I
Kelimelerle Kimlik Oluşturma Sanatı
Yüz
yıl önce, Eylül 1926’da, Peru’nun Lima şehrinde José Carlos Mariátegui
(1894-1930), Amauta [“Öğretmen”] dergisinin ilk sayısını çıkardı. Bu,
Latin Amerika tarihinin en önemli politik ve kültürel olaylarından biriydi.
Birçok kaynak, ön hazırlık çalışmaları sırasında, yayın için başka bir ismin de
düşünüldüğünü kabul ediyor. Bu biraz fazla klişe, biraz tutarsız biraz da
muğlâk bir isimdi Vanguardia [“Öncü”].
Bu
önerilen isim, geride sığ ve zayıf izler bırakmaya, zararsız yanılsamalara yol
açmaya mahkûmdu. Vanguardia ismi, bir bakıma, fatihin Tanrı’sına dua etmek
denilen o sağlıksız geleneği diriltiyor, tarihe müdahale etmenin dışsal ve
kasvetli yoluna işaret ediyordu. Ödünç alınmış bir isimdi. Beklenmedik
anlamlarla dolup taşma olasılığı yoktu. Bir başlangıca anlam kazandıracak
gerekli güce sahip değildi. Gerçeğe ve halka karşı ilgisiz olanlar onda yeni
bir şey bulabilirlerdi, ama gerçekte eski klişelerle maluldü. Bu isim, bizi
yaratamazdı.
6
Haziran 1925’te Lima’da yayınlanan Variedades dergisinde çıkan “Ne
Hazırlıyorsunuz?” başlıklı anket tarzı bir notta, Mariátegui kendisi bu ismi
kullanmaya istekli olduğunu belirterek şunları söyledi: "Hastalığım
nedeniyle yarım kalan kıymetli bir projeye geri dönüyorum: Peru ve Latin
Amerika’nın öncü yazarları ve sanatçılarının dergisi olan Vanguardia’yı
çıkartacağım.”
Alberto
Tauro, 1960 tarihli eseri Amauta y su influencia’da [“Amauta ve
Etkisi”] Mariátegui’nin “arkadaşlarıyla yaptığı, herkesin oy kullandığı
istişarenin neticesinde o endişe verici ismi terk ettiğini” söyler. Demek
oluyor ki o istişarede akıllıca değerlendirmelerde bulunulmuş, zekice
gözlemlere yer verilmiştir. Nihayetinde eleştirel sezgilerinden birinin peşine
düşen Mariátegui ikna olmuş, Keçuva dilinde öğretmene dnek düşen, Tahuantinsuyo
zamanındaki İnka döneminin bilgesini çağrıştıran Amauta ismine yönelmiştir.
Zamanla bu isim, Mariátegui’nin kendisi için kullanılan sevgi dolu bir lakaba
dönüşmüştür.
“Unvan”
veya “etiket” yerine bilerek “isim” terimini kullanıyoruz çünkü Amauta’nın
tercih edilmesinde, değersizleştirilmiş ve susturulmuş bir kimliğe yönelik
vurguyu, bir tür “kimliğin yeniden sahiplenilişini” (ve kimliğin
siyasallaştırılışını), kısacası, yeniden doğan bir yaşamın ve yeniden ortaya
çıkan bir gücün sözünü; belki de aniden çakan bir şimşeği görüyoruz.
Şeffaf
ya da bulanık, Amauta adı hangi gerçekleri simgesel düzeyde içeriyordu?
Hangi inatçı bilgeliği kucaklıyordu? Hangi tutkuları, uçurumları, baş
dönmelerini, çiçeklenmeleri ve samimi çalkantıları beraberinde getirdi? Hangi
bilinçli ya da bilinçsiz sorgulama mekanizmalarını yıkmak için geldi?
Bir
anlamda, Amauta isminin seçimi, İthaka’ya dönüş, başkaları için var olma
anlayışının kesin bir reddi, önceden belirlenmiş bir sınırın ortadan
kaldırılması, kendi kendini belirleyen bir varlığın (kendi içinde ve kendisi
için) yeniden kazanılması ve bir tarihin, fiziksel ve duygusal bir alanın
rehabilitasyonu olarak da görülebilir. Diğer şeylerin yanı sıra, Amauta şunu
söylemekti: “Bizim için tarih onların keşif pratiğiyle başlamadı!”
Amauta ismi,
Peru’nun (beyaz, aristokrat; başta Kuzey Amerika olmak üzere yabancı
kapitalizme bağımlı) muktedir sınıflarının önyargılarının reddini, toprak
sahibi sınıfın ve emperyalizmin suçlarının kınanmasını, burjuva aklına ve
estetiğine meydan okumayı ifade ediyordu. Amauta ismi aynı zamanda,
sınıf bilincinden ve duyarlılığından yoksun olan, yerli halkı ve kendilerini
hor gören melezler (mistiler) için de bir uyarı niteliğindeydi. Amauta,
siyasi temsilden yoksun olan ve bu yönde ilk adımlarını atan çoğunluk içinde
yer alan sosyo-kültürel bir grubu savunuyordu.
Amauta isminin
gerçekten olağanüstü bir ifade olduğunu göz ardı edemeyiz. Bu, yeryüzünün kızı
ve oğlu ile onların gerçek varoluşları arasındaki uyumun tezahürüdür.
Yeryüzünün kızı ve oğlunun, dışarıdan zorla dayatılan yapay biçimlerden
kopuşunun dışa vurumudur. Bu, söz konusu biçimlerin mutlaka reddedilmesi veya
küçümsenmesi anlamına gelmez. Amauta, yaşamın coşkusunun ve o yaşamın
onayladığı momentin yeryüzünün mantığına ait ritm uyarınca tezahür edişidir.
Mariátegui’nin
tasavvur ettiği şekliyle Amauta ismi, Batı’nın ve modern dünyanın
“fetihlerinin” özümsenmesi sürecini, yani Batı’nın ve modern dünyanın doğasında
var olan olumsuzluğun kabulünü de yansıtıyordu. Mariátegui, Amauta dergisinin
Temmuz-Ağustos 1929 tarihli 25. sayısında, “Panorama Móvil” [“Hareketli
Manzara”] başlıklı bölümde yayımlanan “Gamonalizm Süreci: Yerli Sorununa Dair
Bir Taslak” başlıklı makalesinde, Peru’nun yerli halklarında “ilerlemeyi,
modern üretim tekniklerini özümseme yetenekleri” tespit etmiş ve bu
yeteneklerin, kendi bakış açısına göre, melezlerin yeteneklerinden bile üstün
olduğunu dile getirmiştir. Dolayısıyla, Amauta ismi aslında bir senteze
işaret ediyordu.
