Venezuela etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Venezuela etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Temmuz 2026

, ,

Küba ve Venezuela’da Reformlar


Emperyalizmin merkezinde, özgürlükçü kimlik siyasetinden derinlemesine etkilenmiş ama bir yandan da kendini Marksist-Leninist ilan eden çok sayıda insana rastlıyoruz.

İran’ın imzaladığı Mutabakat Anlaşması’na ya da Küba ile Venezuela’nın son dönemde kabul ettiği liberalleşme politikalarına yönelik, kitaba bağlı kalan her türden materyalist analiz, bu kişilerin burjuva ahlaki hassasiyetlerini incitiyor. Bu insanlar, ne Marksist ne de Marksist-Leninist. Onlar, eleştirel düşünceyi bulanıklaştırmak ve susturmak amacıyla Marksist kılığına bürünmüş liberaller.

Diyalektik materyalizm olarak algıladıkları şeye dair son derece tahrif edilmiş bir anlayışın ardına sığınan, boş bir retorikle ikiyüzlülüğün bir arada olduğu örneklere nadiren karşılaşıyoruz. Bu kişilerin çoğunun söz konusu politikaları okumak için en ufak bir çaba bile göstermediği, kapitalizmin nasıl işlediğine dair ciddi bir kavrayışa sahip olmadıkları net bir biçimde görülüyor.

Bu insanların foyaları, en çok da Küba ve Venezuela üzerinden Dengizme atıfta bulunduklarında açığa çıkıyor. Söz konusu kişiler, ne Dengizmin ekonomik modelini ne de onu Küba gibi ülkelerde şu anda yürütülen reformlarla arasındaki farkı idrak edebiliyorlar.

Küba’nın aldığı liberalleşme önlemlerini Çin’in reform dönemiyle eşdeğer görmek, ikisi arasındaki temel farkları gölgeliyor. Çin’in 1978 sonrası reformları; piyasaları, yabancı yatırımlarını ve özel teşebbüsü gündeme getirmişti, fakat Komünist Parti, finansın dizginlerini hiç bırakmadı, ekonominin önemli sektörleri üzerindeki hâkimiyetinden hiçbir zaman vazgeçmedi. Büyük bankalar devlet mülkiyetinde kaldı, stratejik iş kolları çoğunlukla devletçe işletildi, özelleştirme, büyük ölçüde küçük işletmelerle sınırlı tutuldu, devlet, en büyük firmaları sürekli kontrol etti.

Şu anda basında aktarılan, Küba’nın yaptığı reformları gerçek manada inceleyen herkes, bu önlemlerin çok daha ileriye gittiğini görüyor. Bu tedbirler arasında özel bankaların yasallaştırılması, eskiden devlete ait işletmelerde devletin çoğunluk hissesi bulundurma zorunluluğunun kaldırılması, üretime ait varlıklarda özel mülkiyetin ve yabancı mülkiyetinin alanının genişletilmesi, ayrıca, devletin doğrudan sahipliğinin önemli ölçüde azaltılması gibi adımlar yer alıyor.

Bu politikalar, tüm önemli sektörlerde, özellikle de finans sektöründe devlet mülkiyetini muhafaza eden Çin modeliyle doğrudan çelişiyor. Açıklanan şekilde uygulanmaları durumunda bu tedbirlerin Deng Şiaoping’in reformlarının Küba’ya uyarlanmış hali olmadıklarını görmek gerekiyor.

Küba hükümeti, bu önlemlerin sosyalizmi korumak için gerekli olduğunu söylese de bu reformlar, Çin’in piyasa ekonomisine geçiş sürecinde mülkiyet yapıları ve finans kurumları alanında attığı liberalleşme adımından çok daha köklü bir liberalleşmeye tanık olacağımızın delili.

Sonuç olarak, Çin’inkinden çok daha küçük ve çok daha az avantaja sahip olan Küba ekonomisi, Çin’in tarihsel olarak yaptığı gibi, yabancı sermayeyi devletin kalkınma hedeflerine tabi kılmayacak. Bu iki modelin temelini oluşturan iktisadi mantık, temelde farklı.

Bu gerçeği kabul etmeyen, ona ilişkin tespiti oturduğu yerden atıp tutan “beyaz Batılı komünistlerin” retoriği olarak görüp bir kenara atan tavır, başlı başına bir Batı liberal ahlakçılığı biçimidir. Bu tutum, analizi derinleştirmeye değil, burjuvaziye karşı mücadelesinde işçi sınıfı hareketini güçlendirmek için gerekli olan eleştirinin susturulmasına yarar.

Bu nedenle, bir kez daha belirtmek gerek: söz konusu davranış, ne Marksist ne de Marksist-Leninisttir. Aslında, ciddi hiçbir Marksist gelenekle benzeşmemektedir. Aksine, bu davranış, kişinin varsayımları sorgulandığında, ırkı ve kimliği bir silah olarak kullanma eğilimini yansıtmakta, böylelikle gerçek bir materyalist analizin ihtiyaç duyduğu derinlikli tartışmaya mani olmaktadır.

Bir tespitle sözlerimi sonlandırayım.

Küba ve Venezuela halkları, kapitalist güçlerce dayatılan emperyalist ekonomik savaş altında büyük acılar çekmiştir. Bu harekâtta maksat, her zaman ülkeleri ekonomik sıkıntılar yoluyla teslim olmaya zorlamak olmuştur ve bu maksat, önemli ölçüde hasıl olmuştur. Mücadelemize doğru bir şekilde destek olabilmek için bu gerçeği kabul etmek zorundayız.

Venezuela ve Küba, emperyalist egemenliğe karşı mücadelelerine başlamadan önce, onlarca yıl boyunca bol miktarda yabancı sermaye akışına sahne olmuştu. Peki bu gelişme, halklara kapsamlı bir refahtan istifade etme imkânı sundu mu? Hayır.

Yoksulluk, bağımlılık ve azgelişmişlik, her iki ülkenin de ana özelliği olmaya devam etti. Bu ülkelere yabancı sermayenin çıkarlarına tabi, kaynak ihraç eden bölgeler ile vergi cenneti olarak görülen ülkeler arasındaki mesafe çok dardı.

Şu anda her iki ülkede yürütülen reformlar, sermaye akışları üzerindeki devlet kontrolünün zayıflaması ve mülkiyetin özel sermaye çıkarları doğrultusunda merkezsizleşmesi gerçeği dikkate alındığında, iki ülke, tehlikeli bir aşamaya doğru sürükleniyor.

Sermayeyi toplumsal kalkınma hedeflerine tabi kılmaya yönelik etkili mekanizmalar olmadan, bu sermaye üzerindeki kontrol, giderek zorlaşıyor.

Dolayısıyla tehlike, soyut anlamda sadece ekonomik liberalleşmede değil, tarihsel olarak büyük ölçekli sömürüyü mümkün kılan yapısal koşulların yeniden ortaya çıkmasında. Bu koşullarda, sıradan Kübalıların ve Venezuelalıların yaşam kalitesinin önemli ölçüde iyileşmesi pek mümkün değil. Bilâkis, bu halklar, sömürü karşısında daha da savunmasız hale gelme riskiyle karşı karşıya. Bu da burjuvaziye artı değer elde etmek ve kendi sermaye birikimini sürdürmek için yeni fırsatlar sunacak.

Bu bir ahlak, duygu ya da siyasi imaj meselesi değil. Bu, ekonomik mantık ve kapitalizmin kendisinin maddi işleyişiyle ilgili bir mesele.

Ne yazık ki, Batı’da birçok sözde Marksist-Leninist, tam da bu gerçeği görmezden gelmeye kararlı görünmektedir, zira bu insanlar, geleneksel anlamda gerçek birer Marksist-Leninist, hatta Marksist bile değil.

Elina Zenofontos
30 Haziran 2026
Kaynak

12 Ocak 2026

, ,

Emperyalizmin Gangster Dönemi

SSCB çöktüğünde, liberal burjuva yazarlar, demokrasinin ve istikrarın dünya üzerinde ulaştığı zaferin damgasını vurduğu dönemin nihayet geldiğini duyurmuşlardı. Bu liberal burjuva yazarlara göre, sosyalizmin gerçekleştirdiği itiraz, gereksiz ve verimsizdi. 

Sömürgelerine siyasi bağımsızlık bahşetmiş, herkese oy hakkı vermiş, refah devleti temelli önlemleri özünde benimsemiş olan kapitalizmin, bu itirazın mevcut olmadığı koşullarda insanlık için barış, ekonomik güvenlik ve bireysel özgürlük sağlayacağına inanıyorlardı.

Öte yandan, kimi solcu yazarlarsa, sömürgeciliğin sona ermesini, herkese oy hakkı verilmesini ve refah devleti önlemlerinin uygulanmasını, sosyalist itiraz sebebiyle varoluşsal tehditle yüzleşen kapitalizmden koparılmış tavizler olarak görmüş, bu itirazın ortadan kalkmasıyla sistemin her daim sahip olduğu yağmacı karakterini sergilemesine ve bu tavizleri geri almasına yol açacağı öngörüsünde bulunmuşlardı. Solcu yazarlar haklı çıktılar.

