16 Eylül 2026

, , ,

Yüz Yıl Sonra Amauta


I

Kelimelerle Kimlik Oluşturma Sanatı

 

Yüz yıl önce, Eylül 1926’da, Peru’nun Lima şehrinde José Carlos Mariátegui (1894-1930), Amauta [“Öğretmen”] dergisinin ilk sayısını çıkardı. Bu, Latin Amerika tarihinin en önemli politik ve kültürel olaylarından biriydi. Birçok kaynak, ön hazırlık çalışmaları sırasında, yayın için başka bir ismin de düşünüldüğünü kabul ediyor. Bu biraz fazla klişe, biraz tutarsız biraz da muğlâk bir isimdi Vanguardia [“Öncü”].

Bu önerilen isim, geride sığ ve zayıf izler bırakmaya, zararsız yanılsamalara yol açmaya mahkûmdu. Vanguardia ismi, bir bakıma, fatihin Tanrı’sına dua etmek denilen o sağlıksız geleneği diriltiyor, tarihe müdahale etmenin dışsal ve kasvetli yoluna işaret ediyordu. Ödünç alınmış bir isimdi. Beklenmedik anlamlarla dolup taşma olasılığı yoktu. Bir başlangıca anlam kazandıracak gerekli güce sahip değildi. Gerçeğe ve halka karşı ilgisiz olanlar onda yeni bir şey bulabilirlerdi, ama gerçekte eski klişelerle maluldü. Bu isim, bizi yaratamazdı.

6 Haziran 1925’te Lima’da yayınlanan Variedades dergisinde çıkan “Ne Hazırlıyorsunuz?” başlıklı anket tarzı bir notta, Mariátegui kendisi bu ismi kullanmaya istekli olduğunu belirterek şunları söyledi: "Hastalığım nedeniyle yarım kalan kıymetli bir projeye geri dönüyorum: Peru ve Latin Amerika’nın öncü yazarları ve sanatçılarının dergisi olan Vanguardia’yı çıkartacağım.”

Alberto Tauro, 1960 tarihli eseri Amauta y su influencia’da [“Amauta ve Etkisi”] Mariátegui’nin “arkadaşlarıyla yaptığı, herkesin oy kullandığı istişarenin neticesinde o endişe verici ismi terk ettiğini” söyler. Demek oluyor ki o istişarede akıllıca değerlendirmelerde bulunulmuş, zekice gözlemlere yer verilmiştir. Nihayetinde eleştirel sezgilerinden birinin peşine düşen Mariátegui ikna olmuş, Keçuva dilinde öğretmene dnek düşen, Tahuantinsuyo zamanındaki İnka döneminin bilgesini çağrıştıran Amauta ismine yönelmiştir. Zamanla bu isim, Mariátegui’nin kendisi için kullanılan sevgi dolu bir lakaba dönüşmüştür.

“Unvan” veya “etiket” yerine bilerek “isim” terimini kullanıyoruz çünkü Amauta’nın tercih edilmesinde, değersizleştirilmiş ve susturulmuş bir kimliğe yönelik vurguyu, bir tür “kimliğin yeniden sahiplenilişini” (ve kimliğin siyasallaştırılışını), kısacası, yeniden doğan bir yaşamın ve yeniden ortaya çıkan bir gücün sözünü; belki de aniden çakan bir şimşeği görüyoruz.

Şeffaf ya da bulanık, Amauta adı hangi gerçekleri simgesel düzeyde içeriyordu? Hangi inatçı bilgeliği kucaklıyordu? Hangi tutkuları, uçurumları, baş dönmelerini, çiçeklenmeleri ve samimi çalkantıları beraberinde getirdi? Hangi bilinçli ya da bilinçsiz sorgulama mekanizmalarını yıkmak için geldi?

Bir anlamda, Amauta isminin seçimi, İthaka’ya dönüş, başkaları için var olma anlayışının kesin bir reddi, önceden belirlenmiş bir sınırın ortadan kaldırılması, kendi kendini belirleyen bir varlığın (kendi içinde ve kendisi için) yeniden kazanılması ve bir tarihin, fiziksel ve duygusal bir alanın rehabilitasyonu olarak da görülebilir. Diğer şeylerin yanı sıra, Amauta şunu söylemekti: “Bizim için tarih onların keşif pratiğiyle başlamadı!”

Amauta ismi, Peru’nun (beyaz, aristokrat; başta Kuzey Amerika olmak üzere yabancı kapitalizme bağımlı) muktedir sınıflarının önyargılarının reddini, toprak sahibi sınıfın ve emperyalizmin suçlarının kınanmasını, burjuva aklına ve estetiğine meydan okumayı ifade ediyordu. Amauta ismi aynı zamanda, sınıf bilincinden ve duyarlılığından yoksun olan, yerli halkı ve kendilerini hor gören melezler (mistiler) için de bir uyarı niteliğindeydi. Amauta, siyasi temsilden yoksun olan ve bu yönde ilk adımlarını atan çoğunluk içinde yer alan sosyo-kültürel bir grubu savunuyordu.

Amauta isminin gerçekten olağanüstü bir ifade olduğunu göz ardı edemeyiz. Bu, yeryüzünün kızı ve oğlu ile onların gerçek varoluşları arasındaki uyumun tezahürüdür. Yeryüzünün kızı ve oğlunun, dışarıdan zorla dayatılan yapay biçimlerden kopuşunun dışa vurumudur. Bu, söz konusu biçimlerin mutlaka reddedilmesi veya küçümsenmesi anlamına gelmez. Amauta, yaşamın coşkusunun ve o yaşamın onayladığı momentin yeryüzünün mantığına ait ritm uyarınca tezahür edişidir.