Mariátegui
bu ismi seçerek, sistemsel bütünün (kapitalizmin) ideologları tarafından
dayatılan tek boyutlu Avrupa evrenselciliğini reddediyor, galiplerin
evrimciliğine, liberal ve emperyalist epistemolojiye, bireyci ontolojilere ve
genellikle “aleni gerçekler” olarak kabul edilen tüm zorlama, doğallaştırılmış
dünya görüşlerine sırtını dönüyordu. Mariátegui bu ismi seçerek, Amerika’mızın
soldaki teorik ve politik elitlerde dâhil olmak üzere tüm ekabirde yaygın
olarak görülen, kendilerine ters yüz edilerek çevrilmiş Avrupa aynasında
bakmaktan ve kendi tarihlerini bastırmaktan ibaret olan laiklik pratiğine,
kendi boşluklarında zevk alma biçimine karşı çıktı.
Amauta
ismini
seçmek suretiyle Mariátegui, her düzeyde sömürgecilik karşıtı bir duruş
sergiledi ve bu duruşu yeniden ortaya koydu. Bu isim, başlı başına sömürgeci
yapıları ve kültürel sömürgeciliği eleştirmek anlamına geliyordu. Peru
toplumunda, az ya da çok, ABD’nin pratiğine sinmiş sömürgeci/işgalci hayallere
ve söylemlere doğrudan bir meydan okumayı örtük olarak ifade ediyordu. Amauta
ismi, jeokültürel bir konuma işaret ediyordu. Mariátegui, Amauta ismi
aracılığıyla tarihi bir soyu, bir bakış açısını, bir içeriği, bir projeyi;
kısacası bir kaderi seçiyordu.
Tanıdığı
ve hayran olduğu, bazıları inkâr edilemeyecek, tüm dünyaya dair hedeflere sahip
Avrupa dergilerinin (özellikle Fransız dergisi Clarté’nin) yerel bir
versiyonunu çıkarmaya çalışmak yerine,1919’da Henri Barbusse ve Anatole France
tarafından kurulan, ancak aynı zamanda Monde, La Lutte de Classes,
Correspondance, Philosophies, Révolution Surréaliste
(Fransız dergisi) ve Strum (Alman dergisi) gibi dergilerin de etkisi
altında olan Mariátegui, daha riskli bir yola, marjinal alanlara kırdı
direksiyonunu. Bu arada Amauta, tabii ki adı geçen dergilerden
etkilendi.
Amauta ismi,
ileride çıkacak olan derginin eleştirel niteliğini ve kültür karşıtı vasfını da
ortaya koyuyordu. Birçok açıdan öncüydü. İsim, her şeyden önce emperyalizm,
kapitalizm ve (hem dışsal hem de içsel) sömürgecilik arasındaki bağı ifade
ediyordu, ancak aynı zamanda kapitalizmin ataerkillik ve doğa üzerindeki
karşılıklı etkilerini anlamanın da temelini atıyordu. Her açıdan, isim
alışılmadıktı. Herhangi bir estetik-politik biçimciliğe uymuyordu.
Amauta ismi,
Peru’nun ve Amerika’mızın tarihsel olgunluğunun tanınması talebini dile
döküyordu. Bu isim, gururu, köklü bir kimlik duygusunu, atalarımızın mirasına
olumlu bir bakışı; kendi biçimlerimizin (henüz gelişmekte olan, olgunlaşma
aşamasındaki biçimlerimizin) gücünün farkındalığını ve Peru ile Amerika’mızın
tükenmez bir icat kaynağı oluşturduğuna dair net bir algının yansımasıydı. Bu,
kibirli bir isim değildi, onda küstahlığa yer yoktu, sadece hırsa yer vardı.
Bu
anlamda, Amauta ismi, sömürgecilik sonrası düzen ve cumhuriyetçi devlet
anlayışının dayattığı ulus kavramına alternatif bir ulus kavramı oluşturdu.
Zira dergi, yerli unsurların önceden var olan ulusal kültüre dâhil edilmesini
teşvik etmedi; bilâkis, farklı koordinatlar altında ulusal bir yeniden
yapılanmayı hedefledi. Bu koordinatlar burjuva olmayan koordinatlardı, çünkü
Mariátegui’nin defalarca belirttiği gibi, Peru burjuvazisi, yapısal olarak
ulusal duyguları (ve çıkarları) beslemekten alıkonulmuştu. Bu nedenle, ulusun
koordinatları sosyalizme yazgılı olmalı, proleter, köylü, öncelikle yerli ve
komünal bir nitelik arz etmeliydi. Mariátegui'nin kurucu faaliyetlerinden biri,
Amauta dergisinin güç verdiği komünal ufku ulus ve halk boyutuna dâhil
etmesiydi: Mariátegui ve Amauta’ya göre, ulusun koordinatları aynı
zamanda enternasyonalist olmalıydı.
Son
olarak, Amauta isminde, Amerika’mızın Marksizmini tanımlayan ana
özellikleri taşıyan neredeyse tüm teorik-pratik işlemler mevcuttur. Örneğin,
Segundo Montoya Huamaní’nin Conflictos de interpretación en torno al
marxismo de Mariátegui [“Mariátegui’nin Marksizmini Merkez Alan
Yorumlardaki Çelişkiler”] isimi kitabında tespit edebildiği işlemler arasında
şunlar yer alır: “çevirmek”, “yutmak”, “kültürelleştirmek”, “doğallaştırmak”,
“merkezden uzaklaştırmak”, “epistemolojik ve eleştirel olarak açmak”, “yeniden
yaratmak” ve elbette “kök salmak”.
II
Amauta’dan Söz Etmek:
Karışım Yoluyla Modernliği Ortaya Çıkarmak
Amauta dergisinde
hiçbir tereddüt veya gri alan yok. Analitik çerçevelerinde hiçbir naiflik yok:
“yerli ruhunun” yeniden kazanılması ancak toprak geri kazanılırsa, yapısal
şiddet ortadan kaldırılırsa, yerli halkların özerklik ve kendi kendini yönetme
biçimleri pekiştirilirse; Peru toplumunun melez kesimlerince yeniden yorumlanan
bu biçimler ulus genelinde yayılmayı başarırsa mümkün olabilir.
