Eylül
1920, Rusya’daki devrimci devlet için hem büyük umutlar vaat eden ama aynı
zamanda büyük tehlikelerle yüklü bir momentti. 1917’de Rus işçileri, iktidarı
ele geçirdiler. O günden sonra “iç savaş” olarak adlandırılan dönemden
geçtiler. Gerçekte bahsi edilen dönemde İngiliz ve Fransız orduları, Rus
topraklarını işgal ettiler. 1919 yılında aynı zamanda Macaristan ve
Bavyera’daki devrimler de ezildi.
Bolşevik
liderler, devrimin nüfuz ve faaliyet alanının genişletilmesi gerektiğini,
devrimin tecrit edilmesi durumunda hayatta kalamayacağını biliyorlardı. O
günlerde sosyalizmden bahseden bir ülke yoktu. Dolayısıyla yeni Sovyet devleti,
kendi çıkarları ve dünya işçilerinin çıkarları temelinde ittifaklar kurmak
zorundaydı. Ya sosyalizm zaferlerine yenilerini ekleyecekti ya da sömürü devam
edecek, yeni savaşların çıkması beklenecekti.
Komünist
Enternasyonal, 1919’da bu zeminde kuruldu. Amacı, dünya devrimini teşvik
etmekti. Enternasyonal’in 1920 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında Moskova’da
düzenlenen ikinci kongresi, dünya kapitalizmini yıkmaya mahir yeni komünist
partiler kuracak sosyalistleri ve sendikacıları bir araya getirdi. Ne var ki
delegelerin önemli bir bölümü Avrupa’dan gelmişti. Komintern başkanı
Zinovyev’in ifadesiyle, “Enternasyonal kongresinin ikinci yarısında
müttefiklerin kimler olacağı üzerine tartışmalar yürütüldü.”[1] Bakû
Kurultayı’nın yolunu bu tartışmalar açtı.
1914-1918
arası dönemde cereyan eden savaş, bir emperyalist savaştı. İngiliz ve Fransız
emperyalistlerin sömürge halklarını kurtarma niyetinde olduklarına dair sözleri
yalandan ibaretti. Versay Anlaşması, Avrupa ülkelerine kendi kaderini tayin
etme hakkını bahşederken, bu noktada Afrika ve Asya’daki ülkeler bu haktan muaf
tutuldu.
Bolşeviklerse
sömürgeciliğin ve ırkçılığın ortadan kalkacağı, tümüyle unutulacağı bir dünya
vizyonuna sahiplerdi. Bolşevik parti üyesi Radek’in ifadesiyle, “artık herkes,
ırk ayrımcılığının olmadığı, haklar ve yükümlülükler konusunda hiçbir
farklılığın gözlemlenmediği, herkesin aynı haklardan yararlandığı, herkesin
aynı görevlere sahip olduğu yeni ve özgür bir insanlık inşa etme işine uyum
sağlamak zorundaydı.”[2] Öte yandan, Komintern’in ikinci kongresinin
benimsediği manifestoda emperyalist ülkelerdeki komünistlerin kendi
emperyalizmlerine karşı mücadele yürütmelerinin önemine vurgu yapılıyordu:
“Doğrudan veya dolaylı
olarak, bazı ulusların ayrıcalıklı konumunu diğerlerinin hilafına savunan,
sömürge köleliğine göz yuman, farklı ırk ve renkteki insanlar arasında haklar
olduğunu kabul eden, emperyalist ülkelerin burjuvazisinin sömürgeler üzerindeki
egemenliğini sürdürmesine yardımcı olan, bu sömürgelerin silahlı ayaklanmasını
desteklemek yerine, İrlanda, Mısır ve Hindistan’ın Londra plütokrasisine karşı
ayaklanmasını tüm gücüyle desteklemeyen İngiliz sosyalisti, bu 'sosyalist',
proletaryanın desteğini ve güvenini talep etmekten çok uzaktır, kurşunları hak
etmese bile en azından kınanmayı hak etmektedir.”[3]
İşte
bu bağlamda, Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu, ezilen halkların