Mariátegui’nin tasavvur ettiği şekliyle Amauta ismi, Batı’nın ve modern dünyanın “fetihlerinin” özümsenmesi sürecini, yani Batı’nın ve modern dünyanın doğasında var olan olumsuzluğun kabulünü de yansıtıyordu. Mariátegui, Amauta dergisinin Temmuz-Ağustos 1929 tarihli 25. sayısında, “Panorama Móvil” [“Hareketli Manzara”] başlıklı bölümde yayımlanan “Gamonalizm Süreci: Yerli Sorununa Dair Bir Taslak” başlıklı makalesinde, Peru’nun yerli halklarında “ilerlemeyi, modern üretim tekniklerini özümseme yetenekleri” tespit etmiş ve bu yeteneklerin, kendi bakış açısına göre, melezlerin yeteneklerinden bile üstün olduğunu dile getirmiştir. Dolayısıyla, Amauta ismi aslında bir senteze işaret ediyordu.

Mariátegui bu ismi seçerek, sistemsel bütünün (kapitalizmin) ideologları tarafından dayatılan tek boyutlu Avrupa evrenselciliğini reddediyor, galiplerin evrimciliğine, liberal ve emperyalist epistemolojiye, bireyci ontolojilere ve genellikle “aleni gerçekler” olarak kabul edilen tüm zorlama, doğallaştırılmış dünya görüşlerine sırtını dönüyordu. Mariátegui bu ismi seçerek, Amerika’mızın soldaki teorik ve politik elitlerde dâhil olmak üzere tüm ekabirde yaygın olarak görülen, kendilerine ters yüz edilerek çevrilmiş Avrupa aynasında bakmaktan ve kendi tarihlerini bastırmaktan ibaret olan laiklik pratiğine, kendi boşluklarında zevk alma biçimine karşı çıktı.

Amauta ismini seçmek suretiyle Mariátegui, her düzeyde sömürgecilik karşıtı bir duruş sergiledi ve bu duruşu yeniden ortaya koydu. Bu isim, başlı başına sömürgeci yapıları ve kültürel sömürgeciliği eleştirmek anlamına geliyordu. Peru toplumunda, az ya da çok, ABD’nin pratiğine sinmiş sömürgeci/işgalci hayallere ve söylemlere doğrudan bir meydan okumayı örtük olarak ifade ediyordu. Amauta ismi, jeokültürel bir konuma işaret ediyordu. Mariátegui, Amauta ismi aracılığıyla tarihi bir soyu, bir bakış açısını, bir içeriği, bir projeyi; kısacası bir kaderi seçiyordu.

Tanıdığı ve hayran olduğu, bazıları inkâr edilemeyecek, tüm dünyaya dair hedeflere sahip Avrupa dergilerinin (özellikle Fransız dergisi Clarté’nin) yerel bir versiyonunu çıkarmaya çalışmak yerine,1919’da Henri Barbusse ve Anatole France tarafından kurulan, ancak aynı zamanda Monde, La Lutte de Classes, Correspondance, Philosophies, Révolution Surréaliste (Fransız dergisi) ve Strum (Alman dergisi) gibi dergilerin de etkisi altında olan Mariátegui, daha riskli bir yola, marjinal alanlara kırdı direksiyonunu. Bu arada Amauta, tabii ki adı geçen dergilerden etkilendi.

Amauta ismi, ileride çıkacak olan derginin eleştirel niteliğini ve kültür karşıtı vasfını da ortaya koyuyordu. Birçok açıdan öncüydü. İsim, her şeyden önce emperyalizm, kapitalizm ve (hem dışsal hem de içsel) sömürgecilik arasındaki bağı ifade ediyordu, ancak aynı zamanda kapitalizmin ataerkillik ve doğa üzerindeki karşılıklı etkilerini anlamanın da temelini atıyordu. Her açıdan, isim alışılmadıktı. Herhangi bir estetik-politik biçimciliğe uymuyordu.

Amauta ismi, Peru’nun ve Amerika’mızın tarihsel olgunluğunun tanınması talebini dile döküyordu. Bu isim, gururu, köklü bir kimlik duygusunu, atalarımızın mirasına olumlu bir bakışı; kendi biçimlerimizin (henüz gelişmekte olan, olgunlaşma aşamasındaki biçimlerimizin) gücünün farkındalığını ve Peru ile Amerika’mızın tükenmez bir icat kaynağı oluşturduğuna dair net bir algının yansımasıydı. Bu, kibirli bir isim değildi, onda küstahlığa yer yoktu, sadece hırsa yer vardı.

Bu anlamda, Amauta ismi, sömürgecilik sonrası düzen ve cumhuriyetçi devlet anlayışının dayattığı ulus kavramına alternatif bir ulus kavramı oluşturdu. Zira dergi, yerli unsurların önceden var olan ulusal kültüre dâhil edilmesini teşvik etmedi; bilâkis, farklı koordinatlar altında ulusal bir yeniden yapılanmayı hedefledi. Bu koordinatlar burjuva olmayan koordinatlardı, çünkü Mariátegui’nin defalarca belirttiği gibi, Peru burjuvazisi, yapısal olarak ulusal duyguları (ve çıkarları) beslemekten alıkonulmuştu. Bu nedenle, ulusun koordinatları sosyalizme yazgılı olmalı, proleter, köylü, öncelikle yerli ve komünal bir nitelik arz etmeliydi. Mariátegui'nin kurucu faaliyetlerinden biri, Amauta dergisinin güç verdiği komünal ufku ulus ve halk boyutuna dâhil etmesiydi: Mariátegui ve Amauta’ya göre, ulusun koordinatları aynı zamanda enternasyonalist olmalıydı.