Amauta ismi, ayllu
üzerinden polis kavramının yeniden düşünülmesini sağladı. Tersi de
yapıldı. Amauta ismi, hiçbir şekilde düşmanca özler taşımayan farklı
kodlar arasında diyalog kurdu.
Amauta’dan söz
etmek şunu söylemek gibidir: Bu topraklar, sosyalizm için uygun ve hazırdır;
burası, sosyalizmin kök salması ve başarılı bir şekilde inşa edilmesi için
gerekli her şeye sahiptir. Bu nedenle, buranın sosyalizmi, Avrupa öğretilerini,
vaazlarını ve doktrinlerini küçümsemeyecek; bilâkis, özgürleştirici
sonuçlarının aşırıya kaçacak şekilde gelişmesini teşvik edecek, özgürleştirme
vaatlerinin yerine getirilmesini zorunlu kılacaktır. Ancak Avrupa’daki önceden
hazırlanmış herhangi bir kalıba, herhangi bir “Batı” modeline uymayacaktır.
Sadece kendi sesini dinleyen bir sosyalizm olmayacak, diğer seslere de kulak
verecektir. Tek başına bir yankı olmayacak, tüm ülkeye yayılan bir çığlık
olacaktır. O, buraya yabancı bir ürün olmayacaktır.
Bugün
Amauta’dan söz etmek şunu demek gibidir: Sosyalizmimiz, artık Werner
Herzog’un yönettiği, başrolünü Klaus Kinski’nin oynadığı 1982 yapımı Fitzcarraldo
filmindeki kahramanın stratejisini tekrarlamayacak. Artık ormanın ortasına bir
opera binası inşa etmeye çalışmayacak. Kusursuz beyaz bir takım elbise giymiş,
varoluşun tek öz-sonsuz özün (fatihin ta kendisinin) mükemmel tezahürü olduğuna
ikna olmuş, tüm başrolü üstlenen ve kendini tamamlanmış an, dolayısıyla tek
taraflı ve soyut terimlerle tasavvur edilen bir oluşum faktörü olarak kuran o
beyaz adam olmayacak. “Ortak iyilik” soyutlaması altında gizlenmiş keyfi bir
çıkarın ve bencil bir arzunun ifadesi olmayacak. Genel irade kılığında
gizlenmiş özel bir iradenin ifadesi olmayacak.
Yani,
Amauta’dan söz etmek, şu anlama gelir: sosyalizmimiz, mutlak olanı
başlangıca koymayacak. Farklılığı, ezilenleri “belirsiz”, hiçlik, karanlık veya
barbarlık olarak; ya da tamamlanmamış bir an, korkunç bir efsane, egemen
olunacak bir ortam olarak tasavvur etmeyecek. Fitzcarraldo gibi, Amazon
havzasındaki Pachitea Nehri’nde seyreden bir teknenin pruvasında bulunan eski,
elle çevrilen bir gramofonla, ormanın içinden gelen rahatsız edici davul
seslerine karşı koymak için Enrico Caruso tarafından söylenen bir operayı son
sesle çalmayacak. Bunları özümseyebilir, ancak bizim sosyalizmimiz, ne
gramofonu ne de operayı (ya da bunların günümüzdeki ikamelerini)
medenileştirici silahlar olarak kullanacak. Bunların hiçbirini yapmayacak.
O,
Amauta’yı taklit etmeye çalışacak. Bu nedenle, kendi dışında hiçbir şeyi
tanımayan birliği değil, gramofonu ve davulu sentezlemeye gayret edecek. Her
anın en doğru, güzel, ölümsüz, cömert, bağımsız ve insani açıdan eleştirel
olanının sentezini kuracak. (Başa her birinin şefkat gösterme becerisi
konulacak, insana ait ölçeğe saygı gösterilecek, enerjisi, tutkusu ve şehveti
olan bir senteze ulaşılacak). Burada, Mariátegui’nin 9 Aralık 1924’te Lima’da Mundial
dergisinde çıkan “Milli ve Yabancı” makalesinde belirttiği şeyi hatırlatmak
gerekiyor: “Meyve veren hiçbir fikir, kök salan hiçbir fikir, buraya yabancı
bir fikir değildir.” Bu tespit, gramofon ve Fitzcarraldo’nun operası kadar İncil,
Jean-Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi veya Karl Marx’ın Kapital’i
için de geçerlidir.
Amauta’dan söz
etmek, her şeyden önce şunu söylemek demektir: Bizim sosyalizmimiz, genellikle
imkânsız kabul edilen bir hayali kucaklayacak, onu, kurgu (fantazi) ile
gerçekliğin (duyusal dünyanın) artık ayırt edilemeyeceği bir senaryoda
gerçekleştirecektir. Bunun için, bizim sosyalizmimiz, Amauta gibi,
bakış açısını sömürgecilikten arındırmak zorunda kalacaktır. O da tıpkı Amauta
gibi, Inca Garcilaso de la Vega veya Huaman Poma de Ayala gibi isimlerin
stratejilerinden ilham almalıdır.
Avrupa
evrenselciliğinin zorla homojenleştirme yükünden arınmış olan Amauta,
ışık ve gölge oyunlarına elverişli bir toprağın çeşitli renklerini,
Amerika’mızın yerli halklarının dönüştürücü potansiyelini ve “yerli
varlığının”, dünyalarının ve ilişkilerindeki ontolojilerin verimliliğini net
bir şekilde takdir etmeyi mümkün kıldı. Zamansallıkların bir arada varoluşu,
artık geri kalmışlığın bir faktörü olarak görülmekten vazgeçildi, itici bir güç
olarak algılanmaya başlandı. Geçmiş, geleceğin tohumuna dönüştü, kapitalizm
öncesi, kapitalizm sonrası dönemin temeli haline geldi.
Özgünlük
damgasıyla bezenmiş, farklı soyların karışımıyla zenginleştirilmiş diğer
evrensel alametler, gün yüzüne çıktı. O özgün sadelik yeniden temin edildi.
Egemen Avrupa’yı merkez alan tarihselcilik tahttan indirildi, uzun zamandır
redde tabi tutulan Avrupamerkezci olmayan tarihselcilik tüm haklarına kavuştu.