temsilcilerini Bakû’ye davet etti. Yer seçimi gayet iyiydi. Bakû, 1918’de
bağımsızlığını kazanan, eski Çarlık İmparatorluğu ülkelerinden biri olan ve “Rusya
ile Doğu arasındaki kavşakta”[4] bulunan Azerbaycan’da yer alıyordu. Öte
yandan, Bakû, bir Petrol merkeziydi ve Bolşevikler, petrolün yirminci yüzyılda
alacağı önemin farkındaydılar. Amerikalı devrimci John Reed, delegelere hitap
ederken şu soruyu sordu: “Bakû’nün Amerikan dilinde nasıl telaffuz edildiğini
biliyor musunuz? ‘Oil’ [“Petrol”] diye telaffuz ediliyor.”[5]
Bakû’ye
yolculuk tehlikelerle doluydu. İngiliz hükümeti, delegelerin şehre ulaşmasını
engellemek için elinden gelen her şeyi yaptı. Örneğin, İranlı delegeleri
taşıyan bir buharlı gemiye İngiliz uçağı saldırdı. İki delege öldü, birkaçı
yaralandı. İngiliz savaş gemileri, ayrıca Türk delegelerinin Karadeniz’i
geçmesini engellemeye çalıştı. İki İranlı, Azerbaycan sınırında İran polisi
tarafından öldürüldü.[6] Moskova’dan gelen delegeler ise iç savaşın harap
ettiği bölgelerden geçmek zorunda kaldılar. Fransız delege Alfred Rosmer, kendi
yolculuğunu şu şekilde aktarıyor:
“Yolculuk [...] iç savaşın
neden olduğu yıkımın büyüklüğünü ilk elden kavramamızı sağladı. İstasyonların
çoğu harap olmuştu. Tali hatlar, her yerde yarısına kadar yanmış vagonların
kalıntılarıyla doluydu. Beyazlar yenilince, geri çekilirken ellerinden
geldiğince her şeyi yakıp yıktılar. En önemlilerinden biri de Lozovaya
istasyonlarıydı. Bu istasyonlar kısa süre önce bir çetenin saldırısına
uğramıştı. Bu bölgelerde hâlâ sıkça yaşanan bu tür saldırıların yol açtığı
hasarı bizzat gözlemledik.”[7]
Gene
de kurultaya çok sayıda delege katıldı. Kesin sayıyı belirlemek zor olsa da
kurultay tutanaklarına göre delege sayısı 1.891’di, bunların 1.273’ü
komünistti. Komünist olmayan delegeler de memnuniyetle karşılandı. Komünist
Enternasyonal Başkanı Zinovyev’e göre:
“Biz, size hangi partiye
mensup olduğunuzu sormadık. Size sadece şu soruları soruyoruz: ‘İşçi misiniz?
İşçi kitlelerinin bir parçası mısınız? İç savaşa son vermek ve zalimlere karşı
mücadeleyi örgütlemek istiyor musunuz?’ Bu sorular kâfi. Başka bir şeye
ihtiyacımız yok, sizden herhangi bir siyasi pasaport da istemiyoruz.”[8]
Delegelerin
çoğu, eski Çarlık İmparatorluğu ve Ortadoğu ülkelerinden gelmişti. 100 Gürcü,
157 Ermeni, 235 Türk, 192 İranlı ve 82 Çeçen vardı, bunlara 14 Hindu ve 8 Çinli
eşlik ediyordu. Tercümeler uzun sürdü. Salonda Çarlık döneminde zulüm gören
Asya dilleri işitildi. Alfred Rosmer’in gözlemi şu yönde:
“Salon epey canlı ve
renkliydi. Doğu’ya ait tüm kostümler bir araya gelerek şaşırtıcı ve zengin bir
renk cümbüşü meydana getirmişti.”[9]
Zinovyev,
açılış konuşmasında Rus devrimcilerinin mücadelelerinin dünya emperyalizmine
karşı verilen genel mücadelenin sadece küçük bir parçası olduğunu, Rus Devrimi’nin
çok daha büyük bir hareketin parçası olmadan zafer kazanamayacağını anladıklarını
açık bir dille ortaya koydu:
“Dünyada sadece beyaz
ırktan insanlar yok diyoruz […]. Avrupalıların yanı sıra, Asya ve Afrika’da yüz
milyonlarca farklı ırktan insan yaşıyor. Dünyanın her yerinde sermayenin
egemenliğine son vermek istiyoruz. İnsanın insan tarafından sömürülmesini ancak
devrimci ateşi sadece Avrupa ve Amerika’da değil, tüm dünyada yayarak, Asya ve
Afrika’da yaşayan insanlığın bir kısmının da bizi takip etmesiyle kesin olarak
ortadan kaldırabileceğimize inanıyoruz. Komünist Enternasyonal, tüm dilleri
konuşan insanların kendi bayrakları altında birleşmesini istiyor. Komünist
Enternasyonal, sadece Avrupa proleterlerinin değil, aynı zamanda Asya, Yakın ve
Uzak Doğu’nun köylü kitleleri, bir tür muazzam piyade rezervi oluşturarak,
onların peşinden hareket edecekler.”[10]
Zinovyev,
Rus Devrimi’nin çok daha büyük bir hareketin sadece küçük bir bölümü haline
geleceği öngörüsünü de dile getirdi:
“Doğu gerçek manada
harekete geçtiğinde Rusya ve onunla birlikte tüm Avrupa, bu geniş resmin sadece
küçük bir köşesini elinde tutacak.”[11]
Batılı
işçiler için bu Doğu’ya verilecek destek, sadece ahlaki bir yükümlülük değildi.
Zinovyev, sömürgeleştirilmiş halkların mücadelelerini desteklemenin maddi ve ilk
elden savunulması gereken çıkarı olduğunu hatırlattı:
“Şu anda, işçilerini
korkutmak isteyen İtalyan burjuvazisi[12], gerekirse sömürge birliklerini
onlara karşı göndereceğini söylüyor.”[13]
Elbette,
Avrupalı işçiler ile sömürgelerdeki
ezilenler arasında birlik sağlamak kolay olmayacaktı. Birçok işçi emperyalizm yanlısı tutumu benimsemiş,
sömürge halkları ise emperyalist ülkelerdeki
işçilerin kendi emperyalistlerinden en azından kırıntılar aldığı konusunda belirgin bir şüpheye sahiplerdi.
İngiliz
delegesi Tom Quelch, birliğin nesnel bir temeli olduğunu dile getirdi. Konuşmasına
Karl Marx’tan bir alıntıyla başladı: “İngiliz işçi sınıfı, ancak İngiliz
kolonilerinin halkları da özgür olduğunda gerçekten özgür olacaktır.” Devamında
şunu söyledi: “İngiliz işçi sınıfının düşmanları, İngiliz kapitalistleri, aynı
zamanda ezilen Doğu halklarının da düşmanlarıdır.”[14]
Kapanış
konuşmasında Zinovyev, Karl Marx’ın Komünist Manifesto’sunu yeniden
gözden geçirmeyi önerecek kadar ileri gitti. Marx’ın formülü “Bütün ülkelerin
işçileri, birleşin!” iken, Zinovyev’e göre bu formül “Bütün ülkelerin işçileri
ve bütün dünyanın ezilenleri, birleşin!” olmalıydı.
Kurultay
büyük bir coşkuya yol açtı. Zinovyev (güçlü bir hatip olmasına rağmen bazen
isteklerini gerçekmiş gibi algılayan biri olarak), “İngiliz ve Fransız
kapitalistlerine karşı gerçek bir kutsal savaş (cihad) başlatmak” gerektiğini
düşünüyordu.[15]
Belki
de daha gerçekçi ve dürüst bir bakış açısı Karl Radek tarafından dile getirildi:
“Biz ise bu halklara,
kapitalizme karşı mücadelemizde onların gücünü kullanmak değil, sermayenin
boyunduruğundan, ortaçağ kurumlarından, feodalizmden ve cehaletten
kurtulmalarına, gerçekten insani bir yaşam sürmelerine yardımcı olmak için
gidiyoruz. Onlara, büyük acılar içinde doğan genç komünist toplumun henüz Batı’nın
zenginliklerini getiremeyeceğini bilerek gidiyoruz, bu zenginliği biz
yaratmalıyız. Onları özgürleştirmek, yeni yaşamlarını, emekçi halk kitlelerinin
çıkarlarına uygun olduğunu düşündükleri şekilde inşa etmelerine yardımcı olmak
için gidiyoruz.”
