcüğünün Hakk ile zerre rabıtası yok. Teslim olduklarını, kul ettiklerini söyledikleri “hak” örtülü ödenekten, dağıtılan cülus bahşişinden kendisine düşen hak. Hâk-i pây-i hümayuna yüz sürmek. Hakk’ı unutup yağma ve sömürüdeki paya kul olmak. Bunlara düşen zillet bu…
Evet, sömürücülerin, zalimlerin çıkarlarını kendi çıkarınla birleyen, sana sözümüz. Önden gidip ganimet avına çıkacaksın, uçkurun çözülecek, dünyanın kahrını çektiğin günleri gene dünyaya ödeteceksin. Fırsat bu fırsat, efendilerin “git” dediği yere gidip, dünyalığını biriktireceksin. Dünyanın Allah’ı yok mu, o kuşların, ağaçların, bombaladığın insanların, şehrin kıyısına ittiğin fukaranın intikamını sen ne zannediyorsun?
Okçular Tekkesi’nde eğitimde nişan için bir taş kullanılırmış. Bugün şehirde o nedenle “Nişantaşı” diye bir semt var. Beyoğlu’nu yağmaya gelen efendilerinden biri, bir inşaat şirketi sahibi, “emlâk değeri bakımından Beyoğlu Nişantaşı’nı geçti” diyor. Sen de zannediyorsun ki ecdadının unutulmuş bir sporu diriliyor. Güçlenen, inşaat rantiyesinin kasaları. Ecdadını tüm bu yağmaya kenar süsü kılmak, haysiyetine dokunmuyor olabilir mi?
Okçular Tekkesi’ni II. Beyazid kurmuş. Fuzuli kaleme aldığı “Beng-ü Bade” isimli mesnevisinde Beyazid ile Şah İsmail’i kıyaslamış. Bengi, yani esrarı bade, yani şarapla savaştırmış. Kazanan, Şah İsmail’in temsili olan bade olmuş. Oysa kazanan beng. Beng sofraları. Kendini bengi zanneden zengin işretleri. Bize ise ne beng, ne bade, abdest için bir avuç kan lâzım. Bu sömürü, bu zulmün anladığı başka bir dil yok!
Sen, ABD ve İsrail’in dostluğunu, müttefikliğini imanın şartı kılabilirsin. Bil ki, orada Allah yok. İktidarın nimetleri aldatmasın seni, mühürlemesin yüreğini, gözlerini. Var zannettiğin, üç beş put. İlk kılıç darbesinde devrilecek şekilsiz, ruhsuz kâfir icadları. Bugünün yarını da var ve yarın senin bugününe karşı anbean kılıcını bilemekte. Duy çeliğin soğuğunu. Dinle Habeşli Bilâl’in çığlığını. Bugünün Bedir Savaşı’nda safını belli et. Ne zafer sarhoşluğu ile tepeyi boşaltan okçu ol ne de Süfyan’ın altın ve ipek yüklü kervanına takılsın gözün. Diz çökersen, ABD’nin, İsrail’in tanrısını Allah bilirsin, ayağa kalkar, küffar ordusuna karşı çıkarsan Allah’ı bulursun; dilinde Kur’an çağlar, damarında Muhammed yürür. Ol cihadı unutma, unutma ki Allah da seni unutmasın.
Eren Balkır
29 Mayıs 2013

Loca

Özel davetiyeli konferans, Ankara’da bir otel salonunda gerçekleştirildi. Kürd’ün mücadelesi silâhsızlaşınca, geri kalan varlık, liberalizmin öncülüğüne kul edildi. Mason localarının özel insanları, özel davetiyeleriyle, “halkın dertlerini ve öfkesini nasıl etkisizleştiririz?”i tartıştılar.
Düşmanın toplu, kütlesel, genel ve yaygın saldırısı karşısında birileri, benlikleri ve öznellikleri ile var olabilecekleri kişisel kovuklar oluşturabileceklerini zannettiler. Düşmana birey noktasından karşı konulmasını önerenler, düşmana teslim olduklarını verili olarak kabul etmişlerdi aslında.
“Kurtuluş yok tek başına, kurtuluş hep birlikte” sloganı da bu bireyciliğin ve liberalizmin yansıması. Zira slogan, çağırdıkları ile var. Bu söz, yoldan geçenleri önce bireylere bölüyor ve sonra o bireylere sesleniyor. Böldüğü ve seslendiği bireyi, kurtuluşun kendisinden geçtiğine ikna etmeye çalışıyor. İkna gayreti, ister istemez, sözün ve eylemin yoğunluğunu düşürüyor. Tersten, sözün ve eylemin yoğunluğu düştüğü için ikna etmeye ve bireye bakılıyor. Temelde sol, zaten ezilen, halk ve işçi olmak istemeyenleri örgütlemenin adı oluyor.
Kürd’ün birey derekesine indirilmesi de buradan anlaşılmalı. Toplu, kütlesel, genel ve yaygın saldırıda bireyin esamisi okunmuyor. Bireyin ismini öne çıkartmak, altını çizmek ise sola düşüyor. Bu, temel, aslî direnç ve direniş biçimi olarak yüceltiliyor. Oysa farkında değil kimse ama öne çıkartılan, altı çizilen de düşmanın birey tasarımı. Bu klasik fil avcılarının kullandığı yöntem: birileri tuzağa düşmüş fili bir güzel dövüyor, sonra başka renkte kıyafetler içindeki ekip gelip, filleri o tuzaktan kurtarıyor ve besliyor.
Kurtulduklarını ve artık iyi beslendiklerini zannedenler, kimlere hizmet ettiklerini asla görmüyorlar. Yani kimse, bir otobüste yanına biri gelir diye oturma şekline dahi dikkat etmiyor. Sinemada birileri rahatsız olur mu diye düşünmüyor. Kendi bireysel projelerini herkese dayatıyor. Bu bireyci varoluşun "özgürlük" gibi büyülü, tılsımlı bir adı da var üstelik. Faşizm vurdukça, en liberal yerlerimiz kabarıyor. Onun ahlâkını ve hukukunu bireyin ahlâkı ve hukuku ile yenebileceğimizi zannediyoruz. Kürd olmaktan sıkılmış, “tüm çelişkilerin kaynağı benim, ben olmasam bu dertler de olmaz” deyip Kürdlüğünü intihara sürükleyen yeni liberal bireyler kaplıyor ortalığı. “Bu zamana kadar bize yüz çevirdiniz, şimdi siz görürsünüz” diyen bir kin bileyleniyor sosyalistlere karşı Kürd çevrelerinde. Aynı rezil kin, sosyalist çevrelerde hep vardı, daha da keskinleşecek gibi görünüyor bundan sonra. Belki de sosyalistlerin meseleleri için kılını kıpırdatmayacak bir Kürd siyaseti örgütleniyordur, kimbilir.
Bu keşmekeş içinde örgütler, bireysel acıma duygularına hitap ediyorlar. Bireyin önemsenip önemsenmemesi üzerine kuruyorlar teorilerini, ideolojilerini, politikalarını. Toplumdan en fazla söz eden, aslında bireyin altını çiziyor. Sınıf, mazlumlar vs. “toplum” sözcüğü kadar ikna edici gelmiyor artık. Bireyle muhatap olmak, kendi bireyliğimizin muhatap alınmasını amaçlıyor. O bireyliğin de kolektif devrimci mücadelenin konusu olduğu günleri nihayet geride bıraktık, şükür! Yani Kürd, çektiği Bahoz filminde özeleştiri mekanizmasını tiye alıyor mesela. Bireyin ezilmesi düzeyine indirgeniyor tüm sömürü ve zulüm.
Kürd kadar kadın da işçi de birey derekesinde ele alınıyor. Bireyi imleyen birer metafordan öte bir anlamları yok bunların. O nedenle özel davetiyeli localara doluşmayı maharet sayıyoruz. Bu localarda adam yerine konulmak, iş zannediliyor. Biri bildiride “inanç” kelimesine, diğeri “halk önderi” kelimesine hapsolmayı, o kelimeyle vücut bulmayı yeterli sayıyor. Bireylerarası muhataplık düzeyinde kelimeler, altın değerinde oluyorlar.
Her para, altın karşılığında değer kazanıyor. Para gibi olmak isteyen bireylerin altın rezervi, kelimelerden oluşuyor. Düşmanın kelimeleri… Kelime olup cümle içinde kullanıldığında, uyduruk bir anayasa metninde geçtiğinde, her şey hallolmuş oluyor. Tüm bunlar, yenilmişliğimizin birer sonucu aslında. O kelimeler, neden yenildiğimize ve nasıl kazanacağımıza dair sözden ve eylemden kaçırılıyor artık.
Düşmanı belli açıdan geri adım attırmaya çalışmak mümkün. Bu ise devrimci mücadelenin kolektifleşmesi, kütleselleşmesi ve kökleşmesi bağlamında anlamlı. Kendi öznelliğimizin altını çizmek için değil. Bu öznelliğin altını çizmek, bireyin birer metaforu olarak Kürdlüğün, İslamlığın, solculuğun, liberalliğin ya da Alevîliğin korunması için yapılmış bir hamle. Bunların tek tek, kendi bütünlükleri içinde korunması noktasında herkes zorunlu olarak liberal oluyor. Liberalizm, bunlar arasındaki etkileşim kanallarını tıkıyor. Mısır’ın ve İsrail’in Gazze tünellerini kesmesi misali… Bu koruyucu politika, belirli bir muhafazakârlığın tecessümü oluyor aslında. Bunlar, bu ülkenin değerlerini, varlık nedenlerini, payandalarını, çıkarlarını korumayı iş edinenleri daha iyi anlıyor. Yani “düşmanla mücadele etme ki ona benzemeyesin” diyenler, daha fazla düşmana benziyorlar. Bu sözü sarf edenler, düşmana değmeyecek, özel yasalar, özel mekânlar ve özel bir hayat tasavvuru satmayı seviyorlar. “Özerklik” diye diye en fazla bireye sesleniyorlar. Sömürünün ve zulmün kalelerini yıkıp geçecek o halkın coşkun akan selinden korktukları için bu tür tasfiyeci adımlara meylediyorlar. Korktukları ve milleti korkuttukları o düşman konuşuyor onların dilinde.