Kozmopolitizm yeni bir statü kazandı. Öncelikle bir kavşak, bir yakınlaşma
alanı olarak algılanmaya başlandı. Bir güç dengesinin bir özgüllüğü
desteklemesiyle dayatılan evrenselin, gelenekle belirlenen evrenselin vb. bir
ifadesi (veya versiyonu) olarak kozmopolitizm, krize girdi. Böylece
kozmopolitizm, Batılı ve Avrupamerkezci ağırlığını yitirdi, özellikle Batılı
olmayan halklar için Babil Kulesi figüründe eksiksiz bir biçimde temsil edilen
halinden oldu. Ardından kozmopolitizmi Pentikost olarak düşünme olasılığı açığa
çıktı. Bu arada, Eylül 1920’de Bakû’de düzenlenen Birinci Doğu Halkları
Kurultayı’nda Pentikost’un coşkusu çok belirgindi, Mariátegui, bunu gözden
kaçırmadı.
Kozmopolitizm,
kaba kozmopolitizme (yani soyut evrensele yönelik tapınca) dönüşmediği sürece,
kendini ifade etmenin bir yolu olabilirdi. Mariátegui için kendini ifade
etmenin yolu cihanşümul olmalıydı. Mariátegui’nin Peru Gerçekliği Üzerine
Yedi Yorumlayıcı Deneme isimli eserini şu ifadeyle bitirmesi dikkat çekici:
“Sıklıkla eleştirildiğimiz evrensel, cihanşümul yollarla, kendimize giderek
daha da yaklaşıyoruz.” Amauta, bu yolu seçmenin açık bir göstergesiydi.
Evrensel
ve modern olan, yerel ve kimlik temelli olana karşı çıkmayarak, temelde yeniden
biçimlendirildi. Mariátegui’nin projesinin kurucu ifadesi olan Amauta,
modernliğe alternatif bir yol önerdi. Bir bakıma, karışım yoluyla (karanlık
tarafını zayıflatıp, parlak tarafını yeniden kazanmak suretiyle) modernliği
ortaya çıkarmayı hedefledi.
Amauta ismi,
özgünlüğüyle, derin ve evrensel bir mefhum olmanın onurunu taşır. Somut
evrenselin ifadesidir. Amauta ismi, olumsuzlamanın olumsuzlamasıdır,
“kendisiyle özdeşliktir”; bu nedenle, bir içeriğe sahip olan ve önceki
mefhumdan daha üstün yeni bir mefhumu kucaklayan bir olumsuzlamadır; daha
zengin bir şekilde yeniden ortaya çıkmak için kendini olumsuzlayan gerçekleşmiş
bilinçtir. Amauta ismi, bir oluşumu, varlık ve hiçliğin içsel bir
sentezini, bir geçişi temsil eder.
Bu
yol, Marksizmin bildiğimiz ilkelerinden de 1920’lerin halkçı
milliyetçiliklerinden hâlâ istifade ederken bir yandan da şüpheciydi.
Modernliğin bazı vaatlerinin yanıltıcı doğasına dair bir şüpheyi içinde hep
besledi. Bu nedenle, ilgili yol, daha önce düşünülemeyen bir öznenin (yerli
halkların) başrol oynaması ve (devlet önderliğinde gerçekleşmeyen) topluluk
inşasının teşvik edilmesiyle bağlantılı özgün yönler sunan bir yoldu.
“Topluluk” ve “mit” gibi birbiriyle uyuşmayan kelimeler kullanan bir yoldu. Bu
kelimeler, devrim kelimesiyle bir araya geldiğinde daha da uyumsuz hale
geliyordu.
Mariátegui,
Amauta ismini seçerek, uygarlık-barbarlık (veya uygarlık-gelenek) ikiliğini
aştı. Bu düz ve yabancılaştırıcı ikili mantıktan kurtularak, çelişki, gerilim,
teğetlik, eklemlenme ve çift değerleme mantığına, yani diyalektik bir mantığa
adım attı. Aynı zamanda, onlarca yıl reddedilmesine rağmen, nihayetinde galip
gelen Marksizmin laikleşme sürecini de destek sundu. Amauta, zamanında
Marksizmin argümanlarının dayandığı zeminin genişletilmesine önemli ölçüde
katkıda bulundu. Bir asır sonra bile bunu yapmaya devam ediyor.
III
Aşırılıkların Çağında Amauta: Savaş Sonrası İklim
Bazı
açılardan Amauta, savaş sonrası dönemin dergisi, yani “yeni neslin” bir
dergisi olmaya devam ediyor. Bu yeni nesil, sinema, Hollywood ve Charles
Chaplin; caz ve spor, Isadora Duncan ve çağdaş dans, kitle kültürü (ve
tüketim); makine ve elektrik kültü ve, çelişkili görünse de, ezoterik olana
duyulan belirgin takıntı ile tanımlı.
Sürrealizmin
en ünlü isimlerinden biri olan André Breton, 1928 tarihli romanı Nadja’da
bir karakter olarak yer verdiği, medyum ve falcı Madame Sacco’nun kehanetlerine
körü körüne güvenmişti.
Elbette,
tüm sürrealistler veya hareketin destekçileri, bu eğilimleri paylaşmıyordu;
birçoğu, bunları sıradan batıl inançlar olarak görüyor, soyutlamalara olan tüm
inancı eleştiriyordu. Onlar, deliliğin diğer, daha berrak yönlerine dalmayı
tercih ettiler. Büyüyü diğer (gerçek) dünyalarda aradılar. Maddeyle, duyularla
deneyler yaptılar, beklentilerini ölülerin ruhlarına bağlamadılar.
Mariátegui,
sürrealizmin okült damarını sert bir dille eleştiriyordu. Walter Benjamin’in
1929 tarihli “Sürrealizm: Avrupa Zekâsının Son Anlık Görüntüsü” makalesinde
kullandığı tabirle, sürrealizmin “spiritüalizmin karanlık arka odası”na götüren
yollarını hiç yürümedi.
Amerikanizm
ve kolektivizmin, üreme teknolojilerinin; Albert Einstein’ın, zaman ve mekân
anlayışlarını altüst eden görelilik teorisinin; yaşama susuzluğunun, carpe
diem’in, vitalizmin, geleneklerin devriminin, dizginsiz arzunun çağıydı.
Varoluşçu göçebeliğin, mistik eğilimlerin ve kıyametçi bilincin, kökleri o
kadar derinden aramanın çağıydı ki, bu arayış, yakın geçmişe saygısızlıkla bile
bağdaşmazdı. Kentli orta sınıfların ortaya çıkmaya, toplumsa, politik ve
kültürel önem kazanmaya başladığı bir dönemdi. Bu gelişme, örneğin, 1918’de
Arjantin'in Córdoba eyaletinde başlayan ve hızla Latin Amerika’nın birçok
ülkesine yayılan üniversite reform hareketinde makes buldu.