Burada ele aldığımız konu başlığı olarak emperyalizm, bugün “gangster aşaması” olarak adlandırabileceğimiz aşamaya geçerek, o alenen saldırgan olan doğasını sergileme imkânı buldu.

ABD emperyalizminin yaptığı gibi, Venezuela’nın usulüne uygun olarak seçilmiş Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ve eşini askeri bir operasyonla evlerinden kaçırıp, uydurma suçlamalarla yargılanmak üzere, kelepçeli olarak ABD’ye getirmek ve uygun bir kukla hükümet kurulana kadar ülkelerini doğrudan bir ABD sömürgesi olarak yönetmek, uluslararası davranışın tüm yasal ve ahlaki normlarını ihlal eden, emperyalizmin bu “gangster aşaması”nı örnekleyen, alabildiğine cüretkâr bir eylemdir.

Ancak bu, emperyalizmin gangster aşamasının tanık olduğumuz son eylemidir. Saddam Hüseyin’inin zor kullanılarak devrilmesi ve tamamen asılsız suçlamalarla idam edilmesi, Libya’nın Muammer Kaddafi’sinin vahşice öldürülmesi, Suriye’nin işgali, tek “suçu” emperyalizm destekli bir yerleşimci sömürgeci proje tarafından evlerinden çıkarılmamayı istemek olan Filistin halkına karşı işlenen soykırım, Gazze’nin Donald Trump tarafından seçilen bir “Vali” eliyle yönetilecek bir ABD sömürgesi olarak ele geçirilmesi ve değerli bir gayrimenkul parçasına dönüştürülmesi, bunların hepsi, emperyalizmin gangster aşamasının farklı kesitleridir.

Liberal görüş, gene Donald Trump’ı bir gangster gibi davrandığı için sorumlulukları onun sırtına yüklüyor, onu aykırı bir kişi olarak görüyor, son dönemdeki yağmacı eylemlerin tüm sorumluluğunu yalnızca ona yüklüyor. Oysa yukarıda bahsedilen olayların çoğu Donald Trump’ın iktidara gelmesinden önce gerçekleşti. Trump ile önceki ABD başkanları arasındaki tek fark, diğerlerinin gangster eylemlerini “medeni” bir söylem altında kamufle etmiş olmaları, Trump’ın ise yönetiminin niyetlerini hiçbir şeyden çekinmeden dile dökmesidir. Ayrıca, Filistinlilere yönelik soykırım da dâhil olmak üzere, yukarıda bahsedilen olayların her birine, “liberal” denilen ilkeleri sürekli savunduğunu söyleyen diğer emperyalist ülkeler tam destek vermişlerdir.

Nicolas Maduro’nun kaçırılması bile, Trump’ın gözüne girmek isteyen (maalesef Hindistan da dâhil olmak üzere) küresel güneydeki birkaç ülke haricinde, dünyanın her yerinde kınanırken, saldırı, Almanya, Fransa ve İngiltere’nin aktif veya örtük desteğini almıştır.

Özellikle ABD’nin Avrupalı müttefikleri, Nicolas Maduro’nun otoriter bir yönetici olduğu, bu nedenle görevden alınması için gözyaşı dökülmesine gerek olmadığı yönünde bir argüman öne sürüyorlar. Bu argümanın tamamen saçma olduğu aşikârdır.

Uluslararası hukuk, ABD’nin veya herhangi bir başka ülkenin, orada demokrasi kurmak için başka bir ülkenin işlerine askeri olarak müdahale etmesine izin vermez. Yöneticinin kim olacağına o ülkenin halkı karar verir. Dolayısıyla, Maduro’nun otoriter olup olmamasının ABD müdahalesiyle hiçbir alakası yoktur.

Ayrıca, Trump’ın kendisi de Venezuela’da Maduro'nun başlıca rakibi Maria Corina Machado’nun, Maduro tutuklandıktan sonra yönetimi devralacak kadar yeterli halk desteğine sahip olmadığını açıkça kabul etmiştir. İki ana siyasi platformun bulunduğu bir ülkede, eğer bir tanesi yeterli halk desteğine sahip değilse, diğerinin daha fazla desteğe sahip olması mantıklıdır. Böyle bir durumda, Trump’ın kendisinin ve birçok Avrupalı liderin yaptığı gibi, Maduro’nun siyasi meşruiyetten yoksun olduğunu iddia etmek tamamen saçmadır. Eğer Machado da Maduro da siyasi meşruiyetten yoksunsa, Trump, Venezuela’da kimin siyasi meşruiyete sahip olduğunu belirtmelidir.

Trump, Maduro’yu devirme nedeninin gerçek sebebini, 3 Ocak Cumartesi günü düzenlediği basın toplantısında kendine özgü açık sözlülüğüyle ortaya koydu: “Yer altından muazzam miktarda servet çıkaracağız.” Ona göre, elde edilecek para, sadece Venezuela halkına değil, aynı zamanda Amerikan petrol şirketlerine ve “o ülkenin bize verdiği zararların tazmini için ABD’ye” de gidecek. Bahsettiği “zararlar”sa görünüşe göre Venezuela’nın petrol kaynaklarını millileştirmesinden kaynaklanıyor.

Venezuela, dünyanın en fazla petrol rezervine sahip ülkesi olup, bu rezervler, dünya toplam rezervlerinin %17'sine kadar ulaşmaktadır. Trump’ın Venezuela’nın petrolünü yağmalama önerisi ise, o ülkeyi ele geçirme ve “yönetme” amacının açık bir itirafıdır. Bu, düpedüz gangsterlikten başka bir şey değildir: Bu gangster, şunu söylemektedir: “Sizde petrol var. Başkanınız onu almamıza mani olursa onu kaçırırız, ülkenizi ya bir sömürge gibi yönetiriz ya da onu yağlamamıza izin verecek kukla bir hükümet kurarız.”

Şüphesiz ki, yeraltı ve yerüstü zenginleri türünden bir ülkeye ait kaynakları yağmalamak, emperyalizmin her zaman yaptığı şeydir. Bu faaliyet, emperyalizmin ana omurgasını teşkil eder.

Sömürgeciliğin sona ermesinden sonra emperyalizm, yoluna çıkan hükümetleri devirerek ve yerlerine itaatkâr hükümetler getirerek yağmalama sürecini sürdürmeye çalıştı. Guatemala’da Arbenz’e, İran’da Musaddık’a, (o zamanki adıyla) Kongo’da Lumumba'ya ve Şili’de Allende’ye karşı CIA destekli darbeler, ilk akla gelen örneklerdir. Daha yakın zamanlarda, Doğu Avrupa ve eski Sovyet cumhuriyetlerinde gerçekleştirilen çeşitli renkli devrimler ve Amerika'nın Batı Asya’ya saldırısı da aynı türdendir. Tüm bu önceki vakalar ile Venezuela arasındaki fark, önceki vakalarda ABD’nin iç çatışmada bir tarafı destekliyormuş gibi görünürken, perde arkasında darbeler üzerinde çalışmasıdır; ancak Venezuela’da, iç çatışmada bir tarafı destekleme bahanesi olmadan, doğrudan askeri müdahale gerçekleştirmiştir.

Elbette emperyalizm, maden bakımından zengin olmasalar bile anti-emperyalist hükümetlere sahip ülkeleri de hedef alıyor. Trump, ünlü Monroe Doktrini’ni yeniden canlandırma girişiminin bir parçası olarak, Küba, Meksika ve Kolombiya’yı hedef alma planlarını zaten açıkladı. Ancak imparatorluğunun etki alanı sadece Latin Amerika ve Karayipler ile sınırlı değil. Bugün dünyada hiçbir ülke, ABD müdahalesi ihtimali karşısında güvende değil.

Sovyetler Birliği, ABD’nin Küba’ya saldırmakla tehdit ettiği Küba füze krizi sırasında, ABD ile nükleer bir çatışmaya girme riskini göze alarak Küba’yı savunmuştu, tıpkı daha önce Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesinin ardından İngiliz-Fransız işgaline karşı Mısır’ı savunduğu gibi. Her iki durumda da emperyalizm geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bugün mevcut olmayan Sovyetler Birliği, ABD önderliğindeki emperyalizm tarafından tehdit edilen tüm dünya ülkelerince büyük bir özlemle anılmaktadır.

Emperyalizmin bugüne kadarki en yüksek aşamasını oluşturan bu gangster aşamasının uzun sürmesi mümkün değil. Dünya halkları, özellikle de emperyalizmin kurbanı olmuş üçüncü dünya halkları, kendilerini bir kez daha emperyalist hâkimiyetin yol açtığı esarete teslim etmeyeceklerdir. Aslında, Arap dünyasındaki emperyalist gangsterliğin önceki örneklerinde bile, müdahalenin sonucu amaçlanandan oldukça farklı olmuştur.