Kürd silâhı bırakınca, ortalığı böylesi bir liberalizm sarıyor. Zaten liberal olanlarla liberal olmayı tek kurtuluş görenler, otel köşelerinde kulis yapma imkânına kavuşuyorlar. AKP’nin liberal dayanağı, Kürd siyaseti üzerinden apartılmaya çalışılıyor. Bu dayanağın sınıfsal olandan azade, bireysel tercihlerden ari bir yanı yok. Yani liberaller, kurt misali, puslu havayı seviyorlar ve sınıfsal varoluşları gereği, nereye gideceklerini içgüdüsel olarak iyi biliyorlar. Nereye gidiyorlarsa, oraya saldırmak gerekiyor.
Kulisin başında, Apo’ya da özel selâmı iletilen ve yıllardır liberalizmin şampiyonluğunu yapmış olan bir “Yahudi” duruyor. Gelen geçenden davetiye topluyor. Locaya giriş izni, ondan alınıyor yani. O lütfediyor bu âleme giriş iznimizi. Para onda çünkü. Kürd’e, Rum’a ve Ermeni’ye karşı bir iradeyle bu ülkeyi kendi çıkarları uyarınca kuran “Yahudi” ile yoldaşlaşmak kalıyor. Onun ağzından dökülecek bir kelime olabilmek için verilmiş oluyor onca şehid. O "Yahudi"nin gerçek Musevi ile ilişkisi bulunmuyor ayrıca.
Bu tip localarda olup biten, düşman nezdinde değersiz oysa. Altın rezervi, yani kelimelerin tüm bağlamı onun kudretinde. Bu kudrete karşı liberalizm, “ona karşı mücadele etmeyin, yoksa ona benzersiniz” diye korku salıyor. Bu sözün düşmanın sözü olduğu açık değil mi? Mücadeleyi öldürmeyi kim ister başka? Kim eylemci, devrimci, militan kelimelerini tarihin çöplüğüne atıp bireyselliği işaretleyen “aktivist” olmayı tercih edebilir? Aktivist, bireysel tercihe, vicdanî bir yönelime, aklî bir meraka denk düşüyorken, diğerleri tarihin tüm kirini yüklenmeyi göze almayı, yoldaşlaşmayı, başkalarına göre kendini yıkıp kurmayı anlatıyor. Kürd’ün silâhı düştü diye tüm silâhlarımız elimizden alınmak isteniyor, farkında olmadığımız bu.
Farkında olmadığımız, eylemci, devrimci ve militan olarak düşmana göre ve ona karşı mücadele etmenin bile elimizden çalındığı. Aktivist kılınarak, taçlandırılarak bize en fazla uzlaşma öneriliyor. Her şeyde uzlaşma, önerdikleri bu. Zamanında Norveçli “bilim insanları”nın insan beyninde komünistliğe neden olan bir yer bulmaları gibi, bunlar da bizi karşıt kılan, mücadeleye sevk eden yerleri temizlemeye kararlı. Birinin söz konusu locada çıkıp cinsel, “interracial” fantezilerini konuşturmasının nedeni de burada: “Güney Afrika ziyaretimde gördüm ki hâlâ orada siyah ten beyaz tene değmiyor.” Kendi teni, kendi hazzı için aktivist olduğu açık değil mi bu zatın? 
Gencay Gürsoy ise “Hükümet, dağdan ovaya inilip siyaset yapılmasını önermişti. Fakat mitingler, eylemler, hatta basın açıklamaları bile çok abartılarak polis şiddetiyle önlenmeye çalışıldı. Bu, gelecekte güçlük yaşayacağımıza dair işarettir” diyor. Loca faaliyetinin çıkışsız ve anlamsız olduğu bu ifadelerde de karşılığını buluyor. Demek ki loca faaliyeti, düşmana göre ve ona karşı değil, sol siyaset içine dönük bir hamle olarak gerçekleşiyor. Hâlâ CHP’den medet ya da minnet umulması da bunun göstergesi.
Onca edebiyattan sonra siyasete atılan Sırrı Süreyya’nın Apo ile ilişkisi de bu bireylik düzeyinde gerçekleşiyor. İlişki, ikbal ilişkisine dönüştüğünden, o, mevcut bireysel muhabbetin sınırlarını aşamıyor. Ona altı boş bir "Apoculuk" kalıyor bu locada. Locanın sonuçlarını “Apo’ya iletelim” önerisi, onun hanesine yazılıyor. Apo, Sırrı’ya “sen Türk ve Sünnisin, oraya baksana” diyor, o ise Ankara’nın özel mekânlarından hiç çıkamadığı için bu talimatı da anlamıyor. HDP başkanlığına indirgenmiş bir ikbal, ona yeterliymiş gibi görünüyor.
Che’nin Jose Marti’den miras sözüne atfen: “yüzünü bile görmediğin insanlar için ölebilen” Kürd’ün karşısında, bugün “başkasının yüzüne bile bakamayanlar” duruyor. Yüz, yüzümüz, öfke ve dert haritası… Bu haritayı yırtıp atanların yüzsüzlüğü siyaset, siyaseti yüzsüzlük zannetmeleri kaçınılmaz görünüyor. “Kapansın el kapıları, yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim” sözünün özel değil, genel bir çığlık olması gerekiyor. Özel davetiyeli mason localarının söz konusu daveti anlaması mümkün değil.
Eren Balkır
27 Mayıs 2013

Albert Camus ve Liberal Muamma

Albert Camus, muhtemelen yirminci yüzyılın en büyük yazarlarından birisidir. Camus’nün o kısa hayatı, tüm yönleriyle tarihe kaydedilmiş durumdadır. Farklı isimlerle yaptığı sohbetler, bugün üniversitelerin edebiyat sınıflarının ana besin kaynağıdır. Onun romanları ve makaleleri, hayatın basit anlamda bir hiç olduğu bir dünyada yaşamakla ilgili temel sorular sorarlar. Tıpkı kendisiyle sık sık kıyaslanıp karşı karşıya getirilen Jean Paul Sartre gibi o da kolay cevaplar peşinde koşmayan her insanın bam teline anlamsız vuruşlar gerçekleştiren bir dünyada bir anlam arayıp durmuştur. Bu iki insan, kendi anlamımızı temin etmenin yegâne yolunun gene kendimize bağlı olduğu sonucuna ulaşmıştır.
Öte yandan Camus’nün Fransız sömürgecilerin alt edilmesine muhtaç olan bir anlam yaratma yönünde Cezayirlilerin taşıdığı arzuyu anlama noktasında neden güçlük çektiği hep merak edilen bir husustur. Camus’nün insan özgürlüğü ile ilgili anlayışı, belki de sömürgecilik koşullarında özgürlüğe dönük inkârı tanıma noktasında insanlığın eksik kaldığı en önemli nitelik gibidir. Bu sığ görüş, Camus’yü arzulanan sonuç dışında, Rube Goldberg’in keşiflerini hatırlatacak biçimde, mevcut durumları meşrulaştırmaya götürür. Başka bir deyişle Camus, Goldberg’in keşiflerine ait nihai bulgulara dokunmaksızın, bir dizi sıçrama ve dönüşlerle yüklü bir izahat getirmekle yetinir.
Dolayısıyla Camus’nün son dönem İngilizcede yayınlanan Cezayir Kronikleri isimli eserinden benim bulmayı umduğum şey, tam da böylesi izahattır. Okumadan önce kitabın geçmişte görülmeyen, Camus’nün konuyla ilgili konumuna dair belirli bir açıklık getireceği yönünde bir beklenti içindeydim. Ancak ne yazık ki bu noktada hayal kırıklığına uğradığımı belirtmem gerek. Camus, Fransa’nın Cezayir işgaline yönelik kendi konumunu (daha doğru bir ifadeyle konum eksikliğini) daha da ileri götürmektedir. Oysa bu konum, söz konusu çalışmada, önceki izahatlarına kıyasla, daha beceriksiz bir biçimde ifade edilmiştir.
Bu kitap, Camus’nün Fransız gazeteleri için yazdığı makale ve denemeleri içermektedir. Ayrıca çalışmada sömürgeleştirilmiş Cezayir halkının durumu üzerine kapsamlı raporlara yer verilmektedir. Bu yazılar, Cezayirlilerin içinde bulundukları berbat durumu tarif etmekte, ancak mevcut durumun ana nedenlerini kesinlikle açıklamamaktadırlar. Sömürgecilerin inkârına ve suiistimaline dair örnekler aktardıktan sonra Camus, gene de söz konusu yanlışların sebeplerine işaret etmeyi becerememektedir. Dolayısıyla onun bu örneklerin sömürgeciliğin hatalarından ziyade aslında tam da sömürgeciliğin nasıl işlediğini gösteren unsurlar olduğunu anlamaması gerçekten tuhaf bir durumdur. Sömürgeleştirilmiş insanı ve sömürgeciyi birlikte etkileyen dinamikte temel kimi psikolojik payandalar mevcuttur.