Her
şeyin sallantıda olduğu bir dönemdi. Duygulanma biçimleri. Temsil biçimleri.
Kriz fikri gereksiz hale gelmiş ve doğal kabul edilmişti. Eski Avrupa’nın krizi
ve dağılması. İlerici tarihsel işlevinden, o mitten (ve bir mit icat etme
ihtimalinden) yoksun, bir dizi canavarca fetişle baş başa kalmış burjuvazinin
krizi. Liberal demokrasinin, parlamentarizmin ve (burjuva) ilerleme fikrinin
krizi; bu fikir, liberal-burjuva biçimlerine alternatif biçimlerde bir
demokrasi düşünmeyi ve eski, heterodoks ve/veya marjinal deneyimlerden ilham
almayı mümkün kılıyordu. Dahası, deneyim, kendi içinde yeniden
değerlendiriliyordu: “ötenin ötesine” bakılıyordu. Deneyimin hesaplama,
yasalar, bilim vb. konularda kaybettiği güven yeniden kazanılıyordu. Artık
krizin yarattığı boşluğu nasıl dolduracağına dair fikirler ve öneriler
çoğalıyordu. Ortada ıstırap ve umutsuzluk varken, alternatifler de eksik
değildi.
Ezilen
ve boyun eğen sınıfların, G. W. F. Hegel’in Mantık Bilimi’inde
belirttiği gibi, tarihsel olarak “yerleştirme, ortadan kaldırma ve tekrar
yerleştirme ve ortadan kaldırma” görevini üstleneceklerine ve bu nedenle
sıkıcılık dönemini sona erdireceklerine, burjuvazinin yerini insanlığın
ilerlemesinin itici gücü olarak alacaklarına dair kör bir inanç vardı.
“Komünizm”, bir sistemden ziyade, er ya da geç soluduğumuz hava kadar doğal
hale gelecek bir tutum olarak tasavvur edilmişti.
José
Carlos Mariátegui. Por el oriente asoma la revolución mundial. Escritos sobre
el sur global [“José Carlos Mariátegui: Dünya Devrimi Doğudan
Doğuyor. Küresel Güney Üzerine Yazılar”] adlı derlemesinin ön çalışmasında
Mariátegui’yi “kriz teorisyeni” olarak tanımlayan Víctor Hugo Pacheco Chávez,
onun “yok olan dünyaya nostaljik bir bakış açısıyla yaklaşmaktan çok uzak,
enkazın orta yerinde sadece ileriye doğru hareket etmek için değil, aynı
zamanda komünist partilerin ortodoksluğunu veya milliyetçi hareketlerin yolunu
izlemeyen, belirli bir devrimci değişim türü önermek için nedenler arayan bir
kişi” olduğunu söyler. Pacheco Chávez’in “kriz teorisyeni” tanımlamasına biz de
katılıyoruz. Buna ek olarak, bu özelliğinin bir diğer özelliği olan “ayetlerin
müfessiri” olma vasfıyla çelişmediğini belirtmek gerek: Mariátegui’nin daha
yolun başında idrak ettiği biçimiyle, bu ayetler, en açık şekilde çeşitli
sanatsal ifadelerde kendini gösteriyordu.
Yaşadığı
dönem, Oswald Spengler’ın konuştuğu, Batı’nın gerilediği, buna karşın, Doğu’nun
yükselişe geçtiği, öteki yarımkürenin itibarının arttığı bir dönemdi.
Uluslararası öneme sahip çeşitli olaylar bu yükselişin yansımasıydı: Sun
Yat-sen ve Çin devrimi, Mahatma Gandi ve Hindistan'ın kurtuluşu için İngiliz
İmparatorluğu’na karşı verilen mücadele, Türk devrimi… Ayrıca Japon sosyalizmi;
İsrail, Semitizm ve antisemitizm; Mısır, Fas ve diğer ülkelerdeki gelişmeler.
Ezilen
ve baskı altındaki sınıfların kurtuluş ve özgürleşme mücadeleleri, Doğu’yu
Batı’nın sürgün ettiği veya çarpıttığı, boş bir kabuğa dönüştürdüğü yeni bir
özgürlük alanı haline getirdi. Doğu, özgürlük fikrinin yeniden canlanmasını, on
sekizinci yüzyılın sonları ile on dokuzuncu yüzyılın başlarındaki anlamını geri
kazanmasının somut simgesiydi: Mariátegui’nin 1 Kasım 1924’te Variedades
dergisinde çıkan “Özgürlük ve Mısır” makalesinde belirttiği gibi, bu özgürlük,
“Jakoben ve demokratik”, “maceracı" ve “Karbonarilere has” bir özgürlüktü.
Doğu’ya duyulan bu hayranlık, hiçbir şekilde “Asya’da üretilmiş” belirli
politik formüllerin önünde diz çökmek anlamına gelmiyordu. Elbette, Doğu’ya
dair geliştirilen bu yeni anlayışa entegre olan Amerika’mız da bu süreçten
etkilendi: Meksika ve devrimi; Flores Magón, Álvaro Obregón, José Vasconcelos
ve Diego Rivera’nın eserlerinin büyük bir kısmı, tuhaf biçimde, Emiliano Zapata
ve Francisco Villa’nın pratiğinin çok azı; ayrıca Augusto César Sandino’nun
Nikaragua’daki anti-emperyalist mücadelesi vs. Doğu’dan ve Doğu’ya dair
bilinçten etkilendi.
Savaş
sonrası oluşan ortamla birlikte Batı harici dünya, çevre ülkeler, bilhassa Doğu
farklı bir gözle ele alındı. Bunun nedenlerinden biri, Mariátegui için Rus
Devrimi’nin, Avrupamerkezci Marksizmin ve sosyalizmin kimi ön yargılarıyla
çelişen, büyük ölçüde Doğu’ya has, haritada net ölçütlerle belirlenemeyecek bir
olgu olmasıydı. Bu görüş, akıl hocası José Ortega y Gasset’in Revista de
Occidente [“Batı İncelemesi”] dergisinde dile getirdiği görüşle
örtüşüyordu. Ortega y Gasset, aristokratik liberalizm ve kitle demokrasisi
karşısında duyduğu korku nedeniyle Rus Devrimi’nin Avrupai niteliğe sahip
olduğu tespitini reddediyor, onu Doğu’ya dair “mistik” bir olgu olarak
değerlendiriyordu. Ortega y Gasset’in duyduğu korku karşısında Mariátegui,
“İber Yarımadası kaynaklı Amerikalılar”ın, “İspanyol Amerikalı” halkların Batı
psikolojisinden ziyade “Asya psikolojisi”ne daha yakın olduğunu düşünüyordu.