Kurultay,
sadece bir başlangıçtı. Doğrusu, bir kongreden çok bir toplantıydı. Zaman çok
kısıtlıydı, çeviri ihtiyacı sebebiyle ağır aksak ilerledi. Delegelerin tam
olarak nasıl seçildiğini bilmek zor. Çoğuna kendilerini ifade etme fırsatı
verilmedi, gerçek manada demokratik kararlar almak neredeyse imkânsızdı.
Bununla birlikte, büyük önem taşıyan birkaç konu tartışıldı.
Alfred
Rosmer[16], Fransız emperyalizminin ikiyüzlülüğünü ortaya koyma fırsatını
kullandı:
“Dünya savaşı patlak
verdiğinde, Fransa ve İngiltere liderleri ve basındaki uşakları, bu evrensel
yangının barbar Almanya tarafından ezilen halklara özgürlük getireceğine dair
bize güvence verdiler. Ama eğer mesele, ezilen halkları özgürleştirmekse, […]
neden bu büyük güçler, kendilerinin ezdiği halklara özgürlük vererek işe
başlamadılar?
Neden İngiltere, İrlanda’ya
özgürlük vermedi? Neden Hindistan’da yaşayan 300 milyon insanı boyunduruğu
altında tutuyor? Alman barbarlığına karşı savaştığını iddia eden Fransa, neden
Fas, Tunus, Cezayir’i eziyor, Asya’dan bir parça toprak alarak imparatorluğunu
genişletmek için Kilikya ve Suriye’deki savaşa devam ediyor
Tam tersine, Fransa ve
İngiltere, savaş öncesinde bu halklara verdikleri cüzi reformları bile geri
almaya çalışıyor. Almanlarla savaşmak, bu amaçla, yüz binlerce Cezayirli,
Tunuslu ve Faslıyı seferber etmek gerektiğinde, Faslılara her türlü özgürlük
vaat edilmişti, ancak bugün Tunus temsilcileri, savaş alanlarında ölen 45.000
Tunusluyu anarak, Fransız hükümetinin verdiği sözleri çekingen bir şekilde
hatırlattıklarında, Fransız hükümeti, tek cevap olarak ‘elebaşlarını’
tutuklayıp hapse atıyor, bildirilerini yayınlama özgürlüğünü elinden alıyor,
yerel gazeteleri kapatıyor.”[17]
Ancak
kurultay, anti-emperyalist mücadeleleri desteklerken, onu örgütleyenler,
emperyalistlerin yerini yerli sömürücülerin almaması gerektiğini ısrarla dile
getirdiler. Zinovyev’e göre:
“[…] Gürcü köylüsü, ulusal
bağımsızlıkla ilgili o güzel şarkıları ne yapsın! […] Toprak, eski sahiplerinin
elinde kalacaksa, eski boyunduruk geçmişteki gibi devam edecekse, gelen ilk
İngiliz askeri, Gürcü işçisinin ve köylüsünün göğsüne çizmesinin topuğuyla
basacaksa ne yapsın bağımsızlığı. […] Doğu’da başlayan devrim, İngiliz
emperyalistlerini ziyafet çektikleri sofradan kovup yerlerine zengin
Müslümanları oturtacağı için önemli değildir. […] Biz, dünyanın işçilerin
nasırlı elleriyle yönetilmesini istiyoruz.”[18]
Elbette
orada farklı dinlerden delegeler vardı, ancak kurultayda özellikle çok sayıda
Müslüman bulunuyordu. Bolşevikler için amaç, Müslüman geleneğinde var olan
radikalizmi öne çıkartmaktı. Rus delegesi Skaçko’nun tespiti şu yöndeydi:
“Kur’an bile toprağın
sadece onu işleyene ait olduğunu söylüyor. Pers’teki mollalar gibi onu ele
geçiren dindar insanlar, Müslüman dininin temel yasasını ilk ihlal edenlerdir. Onlar,
bu dinin savunucuları değil, ihlalcileridir. Feodal toprak sahipleri gibi asalak
ve zalimlerdir. Dahası, beyaz sarık ve Kur’an’ın altında sömürücü tembel
yaşamlarını gizlerler. Yoldaşlar, bu saygıdeğer maskeyi yırtmalı, onları
mülksüzleştirmeli, topraklarını çalışan köylü sınıfına dağıtmalıyız.”[19]
Ancak
uygulama, her zaman teoriyi takip etmedi. Eleştirel sesler duyuldu. Kurultay
başkanlarından Taşpolat Narbutabekov, Türkistan’daki Bolşevik bürokratların
eylemlerini protesto etmek için çok sert ifadelerle konuştu:
“Yoldaşlar, size
söyleyeceğim şu ki, Türkistan’ın çalışan kitleleri iki cephede savaşmak zorunda.
Bir cephe gerici mollalarsa diğer cephe Avrupalıların milliyetçi eğilimleridir.
Türkistan’daki gerçek durumu ne Yoldaş Zinovyev, ne Yoldaş Lenin, ne de Yoldaş
Troçki, Türkistan’daki gerçek durumu biliyor. Son üç yılda orada neler olduğunu
kimse bilmiyor. […] Şimdi Müslümanlar, bize gelip ‘inançlarımız ayaklar altına
alınıyor, namaz kılmamız yasaklanıyor, ölülerimizi dinimize göre gömmemize mani
olunuyor’ diyorlar. Bunun anlamı nedir? Buna işçi kitleleri içinde karşı-devrim
tohumları ekmek denir.”[20]
Nitekim,
Bolşeviklerin iyi niyetlerine rağmen, Lenin’in “Büyük Rus şovenizmi” dediği
şeyin hiç de ölmediği ortaya çıktı.
1891
delege içinde sadece 55’i kadındı. Delegeler arasında şüphesiz ataerkil
tutumlar gözlemleniyordu.[21] Üç kadının kurultay üyeliğine seçilmesi
önerildiğinde, bu öneri, güçlü bir muhalefetle karşılandı.[22] Ancak üç kadının
seçimi açıklandığında, sonunda alkışlar ve ayakta tezahürat işitildi.[23]
Kadınların
bakış açısını sunan bir Türk kadını [Naciye Hanım], peçeyle ilgili endişe duyan
Batılı feministlerle alay ederken, Doğu erkeklerine de ciddi bir itiraz
yöneltti ve çok somut taleplerde bulundu[24]:
Yakın zamanda Doğu’da
başlayan kadın hareketine, toplumsal hayat içinde kadının rolünün narin bir
bitkinin ya da kibar bir oyuncak bebeğin rolünden öteye gidemeyeceğini savunan
aklı bir karış havada olan feministlerin gözüyle bakılmamalıdır. Kadın hareketi,
Dünya genelinde cereyan eden devrimci hareketin ciddî ve önemli bir sonucu
olarak görülmelidir. Birçok insanın zannettiği gibi Doğulu kadınlar, sadece
sokaklarda peçe takmadan dolaşma hakkı için dövüşmüyorlar. Yüksek ahlâkî
değerlere sahip Doğulu kadınlar için, söylenebilir ki, peçe ya da çarşaf en az
önemi haiz meseledir. İnsanlığın yarı nüfusunu teşkil eden kadınlar, eğer
erkeklerin rakibi olarak kalırlarsa ve onlara eşit haklar verilmezse, toplumun
ilerlemesi elbette ki imkânsızdır: Doğu toplumlarının geri kalmışlığı, bunun
inkâr edilemez ispatıdır.
Yoldaşlar emin olunuz ki,
eğer yaptığınız çalışmalarda gerçek birer yardımcı olan kadınlara
başvurmuyorsanız, ne kadar içten ve etkin olursa olsun, toplumsal hayatın yeni
biçimlerini somutlamak için harcadığınız emek ve çabalar sonuçsuz kalacaktır.[...]
Fakat biz, İran, Buhara,
Hive, Türkistan, Hindistan ve diğer Müslüman ülkelerdeki kız kardeşlerimizin
durumunun daha da kötü olduğunu biliyoruz. Ancak bize ve kız kardeşlerimize
yapılan haksızlık cezasız kalmamıştır. Bunun ispatı, gericilik ve çöküş içindeki
Doğu ülkelerinin durumudur. Yoldaşlar, biliniz ki kadınlara yapılan her türlü
kötülük bugüne dek cezasız kalmamış, bundan sonra da kalmayacaktır.
Komünist Doğulu kadınların
savaşı daha da zor olacağı kesindir, çünkü tüm bunlara ek olarak onlar, erkek
milletinin zulmüne karşı da mücadele etmek zorundadır. Eğer siz Doğulu erkekler
geçmişte olduğu gibi gelecekte de kadınların kaderlerine karşı kayıtsız
kalırsanız, sizler ve bizlerin hep birlikte üzerinde yaşadığımız ülkelerimiz
yok olacaktır: bunun tek alternatifi, tüm mazlumlarla birlikte kanlı bir
ölüm-kalım mücadelesi başlatmak ve haklarımızı güç kullanarak kazanmaktır. [...]
Eğer kendi kurtuluşunuzu
yakınlaştırmayı düşünüyorsanız, bizim taleplerimize kulak verin ve somut
katkılarla birlikte bizimle işbirliğine gidin.
1. Haklarda tam eşitlik,
2) Kadınlara erkekler için
kurulmuş eğitim ve meslek kurumlarına kayıtsız şartsız giriş hakkı verilmesi,
3) Evlilikte her iki
tarafa eşit hakların verilmesi. Çokeşli evliliğin koşulsuz ilgası.
4) Kadınların tüm yönetsel
ve idarî kurumlarda çalışma hakkının koşulsuz olarak kabul edilmesi,
5) Tüm şehir, kasaba ve
köylerde kadınların haklarını koruyan komitelerin oluşturulması.”
Zaman
yetersizliği nedeniyle diğer önemli konulara değinilemedi. Örneğin, Filistin ve
Siyonizm hakkında üç belge kongreye sunuldu, ancak görüşülemedi.[25] Rus
Komünist Partisi, Yahudi seksiyonlarının merkez bürosundan yapılan bir açıklamada,
Siyonistler, “İngiliz emperyalizminin hizmetkârları” olarak nitelendirildi.
Filistin halkı içine ayrıcalıklı bir Yahudi azınlığın suni bir müdahaleyle
yerleştirilmesi ağır bir dille eleştirildi.
Kurultayın
hemen ardından ortaya yetersiz bir dizi sonuç çıktı. 35 komünist ve 13 parti
üyesi olmayan üyeden oluşan bir Propaganda ve Eylem Konseyi kuruldu. Ancak
dünya kapitalizmi, zaten istikrar kazanmaya başlamıştı. Alfred Rosmer’in yorumu
şu şekilde: “İlerleyen aylarda, emperyalist güçleri ciddi anlamda
endişelendirecek ve meşgul edecek kadar önemli ayaklanmalar olmadı.”[26]
Propaganda ve Eylem Konseyi, kısa ömürlü oldu. Faaliyetlerine ancak 1922 yılına
dek devam edebildi. Bununla birlikte kurultay, 1921’de 57 milletten 700 öğrencinin
eğitim gördüğü, Bakû ile İrkutsk’ta[27] şubeleri bulunan Doğu Halkları
Üniversitesi’nin kurulmasında rol oynadı.
Gelgelelim,
Alfred Rosmer’in tespitiyle, uzun vadede kurultay, Asya’daki siyasi gelişmeler
üzerinde gerçek bir etkiye yol açtı:
“Sarsıntı derindi, ancak
etkileri ancak çok sonra hissedildi. Tartışmaların ve kararların meyve vermesi,
şimdiye dek her şeye gücü yeten efendilere karşı verilecek mücadelenin bilincinde
olan, yeterli sayıda gücün toplanması için zamana ihtiyaç vardı.”[28]
Türkiye’de
(1920), İran’da (1920), Çin’de (1921) ve başka yerlerde komünist partiler
kuruldu.
Bakû’nün
fikirleri dün olduğu gibi bugün de yaşıyor. Ne var ki katılımcıların çoğu trajik
bir kaderle yüzleşti. Zinovyev, Radek ve Narbutabekov gibi isimler otuzlarda Stalinist
terör neticesinde öldü. Alfred Rosmer, 1924’te Fransız Komünist Partisi’nden
ihraç edildi. Stalin’in gelişiyle birlikte, Komünist Enternasyonal,
emperyalizmin egemen olduğu ülkelere karşı çok farklı bir politika benimsemeye
başladı.
Ian Birchall
12 Eylül 2012
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Yayına Hz.: John Riddell, To See the Dawn, New York, 1993, s.
13.
[2]
L’Internationale communiste et la libération de l’Orient. Le premier Congrès
des peuples de l’orient, Milano, Feltrinelli, 1967 (ci-après Congrès)
s. 69.
[3]
Congrès, s. 33.
[4]
P Broué, Histoire de l’Internationale Communiste, Paris, 1997, s. 181.
[5]
A Rosmer, Moscou sous Lénine, Paris, 1953, s. 127.
[6]
Riddell, To See the Dawn, s. 21.
[7]
Rosmer, Moscou sous Lénine, s. 126.
[8]
Congrès, s. 29-30.
[9]
Rosmer, Moscou sous Lénine, s. 126-27.
[10]
Congrès, s. 12.
[11]
Congrès, s. 43.
[12]
O dönem İtalya'da büyük grevlerin ve fabrika işgalleri yaşandığı bir dönemdi.
[13]
Congrès, s. 34.
[14]
Congrès, s. 99.
[15]
Congrès, s. 44.
[16]
Alfred Rosmer [1877-1964] olağanüstü bir adamdı. Devrimci bir sendikacı olan
Rosmer, Birinci Dünya Savaşı’na ilk günden itibaren karşı çıkmıştı. Kırk altı
yıl sonra, Cezayir halkına karşı silaha sarılmayı reddeden 121’lerin
Manifestosu’nun imzacılarından biriydi. Moscou sous Lénine [“Lenin
Döneminde Moskova”] adlı kitabı, Komünist Enternasyonal’in ilk yıllarını
çarpıcı bir şekilde yansıtmaktadır. Kitap için bkz.: MIA.
[17]
Congrès, s. 102-103.
[18]
Congrès, s. 31-42. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı
İmparatorluğu’nun lideri olan Türk milliyetçisi Enver Paşa, kurultaydan ihraç
edildi.
[19]
Congrès, s. 185.
[20]
Congrès, s. 85-87.
[21]
Ancak bu tür önyargılar sözde “gelişmiş” ülkelerde de mevcuttu; Fransız
kadınlar ancak 1944’te oy kullanma hakkını elde edeceklerdi.
[22]
Riddell, To See the Dawn, s. 25.
[23]
Congrès, s. 149.
[24]
Congrès, s. 205-207.
[25]
Bu belgeler Le premier Congrès des peuples de l’orient [“Birinci Doğu
Halkları Kurultayı”] isimli çalışmada yer almamaktadır. Sadece şu kitapta
bulunmaktadır: Yayına Hz.: Riddell, To See the Dawn, pp. 282-291. Türkçesi:
İştiraki.
[26]
Rosmer, Moscou sous Lénine, s. 128.
[27]
Broué, Histoire de l’Internationale communiste, s. 182.
[28]
Rosmer, Moscou sous Lénine, s. 128.