Sömürgeciliği ve emperyalizmi incelerken, tarihin bugün kadar önemli olduğunu kabul etmeyen liberal muammayı izah ettiğimizde görülecektir ki Camus, yazılarında ifade edildiği biçimiyle, Cezayir kurtuluş mücadelesi yıllarında Fransa ve Cezayir’in neden çatıştıklarını asla anlamamaktadır. Camus’nün kendisini yerleştirdiği tarihsel boşlukta o Fransız sömürgeciliğinin ve zulmünün değişmez bir gerçeklik olarak kabul etme noktasına ulaşır. Dahası Camus, Fransız sömürgecilerin belirlediği şartlara uymadıkça, Cezayirlilerin geleceklerine ilişkin tek laf edemeyeceklerine ilişkin fikre pek itiraz etmiyor görünmektedir.
Her zaman olduğu gibi Camus’nün yazıları parıltılı ifadelerle yüklüdürler. Bu görece kısa makaleleri okumak, onun duygu yaratma ve argümanını ikna edici kılma becerisini ispatlar niteliktedir. O, kendi döneminde pek fark edilmeyen ve Cezayir’deki Fransız sömürgeciliği ile ilgili olan bu yazılarda bir biçimde sömürgeciliğin sonunu da tarihe kaydetmektedir. Camus’nün yerleşimci sömürgeciliği sıklıkla tarif eden canilik ve hırsızlığı kabul etmeyen ya da edemeyenlerin düşüncesinin öldüğüne ilişkin bizzat kendisinin tuttuğu kişisel yas şiddetsiz ve trajedisiz bir biçimde sona ermiş gibi görünmemektedir.
Modern tarihte Cezayir’de yaşananlara paralel bolca örnek bulmak mümkündür. Böylesi bir örnek, günümüzde pekâlâ Filistin’de bulunabilir. Filistinliler, kendi ülkelerinde sömürgeleştirilmişlerdir ve kendi vatanlarını özgürleştirme mücadeleleri, mücadelelerin bastırılmasına dönük gayretlerde olduğu gibi, hep şiddete dayalı olmuştur. Washington ve Tel Aviv’de meseleye dönük sunulan çözümler, zamanında Paris’te Cezayir meselesine yönelik sunulan çözümlere benzemektedir. Filistinlilerin kendi mücadelelerinin niteliğini belirleme hakkına sahip olduğuna ilişkin görüş, bugünlerde emperyalist ülkelerin başkentlerinde hâlâ pek popüler bir görüş değildir. Zamanında Cezayirlilerin de (ve Vietnamlılar ya da kendi kurtuluşları için mücadele için diğer halkların da) kendi mücadelelerinin niteliğini belirleme hakkına sahip olmadığı söylenmiştir.
Ron Jacobs

Netame

Her devrimin ensesindedir karşı-devrimin nefesi. Bugün Müslüman Arap coğrafyasının kıyamı bu nefesi solumaktadır. Karşı-devrim, Körfez sermayesi ile Batı emperyalizminin ittifakı üzerinden örgütlü bir ilerleyiş içindedir. Suriye’deki iç savaş bu ilerleyişle tanımlıdır.
Soğuk Savaş süresince biriken kirin pasın temizlenmesinden başka bir şeyi ifade etmeyen söz konusu süreç, bölgenin devrimci imkânlarını açığa çıkarttığı gibi, onların başını kesecek kılıçları da keskinleştirmektedir. Önce Baas sonra Humeynici hattı kesmek için örgütlenmiş Sünni dinamikler bugün bu kılıçları tutmaktadır. Kılıcın diğer tarafı da keskindir.
Dolayısıyla Sünni-Şii ayrışmasında taraf olmak yerine kılıcın iki tarafının kestiği yerlere odaklanmak gerekir. Söz konusu ayrışma sınıfsal-politik ve devrimci-politik bir hatla dikine kesilmelidir. Bu noktada küçük burjuva “sınıf” ve “devrim” kurgularından uzak durulmalı, bunların cazibesine kapılınmamalı, sınıfsal ve devrimci olan noktalar eylemli olarak işaretlenmelidir.
Sol kendisini bir düşmana göre kurarken, daha fazla mikro alana ve olana odaklanmakta, dolayısıyla ya bireyin başka bir tezahürü olan sınıfa ya da devlete bakmaktadır. Bireyler arası meseleler edebî bir pratik olarak sınıflar arası ve devletler arası ilişkilere yansıtılmaktadır. Sol, sınıf, millet ve din üzerinden politize olan kitlelerin dağıldığı mecra olduğundan, ya birey noktasında sınıfı ve devleti ele almakta ya da bireyi iri bir cüsseye sahip sınıf ve devletten kaçırmaktadır.
Genel, bölgesel analizlerin “komplo” teorisi bağlamında ele alınıp çöpe atılması bu sebepledir. Bireye seslenilmekte, ona “sadece kendine iman et” denilmektedir. İman güvenmektir, dolayısıyla ister istemez bu çağrı bireyi burjuva siyasetine ve ideolojisine kul etmektedir. İmanı yok etmek özneleri kendiliğinden mevcut iktidar ilişkilerine kul edecektir.
Reyhanlı’daki patlamaların elbette ki bölgesel güç ilişkileri ve dengeleri ile bir rabıtası mevcuttur. Bireye bu ilişkilerden ve dengelerden uzak durmayı telkin etmek, bireyi ve onun üzerine kurulu siyaseti bir süreliğine rahatlatabilir ama mevcut bir olaya karşı kitlesel bir tepkinin örgütlenmesini sekteye uğratır. Politika kitlelerle yapılır. Oysa sol sanki salt bireyi politize etmeye kilitlenmiş görünmekte, dolayısıyla birey dışı her şeyi hakikat dışı, sahte olarak kodlamaktadır. Tek hakikat bireydir ona göre. Her seferinde birey daha masum, akmaz kokmaz bir yere saklanmaktadır.
Akademi ile istihbarat örgütleri arasındaki açı artık çok dardır. Reyhanlı tipi gelişmelerde akademi ya da istihbarat örgütleri merkezli analizler ve politik yaklaşımlar iç içe geçmektedir. Bölgeyle akademik düzeyde ilgilenenler istihbarat ajanlarının yanı başındadırlar. Dolayısıyla bu iki alanın söylediklerine göre harekete geçmek mümkün değildir. Bu iki alanı dağıtacak belirli bir aklî pratiğe ihtiyaç vardır.
Kimi kesimlerde İran ve Suriye devleti Türk devletinin mecazî ikamesi, eğretilemesi gibidir. Bu iki devlete dönük sahiplenme, bölgesel bir politika bağlamında değil, tam da mevcut Türk devletini muhafaza ve müdafaa etmek amacıyla gerçekleşmektedir.
Suriye’deki iç savaş Esad’ın kontrolü altında ve onun lehine bir seyir içinde ilerlemektedir. Bölgedeki İslamî örgütlerin devrim ve iktidar gibi bir perspektifi yoktur, sadece yolu temizlemek için devrededirler. Tam da bu nedenle devrim ve iktidar dışıdırlar. Seyir içinde devrim ve iktidara meyyal çıkışlar törpülenecektir. Söz konusu hareketliliğin Antakya gibi bir üsse yansıması kaçınılmazdır. Sınırın iptal olduğu gerçeklikte, şehirde seksen öncesi bir süre hâkim olan örgütün şefi öte tarafta kalmış, patlamaların birincil azmettiricisi ve günah keçisi ilân edilmiştir. Yaklaşık bir yıldır AKP basını tarafından hedef gösterilen Mihraç Ural yaptığı açıklamada dinî kalkışmaya karşı millî-etnik değerleri muhafaza ettiğini söylemektedir. Ancak öte yandan AKP akıncısı olarak bölgeye dönük ajan faaliyeti içinde olan Hakan Albayrak da yaşanan patlamalar sonrası Mihraç Ural’dakine benzer bir insansevicilik üzerinden, gariban mültecilerin katledildiğini iddia etmektedir. Aynı kanaldan, DSİP’liler ise mültecileri korumak üzerinden, insancıl ve dayanışmacı bir tavır geliştirmektedirler. Mülteciler bu olayda AKP kalkanıdır artık. Kalkana saldırana değil, onu kalkan yapana kızmak gerekir.
Bu gerçeklikte, sosyalist hareket açısından eksik olan, Müslüman ve Arap yoldaşlar bulacağı bir bölgesel enternasyonal çıkıştır. Salt AKP husumeti ve iç siyaset malzemesi kılmak üzerinden ilişkilenilen Ortadoğu kimseye bir şey öğretmemektedir. Deniz’lerin parkasındaki kan kurumuş, parka mezatta ucuza satılmıştır.
Bölgesel enternasyonal vurgusu, sömürüye ve zulme karşı olan politik öznelerin bölgesel kolektivizasyonunu ifade eder. Bu ortamda politik özne en fazla saf teorik planda, kendisinin olmadığı ve hiç olmayacağı bir gerçekliği gene saf manada mülk edinmek için uğraşmaktadır. Ortadoğu uzmanlarına değil, Ahmet Kaya’nın şarkısına atıfla, “acemi işçiler”e ihtiyaç vardır. “Onurlu bir kavganın neferi” olmak bu noktada emperyalizmi sınıfsız, kapitalizmi devletsiz görenlere karşı olmayı gerektirir. Kendi meselesinin ustası veya uzmanı olanlar, kendi öznelliği de dâhil, her eylemliliği temizleyip hareketsiz olanı görmeye çalışmaktadırlar. Politik teori öznenin eylemliliği kadardır. Devrim tam da eksik olduğu bilinciyle eyleme geçene muhtaçtır.