Mariátegui de, tıpkı Benjamin gibi, Yahudilikle ve “cihanşümul faaliyetle”
ilişkilendirdiği devrimin mistik ve yıkıcı niteliğini inkar etmiyordu.
Liberal
kültür, Amauta’yı hiçbir vakit özümseyemedi. Oysa aynı kültür,
Mariátegui’yi Victoria Ocampo ile ilişkilendirmeyi amaçlayan başarısız bir
proje gibi tümüyle tali unsurlara veya yanlış anlamalara dayanan kimi yorumlar
üzerinden, onu liberal kültüre yaklaştırmaya çalışmıştır. Amauta, yazın
denilen kurumun kalıntılarına karşı verdiği mücadelede devrimci şehri layıkıyla
temsil etmiştir.
Mariátegui,
muhtelif çalışmalarında Rus devrimci sürecinin Batı dışı özelliklerini ve bazı
önemli figürlerini belirlemeye kendini adamıştır. Mariátegui, Batı-Doğu
ikiliğini Gramşici manada ele almamış olsa da, analizleri Sardinyalı Marksistin
teorik çalışmalarının birçok yankısını ortaya koymaktadır. Amauta’da ve
Mariátegui’nin tüm çalışmalarında Doğu’nun (ve Batı-Doğu karşıtlığının)
belirgin varlığı tesadüf değildir.
Öte
yandan, Doğu’ya dair Maritegici anlayış, yirmilerde Komintern’in (gerçek ve
potansiyel) işlevlerine ilişkin vizyonunu epey etkiledi. Yukarıda bahsedilen,
Doğu’dan 24 delegenin katıldığı Bakû Kurultayı’ndan da anlaşılacağı üzere,
Komintern’de sadece reformist sosyalizme değil, aynı zamanda ezilen çevre
ülkelerinin “sömürge meselesi” ile “millet meselesi”ne değinmeyen
Avrupamerkezci sosyalizme de karşı çıkan bir yaklaşım mevcuttu.
Dolayısıyla,
Spengler’ın Batı’nın gerilemesi dediği husus, diğer şeylerin yanı sıra, belirli
güçlerin zayıflamasını, dayatma ve şiddete dayalı belirli maddi, ancak
öncelikle kültürel yöntemlerin krizini ifade ediyordu. Batı’nın gerilemesi,
dolaylı olarak, devrimin dünyevi niteliğini teyit etti. Doğu ise farklı bir
şekilde genişleme tehdidinde bulunuyordu.
Mariátegui,
Doğu’yu Batı’nın bilim, teknoloji, felsefe ve tüm kültürel zirvelerini
özümseyebilen (ve yeniden yorumlayabilen) hayati bir enerji olarak algıladı.
Bununla birlikte, Marksist bakış açısı göz önüne alındığında, Mariátegui,
Doğu’da burjuvazisinin çizdiği sınırlarla belirginleşen belirli bir kapitalist
toplumsal oluşum türünün egemenliğini de gördü. Bu sınırlar, çeşitli şekillerde
kendini gösterdi. Elbette Rus burjuvazisi Peru burjuvazisiyle, Türk burjuvazisi
de Hint burjuvazisiyle aynı değildi ama tüm bu sınırlar, Doğu burjuvazisini
Batı burjuvazisine özgü tarihsel işlevlerden uzaklaştırmayı amaçlıyordu. Bu
nedenle, Doğu’nun hayati enerjisinin kaynağı aslında, sözde demokratik
liberalizmin ve burjuva milliyetçiliğinin sınırlarını aşmaya çağrılan alt ve
ezilen sınıflardı. İşte Amauta ismi, bu hayati enerjiden yararlanma
arzusunun bir ifadesi olarak görülmeli.
Bize
göre, Mariátegui, yeni bir Elenizme dair ihtimallere inanıyordu. Formül de
olası yanlış hesaplama da bize ait. Burada kastedilen, Batı ve Doğu arasında
verimli bir alışverişi teşvik edecek yeni bir Elenizm. Cihanşümul, genişleyici
ve çekici dünya görüşlerine yol açacak, özgürleştirici, eşitlikçi içeriğe ve
güçlü bir topluluk duygusuna sahip yeni bir Elenizm. Evet, yeni bir Elenizm ama
en bilinen kollarından biri olan Hristiyanlığa benzer bir yayılım düzeyine
sahip bir pratik burada kastedilen. Bize göre Amauta deneyimi, bu formül
ışığında anlaşılmalı.
Mariátegui’nin
içinde yaşadığı çağ, aynı zamanda Henri Bergson’un yaşadığı, pozitivist akla
alternatif olarak, dünyayı bilişsel düzeyde kavrama biçimlerinin (duygusal
biçimlerin, duygusallık biçimlerinin vs.) önerildiği; Georges Sorel’in,
kalabalıkların, sendikaların, konseylerin ve Marx’ın dediği gibi, şiddetin
“tarihin ebesi” rolünün yeniden dirildiği bir çağdı. Kehanet niteliğindeki
anlayışların, özgürlük ve kurtuluş olarak yaşanan ve aynı zamanda irade ve güç
olarak algılanan tarihin çağıydı: Franz Rosenzweig ve Carl Schmitt’in konuştuğu
bir çağdı bu.
Eski
kültürün çözülme anı olarak, savaş sonrası yıllar, “vahşi” olarak etiketlenen
bir dizi âdetin (ve “vahşi"nin haklılığının) ortaya çıkmasına yol açtı.
Savaş sonrası birçok insan, savaşın dramını devrimin trajedisiyle ikame etme
ihtimali (ve gerekliliği) üzerinde durdu. Amauta, savaş sonrası dünyayı
tanımlayan gerilimlerle maluldü. Ele aldığı konu başlıkları; dönüşüm, değişim
ve yer değiştirme süreçleriyle ilişkiliydi.