Son olarak, Amauta isminde, Amerika’mızın Marksizmini tanımlayan ana özellikleri taşıyan neredeyse tüm teorik-pratik işlemler mevcuttur. Örneğin, Segundo Montoya Huamaní’nin Conflictos de interpretación en torno al marxismo de Mariátegui [“Mariátegui’nin Marksizmini Merkez Alan Yorumlardaki Çelişkiler”] isimi kitabında tespit edebildiği işlemler arasında şunlar yer alır: “çevirmek”, “yutmak”, “kültürelleştirmek”, “doğallaştırmak”, “merkezden uzaklaştırmak”, “epistemolojik ve eleştirel olarak açmak”, “yeniden yaratmak” ve elbette “kök salmak”.

II

Amauta’dan Söz Etmek:

Karışım Yoluyla Modernliği Ortaya Çıkarmak

 

Amauta dergisinde hiçbir tereddüt veya gri alan yok. Analitik çerçevelerinde hiçbir naiflik yok: “yerli ruhunun” yeniden kazanılması ancak toprak geri kazanılırsa, yapısal şiddet ortadan kaldırılırsa, yerli halkların özerklik ve kendi kendini yönetme biçimleri pekiştirilirse; Peru toplumunun melez kesimlerince yeniden yorumlanan bu biçimler ulus genelinde yayılmayı başarırsa mümkün olabilir.

Amauta ismi, ayllu üzerinden polis kavramının yeniden düşünülmesini sağladı. Tersi de yapıldı. Amauta ismi, hiçbir şekilde düşmanca özler taşımayan farklı kodlar arasında diyalog kurdu.

Amauta’dan söz etmek şunu söylemek gibidir: Bu topraklar, sosyalizm için uygun ve hazırdır; burası, sosyalizmin kök salması ve başarılı bir şekilde inşa edilmesi için gerekli her şeye sahiptir. Bu nedenle, buranın sosyalizmi, Avrupa öğretilerini, vaazlarını ve doktrinlerini küçümsemeyecek; bilâkis, özgürleştirici sonuçlarının aşırıya kaçacak şekilde gelişmesini teşvik edecek, özgürleştirme vaatlerinin yerine getirilmesini zorunlu kılacaktır. Ancak Avrupa’daki önceden hazırlanmış herhangi bir kalıba, herhangi bir “Batı” modeline uymayacaktır. Sadece kendi sesini dinleyen bir sosyalizm olmayacak, diğer seslere de kulak verecektir. Tek başına bir yankı olmayacak, tüm ülkeye yayılan bir çığlık olacaktır. O, buraya yabancı bir ürün olmayacaktır.

Bugün Amauta’dan söz etmek şunu demek gibidir: Sosyalizmimiz, artık Werner Herzog’un yönettiği, başrolünü Klaus Kinski’nin oynadığı 1982 yapımı Fitzcarraldo filmindeki kahramanın stratejisini tekrarlamayacak. Artık ormanın ortasına bir opera binası inşa etmeye çalışmayacak. Kusursuz beyaz bir takım elbise giymiş, varoluşun tek öz-sonsuz özün (fatihin ta kendisinin) mükemmel tezahürü olduğuna ikna olmuş, tüm başrolü üstlenen ve kendini tamamlanmış an, dolayısıyla tek taraflı ve soyut terimlerle tasavvur edilen bir oluşum faktörü olarak kuran o beyaz adam olmayacak. “Ortak iyilik” soyutlaması altında gizlenmiş keyfi bir çıkarın ve bencil bir arzunun ifadesi olmayacak. Genel irade kılığında gizlenmiş özel bir iradenin ifadesi olmayacak.

Yani, Amauta’dan söz etmek, şu anlama gelir: sosyalizmimiz, mutlak olanı başlangıca koymayacak. Farklılığı, ezilenleri “belirsiz”, hiçlik, karanlık veya barbarlık olarak; ya da tamamlanmamış bir an, korkunç bir efsane, egemen olunacak bir ortam olarak tasavvur etmeyecek. Fitzcarraldo gibi, Amazon havzasındaki Pachitea Nehri’nde seyreden bir teknenin pruvasında bulunan eski, elle çevrilen bir gramofonla, ormanın içinden gelen rahatsız edici davul seslerine karşı koymak için Enrico Caruso tarafından söylenen bir operayı son sesle çalmayacak. Bunları özümseyebilir, ancak bizim sosyalizmimiz, ne gramofonu ne de operayı (ya da bunların günümüzdeki ikamelerini) medenileştirici silahlar olarak kullanacak. Bunların hiçbirini yapmayacak.

O, Amauta’yı taklit etmeye çalışacak. Bu nedenle, kendi dışında hiçbir şeyi tanımayan birliği değil, gramofonu ve davulu sentezlemeye gayret edecek. Her anın en doğru, güzel, ölümsüz, cömert, bağımsız ve insani açıdan eleştirel olanının sentezini kuracak. (Başa her birinin şefkat gösterme becerisi konulacak, insana ait ölçeğe saygı gösterilecek, enerjisi, tutkusu ve şehveti olan bir senteze ulaşılacak). Burada, Mariátegui’nin 9 Aralık 1924’te Lima’da Mundial dergisinde çıkan “Milli ve Yabancı” makalesinde belirttiği şeyi hatırlatmak gerekiyor: “Meyve veren hiçbir fikir, kök salan hiçbir fikir, buraya yabancı bir fikir değildir.” Bu tespit, gramofon ve Fitzcarraldo’nun operası kadar İncil, Jean-Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi veya Karl Marx’ın Kapital’i için de geçerlidir.

Amauta’dan söz etmek, her şeyden önce şunu söylemek demektir: Bizim sosyalizmimiz, genellikle imkânsız kabul edilen bir hayali kucaklayacak, onu, kurgu (fantazi) ile gerçekliğin (duyusal dünyanın) artık ayırt edilemeyeceği bir senaryoda gerçekleştirecektir. Bunun için, bizim sosyalizmimiz, Amauta gibi, bakış açısını sömürgecilikten arındırmak zorunda kalacaktır. O da tıpkı Amauta gibi, Inca Garcilaso de la Vega veya Huaman Poma de Ayala gibi isimlerin stratejilerinden ilham almalıdır.

Avrupa evrenselciliğinin zorla homojenleştirme yükünden arınmış olan Amauta, ışık ve gölge oyunlarına elverişli bir toprağın çeşitli renklerini, Amerika’mızın yerli halklarının dönüştürücü potansiyelini ve “yerli varlığının”, dünyalarının ve ilişkilerindeki ontolojilerin verimliliğini net bir şekilde takdir etmeyi mümkün kıldı. Zamansallıkların bir arada varoluşu, artık geri kalmışlığın bir faktörü olarak görülmekten vazgeçildi, itici bir güç olarak algılanmaya başlandı. Geçmiş, geleceğin tohumuna dönüştü, kapitalizm öncesi, kapitalizm sonrası dönemin temeli haline geldi.

Özgünlük damgasıyla bezenmiş, farklı soyların karışımıyla zenginleştirilmiş diğer evrensel alametler, gün yüzüne çıktı. O özgün sadelik yeniden temin edildi. Egemen Avrupa’yı merkez alan tarihselcilik tahttan indirildi, uzun zamandır redde tabi tutulan Avrupamerkezci olmayan tarihselcilik tüm haklarına kavuştu. Kozmopolitizm yeni bir statü kazandı. Öncelikle bir kavşak, bir yakınlaşma alanı olarak algılanmaya başlandı. Bir güç dengesinin bir özgüllüğü desteklemesiyle dayatılan evrenselin, gelenekle belirlenen evrenselin vb. bir ifadesi (veya versiyonu) olarak kozmopolitizm, krize girdi. Böylece kozmopolitizm, Batılı ve Avrupamerkezci ağırlığını yitirdi, özellikle Batılı olmayan halklar için Babil Kulesi figüründe eksiksiz bir biçimde temsil edilen halinden oldu. Ardından kozmopolitizmi Pentikost olarak düşünme olasılığı açığa çıktı. Bu arada, Eylül 1920’de Bakû’de düzenlenen Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nda Pentikost’un coşkusu çok belirgindi, Mariátegui, bunu gözden kaçırmadı.

Kozmopolitizm, kaba kozmopolitizme (yani soyut evrensele yönelik tapınca) dönüşmediği sürece, kendini ifade etmenin bir yolu olabilirdi. Mariátegui için kendini ifade etmenin yolu cihanşümul olmalıydı. Mariátegui’nin Peru Gerçekliği Üzerine Yedi Yorumlayıcı Deneme isimli eserini şu ifadeyle bitirmesi dikkat çekici: “Sıklıkla eleştirildiğimiz evrensel, cihanşümul yollarla, kendimize giderek daha da yaklaşıyoruz.” Amauta, bu yolu seçmenin açık bir göstergesiydi.

Evrensel ve modern olan, yerel ve kimlik temelli olana karşı çıkmayarak, temelde yeniden biçimlendirildi. Mariátegui’nin projesinin kurucu ifadesi olan Amauta, modernliğe alternatif bir yol önerdi. Bir bakıma, karışım yoluyla (karanlık tarafını zayıflatıp, parlak tarafını yeniden kazanmak suretiyle) modernliği ortaya çıkarmayı hedefledi.

Amauta ismi, özgünlüğüyle, derin ve evrensel bir mefhum olmanın onurunu taşır. Somut evrenselin ifadesidir. Amauta ismi, olumsuzlamanın olumsuzlamasıdır, “kendisiyle özdeşliktir”; bu nedenle, bir içeriğe sahip olan ve önceki mefhumdan daha üstün yeni bir mefhumu kucaklayan bir olumsuzlamadır; daha zengin bir şekilde yeniden ortaya çıkmak için kendini olumsuzlayan gerçekleşmiş bilinçtir. Amauta ismi, bir oluşumu, varlık ve hiçliğin içsel bir sentezini, bir geçişi temsil eder.

Bu yol, Marksizmin bildiğimiz ilkelerinden de 1920’lerin halkçı milliyetçiliklerinden hâlâ istifade ederken bir yandan da şüpheciydi. Modernliğin bazı vaatlerinin yanıltıcı doğasına dair bir şüpheyi içinde hep besledi. Bu nedenle, ilgili yol, daha önce düşünülemeyen bir öznenin (yerli halkların) başrol oynaması ve (devlet önderliğinde gerçekleşmeyen) topluluk inşasının teşvik edilmesiyle bağlantılı özgün yönler sunan bir yoldu. “Topluluk” ve “mit” gibi birbiriyle uyuşmayan kelimeler kullanan bir yoldu. Bu kelimeler, devrim kelimesiyle bir araya geldiğinde daha da uyumsuz hale geliyordu.

Mariátegui, Amauta ismini seçerek, uygarlık-barbarlık (veya uygarlık-gelenek) ikiliğini aştı. Bu düz ve yabancılaştırıcı ikili mantıktan kurtularak, çelişki, gerilim, teğetlik, eklemlenme ve çift değerleme mantığına, yani diyalektik bir mantığa adım attı. Aynı zamanda, onlarca yıl reddedilmesine rağmen, nihayetinde galip gelen Marksizmin laikleşme sürecini de destek sundu. Amauta, zamanında Marksizmin argümanlarının dayandığı zeminin genişletilmesine önemli ölçüde katkıda bulundu. Bir asır sonra bile bunu yapmaya devam ediyor.

III

Aşırılıkların Çağında Amauta: Savaş Sonrası İklim

 

Bazı açılardan Amauta, savaş sonrası dönemin dergisi, yani “yeni neslin” bir dergisi olmaya devam ediyor. Bu yeni nesil, sinema, Hollywood ve Charles Chaplin; caz ve spor, Isadora Duncan ve çağdaş dans, kitle kültürü (ve tüketim); makine ve elektrik kültü ve, çelişkili görünse de, ezoterik olana duyulan belirgin takıntı ile tanımlı.

Sürrealizmin en ünlü isimlerinden biri olan André Breton, 1928 tarihli romanı Nadja’da bir karakter olarak yer verdiği, medyum ve falcı Madame Sacco’nun kehanetlerine körü körüne güvenmişti.

Elbette, tüm sürrealistler veya hareketin destekçileri, bu eğilimleri paylaşmıyordu; birçoğu, bunları sıradan batıl inançlar olarak görüyor, soyutlamalara olan tüm inancı eleştiriyordu. Onlar, deliliğin diğer, daha berrak yönlerine dalmayı tercih ettiler. Büyüyü diğer (gerçek) dünyalarda aradılar. Maddeyle, duyularla deneyler yaptılar, beklentilerini ölülerin ruhlarına bağlamadılar.

Mariátegui, sürrealizmin okült damarını sert bir dille eleştiriyordu. Walter Benjamin’in 1929 tarihli “Sürrealizm: Avrupa Zekâsının Son Anlık Görüntüsü” makalesinde kullandığı tabirle, sürrealizmin “spiritüalizmin karanlık arka odası”na götüren yollarını hiç yürümedi.

Amerikanizm ve kolektivizmin, üreme teknolojilerinin; Albert Einstein’ın, zaman ve mekân anlayışlarını altüst eden görelilik teorisinin; yaşama susuzluğunun, carpe diem’in, vitalizmin, geleneklerin devriminin, dizginsiz arzunun çağıydı. Varoluşçu göçebeliğin, mistik eğilimlerin ve kıyametçi bilincin, kökleri o kadar derinden aramanın çağıydı ki, bu arayış, yakın geçmişe saygısızlıkla bile bağdaşmazdı. Kentli orta sınıfların ortaya çıkmaya, toplumsa, politik ve kültürel önem kazanmaya başladığı bir dönemdi. Bu gelişme, örneğin, 1918’de Arjantin'in Córdoba eyaletinde başlayan ve hızla Latin Amerika’nın birçok ülkesine yayılan üniversite reform hareketinde makes buldu.

Her şeyin sallantıda olduğu bir dönemdi. Duygulanma biçimleri. Temsil biçimleri. Kriz fikri gereksiz hale gelmiş ve doğal kabul edilmişti. Eski Avrupa’nın krizi ve dağılması. İlerici tarihsel işlevinden, o mitten (ve bir mit icat etme ihtimalinden) yoksun, bir dizi canavarca fetişle baş başa kalmış burjuvazinin krizi. Liberal demokrasinin, parlamentarizmin ve (burjuva) ilerleme fikrinin krizi; bu fikir, liberal-burjuva biçimlerine alternatif biçimlerde bir demokrasi düşünmeyi ve eski, heterodoks ve/veya marjinal deneyimlerden ilham almayı mümkün kılıyordu. Dahası, deneyim, kendi içinde yeniden değerlendiriliyordu: “ötenin ötesine” bakılıyordu. Deneyimin hesaplama, yasalar, bilim vb. konularda kaybettiği güven yeniden kazanılıyordu. Artık krizin yarattığı boşluğu nasıl dolduracağına dair fikirler ve öneriler çoğalıyordu. Ortada ıstırap ve umutsuzluk varken, alternatifler de eksik değildi.

Ezilen ve boyun eğen sınıfların, G. W. F. Hegel’in Mantık Bilimi’inde belirttiği gibi, tarihsel olarak “yerleştirme, ortadan kaldırma ve tekrar yerleştirme ve ortadan kaldırma” görevini üstleneceklerine ve bu nedenle sıkıcılık dönemini sona erdireceklerine, burjuvazinin yerini insanlığın ilerlemesinin itici gücü olarak alacaklarına dair kör bir inanç vardı. “Komünizm”, bir sistemden ziyade, er ya da geç soluduğumuz hava kadar doğal hale gelecek bir tutum olarak tasavvur edilmişti.

José Carlos Mariátegui. Por el oriente asoma la revolución mundial. Escritos sobre el sur global [“José Carlos Mariátegui: Dünya Devrimi Doğudan Doğuyor. Küresel Güney Üzerine Yazılar”] adlı derlemesinin ön çalışmasında Mariátegui’yi “kriz teorisyeni” olarak tanımlayan Víctor Hugo Pacheco Chávez, onun “yok olan dünyaya nostaljik bir bakış açısıyla yaklaşmaktan çok uzak, enkazın orta yerinde sadece ileriye doğru hareket etmek için değil, aynı zamanda komünist partilerin ortodoksluğunu veya milliyetçi hareketlerin yolunu izlemeyen, belirli bir devrimci değişim türü önermek için nedenler arayan bir kişi” olduğunu söyler. Pacheco Chávez’in “kriz teorisyeni” tanımlamasına biz de katılıyoruz. Buna ek olarak, bu özelliğinin bir diğer özelliği olan “ayetlerin müfessiri” olma vasfıyla çelişmediğini belirtmek gerek: Mariátegui’nin daha yolun başında idrak ettiği biçimiyle, bu ayetler, en açık şekilde çeşitli sanatsal ifadelerde kendini gösteriyordu.

Yaşadığı dönem, Oswald Spengler’ın konuştuğu, Batı’nın gerilediği, buna karşın, Doğu’nun yükselişe geçtiği, öteki yarımkürenin itibarının arttığı bir dönemdi. Uluslararası öneme sahip çeşitli olaylar bu yükselişin yansımasıydı: Sun Yat-sen ve Çin devrimi, Mahatma Gandi ve Hindistan'ın kurtuluşu için İngiliz İmparatorluğu’na karşı verilen mücadele, Türk devrimi… Ayrıca Japon sosyalizmi; İsrail, Semitizm ve antisemitizm; Mısır, Fas ve diğer ülkelerdeki gelişmeler.

Ezilen ve baskı altındaki sınıfların kurtuluş ve özgürleşme mücadeleleri, Doğu’yu Batı’nın sürgün ettiği veya çarpıttığı, boş bir kabuğa dönüştürdüğü yeni bir özgürlük alanı haline getirdi. Doğu, özgürlük fikrinin yeniden canlanmasını, on sekizinci yüzyılın sonları ile on dokuzuncu yüzyılın başlarındaki anlamını geri kazanmasının somut simgesiydi: Mariátegui’nin 1 Kasım 1924’te Variedades dergisinde çıkan “Özgürlük ve Mısır” makalesinde belirttiği gibi, bu özgürlük, “Jakoben ve demokratik”, “maceracı" ve “Karbonarilere has” bir özgürlüktü. Doğu’ya duyulan bu hayranlık, hiçbir şekilde “Asya’da üretilmiş” belirli politik formüllerin önünde diz çökmek anlamına gelmiyordu. Elbette, Doğu’ya dair geliştirilen bu yeni anlayışa entegre olan Amerika’mız da bu süreçten etkilendi: Meksika ve devrimi; Flores Magón, Álvaro Obregón, José Vasconcelos ve Diego Rivera’nın eserlerinin büyük bir kısmı, tuhaf biçimde, Emiliano Zapata ve Francisco Villa’nın pratiğinin çok azı; ayrıca Augusto César Sandino’nun Nikaragua’daki anti-emperyalist mücadelesi vs. Doğu’dan ve Doğu’ya dair bilinçten etkilendi.

Savaş sonrası oluşan ortamla birlikte Batı harici dünya, çevre ülkeler, bilhassa Doğu farklı bir gözle ele alındı. Bunun nedenlerinden biri, Mariátegui için Rus Devrimi’nin, Avrupamerkezci Marksizmin ve sosyalizmin kimi ön yargılarıyla çelişen, büyük ölçüde Doğu’ya has, haritada net ölçütlerle belirlenemeyecek bir olgu olmasıydı. Bu görüş, akıl hocası José Ortega y Gasset’in Revista de Occidente [“Batı İncelemesi”] dergisinde dile getirdiği görüşle örtüşüyordu. Ortega y Gasset, aristokratik liberalizm ve kitle demokrasisi karşısında duyduğu korku nedeniyle Rus Devrimi’nin Avrupai niteliğe sahip olduğu tespitini reddediyor, onu Doğu’ya dair “mistik” bir olgu olarak değerlendiriyordu. Ortega y Gasset’in duyduğu korku karşısında Mariátegui, “İber Yarımadası kaynaklı Amerikalılar”ın, “İspanyol Amerikalı” halkların Batı psikolojisinden ziyade “Asya psikolojisi”ne daha yakın olduğunu düşünüyordu. Mariátegui de, tıpkı Benjamin gibi, Yahudilikle ve “cihanşümul faaliyetle” ilişkilendirdiği devrimin mistik ve yıkıcı niteliğini inkar etmiyordu.

Liberal kültür, Amauta’yı hiçbir vakit özümseyemedi. Oysa aynı kültür, Mariátegui’yi Victoria Ocampo ile ilişkilendirmeyi amaçlayan başarısız bir proje gibi tümüyle tali unsurlara veya yanlış anlamalara dayanan kimi yorumlar üzerinden, onu liberal kültüre yaklaştırmaya çalışmıştır. Amauta, yazın denilen kurumun kalıntılarına karşı verdiği mücadelede devrimci şehri layıkıyla temsil etmiştir.

Mariátegui, muhtelif çalışmalarında Rus devrimci sürecinin Batı dışı özelliklerini ve bazı önemli figürlerini belirlemeye kendini adamıştır. Mariátegui, Batı-Doğu ikiliğini Gramşici manada ele almamış olsa da, analizleri Sardinyalı Marksistin teorik çalışmalarının birçok yankısını ortaya koymaktadır. Amauta’da ve Mariátegui’nin tüm çalışmalarında Doğu’nun (ve Batı-Doğu karşıtlığının) belirgin varlığı tesadüf değildir.

Öte yandan, Doğu’ya dair Maritegici anlayış, yirmilerde Komintern’in (gerçek ve potansiyel) işlevlerine ilişkin vizyonunu epey etkiledi. Yukarıda bahsedilen, Doğu’dan 24 delegenin katıldığı Bakû Kurultayı’ndan da anlaşılacağı üzere, Komintern’de sadece reformist sosyalizme değil, aynı zamanda ezilen çevre ülkelerinin “sömürge meselesi” ile “millet meselesi”ne değinmeyen Avrupamerkezci sosyalizme de karşı çıkan bir yaklaşım mevcuttu.