Dolayısıyla kimseye akıl vermeye kalkışmaksızın, Reyhanlı bahsinde, AKP’ye ve batıya bağlı güç odaklarının dağıtılması yönünde halk kışkırtılmalı, bölgedeki Sünni Araplar örgütlenmeli, onlara kendilerinin iradesine tabi olmayan düşman tüm netliği ile gösterilmelidir. Reyhanlı-Roboski hattında insansevicilik kuyusuna düşülmemeli, her iki olayın ortaklığı vurgulanmalı, halkların hilafına çizilen sınırların zalimlerin/sömürenlerin ortak hattı olduğu gösterilmeli, Suriye’nin mazlum halkına omuz verilmelidir.
Alevîlik bahsinde ise, genel Alevî nüfus Kemalist, batıcı, laik prangalarından memnundur, dolayısıyla Antakya’daki bir katliam geçmişteki Dersim katliamı gibi milliyet merkezli bir ayrışmaya tabi tutulacaktır. Milliyet merkezli yaklaşım AKP’nin “büyük Türkiye” masalına yönelik herhangi bir sahici itiraz gerçekleştiremez. Yani Türk olmaya inandırılmış ve buna ikna edilmiş Alevîlerin Arap ve Kürd’e çekilen kılıca tepki vermeleri beklenmemelidir.
Bugün solun eylemselliği belirli bir taktik-strateji düzlemi değil, basit bir acındırma pratiği üzerine kuruludur. “Polisten dayak yiyelim, bize acısınlar” derken, işaret ettiği kesimleri gören ve orayı kesen bir eylem hattına yönelinmemektedir. Yani sol orada burada üstü başı kan içindeki yoldaşlarını göstererek politika yaptığını zannetmemelidir. Salt acıma üzerinden oluşmuş bir politizasyonun kalibresi her zaman düşüktür.
Sol, özne olmakla özel olmayı artık iyice birbirine karıştırmıştır. Özel olmak, tüketici kültürünün halesine kapılmaktır. Sol kabul edilme derdiyle hareket ettiğinden, verili olarak kendisini kabul edecek olanın gücünü ve hukukunu önsel olarak onaylamaktadır. Dolayısıyla kabul ettireceği varlığına ait tüm çapaklarından, sivri yönlerinden ve arızalarından kurtulması gerekmektedir. Örneğin artık Çingene sözcüğü dilden silinmekte, Romanlar saygı görmekte ama olumlu ya da olumsuz anlamda Çingenelik yeryüzünden temizlenmektedir. Aynı durum Ermeniler için de söz konusudur. Özelleşmenin özneleşmenin yerini almasıyla tüm politik ya da politikleşme ihtimali olan konular bağlamdan ve her türlü karşılıklı ilişkiden kopartılmaktadır. Örneğin artık sınıfın başka sınıfsal katmanları örgütlemesi mümkün değildir. Sol bu noktada ruh âleminden kıyafete kadar özel olanın vitrini hâline gelmekte, sürekli saygı talep etmekte, doğrudan mevcut hukuka bağlanmaktadır. Böylesi bir zeminde egemenlere karşı saygısızlık yapmak bile mümkün olmayacaktır.
Ortalık, spesifik bir konunun özel uzmanları ile dolup taşmaktadır. Spesifik konu, kendisini özel hisseden tüketim bireyinin aynasıdır. Reyhanlı gibi olaylar da bu özel oluşları ile değerlendirilip gerekli saygıyı bir süre gördükten sonra rafa kaldırılacaktır. Onun bağlamı ve ilişki ağı kesilip atılacaktır. Her şey bireylerin özel öznelikleri içindir.  Bu kadar özel oluş takıntısından üretim, inşa ya da kurma pratiği çıkmaz.
Sol açısından bu özel oluş merakı üzerinden, millet ve sınıf ayağında tüm politik faaliyet sokaktan çekilmiş, halktan kopartılmış durumdadır. Sınıfı görmeyen bir millet ve din, milleti görmeyen bir sınıf ve din, dini görmeyen bir sınıf ve millet egemenlerin oyuncağıdır artık, zira buradaki öznelik egemenlerin tasavvurları üzerinden inşa edilmektedir. Sol, tuzu kuru orta sınıf kentli nüfusa kendisini kapatmıştır ve bu kapatılmayı bizzat kendisi istemiştir. Devrim fazla despotik olduğu için istenilen bir şey değildir aslında. Millî ve dinî olanı görmeyen devrimcilik ise kendine kapalı bir teorik lafazanlık üretmektedir.
Orta sınıf kentli nüfusun dinî ve millî olanın politikleşmesini görmesi mümkün değildir. Sol en fazla, sınıfı ve milleti görmeyen, saf, havada asılı bir din’ciliğe karşı çıkabilmektedir. Karşı çıktığı, kendi sol’culuğu da olmalıdır.
Bugün Reyhanlı özelinde bir “İslamcılık” eleştirisi geliştirmek hatalıdır. AKP İslamcı değil, neoliberalizmin uşağı olan bir partidir. Bu uşaklık Müslüman kesimde itiraza mahal veriyorsa, politik olarak oraya odaklanmak şarttır. Esad düşmanlığı ve yandaşlığının göremeyeceği, işte bu politik odaklardır.
Suriye meselesi netameli bir hâl almıştır. Kıyam çürümüş, kokusu sınır dışına taşmıştır. Artık baskın olan, devrim hattının silinmesidir. Kimi İslamcılardaki Kemalizm eleştirisi esasında onun dönemsel olarak arızî bir nitelik arz eden ve özellikle Sovyetler’in varlığına bağlı olarak şekillenen sol fazlalıklarına yöneliktir. Yani bu Müslümanlar Kemalizmle değil, sol-sosyalist olanla dövüşmektedirler. Geri kalanla alıp veremedikleri bir şeyleri yoktur. Benzer bir eğilim, Baas ve Humeyni bahsinde de geçerlidir. Bu açıdan mesele Baas ya da Humeyni’yi değil, bunların bir ara kesiştikleri devrim hattını savunmak ve ilerletmektir.
Mazlum-Der’in Reyhanlı ile ilgili raporu, diğer kimi raporlarında olduğu gibi, vicdanî açıdan AKP’nin tozunu almayı amaçlamaktadır. Metinde, bölgede birilerinin başkalarını ötekileştirip etiketlemesi eleştirilmekte ama Suriyelilere saldıranlar da bizzat bu metnin yazarlarınca “faşist” olarak damgalanmaktadır.
Esasen rapor, AKP lehine olacak şekilde, medya sansürü ile yumuşatılmaya çalışılan mevcut gerilimi örtmek derdiyle kaleme alınmıştır. Metinde kayıplarla ilgili resmî rakamlara yaslanılması bunun bir göstergesidir. Temelde dernek üyeleri, Suriyelilerin durumlarını gözlemek için bölgeye gitmiş gibidirler. Katliamda ölenler ve yakınlarıyla ilgili tek bir cümleye yer verilmemektedir.
Raporda devletin eksikliğinden dem vurulması manidardır. “AKP’nin açıp gösterdikleri yerine kapattıklarına bakmak gerek” tespiti üzerinden düşündüğümüzde, rapor bir biçimiyle katliamı gerçekleştirenlerin pratiğine bilerek ya da bilmeyerek bağlanmaktadır. Zira geçmişte de bizdekinin özel durumunu dışarıda tutarsak, tüm insan hakları derneklerinin akademiyle ve istihbarat örgütleriyle içli dışlı olduğu bilinen bir gerçektir. AKP, muhtemelen Suriyeli mültecileri Suriye’ye dönük müdahale için bir kılıf olarak kullanacaktır. Zaten bu kamplar mevcut üslerin kamuflajından ibarettir.
Türkiye’nin geçmişte şerh düştüğü, imza atmadığı bir anlaşma gereğince Suriye’deki mültecilerin uluslararası planda mülteci niteliği bile bulunmamaktadır. Ekonomik basıncı yanında bu kamplar salt askerî değil, ideolojik ve propagandatif nitelikleriyle devlet tarafından kullanılacak gibi görünmektedir. Reyhanlı bu kampların bahane edilmesi için gerçekleştirilmiş gibidir. Mazlum-Der raporundaki tespitle devletin polis, hastane gibi noktalardan elini çekmesi bu nedenle hayra alamet değildir. Raporun bizatihi kendisi ile örneklendiği biçimiyle, kamplar uluslararası planda bir malzeme ve bahane olarak ideolojik planda yeniden örgütlenecektir.
Eren Balkır
15 Mayıs 2013

Modernite Bağlamında Zaman-Mekân ve Kent

Kapitalist modernliğin başlangıcı, feodalizmin kapalı üretiminin, toplumsallığının ve kıra sıkışmışlığının parçalanmaya başlaması ile eşzamanlı olarak gelişir. Bu parçalanma sürecinin birincil faili, kapitalist üretim formu ve onun birbirinden farklı görünümlere sahip enstrümanlarıdır. Kentin kır yaşamını çözmesi, insanın ve toplumun doğadan kopuşunun ilk adımı olmuştur. Bu çözülme-kopuş-parçalanma diyalektiği; üretim ilişkilerinin dönüşümü, üretim araçlarının ve üretici güçlerin gelişimi süresince sürekli artarak devam etmiştir. İnsanı ve toplumu var eden doğadan kopma ve onun denetiminden uzaklaşma, doğayı ve onun ürünlerini istismarı beraberinde getirmiştir.[1]
Modernite tek boyuta, tek düzleme indirgenebilecek türden bir vak’a değildir ve çizgisel bir seyri yoktur. Tarihsel, toplumsal, iktisadî ilişkiler örüntüsünün bir tezahürü olarak ortaya çıkan ve ortaya çıktığı her gerçeklikte farklı görünümler alan bir vuku buluştur. Bu anlamda moderniteye ait ilk izleri, mikro ölçekte sınıflı toplumların yavaş yavaş ortaya çıktığı çağlara götürmek mümkündür. Özellikle toplumun kadın merkezli geliştiği neolitik çağda modernite olgusuyla ilişkilendirilebilecek değişim-dönüşüm süreçleri göze çarpmaktadır. Sözgelimi dil, bu dönemde gelişmenin motoru olarak en gelişkin düzeye varmış, düşünce-dil diyalektiği insanın soyut düşünme yeteneğinde bir sıçramaya yol açmıştır. Buna bağlı olarak tarım devrimi gerçekleşmiş ve yerleşik yaşama geçilerek komünal bir toplum örgütlenmesi oluşturulmuştur. Neolitik insanın varoluşunun ve onun toplum yaşamının kaynağı olan; toprak, su, güneş, hava… bereketin, bolluğun ve verimliliğin simgeleri olarak yüceltilmişlerdir. Dinsel ritüeller, kültür, gelenek ve sanatsal üretimler bu simgelerin ve kollektif toplum örgütlenmesinin ürünleri şeklinde vücut bulmuştur.
“Neolitik Modernite”
Arkeolog Gordon Childe, neolitik insanın gelişme sürecini devrim olarak nitelemektedir. Neolitik dönem, vahşet düzenin çıkmazından kurtuluş, bunu başaranların doğaüstünde asalaklık yerine, doğayla etkin bir ortaklık durumuna sokan ekonomik ve bilimsel bir devrimdir.[2] “Neolitik devrim”i takip eden “kentsel devrim” karmaşık bir işbölümünü, ideolojik- politik bir mekanizmayı ve büyük bir ticarî-ekonomik ilişkiler ağının ortaya çıkmasını mümkün kıldı. Kentsel devrim, temelde “üretim fazlası” olgusunun ortaya çıkmasından sonra “Neolitik Modernite”yi parçalayarak kendisine yol açmıştır.
Kapitalist Modernliğin Tarihsel Seyri
Sonraki süreçlerde üretim ilişkilerinin sürekli dönüşümü, rekabet ve mülkiyet ilişkisi çerçevesinde sermayenin ve piyasanın canlı bir organizma gibi hareketi ve yayılımı kapitalist modernliği var eden ve dinamik tutan temel paradigma olarak karşımıza çıkmıştır. Üretim-bölüşüm alanında hâkim olan kaos, başıbozukluk ve insanın binlerce yıllık üretiminin istismarı; anarşi, sarsıntı ve belirsizlikle tanımlı kapitalist iktisadı ve onun toplum düzenini yıkmak yerine ona güç veren, hizmet eden bir mahiyettedir.
A. Giddens, modernliği Avrupa’da 17. yüzyılda başlayan ve buradan dünyaya yayılan bir düşünce sistematiği olarak tanımlar. “Modo”dan (son zamanlar, hemen şimdi) gelen modernus, hodiernus (hodie’den, “bugün”) olarak Latinceden türeyen bir kavramdır. İlk kez 5. yüzyılda Hristiyanlığı kabul eden Roma’yı pagan dönemden ayırmak için kullanılan bu kavram, daha sonra “şimdiye ait olan”, “var olan” anlamında kullanılmıştır.[3]
Modernizmi yalnızca bir “mefhum” olarak analize tabi tutan tarihçiler, sosyologlar, kültürel antropologlar onun ortaya çıkışını tarihsel-toplumsal dinamiklerinden yalıtık, indirgemeci bir yöntemle, birbirinden farklı dönemlere bağlayabilmektedirler. Bu çeşitlilikte modernitenin başlangıcı, değişik alanlardan yazarların birbirinden farklı yaklaşımlarıyla 1436 yılı İtalya Rönesans’ına, 1450 yılında Gutenberg’in oynar matbaayı icadına, Luther’in kilise otoritelerine isyanına, 1648 yılında tamamlanan Otuz Yıl Savaşları’na, 1776 Amerikan ya da 1789 Fransız devrimlerine bağlanabilmektedir.[4] Ancak, bütün farklı yaklaşımların ve analiz sahiplerinin üzerinde ortaklaştıkları en temel izahata göre, modernizm, antikite, geleneksel-pagan-premodern-feodal toplumdan, yani “eski” toplum düzeninden radikal bir kopuş anlamına gelmektedir.
“Zamanın Görüntüsü Yerden Yansır”
MÖ 3500’lerde icat edilen güneş saati, yere saplanan çubuğun gölgesinin güneşin hareketiyle yere yansıması sonucu zamanın belirlenmesini sağlamıştır.[5] Bu düzenekte zaman mefhumu görüntüsünü “yer”den edinmekte, böylece mekânla ve insanın günlük pratiği ile uyumlu bir bütünlük ortaya çıkmaktadır. Zamanın ve mekânın birlikte aynı bağlamda bulunuşu insanın bütün faaliyetlerinde belirleyici olmuştur.
Toplumsal bir varlık olarak insan, doğanın bağrında ve onun yasalarına teslim olan bir sosyal yaşam inşa etmiştir. “Antropolojik insan” bütün adlandırmalarını, tanımlamalarını bu aidiyetin uyarınca yapmıştır. Uyku-ölüm arasında kurduğu benzeşim, ölü gömme biçimlerine ve geleneklerine yansımıştır.[6] Bu dönemde dinsel ritüeller, kültürel ve sanatsal üretimler, doğanın tanımlanabilir özelliklerinin yansıtılmasından ibarettir. Doğanın ritmi tek belirleyendir.
Zaman-mekân bağlamının ve birlikteliğinin ayrışması kapitalizmle birlikte politik, kültürel, ideolojik bir bütünlüğe bürünmüştür. Mekân, kapitalist örgütlenme için nesnelleşmiş, kârlılığa çevrilebilen bir metadır. Mekânın algılanışı/kavranışı, cereyan eden toplumsal dönüşümlerle birlikte “geçmiş”ten farklı bir anlama bürünmüştür. Bu değişimin aslî dinamiği modernitedir. Modern öncesi insanın mekânı algılayışı beden aracılığı ile sağlanıyorken, modern insanın kavrayışı teorik, soyut imgelerle kurulmaktadır.[7] Belirsiz, muğlâk, akışkan, tanımsız ve çok parçalı bir hayat kavrayışı modern insanın şizofrenik yüzüdür. Modernliğin başka bir görünümü olan “postmodernizm çağı”nda bilgiye ulaşmanın sınırsız olanaklarına rağmen insan, premodern insandan daha fazla yoksundur.[8]
Modernliğin Üretildiği Mekân: Kent
Mekân, yalnız başına çıplak, fiziksel varlığı ile anlamlı değildir; tarihsel, toplumsal ilişkilenme ile tanımlı ve anlamlı, doğrudan insan etkinliği ile kurulabilen bir maddîliktir ve bünyesinde geçmişin birikimini taşır. İnorganik bir yapı olarak mekân, tarihselliğin ve toplumsal etkinliğin dâhil olmasıyla organik bir yapı hâline dönüşür. Bu organik mekân, insanın kollektif üretiminin sonucudur.[9]
Modernizm, siyasal, toplumsal, kültürel karşılığını üretim ilişkilerinin geliştiği ve derinleştiği kentlerde bulmaktadır. Kent modernitenin her hâlini, ona ait görünümleri belirleyen ve üreten bir fabrikadır. Bütün çözülüşler, ayrışmalar, birleşmeler, değişim ve dönüşümler para-meta ilişkisi çerçevesinde belirlenmektedir ve bütün bunların vuku bulduğu merkez, kenttir. Modern kentler ve metropoller ile modernizm projeksiyonu arasında çok sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Mekân, bu noktadan sonra nesnelleşmiş bir üretim aracı hâline gelmektedir. Kapitalizm tarafından altyapıya indirgenen mekân, soyut bir bütünselliğin parçalarından biri olmaktadır.[10]
Küresel sermayenin örgütlendiği metropollerde, mekânsal biçimlenme hiçbir engel dinlemeden dönüşmektedir. Buralarda sınırlar kaybolur, topografik bütün zorluklar kapitalist örgütlenmenin elinde bulunan teknolojik imkânlarla aşılır. İnsanın aidiyet duygusu, yani bir yere ait olma, her yere ait olmaya doğru evrilir. Kimliksizlik ve tek tipleşme sermayeye müdahale ve denetim kolaylığı sağlar. Kimliklenme ihtiyacı yaratılmış yapay kimliklerle giderilir, sistemin varlığına yönelebilecek pratikleri ve muhalefet biçimlerini etkisizleştirmek için alanlar ve imkânlar sunulur. Kentsel mekânlar, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda ve sınıf çıkarları uyarınca bütün unsurları belirlenmiş, kurgulanmış ve hesaplanmış bir biçimde kurulur. Toplumsal kontrolün yerini büyük ölçüde ortam kontrolü alır.[11]
Ticaret burjuvazisi, mekanik saatin icadından sonra haritacılık ve coğrafya bilimindeki gelişmelerin de yardımıyla kapalı, sınırlı ve dar dünyalarının kabuğunu parçalayarak gelişmiştir. Modern dünyada “Antropolojik yer”[12] tasarlanmış, kurgulanmış bir mekâna dönüşür. Kapitalizmin örgütlenmesi, bununla birlikte yayılımı, mekâna hükmetmesiyle mümkün olmuştur. Bu bağlamda kentler tasarlanmış, kurgulanmış mekânlar olarak kapitalizmin kaleleridir.[13] Kapitalist Modernliğin çekirdeği, Marksist tahlil bağlamında, Dünya pazarının doğuşu yerel ve bölgesel pazarların yok edilmesiyle oluşmuştur.[14]
Doğa üzerinde kurulan hâkimiyet modernliğin üretimine sınırsız alanlar açmıştır. İnsan bu dolayımda doğanın dışında, onun üzerinde bir düzlemde konumlanmıştır.
“Kapitalist kentleşme, yalnızca kentin kırsal toplumsal yasam sahasına yayılması değildir: o, yeni bir toplumsal bütünlük tipi olan kapitalizmin yol açtığı yapısal dönüşümlerle iç içe geçmiştir. Kapitalist kentleşme, -sınıflara bölünmüş uygarlıkların yapısal temelini oluşturan kır ile kent arasındaki farklılıkları yavaş yavaş aşındırır. Onların yerine çağdaş kentsel yaşamın ‘yaratılmış mekânı’nı geliştirir.”[15]
Sınıflar Mücadelesi ve Kent
Bir anlamda kent, kapitalist üretim-tüketim örgütlenmesinin mekânıdır. Burjuvazi, bütün yönetim ve denetim araçlarını kentin bütün hücrelerine sızacak biçimde kurmaya çalışır, sınıf çıkarlarını korumak ve mevcut düzenini daim kılmak adına kentsel doku mimarlık disiplini kullanılarak kurgulanır ve biçimlendirilir. Bu biçimlendirme gayreti ve kent tasarımı kusursuz işlememektedir elbette.[16] İşçi sınıfı, onun tarihsel devrimci pratiği ve burjuva sınıfı ile uzlaşmaz çelişkisi bu tür biçimlendirmelere ve tasarımlara karşı belli dönemlerde cevap üretebilmiştir. Fransız burjuvazisinin Baron Haussmann eliyle, Paris Komünü’nden önce barikat savaşlarını önlemek için Paris’i neredeyse bütünüyle yıkarak büyük bulvarlar ve meydanlar inşa etmesi işçi sınıfının kalkışmasını engelleyememiş, inşa edilen bulvarlar ve meydanlar 1871 de Paris proletaryasının kazanılmış alanları olmuştur.
Modernitenin doğasında bulunan, kurma-yıkma-dönüştürme pratiği bitimsiz bir süreçtir. Burjuvazi bu pratiği kendi sınıf çıkarlarının tekeline alarak onu tarihe, doğaya ve topluma hükmetmenin aracı olarak kullanmaktadır.
“Üst üste inşa edilmiş işçi mahallelerinin tam ortasında, uzun, düz ve geniş yollar açmaktaki ve onların her iki yanına büyük lüks binalar sıralamaktaki amaç, barikat savaşını stratejik olarak güçleştirme amacının yanı sıra hükümete bağımlı, özellikle bonapartçı bir inşaat kesimi proletaryası yaratmak ve kenti tam anlamı ile bir lüks kenti hâline dönüştürmektir.”[17]
“Mekânın Zaman Tarafından Yok Edilmesi”
Marx, Kapital’de, kapitalist iktisadı, makineleşme ve modern endüstriyle birlikte tüm ahlâk ve doğa, yaş ve cinsiyet, gece ve gündüz sınırlarının yok edildiği bir değişim süreci olarak ifade etmektedir. [Berman, 2004: 125]. Geçmişe ait kültürel ve sanatsal üretimler sermaye tarafından ticarîleştirilir. Piyasanın ve para-meta ilişkilerinin temel belirleyici olduğu her durumda ve dönemde ticarîleşme kaçınılmaz bir sonuçtur. Maksimum kâr odaklı kapitalist örgütlenme için pazarlanamayacak soyut ya da somut hiçbir nesnellik yoktur.
Tarih, kent, mekân, sanat, din, aşk, cinsellik, beden, gelenek… her bir kavram birer tüketim unsuru olarak reklâm ve pazarlama yöntemleriyle piyasaya sunulmaktadır. Örneğin turistlik, burjuva sınıfı mensuplarına ait bir faaliyetken, genelleştirilerek tüketimin öznesi olan bütün insanları içine almıştır. Sermayenin doğa ile birlikte tarihi de ticarîleştirmesi bunları tüketimin nesnesi olarak satın alanların hizmetine sunulur.
Premodern insanın yalın, dolaysız kavrayışı yerini mutlak kurguya, hesaplanmış, sınırları önceden dışsal olarak belirlenmiş bir tasavvura bırakır. Söz, düşünce, edilgenlik, eylemsizlik pratiğin öngörülemez sonuçlarını mas etmek üzere yüceltilir. Geleceğin tahayyül edilemez ve belirsiz kılınması insanı “şimdi”ye sıkıştırır. Ânı yüceltme bundan ileri gelmektedir. Kapitalizmin toplumsal örgütlenmesinin, öngörülemeyen insan pratiğini engellemeye yönelik zihin kontrol mekanizmaları üzerinde laboratuvar çalışmaları yaptığı bir dönemdeyiz. Pratiği denetleme, kontrol etme ve bastırma aygıtları devasa boyutlarına rağmen kapitalist örgütlenme için yetersizdir. Çünkü gerilimli alanların arakesitinde, kapitalist örgütlenmenin mevcudiyetini sarsabilecek eylemsellik için her zaman imkânlar bulunmaktadır.
“[…] pratiğin, ne tür sabit bir temsil şeması karşısında olursa olsun, bağlandığı şamandıradan kaçma gibi münasebetsiz bir âdeti vardır.”[18]
Modernitenin zamana ve mekâna olan hâkimiyeti onun yıkıcılığından ileri gelmektedir. “Gelişme” ise yıkıcılığının bir fonksiyonudur. Kapitalist iktisadın ana temsilcisi olan burjuvazinin sahip olduğu bu güdü, üretim ilişkileri alanını sürekli diri tutar. Toplumsal alan ve ona dair bütün unsurlar “yıkma” edimi merkezli olarak yeniden tahkim edilir. Sistemin yapısal krizleri ve ortaya çıkan kriz kaynaklı gerilimler daha fazla gelişme ve piyasanın idamesi için fırsat olarak kullanılır.
Kapitalizm, kendisine yönelik kollektif, örgütlü saldırıları savuşturabilmek için ihlâl ve isyan pratiklerinin sergilenebileceği tatminkâr alanlar yaratmaktadır. Yerellik, sivil toplumculuk, çok renklilik, çevrecilik gibi unsurlar çoğunlukla kapitalizmin üretilmiş alanlarıdır. Sistem doğası gereği kışkırtma ve salınıma ihtiyaç duyar, bu tür karşıtlıkları ve muhalefet biçimlerini olumlar. Çünkü dizginlenebilir karşıtlık ve muhalefet gücüne güç katar ve yeni enerjileri soğurması, kendine katması onun hâkimiyetini pekiştirir.
Kapitalist modernliğin toplumsal, politik, kültürel ve iktisadî örgütlenmesi su sızdırmaz bir yapıya evrilme eğilimindedir. Kapitalizmin denetleme, kontrol mekanizmalarının kusursuzlaşması, esasında öngörülemeyen insan pratiğine duyulan korkunun zorlamasıdır. Mekânın düzenlenişi, tasarımı bu bağlamda kentlerin dönüşümü, yeniden örgütlenmesi ve inşası bu korkunun açık bir dışavurumudur.
İrfan Özgül
14 Mayıs 2013
Dipnotlar
[1] İstismar, Arapça “meyve” anlamındaki “semer” sözcüğünden türemiştir. İstismar etmek; meyvelerini toplamak, sömürmek anlamındadır. Özön, Mustafa Nihat, Osmanlıca-Türkçe Sözlük, İnkılap ve Aka Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul, 1965, s. 352.
[2] Childe, Gordon, Tarihte Neler Oldu? (Çev. Alâeddin Şenel; Mete Tunçay). İstanbul: Kırmızı Yayınları. 2007, s.59.
[3] Giddens, Anthony, Modernliğin Sonuçları, Çev. Ersin Kuşdil, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2004, s. 19.
[4] Toulmin, Stephen, Kozmopolis: Modernite’nin Gizli Gündemi, Çev.: Hüsamettin Arslan, Paradigma Yayınları, İstanbul, 2002, s. 13.
[5] Kabaş, Afşar, Güneş Saatleri, Yüksek Lisans Tezi, Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Çanakkale, 2004, s.45.
[6] Hoker (cenin) pozisyonu; antropolojik insanın ölü gömme geleneğidir. Genel kabul gören tez; ceninin ana karnında duruş pozisyonu öldüğünde gömülme geleneklerini belirlemiştir. Bu dönemde ölen insana cenin pozisyonu verilerek yaşam alanı olan mahallere gömülmektedir. Çayönü, Çatalhöyük ve Aşıklıhöyük kazılarında ölülerin yaşam mahallerinin tabanı kazılarak gömü işlemi yapılmıştır. Antropologların ve arkeologların hoker pozisyonu adını verdikleri ölü gömme geleneği esasında daha basit bir anlam taşımalıdır. Cenin duruşu aynı zamanda bir uyku pozisyonudur. Doğa karşısında zayıf, güçsüz, savunmasız insanın uyurken aldığı biçimdir. Yalın anlamda uyku bir ölüm hâlidir. Uyku ve ölüm arasında benzeşim kuran antropolojik insan, ölülerini uyku esnasında bulunduğu pozisyonda gömmüştür.