IV
Bir İsmin Geçmişi, Sezdirdikleri ve Sunduğu İpuçları
Belki
de Mariátegui, dergisinin ismini Eylül 1926’dan çok önce sezgisel düzeyde
belirlemişti. Bir bakıma, on dördüncü ve on beşinci yüzyıllardaki Avrupa
Rönesansı’na çok benzeyen, klasik kaynaklara dönüşü öneren geniş ve geçişsel
bir kültürel hareket anlamında bir “Peru Rönesansı”nı tanımladığında, neredeyse
on yıl önce bu ismi seçmişti. Bunlar, onun (Mariátegui’nin kendi
değerlendirmelerine bakılmaksızın giderek daha haksız, gerekçesiz ve
savunulamaz görünen bir terim anlamında) “Taş Devri”nin son günleriydi. Rus
Devrimi’nin patlak vermesinden sadece birkaç ay önce, Mariátegui, Lima’da çıkan
gazete Tiempo’nun 25 Nisan 1917 tarihli nüshasında kısa ve yankı
uyandıran “Ciddi Dakika” başlıklı makalesini yayınlayarak bu temaları önceden
dile dökmüştü. Şüphesiz ki, Mariátegui, 1926’dan önce Amauta denilen
kodu ortaya çıkarmış, ipuçlarını yavaş yavaş açığa vurmuştu.
Belki
de farkında olmadan, bu isim ona, 1915’te Puno’da Teodomiro Gutiérrez Cuevas,
diğer adıyla Rumi Maqui’nin isyanı ve Tahuantinsuyo’yu yeniden kurma projesiyle
karşı karşıya kaldığında verilmişti. “İnka devrimi” denilen (sembolik ağırlığa
sahip ama gerçekte bir ağırlığı bulunmayan) konu başlığı, her şeyden önce
Mariátegui’nin İnkaları “modern” bir yaklaşımla yeniden yorumlama önerisi,
özünde Amauta ismini önceden haber veren şeylerdi.
Mariátegui’nin
düşüncesinin temel metinlerinden biri olan, 27 Kasım 1925 günü Mundial’de
yayımlanan “Milliyetçilik ve Öncülük” adlı makalesinde şunları söylüyordu:
“Öncülüğümüzün temel
talebi, Yerli insanın haklarının savunulmasıdır. Bu gerçek ne gizemleştirmeye
ne de bilinçli bir ikiyüzlülüğe müsamaha göstermez. Yerli sorunu, dört milyon
Perulunun sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Milliyetçi terimlerle ifade edildiğinde
[…] Peru nüfusunun beşte dördünün Peru milliyetine asimil edilmesi sorunu
olarak karşımıza çıkıyor.”
Bu
makale, Amauta isminin temel dayanaklarından bazılarını sunuyor.
Örneğin, “Bu yerlicilik, ütopik restorasyonlar tahayyül etmez. Geçmişi bir kök
olarak ele alır, bir program olarak değil. Tarihe ve olaylara dair anlayışı
gerçekçi ve moderndir” diyen Mariátegui, “Halklarımız nezdinde sosyalizm,
koşulların zorlamasıyla, ilkelerinden hiçbirini terk etmeksizin, giderek
milliyetçi bir tutum kazanır” tespitinde bulunur.
Mariátegui’nin
savunduğu görüşler, “çokkültürlülük”, kültürel çeşitliliğin ikiyüzlüce
benimsenmesi, azınlığın egemen toplumun ve hegemonik kültürün normlarına
asimile edilmesi stratejisinin ötesine geçti. Zira Mariátegui, “Perululuğun
özü”nü tanımladı; yani, inkâr edilen bir geçmişin ve bastırılmış bir tarihin
yeniden kazanılmasıyla el ele giden Peru kimliğinin yerli temeline baktı. Aynı
şekilde, çokkültürlülüğün ötesine geçti, çünkü alt düzeyde gerçekleşen herhangi
bir entegrasyon sürecini önermedi, retorik veya dünyevi bir yapaylığa
başvurmadı; kendi sözleriyle, “edebi spekülasyon” veya “romantik eğlence”ye
başvurmadı. Yukarıda bahsedilen makalede Mariátegui şöyle diyordu: “Devrimci
yerliciler, İnkaların geçmişine yönelik platonik bir sevgiyle yaklaşmak yerine,
günümüzün yerli halkıyla aktif ve somut bir dayanışma sergiliyorlar.”
İşte
burada, Amauta isminin neden seçildiğini açıklarken kaçınılmaz olarak
ele almamız gereken fikir çıkıyor karşımıza. Peru milliyetçiliği, yerlicilik ve
sosyalizmin sentezini ifade etmek için sadece altı harfe ihtiyaç vardı.
Mariátegui’nin bu kategorik tanımları, derginin yayınlanmasından birkaç ay önce
gündeme getirdiğini unutmamak gerek.
Küresel
kriz, iç içe geçmiş tüm krizleri kapsayan bir formül olarak, şüphesiz Amauta
isminin seçimini güçlendirdi. Mariátegui için küresel kriz, kapitalist sistemin
kriziydi, bu nedenle çok boyutluydu: ekonomik, politik ve ideolojik bir krizdi
(bugün olsa “medeniyet krizi” derdik).
Amauta,
rasyonalizmin, tarihçiliğin ve pozitivizmin çöktüğüne; burjuva düzeninin her
cephede yıkıldığına ikna olmuş birinin çıkarttığı bir dergi için en uygun
isimdi. Amauta ismi, tam da yükselişte olan şeyleri dile dökmek için
yola koyuldu.
Michel
Löwy’nin Por un socialismo indoamericano. Ensayos escogidos de José Carlos
Mariátegui [“Bir Yerli-Amerikan Sosyalizmi İçin: José Carlos Mariátegui
Denemeleri Seçkisi”] adlı eserinde tanımladığı gibi, Mariátegui’nin bakış
açısı, Batı’yı eleştiren, Ortaçağ’a dönüşü savunan gerici romantizmden
farklıydı. Mariátegui, dünyanın tarihte halk kitlelerinin, hem merkez hem de
çevre ülkelerdeki işçi sınıfı ve köylü kitleleri yanında, Peru’daki ve
Amerika’mızın geri kalanındaki yerli kitlelerinin başrol oynadığı bir döneme
girdiğine inanıyordu. Bu fikir, iniş çıkışlarıyla, ayrıca yirmilerde, otuzlarda,
altmışlarda ve yetmişlerde ulaştığı zirvelerle, neredeyse tüm yirminci yüzyıl
boyunca geçerliliğini korudu. Bu, “halkın saati”ydi, “kalabalıkların çağı”ydı.
Şurası
açık ki Amauta ismi, Rumi Maqui’nin And kökenli ütopyası, İnka devrimi
fikri ve Mariátegui’nin bahsettiğimiz Peru kimliğinin özüne dair tespiti
olmaksızın dile dökülemezdi. Amauta ismi, “Peru Rönesansı”, 1921 Yerli
Kongresi, ardından kurulan “Tahuantinsuyo Yerli Hakları Komitesi” olmadan da
mümkün olmazdı.