Dolayısıyla, Spengler’ın Batı’nın gerilemesi dediği husus, diğer şeylerin yanı sıra, belirli güçlerin zayıflamasını, dayatma ve şiddete dayalı belirli maddi, ancak öncelikle kültürel yöntemlerin krizini ifade ediyordu. Batı’nın gerilemesi, dolaylı olarak, devrimin dünyevi niteliğini teyit etti. Doğu ise farklı bir şekilde genişleme tehdidinde bulunuyordu.

Mariátegui, Doğu’yu Batı’nın bilim, teknoloji, felsefe ve tüm kültürel zirvelerini özümseyebilen (ve yeniden yorumlayabilen) hayati bir enerji olarak algıladı. Bununla birlikte, Marksist bakış açısı göz önüne alındığında, Mariátegui, Doğu’da burjuvazisinin çizdiği sınırlarla belirginleşen belirli bir kapitalist toplumsal oluşum türünün egemenliğini de gördü. Bu sınırlar, çeşitli şekillerde kendini gösterdi. Elbette Rus burjuvazisi Peru burjuvazisiyle, Türk burjuvazisi de Hint burjuvazisiyle aynı değildi ama tüm bu sınırlar, Doğu burjuvazisini Batı burjuvazisine özgü tarihsel işlevlerden uzaklaştırmayı amaçlıyordu. Bu nedenle, Doğu’nun hayati enerjisinin kaynağı aslında, sözde demokratik liberalizmin ve burjuva milliyetçiliğinin sınırlarını aşmaya çağrılan alt ve ezilen sınıflardı. İşte Amauta ismi, bu hayati enerjiden yararlanma arzusunun bir ifadesi olarak görülmeli.

Bize göre, Mariátegui, yeni bir Elenizme dair ihtimallere inanıyordu. Formül de olası yanlış hesaplama da bize ait. Burada kastedilen, Batı ve Doğu arasında verimli bir alışverişi teşvik edecek yeni bir Elenizm. Cihanşümul, genişleyici ve çekici dünya görüşlerine yol açacak, özgürleştirici, eşitlikçi içeriğe ve güçlü bir topluluk duygusuna sahip yeni bir Elenizm. Evet, yeni bir Elenizm ama en bilinen kollarından biri olan Hristiyanlığa benzer bir yayılım düzeyine sahip bir pratik burada kastedilen. Bize göre Amauta deneyimi, bu formül ışığında anlaşılmalı.

Mariátegui’nin içinde yaşadığı çağ, aynı zamanda Henri Bergson’un yaşadığı, pozitivist akla alternatif olarak, dünyayı bilişsel düzeyde kavrama biçimlerinin (duygusal biçimlerin, duygusallık biçimlerinin vs.) önerildiği; Georges Sorel’in, kalabalıkların, sendikaların, konseylerin ve Marx’ın dediği gibi, şiddetin “tarihin ebesi” rolünün yeniden dirildiği bir çağdı. Kehanet niteliğindeki anlayışların, özgürlük ve kurtuluş olarak yaşanan ve aynı zamanda irade ve güç olarak algılanan tarihin çağıydı: Franz Rosenzweig ve Carl Schmitt’in konuştuğu bir çağdı bu.

Eski kültürün çözülme anı olarak, savaş sonrası yıllar, “vahşi” olarak etiketlenen bir dizi âdetin (ve “vahşi"nin haklılığının) ortaya çıkmasına yol açtı. Savaş sonrası birçok insan, savaşın dramını devrimin trajedisiyle ikame etme ihtimali (ve gerekliliği) üzerinde durdu. Amauta, savaş sonrası dünyayı tanımlayan gerilimlerle maluldü. Ele aldığı konu başlıkları; dönüşüm, değişim ve yer değiştirme süreçleriyle ilişkiliydi.

IV

Bir İsmin Geçmişi, Sezdirdikleri ve Sunduğu İpuçları

 

Belki de Mariátegui, dergisinin ismini Eylül 1926’dan çok önce sezgisel düzeyde belirlemişti. Bir bakıma, on dördüncü ve on beşinci yüzyıllardaki Avrupa Rönesansı’na çok benzeyen, klasik kaynaklara dönüşü öneren geniş ve geçişsel bir kültürel hareket anlamında bir “Peru Rönesansı”nı tanımladığında, neredeyse on yıl önce bu ismi seçmişti. Bunlar, onun (Mariátegui’nin kendi değerlendirmelerine bakılmaksızın giderek daha haksız, gerekçesiz ve savunulamaz görünen bir terim anlamında) “Taş Devri”nin son günleriydi. Rus Devrimi’nin patlak vermesinden sadece birkaç ay önce, Mariátegui, Lima’da çıkan gazete Tiempo’nun 25 Nisan 1917 tarihli nüshasında kısa ve yankı uyandıran “Ciddi Dakika” başlıklı makalesini yayınlayarak bu temaları önceden dile dökmüştü. Şüphesiz ki, Mariátegui, 1926’dan önce Amauta denilen kodu ortaya çıkarmış, ipuçlarını yavaş yavaş açığa vurmuştu.

Belki de farkında olmadan, bu isim ona, 1915’te Puno’da Teodomiro Gutiérrez Cuevas, diğer adıyla Rumi Maqui’nin isyanı ve Tahuantinsuyo’yu yeniden kurma projesiyle karşı karşıya kaldığında verilmişti. “İnka devrimi” denilen (sembolik ağırlığa sahip ama gerçekte bir ağırlığı bulunmayan) konu başlığı, her şeyden önce Mariátegui’nin İnkaları “modern” bir yaklaşımla yeniden yorumlama önerisi, özünde Amauta ismini önceden haber veren şeylerdi.