[7] Mekânın soyut bir anlama bürünmesine verilebilecek en güzel örnek, ilk haritalardır. İlk haritalar, coğrafî çevreyi oluşturan, dağ, deniz, orman gibi oluşumları gözün gördüğü gibi çıplak somut maddîlikler olarak tasvir edilmiştir. Coğrafî ve mekânsal unsurlar soyut matematiksel simgelerle değil, somut maddî varlıklar olarak çizilmiştir.
[8] Postmodernizm olgusu en genel hâliyle; kapitalizmin küreselleştiği aşamada, onun yaygın, kuşatıcı, saldırgan doğasının ürünü olarak, modernizmden bir sapmadır. Kapitalist modernliğin karşıtı değil, küresel kapitalizmin yeni suretidir.
[9] Bu bağlamda Taksim Meydanı, sınıflar mücadelesinin savaş alanıdır bir anlamda. Kapitalist örgütlenmenin oluşturmaya çalıştığı meydan tasarımı ve tasavvuru bir tür “yer olmayandır”. Politik gösteriler için “Yapay meydan” yapmayı önüne koyan kapitalist örgütlenme, geçmişi silerek ve geleceği silikleştirerek toplumu “şimdi”nin esiri yapmaktadır. Taksim yalnızca tüketimin nesnesi olacak biçimde yeniden oluşturulmaktadır ve bu amaçla Taksim’in çevresinde yaşayan yoksul halk kentin dışına itilmektedir.
[10] Yırtıcı, H., Mekânın Altyapısal Dönüşümünün Ekonomi Politiği, Arredamento Mimarlık 2003/06. s. 74-73.
[11] Virilio, P., Enformasyon Bombası, Çev. Kaya Şahin, Metis yayınları, İstanbul, 2003, s. 62.
[12] Marc Augé antropolojik “yer”in üç temel özelliğine vurgu yapar; kimlikleyici, ilişkisel ve tarihsel olma. “Antropolojik yerin sakini, tarihin içinde yaşar, tarih yapmaz. Onlar kendi kendilerinin seyircisi, mahremin turistleri olarak, içinde yaşamayı sürdürdükleri uzamın nesnel olarak tanıklık ettiği değişiklikleri belleklerinde kurgulayamazlardı.” “Antropolojik yer” ve “yer olmayan” kavramları hakkında kapsamlı bir analiz için bkz.: Augé, M., Yer-Olmayanlar, (Çev. T. Ilgaz), Kesit Yayıncılık, 1997; İl, Arzu, Kapitalist Sistemde Mekân “Yer Olmayan” Kavramı, Osmangazi Üni. Fen Bilimleri Enstitüsü, 2005. İnternet Adresi, Erişim Tarihi: 04.20.2013.
[13] Fransızca bourgeois “şehirli, orta sınıf mensubu” demektir. Aynı sözcük Fransızca “kale, surla çevrili kent” anlamına gelen bourg sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcüğün kaynağı Germence yazılı örneği bulunmayan burgs’tur. Germence sözcük Hint-Avrupa anadilinde yazılı örneği bulunmayan bhrgh– “yüksek yer, kale” biçiminden evrilmiştir. Bkz.: Nişanyan.
[14] Berman, Marshall, Katı Olan Herşey Buharlaşıyor. Çev. V. Altuğ, B. Peker, İstanbul: İletişim Yayınları, 1994, s. 130.
[15] Giddens, A., Tarihsel Materyalizmin Çağdaş Eleştirisi, (Çev. Ü. Tatlıcan), Paradigma Yayınları, İstanbul, 2000, s. 11.
[16] Walter Benjamin bu konuda şöyle söylemektedir: “Haussmann’ın çalışmalarının asıl amacı, kentin iç savaşa karşı güvence altına alınmasıydı. Haussmann, Paris’te barikatların kurulmasını artık bütün bir gelecek için olanaksız kılmak istiyordu. Daha önce Louis-Philippe, ahşap kaldırımlar uygulamasını başlatmıştı. Buna karşın barikatlar, Şubat Devrimi’nde rol oynadı. Engels, barikat çarpışmalarının taktiğini inceler. Haussmann, bu savaşları iki yoldan önlemek niyetindeydi. Caddelerin genişliği, barikatların kurulmasını olanaksız kılacaktı; öte yandan yeni caddeler, kışlalarla işçi mahalleleri arasındaki en kısa yolları oluşturacaktı. Çağdaşları, bu girişime ‘L’embellissement stratégique’ ‘stratejik güzelleştirme’ adını takmışlardı. Walter Benjamin, Pasajlar, YKY, 1993, s. 102.
[17] Engels, F., Konut Sorunu, Eriş Yayınları, Ankara, 2003, s. 70.
[18] Harvey, D., Postmodernliğin Durumu, (Çev. S. Savran), Metis Yayınları, 1997, s. 231.

Teorik Tahkimat

Liberal ve/veya muhafazakâr hâkimiyet altındaki düşman sahasına girmek için sağlam kılıçlara ihtiyaç vardır. Teorik mücadele alanında düşman sahasına girmek, yani liberallere ve/veya muhafazakârlara laf anlatmaya çalışmak, sonuçta eldeki bulguru küflendirebilmektedir. Kılıç ise ancak geçmişte dövülen çelikle güçlüdür.
Seksenlerde ve doksanlarda ortaya konulan ve düşman sahasına girme yönündeki tüm faaliyetler, düşman sahasında esir olmayla ya da o sahaya uyum sağlamayla sonuçlanmıştır. Söz konusu pratiklerin somut kazanımları olmamıştır. Bu dönemde laf anlatılan, lafın benzetildiği “yeni sol” ve “yeni sağ”ın ortak ana rahminin Soğuk Savaş olduğu görülememiştir. Sonuçta Soğuk Savaş’ın tüm kültürel, ideolojik ve teorik havası, sosyalist hareketin içine sızmıştır.
Düşman sahasına girildiği vakit ilk esneyen kılıçlar, ardından belkemikleri olmuştur. Zaman içinde burnundan kıl aldırmayanlar, en pespaye teorilerin acenteliğini üstlenir hâle gelmişlerdir. İlgili dönemde batının tüm pisliği, ülkedeki esaslı iki dinamik olan TKP ve Dev-Yol kanalıyla ülkeye akmıştır. Bu iki dinamiğin dışındakilerse en fazla onlar gibi olamamışlığın çırpınışı içindedirler ve tüm pratikleri onlar gibi olmak üzerinedir. Kimse, bu teorik hâkimiyet meselesinden vazgeçmemiştir.
Sol, tam da bu kadar az olmak istediği için azdır aslında. Eldeki malzemenin piyasa değeri açısından alıcısının seçkin ve kıymetli olmasını isteyen, gene odur. Sonuçta tahkimat, bu seçkinliğe ve kıymete göre yapılmıştır. Yani her örgüt, esas olarak teorisini ulaşmak istediği kadro tipolojisine göre eğip bükmüştür. Tersten, ideal kadro için teori iyice rafine edilmiştir.
Marksizm açısındansa; mesele, onu devrimlerin istibdadından ve tasallutundan kurtarmaya kilitlenmiştir. Marksizmi ya da sosyalizmi kurtardığını söyleyenler, düşman sahasına girdiğini iddia edenlerdir. Oradan edindikleriyle verili marksizme ve sosyalizme bir biçimde savaş açmışlardır. Batıdaki gibi özgün bir anarşizmin bu topraklarda kökleşmemesinin nedeni de buradadır. Liberalizmden alınan silâhlar, marksizme ve sosyalizme anarşizm adı altında çevrilmiştir. Engels’in yıllar öncesinden yaptığı, “döne dolaşa anarşizmle hesaplaşmak gerekir” uyarısının anlamı buradadır.
Belirli bir yerden bakıldığında, geçmiş devrimlerin istibdadından ve tasallutundan kurtulma istemi, muradı, kadrolara ve kitlelere geleceğin devrimi için gerekliymiş gibi aksettirilmiştir. Oysa tam tersi geçerlidir: geçmiş devrimlerin “kul”u ve “emir eri” olmaksızın geleceğin devrimine uzanmak mümkün değildir. Tarihteki tüm devrimlerin devrim olmak üzerinden ortak bir “kader”i paylaştığı açıktır. İfrat veya tefritle bu kaderden kaçmak, anarşizmin teorik ve pratik âlemine sığınmakla sonuçlanmaktadır. Anarşizm, hep, devrimlerin zafere yürüyen değil, yenilgiye düşen tarafında var olur.
Devrimlerin tarihten silinmesi talebi, ister istemez kadroları yan, tali yollara sevk etmiştir. Sonuçta belirli devrimlerin gölgesinde yürüyen akademik tartışmaların meselenin özünü ve aslını teşkil ettiği söylenmeye başlanmıştır. Dolayısıyla kurtuluşumuz Mao değil, Althusser okumaktan geçecektir.
Aslında Althusser, FKP içinde Çin Devrimi’nin, özelde Kültür Devrimi’nin yarattığı dalgayı dindirme operasyonunun adıdır. Benzer bir tespit, Lukacs ve Gramsci için de yapılabilir. Bu iki isimde ise Komintern, başat role sahiptir.