Amauta adı,
Peru’daki eşi benzeri olmayan sınıf mücadelesi ve sömürgecilik karşıtı
mücadeleler tarihi olmadan mümkün olmazdı; yani, köylülerin ve yerlilerin
toprak sahiplerine karşı ve toprak için verdikleri mücadele geleneği olmadan bu
kelime dile dökülemezdi. 1923'’teki Mar ve Huancané ayaklanmaları olmadan da
olamazdı. Bu nedenle, yerli temasına yönelik sınıf (ve kültürel kimlik) temelli
bir yaklaşım, Amauta’da önemli bir yer tutar. Öyle ki, Ocak 1927’de
yayınlanan 5. sayıdan itibaren, derginin sayfalarına “Yerlilerin Savunması
Bülteni”, “Toprak Sahiplerinin Yargılanması” başlığıyla dâhil edildi. Amauta
ismi, 1780’deki II. Tupac Amaru isyanı olmasaydı mümkün olmazdı.
Aynı
zamanda şu soru da geçerliliğini koruyor: Augusto Leguía rejiminin (1919-1930)
karakteristik özelliği olan yerli yanlısı söylem olmasaydı, bu isim mümkün
olabilir miydi? Aynı Leguía, Mariátegui’ye sürgün hayatını dayatmış, daha sonra
hem kendisine hem de başta Amauta olmak üzere, tüm politik, kültürel ve
yayıncılık faaliyetlerine saldırmıştı.
Amauta’nın
Mayıs 1927’de 9. sayıya ulaştıktan sonra Leguía hükümeti tarafından
kapatıldığını, 10. sayıyı çıkartmak için Aralık ayına kadar beklemek zorunda
kaldığını hatırlamakta fayda var. Devlet, diktatöre karşı “komünist
komplosu”nun kurulduğu bahanesinin arkasına sığındı. Ona göre Mariátegui de Amauta
da bu komplonun parçasıydı. Esasında suçlama asılsızdı. Mariátegui’nin
tutuklanıp hapsedildiği o aylarda, Amauta deneyinin sona erdiği
düşünülüyordu, oysa daha gidilecek uzun bir yol vardı.
Amauta ismi,
Mariátegui’nin Víctor Raúl Haya de la Torre ile birlikte üyesi olduğu, 1924’te
kurulan Amerikan Halkının Devrimci İttifakı (APRA) olmadan da mümkün olmazdı.
Ancak bu isim, özellikle 1919, 1920, 1921 ve 1922’deki ilk dört kongre olmak
üzere, Komünist Enternasyonal’in kongreleri olmadan da mümkün olmazdı.
Amauta ismi,
APRA ile Komünist Enternasyonal arasındaki gerilim olmadan; 1928-1930 arası
dönemde Mariátegui ve Haya de la Torre arasında gelişen polemik olmadan da
mümkün olmazdı. Amauta’nın ilk sayılarında APRA hareketinin kilit
isimlerinin güçlü varlığını görmek gerek: Örneğin Antenor Orrego, Manuel Cox ve
tabii Nisan 1927 tarihli 8. sayıda “Anti-Emperyalist Mücadelenin Anlamı”
başlıklı makalesini yayınlayan Haya de la Torre’nin bizatihi kendisi.
Amauta ismi,
Peru’nun derinliklerinde var olan “köklü işbirliği kurma alışkanlıkları” ve
Haziran 1929’da Buenos Aires'te düzenlenen Birinci Latin Amerika Komünist
Konferansı’nda sunulan tezlerden biri olan “Latin Amerika'da Irklar Sorunu”nda
bahsi edilen “kolektivist eğilimlere sahip kurumlar” olmasaydı, akla hayale
bile gelemezdi.
Amauta ismi,
Rus ve Meksika devrimleri olmadan; dünyanın dört bir yanında, özellikle Latin
Amerika’da, ardı ardına kurulan komünist partiler olmadan; moderniteyi
milliyetçilikle birleştirmeyi amaçlayan ve büyük ölçüde halk milliyetçiliği
geleneğine yol açan akımların gelişmesi olmadan da mümkün olmazdı.
Aynı
şekilde, Amauta ismi, hem Peru’da hem de diğer birçok Latin Amerika
ülkesinde, daha önce bahsi edilen orta sınıfların yükselişine ve üniversiteye
kayıt olan insanların sayısının artmasına tanıklık eden (1918 reform hareketini
tetikleyen) süreç olmadan da mümkün olmazdı.
Peki
1922’de o cesur eylemler yapılmamış olsaydı, Amauta ismi mümkün olabilir
miydi? Brezilya’nın São Paulo şehrindeki Modern Sanat Haftası olmasaydı; César
Vallejo ve Trilce isimli şiir kitabı olmasaydı; Oliverio Girondo ve Tramvayda
Okunacak Yirmi Şiir’i olmasaydı; Gabriela Mistral ve Çoraklık eseri
olmasaydı; James Joyce ve Ulysses’i olmasaydı, dile dökülebilir miydi?
1922’de
Diego Rivera ilk duvar resmi Yaratılış’ı yaptı, Ressamlar Sendikası’nı
kurdu ve sanatının özünü tanımlayacak malzemeyi bulmak için Tehuantepec’e
gitti. Rivera’nın hayatındaki bu olaylar ile Amauta ismi arasında bir
bağlantı yok mu?
25
Ekim 1922’de Kızıl Ordu, Vladivostok’u ele geçirmeseydi, Amauta ismi
mümkün olabilir miydi?
Mariátegui’nin
1920 yılında ziyaret ettiği Venedik Uluslararası Sanat Sergisi olmasaydı, Amauta
ismi mümkün olabilir miydi? Robert Wiene’nin yönettiği Dr. Caligari’nin
Kabinesi ve Friedrich Wilhelm Murnau’nun yönettiği Nosferatu
olmasaydı, Amauta ismi mümkün olabilir miydi? Marc Chagall ve Wassily
Kandinsky, Oleksandr Arçipenko ve Jean Arp, Erwin Piscator ve Max Reinhardt
olmasaydı, Amauta ismi mümkün olabilir miydi?
Şunu
açıktan söylemek gerek: Bu türden doğrudan ve dolaylı öncüller olmasaydı, Amauta
var olmazdı, hatta Mariátegui de en nihayetinde o olduğu kişi olamazdı. Bundan
eminiz.
Miguel Mazzeo
5
Eylül 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder