Onlar ve Biz - İsrail ve Filistin


Barış bir tiyatro oyunu
Adalet bir gösteri yalnızca
[Nizar Kabbani]
Özellikle Amerikan kaynaklı düşünce kuruluşlarının raporlarında ve bu raporlar uyarınca düşünüp yazan akademisyenlerin bölge ile ilgili değerlendirmelerinde, İsrail ile Türkiye’nin iki rakip “bölge devleti” olduğu iddia ediliyor.
“Ulus-devletin dar dünyası” aşılıyor ve birileri "bölge devleti" olmaya ikna ediliyorlar. "Bölge devleti" ise esasen şu demek: emperyalist güçlerin bölgedeki üssü ve taşeronu olmak.
Bu açıdan İsrail ile Türkiye rakip mi? Zaten fiiliyatta bu yönde kullanılmıyorlar mı?
O vakit, Afganistan’dan Bosna’ya bir dizi ülkenin kontrgerillasını eğitime tabi tutan Türkiye kimin gücü?
Bu konuda fikriyat, strateji ve lojistik gibi başlıklarda destek veren İsrail kimin devleti?
Sormak gerek: kemalist Türkçülüğün kurucusu Munis Tekinalp (Mois Kohen) katıldığı siyonist kongresinde “yeni vatan aranıyorsa bu Anadolu’dur” dediği üzere, Türkiye’nin İsrail’den farkı nerede? İsrail kurulduktan sonra yerli işbirlikçileri hükümet ve devlet koltuklarını hiç boş bırakmışlar mıdır? Tayyip de onlarla arasının iyi olduğu, onlardan ödüller aldığı ile övünmüyor mu?
Bugün yaygın biçimde dağıtılan Filistin bayraklarında ya da atkılarında Filistin bayrağının kırmızı bölümüne "Ay-Yıldız" kondurmak, "Filistin bir işgalden kurtulsun diğer kripto İsrail'in işgali altına girsin" demek değil midir? Müslüman, kendisine zulmetmiş bir devletin bayrağının Filistin'e dikilmesini nasıl isteyebilir? Filistinli Müslüman, ölümle verem arasında tercih yapmak zorunda mıdır?
“Bölge devleti” konusunda rekabetten söz edilince, Türkiye’nin artı yönünün “Müslümanlık” olduğu söyleniyor. Bu “bölge devleti” yalanına sarılanlar Müslümanlıklarından utanmıyorlar mı? O Müslümanlığın bir “Truva Atı” misali, bölgedeki ilişkilere kolayca nüfuz edebileceği, İsrail’in antipatik durumu sebebiyle onun yol alamayacağı iddia ediliyor. Bu iddialar uyarınca, taşeron rolü kapmak için yarışmak, bu milletin gururunu kırmıyor mu? "İslam’ın kılıcı" olmakla övünen bir millet, bu “ılımlı İslam” ile günümüzde hangi güçlerin eline teslim?
Son Mavi Marmara katliamda Yahudi devletinin zulmü Türklerin canını yakınca “yakın dönemde yapılacak askerî tatbikatlar ve Antalya’ya yönelik turizm faaliyeti askıya alınmış” deniliyor. "Bunlar, bu tatbikatlar ve turizm dâhil, çeşitli iktisadî ve askerî temaslar neden var?” sorusunun cevabı mevcut mu? Konya Ovası öğretmiyor mu Filistinli çocukların üzerine bombaların nasıl düşeceğini?
Ulus-devletten bölge devletine genişleme meselesi “ip cambazı” hikâyesini andırıyor. Hırsızlık çetesinin bir üyesi iki balkon arasına ip geriyor, çıkıp ipte yürüyor, aşağıda onu izleyen halkın dikkatini diğer çete üyeleri “cambaza bakın” diye yukarıya çeviriyor. Bu esnada da cüzdanlar toplanıyor.
Olan da, yaşanan da bu.
Fukara mazlum halklar için bölgede olup biten bundan başka bir şey değil. Türk milletine “Amerika senin büyümene izin verdi” denilmekte, ağza bir parmak bal çalınmaktadır. Osmanlı’yı diriltme hayalleri kimilerinin küçük dünyalarını renklendirmektedir. Emperyalizme salt Türklerin emperyalistleşmesine izin vermediği için kızanlar, köleleşmenin bu tür hikâyelerle örtbas edilemeyeceğini görmediler, göremiyorlar.
Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra da aynı düşünce kuruluşları ajanslara şu haberi geçiyorlardı: “Rusya’da aydınlar ‘ılımlı kapitalizm’i tartışıyorlar.”
Oysa bu tabir, eksiği gediği ile eski düzene geri dönme imkânlarının iyiden iyiye tartışıldığı bir gerçekte kullanılıyor. “Ilımlı kapitalizm” sosyalizmin önüne set çekmek için uyduruluyor. Bir deli kuyuya taş atıyor, kendisine “akıllıyım” diyen kırk kişi de bu taşı çıkarmaya çalışıyor.
“Bölge devleti” söylemi de bundan ibaret. Bu tabir de devletten ayrışmaya ilişkin ipuçları veren milletin boynuna daha süslü bir boyunduruk takıyor. Millet, gene bu devlete ve onun kölelik ilişkilerine tabi kılınıyor. Kendisini mücadele içinde yeniden kurmasına mani olunuyor.
Katliam sonrası verilen tepki biçimlerinde de bu türden yalanlara inananların sayısının az olmadığı görülüyor. “Fatih’in torunları” olduklarına iyice inandırılan bir kesim, Filistin ile salt mülkiyet ilişkisi kurabiliyor. Böylesi bir akıl karşısında kalp ve vicdan soğuyuveriyor.
İsrail ile kurulan rekabet ilişkisi kendisine uygun bir mülkiyet ideolojisi ve söylemi üretiyor. Mülk sahiplerinin öfkesi yalana mahkûm, mülksüzlerin öfkesi ise hakikate muhtaç.
Nihayetinde Osmanlı’nın bir vilayeti ile verilen kısa süreli bir savaşın rantı üzerine kurulu nizamını sürdürenlerin yetiştirdiği bir nesil, gene Osmanlı’nın vilayeti olan Filistin’i geri istiyor. Bu istemde, yirmilerden beri hürriyet ve kurtuluş için mücadele veren Arapların adı hiç yok. Kemalizm, Arapları küçük ve hor görmeyi öğrettiği evlatlarına yeni hamaset edebiyatı armağan ediyor. Araplar bu edebiyatta eli kirli “hırsız” çocuk!
Ülkücüler, iki yıl önceki Lübnan saldırısında, “bir İsrail kadar olamadık, biz de Kuzey Irak’a girelim” naraları atıyorlardı. Aynı meşrepte ilerleyen kimi İslamcılar da Osmanlı bekası olması sebebiyle Filistin’i “dert” ediyorlar. Bu dert, yeni mülklenen abdestli kapitalistlerin bölgede ağızlarının sulanması ile ilgili.
Doğuya, seçimlere dair küçük hesaplarla hareket eden Kemal Kılıçdaroğlu ve Hüseyin Çelik aynı telden çalıyor: “PKK saldırıları ile bu saldırının aynı zamanda olması tesadüf değil.” Bu laflar aynı hassasiyetlere oynuyor. Mazlumların kimi kesimleri maruz kaldıkları zulüm sebebiyle kendi çıkarları değil, efendilerin çıkarları yönünde hassasiyet geliştirebiliyorlar.
Birileri olası öfke kabarmasının önemli bir bölümünü PKK’ye işaret ederek söndürmeye gayret ediyorlar. PKK, bir kez daha, “günah keçisi” misali, uçurumdan aşağı atılıyor. Müslüman efendiler ile milliyetçi efendiler kitle bilinci üzerinden alan kavgası veriyorlar.
Başbakan, bu saldırı “uluslararası hukuka aykırı” diyor, (olmasa ne sanki!) kendi saldırılarından, PKK’ye yönelik operasyonlardan ve o saldırılar sonrası dökülen kanlardan söz etmiyor. Ama milleti tekrar kendisinin sütten çıkmış AK kaşık olduğuna inandırmaya çalışıyor.
“Üstünlük takvadadır, ırkta, kabilede, millette değil” diyen Kur’an’ı çöpe atmış milliyetçiler, Filistin meselesi ile doğaları gereği rabıta kuramıyorlar. Onlar da biliyorlar, bu rabıtayı kurabilecek olan yegâne unsur Kürt milleti! Kürd'e kılıç sallamak, bu ilişkiyi de kesiyor.
Efendiler yukarılarda kendi hesaplarına her türden işi hâllediyorlar. Kölelere ise bu efendilerin uydurduğu masallara inanmak kalıyor.
Efendiler devlet düzeyinde birbirlerini tanıyorlar. Rekabet de etse, uzlaşsa da İsrail devleti Türk egemenleri için kabul edilmiş bir gerçeklik olarak ortada duruyor. Bugün milletin ve ümmetin de bu gerçeği “mutlak hakikat” düzeyinde kabul etmesini istiyorlar.
Son saldırı buradan anlaşılmalı.
Bu saldırı, efendilerin kendi aralarındaki rekabette, bir tür boy ölçüşme olarak değil, efendilerin aşağıdakilere, kıyama hazır mazlum milletlere yönelik verdikleri ortak bir mesaj olarak okunmalı.
Bu anlamda bir kez daha özgürleştirilen Taksim’de Abdurrahman Dilipak’ın dilinden dökülen teolojik eleştirilerin hiçbir kıymeti yok. Onun tefsiri karşısında “İsrailliler şeytanın tohumudurlar” diyen Hamas’ın tefsiri bugünün somut gerçeğinde tercih edilmeli. İlki İsrail’i Yahudilik içi siyonizm eleştirileri üzerinden İslam’a bağlamaya gayret ediyor ve tersten İsrail’i meşrulaştırıyorken, ikincisi bugünün somutunda “iyi Yahudi yoktur, olamaz” diyor. Bu, şeytanın tohumlarına hamilik yaptığını ve yapacağını söyleyen Tayyip Erdoğan’ı da karşı tarafa atmak anlamına geliyor. Dilipak, bu cüreti gösteremediği için kendiliğinden verili nizamî işleyişe eklemleniyor.
Bu noktadan sonra Filistin ile “İnsanî Yardım” başlığı altında, insanî bir ilişki düzleminin kurulamayacağı açık. Bu yalan, İsrail’in somut gerçeğine çarpıp dağılmıştır. Esasta “Gazze’ye giden gemiler, insanî yardım değil, lojistik amaçlı gidiyordu”, denilmelidir. İsrail bunu böyle anlamıştır, bu anladığı yerden kaçmadan, o yerin gerekleri yerine getirilmelidir.