Bu bağlamda, Trump’ın Maduro’nun yoldan çekilmesi sonrası onun yerini alan Venezuela Başkan Yardımcısı Delcy Rodriguez’in Amerikan diktasına uyacağına dair sığ varsayımının boşa düşmesi önemlidir: Rodriguez, ABD’nin eylemini kınadı ve Maduro’nun serbest bırakılmasını talep etti. Bunun üzerine Trump, onu “Maduro’dan daha kötü bir kaderle” tehdit etmeye başladı. Gerçekten de tüm ülke, bu ABD gangsterliğine karşı ayaklandı. Sovyetler Birliği’nin yokluğu, emperyalizmi dünyaya hükmetme arayışları konusunda cesaretlendirmiş olsa da, bu hâkimiyet bir hayal olarak kalacaktır.

Prabhat Patnaik
7 Ocak 2026
Kaynak

10 Ocak 2026

, ,

Venezuela ve Yeni-Sömürgecilik

Karşımızda duran, saf ve yalın haliyle emperyalizmdir. ABD, uluslararası hukuku hiçe sayarak, Venezuela’yı işgal etti, Başkan Nicolás Maduro’yu kaçırdı, 80 kişiyi öldürdü, binaları ve askeri tesisleri harap etti. Bundan önce de Bolivarcı Cumhuriyeti ekonomik olarak boğmuş, deniz ve hava sahasını abluka altına almış, Doğu Pasifik Okyanusu’nu küçük teknelerle geçmekte olan 110 denizciyi yargısız infaz etmişti.

Karşımızda duran, yeni sömürgeciliğin konsantre halidir. Başkan Donald Trump, Latin Amerika ülkesini “güvenli, kapsamı genişletilmiş, mantıklı bir geçiş sürecini işletene kadar yöneteceğini, Venezuela’nın kontrolünü başka birinin ele geçirmesine izin veremeyeceklerini” söyledi. Sonra sözlerine şunu ekledi: “Her şeyi biz yöneteceğiz.  Her şeyi biz düzelteceğiz. Uygun bir vakitte de seçim yapacağız.” Trump’ın amacının Venezuela’da bir manda rejimi tesis etmek olduğu görülüyor.

Bu, korsanlığın yirmi birinci yüzyıldaki hali. Başkan ve iş adamları, Venezuela’nın siyah altınını, petrol endüstrisini imparatorluk adına ele geçiriyor. Trump, “Dünyanın en büyüğü olan Amerikalı petrol şirketleri gelecek, milyarlarca dolar harcayacak, çökmüş petrol altyapısını onaracak, ülke için para kazanmaya başlayacak” diyor. Bir gün sonra da şunu söylüyor: “Ülkenizdeki petrole ve diğer şeylere tam erişim imkânı elde etmemiz gerekiyor.”

Trump’ın sözlerinde alaycılık ifrada varıyor. “Amerika Amerikalarındır diyen Monroe Doktrini, yerini (Amerika Trump için diyen Donroe Doktrini’ne bırakıyor. Aynı Trump, “Bu Batı yarımküre bizim. Biz burada yaşıyoruz, Batı Yarımküre’nin ABD’nin düşmanları, rakipleri ve hasımları için bir operasyon üssü haline gelmesine izin vermeyeceğiz.”

Artık vakit şahinlerin vakti. Artık Washington, demokrasiyi, insan haklarını, kadın özgürlüğünü ve Batı değerlerini savunma adına yumuşak veya sert darbeleri, vatansever sahtekarlıkları ve hukuk savaşını haklı gösteremiyor. Güç kullanma bahanesini yağma, talan ve acımasız şiddetin üzerini örtmek için kullanıyor.

Ülkeleri işgal ediyor, hükümetleri deviriyor, gemileri bombalıyor, başka ülkelerin vatandaşlarını idam ediyor, kendi yasalarına göre yargılıyor, egemenlikleri ayaklar altına alıyor, diğer ulusların seçim süreçlerine müdahale ediyor, tehditler savurup duruyor. Çünküo, tüm bunların sonuçlarına katlanmak zorunda kalmadan yapabiliyor.

Ancak tüm askeri gücüne ve yeni-sömürgeci dayatmalarına rağmen, Amerika’daki iktidar hırsı, kitlelerin itaatsizliği ve direnişiyle karşılanıyor. Muazzam ateş gücüne rağmen, sahada hiçbir ABD askeri yok. Yıpranmış olsa da, Bolivarcı ordu, ayakta, insicamını ve bütünlüğünü koruyor. Başlarının üzerinde sallanan Demokles’in kılıcına rağmen ülkeyi muhalif güçler değil, Bolivarcılar yönetmeye devam ediyor. Komuta zinciri kesintisiz işliyor.

Başkan Trump ve Marco Rubio, evcil köpekleri Corina Machado’nun Venezuela’da artık kendileri için faydalı olmadığını kabul etmek zorunda kaldılar. En azından şimdilik. Bu durum, Henry Kissinger’ın dediği gibi, "ABD’nin düşmanı olmak tehlikeli olabilir, ancak dostu olmak ölümcüldür” sözünün kanıtı. Efendilerinin paspası olmasına rağmen, Amerika başkanı, María Corina Machado’nun “harika bir kadın olduğunu, ancak Venezuela’nın lideri olmak için halkının desteğine veya saygısına sahip olmadığını” söylüyor.

Bu noktada Dışişleri Bakanı, şu açıklamayı yapmak zorunda kalıyor: “Şu an gerçek şu ki, muhalefetin büyük çoğunluğu maalesef artık Venezuela’da değil. Hemen ele alınması gereken kısa vadeli sorunlarımız var. Bizim asıl ilgilendiğimiz konu, iki-üç hafta veya iki-üç ay içerisinde ne olacağı, bunun ABD çıkarlarıyla nasıl ilişkili sonuçlar doğuracağı. Orada polisin ve askeri teşkilatın başında artık başka insanlar var.” Amerika açısından Venezuela’da kullan-at politikası iş başında.

Geçici başkan, Nobel Barış Ödülü sahibi değil, Delcy Rodríguez’dir. Bu açıklamalar, Edmundo González’in 2024 başkanlık seçimlerini neden kaybettiği sorusuna da cevap sunuyor. Açık olan şu ki Venezuela'daki durum, Başkan Nicolás Maduro’nun kaçırılmasından öncekiyle aynı değil. Yeni bir oyun oynanıyor. ABD, rejim değişikliği ve petrol endüstrisinin devredilmesi sürecini denetlemek istiyor.

ABD, Maduro rejiminin Maduro’nun kendisi olmadan yönetmesini, başta Jorge ve Delcy Rodríguez, Diosdado Cabello ve Vladimir Padrino López’in bulunmasını istiyor. Eğer emirlerine uymazlarsa, daha büyük misillemeler gerçekleştirme tehdidini savuruyor. Ülkenin kaosa sürüklenmesini ve yönetilemez hale gelmesini önlemek istiyor. ABD’nin amacı, 26 yıllık süreçte Çavezci iktidarın gerçekleştirdiği dönüşümleri tepeden müdahalelerle ortadan kaldıracak, esnek bir vasal devlet türü yaratmak. Ancak bu amacın gerçekleşebilmesi, yalnızca elitlerin rızasına değil, aynı zamanda halkın da pasifliğine ihtiyaç duyuyor.

Korku, belirsizlik ve çıkar gruplarının savunması bu girişimin lehine işleyebilir. Ancak ülke, siyasallaşma düzeyi, tabandan örgütlenmiş yapılar, halkın elindeki silahlar, yeni milliyetçi ve popülist bir doktrinle eğitilmiş subaylarla birlikte, bu girişime karşı çıkıyor. Estefanía Ciro'nun uyarısında dile getirdiği gibi, tüm bu unsurlar, mücadele azmi konusunda aralarında bir farklılığın oluşmasına izin vermeden, halkların kendi kaderini tayin hakkına düşman olan Donroe Doktrini’nin karşısına dikiliyor.

Bu anlamda, Venezuela'da şimdiye dek tanık olduklarımız bir şeyin sona erdiğini değil, önceki dönemlerden daha da çalkantılı olacak yeni bir aşamanın başladığını ortaya koyuyor.

Meksikalı devrimci Pancho Villa’nın dediği gibi: “Şimdi sevinin şerefsizler, ama unutmayın, sizin için her şey daha da kötüye gidecek.”

Luis Hernández Navarro
Meksika
6 Ocak 2026
Kaynak

, ,

Çürüyen İmparatorluğun Gösterisi ve Psikolojik Operasyonları



Yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreği, hesaplı bir terör ve pedagoji eylemiyle, tek kutuplu egemenliğin ve sözde kurallara dayalı düzenin çağının çoktan ellerinden kayıp gittiğini en derin maddi düzeyde hisseden, çürüyen bir imparatorluğun özenle sahnelediği bir gösteriyle başladı.

Nicolas Maduro ve eşinin New York’a kaçırılıp orada halka açık bir şekilde teşhir edilmesi yasal bir eylem değildi, uyuşturucuyla mücadele operasyonu değildi, “adalet” meselesi de değildi. Bu, imparatorluk ölçeğinde yürütülmüş bir psikolojik operasyondu. Hukuk kitaplarına değil, egemen bir liderliğin bedenlerine ve onuruna yazılmış, her şeyden evvel Küresel Güney’e hitaben kaleme alınmış bir mesajdı: “Çok kutupluluk söylemlerine aldanmayın, tarihin sizin lehinize döndüğünü sanmayın, esaret halinden kurtulduğunuza inanmayın. Siz hâlâ bizim kölelerimizsiniz, size ibret olsun diye ceza vermeyi kararlaştıdığımız vakit sizi kurtarmak için kimse gelmeyecek.”

