1 Mayıs

1 Mayıs, diğer her türden tatilden farklı bir gündür. Henüz ticarîleşmemiştir. O, hediyelerin alınıp verildiği bir tatil günü değildir. Ne de aile üyelerinin katıldıkları tuhaf akşam yemeklerinin yenildiği bir gündür.
Yöneticilerimiz onu mahkûm ederler, görmezden gelirler veya o tarihe başka bir isim verirler. Ama bu noktada 1 Mayıs’ın bir “sadakat günü” olmadığını da söylemek gerekmektedir. Bilâkis 1 Mayıs, sokaklara döküldüğümüz, zerre geri adım atmadan asıl sorunun kapitalizm, tek çözümün komünizm olduğunu haykırdığımız gündür.
1 Mayıs’ta hep bir ağızdan “ehven-i şer” siyasetini redde tabi tutmak bir mecburiyettir. O, yumruklarımızı sıkıp imkânsızı, tüm bu sistemin defolup gitmesi gerektiğini dile getirdiğimiz gündür.
O, “başka seçenek” olmadığını kabul ettiğimiz, başkaldırdığımız, tüm cesaretimizle dünyayı sömürücülerden ve zalimlerden geri alma irademizi ortaya koyduğumuz gündür.
1 Mayıs’ta dünyayı anlama noktasında bize öğretilenlere karşı çıkarız. Başka bir ülkeye karşı değil, dünya insanlığının büyük çoğunluğu, sömürülenler ve ezilenler olarak, dünyanın o ufak yönetici elitine, mide bulandırıcı savunucularına ve uşaklarına karşı bir araya geldiğimiz, birlikte yürüyüp birlikte konuştuğumuz bir gündür 1 Mayıs. Şirketlerin kârı ve askerî hâkimiyet aşkına gezegeni yağmalayan ve ateşe veren ABD imparatorluğuna meydan okumak için bir araya geliriz. Esasında kavgamızın amacı, ABD imparatorluğunu yeryüzünden söküp atmak ve herkesi mahveden savaşa son vermektir.
1 Mayıs’ta bizler Amerikalı değiliz. Bayrağımız beyaz, mavi, kırmızı değil, devrimin tüm ezilenlerin kanıyla boyanmış kızıl bayrağıdır. Bazıları, onun ilkin ABD’de çıkış alması sebebiyle, 1 Mayıs’ın salt Amerika’ya ait olduğunu iddia ederler. 1 Mayıs’ın doğduğu, Şikago’daki Haymarket Şehitleri, daha iyi ücret, daha iyi çalışma koşulları için mücadele etmiş sendika liderleridir. Ama bu isimler Amerikalı değil, ABD’de ve ülke dışında kapitalist sisteme karşı çıkan göçmenler, devrimciler, anarşistler, komünistler ve enternasyonalistlerdir. Onların da bizim de bir ülkemiz yoktur. Her şeyin ötesinde onlar, henüz gençlik aşamasında olan açgözlü kapitalizme karşı insanlığın haysiyeti için mücadele etmişlerdir.
1 Mayıs’ta kendimizi güçlülere karşı adilane talepler dillendirmekle sınırlamayalım. Gücü elimize alalım ve o güçle toplumu dönüştürelim. Domuzların ülke genelinde sırf siyah diye gençlere silâh sıktığı bu 1 Mayıs’ta kendimizi “polis terörüne son verilsin” talebiyle sınırlamayalım, o terörü sürdüren ve mümkün kılan, beyaz üstünlükçü sistemi tümüyle yok etmek için mücadele verelim.
Her yıl 365 gün zenginlerin, onların sürdürdüğü savaşların, kâr hırslarının, soğuk ve hesapçı sömürünün ve zulmün, o zenginlerin yalanlarının, gerekçelerinin ve kılıflarının hükmettiği bir dünyada yaşıyoruz. Yaşadığımız dünya, insanlık onurunu zedeleyen, ırkçılık, kadın düşmanlığı, homofobinin hâkim olduğu bir sistemin idaresi altındadır. Patronların, polislerin, askerlerin, siyasetçilerin, yardakçıların düzenine karşı çıkıyoruz.
1 Mayıs, bunlardan kurtulduğumuz bir dünyayı hayal ettiğimiz gündür.
O, daha iyisini ortaya koyduğumuz ve bu uğurda birleştiğimiz, tabi olduğumuz şeye karşı öfkeli gösteriler düzenlemek kadar daha iyisi için verilen mücadeleye bağlı olduğumuzu beyan ettiğimiz gündür. 1 Mayıs, devrimci ruhumuzu yücelttiğimiz, zafere dek her gün mücadele yürüteceğimizi ortaya koyduğumuz gündür.
Doug Enaa Greene

Umut

Herifler gelir kapınızı mühürler, “umuda mühür vurulamaz ki” dersiniz. Yattığınız yerden. Kalkmadığınız yerden. Tabii ağbi. Nasıl vuracaklar. Olabilir mi böyle bir şey. Alırlar en güzel gülüşlü adamları, en güzel gözlü kadınları, saçlarından çeke çeke, taciz ede ede, hayallerini eze eze; “umuda kelepçe vurulamaz ki” dersiniz. Onlar da öyle derler, yani kelepçe bileklerine vurulmuştur sonuçta. Yoksa umuda nasıl vuracaklar. İzin verirler mi hiç. Arada bir öldürürler, karınları acıkır, öyle gerekir; bizi öldürürler, sonra siz bir yerlerden çıkarsınız ve “umudumuz ölmedi ki” dersiniz.
Siz hep bir şeyler söylersiniz. Siz hep aynı şarkıyı. Beraber üniversite sınavlarına hazırlandığımız arkadaşlarımız gözaltında oldukları için sınava giremediklerinde, girenler okullarını bitiremediklerinde, bitirenler akademiden kovulduğunda, kimseden saygı görmediklerinde, o zehir zemberek çocuklar hayatın dışına paslanırken, bin bir emekle attıkları her gole ofsayt bayrağı çekilirken ve siz evlerinizde Twitter kahramanlıkları kovalarken oturup dinledik sizi. Umut üşümez. Umut yorulmaz. Umut dinmez. Yattığınız yerden. Bomboş kuruntularınız içinde boğulurken. Bize hiç laf düşmezken. Biz sizi çok dinledik ya. Arkadaşlarımızın cenazelerinde de dinledik sizi. Söylemedik, dilimiz varmadı, “öldü lan işte, orada yatıyor” diyemedik. Siz bütün acılardan yeniden doğmayı bildiniz ama bak. Siz o kadar da boş durmadınız. Acı çektikçe dumanı üstünde şiirler yazdınız, dergiler, kitaplar çıkardınız; o acılardan beslenip küçük küçük acı aforizmaları ürettiniz, sattınız millete, yediler. Hoşunuza gitti. Siz hayatlar kurdunuz, boş durmadınız, sizin umudunuz başka yerlerdeydi çünkü, siz o kapılardan eli boş dönmediniz. Söylemeye devam ettiniz. Ediyorsunuz. Edin. Biz orada değiliz.
Umut öldürülür. Bizim umutlarımız kırılgandır. Çelik zırhları yoktur. Örgü yelekleri vardır olsa olsa. Bir iki dost gülüşü vardır, korur yetebildiği yere kadar. Sevdiklerimiz de incitebilir bizi, çünkü biz sevince “sevdiğimiz” için. Hayallerimiz ölebilir, çünkü hayat başka türlü olduğu için. Ama biz hayata inanmaya devam ederiz. Aslolan hayattır. Yaramızı kabulleniriz. O yarayı kimseye satmadan yaşamaya devam ederiz. “Acımadı ki” demeyiz, acıyı inkâr etmeyiz, bize öğütlediği şeyleri duyabilmek için. Yeniden yola koyulabilmek için. Siz belki hiçbir zaman tam olarak düşmezsiniz, ayakta da durmazsınız ama biz günü gelir kalkarız. Sonra hiç utanmadan yattığınız yerden elinizi uzatırsınız, sizi de yattığınız yerden kaldırırız.
Nice 1 Mayıs'larda görüşmek dileğiyle, umutları kurşungeçirmez, mühür tutmaz, süper kahraman kardeşlerim.
İmgesu Ünal