Bugün de kadroların Marx-Engels’ten başlayıp devrimler tarihi içinde pişen kadrolar ve dinamikler yerine, bu tip isimleri okuması ve allame-i cihan kesilmesi, teslimiyet bayrağını çektiğimizin bir göstergesidir. Devrimlerle salt başarıcı bir yerden ilişki kuran, ilk kazada hemen daha güvenli düşünsel kovuklar arayan öznelerin devrimden kaçtıkları açıktır.
Zira sağlam kılıç ve belkemiği olmaksızın hareket etmek mümkün değildir. Tabii ki düşman arazisine girmek zorunludur, savaşın, mücadelenin emridir ama bu işlem, sırf devrimin sorumluluklarından kaçmak ve düşmana sığınmak için gerçekleştirilemez.
Bugün sol bir özne, devrimlerin kadrolarını ve dinamiklerini okumak yerine, onlar üzerine, bir tez ve makale konusu olarak, akademik çalışmalar ifa etmiş isimleri okuyorsa, nasıl bir kadro ve nasıl bir dinamik öngördüğünü de dolayısıyla itiraf etmektedir. Bu kadro ve dinamik tasavvurunun kılıç tutacak ne eli ne niyeti vardır. Söz konusu tasavvur, akademi içi kadrolaşmaya ve oranın dinamiklerine teslim olmaya kilitlidir.
Düşman sahasına girme noktasında buna karşı konulan direnci pazarlayanlar da çıkacaktır. Yani saf marksizmi ya da sosyalizmi kendi özel kasasında tuttuğunu söyleyenler, elini sıcak sudan soğuk suya sokmak istemeyenleri doğalında örgütleyecektir.
Müslüman âleme girmek, elbette Müslümanlaşmayla sonuçlanacaktır, zira örgütleyen örgütlenecektir. Burada müdahale ve mücadele, kendi “İslam”ını koşulluyorsa, düşman sahasına girmenin bir anlamı olacaktır. İslam ve sosyalizm, iki kopuk elektrik teli gibi birbirine değdiğinde, Mao’nun tabiriyle, kurumuş bu bozkır alev alacaktır, bu kesindir. Ama bunun için tellere gelecek elektriği kendi mülküne alanlardan ve ona mani olanlardan kurtulmak zorunludur. İslam ve sosyalizm, devrim tarihinin parçası olmakla, söz konusu akımın gerçekleşmesi noktasında, yan yanadır. Mesele, yalıtkanlardan kurtulmaktır.
Bugün yakınlaşma imkânı AKP iktidarı ile mümkün olmuştur. Aslında ana yalıtkan bu gerçekliktir. Yüzeydeki yakınlaşma, dipteki uzaklaşmayı gizler. Benzer bir tespiti HDK dâhilinde yakınlaşan örgütler için de yapmak mümkündür. Bu örgütler daha da uzaklaştıklarını gizlemek için HDK bünyesindedirler ve HDK, aslında salt bunun için vardır.
İslam ile sol arasındaki yakınlaşma da esasta her iki tarafın liberalleri ve muhafazakârları arasında gerçekleşmektedir. Devrimin hattı henüz oluşmamıştır. Çünkü yakınlaştıran, yakınlaştıracak olan, sadece devrimdir.
Dolayısıyla bugün Müslüman âlemdeki çalkantıda AKP ajanları mevcuttur ve bu kişiler/çevreler, liberal bir yerden “iktidar” eleştirisi yapmaktadırlar. Lenin sevilsin ya da sevilmesin, onun devrimin kadrosu olarak söylediği şu söz, hakikati tüm yakıcılığı ile taşımaktadır: “Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur.”
Yani iktidar kaçkını veya “iktidar bizi yozlaştırır” terennümlerinin örtük veya açıktan AKP ağzından çıktığını bilmek gerekir. Kapitalizmi iktidarı almadan “çatırdatmak” veya onu iktidardan kaçtığımız ölçüsünde silikleştirdiğimizi zannetmek, büyük bir yanılgıdır. Tersten, kapitalizmin istediği tam da budur. Latin Avrupa’nın Soğuk Savaş teorisyenlerinin ABD’nin dibindeki Latin Amerikalılara öğütlediği tezlerin Ortadoğu’da cari olduğunu düşünmek, ciddi bir sapmadır. Tamam, Soğuk Savaş’ta yenildik ama o kadar da değil!
Esasında İslam da bu Soğuk Savaş ideolojisine, “Kur’an Müslümanlığı”nı “sapıklık” olarak gören Fethullah Gülen’e, yani bir Soğuk Savaş erine yenilmiştir. “O kadar da değil!” ise Müslümanların o erin tabi olduğu askerî hiyerarşiye karşı devrimci bir hiyerarşi kurması zorunludur.
Bu anlamda devrime ve devrimin kurduğu hiyerarşilere, disipline küfretmeyi iş zannedenlerin yalanlarından uzak durmak gerekir. Sürekli, açıktan ve örtük olarak, “biz öyle hiyerarşi kurmayacağız, biz öyle devrim yapmayacağız” diyerek birilerine hoş görünmek, esasında “devrim yapmayacağım, bu Soğuk Savaş ordularına karşı ses çıkarmayacağım” demektir.
Müslüman komünist bir isim olan Hintli Hasret Mohani, “Sovyet” sözcüğünün eşitlik anlamındaki “seviye” sözcüğünden türediğini bile söylemektedir. Tüm bu pratiğe karşın gizli ya da açık AKP’lilerin iktidar oldukları için Müslüman âlemden zuhur edecek her türden iktidar alternatifini biraz sol, biraz anarşizm biraz da liberalizm isimli dalgakıranlarla kesmek niyetinde olduğu görülmemektedir. Sonuçta laf, kendine uygun insanı çağırmaktadır. Yani devrimler tarihinden uzak ya da kopuk her laf, uzak ya da kopuk kadrolarla ve dinamiklerle buluşabilir.
Bu anlamda mantık ilminde sıkça dile getirilen, mugalâtalara ya da mantıksal safsatalara başvurmadan, devrimler tarihinin verili toplumsal-politik pratiğimizle herdem okunması zorunludur.
Peygamber’e bağlanmak ama bu bağlanmayı O’nu liberalizmin, bir tür sosyalizmin ya da anarşizmin peygamberi kılarak gerçekleştirmek, O’nu devrimler tarihinden ve dolayısıyla toplumsal-politik olandan kesip ayıracaktır. Yani devrimlerin kadrolarının ve dinamiklerinin birlikte, tarihsel-toplumsal bağlamı içinde, süreklilik-kopuş üzerinden anlaşılması gerekir.
Ekim Devrimi’ni tarihe gömmek için Lenin’ci olmak yeterlidir. Aynı şekilde İsevî gibi Muhammedî olmak ama onu tarihsel devrimcilikten tecrit etmek İslam denilen devrimi silecektir. İslam, karşı-devrimcilik ya da devrim kaçkınlığı ile değil, tam da devrimle nefes alır, can bulur. Meseleyi şahsîleştirdiğimizde, devrimi belirli bir şahsa kapattığımızda, teorik, ideolojik ve politik mücadelede sürekli şahsî olan aranıp bulunacak, birlikte iş yapacak kimse aranmayacak, birileri varsa bile, ortak bir iş belirlenemeyecektir.
Tahkimatın yan ve tali yollara değil, devrim yoluna, devrimlerin kadrolarıyla ve dinamikleriyle maddîleşen yola yapılması şarttır. Devrimci varsa devrim de vardır. Devrim yoksa devrimci de yoktur.
Akademi, devrim yoluna ve devrime tabi kılınmışsa önemlidir. Böyle değilse, Marx’tan beri bildiğimiz üzere, akademi, yani işi gücü teori üretmek olan mekân, devrim bir daha olmasın diye sürekli yıkılıp kurulur.
Bu anlamda Guattari ve Deleuze gibi isimler 68 kalkışması ile tanımlıdırlar. Burada dert, “bir daha böyle bir kalkışma olmasın”dır. Aynı bireysel ve psikolojik kodlar üzerinden dönemin devrimci öznelerine yöneltilen okuma da, örneğin RAF’ı rafa kaldırmak içindir, RAF olmak için değil. Zira bu okumalar, birey bütünlüğünün su sızdırmazlığına dairdir. Döne dolaşa mesele, düşman sahasında karşılaşılan liberalden ya da muhafazakârdan işitilen, “insan önce kendinde devrim yapmalı” cümlesine kilitlenir. Eksik olunduğu önbilinciyle başka kadrolar ve dinamikler aramak yerine, her birey, su sızdıran yerlerini özellikle kendi akademik disiplininden edindiği çimentoyu kendi hayat pratiğinin çamuruyla karıştırıp ürettiği harçla sıvamakla yetinir. Sol o kadar yaralıdır ki her köşe başında bu pratik sürekli yinelenmektedir.
Teorik tahkimat, marksistler açısından devrimsiz, havada asılı, steril bir Marx-Engels’e, hatta Engels de kirli bulunup Marx’a, Lenin şahsında devrim öncesi veya sonrası gene devrimsiz, havada asılı ve steril bir Lenin’e yapılmaktadır.
Benzer bir maraz İslamcılar açısından da mevcuttur, onların da Kur’an’a veya Peygamber’e kapattıkları bir kurgudan söz edilebilir. Fethullah Gülen, iktidar üzerinden formatlanan Hadis ideolojisinin Kur’an’a üstün olduğunu söylerken, mücadele etmeyi değil, mücadeleyi öldürmeyi öngörmektedir. Aynı niyet, marksizmi ve sosyalizmi saf tutmaya çalışanlarda da vardır. Marazlardan kurtulma pratiği maraz çıkartamaz, teorisini saf tutansa kimseyle saf tutamaz.
Eren Balkır
10 Mayıs 2013