Bu gösteri, tam da Amerikan hegemonyasının içine girdiği kriz bağlamında ele alınmalıdır. On yıllarca süren finansallaşmanın, sanayisizleşmenin, bitmek bilmeyen emperyalist savaşların, ülkenin dayandığı maddi ve toplumsal temeli aşındırmasının ardından, Amerikan imparatorluğu, artık rıza, kalkınma veya ideolojik cazibe gibi yollara başvurarak yönetme imkânından yoksun. Sürekli başvurduğu liberal söylem, güvenilirliğini ve meşruiyetini yitirdi. Kendi halkı bile kurumlarına güvenmiyor.

Böyle bir durumda, emperyalizm en ilkel ve kendisini en yalın haliyle ifşa eden biçimine geri dönüyor: tiyatro oyunu gibi sahnelenen çıplak güç.

Kaçırma ve mahkeme salonundaki geçit töreni, dünyayı Amerikan gücüne ikna etmek için değil ki zaten çok fazla insan, bu gücün sınırlarının farkında, Küresel Güney’i demoralize etmek, tek kutuplulukta yaşanan, herkesin gördüğü aşınmanın ardından oluşmaya başlayan psikolojik ivmeyi kırmak içindi. Mesaj alabildiğine yalın ve basitti: Amerika’nın güç olmadığı bir dünyadan bahsetmek için henüz çok erken. Bu hedefe göre hareket edenler, bedel ödeyecekler.”

Dolayısıyla yapılan operasyon, öncelikle Venezuela devletine veya liderliğine yönelik değildi. Gerçek hedef kitlesi, Karakas’ın çok ötesindeydi. Operasyonun asıl hedefi, Afrika’ydı, Asya’ydı, Latin Amerika’ydı.

Bu operasyonda, Küresel Güney’de belirli bir temkinlilik ve dağınık düşünceler üzerinden, Amerika’nın tek kutuplu dünyada sahip olduğu gücün zayıflamasının özgürce kalkınma, stratejik manevralar ve emperyalist disiplinden kısmi kurtuluş konusunda tarihsel planda kısmi bir alan açabileceğine inanan toplumlar hedeflendi.

Görevdeki bir başkanı kendi şehrine kaçıran ABD, esasen dünyadaki hiyerarşi konusunda birilerine ders veriyordu. Bu ders de şu cümleyle ilgiliydi: Emperyalizmin onayı olmaksızın egemenlik bir seraptan ibarettir. Hukuk sahası güce tabidir, direnişe yalnızca yaptırımlar ve darbelerle değil, halkların kolektif moralini ortadan kaldırmak amacıyla tasarlanmış, liderleri kamuoyunun gözü önünde aşağılayan eylemlerle karşılık verilecektir.

Tarihe dönüp baktığımızda bu mantığın ne yeni ne de tesadüfi olduğunu görürüz. İlgili mantık, esas olarak gerilemekte olan, gücünü kaybeden imparatorlukların klasik repertuarına aittir. Bu anlamda, ABD’yle Roma İmparatorluğu arasında kurulan paralellik abartılı bir mecazi yaklaşımın değil, somut bir analizin ürünüdür.

Roma, artık yalnızca genişleme ve ilhak yoluyla hüküm süremez hale geldiğinde, giderek gösteriye yöneldi. Yenilmiş krallar, yabancı liderler ve isyancı generaller, zincirlenip Roma’da zafer alaylarıyla dolaştırıldılar. Bu, sadece onları cezalandırmak için değil, aynı zamanda imparatorluğun sahip olduğu üstünlüğü, hem merkezin hem de çevrenin bilincine kazımak içindi. Bu ritüeller, tek bir mesajı iletmek için tasarlanmış, öncü psikolojik operasyonlardı: “Direniş beyhude, hiyerarşi ebedidir. Roma, dünyanın ekseni olmaya devam etmektedir.” Modern imparatorluk, bu mantığı çağdaş biçimlerle yeniden üretir; forumlar yerini mahkeme salonlarına, mermer kemerler medyatik gösterilere bırakır, ancak işin özü aynı kalır. Tahakküm, bir tiyatro oyunu gibi sergilenir.

Bu gösteriyi özellikle dikkat çekici kılan şey, gerçekleştiği tarihsel momenttir. ABD, bu türden zor aygıtlarına başvurulan gösterilere, gücünün zirvesindeyken değil, hegemonyasının maddi temellerinin gözle görülür şekilde aşındığı bir anda başvuruyor. Başta Çin olmak üzere, Rusya ve daha geniş manada Güney’deki ülkeler arasında tesis edilen ittifaklar ile birlikte alternatif üretim, finans ve siyasi koordinasyon merkezleri ortaya çıkıyor. Ebedi zannedilen tek kutuplu düzen yanılsaması bu şekilde dağılıp gidiyor.

Öte yandan, emperyalizmin ağırbaşlı bir şekilde, süreci kabullenerek geri çekilmeyeceğini de biliyoruz. Yapısal gerilemeyle karşı karşıya kalan emperyalizm, bu gerileme sürecini, abartılı gösterilerle, gerçeklikte karşılığı olmasa bile, algı düzeyinde tarihsel hareketi durdurmayı amaçlayan ihtişamlı güç gösterileriyle örtbas etmeye çalışır. Bu anlamda psikolojik operasyon, hegemonyanın yerini alır: rızanın yetersiz kaldığı yerde, korku devreye girmelidir.

Daha da önemlisi, bu operasyon, Küresel Güney’in kendi içindeki yanılsamaları, özellikle de çok kutupluluğun doğalında koruma sağlayacağına dair yanılsamayı ortadan kaldırmak için tasarlanmıştı. Egemen bir ülkenin liderinin kaçırılması, yüksek sesle ve açıktan şunu söylemek içindi: “Çin veya Rusya’nın sizin için nükleer çatışma riskini göze almasını beklemeyin. İttifakın veya sözden ibaret kalan dostluğun sizi rejim değiştirme operasyonlarından koruyacağını düşünmeyin. Küresel dengedeki değişimleri güvenlik garantisi olarak algılamayın. Marksist-Leninistlerin de dediği gibi bu, maddi çıkarların duygusallığın önüne geçtiğine dair bir derstir.”

Anti-emperyalist olanlar da dâhil olmak üzere devletler, kendi stratejik hesaplamalarına göre hareket ederler. Hiçbir büyük güç, Küresel Güney için bir kurtarıcı görevi görmeyecektir. İmparatorluk bunu biliyor ve bu bilgiyi moral bozmak için silah olarak kullanıyor.

Ne var ki diyalektik, iki tarafı keskin kılıçtır. İki yönlü işler. Böyle bir gösterinin gerekliliği, imparatorluğun zayıflığını ortaya koymaktadır. Tarihsel rolünden emin olan bir sistem, önemini birilerine ispatlamak adına liderleri kaçırmaya ihtiyaç duymaz. Meşruiyetinden emin bir hegemon, bu kadar açıkça aşağılamaya ihtiyaç duymaz. Bunlar, altındaki zeminin kaydığını hisseden, sadece yurtdışındaki rakiplerinden değil, kaçınılmazlığına olan inancın yavaş yavaş buharlaşmasından da korkan bir gücün eylemleridir. Bu anlamda, sergilenen gösteri, gücün ispatı değil, çürümenin emaresidir. Roma’nın zaferleri, çelişkileri derinleştikçe çoğaldı. O zaferler, çöküşe mani olamadı, çöküşe iliştirilmiş birer süs olarak tarihe geçtiler.

Küresel Güney, sürece dair politik çıkarımını, vehimler ve yanılsamalardan uzak durduğu zeminde, net bir yaklaşımla dile dökebilmelidir. Egemenliği bahşeden, uluslararası hukuk değildir, onu diplomatik ittifaklar da güvence altına almaz. Egemenlik, sınıfın gücünü, devletin kapasitesini ve maddi caydırıcılığa dayanan güçler ilişkisidir.

Kitlelerin örgütlü gücü ve kompradorların kontrolünden kurtulmuş bir devlet aygıtı olmadan, emperyalist saldırganlığın omuzlarına gerçek bedeller yükleme becerisini edinmeden, egemenlik, kolaylıkla geri alınabilen, ihlal edilebilen, gösteriye dönüştürülebilen dekoratif bir kurgu olarak kalır. Çürüyen imparatorluğun psikolojik operasyonu, umudu öldürmeyi, direnişin anlamsız ve boyun eğmenin rasyonel olduğuna bizi ikna etmeyi amaçlar. Gözümüzün önüne çekilmiş son ideolojik perdeler, ancak emperyalist tahakkümün çıplak mantığı ifşa edilerek yırtılıp atılır.

Amerikan imparatorluğunun New York’ta sahnelediği şey, dünya düzeninin geleceği değil, yeni teknolojik koşullarda kendisini tekrar eden geçmişiydi. Burada, artık kendi evrenselliğine inanmayan ve bu nedenle korkuya bel bağlamak zorunda olan bir imparatorluğun dili konuşuyordu. Tarih, bize bu tür anların mücadelenin sona erdiği değil, netliğe kavuştuğu, durulandığı anlar olduğunu öğretir.

Hükmünü bu türden müsamerelerle, gösterilerle sürdürebilen imparatorluklar, esasında meşruiyet savaşını çoktan kaybetmişlerdir.

Küresel Güney’in önünde uzanan yol, uzun, engebeli ve maliyetli, ama artık şu gerçeğin net bir biçimde idrakindeyiz: aşağılanmanın tüm halkları kalıcı olarak demoralize edebileceği çağ, sona ermiştir. Gösteri, tarihi dondurmak için tasarlanmıştı. Bunun yerine, acımasız bir dürüstlükle, imparatorluğun kendisinin zamanının tükenmekte olduğunu ortaya koydu.

Bişarat Abbasi
7 Ocak 2026
Kaynak

06 Ocak 2026

, ,

Emareler



2013 yılında Nicolás Maduro, devlet başkanı seçildi. O sıralar Karakas’ta yaşıyordum. Bugün bizzat şahit olduğumuz gelişmelerin emarelerini o günlerde bulmak mümkün.

Maduro’yu “deviren on iki yıllık komplonun hikâyesini şu şekilde aktarabiliriz.

19 Mart 2002 günü George Bush, Charles Samuel Shapiro’yu Venezuela’daki Amerikan büyükelçiliğinin başına getirdi. Günler sonra Shapiro, hükümeti yıkmayı planlayan “yerli bir örgüt”le bir araya geldi.

11 Nisan günü Hugo Chávez, kaçırılıp Orchila Adası’na götürüldü. Hemen yerine Pedro Carmona Estanga geçici başkan olarak atandı. Carmona, yayınladığı kararnameyle ülkenin adını değiştirdi, meclisi ve anayasa mahkemesini feshetti, adalet bakanını görevden aldı. Kararnameye imza atanlar arasında María Corina Machado da vardı.

Carmona, iktidarda sadece 36 saat kalabildi. Chávez, sabah saat 2:50’de helikopterle geri döndü. Görevine başladı.

Takip eden dönemde “katil ve korkak” İsrail devleti, aleyhine adımlar attı. Bu adımlar, hiçbir zaman affedilmedi. 9 Ocak günü Chávez, İsrail devletiyle tüm bağları koparttı, elçiliğini Karakas’tan kovdu. 10 Temmuz’da Venezuela muhalefetinin İsrail eliyle finanse edildiğini söyledi. Aynı günlerde “Mossad’a bağlı terörist örgütler beni öldürmeye çalışıyor” dedi.

2012’de Karakas’a gelen Chávez, Henriqué Capriles Radonski’ye karşı yoğun bir seçim kampanyası yürüttü. Seçim öncesinde rakibi Capriles, İsrail devletiyle bağları yeniden tesis etme meselesini tartışmak üzere Venezuela İsrailliler Derneği Konfederasyonu ile bir araya geldi. Konfederasyon, o günlerde internet sitesinde şunu söylüyordu: “Bizi tanımlayan da birleştiren de Siyonizmdir. Onu güçlendirmek bizim sorumluluğumuzdur.”

Toplantıda Capriles, Venezuela’nın İran’la kurduğu bağların yeniden gözden geçirilmesi, ayrıca Chávez hükümetinin sergilediği antisemitizmin tartışılması gerektiğini söyledi.

Capriles’in babası, ellilerde ABD’li şirket Kraft Foods’un ülkeye girmesini sağlayan kişiydi. Annesinin babası Andrés Radonski ile annesi Lili Bochenek, Venezuela’ya 1947 yılında Polonya’dan göç etmişti.

2012’deki seçimde Chávez, aldığı 1,5 milyon fazla oyla Capriles’i mağlup etti. Ertesi yıl Chávez, kanserden vefat etti, yerini Nicolas Maduro aldı.

Fakat 2019 yılında seçimde aday olmamasına rağmen Juan Guaidó adında bir adam “geçici başkan” olarak yemin etti. Birkaç gün içerisinde bu ismi Trump rejimi tanıdığını açıkladı.

İngiliz hükümeti de aynı yoldan ilerledi. Bu süreçte Guaidó, Bank of England’da bulunan Venezuela’ya ait 2 milyar dolarlık altına sahip olmak için hukuki çalışma yürüttü.

Guaidó, geçmişte ABD hükümetinin el koyduğu, devlete ait varlıklar üzerinden milyonlarca dolar harcama yaptı.

Kısa süre sonra Guaidó, “İsrail’le ilişkilerin istikrara kavuşturulması sürecinin zirveye ulaştığını” söyledi. İlk görevlendirdiği isimlerden olan Pynchas Brener, Karakas’taki Aşkenazilerin başhahamıydı. Bu isim, iki devlet arasında diplomatik bir ilişki bulunmamasına rağmen, resmi İsrail sefiri yapıldı.

2022 yılının sonlarında muhalefet, Guaidó’yu başından attı. Onun yerini María Corina Machado aldı. Ekim 2025’te Machado, soykırımcı Binyamin Netenyahu’ya teşekkürlerini iletti ve iki ülke arasında güçlü ilişkilerin yeniden kurulacağı vaadinde bulundu. Machado, iktidara geldiğinde Venezuela büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacağına söz verdi.

Venezuela devlet başkanı Nicolas Maduro ABD tarafından kaçırıldığında, Machado “iktidarı almaya, başa geçmeye hazır” olduğunu söyledi.

Machado, Amerikan şirketlerinin hayrına olacak şekilde, ülkedeki petrol sektörünü özelleştirme vaadinde bulunmasına karşın Trump, onun gerekli destekten yoksun olduğunu söyleyerek, Machado’nun başa geçme ihtimalini ortadan kaldırdı. Onun yerine, Trump yüzünü Paul Singer’a çevirdi.

Singer’a ait olan Elliott Yatırım ve Yönetim şirketi, Venezuela devletine ait olan ancak ABD’de bulunan CITGO isimli petrol rafinerisinin mahkeme kararıyla yapılan açık artırmada satıldığı süreçte rafineriyi ele geçirdi.

Singer, Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi’nin (AIPAC) en büyük altıncı bağışçısı. Aynı zamanda Doğuştan İsrailliler Vakfı ile IDF Dostları isimli Larry Ellison tarafından desteklenen yardım kuruluşuna fon sağlayan bir isim.

Singer, petrol şirketini yargıcın atadığı özel görevli Robert Pincus sayesinde elde edebildi. Kendisini “mağrur Siyonist” olarak niteleyen Pincus, AIPAC’in icra kurulundaki isimlerden biri. Daha önceleri Yahudi Ulusal Fonu’nun Delaware eyaletindeki ekibinde çalışıyordu.

Geçen yıl ABD’de kurulan yeni bir örgüt, İbrahim Anlaşmaları’nın Latin Amerika versiyonu anlamında “İshak Anlaşmaları”nı gündeme getirdi. İsrail’in BM elçisi Danny Danon, bu anlaşmayı Latin Amerika ülkelerini İsrail’in yörüngesine sokma yöntemi olarak tarif etti.

İshak Anlaşmaları’nın Amerikalı Dostları denilen örgüt, 2025 yılında Yaratılış Ödülü Vakfı’nca kuruldu.

2012’den beri verilen ödül, Yahudi Ajansı ile İsrail Başbakanlık Ofisi yanında, aslen Rus olan beş İsrailli milyarderin verdiği 100 milyon dolarlık bağışla birlikte verilmeye başlandı.

Geçen yıl Kolombiya devlet başkanı Gustavo Petro, Trump ve ait olduğu “pedofil çetesi”nin Epstein dosyalarının açığa çıkmasına mani olmak için Venezuela’yı hedef aldığını söyledi. Geçen gün Trump, sıranın Kolombiya’da olduğu imasında bulundu.

Jody McIntyre
Ocak 2026
Kaynak

,

Venezuela Devrimi Hâlâ Ayakta



Son 72 saatte yaşanan olaylar, ABD hükümetinin Venezuela’daki Bolivarcı devrime karşı 25 yıldır sürdürdüğü rejim değişikliği operasyonlarında niteliksel bir tırmanışı temsil etmektedir. ABD’nin “Mutlak Kararlılık Operasyonu” adı altında gerçekleştirdiği saldırı, Başkan Nicolás Maduro’nun yasadışı bir müdahaleyle kaçırılması, derin bir kriz anının oluşmasına yol açmış ama aynı zamanda her şeyin belirli bir netlikte görülmesini sağlamıştır. Küresel devrimci güçler için, dezenformasyonu aşmak, güç dengesini nesnel olarak anlamak ve ileriye dönük bir yol haritası çizmek için somut bir analize ihtiyaç vardır.

ABD Askeri Müdahalesinin Nesnel Koşulları

Operasyonun ardından, ABD İmparatorluğu’nun eşi benzeri olmayan askeri yetenekleri konusunda çok laf edildi. Ancak Marksistler, işe güçler arası siyasi ilişkiyi anlamakla başlamalıdırlar. Daha yakından incelendiğinde, Trump yönetiminin bu şekilde bir operasyon yürütmek zorunda kalması, emperyalizmin Venezuela’da, uluslararası zeminde ve kendi ülkesi dâhilinde siyasi açıdan belirli zafiyetlere sahip olduğunun kanıtıdır.

Trump yönetiminin tam ölçekli bir işgal yerine böylesi bir operasyonu yürütme konusunda aldığı karar, örgütlü halk direnişinin gücünün bir kanıtıdır. ABD’nin elindeki seçenekleri esasen iki temel faktör kısıtlıyordu:

1. Venezuela’daki kitlesel seferberlik: Başkan Maduro’nun Bolivarcı milislerin sayısını artırma çağrısı neticesinde sekiz milyondan fazla vatandaş silahlandı. Parçalanmamış olan Venezuela’nın profesyonel ordusuyla birleştiğinde, bu durum, herhangi bir kara işgalinin uzun süreli bir halk savaşına dönüşeceği, ABD’nin kabul edemeyeceği politik ve maddi maliyetlere yol açacağı bir senaryonun oluşmasını sağladı. Trump yönetiminin "gerçekçi hareket etmek gerek” derken zımnen kabul ettiği üzere, Çavezcilik ve Bolivarcı devrimin ardında halen daha güçlü bir kitle desteği mevcut. Zaten Venezuela sağının ülkeyi yönetme konusunda yeterli desteğe sahip olmadığını Amerika da kabul ediyor.

2. ABD İçi Muhalefet: Siyasi yelpazenin her kesiminde , Trump’ın kendi kitle tabanının önemli bir bölümü de dâhil olmak üzere kamuoyu, askeri müdahaleyi reddediyor, bu da Venezuela’ya çok sayıda askerin konuşlandırılmasına dönük pratiğin sürdürülmesini politik zeminde imkânsızlaştırıyor.

Bu caydırıcı unsurlarla karşı karşıya kalan Beyaz Saray, bir bataklığa saplanmaktan kaçınırken, devrimci devletin başını kesmek için teknoloji ve askeri imkânlar alanında sahip olduğu ezici üstünlüğünü kullanma stratejisine başvurdu. Venezuela devletini yok edecek bir savaşı yürütmek yerine, 150’den fazla uçak ve seçkin Delta Force birimlerini içeren saldırı yöntemini kullanmak zorunda kalan Amerika, zımnen devletin kalıcı olduğunu kabul ediyor. ABD, Irak ve Afganistan’da gerçekleştirdiği, ikisi de başarısızlıkla neticelenen ve epey maliyete yol açan askeri müdahalenin ardından, en az dirençle karşılaşacağı yolun arayışına girdi, bu yol dâhilinde, siyasi “ganimet” olarak iş görecek bombalı saldırıları ve insan kaçırma eylemini tercih etti. Aslında Trump’ın aşırı duygusal tarzının ve aşırı agresif askeri taktikleri, Latin Amerika’da önceden de yürütülmüş olan güç diplomasisini anımsatan, rejim değişikliği amaçlı savaş yürütme konusundaki isteksizliğin bir sonucuydu. Bu hamlesiyle ABD, silah zoruyla tavizler elde etmeyi amaçlayan on dokuzuncu yüzyıl gangster emperyalizmine geri döndü. Trump’ın “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” derken kastettiği şey tam da bu.

Güç Asimetrisi ve “İhanet” Meselesi

Venezuela halkı, partisi ve devleti, merkezi olmayan bir halk direnişiyle tam kapsamlı bir ABD işgaline karşı koymaya hazır olsa da, şu anda gezegendeki hiçbir ülke, gerçekleştirilen özel operasyonda başvurulan yoğun ve ağır güce mani olacak hazırlığa veya kapasiteye sahip değil. Ahlaki açıdan ne kadar haklı olursa olsun, halkın büyük bölümünü seferber etmiş bile olsa ya da askeri yeteneklere sahip de olsa hiçbir ulus, şu an ABD’nin elindeki savaş mekanizmasının yoğunlaştırılmış, yüksek teknolojiye dayalı ölümcül gücüyle boy ölçüşemez. Koordineli bombardıman, iletişim, elektrik ve hava savunmasının devre dışı bırakılması ardından Başkan Maduro’nun güvenli konutuna yapılan baskın, bu asimetrik gücün bir uygulamasıydı. Venezuela güçleri ve Kübalı enternasyonalistlerden oluşan güvenlik biriminin kahramanca direnişi neticesinde 50 savaşçı öldü, bu da önceki tüm iddialara rağmen, bunun bir “teslimiyet” değil, bir savaş eylemi olduğunu teyit ediyor.

Bu durum, çok kutupluluğun mevcut aşamada Küresel Güney’deki devletlerin egemenliğini koruma mekanizması olarak işlev görebileceği fikrini açıkça çürütmektedir. Dünyanın en büyük askeri bütçesine, en geniş askeri üs ağına ve teknolojik üstünlüğüne sahip olan ABD, askeri güç alanında tek kutuplu hegemonyasını yeniden tesis etmiştir.

Ardından gelen psikolojik savaş operasyonu, özellikle Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez’i hedef alarak, devrimci liderlik içerisinde “ihanet” veya “vatan hainliği” iddialarıyla bölünme yaratmayı amaçlamıştır. Bu anlatı her türden kanıttan yoksundur, görünüşe göre tümüyle yanlıştır, aynı zamanda ABD askeri stratejisi ve psikolojik operasyonlarında hep kullanılan bir taktiktir.

Rodríguez ailesinin devrimci geçmişi mücadeleyle yoğrulmuştur. Babaları Jorge Antonio Rodríguez, Marksist-Leninist bir örgüt olan Sosyalist Birlik’in lideriydi. 1976’da Punto Fijo rejimi tarafından işkenceye maruz bırakılarak öldürüldü. Hem Delcy hem de kardeşi Jorge (Ulusal Meclis Başkanı), gizlilikle yürütülen kitlesel sosyalizm mücadelesi geleneğinin yetiştirdiği isimlerdir. Başkan Maduro’nun kendisi de aynı örgütün bir üyesiydi. İhanetin içlerinde kol gezdiğini veya korkaklığın ya da oportünizmin ürettiği bir teslimiyet halinin oluştuğunu iddia edenler, kırk yıllık müşterek siyasi oluşumu, zulmü, ayrıca, amansız emperyalist saldırılar karşısında edinilmiş liderlik deneyimini ve devrimci liderliklerinin sınıfsal karakterini göz ardı ediyorlar.

Bolivarcı Devletin Direnci ve Ricat Taktiği

Olayların hemen ardından, Venezuela devleti, köklü ve istikrarlı bir yapı olduğunu ortaya koydu. On yıllarca süren ABD propagandasının Venezuela devletinin çöktüğünü söylemesine rağmen, ülke, politika ve anayasa temelli emir-komuta zincirini muhafaza etmeyi bildi. Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez; Diosdado Cabello (İçişleri Bakanı), Vladimir Padrino (Savunma Bakanı), Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) ve silahlı kuvvetlerin merkezi liderliği ile birlikte, kurumları istikrara kavuşturmaya, kitleleri protesto için seferber ederek kamusal alanı geri kazanmaya ve Başkan Maduro’nun hayatta olduğuna dair kanıt elde etmeye çalıştı. Trump, başta ülkeyi ABD’nin yöneteceğini iddia etse de, Marco Rubio, bu söylemden geri adım atmak zorunda kaldı. PSUV liderliğinin işlevsel sürekliliği, bu söylemsel geri çekilmeyi zorunlu kıldı. Geçici lider olarak hareket eden Delcy Rodríguez, ABD’nin sözlerine karşı çıktı: “Bu ülkede sadece bir başkan var, onun adı da Nicolás Maduro Moros’tur. [...] Biz, bir daha asla herhangi bir imparatorluğun sömürgesi olmayacağız.” Alelacele sözünden dönen Rubio, bizzat seçtikleri muhalif figür María Corina Machado’yu kamuoyu önünde itibarsızlaştırarak, fiilen Bolivarcı devleti tek yönetici kuruluş olarak tanıdı.

Karakas’tan gelen, ABD ile diyalog ve müzakere çağrısında bulunan açıklamalar, teslimiyet olarak değil, baskı altında ricat olarak anlaşılmalıdır. Fiiliyatta ülke, ağır nesnel koşullarla karşı karşıyadır. Arjantin, Paraguay, Ekvador, El Salvador, Peru ve Bolivya’da başa sağcıların gelmesi, Brezilya, Kolombiya ve Meksika’daki ilerici hükümetlerin sergilediği kararsız tutum, Venezuela’nın Latin Amerika’da siyasi izolasyonla karşı karşıya kaldığı anlamına gelmektedir. Açık olan şu ki Venezuela’nın Rusya ve Çin’den aldığı maddi ve siyasi destek, ABD emperyalizmini başka bir saldırıdan caydırmaya yetmemektedir. Süregelen deniz ablukası ve ABD’nin askeri eylemlerini sürdürmesiyle oluşan varoluşsal tehdit, en önemli zorluklar olmaya devam etmektedir.

Trump, 3 Ocak’ta yaptığı ilk açıklamada Delcy Rodriguez’in ABD ile işbirliği yapmaya ve taleplerini karşılamaya istekli olduğu imasında bulunmuştu. Bazı solcular, ona inanarak, bunu Delcy’nin teslimiyetine dair bir işaret olarak yorumladılar. Aynı gün düzenlediği basın toplantısında Venezuela’nın egemenliğini koruduğunu söyleyen Delcy, Başkan Maduro’nun serbest bırakılması da dâhil olmak üzere kendi taleplerini tekrar dillendirdi. Ertesi gün Delcy, parti liderliği ve bakanların katıldığı, parti, halk ve ordunun birliği yeniden ortaya konulduğu toplantıya başkanlık ettikten sonra dünyaya, Trump’a ve ABD hükümetine hitap eden bir mesaj yayınladı. ABD hükümetini, egemenlik ve eşitlik şartlarının muhafaza edilmesi kaydıyla, barış ve kalkınma için Venezuela ile birlikte çalışmaya çağırdı.

Esasen bu açıklama, ne ihanet ne de teslimiyet olarak yorumlanmalıdır. Aslında bu açıklama, Maduro’nun son üç ayda ve ABD ile yaşanan gerilimle tanımlı yıllar boyunca yaptığı açıklamaların bir benzeri. Maduro, topyekûn bir savaştan kaçınmak için sürekli olarak diplomasi ve müzakere çağrısında bulunmuş, Venezuela’nın petrol ve maden kaynakları için ABD ile kapsamlı ekonomik anlaşmalar müzakere etmeyi teklif etmişti. Maduro’nun kaçırılmasının ardından Venezuela devletinin bu tür anlaşmaları imzalaması, vatana ihanet teşkil etmeyecektir.

1918’de Lenin ve Bolşevikler, yeni kurulan Sovyet Cumhuriyeti’ni yok olmaktan kurtarmak için emperyalist Almanya’ya geniş topraklar veren ünlü Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzaladılar. Partisindeki “sol komünistler” tarafından devrimi satmakla suçlandı, ancak Lenin, bu uzlaşmayı canın bağışlanması karşılığında cüzdanın “silahlı haydut”a verilmesi örneğiyle kıyasladı. Bu taviz, onu "ihanetle" suçlayan Sol Sosyalist Devrimciler ile ittifakın bozulmasına yol açtı. Sol Sosyalist Devrimciler, Bolşevik hükümetine karşı silahlı mücadeleye giriştiler. Eylül 1918’de Lenin’e "devrime ihanet eden" biri olarak suikast girişiminde bulundular. Bu girişim neticesinde Lenin ağır yaralandı. İki ay sonra Almanya teslim oldu ve Sovyet Cumhuriyeti, Brest-Litovsk’ta kaybettiği tüm toprakları geri aldı.

Bugün Venezuela, benzer bir “Brest-Litovsk momenti”yle karşı karşıya. Latin Amerika’daki sağcı hükümetlerin izole ettiği, neredeyse tümüyle abluka altına aldığı devrimci çekirdek, gelecekteki mücadele için bir savunma hattı olarak devletin varlığını öncelikli kılıyor. Bu bağlamda, PSUV ve Venezuela hükümetinin önceliği, devrimci devlet iktidarının korunmasıdır.

Merhum Komutan Hugo Chávez’in 1992 isyanının başarısızlığından sonra belirttiği gibi, “Yarın ilerlemek için bugün geri çekilmeliyiz.” Bu ricat, ABD hükümetiyle açıktan yürütülecek müzakereleri içerebilir; bu müzakereler, ABD şirketlerinin Venezuela’nın petrol üretiminde daha büyük paylara ve erişime sahip olmasını, ABD çıkarlarına büyük ölçüde fayda sağlayan koşullar altında, siyasi alanı güvence altına almak ve topyekûn yok oluşu önlemek için ekonomik alanda diğer geçici tavizler de dâhil olmak üzere çeşitli şartları kapsayabilir. Amaç, küresel Güney’deki sosyalist güçlerin geri çekildiği bir dönemde, Venezuela ve Küba’yı sosyalizm ve anti-emperyalizmin vazgeçilmesi mümkün olmayan savunma hattı, birer direniş üssü olarak muhafaza etmektir.

Trump, bugün zafer ilan ediyor, “biz kontrolü ele geçirdik” diyor. Bunu esasen kendi ülkesiyle alakalı siyasi amaçlar için yapıyor. Ama bu, gerçeği değiştirmez. Gerçek manada rejimi değiştiremediğinden, kelimeleri devreye sokup, yalan yanlış bir ifadeyle, “rejim değişti” diyor. New York Times gibi şirketlere ait medya kuruluşları, Trump’ın Delcy Rodriguez’i “itaatkâr isim” olarak “seçtiğini söyleyen sözlerini destekleyen yanıltıcı manşetler atıyor, makaleler yayınlıyor. Oysa hiçbir sosyalist, burjuva propagandasını kabul etmesiyle neticelenecek ani tepkiler vermemeli.

Devrim, ağır bir darbe aldı, ancak devlet iktidarı üzerindeki etkisi devam ediyor. Önümüzdeki dönem, birliğini ve stratejik yaratıcılığını sınayacak olsa da, devrim, büyük krizleri yönetme ve aşma konusundaki o olağanüstü kapasitesini sürekli sergilemeyi bildi.

ABD içerisinde yaşayan insanlar olarak bize düşense, imparatorluğun planlarına karşı içteki muhalefeti büyütmeye devam etmek, dezenformasyon kampanyalarına karşı koymak ve Küresel Güney’deki devrimcilerin tehdit ve baskıdan uzak, kendi yollarını çizebilecekleri bir alan yaratmak adına güç dengesini değiştirmek için elimizden geleni yapmaktır.

Neticede devrim dediğimiz şey bir şahıstan ibaret değil. O, toplumsal bir süreç ve kitlesel bir olgudur. Başkan Maduro, New York’ta bir hapishane hücresinde, ancak Bolivarcı proje, Karakas sokaklarında ve Miraflores Başkanlık Sarayı’nda varlığını sürdürüyor.

Manolo De Los Santos
5 Ocak 2026
Kaynak

05 Ocak 2026

, , ,

Sis Perdesi

Bir ara bu ülkede “Venezuela Dostluk Derneği” diye bir dernek vardı. “Saflık fetişi”, saflık takıntısı, küçük burjuvanın efendileri huzurunda arınık olmak için ortaya koyduğu liberal çaba neticesinde dernek, hükmünü yitirdi. Çünkü Maduro, Türkiye başkanıyla buluştu, iş tuttu, hatta Nusret’te oturup et yedi. “Kaldıraç” kelimesinin “avantaj” anlamı öne çıkartıldı. Uygun dayanak noktası, saflık arayışı sebebiyle bir türlü bulunamadı, dünya yerinden edilemedi. Ama aynı derneği kuranlar, yılbaşında ağaç süsleyip piyango çekilişi yaptılar. Dayanak noktası, liberal burjuva değerlerdi. Herkes, hoş görünmek zorunda olduğu yeri ve kişileri gayet iyi biliyordu.

Neticede sosyalist örgütler, burjuvazinin ve devletin milli ve dini prangalarından kurtulma iradesinin basit araçlarından ibaret oldukları bilinciyle hareket ediyorlar. Maduro da zaten dün o bilinçle eleştiriliyordu.

Maduro’yu eleştirenler, onun “otobüs şoförü” olduğu üzerinde duruyor, Mine Kırıkkanat’ın yetiştirdiği solcular, onun fakirliğiyle dalga geçiyorlardı. 

Bugün o solcuların-sosyalistlerin bir vakitler “adayımız ol” diye yalvardıkları Özgür Demirtaş, Venezuela’nın Amerika’nın eyaleti olmasını istiyor. Bu istek, aynı zamanda Türkiye ile ilgilidir. O Demirtaş, cumhurbaşkanı adayı olsaydı, onu eleştirenlere küfürler döşenecek sosyalistler, bugün adamı “mandacı” ilan ediyorlar. Dün Fethullahçılarla yol yürüyen Alper Taş gibiler, bugün bu örgütün Venezuela topraklarından ayrılamayan haytasına ayar veriyor.

Kansu Yıldırım, sendika parasıyla semirmenin derdinde olan bir küçük burjuva olarak, yazdığı gazetenin sahiplerinin mandacı CHP’yle ve İngiltere ile tuttuğu işlerin üzerini örtüyor. EMEP, sahada CHP’nin açtığı icazet alanında at koşturuyor. Seçimlerde EMEP gibi örgütler, Venezuela’da emperyalizmin kuklası olarak sahaya sürülmüş kadına verilen ödülü tebrik eden, onu sahiplenen İmamoğlu için oy topluyorlar. Hapse düşünce yollara dökülüyorlar.

Bugün sol partilerin “anti-emperyalizm”i anımsamaları önemli bir gelişmedir. Ama gene de bu gelişme, şüpheyle karşılanmalıdır. Hepsi, milletvekilliği mazbatası dağıtım merkezi olarak gördükleri DEM’in ve CHP’nin açıklamalarını beklemiş, bağımsız bir sınıf siyaseti ve devrimci siyaset uyarınca tepki geliştirmemişlerdir. DEM’den alınan icazetle, dün Biden’ın gemisine binen Devrimci Parti türü yapılar, Amerika’yı eleştiren bildiriler döşenmişlerdir. Bu bildirilerin bir anlamı yoktur. Başta Trump var diye yazılmaktadır. Demokrat Parti’nin sicili görmezden gelinmektedir. Amerika’daki ağababaları da aynı tavrı sergilemektedir:

“Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu birkaç ayrı dönemde 120.000 Japon Amerikalı, evlerinden ve geçim kaynaklarından kopartıldı ve gözaltı kamplarına konuldu; atom bombaları Hiroşima ve Nagasaki’ye atıldı, çok sayıda masumun ölümüne yol açtı; FBI’a politik örgütlere sızma yetkisi verildi; 1940 tarihinde yürürlüğe giren, hükümetin zor ve şiddet yoluyla yıkılmasını önleme amaçlı Smith Kanunu, Troçkist olan Sosyalist İşçi Partisi liderlerini, daha sonra Komünist Parti liderlerini politik görüşlerinden dolayı hapse attı; bir ‘ulusal olağanüstü hal’in ilan edilmesi durumunda politik muhalifleri toplamak amacıyla gözaltı kampları kuruldu; Kırklı yılların sonlarında ve ellilerde devlette çalışan sekiz bin kişi, politik bağlantıları ve görüşleri nedeniyle işten çıkartıldı, hayatın her alanından binlerce insan işlerinden oldu; Tarafsızlık Kanunu ile İspanya’ya ambargo uygulandığı dönemde birçok şirket, Franco’nun faşist lejyonlarını besledi; çeşitli Üçüncü Dünya ülkelerinde kontrgerilla programları yürürlüğe konuldu; Vietnam Savaşı, Demokrat Parti döneminde yapıldı, çatışma süreci, aynı dönemde tırmandırıldı. Ayrıca, yaklaşık bir asır boyunca Demokrat Parti’nin Kongre’deki lider kadroları, ırk ayrımcısı düzeni korudu, tüm linç karşıtı ve adil istihdam yasalarına mani oldu. Ama tüm bu suçlar, birçoklarına yıkım ve ölüm getirmesine rağmen, nedense liberalleri, sosyal demokratları ve ‘demokratik sosyalist’ antikomünistleri, Demokrat Parti’yi veya onu yaratan siyasi sistemi kınamaya teşvik etmedi. Bu kesimler, komünizme karşı takındıkları hoşgörüsüz tavrı Demokrat Parti’ye sergilemediler.”[1]

Hepsinin de anti-emperyalizmi Marksizm-Leninizmin değil, Amerikan Demokrat Parti’sinin ve buradaki iç uzantılarının bir neticesidir. Başta Trump değil Biden olsaydı, bu partiler, Maduro eleştirileri döşenecekti.

Neticede “bugün solun siyaseti, sermayeye veya devlete yalvarmaktan ibaret. Sermayenin önünde diz çöküp ‘at sırtından şu AKP’yi’ diyorlar veya devletin eteklerine yapışıp ‘bu AKP sana yakışmıyor, defet!’ diye ağlıyorlar.”[2]

Bugün Amerika eleştirileri, ucuz AKP karşıtlığı bağlamında gündeme geliyor. Dün Tayyip’in yanına oturdu diye küfrettikleri Maduro’ya bugün sahip çıkıyor olamazlar. O yüzden adını anmıyorlar. Onlar şahsında, birkaç gün önce “Maduro gitsin Türkiye’ye sığınsın” diyen Trump’a yönelik liberal husumet konuşuyor. Düne kadar Amerika’dan alınan silahları tevil edenler, sahiplenenler, “Amerika Türkiye’ye müdahale etsin” diyenler, bugün Amerika’ya meydan okuyor olamazlar.

ESP, bu konuda dürüst. O hâlâ, liberalliğinden hiç vazgeçmiyor, Marksizm-Leninist teoriye aykırı, liberal gevezeliklere sarılıyor. Dün “Ne Sam ne Saddam”[3] diyen ÖDP gibi ESP de, onun uzantısı olarak, “Ne ABD ne Çin-Rusya” diyor. “Emperyalist bloklar arası kavga”dan bahseden liberaller kervanına katılıyor. “Kardeşim, herkes emperyalist, Amerika olmuş çok mu?” diyerek Amerika’yı aklıyor.

Yunanistan Komünist Partisi, aynı lafı ettiği için komünistler arasında teşkil eden birliği dağıttı. “Rusya ve Çin’i emperyalizm dairesinde görmeyenler”i şiddetle eleştirdi. Bu eleştirisi sayesinde birkaç NATO askeri, YKP kortejinde boy gösterdi, partiye bir iki belediye verildi. “Ne Çin Ne ABD” sloganı, liberallerin kendilerini yetiştiren kontrgerilla talimnamelerinden öğrendikleri sis perdesi yöntemiydi. Bu yöntemde amaç, gerçek niyeti gizlemek, dikkatleri başka yöne çekmek, “düşman”a sis bulutu ile diz çöktürmek.

“YKP; ABD, NATO, Çin ve Rusya’yı aynı analitik düzleme yerleştirerek, dünya sisteminin gerçek hiyerarşisini teorik olarak ortadan kaldırdı.”[4] Amerika’yı koruma altına aldı. Çünkü parti, ne kadar kızsa da Amerika ve liberalizmiyle tanımlı alanda at koşturmayı seviyor. Aşırılıkları eleştiriyormuş gibi yapıyor. Ama Amerika’daki emperyalist niteliği örtbas ediyor.

Görünen o ki Amerika, Venezuela’ya yönelik saldırıda bu sis perdesi yöntemine başvurdu. Dikkatleri başka yöne çevirdi. Asıl hedefi olan “Nusretçi” Maduro’yu rehin aldı. Burada Maduro’yu eleştirenler, şimdi kına yakabilirler.

Yunanistan Komünist Partisi ve onun Türkiye’deki uzantısı TKP, NATO operasyonunun parçası olarak, “Çin ve Rusya da emperyalist” korosuna katıldı. ESP ile birlikte bugün asıl emperyalist odak ve güç olarak Amerika’yı perdelemeye, korumaya çalışıyorlar.

Bugün DEM ve CHP’yle iltisaklı sol örgütlerin anti-emperyalizmini sis perdesi operasyonunun parçası olarak görmek gerekiyor. Bugüne dek anti-emperyalizmi “gericilik” olarak görenlerin, emperyalizmi ağzına alanları, “yeni dönemi, gelişimi anlamıyorsunuz, gericisiniz” diye bağırıp parmak arası terlikleriyle kovalayanların yalan söyledikleri görülmeli.

Aynı NATO, “bizde Alexandria Ocasio-Cortez var, siz de birini imal edin” dedi, burada Seda Kadıgil’i ambalajladılar. “Bizde Demokrat Parti’nin taşeron örgütleri var, siz de kurun” dediler, burada TİP gibi yapıları inşa ettiler. TİP, mecliste NATO üyeliği ile ilgili oylamaya devrimci bir itiraz örgütlemek yerine moda çekimine katılmayı tercih etti. Bugün NATO, Pentagon ve CIA emriyle bir gecede vegan, feminist ve lubun olan örgütlerin anti-emperyalizmi yalandan ibarettir.

Neticede bu örgütlerin bilinçaltı, tam da Candan Badem’de dil buluyor. Badem, “İran’la ABD savaşsa ABD’nin yanında yer alırım”, Filistin konusunda “Filistinliler İsrail’e teslim olsunlar, İsrail’den yana olmak gerek” diyen kişi. Bunları NATO devletinin resmi kapeleri imal etti.

O resmi TKP, yıllarca Ergenekon davası görmüş bir subayı, misal, Mehmet Ali Çelebi’yi örgütlemek için uğraştı. Çelebi, AKP’ye gitti, peşinden kendisini örgütlemek isteyenleri sürükledi. TKP gibi yapıların emperyalizmle ilişki içerisindeki sermayenin ve devletin aparatları olduğu net biçimde görüldü.

Bugün Maduro karşısında dökülen timsah gözyaşlarının bir anlamı yok. Anti-emperyalist irade ve direniş, başka yerlerde, halkın ve sınıfın iradesinde aranmalı.

Eren Balkır
4 Ocak 2026

Dipnotlar:
[1] Carlos L. Garrido, The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx Publishing Press, Bahar 2023.

[2] Eren Balkır, “Madara”, 5 Ağustos 2018, İştiraki.

[3] Jean Bricmont, “Ne Sam Ne Saddam”, 2006, İştiraki.

[4] Bisharat Abbasi, “KKE: A NATO And EU's Imperialist Chauvinist Pet Dog in the Cloak of Orthodox Marxism”, 28 Aralık 2025, Substack.