Senin Oğlun Değil miyim Venezuela

Senin Oğlun Değil miyim Venezuela, Bırak Hizmet Edeyim Sana
1959’da, Küba Devrimi’nin zafere ulaşmasından 23 gün sonra Caracas’ta yaptığı konuşmada Fidel Castro Ruz, kendisine has o sağgörüsüyle şunları söyledi:
“Venezuela, Amerika’nın en zengin ülkesidir, Venezuela halkı, sivil ve askeriyle her tür zorluğa göğüs gerecek bir halktır. Burası Kurtarıcı’nın vatanıdır, tüm Amerikalı halkların birliği fikrinin filizlendiği yerdir. Venezuela, tüm Amerika halkları arasında kurulacak birliğin öncüsü olmalıdır. Biz Kübalılar, onu destekliyor, bu ülkeye saygı duyuyoruz.”
Venezuela’nın Latin Amerika tarihindeki öncelikli yerine kavuşması için kırk yıl geçmesi gerekti. Simon Bolivar’ın düşüncelerine sadık bir isim olarak Hugo Chavez, büyük bir güçle, kıtamızın ilerici ve solcu düşünceler lehine bir dönüşüme maruz kalmasını sağladı. 1959’daki Küba devriminden beri onun gibi birisi gelmedi. Halklarımız ve hükümetlerimiz arasında kurulacak birlik ve bütünleşmeyle alakalı düşünceler, Fidel’in 1959’da yaptığı ikazdan beri oluşma imkânı bulamadı. Oysa tarihi, coğrafî konumu ve doğal zenginliği ile bir tek Venezuela, tarihin akışına devrimci bir itki verebilirdi.
O andan itibaren Bolivar Devrimi, ABD’deki yönetici sınıfın emperyal çıkarları konusunda bölgedeki en önemli engel hâline geldi. Washington, Bush yönetiminde ufak kimi ayarlamalarla ciddi saldırılar gerçekleştirdi. Bu saldırılar, Obama döneminde de devam etti. Bugün Donald Trump hükümeti, saldırıları bir biçimde güncelliyor. Bu, Küba halkının onlarca yıl çilesini çektiği kuşatma ve saldırı yüklü tarihe çok benzeyen bir tarih. Aynı deneyimi Şili’de Salvador Allende hükümeti de yaşadı. Kapitalist sistemin dayattığı emperyalist mantık, alternatif projelerin karşısına hep aynı şekilde dikildi.
Venezuela halkı ve hükümeti, direniş ve mücadele konusunda kahramanlığını kanıtladı. Başkan Nicolás Maduro döneminde ülke, tüm o cesareti, onuru ve yurtseverliği ile iyice devleşti. ABD emperyalizminin ve bölgedeki uşakları ve oligarkların saldırıları ve çıkarttıkları engellere rağmen Maduro’nun yüzünde yenilmişlik, zayıflık veya bitkinlikten eser görmedik.
Bugün dünyadaki devrimciler için yegâne seçenek, Bolivar Devrimi ve Başkan Maduro ile omuz omuza olmaktır. Fidel’e ve Chávez’e hürmet göstermenin tek yolu budur. Halklarımızın birliği ve bütünleşmesi ile ilgili düşünceler, ancak bu şekilde takdis edilebilir. Eğer bölünürsek, yok oluruz. Tıpkı Fidel’in o unutulmaz konuşmasında yaptığı ikazda dile getirdiği gibi, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda Latin Amerika ve Karayipler’in tarihi, bu itiraz edilemeyecek hakikatin en somut delilidir:
“[…] eğer Amerika’yı kurtarmak istiyorsak, eğer toplumlarımızı hürriyete kavuşturmak niyetinde isek, Latin Amerika denilen o büyük toplumu kurtarmak derdinde isek, Küba Devrimi’ni, Venezuela devrimini, kıtamızdaki tüm ülkelerin devrimini kurtarmak istiyorsak, o zaman birbirimize daha fazla yakınlaşmalı, somutta birbirimizi daha fazla desteklemeliyiz. Tek başına kalırsak ve bölünürsek, başarısızlık kaçınılmazdır.”
Emperyalist ve oligarşik güçlerin Venezuela’ya son yaptığı saldırı konusunda ben ancak Jose Marti’nin bir vakitler sarfettiği şu sözü dile getirebilirim: “Senin oğlun değil miyim Venezuela, bırak hizmet edeyim sana.”
Elier Ramirez Cañedo

Venezuela Alevler İçinde

“Venezuela Alevler İçinde” başlığı ülkede fesadın kol gezdiğini ifade ediyor aslında. Bu fesat güçler, Bolivarcı devrimci hükümet mi, ona karşı olanlar mı yoksa hükümet içinden birileri mi? Ülkeyi ateşe verenler kimler?
Ülkenin kuşatma altında olduğuna dair haberler karşısında aklımı bir dizi soru kurcalıyor. Amerika’daki ana akım medya Maduro’yu desteklemiyor. O, kendi halkını ezen, demokrasisini boğan, tarihte tanık olduğumuz zorbalara benzer bir diktatör olarak resmediliyor.
Peki bu doğru mu?
Her şeyden önce ABD’nin kendi güneyine yönelik politikası konusunda berbat bir sicile sahip olduğunu bilmeyen yok. Onlarca yıl CIA birçok plan hazırladı, liderleri öldürdü, ekonomileri maniple edip aristokrat toprak sahibi kesimin halk karşısında güçlenmesini sağladı (Delil olarak şu kitaba bakılabilir: John Perkins, Confessions of an Economic Hit Man, [Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları] Penguin Group, 2004).
Güney Amerika, ellilerden, Allen Dulles’ın geliştirdiği fikirlerden beri, CIA için önemli bir eğitim sahası olageldi (Kennedy suikastının emrini muhtemelen Dulles verdi. Bkz. David Talbot, The Devil’s Chessboard: Allen Dulles, the CIA, and the Rise of America’s Secret Government, HarperCollins Publishers, 2016).
Dolayısıyla bugün Venezuela’da fesadın kol gezdiğini anlamak hiç de zor değil. Her şeyden önce, ülkedeki Bolivarcı Devrim tam da Costa Gavras’ın tarihî filmi Kayıp’ın (Universal Pictures, 1982) senaryosuna cuk oturuyor. Başrollerinde Jack Lemmon ve Sissy Spacek’in oynadığı film gerçek bir hikâyeye dayanıyor. Lemmon’ın muhteşem oyunculuğu ile can verdiği başroldeki baba, muhafazakâr ve dindar bir kişi. Bu adam, 1973 Şili darbesi esnasında “kaybolan” oğlunu aramak için Şili’ye gidiyor. Darbe esnasında sosyalist cumhurbaşkanı Salvador Allende hükümeti devriliyor (Allende muhtemelen katlediliyor, ama onun Pinochet yandaşlarının ateşi altında olan başkanlık sarayında kendisini vurduğu iddia ediliyor). Filmdeki küçük bir sahnede karanlık gölgeler hâlinde, CIA ajanları çıkıyor karşımıza.
Sonraki yıllarda Bilgi Edinme Özgürlüğü Kanunu üzerinden Kissinger’ın Pinochet ile iş pişirdiği, CIA’in cezaevlerinden devşirdiği birliklere yetkiler verildiği, aralarında Amerikalı çocukların da bulunduğu çok sayıda insanın öldürülmesi suretiyle sosyalist hükümetin rahatsız edildiği, özünde bu Kayıp filminin gerçek olaylara dayanan bir belgesel olduğu anlaşılıyor. O dönemde Amerika’nın sırf “demokrasiyi savunmak adına” “kımıldayan her şeyi vuruyor ve her yer kızıl kanla kaplanıyor.”
ABD’nin Şili’de gerçekleştirdiği kanlı darbeden 44 yıl sonra bugün aynı şeyin Venezuela’da yaşanıp yaşanmadığı sorusu tüm canlılığı ile orta yerde duruyor. Geçmişte Latin Amerika’da ABD, ölüm mangaları, silâh zulaları ile birçok ülkeye müdahil olmuştu. Ta 1823 tarihli Monroe Doktrini’nden beri ABD güneyin her karış toprağının koruyucusu olduğunu iddia edip durdu. Bu doktrin, ABD’nin genlerine işlemiş bir kod artık.
Reuters, New York Times, Washington Post, World News Tonight gibi yerlerde Venezuela’ya dair çıkan haberlerde kandan, gösterilerden, yiyeceğin bulunmadığından, insanların açlıktan öldüğünden, ülkenin alevler içinde olduğundan bahsediliyor. Devlet Başkanı Maduro’nun bir canavar olduğu söyleniyor ve ona hakaretler yağdırılıyor.
Oysa tuhaf olan şu ki Hugo Chávez’in kurduğu Chávezcilik çizgisi, millileştirme, tüm yurttaşlar için sosyal yardım programları, neoliberalizme, bilhassa IMF ve Dünya Bankası’na karşı muhalefeti öngörüyor. Chávezcilik, katılımcı demokrasiyi ve işyeri demokrasisini teşvik ediyor. Örneğin Chávez, millileştirilmiş petrol gelirlerini ülkenin en yoksulları lehine işleyen sosyal programların gelişimine vakfetti. Bunlarda sorun yok, asıl soru şu: Maduro, bu ilkeleri ihlal etti mi yoksa onlara arka çıkmayı sürdürdü mü?
Bugün her şeye rağmen yüz binlerce şair, yazar, uluslararası analizci, gazeteci, sosyal ve politik aktivist Nicolás Maduro ve Chávezciliğin devrimci mirasını destekliyor. Bu insanlar ülke içerisinde ve dışında sağcıların darbe girişimlerini mahkûm ediyorlar.
Tüm dünya genelinde aydınlar “Venezuela’da Onlara Geçit Yok” bildirisine imza attılar. Bu, hakikati dillendirmeyi ve Bolivarcı Devrim’i korumayı amaçlayan uluslararası hareketin adı.
Bugün neden tüm dünya genelinde onca aydın, yazar, gazeteci ve analizci Maduro’yu destekliyor, Amerikan Devletleri Örgütü’nü ve ABD’yi kınıyor, sağcıların gösterilerle hükümeti yıkmaya çalıştıklarını iddia ediyor?
Genelde aydınlar, göz korkutma ve sindirme amaçlı taktikleri mi yoksa eşitlik, demokrasi ve tarafsızlık ilkelerini mi desteklerler? Onlar, Maduro’da bahsi edilen taktikleri mi yoksa ilkeleri mi görüyorlar? Gerçek şu ki binlerce insan, onda bu ilkeleri buluyorlar.
Her şeyin ötesinde bugün savaş, Venezuela’nın ruhu ile ilgili. Yeni gerçekleştirilmiş Bolivar Devrimi risk altında. Devrimci hareket, Venezuela’daki kitlelerce destekleniyor, Chávez eliyle harlanan ateş tüm ülkeyi sarıyor. Chávez, o kitleleri bataklığın dibinden çekip çıkartan isim.
Bir kez daha Güney Amerika ve Orta Amerika’da aynı hikâyeye tanıklık ediliyor. Amerikan medyası, dışişleri bakanlığı ve gazetelerde gördüğümüz isimlerin anlattığı hikâyeye inanmak mümkün mü?
Robert Hunziker