Efendiler, Filistin ile “Osmanlı bekası” türünden teranelerle ilişki kurarken sosyalistler, devrimciler, Deniz Gezmiş’lerin yolundan bölgeye giden ve zulme karşı dövüşerek şehit düşen yüzlerce yoldaşı üzerinden orayla ilişki kurmuşlardır. Seksenlerin ortasından itibaren orası boşalmış, yerlerini Müslüman devrimciler doldurmuştur. Artık “yeni” yoldaşlarımız onlardır ve onlarla düşünmek gerekmektedir. Zulme ve sömürüye karşı verilen her türlü mücadele ortaktır.
Onlar İsrail’i gizliden ya da açıktan tanıyorlar, bizlerin de tanımasını istiyorlar.
Onlar zulme boyun eğmemizi istiyorlar, köleleşmemizi bekliyorlar.
Onlar Türkiye’nin “gizli İsrail”, İsrail’in “gizli Türkiye” olduğunu unutturmaya çalışıyorlar.
Onlar giden gemileri, gemilerdeki mürettebatı suçlayıp kendilerini temize çıkartmak istiyorlar.
Onlar zulmün sebebinin bizim öfkeli çığlıklarımız olduğu yalanına inanmamız için uğraşıyorlar.
Onların kimi sözcüleri timsah gözyaşları döküyorlar, bizim gözyaşlarımız ise düşmanın kanında soğumayı bekliyor!
İştirakî
Devamını oku ...

Tek Yol (Nizar Kabbani)

TEK YOL
Bir tüfek istiyorum
Sattım anamın yüzüğünü
Bir tüfek uğruna
Rehin verdim cüzdanımı
Bize öğretilen dil
Okuduğumuz kitaplar
Ezberlediğimiz şiirler
Beş para etmiyor
Bir tüfek karşısında
Şimdi benim de bir tüfeğim var
Beni de Filistin'e götürün sizinle birlikte
Meryem'in yüzü gibi mahzun bakışlı tepelere
Peygamberin taşına yeşil kubbelere
Tam yirmi yıldır
Bir vatan
Ve bir kimlik arıyorum
Oradaki evimi
Ve dikenli tellerle kuşatılmış yurdumu
Çocukluğumu arıyorum
Mahalle arkadaşlarımı
Resimlerimi kitaplarımı
Her sıcak köşeyi
Her tatlı anıyı
Şimdi benim de bir tüfeğim var
Beni de Filistin'e götürün sizinle birlikte
Ey insanlar!
Yalnızca insan gibi yaşamak
Ya da insanca ölmek istiyorum
Toprağıma zeytin ağaçları dikmek istiyorum
Mis kokulu çiçekler ve portakal ağacı da
Nedir bunun derdi diyen olursa
"Artık derdim tüfeğimin olması yalnızca"
Şimdi benim de bir tüfeğim var
Artık devrimcilerin yanındayım
Dikenler ve tozlar döşeğimdir
Ölümse giysimdir benim
Yazgımız buymuş demiyorum
Aşağılanmak yazgı olmayacak artık
Ben devrimcilerle birlikteyim
Ben de devrimcilerdenim
Taşıdığım günden beri tüfeğimi
Gözlerimde belirir oldu Filistin
Ey devrimciler
Kudüs'te, Halil'de
Bisan'da, Ağvar'da, Beytü'l Lahim'de
Ey özgürlük savaşçıları nerede iseniz
İleri... Daha ileri...
Barış bir tiyatro oyunu
Adalet bir gösteri yalnızca
Tek yol var Filistin'e gider
O da tüfeklerin namlusundan geçer
Nizar Kabbani
Nizar Kabbani'nin bu şiiri 1969 yılında Mısırlı müzisyen Muhammed Abdel Vahab tarafından bestelenmiş, Ümmü Gülsüm tarafından yorumlanmıştır. Şarkıyı dinlemek için:


Devamını oku ...

Abdestli Kapitalizm

Abdestli Kapitalizmin "Komünistlik" İthamı Neyi Perdeliyor?
"Kur’an’ın "iman ettik" demekle cennete giremeyeceklerini vurguladığı insanlar ile iman edişleri sonucunda kendilerine cennetin kapılarının açılacağı insanların ortak noktası İman olmasına rağmen, akıbetlerindeki farkın temel belirleyeni nedir?
Bu temel belirleyici: ameli/praksisi doğuran farkındalık ruhudur. İnsan bu potansiyele fıtrî olarak sahiptir. Onu ya vicdanının derinliklerinde susturur ve ona kulak tıkar ya da o sesi dinleyerek insanlığın adalet ve özgürlük mimarlığına soyunur.
Bu fıtrî eğilimin ortaya çıkarması beklenen adil çabaların ve sistemlerin üzeri hangi kılıflarla örtülerek ussallaştırılmaktadır? Bu yazımda özellikle Dar-İslamcı zihniyetin bu gerçeğin üzerini teolojik ve politik açıdan perdelemesi üzerinde durmaya çalışacağım.
İman şemsiyesi altında teolojik uğraşlarla eriyen, global ifsat baronlarının karşısında silikleşen imanl(ıl)ara şu soruyu soruyor Allah:
“İnsanlar ‘inandık’ demekle salıverileceklerini mi zannediyorlar?”
Kendine ve yaşamın özüne yabancılaşmamış bir insan "sadece Hanif/sadece teolog/sadece düşünür-entel/sadece Hatip" değildir.
Bu nedenle "İçinde yaşadığım toplumun hali ne olacak? Bu zulüm-sömürü çarkının beslendiği menbaı nasıl kurutabilirim? Yaslanmam gereken cesaretin ve gücün ana kaynağına nasıl ulaşabilirim?" diye kayboluşa/yabancılaşmaya ve her türlü sömürüye karşı toplumun hakkını bireyin çıkarlarına, liberal ya da feodal sömürülere mahkûm etmeden, varoluşun ve hayatın her alanıyla tanış olmak üzere ayaklanan bir insanı muhatap aldı Allah. Ve insanlığın önüne çıkıp yaşamı yeniden kurmak için insanın kendisiyle el ele vermesini istedi.
Arapçasıyla: "Lâ", Kürtçesiyle "Edi Bese Lo", Türkçesiyle "Kahrolsun" diye haykıran Devrimci Peygamber'in, Alak ve Kalem surelerinde var olan ilk eleştirileri gündeme bomba gibi düştü. "İçtenlikle Allah'a dönmek" demek olan "toplumsal eşitliğe ve adalete yönelenleri" engellemeye kalkan zihniyeti: Tağut ve Müstağni (azgın) olarak niteleyen bu haykırış (Alak/6-7, 9), Kalem suresinde toplumsal eşitliği sağlamaktan kaçınıp malları üzerinde yıkılmaz bir iktidar kurmayı hedefleyen zihniyetin suratında yumruk gibi patladı. Merak edenler daha ilk surelerde tağutların ve zalimlerin, toplumu sınıflara böldüklerini, dolayısıyla şirk koşmanın temelinde hangi itkilerin yattığını görebilirler.
Onlar, ‘Rabbimizi tesbih ederiz (yüceltiriz). Şüphesiz biz zalim kimseler (zalimîne) imişiz’ dediler. Bunun üzerine birbirlerini kınamaya başladılar. Şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimseler (tağyin) imişiz’ […]” (Kalem: 29-31)
Bugün Dar-İslamcı zihniyet, Modern Ulus-Devlet mekanizması üzerinde hâkimiyeti ele geçirmek istiyor. "Rabb" ve "İlah" kavramlarına yüklenerek, ümmet dinamiğinin de rüzgârlarını arkalarına almak suretiyle, tersinden dine dayalı bir zulüm, baskı ve sömürü düzeni oluşturma tehlikesinin kendilerini beklediğini konuşmadan, kendi söylemlerini aydınlanmacı Dar-Materyalizmin kuru akılcı ve bilimci söylemi karşısında besliyorlar.
Oysa laik, modernist, ulusçu, pozitif, kutsalsız, seküler mekanizmalar ne kadar tehlikeli ve sömürücüyse, din merkezli, anti-modernist, ilahçı, kutsalcı mekanizmalar da aynı şekilde tehlikelidirler ve kolayca sömürücü bir sisteme dönüşebilirler. Tarih, din merkezli hareketlerin ve devletlerin bu örnekleri ile doludur. Çünkü Dar-İslamcı zihniyet düşman olarak seçtiği sağcılaşma ve materyalist eğilimlere benzer şekilde kendisi de burjuvazi ve iktidarın/mülkiyetin tabiatı ile adam gibi hesaplaşmamıştır.
Efendim!
Zenginlik de fakirlik de imtihanmış da...
Önemli olan ahlâklı zengin olmakmış da…
Mülk ve sermayeye düşman olmak "gomünist(!)likmiş de...
Bunlar soldan etkilenmekmiş de…
İslam ne sağ ne de solmuş; İslam, İslam’mış da…
Dergi başlıkları misali sloganik bu söylemlerin biraz üzerine gittiğimiz zaman, Dar-İslamcıların yaşadıkları gerçekliğin boğazlarına kadar batmış oldukları kapitalizm olduğunu görmemek için kör olmak gerekir.
Aydınlanmacı Dar-Solculuk üzerinden bütün eşitlik taleplerine sırtını çeviren bu zihniyet, hür teşebbüsün, kalkınmacı iktisadın insanı nasıl köleleştirdiğini ve ekolojiyi nasıl yağmaladığını düşünmeden, burjuvazinin hâkimiyet itkisini hangi dinsel argümanlarla perdelediğinin de farkına varmadan, ezilen toplumu dönüştürmeye çalışmakta ve bunun adı da “toplumsal şahitlik” olmaktadır.
Çünkü Dar-İslamcılığın hikmetten anladığı siyasal anlamda hâkimiyettir. Bütün derdi de budur zaten. Güya bir lokma bir hırka felsefesine karşı çıkıyor gibi olup, ahlâklı zenginliği ya da abdestli kapitalizmi çözüm olarak önermektedir. Abdestli kapitalist sınıfın varlığı ise dinsel ve siyasal anlamda akide ve hâkimiyet esasına dayanmaktadır. Din afyonuyla uyuşmakta budur zaten. Ah anlayabilene...
Ancak bu zihniyet, "İyi de Usve-i Hasene olan peygamberimiz neden zengin değildi" diye sorduğunuzda: “Ama Abdurrahman b. Avf'a ne diyeceksin? Hz. Osman savaşta ordunun finansını sağladı; zengin olmasaydı sermayeyi nereden bulacaktı? Ne yani çapulcu mu olalım?" demek suretiyle, bizzat peygamberin duruşunu birtakım uydurma rivayetlerle cennete postalattıkları ganimet zengini bazı sahabeler vesilesiyle buharlaştırıp bireysel tercihe indirgemektedir.
Bunlar zenginin elindeki fazla malı yoksula/kamuya dağıtmasını lütuf zannediyorlar. Oysa bu bir zorunluluktur. Zira ihtiyacından fazlasını dağıtmak, Peygamberimizin sadece kendisini ilgilendiren bir davranış biçimi değil, insanlığa rahmet olacak paylaşım örnekliğinin bizzat onun şahsında ete-kemiğe bürünmesidir. Eğer peygamberle birlikte yapılan mücadelede birileri malını vermişse bu, onların nasıl bir paylaşım içinde olduklarını gösterir. Tevhid, zulmeden sınıfları eşitliğe davet etmek olup, bunu önce bizzat fazla mülke sahip olanların kendilerinin yapmasıdır. Buradan lütuf ve zenginin üstünlüğü çıkmaz. Buradan kulluk ve akide çıkar. Ama ne yazık ki, Dar-İslamcı zihniyetin akidesi, eşitliğin yanından bile geçmemektedir. Hatta Dar-İslamcı zihniyet bu örnekler üzerinden “zekâtını veriyorsa jeepine de biner” mantığı çıkarıp daha işin başından kapitalistin bizzat kendisi olduğunu ortaya koymaktadır. Hiç boşuna “anti-kapitalist” olduğunu dillerine dolamalarına gerek yok; diğer yandan da dillerine doladıkları Materyalist-Sol düşmanlığı aslında onların örtülü kapitalist eğilimlerini perdelemektedir.
Ortodoks-Marksist, Dar-Solcu anlayışlar da bunlardaki abdestli kapitalist duruşlar üzerinden Tevhid'i ve peygamberleri feodalite ve gericilikle itham ederek, insanlığı üretim-tüketim çarkında zavallı bir homo-economicus mesabesine indirgemektedirler.
Yani Dar-Sol ile kapitalist din(i)darlık aslında birbirlerini besleyen ve birbirlerinin muhalefetine ihtiyaç duyan iki köksüz sapkınlıktır. Biri madde üzerinden diğeri de Allah üzerinden İnsanı mankurtlaştırmaktadır.
İşte bunu fark eden ve bu yanlışlığa itiraz eden Müslümanlara "komünist" yaftası vurulmaktadır.
Güya komünizmden etkileniyormuşuz, İslam nemize yetmiyormuş, kafamız karışıkmış…
Safsatanın bini bir para!
Mevcut saray fıkhının zenginden yana olan sistematiğini sorgulamak için birtakım sahabelerin mülkle kurduğu ilişkiyi kritiğe tabi tuttuğunuz zaman, bunlar sizi sahabeye küfretmekle suçlarlar. Zira eninde sonunda bir şekilde atalarının saray fıkhını ve bu fıkhın ekonomi-politiğini bugüne taşıma arzusu içindedirler.
İnsanın selameti için insandan yana olup sömürüyle hesaplaşmak yerine, insan üzerinden siyasal hâkimiyet için güya Allah adına(!) mücadele eden bu zihniyet açısından önemli olan insan değildir. Dillerine doladıkları iman, ahlak, namaz, oruç vs. bir tek ama bir tek şeyi kapatmaya yarıyor. O da, reddettikleri dünyevî iktidarların/beşerî sistemlerin fiyat etiketleriyle kurdukları paralelliktir. Yanlarında çalıştırdıkları emekçilerle kurdukları bağ, nedense eşitlik üzerine değil, “kapitalist fıkıh” üzerinedir. Yani zengini koruyan fıkhın sömürüsü altında zengin-yoksul uçurumuna “imtihan” diyerek iman etmek! Yani bunlarınki "anti-gomünist" mülahazalardır!
İnsanın fena fi’t-teoloji/din manyaklığı düzeyinde kendisine yabancılaşmasına sebebiyet veren söylemlere ve iktidarlara karşı başkaldırarak Rahman’la ünsiyet kurup kendisine sahip çıkması gerektiğine dair düşüncelerimi ise diğer yazımda sunmaya çalışacağım.
A. Kadir Bal
Devamını oku ...

Allah’çılara “Lâ” Demek

Sol-sosyalist kesime mensup kişi ve çevrelerin Müslüman kitle ve İslam ile temas kurmaları, kimilerini rahatsız ediyor. Sosyalistler, sömürüye ve zulme karşı verdikleri mücadelede, üzerine bastıkları topraklarda, yani Ortadoğu’da bu teması zorunlu olarak kuruyorlar. Mülkiyet ve rekabet ideolojisinin hükmü gereği, temastan rahatsızlananlar da zorunlu olarak alerji geliştiriyorlar. Sömürüye ve zulme karşı mücadele, doğası gereği, mülkiyet ve rekabet ilişkilerine karşı mevziler açıyor. Bu mevzilerin Müslüman kitle, ümmet ve İslam içinde de karşılıklar bulması, zorunlu bir sonuç.
Bahsi geçen mülkiyet ve rekabet ilişkileri kapitalizm olarak somutlanıyor. Kapitalizm, bir tür mülkiyet ve bir tür rekabet ilişkisi olarak kendi geçmişinin bir özetini çıkartıyor; sınıflı toplumlar tarihinin özeti hâlinde hayat buluyor. Bu anlamda “Marx” denilen devrimci ayracın salt mülkiyete yönelik tepkileri kıyasıya eleştirmesi, bu eleştirisini salt rekabete düşman kesimlere yönelik eleştirisi ile beslemesi kaçınılmaz görünüyor. Marx’ın, kimi ağızlarda demirden leblebi misali, rahatsızlık vermesinin sebebi burada.
Birileri, bu mülkiyet ve rekabet ilişkileri içinde, tekil-bireylere yüce ideolojiler satıyorlar yaldızlı reyonlarında. “Bekâret” her daim alıcı buluyor ve yaşanmışlık, bir kir olarak görülüp satılan maldan azade kılınıyor. “Her şeyin başı ve sonu benim ya da başı ve sonu ben tayin ederim”, bir psikoloji olarak, ameliyeyi tayin ediyor. Bu kafaya seslenmek, doğal olarak, her şeyin başı ve sonu olan bir şey buluyor. Bu tanrı da olabilir doğa da, madde de olabilir ruh da.
Burada kastedilen şu: birileri, ardında kendi benliklerini sakladıkları bir ideoloji ve teori kurguluyorlar, bunu ak, temiz, saf, bakir ve kir tutmaz bir şey olarak pazarlıyorlar. Burada aklığı, temizliği vs. bozan en temelde insan’sa, beşerî olan her şey kapı dışarı ediliyor. Bu teklif, “çelişkiler ben varım diye var” olarak özetlenebilecek öznelci yanılgıya kapılan kişilere cazip geliyor. Cezbelenenler ise çelişkilerden muaf ve azade zannettikleri hayatın iplerinin kimlerin elinde olduğunu görmeksizin, kendi etraflarında dönüyorlar. Hablullah, yani Kur’an, yani Allah’ın ipine tutunduğunu zannedenler, ipin (aklın) diğer ucunda artık zalimlerin ve sömürücülerin olduklarını fark etmiyorlar. Her dönemeçte, her kırılma ve sarsıntıda Kur’an ve Allah, başka kullarının çığlıkları ile o ipi yeniden hatırlatıyor.
Kimi İslamcılarda bu meyil gözlemlenirken, bazı sosyalist ya da marksist kişi ve çevrelerde de aynı meylin işaretleri alınabiliyor.
Althusser, birey denilen özneyi “antihümanizm” başlığı altında teoriden kapı dışarı ederken, onu şeytan ilân edip taşlarken, arka kapısını açık bırakıyor ve teorik macerası sonrası en saf bireyciliğe, liberalizme kapaklanıyor ya da bu yönde bir seyir izleyen tilmizler bırakıyor gerisinde.
İslam’ı da insanî olan, insandan kaynaklanan, onun yaşadığı gezegenin adı olarak dünyaya ait ne varsa arındırmak isteyenler var. “İslamî sol” ya da “Müslüman sosyalizmi” gibi tariflere kızanlar işte bunlar. Kızıyorlar zira ulvî, ilahi ve yüce olan ne varsa kendilerini orada tarif ettiklerini iddia ediyorlar ve kendi dışındaki her şeye bu sayede mesafe koyuyorlar. Kendi mülklerini muhafaza etmeyi mütedeyyinlik zannediyorlar.
Bireysiz, insansız teori, tekil şahısların ve insanî kolektiflerin yapıp ettikleri karşısında eli kolu bağlanıyor, “kirden kaçayım” derken, kendi çamurunda boğuluyor.
İnsansız, Allah’çı ideoloji ve teori de “aman üzerime çamur sıçrar” korkusu ile Kur’an’ın emrettiği cihadı ve içtihadı gerçekleştiremiyor. Kur’an ve İslam, insan’dan ve dünyadan kaçırılıyor. Doğum ve ölüm arasındaki süreçte, ölümün yol açtığı gerilimleri kendinde soğurup yutuyor, bu nedenle Kur’an mezarlık kitabına, İslam ölüm uykusuna dönüşüyor.
Bunlar kendilerini, “sistem içerisine girip erimek istemeyen, ısrarla ıslah çizgisini savunan bir avuç Müslüman” olarak tarif ediyorlar (İslam ve Hayat İnternet Sitesi, Said Alioğlu’nun ilgili tüm yazıları) ama öte yandan da -misal- “İstedik ki mustazafları yeryüzünde önderler kılalım, onları varisler yapalım” buyuran Kasas Sûresi 5. ayet’i tefsir ederken, buradaki mustazafların salt emeğiyle geçinen insan grupları olarak algılanmaması gerektiğini, ilgili kavramın “belli bir servet ve sermayeye sahip, ama çeşitli açılardan sistem dışında duran ve sistem dışında durduğu için de imkânlarını sağlıklı bir işleyiş içerisinde kullanamayan ekonomik gruptaki insanları da” kapsadığını söylüyorlar. Yani sistem içine girip erimek istemiyorlar ama ilgili ayete atfen, esasında Musa Peygamber’in Firavun’un sistemine dâhil olmak istediğini de dolaylı olarak ima ediyorlar. Ol sebepten, zenginliğini, ciplerini, villalarını, kibrini sanki kemalist oligarşiye nispet edermiş gibi yaşadığını söyleyip bir yalana kendini örgütleyen abdestli Müslümanlara, örnekle, Erol Yarar’a değil, onun karşısına “devrimci İslam” bayrağı ile çıkanlara kızıyorlar.
Bu arkadaşlar İslam’da teolojiye yer olmadığını bilmiyorlar. Zira teoloji, tanrının ne’liğini tartışma konusu edinen Yahudi-Hıristiyan geleneğe ait ilmî bir eğilimin adı oluyor. Bahsi geçen arkadaşlar, teoloji ile “teleoloji”yi karıştırarak, “İslamî sol” şeklinde etiketledikleri kesimleri laik bir teoloji üretip, amaçsal anlamda onları Allah’a hizmet etmemekle eleştiriyorlar. Buradaki “Allah”tan kasıt kendileri olunca, tespit de doğruluğunu kendiliğinden kanıtlamış oluyor.
Aynı arkadaşlar, “Hz. Ömer (ra) ilk İslam devletini yapılandırırken ‘bilginin İslamîleştirilmesi’ ameliyesinden hareketle başta hazine olmak üzere birçok kurumu Kur’an’ın mantığına uygun bir tarzda yeniden yapılandırmıştı. Sadece ona adalet unsurunu ekleyerek olayı İslamîleştirmişti. Yoksa o kurumları İran’dan ve Bizans’tan olduğu gibi alıp, öylece bırakmamıştı!” buyuruyorlar. Yani bu minvalde, bugün de ABD’den ve genel olarak kapitalizmden alınanlara Kur’anî bir dayanak bulunsa, vicdanların rahatlayacağı imasında bulunmuş olunuyor. Şeklen yücelme azmi ve iradesi, özde alçalmayı ve varolan güçlere tabiyeti de beraberinde getiriyor. (Belki de ikinci eğilimi örtbas etmek için yukarı çıkılıyor.)
Geçmişte Sasani ve Bizans imparatorluklarından alınanların ne türden kisvelere büründürüldüğü biliniyor. Ayetlerin ve hadislerin nerelere çekiştirildiği görülüyor. Bu kılıflama önemli oluyor ama o kılıfı yırtan iç devrimcilik horgörülüyor.
Özetle, özde şu görülmüyor: beşeriyetten ve bireyden yüce olana bağlanmanın bir tür adı olarak Allah’çılık, pratikte, gayet beşerî ve bireyci bir ideolojik reflekstir.
* * *
Laikliğin dilinde “kul”, kelime olarak, genellikle “kölelik” ile eşanlamlı görülüyor. Oysa kul, bir nevi hizmetkâr olma hâline denk düşüyor. Köleliğe karşıymışçasına kulluğa küfredenlerin ne türden kölelikler ürettikleri ise görülmüyor.
Batı dillerinde kölelik (misal İngilizce “slave”), esir edilen Slav halklarına atfen üretilip kullanılıyor. İlginçtir, Slavlar da kendi dillerine ait olan ve “kendisine olan sadakatini başkasına terk etme” anlamındaki “rob” kelimesi ile yeni dönemin kölelerinin, yani robotların isim babaları oluyorlar.
Köleleşen robotlar ve robotlaşan köleler, kapitalizmdeki genel insanlık hâlini veriyorlar. Kapitalizmin çarkları kan ve ter ile dönüyor. Kapitalizm, topraktan özgürleştirdiği için insanlara hâlâ caka satmayı biliyor ama bu kanın ve terin döküldüğü toprak “yeni vatan” oldukça onun da hükmü sarsılıyor.
İslam’da köle sahiplerine “rab” denildiği rivayet ediliyor. Tek rab Allah olunca köle sahiplerinin defteri dürülüyor. Artık bir kölenin sesi çağırıyor müminleri Allah’ın evine. Ama yeni kölelik biçimleri türedikçe yeni peygamberler beklemek de gerekmiyor, o kölenin sesi, yeni köle sahiplerini ve kölelik biçimlerini alt etmek için gerekli gücü kendi içinde bizatihi barındırıyor.
Kelime-i Şehadet, Hz. Muhammed’in O’nun kulu olduğunu söylüyor. Zamansız ve mekânsız olana biat, zamana ve mekâna, bu anlamıyla belli bir kadere ve ölçüye tabi kulların içinden, imkân ve şerait dâhilinde, O’na yakınlaşarak zamanın ve mekânın yüklerinden arınmak isteyenlerin çıkmasını koşulluyor. Tarihî tecrübenin de ispatladığı üzere, bu noktada iki yol çıkıyor karşımıza.
İlkinde Peygamber kulluk mertebesinde eşit kabul edildiğinden, devre dışı bırakılıyor. Devre dışı bırakma işlemi iki türlü oluyor: ilki Kutlu Doğum haftaları gibi ayinlerle İsevîleştirerek ya da Peygamber’i toprağa -muhtemelen bedene- gömüp O’nu Yahudileştirerek.
Peygamber’i devre dışı bırakmak Kur’an’ı öne çıkartma amaçlı, ikinci yol da bu. İlgili yola girmek Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’dan bir parça olduğunun unutulmasını, her şeyin ama her şeyin bilgisinin onda olduğuna inanılmasını getiriyor. Kur’an kendine kapanıyor. Kur’an tüccarları türüyor. Her şeyi bu şekilde kucaklayan bu “Kur’an”, bilinci, aklı ve ruhu da dümdüz ediyor. Bu dümdüzlük cenneti anıştırıyor kimilerine.
Peygamber’i devre dışı bırakmak, Kur’an’daki kavgayı, cihadı da devre dışı bırakıyor. “Gerçek müminler malları ve canları ile cihad edenlerdir” diyen Kur’an gidiyor, yerini her türlü huzursuzluğa, aykırılığa ve çelişkiye karşı tekil-bireyleri teskin eden bir yatıştırıcıya bırakıyor. Bu yönüyle liberalizmin ve özelde sekülarizmin insan bireyleri ile tanrı arasındaki aracıları yok etme ve imanı bireylerin kafasının içine hapsetme teşebbüsü, bu tip Müslümanlar eliyle gerçekleştiriliyor. Bu tipten Müslümanlar, geçmişte İngilizlerin, şimdilerde ABD’nin dümen suyuna kolayca giriveriyorlar hem de Allah, Kur’an ve İslam adına!
Peygamber ile bir olma Kur’an’a, Kur’an ile bir olma Allah’a ulaşma amacını güdüyor. Ama bir adı da Furkan, yani farklar olan, farklarla ayrımları akıl ve ruh ile anlamaya işaret eden Kur’an ile birlenip onun devre dışı bırakılması işlemi hızını kesmiyor ve Allah da aynı akıbete uğruyor, O da devre dışı bırakılıyor. Böylelikle yeryüzünden elini eteğini çekmiş, kendine kapalı, kendinden menkul bir hiçliğe varılıyor.
Benzer bir işlemin marksist cenahta da örnekleri mevcut. Kimi marksistler de Marx’ı “tarih bilimi”nin “peygamber”i kabul edip onu devre dışı bırakarak bu yüce bilimle hemhal olmayı meziyet sanıyorlar. Bu bir’leşme, seyir itibariyle, Marx öncesine, doğal olarak, bağlanıyor.
Saf, ak, temiz ve mükemmel olanın temsilini satmak, bireylere gerekli kapıları açıyor. Tarih bilim’ci ya da Allah’çı olmak her ne kadar bireye ve beşeriyete karşı imiş gibi görünse de özünde bu karşıtlık, yegâne birey’in ve beşer’in kendisi olduğu ön fikri ile tanımlıymış gibi görünüyor.
Burjuva devrimlerinin ve onlara maddî zemin sunan sanayi devrimlerinin ak, saf ve temiz olarak “birey” adında sivrilttiği şey, artık kul değil, köle, bu gerçek ise görülmüyor. Liberalizm etiketi ile isimlendirilen bu zafer, bireylere kendilerinden başka hiçbir şeye hizmet etmeme yemini ettiriyor. Ancak teorinin aksine, gerçekte kendinden menkul, her şeyden azade, özgür bir birey olamayacağından, her türden hizmet etme pratiği fiiliyatta bir tür köleliğe bağlanıyor. Allah, doğa ya da insan gibi üst yüce değerler gerçeğin elinde tel tel dökülüyor.
Küçük burjuvanın dünyasında liberalizm-muhafazakârlık geriliminde cisimleşen seyir esasta aynı köleliğe tabi. Yani özde birey, bir tür hukuk ya da ahlâk üzerinden, içte ya da dışta, ancak kendisi gibi yüce bir varlığa hizmet edebileceğinin sözünü veriyor. Liberal, kendi cumhuriyeti dışındaki her şey ve herkesle ilgili emek harcayana alaycı tavırla yaklaşıyor ve onu köle olarak görüyor; muhafazakâr ise aynı yoldan ilerleyerek emek harcayan herkesi kendisine köle tutmak istiyor. Her ikisinde köleleştirme esası teşkil ediyor.
Bu anlamda “liberalizmin ve muhafazakârlığın İslâmî ve sosyalist kanala giriş kapısı küçük burjuvalardır” denilebilir. Onlar gökte, üstte, yücede, yüksektedirler ve ancak orada olduğuna inandıkları güce kulluk ederler. Özelde kapitalizm, genelde sınıflı toplumlar tarihinde bu kulluk her daim kölelik olarak vücut bulacaktır.
Fiilî gerçeğe ait sömürü ve zulüm ise onların dünyalarında yoktur. Sömürülen “aptal”dır, mazlum ise “ahmak”. Onlar bireysel hesapları ile gemilerini yürütmektedirler. Ne kadar özgürleşip ne denli göğe yükselseler, bağlı oldukları ipe o kadar dolanırlar. Birey, “ben ancak kendim gibi yüce olana bağlanır, ancak ona hizmet ederim.” diyor ancak pratikte bu “kulluk” köleliğe bağlanıyor. Allah’ın ipi devlete, cemaate ve aileye bağlanıyor ama o devletin, cemaatin ve ailenin iplerinin ne türden kölelik ilişkilerine bağlandığı görülmüyor. Kulluk köleleşmeyi örtüyor. Dindarlaşma temayülü, “ben o kadar yüceyim ki ancak bir yüce’ye hizmet ederim” diyenleri öne çıkartıyor, sömürüye ve zulme karşı öfkesinde “hepinizden büyük Allah var” diyeni değil.
* * *
Saf, temiz ve ak durmak için gayret edenler cenneti kendilerinde kuruyorlar. Allah’çılık, Lâ ilahe illah’taki redde tabi tutulan bir tür ilahlaşma serüvenini kendi içinde barındırıyor. Bugünde Allah olmaya soyunanlar, efendilerin elbiselerini giyiyorlar. Allah’ı, Kur’an’ı ve İslam’ı korumak için saldırdıkları unsurların o efendilere karşı dövüşenler olmalarına şaşırmamak gerekiyor. Bir 1 Mayıs eyleminde polisten kaçıp camiye sığınan devrimciyi tartaklayıp emniyete teslim etmek bir tür İslam’ın öldüğünü başka bir türünün diriltildiğini gösteriyor.
Mekke’nin sıcağından boğulup serinlemek, hurma yiyip muhabbet etmek için kullanılan bir mescidin Peygamber eliyle yıkıldığı rivayet ediliyor. İşte o devrimcinin cami cemaatince teslim edilişi, peygamberin kulluğunun yeni dönemin köleliği altında ezildiği gerçeğine işaret ediyor.
14- Bedevîler ‘inandık’ dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama ‘İslâm olduk.’ deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve Resul’üne itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
15- Gerçek müminler ancak Allah'a ve Resul’üne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.
Hucurât Sûresi bunları söylüyor. Korkuyla, yükselen bir güce hinlikle bağlanmak isteyenlere bu uyarıyı yapıyor. Allah’çılık, bunların Müslümanlık tarzı oluyor. Bu iki ayet, bugün de Müslüman ile Mümin’i bir bıçak gibi ikiye ayırmaya yetiyor. “İslam olan”, “Kur’an olan” ve “Allah olan” aynı kavşakta buluşuyor. Kalpler imansızlaştıkça, kalp paraya dönüşüyor. Onlar, giderek, paranın ve metanın kölesi oluyorlar.
Ezcümle: kulluğun ve köleliğin ayrışması gerek. Kulluğa kölelik lehine ipotek koyan Allah’çılara “lâ” demek, onların aklî ve ruhanî saltanatlarına karşı Allah’ın ipine tutunmak, o ipi sömürücünün ve zalimin boynuna dolamak gerek. Zonguldak’taki grizu patlamasında vefat eden madencileri kendi Allah’çılığı adına kadere razı etmeye çalışanlara, madencinin iş kazası sonucu ölümünün kader olmadığını, bunun zalim sömürücülerin kâr hırsı sonucu gerçekleştiğini ama aynı zalim sömürücülerin aynı madencilerin elleriyle boğulmasının ise onların kaderi olduğunu hatırlatmak gerek.
Cidal Haksoy
Devamını oku ...

Kemal Kılıçdaroğlu


Ömrü Belirsiz Bir Siyaset İkonu
Popüler temalar üzerine marksistlerin söz söylemesi, solun özgünlüğünden ödün vermemek adına, çoğu zaman küçük görülmüştür. Dünya kapitalizminin gelişim süreci, Türkiye ekonomisinin krizi ve marksist bütünselliğin felsefi-bilimsel sorunlarının yanında “ayağa düşmüş” konulardan bahsetmek devrimci düşünceye uygun düşmemekle itham edilmiştir. Oysaki marksizm kendi iç dinamiğiyle kendi yenilenmesini sağlayabilen engin bir yapı olarak, her türlü mikro ölçekteki tartışmaların içine dâhil olabilir. Marksizm, tüm alanların içerisinde kılıcını savurabilmeli, bazı başları kesmeli bazılarını da kendi saflarına devşirmelidir.
Makro ölçekte yer alan derin teorik postulatlar uğruna küçük ama verimi yüksek sahaları terk etmek, marksizmin süregelmekte olan içe kapanık, sinik ve pasif içyapısını daha da pekiştirme tehlikesini taşır. Popüler konular, marksizmin kendi teorik diziliminin birer görüngüsü olabilecek temalara olanak veriyorsa ne âlâ! Marksizm kendi özgül yapısının ajitatif sloganlarını popüler konular üzerinden oluşturabiliyorsa ne âlâ! Devrimciler, her türlü düzen partisinin, her türlü sistem içi örgütlenmenin söylemlerinden bambaşka yolakları inşa edebiliyorsa, kendine has politik taktikler geliştirme imkânı bulabiliyorsa ne âlâ!
Gerçekte, popüler veya tirajı düşük her konu birer mücadele ve imtihan sahası olarak veri kabul edilmeli! Liberalizm ve komünizm davasının, farklı ekonomik temellerden yükselen farklı ideolojik öğeleri içinde barındırıyor oluşu önce devrimciler tarafından kavranmalı. Sonra da içine girilen her alanda, kapitalist ekonomiden köken almakta olan liberallere, sermayedarlara ve onların her türlü varyantına -ulusalcısından sosyal demokratına- iyice belletilmeli.
Deniz Baykal’ın istifası ve Neo-CHP’nin lideri Kılıçdaroğlu meselesi etrafında yapılan tartışmalar, herkesin konuştuğu konularla sosyalistlerin yoksulluk, işsizlik, emekçilerin dertleri gibi başlıklarda sarf ettikleri sözlerin benzerliğinin bir işareti hâline geldi. Gündemin olağanüstü sayılabilecek gelişmeleri, onların içyüzlerini açığa çıkarmak, gerçek kurtuluş yolunu işaret etmek bakımından önemlidir. Gerek TV ekranlarında gerekse yazılı medyada yıllardır bir klasik hâline gelmiş olan Deniz Baykal, kısa bir sürede siyaset sahnesinden silindi. Hatta onu anımsatacak isimlere dahi yeni dönemde şans tanınmadı, Baykal’ın izi bile kalmadı. Koltuğunu kimseye kaptırmama konusunda uzmanlaşmış, bu konuda atlattığı sayısız badireler sayesinde epey de deneyim kazanmış Baykal’ın sessizce çekilmesi ve yerine geçen yönetimin söylemini sadece bir siyasî partinin yönetim değişikliği değil de iktidar hedefiyle kurgulaması burjuva gündemi için “olağanüstü”dür. Baykalsız bir siyaset ve Neo-CHP’lilerin Türkiye’nin bekası, faşizme karşıtlık, 68 geleneği, solculuk, devrimcilik, emperyalist güçlerin komplosu vb. başlıklardaki konuşmaları sosyalist özneleri de ister istemez tartışmanın içine çekti.
Sosyalist düşüncenin konunun başına ilişkin ilk tutamak noktası, Baykal’ın kasetinin medyada ortaya çıkmasıyla yakalandı. Egemen söylemin, kaset komplosundan CHP’nin kimi aktörlerini, yabancı devletlerin istihbarat servislerini veya Mustafa Sarıgül gibi tekil şahısları bile sorumlu tutması karşısında sosyalistler, Nesrin Baytok isimli kadının, mağdur olan kadın kimliğinin arkasında durdular. BDP’li kadın milletvekilleri ve kimi sosyalist kadın örgütleri basın açıklamaları yaparak kimsenin üzerinde durmadığı bir ezilen kimliğine -kadın sorununa- vurgu yaptılar. Bu eğilim, zaten burjuva bir öz taşıyan “popüler” kelimesinin bile yanında olumlu kalacağı raddede kirlenmiş bir minvalde temiz bir saha arayışıdır. Ahlâkî referansı devrim olanların arayışıdır. Bu arayış muhtemel ki boşa çıkacak ve suya yazı yazmak misali etkisiz kalacaktı. Fakat tercih edilen yol doğruydu. Devrimciler, kapitalizmin ahlâksızlığını onların değişmeyeceğini bildikleri hâlde teşhir etmekten geri durmamalı. Nesrin Baytok isimli milletvekili gibi sistemin tam da merkezinde olan; ama vücudun bir ân önce üzerinden atarak kendini yenilemek istediği bir “yara”nın bile.
Ancak sonraki süreçte, sosyalist çevreler kadın sorununda kendilerinden emin tavırlarını sürdürmekte zorlandılar. CHP yönetiminin merkezinde ciddî bir revizyona gidildi. Daha dinamik, daha genç ve muhalefet olmaktan gayrimemnun bir iktidar hırsıyla donanmış kadrolar yönetim kurullarında görev aldı. Yeni lider de hem partililer ve şehirli orta sınıf tarafından hem de sermaye-medya çevreleri tarafından pozitif bir ilgiye mazhar oldu. Orta sınıfların erdemlilik ve dürüstlük hezeyanları Kılıçdaroğlu kişiliğinde somutlandı. Kılıçdaroğlu’nun başkanlığından umutlanan ulusal solcuların etkisi sanki devrimcilerin üzerlerine de sindi, korkak ve temkinli bir Kılıçdaroğlu muhalefeti yapıldı.
CHP gibi devletin kurucu rolünü üstlenmiş bir partinin kendi kabuklarını kırıp yeni bir vizyona sahip olması beklenen bir durumdu. Bahsedilen gelişmenin “karizmatik” bir lider ile aynı ânda gerçekleşmesi, CHP’nin TC siyasî gündemine olacak etkisine sinerjistik bir katkısı olacak gibi duruyor. Böyle olmayabilirdi, yakın tarihimizde iktidar bile olmuş partiler yeni liderlerini bulamadı: Erbakan’ın REFAH’ı, Ecevit’in DSP’si, Çiller’in DYP’si, Mesut Yılmaz’ın ANAP’ı… CHP kendi şanına uygun adımlar atıyor; yenilenmesini, kabuk değiştirmesini şatafatlı yaptı. Yeni vizyon ve isimler “karizmatik” bir liderle birlikte geldi.
Sosyalist söylem, CHP’nin 15-20 günlük atılım sürecinde bocaladı; bildik sloganları tekrarlamakla, günü kurtarmakla yetindi. Olayların ardında yatan gerçekleri devrim lehine çözümleyen, gerçek sorunu teşhir eden beyanatlar yerine, plansız ve refleksif bir karşı çıkma davranışları sergilendi. Sonuçları verimli olabilecek bir konu, sıcak bir gündem maddesi olma hâlini yavaş yavaş terk ediyor. Sorun mikro veya makro düzeyde bir söylem seçeneklerinden hangisinin yanında yer alacağına karar verememekten kaynaklanıyor. Hâlbuki karşı cephedeki düşman söyleme göre tavır almak, onların başrol oyuncusu olduğu bir tiyatro sahnesinde daha mantıklı olacaktı.
Kılıçdaroğlu’nun söylemlerine kaynak olan, “mikro düzey” ve popülist bir yoksulluk-işsizlik karşıtlığıdır. Genel olarak sosyalist solun cevabı yararsız biçimde makro düzeyde oldu. Kılıçdaroğlu’nun kapitalist ekonomi modelinde yer alan biri olarak bu sorunların hiçbirini çözmeye gücünün yetmeyeceği, sermaye çevrelerinin üretim araçlarına sahip olduğu her yerde artı-değer emilimini devam ettirerek her daim işçileri ve emekçileri sömürmeye devam edeceği ve yoksulluğun asla bitmeyeceği yazıldı duruldu. Birkaç örnek:
“Kemal Kılıçdaroğlu’na Gandi benzetmesi yapılarak halka AKP karşısında yeni bir seçenek, umut aşılanmaya çalışıldığını vurgulayan Tüzel, halkın ham hayallere kaptırılmaya çalışıldığını ifade etti. Halkın bu oyuna gelmemesinin önemine dikkat çeken Tüzel, ‘Asıl olan bu kapitalist düzene haksız kazanç ve servetlere, ayrımcılığa, özelleştirmelere, emek sömürüsüne karşı programında ne yazıldığıdır.’(EMEP)
“CHP Genel Başkanı faşizme karşı mücadeleden, yoksulluktan, işsizlikten, emekçi kitlelerin sorunlarından, taşeronluğun kaldırılacağından söz ediyor. ‘Bunları ne hakla ağzınıza alıyorsunuz" demeyiz… Partinize üye olan, oy veren, ilgi gösteren ya da sizi bir siyasetçi olarak destekleyen geniş kesimler içinde CHP'ye sol adına umut bağlayan küçümsenmeyecek bir bölmenin niyetlerini sorgulamak da bize düşmez.
Yoksulluğun, işsizliğin, eşitsizliklerin, bağımlılığın, gericiliğin panzehiri sosyalist bir düzendir.”(TKP Siyasi Büro)
“Belirtmek gerekiyor ki aynı açmaz, Deniz Baykal’ın yerine geçmeye hazırlanan ve medya tarafından ‘Kurtarıcı Mesih’miş gibi takdim edilen Kemal Kılıçdaroğlu için de geçerlidir. Zira sermaye iktidarı tarihin çöplüğüne atılana kadar, belirleyici olan kişiler değil, rejimin bekası olacaktır. Dolayısıyla belli dönemlerde başka ‘bahtsızlar’ın Deniz Baykal’ın akıbetine maruz kalmaları sürpriz olmayacaktır.” (Sosyalizm İçin Kızıl Bayrak, Sayı: 2010/20)
“Kapitalizmin kitle ruhu, eğer varsa böyle bir şey ve ne kadarsa o kadar, kapitalizmin insanlarına nasıl yansırsa, kapitalizme temelden itirazı olmayan, sosyalist bir iktidarı aramayan tüm partilere de öyle yansır. Daha açık olsun: Deniz Baykal ve halefi Kemal Kılıçdaroğlu, kapitalizmin birer ‘mal’ıdır. Bu malların genel akımın dışında bir hareket yaratmasını herhalde kimse beklemiyor. Ama sorunlar çözüm bekliyor. Peki, kapitalizmin yarattığı sorunları, o kapitalizme şu veya bu biçimde hayran, onun devamlılığında ferahlık arayan adamlar mı çözecek? Bu adamların, hiç piyasa gibi bir dertleri veya soruları, düşmanları olmuş mudur? İnsanlığı boğan bu canavarın en yakın dostları değil midirler?” (Yurdakul Er, sol.org.tr)
Sağlık güvencesi, asgari ücret, sendikalı olma gibi halkın basit sorunlarından bahseden bir söyleme karşı demokrasi, sosyalizm, kolektivizm, öz-yönetim vb. teorik derinliği görece yüksek bir hattı kendine siper edinme! Oyuncular başka minderde güreşiyorlarken, kendi minderini serip kendi kendine güreşmeye dönüşen bir politikasızlıktır sözkonusu olan. Marksizm küçük çaplı olaylarda dahi kendi somut önerilerini kamuoyuna sunabilecek bir perspektife sahiptir. Gücün farkında olunmalı ve bu gücün açacağı kulvarda hareket edilmeli. Her mikro-düzey söylemin arkasında onun makro-düzey teorik bir sayıtlısı mutlaka vardır. Buna rağmen mikro-düzey söyleme karşı salt onun makro-düzey sayıtlısına karşı oluşturulmuş karşı sav temelsiz kalmaya mahkûmdur. Mikro-düzeyin muhalefeti yine mikro-düzeyden yapılmalıdır.
Aşağı-Orta-Üst Düzey Sosyalist Devrimci Hamleler
Yoksulluğun bitmesi, tam adaletli bir kapitalist devletin varlığı sözkonusu değildir. Her kapitalist devlet adaletsizliği, yoksulluğu ve yolsuzluğu güvence altına almak için vardır. Bürokratından yatırımcısına bütün devlet görevlileri de kirli düzenin paralı birer piyonudurlar. Kılıçdaroğlu da piyasa çarklarının emekçileri ezerek dönen dişlilerinden bir adım uzakta değil! Marksizmin teorik ve politik hareket sahası, daha doğru bir ifade ile varlık sebebi olan bu durumu her aşamada tekrar etmek ancak alt-seviye bir politikanın simgesi olabilir.
Kılıçdaroğlu, tabiî ki kendine tahsis edilmiş siyasî etki planının içerisinde faaliyet yürütecek, bunun dışına çıkamayacaktır. Ya bir takım Türk sosyalistleri? Onlar devletin tahsis ettiği alanın dışına çıkmayı becerebiliyorlar mı? Onlar devletin kuruluş ideolojisi olan Kürtleri, Müslümanları ve komünistleri yok eden kemalizmin etkisinden tam olarak arınabilmişler mi? Müslümanlardan, Kürtlerden ve onların kendi dinamiklerinden kaçmak için bin bir çeşit takla atıyorlarken, istemeden de olsa devletin kucağına doğru yuvarlandıklarının farkında değiller mi?
Devletin alanının dışına çıkmak, ancak devletin hâkimiyet aracı olan şiddet tekeline karşı aktif bir şiddet eylemi yürütmekle olur. Bunu başarabilen özneler bu topraklarda mevcut; ama Türk sosyalist hareketinden gereken desteği göremiyorlar. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’na yapılan “Yoksulluğu asla bitiremeyecektir!” kehaneti onunla aynı minvalde yer alan bazı Türk sosyalistleri için de geçerlidir. Onlar da devrimciliği böyle algıladıkları, Ortadoğu halklarının direniş ve saldırı zincirinin en önemli halkası olan Kürt Yurtsever Hareketi’ne işçici/sınıfçı reflekslerle, Müslümanlara da aydınlanmacı önyargılarla uzakta durdukları sürece yoksulluğu bitiremeyeceklerdir, sosyalist inşa sürecine girişemeyeceklerdir.
Mikro-düzey bir politik hamle olan “Yolsuzluk ve yoksulluk karşıtı Kılıçdaroğlu” söylemine karşı onunla aynı şeritte olan devletçi ve aydınlanmacı Türk sosyalizminin geliştirdiği makro-düzey ve alt-seviye olan “Yoksulluk sosyalizmle bitecek, biz bitireceğiz.” söylemi gerçekçi değildir, etkileyici bir yanı da bulunmamaktadır. Bu alt-seviye slogan salt bu biçimiyle bile savunulabilir durumdadır; ama hak edenler tarafından: devletin hışmını üzerlerine yıllardır çekenler tarafından.
Orta-seviye politik duruş, bazı somut örnekler üzerinden giderek Kılıçdaroğlu’nun politik kimliğini deşifre etmektir. Burada dikkat edilmesi gereken, komplo teorileri bağlamında emperyal güçlerin etkisini olduğundan fazla gösterip, “Şişe düşse ABD’den biliyorlar.” aşamasına kadar gelmemektir.
● Onur Öymen’in Dersim olayları için sarf ettiği cümleler konusunda önce onu mecliste alkışlayan, sonra istifaya davet eden sonra da tekrar çark eden Kılıçdaroğlu;
● Avrupa’daki panellerde “Faşist CHP” sloganlarıyla protesto edilen Kılıçdaroğlu;
● CHP Batman il kongresinde “genel af önerisi” yapan; sonra da Baykal’ın baskısı sonucunda vazgeçen Kılıçdaroğlu;
● Adı balyoz darbe planlarıyla geçen Süheyl Batum, İlker Başbuğ’a yakın isimlerden Nuran Yıldız ve Ergenekon’un gazetesi Cumhuriyet’in “Güneydoğu sorunu” konusunda uzmanlaşmış istihbaratçısı Mehmet Faraç’ın Parti Meclisi listesine girmesi.
Saydığımız maddelerden özellikle Batman il kongresinde telaffuz edilen “genel af” konusu tartışılmaya müsait. CHP’nin şoven ve Kürt düşmanı olan geleneksel refleksinin Kürtleri dışlamaya devam edeceği yalın bir gerçek. Genel af gibi radikal önerinin de Ergenekon sanıklarının da düşünülerek yapılmış olması muhtemeldir. İkinci olasılık ise Kürt açılımı konusunda AKP’nin yanında CHP’yi de önümüzdeki günlerde aktif olarak göreceğimizdir. Her iki olasılıkta da CHP’nin yeni yüzünün ve değişim rüzgârının ordunun önünü açmak misyonu göreceği şimdiden ifade edilebilir. Tarihinin en büyük “psikolojik savaşlarından” birini yaşayan TSK’nın kendisinin üzerinde Taraf medyası-AKP türünde bir el yerine CHP’yi tercih etmesi önemli bir noktadır.
Kılıçdaroğlu’nun Dersimli ve Alevî yönelimlerinin Kürt açılımı sayesinde esmekte olan demokrasi rüzgârının bir aldatmacasından ibaret olduğunu, Onur Öymen olaylarındaki ikircimli tutumundan çıkarsamak mümkündür. Öcalan da görüşme notlarının birinde Kemal Kılıçdaroğlu’nu Seyit Rıza’nın idamcılarının torunu ilân etmişti. TC devletinde Kürt kimliğini onuruyla savunarak makam alabilmiş kişi yoktur. Başbakanlık gibi önemli makamın Alevî ve Kürt kimliğini hakkıyla savunan birine verilmesi sadece CHP’de değil, TC devletinin her tarafında gerçekten yeni bir vizyonu gerektirmektedir.
Gelişen Anadolu sermayesinin elinden ipleri almaya kararlı olan kemalist diktatörlük, Kılıçdaroğlu şahsında “refah kapitalizmi” ve “azınlık kimliklerine saygı” başlıklarında bazı kazanımlar elde edebilirler. Ancak kazanımlar mutlaka mücadele eden özneleri şiddet yoluyla ezmenin yanında gerçekleşecektir. Hazırlıklı olmak gerekir, bir takım başarılar kazanabilirler, dünya dengeleri uygun düşerse kapitalizmin kendi içinde çözebileceği demokratik adımları gerçekleştirebilirler. Marksistler, aşağı ve orta-düzey politik tercihlerini doğru yapmalılar ki refah kapitalizmi koşullarında devrimci düşüncenin zayıflamasını engelleyebilsinler.
Devrimci marksizmin karşılaması gereken yüksek-düzey politikanın yukarıda saydığımız düşük-orta seviye hamlelerle desteklenmesi gerekir. Bu seviye devlet/sınıf/iktidar gibi meselelerde belli bir paradigmayı savunmayı zorunlu kılıyor. Bu paradigma Türkiye Cumhuriyeti devletinde, askerî-bürokratik oligarşi ve göreli bağımsızlık rolüne bürünen İslamcı burjuvazi-AKP ayrımını kabullenmektir.
Garbis Altınoğlu “ABD ve İsrail’in çöküş sürecine girmiş olmaları, bir yandan Türk gericiliğinin, yakın zamana kadar bu güçlere yakın duran ve stratejik planı bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırtma olan fraksiyonunun -askerî kliğin ana gövdesi ve geleneksel büyük sermaye- konumunu zayıflatırken, AKP’nin temsil ettiği burjuva fraksiyonunun konumunu güçlendirmiştir. İç ve dış güç dengelerindeki oynamaların bir bütün olarak Türk egemen sınıflarına belli bir rota değişikliği yapma olanağı sunduğunu ya da isterseniz onları buna zorladığını söyleyebiliriz. Bütün bunlar, en azından bu evrede Türkiye’nin ABD-NATO ekseninden koptuğu anlamına gelmiyor. Ancak, AKP hükümeti ve onun devlet aygıtı içindeki bağlaşıklarıyla askerî-bürokratik kliğin ana gövdesi ve onun sivil bağlaşıkları arasındaki savaşımın, aynı zamanda Türkiye üzerindeki ya da Türk burjuva devlet aygıtı içindeki ABD-İsrail nüfuzunun kırılması/ azaltılması savaşımı olduğunun altı çizilmelidir. (Kürt Açılımı: Bir Alaturka Liberalleşme Deneyimi, koxuz.org)” şeklinde yazıyor.
Marksizmin devrimci politika bileşeni, diğer akımların aksine bu türde somutlaştırmalar, sınıflandırmalar yapmalıdır.
Soğuk Savaş’ın bitiminden itibaren Ortadoğu’da sürekli değişen güç dengeleri, Rusya, Çin ve Japonya gibi büyük ekonomilerin daha derinden; ama güçlü bir biçimde ilerlemesine yol açtı. ABD kapitalizminin yaşadığı kriz, TC devleti içerisindeki çeşitli kliklerin stratejik yönelimlerinde de değişikliklere yol açtı. 12 Eylül sonrasında yine ABD ekseninden bağımsız olmayan bir biçimde palazlanma imkânı bulan muhafazakâr kesimin içinden çıkmış İslamî sermaye Özal, Çiller ve Erbakan gibi deneyimlerin ardından AKP iktidarında dediğini uygulayabilme fırsatına sahip oldu. AKP, TC devletinin sürekli değişen, insanın hafızasını zorlayacak şekilde kılık değiştiren politik konum alışını durağanlaştırdı. ABD-İsrail ekseninin Afganistan, Irak, Filistin, Lübnan ve İran’da içine düştüğü çözümsüz ve yenik tarafta sayabileceğimiz bir hatta sürüklenmesi, durağan dönemde kendi egemenliğini sağlamlaştırmış, rakibi askerî-bürokratik oligarşinin belirli mevzilerini elinden almış olan AKP ile cisimleşmiş burjuva tabakalarının cesaretini arttırdı. Kürt açılımı ve Ortadoğu gazetelerinde “yeni emperyalizm” olarak nitelenen yöntem değişiklikleri, bahsettiğimiz burjuva tabakalarının TC devletine yeni biçim verme isteklerinden kaynaklanmaktadır. Bunu yapacak gücü toplamışlar ve dış dinamikler de uygun düşmüştür. Devletin içine egemen olan klik, bu yoğun saldırıyı epey süredir söylemlerini sertleştirerek, kabuğuna çekilerek karşılıyor. Yeni burjuvazinin hâkim gibi görünen yapısı sosyalist çevreleri sermaye karşıtı olmak bahanesiyle salt AKP karşıtlığına itti. Mağdur olan ve hapishaneye dahi atılan askerî-bürokratik vesayet rejimini hedef tahtasına oturtmanın anlamsız olduğu iddia edildi. ABD güdümlü ciddî bir neo-liberal politikayı AKP’nin yürürlüğe koymaya çalışıyor olmasından dolayı, sosyal yaşamın her alanında -sağlık, eğitim, yargı- yıkımı durdurmak amacıyla AKP karşıtı bir tavır konuldu.
Kılıçdaroğlu’ndan Bütünsel bir Altı Ok Savunusu
TC devletinin kurucu dinamiklerini değerlendirme konusunda başarısız olan sol siyasî irade, kemalizmden ne kadar ve nasıl kopmuş olduğunu da açık etti. Üzerinde yaşadığımız topraklarda bir devlet kuran ve devlet kurarken de Kürtleri daha sonra acımasız biçimde yok etme politikasına tabi tutmak üzere kullanan, Rum, Ermeni gibi azınlıkları katleden, komünistlere ve devrimcilere -kendi işini bozduğu zamanlarda- sistematik bir imha siyaseti yürüten irade askerî-bürokratik oligarşinin ta kendisidir. Devletin cismanî hâli olan bu klik, iki farklı yüze sahiptir. Biri feodal Osmanlı’dan halk egemenliğine dayalı bir cumhuriyet rejimi kuran, modernleşmeci atılımlar yapan laik, aydınlanmacı ve eğitimli yüz; diğeri ise kendi egemenliği tehlikeye girdiğinde 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve sayısız kontrgerilla faaliyeti gibi suç dosyası kabarık faşist ve şoven yüz. Sol, iki yüzden birincisiyle hep flört etti. Birincisinin tezlerinin gerçek ve samimi devamcısı, onun mantıkî sonucu olduğu yanılsamalarıyla ikinci yüze karşı çıktı. Oysaki modernleşmeci, laik ve demokrat görünen “kurucu güç”, Kürtleri, Ermenileri, Rumları ve komünistleri katleden “kurucu” ve “yürütücü” güç ile özdeştir. TC politikasının son kertede üst belirleyeni askerî-bürokratik oligarşidir. ABD-İsrail hattı dünyada adından söz ettirmeye başladığından beri de kemalist diktatörlük, stratejik tercihini bu eksen üzerine yapmıştır. Hâlen de tercihlerinden ödün vermemektedir.
Askerî-bürokratik oligarşi ayakları yere basmayan hayalî bir kuvvet değildir. Somutlamak gerekirse, oligarşiyi temsil edenler arasında ilk akla gelenler, TSK, CHP, yargı ve üniversite gibi kurumlardır. Modernleşmeci ve şoven/faşist olan iki yüzün izlekleri saydığımız kurumların tarihinde kolayca takip edilebilir.
AKP’nin, ABD-İsrail nüfuzunun Ortadoğu’daki yenilgisine bağlı olarak kırılan nüfuzu sayesinde göreli olarak özerk rolleri üstlenmeye kalkması ve bu oyunun üzerine oligarşinin epey hassas olduğu bir meseleyi -Kürt ulusal sorununu- eklemesi askerî-bürokratik kliği yeni bir yola girmeye zorlamıştır.
28 Şubat’ta doruk noktasına ulaşan ve hâlen devam eden faşizan söyleme sahip yüzünü gördüğümüz askerî-bürokratik oligarşi, AKP’nin artan gücü sayesinde tavır değişikliğine gitme kararı aldı. Genel af önerisine karşı akıl almaz bir tahammülsüzlük gösteren Baykal gitti, genel af önerisini yapan Kılıçdaroğlu geldi. Oligarşinin kan dökücü, kabuğuna çekilmiş ve faşist olan yüzü yerine aydınlanmacı, laik ve açık siyaset izleyen yeni bir yüz! Askerî-bürokratik klik, 15-20 günlük kıvrak darbelerle gerçekten de bu devletin son kertede üst belirleyeni olduğunu ispatladı. Muhaliflerine karşı çıkılması gereken gerçek gücün kendisi olduğunu hatırlatarak.
Kılıçdaroğlu konusunda yüksek-seviye marksist söylem, bu topraklarda hakiki düşmanın askerî-bürokratik vesayet rejimi adıyla nitelenebilecek, Kıvılcımlı’nın “devlet sınıfları” dediği kemalizm olduğu tespitine dayanmalıdır. Kılıçdaroğlu’nun da laik, modernleşmeci ve Kürt-Alevî gibi ezilenlere açık gibi görünen yapısının kemalizmin sıkça kullandığı bir yüzü olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır. Dolayısıyla faşizme karşı çıkarken, kemalizmin kavramlarıyla en ufak bir ilişkiye geçilmemeli; faşizme karşı çıkıldığı kadar laik ve modernist düşünceye de muhalefet edilmelidir.
Yıllardır elitist siyaset yaptığı, halktan kopuk olduğu, varoşlara, mahallelere, fabrikalara uzak bir CHP portresi beyinlere kazınmış durumda. Kılıçdaroğlu’nun yoksulluk karşıtı halkçı politikalarının görülmedik bir “yeni vizyon” olduğunu savunanlar ve bunu veri kabul edip asla başarılı olamayacağını iddia eden karşı sol söylem sözkonusu. Sanki Kılıçdaroğlu, gerçekten kimsenin aklına gelmeyen çok önemli bir noktaya parmak basmış gibi! Sanki Kılıçdaroğlu, CHP’nin gerek geleneksel gerekse de güncel yönelimleriyle ters şeyler yapıyormuş gibi! CHP, ülkenin modernleşmesinin motor gücüdür. Dolayısıyla modernist sol kemalizm ile aynı kaynaktan su içtiği hâlde, yalnızca kendisinin su içtiğini sandığı bir çarpık bilinç içine giriyor. İdeolojik yanılsamalarla dolu modernist zihniyetin karakteristik özelliği, eğitim seviyesi düşük işsiz ve yoksul tabakaları dönüştürmektir, dönüştürme yetkisini kendisinde görmektir. CHP’li tabanın temel yönelimi adeta bilgi sahibi olan özne ile olmayan arasındaki “teknik işbölümü”nü iliklerine kadar hissetmek üzerine kuruludur. Öncü politikayı, aydınlanmacı saikle halka bilinç taşımak olarak algılamış sol gibi, kemalistler de bu işi çok seviyorlar. “Haydi Kızlar Okula” türünden ezilen kitleleri sisteme entegre etme kampanyaları ufuk açıcı örneklerden sadece biri.
Kılıçdaroğlu’nun kemik tabanı olan Türk orta sınıf, varoşlara gidilmesinden rahatsız olacak bir yapıya sahip değildir. Aksine yoksulluk edebiyatıyla varoşlara gitmek, faşist olan ikinci yüzü gereği gibi saklamak için vazgeçilmez taktiklerden birisidir. Sözkonusu olan daima aydınlanmaya, laikliğe ve ilericiliğe sekonder bir yoksulluk vurgusudur. Dolayısıyla CHP’nin yöneliminde temelde bir değişiklik sözkonusu değildir. Yıllardır kemalizmin kullandığı yoksulluk ve sosyal devlet yalanı yine devrededir.
TKP’li yazarlar tam da bu sorunu kendilerine dert edinmişler, yoksulluk vurgusuyla laikliğin ve cumhuriyetin tasfiyesi meselesinin güme gideceğinden dem vurmuşlar. Benzeri yaklaşımı Evrensel Gazetesi de demokrasinin güme gittiği bahanesiyle sahiplendi.
“İkincisi, medya ve belirli çevreler şimdiden bir dalga yaymaktadır ve CHP’nin yeni liderliği bu dalgaya sımsıkı tutunmaya pek amade görünmektedir: ‘Halkın asıl derdi geçim, işsizlik yoksulluk; yok Cumhuriyet’in tasfiyesiymiş, yok yeni Anayasaymış, yok laiklikmiş, yok Türkiye’ye biçilen misyonmuş, yok bilmem neymiş, bunlar halkın umurunda bile değil…’ Anlaşıldığı kadarıyla CHP, makro siyasetin türetileceği veya makro siyasete emdirilecek sorunların ve olguların kendi yalıtık alanlarına gömülerek kendisinden istenileni yapacak, böylece siyaseten daha da eksilmeyi göze alacaktır.”(Metin Çulhaoğlu, sol.org.tr)
“Kanımca İkinci Cumhuriyet veya -aynı anlama gelmek üzere- Cumhuriyet’in tasfiyesi süreci, ihtiyaç duyduğu ikinci partiye kavuşuyor. Bu ikinci partinin şekillenmesi ile birlikte birinci cumhuriyetin büsbütün kapandığının ilanı da mümkün hâle gelecektir. AKP'li yılların CHP'si, eski cumhuriyetin dinci gerici, Osmanlıcı ve emperyalist saldırıya maruz kalan ilkeleri ve değerlerini belli bir tutarlılıkla savunmuyordu. Cumhuriyetin tasfiyesinde solun likidatörü Baykal'ın özgün bir yeri vardır. […] Yazının bu noktasında okur, dönüp soL portalın Kılıçdaroğlu'nun politik çizgisinin farklılık taşıyamayacağını gösteren dünkü manşet yazısını gözden geçirebilir. Kemal beyin bir sol rota çizeceğini düşünmek, vahim yanılgı olacaktır. Hayır; düzenin bağrında bile olsa, sol bir dönem açılmıyor. CHP daha güçlü muhalefet yapmayacak, cumhuriyetçiliğe yönelmeyecek.”(Aydemir Güler, sol.org.tr)
Bereket versin ki bu, sosyalistler arasında yaygın olmayan ayrıksı bir söylem! TKP’li baylar telaşa kapılmasınlar, rahat olsunlar. Kılıçdaroğlu gerçek bir laik, gerçek bir aydınlanmacı ve de gerçek bir “I. Cumhuriyet” yanlısıdır. Şu noktada telaşa kapılabilirler: Birinci cumhuriyetin bıraktığı yerden aydınlanma mirasını devralıp yoksulluğu bitirecek sosyalist politikalar üretme söylemini Kılıçdaroğlu çalıverdi. Salt AKP karşıtlığıyla beslenen ideolojik konumun altı oyulmaya başladı. Cezanın çekileceği günler yaklaşıyor!
Tüm bu kötü örneklerin yanında serinkanlı değerlendirmeler de yapılıyor. Devrimciliğin bu topraklarda en az burjuvazinin kanatları kadar köklerinin olduğunun ve ciddî mücadele deneyimlerinden beslendiğinin ispatı olacak sözler de sarf ediliyor.
“Şovenizmin ve ırkçı-milliyetçiliğin batağına batmış, halkın hiçbir ekonomik ve demokratik talebiyle ilgilenmeyen, statükoculuğun, darbeciliğin ve orduculuğun bayraktarlığını yapan Deniz Baykal'ın CHP'siyle bunun olmayacağı çoktan açığa çıkmıştı. CHP dışından da bu boşluk doldurulamadı. Şimdi Deniz Baykal'ın şoven, ırkçı-milliyetçi CHP'sinden Kemal Kılıçdaroğlu'nun sosyal CHP'si yaratılmak isteniyor. 70'lerin ‘Halkçı Ecevit’ sembolü bu sefer ‘Halkçı Kemal’ olarak yeniden pişiriliyor. […] 80 yıllık devlet partisi geleneği ve kültüründen, derin ilişkilerinden iki günde ‘Halkçı CHP’ yaratılabilir mi? Bunun mümkün olmayacağı ortada. İşçi ve emekçi halkımız, özellikle Aleviler büyük bir yanılsamaya sürükleniyor. Değişenin sadece yüzler ve söylem olduğu, politikanın en kritik anlarında ve sorunlarında ortaya çıkacaktır.”(ESP: Kılıçdaroğlu başkan, operasyon tamam)
Kendi Bindiği Dalı Kesen Liberal Sol ve Kürt Yurtsever Hareketinin Tahlilleri
Gelecek seçimlerde CHP’nin oy oranının artması belli kesimlerin tabanından kaybedilecek oylarla mümkün olacak. Geçişlerin mutlaka teorik etkileri de olacak. İdeolojik açıdan bu kayıptan etkilenecek en önemli kesim liberal soldur. Liberal sol, AKP iktidarı döneminde kendisi gibi, gereği gibi davranarak militarizme karşı aktif bir politika yürüttü. Liberal solun yükselişi, AKP burjuvazisinin bağımsızlaşma isteğiyle doğru orantılıdır. AKP’nin sistem içi mücadelesinde liberal solu bağlaşık olarak kabul etmesi, bir nebze sosyalist söylemin de önünü tıkadı. Kemalist militarizmin etkisinin önümüzdeki günlerde “yumuşak” söylemlerle (azınlık kimlerine saygı, refah kapitalizmi) artması, liberal solun tezlerini de boşa çıkaracaktır. Teorik planda, liberal sol da kemalizmden ilham almış ulusalcı sol da marksizmin önünü kesen “sahte sol” akımlardır. Ancak radikal devrimciliğe alternatif olarak liberalizm yerine ulusalcılığın ikame edilmesi daha tehlikelidir. Her şeye rağmen liberal solun devlet karşısında bazen politik gündemi belirleyecek kertede etkili olması, radikal devrimciliğin eline -onu liberalce değil de militanca kullanabileceği- sistemin yozlaşmış hâlini sergilemeye yarayan bir takım olanaklar sunuyordu. Ulusalcılık, TC tarihi boyunca yaptığı gibi radikal solu baskıyla ezecek, onun gelişmesine imkân tanımayacaktır. Sahte sol içinde sınıflandırılabilecek liberal sol köklü bir akım değildir; ama ulusalcı sol M. Kemal’in kurduğu TKP’den günümüzdeki İP, Türk Solu örneklerine kadar epey deneyime ve güçlü geleneklere sahiptir. Bu açıdan liberal solun Alevî ve Kürt kimliğini vurgulayan Kılıçdaroğlu’na karşı olan olumlu yönelimi ilginçtir.
Diğer bir ilginç nokta Öcalan’ın tutumunda ve Kürt hareketinde göze çarpıyor. BDP, Kılıçdaroğlu’nu, onun yoksulluğu bitiremeyeceği veya yoksulluk gibi söylemlerle demokrasi, özgürlük gibi ana meseleleri gözden kaçırdığı temelinden soyut kavramlarla eleştirmedi. BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, CHP'nin yeni genel başkanı Kılıçdaroğlu için sert konuşmalar yaptı. "Bu halkın para karşılığında dilinden, kültüründen vazgeçeceğini söylemek hakarettir." diyen Demirtaş, "Evet bizim halkımız yoksul bir halktır; ama buna rağmen biz aramızdan para toplayıp, iki katını sana vereceğiz, yeter ki bize bulaşma. Bu halk, bu politikaları çok gördü. Kılıçdaroğlu'nun haberi yok.” dedi. Saadet Partisi lideri Kurtulmuş da benzer açıdan olaya yaklaştı. Artık Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinden milletin değerleriyle çatışmayan, inançlarına karşı mücadele etmeyen, milletin egemenliğini bürokratik adacıklara karşı boğdurmayan politikalar beklediklerini söyledi. İki parti de kendi tabanlarının somut tercihlerini dile getirmişlerdir, politik açıdan verimli bir tercih yapmışlardır.
Ancak Kürt halk önderi A. Öcalan’ın görüşme notları dikkatli bir biçimde okunduğunda bir çelişki göze çarpıyor. Açılım sürecinin başında ve ortalarında devlet içinde bir restorasyon yürüten AKP’ye karşı, açılımı engellemeye çalışan TSK ve CHP-MHP eksenini şiddetli bir biçimde eleştiren Öcalan, kendi adına açılım sürecini sonlandırdıktan sonra hedef tahtasına AKP’yi oturttu. Hatta Erdoğan’ı “Bu sorunu halletmezseniz zaten üç ay sonra gidersiniz. Ayaklarının altındaki toprak kayıyor. İşte görüyorsunuz Kılıçdaroğlu geliyor. Başbakan'a diyorum ki sen çözmezsen Kılıçdaroğlu çözecek.” diyerek uyarmayı da ihmal etmedi. Bu dil, eski görüşmelerde kemalizm vurgusu şeklinde zaten mevcuttu. Ancak Öcalan’ın kemalizm vurgusu, belli bir toplumsal saflaşmayı kendi siyasî eksenine çekmek için değil, devlet içerisinde söz söyleyebilmek için tutturulmuş diplomatik bir üsluptu. M. Kemal’in yanında Şeyh Said’ten övgüyle bahseden bir tarih okuması, çok küçük dergi çevrelerinde bile karşılık bulacak bir ideolojik hat değildir. Öcalan ezilen bir halkın önderi olarak Şeyh Said’e ikincil bir kemalizm iması yapıyordu. Aksi takdirde devlet içinde “reel politika” yürütmek imkânsızdır.
Dördüncü dönemi açtığını ilân eden, askerî klik ile eskisinden daha şiddetli yeni bir savaşı göze alan Öcalan’ın, şimdilerde savaşı göze aldığı CHP ve TSK yeni yüzü Kılıçdaroğlu hakkında “Kılıçdaroğlu bir yenilik getirebilir, kemalizmin demokratik güncellenmesi sağlanabilir. Buna bir ihtiyaç olduğunu daha önce de belirtmiştim. Önemli buluyorum.” cümlelerini sarf etmesi bir paradokstur. Bu çelişkili durumun önümüzdeki çatışmalı süreçte hangi yönde gelişeceği devrimciler açısından kritik önemdedir.
* * *
Kılıçdaroğlu’nun kendi kişisel özellikleri yanında, çevresindeki güçlerin onu hangi makama taşıyacağı, bu makamlarda ne kadar süre kullanacağı belirsiz. Ancak Kılıçdaroğlu şahsında ABD-İsrail eksenine göbeğinden bağlı TC’nin belirleyici/idareci gücü olan devlet sınıflarının önümüzdeki günlerde demokratik görünümlü bir yüzü kullanacağı açık. Verili konjonktürel ânın, Kürt açılımı gibi önemli demokrasi sorunlarıyla eş zamanlı olması askerî-bürokratik oligarşinin iki farklı yüzünü gizleme görevi görüyor.
Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başkanlığına taşıyan ve belki de başbakanlık koltuğuna da taşıyacak rüzgâr, AKP’nin yıkıcı politikalarından kaynaklı işsizlerin ve yoksulların artan sayısı, değişim isteyen kıyı bölgelerde kümelenmiş orta sınıf sosyal demokrat kesim veya sol düşünceye duyulan ilgi değildir. Kılıçdaroğlu gibilerini istediği yere istediği zaman -geri alma hakkında kendi kalmak kaydıyla- çıkartan güç AKP ve onun devlet içindeki bağlaşıklarına karşı duran, devletin geri kalan gerçek sahibi askerî-bürokratik erktir. İşte tam da bu yüzden gerçek düşman sermaye, emperyalizm, kapitalizm gibi politikaya dışsal öğeler değil, onlardır!
Akın İbrahimoğlu
Devamını oku ...