Onlara Geçit Yok!

Tüm dünya genelinde önde gelen kimi aydınlar, alçakça ve insafsızca yürütülen dezenformasyonun hedefi olan Başkan Hugo Chávez’in devrimci projesini ileri taşıyan Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’nin meşru başkanı Nicolás Maduro Moros’a desteklerini ifade ettiler.
Venezuela’da Onlara Geçit Yok çağrısına cevap olarak İnsanlığı Savunma Ağı Küba Şubesi Frei Betto gibi aydınların ağzından, Papa Francis’in Venezuela’da barışı sağlama girişimlerini desteklediklerini ve ABD’nin müdahalesini kınadıklarını bildirdi. Meksikalı felsefeci Fernando Buen Abad, bu dayanışmanın tüm dünyanın bir sorumluluğu olduğunu söyledi ve Amerikan Devletleri Örgütü’nün Venezuela’nın altının oyulmasında oynadığı aktif rolden bahsetti. Genç siyaset bilimci Arantxa Tirado da ülkeye yönelik devam eden saldırıları kınadı ve “sağcıların Bolivarcı seçmenlerin anayasal düzlemde tayin ettikleri politik gidişatın yönünü değiştirmeye kararlı” olduğunu söyledi. Basklı aydın Katu Arkonada, Komutan Chávez ile başlamış olan egemenliğe, sosyal adalete ve bölgesel bütünlüğe bağlı olan Venezuelalıların saldırılara maruz kaldığını, onlar için uluslararası kampanyanın başlatılmasının acil olduğunu ifade etti.
Kübalı şair ve yazar Robert Fernández Retamar’ın yorumu ise şu şekildeydi: “Yirminci yüzyılın sonunda olağanüstü bir isim olan Hugo Chávez’in başkan olmasıyla Venezuela yeni bir döneme girdi, bu dönemde Simón Bolívar’ın tayin ettiği, Fidel Castro’nun José Martí ile birlikte çizdiği yoldan yüründü. Bizim Amerika’mızın liderlerinin bıraktığı görevi ifa etmeyi sürdürmek zorundayız. Kendi çağımızın bu en muhteşem projesini yenilemeliyiz. Bu, iptal edilemeyecek bir görevdir.” Kahramanca mücadele yürütmeyi bilmiş Beş Kübalı grubunun içinde yer alan Gerardo Hernández ve Antonio Guerrero da İnsanlığı Savunma Ağı’nın parçası olarak emperyalizmin politikalarının hatasına ve dezenformasyon kampanyalarındaki yanlışlığa vurgu yaptı ve bu tür girişimlerin kamuoyunu insan hakları ile ilgili olarak maniple ettiğini, ulusal egemenliğe saldırdığını, dost Venezuelalıların teşkil ettikleri toplumu istikrarsızlaştırmaya çalıştığını söyledi.
Bolivarcı Devrim’in desteklenmesine dönük çalışmalara çok sayıda şair, yazar, sanatçı, analizci, gazeteci, sosyal ve politik aktivist katılıyor: Joao Pedro Stedile, Papaz Raúl Suárez, Hugo Moldiz, Fernando Rendón, Isabel Monal, Hildebrando Pérez Grande, Hernando Calvo Ospina, Guillermo Castro, Nayar López Castellanos, Carlos Fernández Liria, Osvaldo León, Chiqui Vicioso, Montserrat Ponsa, Irene León, Antonio Elías, Eva Golinger, Carlos Aznárez, Rafael Cancel Miranda, Gayle McLaughlin, Iñaki Gil de San Vicente, Alex Anfruns, Arnold August, Tim Anderson, Jorge Veraza, Carlos Molina, Bill Fletcher, Ilka Oliva Corado. Bu ve daha birçok insan, Nicolás Maduro’nun meşru bir başkan olduğunu, içteki muhalefetin darbe girişimlerini mahkûm eden devrimci Chávezci mirası savunmak gerektiğini ifade ediyor.

Ne Macron Ne Le Pen

Fransa’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu sona erdi. İkinci tur Macron ve Le Pen arasında geçecek.
Anketler, zaten çok uzun zamandır Marine Le Pen’in ikinci tura kalacağını söylüyordu. Macron ise Sosyalist Parti’deki dağınıklık sayesinde ikinci tura kaldı.
Süreçte herkes, solcu cumhurbaşkanı aday adaylarına dair şakalara tanıklık etti. Benoît Hamon’un seçilmesi sonrası birçok solcu, Manuel Valls önderliğinde gemiyi terk etti ve böyle birine güven duyabileceklerini ortaya koydular.
İlk turda Sosyalist Parti iflas etti. Hatta öyle ki parti, kampanya masraflarını kıt kanaat karşılayabilecek bir sonuca ulaştı.
Fillon’un kampanyasını dinamitleyen bir dizi skandal, süreci onun aleyhine çevirdi. Böylelikle Macron, at koşturabileceği bir alan buldu kendisine.
Macron Bizim Sınıfımız İçin Ne İfade Ediyor?
Ne Cumhuriyetçiler ne de Sosyalist Parti ikinci tura kaldı, esasında hiçbir şey değişmedi.
Eğer Macron, Sosyalist Parti’de olmasaydı, burjuva medyanın takdim etmekten hoşlandığı yeni veya farklı bir siyasetçi olamazdı.
Onun Holland hükümetinde ekonomi bakanlığı yapmış olması, bize karakteri hakkında çok şey söylüyor. Holland döneminde işçi sınıfına ve halka karşı bir yığın saldırı gerçekleştirildi (Sorumluluk Anlaşması, ANI-Ulusal Mesleklerarası Anlaşma, Macron Kanunu ve İş Kanunu). Macron’a göre, ciddi tepkilere yol açan iş kanunu (El Khomri Kanunu) yeterli değil, on tane daha kanun çıkartılmalı!
Burada Fillon’un ilân ettiği, topluma karşı yürütülecek yıldırım harbinden başka bir şey önerilmiyor.
Tartışmalar, toplantılar ve mülâkatlar esnasında Macron, programının özünü ifşa etmeme konusunda azami bir dikkat gösterdi.
Macron, ne pahasına olursa olsun, sadece boş formüller önerip durdu. Farklı görünmeye çalışsa da bu farklılık sadece görünüşteydi. O siyaseten ham ve taze olduğunu söyleyip durdu, ısrarla genç olduğundan bahsetti.
Derine indiğimizde onun halka karşı savaşa hazırlandığını anlıyoruz. Holland’ın beş yıllık iktidarı sonrası ikinci döneme hazırlanıyor. Yerel hükümetlerden 10, devletten 25, toplumsal sahadan 25 milyar avroyu bulan bir tasarrufu öngördüğünü söylüyor.
İş kanunundan çıkartılan tazminatla ilgili tavan değer yeniden masaya getirildi. Macron, işsizlik yardımını düşürmek istiyor.
Diğer yandan cumhurbaşkanı adayı, Fransa’nın emperyalist ve işgalci gücünü artırmak istiyor. Holland’ın isteği üzerine savunma bütçesinin GSMH içerisindeki payını yüzde iki artırmak niyetinde, ayrıca bir aylık zorunlu askerliği gündeme getirecek.
Sistem dışı bir isimmiş gibi takdim edilen Macron, aşina olduğumuz bir siyasetçi.
Süreç içerisinde Bayrou ve Valls’in destekçilerinin ödüllendirileceğine hiç şüphe yok.
Kapitalist Sistemde Faşizmin Yükselişi
Marine Le Pen’in ikinci turda seçilmesi zayıf bir ihtimal olsa da faşizmin yükseliş eğiliminin yeni hükümetin kurulacağı dönemde daha da hızlanacağını görmek gerek.
Ulusal Cephe, politik hayat içerisinde belirli bir istikrara kavuştu, kampanyası dâhilinde belirlediği konu başlıklarının gündemi belirlemesini sağladı. Artık bu partinin son seçimlerde alt edilmesi ve belirli bir seçmen kitlesine kavuşmasına mani olunması pek mümkün değil.
Macron, sadece faşizmin bu yükseliş eğilimini pekiştirmeye yarayacak.
Finans kapitalin temsilcisi olarak Macron, sadece kapitalizmin krizinin yükünü işçilerin sırtına yüklemek dışında bir şey yapmayacak.
Ulusal Cephe, “küreselci” Macron’a karşı korumacı politikayı önererek nüfuzunu artıracak ve işçi sınıfını bölmeye devam edecek.
Macron adına dağıtılmış bir bildirinin faşizmin yükselişini durdurması mümkün değil.
Faşizmi durduracak tek şey, oluşturulacak bir cephe, geniş kitlelerin, emekçi mahallelerin ve işyerlerinin örgütlenmesi, ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı tüm işçiler arasında yapılacak çalışma, burjuvazi ve devletine karşı devrimci mücadelenin kavuşacağı net stratejik çizgidir.
Faşizm, ayrıca dünyanın tüm mazlum işçileri ve halkları, bilhassa Fransız emperyalizminin zulmettiği halklarla kurulan uluslararası dayanışma ile durdurulabilir.
Partimizi Güçlendirelim, Kavgaya Hazırlanalım!
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine karşı halkı seferber etmeye mecburuz.
Dayanışma, oy sandıklarında değil, sokakta inşa edilir. Hepimizin beklediği, iktidar karşıtı gerçek güç, ancak bu sayede teşkil edilebilir. Önümüzdeki beş yıllık dönemde yoğunlaşacak mücadelelere şimdiden hazırlanmak gerekmektedir.
Proletarya, faşizmin yardımına başvurmaya hazırlanan, saldırgan emperyalist burjuvaziye karşı mücadeleyi kazanmak için partinin genelkurmaylığına ihtiyaç duymaktadır. Sosyalist devrime doğru ilerlemek için MKP’nin pekiştirilmesi, güçlendirilmesi gerekmektedir. Faşizme doğru ilerleyişi bir tek sosyalist devrim durdurabilir. Kapitalist sistemin doğasından kaynaklanan çelişkileri ve yol açtığı krizleri bir tek o çözüme kavuşturabilir.
Burjuvazinin seçimine karşı devrimci boykot yolunu açmak için sınıfın birliğini devrimci temelde geliştirmek amacıyla 1 Mayıs boyunca çalışmalar yürüteceğiz.
Ne Macron, ne Le Pen, seçimleri boykot et!
Nerede zulüm varsa, orada direniş vardır!
Proletaryayı emek karşıtı tedbirlere ve faşizmin yükselişine karşı örgütleyelim!
Maoist Komünist Parti

Çöplük

Öyle horozlar vardır ki onlar öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.
[İ. Tolstoy]
Marksizm, kabaca bütün toplumun asgari yaşam standartlarında yaşadığı, herkesin “yoksullukta” eşitlendiği bir düzeni öngörür, liberalizm maddi-somut bütün zenginliklerin dar bir azınlığın elinde olduğu toplumsal bir yapı tasarlar, küçük burjuvazi ise bu iki ideolojinin salınımlarına göre pozisyon belirler. Yoksulların mücadelesi yükseldiğinde Marksizm’e, kapitalizmin kuşatıcılığının artıp orta sınıflara zenginleşme imkânı sunduğu dönemlerde liberalizme yaklaşır.
***
Fransız Devrimi’nden bu yana solun bir yanı hep küçük burjuvadır. Marksizm ise solun küçük burjuva yanına bir reddiye olarak ortaya çıkmıştır. Marksizm, uzun yıllardır yerel ve küresel ölçekte ideolojik ve politik olarak küçük burjuvazinin hükmü altındadır. Tarihte bu durumun kırıldığı momentte devrim olmuştur. Genel planda Bolşeviklerin özelde ise Lenin’in Menşeviklere, Sosyalist Devrimcilere ve Anarşistlere karşı verdiği mücadele küçük burjuvalılığın Marksizm kıyafeti giyinmiş biçimlerine karşıdır.
***
Bütün doğa yasalarının kendisine tabi olduğunu zannetmesi, küçük burjuva/orta sınıfın belirleyici özelliğidir. Bunlar, bütün olup bitenlerin ilk nedeni, geçmişin, geleceğin ve şimdinin sahibi olduklarının zannıyla nefes alırlar. Allah yapısı fizik kanunlarının yerine kul yapısı iktisat kanunları ikame etmeye çalışmaları, burjuvanın bilimine tapmaları bundandır. Somut durumda sol, küçük burjuva/orta sınıfa mensup özel insanların eğlence ve meşguliyet sahası hâline gelmiştir. Politik amaçlarla sol âlemde arzı endam eden ve kendisine sosyalist/komünist/devrimci diyenlerin ağırlıklı kısmı Tolstoy’un analojisini yaptığı horozlar gibidir. Küçük çöplüklere bölünmüş bir yapı arz eden "sol", büyük oranda küçük burjuva/orta sınıf horozların kontrolündedir ve bu çöplüklerde hep kendi borularını öttürmektedirler.
***
Somut gerçekte adına sol/sosyalist/komünist diyen yahut bu isimleri kendilerine mülk edinenlerin yoksulla, fukara halkla bir münasebeti, dipte ıstırap çeken kitlelerle bir bağı yoksa kendisi de yok demektir. Kitleler, kendi dokusuna, tarihsel köklerine, dini-milli genetiğine tezat, ona yabancı görünüşleri temelde reddeder. Gerçek bir münasebet kurmaz, istese dahi kuramaz. Kapitalist örgütlenme, karşıtlarının, özellikle sosyalist ve komünist örgütlerin ilgili toplumsal yapı içinde kitlelerle derinlemesine bir münasebet kurmasına, partinin/örgütün oradan doğmasına engel olmak için amansız bir mücadele yürütür. Bu, tek başına fiziksel, tek boyutlu bir mücadele değildir; teorik, ideolojik, kültürel boyutları da içeren asimetrik bir mücadeledir. Bu yanıyla sol âlemin göbeğinde, yapıların/örgütlerin içinde ve her kademesinde etki ajanlarının faaliyet gösterdiği su götürmez bir gerçektir. Burjuvazinin çok yönlü kuşatma pratiği, neredeyse bütün bir yapıyı teslim almış durumdadır. Bu gerçek bağlamında, kararlı olmayan yapılar seyreltilir ve nihayetinde çözülür.
***
Amerika’da bir “zenci” işten çıkarılacağı zaman bunu kıdemli başka bir zenciye yaptırdıkları bilinir. Beyazlar, böylece zencinin öfkesini başka bir yöne akıtmış olur. Bu yöntem uyarınca solu tasfiye için sol, İslam’ı tasfiye için bizzat İslam kullanılır. Bu işlemde kullanılan kurumlar, araçlar ve kişiler gökten zembille inmezler. Hâlihazırda pratik-somut hayatın içinde var olan, nefes alan etten-kandan gerçek insanlar kullanılır ve bunlar zenciyi işten atan diğer zenci kadar gerçektirler.
Türkiye’de hâkim sermaye fraksiyonunun İslam’ı başat kılma gibi bir ihtiyacı hâsıl olmuşsa, bunu en radikal laik/Kemalist unsurlarla yapmış, Kemalizm’i yeniden başat kılma ihtiyacı hâsıl olmuşsa, bunu da laikleri/Kemalistleri kullanarak değil, bizzat “şeriatçı” bir şahsiyeti kullanarak yapmıştır. 1980’li ve 90’lı yıllarda İslam TSK eliyle, 2000’li yıllardan sonra ise Kemalizm, AKP eliyle güçlendirilmiştir. Belirli bir plan çerçevesinde hareket eden Kemalist klik, 28 Şubat’ı yaparak AKP’nin kuruluşunun yolunu açmış, Ergenekon ve Balyoz’u yapan AKP ise reorganize edilerek daha kullanışlı hâle getirilen TSK’nın yolunu açmıştır. Bu süreçlerde İslam’a can veren Kemalizm ve Kemalizm’e can veren İslam görece zayıflamıştır. Şekle, görünüşe, etikete ve kimliğe bakıp değerlendirme yapanlar olup bitenleri görmüş ama işin aslını idrak edememişlerdir. Zira diyalektik yöntem, insanları sözleri, kimlikleri, niyetleriyle değil başka yapılar ve insanlarla kurdukları ilişkiler üzerinden tanımlamayı gerektirir. İsimler, kimlikler, etiketler üzerinden onları merkeze alarak yapılan tanımlamalar, açıklamalar ve değerlendirmeler sorunludur. Zira biliyoruz ki görünüşler aldatıcıdır.
***
Sermayenin ve devletin yasal, kurumsal, aygıtsal yönleri, fiziksel büyüklüğü, yönelimleri ve yönetenleri değişebilir. Sol, yıllar yılı Kenan Evren’i, Turgut Özal’ı, Süleyman Demirel’i kitlelerin gözüne soktu, bu isimleri şeytanlaştırdı, bugün aynı işlem Erdoğan için yapılmaktadır. Oysa bütün meseleleri, çözümsüzlükleri, suçu, günahı bu şahsiyetlere yıkarak, bilerek ya da bilmeyerek gerçeği örtmektedirler. Burjuva siyasette bu kişiler birer “paratoner”dir. Paratoner müessesesi vasıtasıyla sistemin varlığına yönelme eğilimi taşıyan yıkıcı enerjiler yutulur/soğurulur. Bu işleyiş içinde bütün kötülüklerin anası her dönem için sayılan şahsiyetlerden biri gösterilir. Oysa kapitalist iktisadın bir istikameti, tanımlı bir hareket mekanizması vardır ve mekanizma içinde “yöneten” şahsiyetlerin namı, adresi, politik kimliği, etiketi ve belirli özellikleri önemli değildir. Bunlar en nihayetinde düzenin işleyiş süreci içinde gayet basit aparatlardır. Düzen, en kullanışlı hangisiyse onu seçmekte ve onu öne çıkarmaktadır. Dolayısıyla kapitalist örgütlenmenin pratiğinde politikacılar halka sunulan oyunun yalnızca aktörleridirler. Sahne gerisinde ya da kamera arkasında oyunu yazan, sahneleyen bir prodüksiyon ve yönetmen gerçeği vardır. Oyunda politikacının bütün aksiyomları önceden belirlenmiştir ve oyuncuların istikameti/gidişatı belirlemeye gücü yoktur. Oynanan oyunun farkına varmak, sahnedeki aktörleri, figüranları, kurulan dekoru, açılıp kapanan perdeyi, görmek gerekiyor. Ancak böylece gerçek somut düşmanlarla karşı karşıya kalmak mümkün olabilir. Küçük çöplüklerinde eşelenen orta sınıf/küçük burjuva siyasetlerin başlıca pratiği ise sergilenen oyunun idame edilmesi yönündedir. Kitleleri sergilenen oyuna değil, oyuncuya düşman etmeye çalışmaları bundandır.
İrfan Özgül

Trump Kukladır

FHKC’nin internet sitesinde kendisiyle yapılan röportajda Filistinli solcu yazar, Yoldaş Halid Bereket bölge halkına ve dünyaya yönelik ABD’nin yol açtığı ve açmaya devam ettiği tehditlerle ilgili olarak şunları söyledi:
“ABD emperyalizminin savaş suçları utanmazca artıyor, Afganistan-Pakistan sınırına kısa bir süre önce atılan şu ‘bombaların anası’ bunun son kanıtı. Bu suç, Suriye’deki ABD saldırganlığından ve Doğu Asya’daki savaş tehditlerinden ayrı düşünülemez. ABD’nin Suriye’yi, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni tehdit ettiğini, sivilleri ve Afganistan toprağını uluslararası tehditlerine destek olacak silâhlar için deney alanı olarak kullandığını görüyoruz.
Bütün bu eylemler ABD’nin ‘düşman’ ya da ‘muhalif’ olarak tanımladığı ülkeleri tehdit etme çabalarından ibaret olmayıp, aslında tehditlerini ‘tarafsız’ güçlere doğru yaygınlaştırma anlamına da geliyor.
Trump, geçtiğimiz on yıl boyunca İsrail’in bombalarını ve silâhlarını Gazze ve Lübnan’da denediğini hatırlatır şekilde, halklarımızın ve bölgemizin ABD savaş endüstrisi için bir deneme sahası olmasına alışmamızı ve bunu normal karşılamamızı istiyor. Nitekim ABD ve İsrail uluslararası silâh fuarlarında, Gazze’deki çocukların, Afganistan’daki kadınların, Yemen ve Irak’ta yoksullaştırılmış sınıfların üzerinde ‘başarıyla’ denenmiş olduğu silâhları satıyor. ABD silâh şirketleri bölgede halklarımızın katledilmesinden günbegün kâr ediyor.
Katil ABD emperyalizmi bölgemizde yeni bir olgu değil, Trump ve ABD’nin rolüyle ilgili her türden yanılsamanın bir kenara bırakılması gerekiyor. Trump, ipleri bankacıların, polislerin ve generallerin elinde olan bir kukladır. Bugün Arap dünyasında Suudi Arabistan, Katar ve Mısır’da Sisi’nin önderliğindeki gerici güçlerin iki konuda Trump’ın ardına dizildiğini görüyoruz; ‘teröre karşı savaş’ ve İran’a karşı gerçek ekonomik ve politik savaş ve askerî savaş tehdidi.
Bugün gerici Arap rejimleri, direnişe ve bölgedeki her türlü devrimci ve gerçekten demokratik değişime karşı İsrail ile işbirliği yapıyor. Bu, Filistin halkı ve onun hakları pahasına ve Arap halkına gerçeği tersyüz edilmiş hâlini dayatarak yapılıyor, yani İsrail’in ‘dostumuz’ ve İran’ın ‘düşmanımız’ olduğuna dair ağır bir propaganda yürütülüyor.
Trump, Filistin’e önce bir CIA yöneticisini ve daha sonra Filistin Yönetimi’ne dokuz şart sunan özel bir elçi gönderdi, iki adam da Mahmud Abbas’la buluştu. Bu buluşmalardan önce Filistin Yönetimi’ne güvenlik delegasyonları gönderilmişti. Olup biteni özetlemek gerekirse, Filistin Yönetimi ABD ve İsrail için bir güvenlik şubesi gibi çalışacak. Abbas, ABD’nin dokuz koşulunu, özellikle de Batı Şeria ve Gazze’de halk sınıflarının açlıktan ölecek hâle gelmesini sağlamak suretiyle, şimdiden yerine getirdi.
“Bu durum ne anlama gelmektedir? Filistin kapitalist sınıfının krizini Filistin halk sınıflarının krizini yaratarak çözmek istiyorlar, halk için bir kriz yaratarak ve Filistin halkının hakkı olan fonları ABD ve Avrupa güçlerinin dayattığı koşulları yerine getirmek için çalarak. Bu, onlara ve Trump’a hizmet ediyor. Gazze’den Ayn el-Hilve’ye ve Suriye’ye kadar Filistinlilerin yaşadığı toplumsal ve ekonomik krizleri gördüğümüzde, bunların kapitalizmin, Siyonizmin ve emperyalizmin ürünü olduğunu ve en gerici iktidar biçimlerini konsolide etmek için kullanıldığını biliyoruz.
Bugün Gazze’yi aç bırakma siyaseti neden ortaya çıktı? Güvenlik işbirliği siyaseti neden yoğunlaştırılıyor? Filistin Yönetimi, neden Filistin halkının birlik ve güvenlik işbirliğinin sona erdirilmesine yönelik çağrılarını reddediyor? Bütün bunlar yeni bir döneme girdiğimizin işareti, bu yeni dönemde Batı Şeria ve Gazze’nin kapitalist sınıfının ‘özyönetime dayalı hükümeti’ni, devlet olmanın getirdiği egemenlik ve otoriteden eser yokken, ‘Filistin devleti’ olarak tanımlayarak, kabul ettikleri bir dönemdir. İsterseniz ‘Filistin imparatorluğu’ adını verin, hâlâ Vichy rejimiyle yönetilen işgal düzenidir bu.
Halkımız, Abbas’ın İsrail’in tek bir yerleşimi inşa etmesini engelleyemeyeceğine ya da tek bir esirin özgürlüğünü sağlayamayacağına ikna olmuş durumda. Bunlar Filistin direnişinin görevleridir. Bir başka acil görev, boykot hareketinin güçlendirilmesi ve genişletilmesi, ırkçı, Siyonist devletin tecrit edilmesidir. Güvenlik işbirliğinin başkanıyla ABD emperyalizminin pasta yerken Arap topraklarına füze atmakla övünen, açıkça ırkçı başkanını bir araya getiren tuhaf Abbas-Trump buluşması konusunda tek bir vehme kapılmamak gerekiyor
Nitekim ABD’deki Filistin toplumunda Mahmud Abbas’a, açıklandığı gibi ay sonunda, Washington’a gelmeden önce Filistin halkı ve ABD’deki Filistinliler adına konuşmamasını isteyen bir mesaj göndermelerini istedik. Filistin halkının gerçek temsilcileri İsrail tarafından esir alınmıştır. Bu vesileyle, dünyanın her yerindeki ilerici ve devrimci güçleri İsrail’de ve -ABD ve Fransa da dâhil olmak üzere- başka yerlerdeki hapishanelerde kahramanca mücadele eden Filistinlilerle dayanışma ve eylem haftasına destek vermeye çağırıyoruz.

Dayanışma, Hürriyet ve Zafer

Filistin için mücadele etmiş olan Lübnanlı devrimci, 33 yıl hapse mahkûm olmuş olan Corc İbrahim Abdullah, 24 Nisan’da, tutsak bulunduğu Lannemezan Hapishanesi’nde Filistinli tutsakların açlık greviyle dayanışmak amacıyla üç günlük açlık grevine gideceğini duyurdu.
Abdullah, bu greve hapishanede bulunan Faslı, Cezayirli ve Tunuslu tutsaklarla ayrıca Basklı yoldaşlarıyla katılacak.
17 Nisan’da başlayan açlık grevine 1.500 Filistinli politik tutsak katılıyor. 24 Nisan itibarıyla tutsaklar, bir dizi talebin dillendirildiği grevlerinin ikinci haftasına girdiler. Talepler arasında hücre cezasının kaldırılması, idarî gözaltıyı ve suçlanmaksızın ya da yargılanmaksızın mahkûmiyet verilmemesi gibi başlıkları içeriyor.
Aralarında Mervan Barguti, Kerim Yunis, Kâmil Ebu Haniş, Enes Ceradat ve Vecdi Cevdet gibi isimlerin bulunduğu grev liderleri, Celami Hapishanesi’nde hücreye konuldular. Bu süreçte tutsakların aile ziyaretlerine izin verilmiyor, tutsaklar saldırılara ve teftişlere maruz kalıyor.
1984’ten beri Fransız hapishanelerinde tutsak bulunan Corc İbrahim Abdullah, Filistin için mücadele etmiş bir Lübnanlı komünist. O 1999’dan beri serbest kalma imkânına sahip olmasına karşın, 32 yıldır hapiste tutuluyor. ABD, İsrail ve Fransa, devlet düzeyinde onun özgür olmasını sağlayacak tüm çaba ve girişimlere mani olmaya çalışıyor. Abdullah, geçen yıl Filistinli tutsak Bilal Kayed’in gerçekleştirdiği ve 71 gün süren açlık grev de dâhil birçok açlık grevi süreciyle dayanışma içerisinde oldu. 14,5 yıllık mahkûmiyetinin sona ermesi ardından mahkemeye çıkartılmayan veya herhangi bir suçlamayla yüzleşmeyen Kayed, o grev öncesi idarî gözaltına tabi tutulmuştu.
Samidoun Filistinli Tutsaklarla Dayanışma Ağı, Corc İbrahim Abdullah’ın ve diğer tutsakların hapishanelerde gösterdiği dayanışmayı selamlar, Abdullah’ın Filistinli tutsaklar hareketindeki liderlik rolüne ve onlarca yıl parmaklıklar ardında olmasına karşın mücadeleyle kurduğu, o hiç zayıflamayan bağa vurgu yapar. Corc Abdullah ve tüm Filistinli tutsaklar muzaffer ve özgür olacaktır!
Samidoun

Sayfiye Sınıfı

Ankaragücü’nün darbecilerin radarına girmiş olması, onu darbe takımı yapmaz. Baştaki liderin alnının secde görmesi, İslam’ı devlet dini yapmayacağı gibi. Ankaragücü, o sene hakkıyla birinci lige çıkmıştır. Kupa sürecinde kayıp yaşadıklarını, haksızlığa uğradıklarını düşünerek itiraz edilmiş, darbeciler de bu durumdan nemalanmak istemişlerdir. O, bahsi geçen dönemde futbolcuların işçilerle birlikte yemek yediği bir takımdır.
Buna karşı çıkartılan Gençlerbirliği ise doksanlarda Birikimcilerin, Tanıl Bora’nın bir projesidir. St. Pauli, Livorno’ya bakıp iç geçirenler, Gençlerbirliği’nden böylesi bir takım icat etmek istemişlerdir. Oysa Ankaragücü oracıkta durmaktadır. Seksen öncesi polis teşkilâtı içerisinde faal olan Polder’in başkanlığını yapmış Sıtkı Öner’in aktarımına göre, o dönemde Polder üyeleri en fazla baskıyı CHP hükümetinden görmüşlerdir. Öner, hazırladığı listedeki isimlerin bir bir atıldığını, Polder’in o günlerde ağır darbeler yediğini söylemektedir. Söylediği bir husus da şudur: kitabı İletişim Yayınları’ndan çıktığında birkaç sayfasının eksik olduğunu fark etmiştir. Çıkartılan kısımlarda o dönemde emniyet müdürlüğü yapmış, sonrasında Gençlerbirliği yönetiminde yer almış bir isimden bahsedilmektedir. Anlaşılan Tanıl Bora, bu eleştirilerden pek hoşlanmamıştır. Siyaseti bulutlar üzerinde kurgulayanların yerde olup biteni karartmak istedikleri açıktır. Özünde CHP’ye örgütlenmenin de bir bedeli vardır.
Burada mesele, yukarıdan bakmak, siyaseti yukarıdan okumaktır. Futbol veya başka bir meselenin yukarıdaki isimler ve o seviye üzerinden idrak edilmesi sorunludur. Onca çileye rağmen bugün Fener’inden Galatasaray’ından daha fazla tribün desteği sunan bir halkı “darbeci” diye damgalamak siyaseten körlüktür. Tanıl Bora’nın bile tespit ettiği biçimiyle Gençlerbirliği, orta sınıfın, memurun, Ankaragücü ise yoksulun, gecekondunun, işçinin takımıdır. Solun tercihi ilkinden yana olmuştur.
* * *
Yukarıdan bakılınca sadece şekil görülmektedir. Kendi şekline önem verenler, sadece şekil görmek derdindedirler. Yapılan analizler, herkes açısından bir tezahürdür. Nasıl görülmek istiyorsanız onu görüyorsunuzdur; tersi de doğrudur.
Bu açıdan AKP 2010, en erken 2007’den beri solun radarındadır. Bunu sorgulayan tek bir kişiye bile rastlanılmamaktadır. 2010’daki haritaya bakıp “işte bizim kitlemiz bu yüzde 42” demişlerdir. Şimdi aynı cümle yüzde 49, hatta daha fazlası için dillendirilmektedir. Ve buradan da sağ toplamın erimeye başladığına dair ümitvar analizler yapılmaktadır.
Orhan Gökdemir gibi isimler, referandum günü TV ekranlarında gördüğü, renkli haritayı gerçek ve kerteriz kabul etmektedirler.[1] Bu nedenle kısa vadede emek-sermaye, ezen-ezilen ayrımı üzerine kurulu teori ve siyaset, doğalında gerici ve yanlış kabul edilmektedir. Aslolan, sahil kesimi ile iç kesimler arasındaki kavgadır. Bu tür yüksek teorisyenlerin ve siyasetçilerin analizlerinin gerçekte bir karşılığı yoktur. Onlar, kendilerinin tanrı olduğu yanılsamasıyla mutlu mesut yaşama derdindedirler. Ve asla aşağı inmezler. Teorik zeminleri Grek-Elen panteonudur, siyaset, felsefe, oradan sorulur. Batı gibi tarih de oradan başlar. Ama hiçbirisi, Atina ve Sparta arasında bile ayrıma gitmeyi kabul etmez, çünkü onlar için asıl düşman Perslerdir.
Bugün İslamî kesimdeki Pers-İran-Şia düşmanlığı da bu Batı çizgisiyle karındaştır. Liberal tezvirat, bu çizgi üzerinden biçimlenmektedir. Söz konusu düşmanlığa dair tüm tespitler, örtük olarak Batı’ya yaranmaya dair sözler içermek durumundadır. Pers’in karşısına Osmanlı, İran’ın karşısına Türkiye, Şia’nın karşısına bir tür Saray Sünniliği çıkartılmakta, Osmanlı, Türkiye ve Saray Sünniliği, Batı’nın suyuna daldırılmaktadır.
Referandum sonrası oluşan ve ekranlarda sergilenen haritaya bakıp değerlendirmede bulunmak, şekle kilitlenip arka planı görmezden gelmek, artık kesinlikle tesadüfi, kazara, yanlışlıkla değildir. Bu görmezlik hâli, kastidir ve esas olarak Omerta kanunlarına tabidir. Mafyalaşan düzende birilerine de Omerta kanunlarına uymak, bile bile susmak düşmektedir. “Rumeli ürünü cumhuriyet”, bunu emretmektedir.
Görülmeyen gösterilmeyen bir boyut da herkesin 23 Nisan’a, o çizgiye örgütlendiği koşullarda, küçük çocukların olduğu, onları asker olmaya özendiren kliplerin, kamu spotlarının çekilmesidir. Kur’an kursu gericiliğinden kurtarmaya çalıştıkları, bisiklet öğretmek istedikleri çocukları asker, pilot vs. yapmak istemektedirler. Geri kalan da holifest gibi burjuva eğlence dünyasına örgütlenmektedir. Veya Shell emperyalizminin reklâmında görüldüğü üzere, tuvaletleri bile “sıcak ve samimi” olan bir dünyaya çağrılmaktadırlar. O tuvalette bile Aylan Kurdi’ye yer yoktur. Çünkü onun yurdunu cehenneme çeviren, Shell’dir. Shell, LGBT çalışanlarına destek sunan, kapsayıcılık ve çeşitliliğe önem veren, “ilerici ve çağdaş” bir kuruluştur.[2] 
Omerta da burada devreye girer. Shell’in kirinin gizlenmesi şarttır. Doksanlardan itibaren reklâm, promosyon, halkla ilişkiler, insan kaynakları literatürü ile sol-sosyalist literatür arasındaki ayrım, silikleşmiştir. Kadrolar, bu bilip de susma dünyasına uygun bir eğitimden ve pratikten geçirilmektedirler. Ölen ölür, kalan sağlar onlarındır.
* * *
Gökdemir, TV ekranında gördüğü haritaya bakıp analiz kasarken, görmemizi istemediği, o haritayı kimin çizdiği, altta neyin yattığı, gizlenen çatlaklardır. Burjuvazinin seçiminde ortaya çıkan iki üç renge göre siyaset yapmak; işte asıl burjuva siyaseti budur. Gökdemir’e göre sağcı Anadolu, “Balkan Harbi boyunca Balkanlardan göçüp bu bölgeye yerleşen, yığılan kitle”dir. Yazının sonunda ise Gökdemir, insanlara “gâvurluk, gayrimüslimlik” yapacağını, yapmak gerektiğini söylemekte, Balkanlar’da olduğu gibi o sağcı kitleyi kıyımdan geçirmeyi telkin etmektedir. Gökdemir, hem gerici olan Balkan göçmenlerinden söz etmekte hem de cumhuriyetin Rumeli ürünü olduğundan bahsetmektedir. Bu saçmalığı izah edecek gevezelik, onun dilinde illaki vardır.
Oysa mesele, devlet ve burjuvazidir. Bir mafya bir mekâna çöker, idaresini bir gence bırakır ve o gencin tüm hayatı o mekânı korumak olur. Bir taş üstüne taş koymaz. Sivas, Malatya, Kayseri gibi yerlerde, özellikle gayri Müslimlerden çalınan mal-mülkle insanların ilişkisi budur. Ve devlet, her zaman o malı geri almakla tehdit etmiştir. Altmışlarda Muğla’da bir Alevi aileye sulak arazi vermiş, sonra onu alıp Sünni aileye teslim etmiş, iki aile birbirine düşmüş, “sulhu sağlamak” (gene) devlete düşmüştür. Devlet, bazen kedi-fare oyunu oynar, bazen herkesi birbirine düşürür, gerçeğin tek hâkimi olduğunu anımsatır.
Bir araştırmaya göre, seksenlerde bile Ermenilerin bir gün gelip mallarını geri alacakları korkusu hâkimdir Sivas gibi yerlerde. Bu bölgelerde hâlâ Ermeni gömüleri, altınları ile ilgili masalların anlatılması da buradadır. Ermeni, bir hayalet gibi hâlâ dolaşmaktadır. Devlete de buradaki düzeni sağlamak için elindeki sopayı sallamak düşmektedir.
İşte solun dinle ve milletle ilgili eleştirileri, özünde devletin bu sopası olabilmek içindir. Oralardaki politik çatlakların görülmemesinin, görülmek istenmemesinin, “SDP Yozgat” diye oralarda olma hâliyle dalga geçilmesinin sebebi buradadır.
Devletle, devletin sopasıyla düşünüldüğü, solculuk körü körüne din ve millet düşmanlığı olarak kurgulandığı sürece, sonuç hep bu olacaktır. Asıl mesele, her yerde ve her şeyde çatlağı, zayıf halkayı bulmak, sınıf mücadelesiyle hareket edebilmektir. Bu mücadele, solu da, dinî, millî kesimleri de keser. Bu kesimleri mücadeleden bağışık kılmaya çalışanlar, devlete hizmet ediyorlardır.
* * *
Mehmet Ali Aybar, altmışlarda Kürd illerinde Barzani çizgisiyle ilişki kurar, üç beş miting kalabalık geçer, o havayla batıya gelir, sosyalizm, parti gibi konularda çark etmeye başlar. Geniş kitle söz konusu olunca kitap ve eğitim meselesinin geri plana atılmasını söyler. Bu talimat, parti içerisinde tartışmaya neden olur.
Tartışmaların yaşandığı dönemde, bir arkadaşı Can Yücel’e şunu söyler: “Aybar hoca öyle demek istememiş. ‘Benim ailemin bir tarafı ilmiye, diğeri seyfiye sınıfından, ben nasıl böyle bir şey söyleyebilirim?’ diyor”. Aybar’a kızgın olan Can Yücel ise şunu söylemiş: “Annesi ilmiye, babası seyfiye sınıfından ama kendisi de sayfiye sınıfından”.
Bugün gelinen noktada hâkim olan, işte bu sayfiye sınıfıdır. Burjuva siyasetinin ürettiği renkli haritalara bakıp analiz yapanlar, bu haritaları diledikleri gibi yorumlamaktadırlar. Hayalleri, o komünizm tasavvuru bile bir sahil kasabasında yaşamakla alakalıdır. Onların kendilerine verilmiş üç kuruşluk malın bekçiliğini yapmanın çilesini, oradaki asli yoksulluğu anlamaları mümkün değildir.
Mülkün ortaklaşması iradesi, o görmedikleri, “gitmesek de gelmesek de bizim” dedikleri bölgelerde de mevcuttur. Devletin bu iradeye karşı sallayıp durduğu sopası olmak isteyenlerin o Anadolu’ya düşmanca bakmaları, görevleridir.
Referandum sonrası sağın eridiği analizini yapanların görmediği gerçek budur. Sırf sopa sallansın diye Ermenicilik vs.cilik yapanların derdi, ne Ermeni, ne Süryani, ne Rum’dur. Devletin Kafkas ve Balkan göçmenlerine salladığı sopa olmak değil, o göçmen, mülteci halkların sopası olmaktır anlamlı olan. Yeter ki su aksın, çatlağını bulacaktır.
Eren Balkır
24 Nisan 2017
Dipnotlar
[1] Orhan Gökdemir, “Fırtınadan Önce”, 22 Nisan 2017, Haber Sol.
[2] “Shell’de LGBT Çalışanlarımıza Verilen Destek”, Shell.

Ankaragücü: İmalat-ı Harbiye’den Menemen Yiyen Futbolculara

“Arjantin'de kızlar
orda hayat var
hepsinin elinde
8310 var
ayaklarda ox var
prada bot var
..anızı ...iksin
tüm garibanlar”
Ankaragüçlülerin tribünlerinden zaman zaman yükselmiş olan bu slogan bugün takımın bulunduğu durumunda özetidir aslında. Ekmek kavgası tasasından uzak yaşamlarını sürdürenlerin keyfi yerindedir fakat varoluşunu futbol üzerinden biçimlendirmeye çalışan taşralının Ankaragücü sevgisi kendini bu düzen içinde sisteme ağır söylemlerle saldırmaktan başka çare bırakmamakta. Kökleri geçmişe uzanan bir işçi-taşralı ruhun 100 yıllık temsilcisi kulüp şu anda PTT 1. Lig’de 13 maçta 1 galibiyet alarak son sıraya demir atmış durumdadır.
Prada bot giyenlerin Türk futbolunu endüstrileştirirken ortaya koyduğu çarpık ve seçkinci uygulamalar dün “Atatürk adına düzenlenen” bir kupanın, kazananı olmalarına karşın, Ankaragücü’nün temelini atan İmalatı-ı Harbiye takımını oluşturan işçilerin kirli ellerine verilemeyeceğini söylemekten geri durmuyorlardı. Bugün de futbolu yönetenler, zenginlik içinde yüzen kulüplerin milyonlarca borçlarını yapılandırmasına yardımcı olurken, devlet desteği onlara her türlü sağlanırken ve yapılan tüm manevralarda İstanbul’un üç kulübünün menfaati gözetilirken 100 yılı aşkın tarihiyle ülke futbolunun en köklü kulübü Ankaragücülü futbolcular tesislerde kendi hazırladıkları menemeni yiyerek kulübü ayakta tutmaya çalışmaktadırlar. Menemen lezzetli ve güzel bir yemektir, fakat adaletin olmadığı bir düzende değil…
Peki Ankaragücü nasıl doğmuştur? Halk takımı oluşunun bir kökeni var mıdır? Ve geçmişten günümüze hangi anlam dünyasından doğmuş hangi düşüncelerin temsilcisi olmuştur?
Ankaragücü’nün kuruluşu 19. yy Osmanlı Devleti’nin askerî alandaki sanayi hamlelerinden biri olan silah imalatı ve tamiri yapan “İmalat-ı Harbiye” adındaki askerî fabrikaya kadar dayanır. Bu fabrikaya kalifiye eleman yetiştirmek üzere açılan İmalat-ı Harbiye Mektebi’nin son sınıf öğrencileri olan Şükrü Abbas ve Agâh Orhan önderliğinde Altınörs İdmanyurdu ve Turan Sanatkargücü futbol takımlarının tescili için 1910 yılında ilgili makama başvuru yapılır. Bu kulüpler, zaten 1904 itibariyle fabrikanın çeşitli birimleri arasında oluşturulan takımlar arasında oynanmaya başlayan futbolun işçi temelinde kurumsallaşmasının ilk ürünleridir.
Bu iki kulüp ve temsil ettikleri askerî sanayi fabrikası, 1. Dünya Savaşı’yla birlikte başlayan işgal süreciyle birlikte kapanır. Bu fabrika işçileri futbol oynamayı bir kenara bırakarak bu futbol takımlarının ve yöneticilerinin çekirdeğini oluşturduğu İmalat-ı Harbiye direniş örgütünü kurarak İngiliz ve Fransızların denetiminde olan Cibali ve Cinci meydanlarındaki silâh depolarına baskınlar gerçekleştirirler. Kurulan bu yeraltı örgütü işgal kuvvetlerinin el koyduğu silâhları baskınlarla ve farklı yöntemlerle ele geçirerek Ankara’ya gönderilmesini sağlarlar. Kurtuluş Savaşı’nın ihtiyacı olan askerî sanayi işçiliğinin bu önderleri, önce Eskişehir’e daha sonra da Kurtuluş Savaşı’nın merkezi olan Ankara’ya gelmek durumunda kalırlar. Gelişen süreç içerisinde şu anda merkez binası Tandoğan’da olan Makine Kimya Endüstrisi’nin ve ülkenin en eski işçi takımı olan MKE Ankaragücü’nün temelleri böylece atılmış olur.
1910 yılında kurulan Osmanlı Devleti’nin ilk sınıfsal işçi örgütlenmelerinden Osmanlı Sanatkaran Cemiyeti’nde aktif olarak görev alan isimlerden beşi aynı zamanda Turan Sanatkaran ile Altınörs İdmanyurdu’nun kurucularıdır. Bunlardan biri de son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne ve ilk TBMM’ye “ilk işçi milletvekili” unvanıyla giren Numan Usta’dır. Yine Altınörs İdmanyurdu’nun sağ beki olan Ali Tunalı’da Cumhuriyet’in ilk yıllarında çeşitli işçi önderlikleri ve etkinliklerinde bulunduktan sonra 1935’te işçi mebusu olarak TBMM’ye seçilmiştir ve vekillik süresi dolunca tıpkı Numan Usta’nın yaptığı gibi tekrar fabrikada işçi olarak çalışmaya başlamıştır.
İmalat-ı Harbiye fabrikasının Ankara’da yeniden kurulmasıyla bu fabrikanın bünyesinden çıkan Altınörs İdmanyurdu kulübü 1920 yılında Anadolu Sanatkarangücü adı altında yeniden kurularak futbolun Ankara’ya gelmesini sağlar. Bu kulübün ambleminde bir örs ve örse çekiç vuran bir el vardır. Yine Ankaragücü’nün kökenini oluşturan Turan Sanatkargücü de ağzında çekiç sıkıştırılmış bir kumpastan oluşturan amblemiyle 1922 yılında kurulur. Bu iki kulüp 1933 yılında Ankaragücü adı altında birleşecektir. Çeşitli nedenlerde defalarca kapatılıp yeni isimler altında bazen sivil bazen askerî bir kimlikle futbol etkinliklerini sürdürürken kulübü; kuranların, oynayanların ve izleyenlerinin işçi kimlikleri hep ön planda olmuş, yeniden kuruluş hâlindeki bir şehri sahiplenen tüm halkın sempatisini kazanmış ve böylece futbolun Ankara’da kitleselleşmesini sağlamışlardır. 1933 yılındaki Ankaragücü’nün 14 kişilik kadrosunun tamamı MKE’de işçidir. Adı “amele takımı”na çıkan kulüp bu nedenle zaman zaman mıntıka ligine alınmamıştır.
Yukarıda anlattığımız Kurtuluş Savaşı öncesi ve sırasında İstanbul’da oluşturulan çeşitli liglerde işgalci takımlarla Galatasaray ve Fenerbahçe mücadele etmişlerdir. Ankaragücü’nün kökenini oluşturan futbolcular ve yöneticiler salt bir silâhlı mücadeleye girişirken ve işgalcilerle “gerçek toplarla” oynarken İstanbul’un bu iki büyük takımı ise onlarla aynı liglerde futbol topu oynamışlardır. Hatta işgalci kuvvetlerin komutanlarından General Harrington adına düzenlenen kupayı Fenerbahçe kazanmış ve kupayı işgalci generalin elinden almıştır. İşte bu futbol etkinlikleriyle işgalci güçlerin can sıkıntılarını gideren emperyalist futbolun yüzyıllık taşeronu bu kulüpler, bugün de yalı çocuklarının, birtakım iş adamlarının ve devlet erkânının can sıkıntılarını gideren eğlenceye dönüşmüştür.
Simon Cuper’in futbol teorisi Ankara’da çökmüştür. Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelerek Ankara’ya yerleşen kalabalık yığınların sadece bir kısmı bu şehrin takımlarıyla bütünleşirken birçoğu bu yeni şehirle olan adaptasyonlarını İstanbul takımları üzerinden gerçekleştirmeyi tercih etmiştir. Fenerbahçe’nin Ankara’daki Fenerium mağazaları trilyonlarca ciro yaparken Ankaragücülü futbolcular kışın o en zor şartlarında bile devre arasında yırtık, ıslak ve çamurlu formalarını değiştirecek ikinci formalarına sahip değillerdi.
Ankaragücü’nün bu hâle düşmesinin nedeni nedir? Bu sebep çeşitli dinamikler arasındaki çekişmelerden kaynaklanmakla birlikte aslında endüstriyel futbola karşı bir boyun eğişten kaynaklanmaktadır. Özellikle varoşlarda ve ortanın altı gelir durumuna sahip kesimde taraftar bulan bu kulüp maalesef taraftar desteğiyle yeniden ayağa kalkacak ekonomik bir tabandan mahrumdur. Bu durumda onu istedikleri gibi sağa sola çekmeye çalışan Ankara’nın yerel egemenleri aralarındaki ihtilaflara ve hırs mücadelelerine Ankaragücü’nü kurban etmişlerdir.
İkinci ligde oynadığı dönemde dahi Türkiye Kupası’nı ve zamanın Cumhurbaşkanlığı kupasını almayı başaran bir takımdır Ankaragücü (1980-81). Bir iki kez küme düşmüşse de Süper Lig’de en uzun sezon geçiren Anadolu kulüplerinden biridir. Taraftarı yoksunluktan ve egemen İstanbul takımlarına karşı direnişten aldıkları güçle sert tavırlara yönelmişlerse de bu ülke tarihinin adaletsiz süreçlerinin bir sonucu olarak görülmelidir. Zengin bir taraftar söylemiyle amatör dönemlerin taraftar ruhunu hâlâ yaşatan nadir takımlardan birisidir. Ülke futboluna yön verenlerden Fenerbahçe’nin şike sürecinde ceza almaması için attıkları yüzlerce takladan sadece bir tanesini Ankaragücü için atmalarını istemek hakkımızdır. Onun sesine kulaklarını tıkayanların pasını da girişte paylaştığımız tezahüratın son mısrası silmeye devam edecektir.
2012