Mariátegui’nin düşüncesinin temel metinlerinden biri olan, 27 Kasım 1925 günü Mundial’de yayımlanan “Milliyetçilik ve Öncülük” adlı makalesinde şunları söylüyordu:

“Öncülüğümüzün temel talebi, Yerli insanın haklarının savunulmasıdır. Bu gerçek ne gizemleştirmeye ne de bilinçli bir ikiyüzlülüğe müsamaha göstermez. Yerli sorunu, dört milyon Perulunun sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Milliyetçi terimlerle ifade edildiğinde […] Peru nüfusunun beşte dördünün Peru milliyetine asimil edilmesi sorunu olarak karşımıza çıkıyor.”

Bu makale, Amauta isminin temel dayanaklarından bazılarını sunuyor. Örneğin, “Bu yerlicilik, ütopik restorasyonlar tahayyül etmez. Geçmişi bir kök olarak ele alır, bir program olarak değil. Tarihe ve olaylara dair anlayışı gerçekçi ve moderndir” diyen Mariátegui, “Halklarımız nezdinde sosyalizm, koşulların zorlamasıyla, ilkelerinden hiçbirini terk etmeksizin, giderek milliyetçi bir tutum kazanır” tespitinde bulunur.

Mariátegui’nin savunduğu görüşler, “çokkültürlülük”, kültürel çeşitliliğin ikiyüzlüce benimsenmesi, azınlığın egemen toplumun ve hegemonik kültürün normlarına asimile edilmesi stratejisinin ötesine geçti. Zira Mariátegui, “Perululuğun özü”nü tanımladı; yani, inkâr edilen bir geçmişin ve bastırılmış bir tarihin yeniden kazanılmasıyla el ele giden Peru kimliğinin yerli temeline baktı. Aynı şekilde, çokkültürlülüğün ötesine geçti, çünkü alt düzeyde gerçekleşen herhangi bir entegrasyon sürecini önermedi, retorik veya dünyevi bir yapaylığa başvurmadı; kendi sözleriyle, “edebi spekülasyon” veya “romantik eğlence”ye başvurmadı. Yukarıda bahsedilen makalede Mariátegui şöyle diyordu: “Devrimci yerliciler, İnkaların geçmişine yönelik platonik bir sevgiyle yaklaşmak yerine, günümüzün yerli halkıyla aktif ve somut bir dayanışma sergiliyorlar.”

İşte burada, Amauta isminin neden seçildiğini açıklarken kaçınılmaz olarak ele almamız gereken fikir çıkıyor karşımıza. Peru milliyetçiliği, yerlicilik ve sosyalizmin sentezini ifade etmek için sadece altı harfe ihtiyaç vardı. Mariátegui’nin bu kategorik tanımları, derginin yayınlanmasından birkaç ay önce gündeme getirdiğini unutmamak gerek.

Küresel kriz, iç içe geçmiş tüm krizleri kapsayan bir formül olarak, şüphesiz Amauta isminin seçimini güçlendirdi. Mariátegui için küresel kriz, kapitalist sistemin kriziydi, bu nedenle çok boyutluydu: ekonomik, politik ve ideolojik bir krizdi (bugün olsa “medeniyet krizi” derdik).

Amauta, rasyonalizmin, tarihçiliğin ve pozitivizmin çöktüğüne; burjuva düzeninin her cephede yıkıldığına ikna olmuş birinin çıkarttığı bir dergi için en uygun isimdi. Amauta ismi, tam da yükselişte olan şeyleri dile dökmek için yola koyuldu.

Michel Löwy’nin Por un socialismo indoamericano. Ensayos escogidos de José Carlos Mariátegui [“Bir Yerli-Amerikan Sosyalizmi İçin: José Carlos Mariátegui Denemeleri Seçkisi”] adlı eserinde tanımladığı gibi, Mariátegui’nin bakış açısı, Batı’yı eleştiren, Ortaçağ’a dönüşü savunan gerici romantizmden farklıydı. Mariátegui, dünyanın tarihte halk kitlelerinin, hem merkez hem de çevre ülkelerdeki işçi sınıfı ve köylü kitleleri yanında, Peru’daki ve Amerika’mızın geri kalanındaki yerli kitlelerinin başrol oynadığı bir döneme girdiğine inanıyordu. Bu fikir, iniş çıkışlarıyla, ayrıca yirmilerde, otuzlarda, altmışlarda ve yetmişlerde ulaştığı zirvelerle, neredeyse tüm yirminci yüzyıl boyunca geçerliliğini korudu. Bu, “halkın saati”ydi, “kalabalıkların çağı”ydı.

Şurası açık ki Amauta ismi, Rumi Maqui’nin And kökenli ütopyası, İnka devrimi fikri ve Mariátegui’nin bahsettiğimiz Peru kimliğinin özüne dair tespiti olmaksızın dile dökülemezdi. Amauta ismi, “Peru Rönesansı”, 1921 Yerli Kongresi, ardından kurulan “Tahuantinsuyo Yerli Hakları Komitesi” olmadan da mümkün olmazdı.

Amauta adı, Peru’daki eşi benzeri olmayan sınıf mücadelesi ve sömürgecilik karşıtı mücadeleler tarihi olmadan mümkün olmazdı; yani, köylülerin ve yerlilerin toprak sahiplerine karşı ve toprak için verdikleri mücadele geleneği olmadan bu kelime dile dökülemezdi. 1923'’teki Mar ve Huancané ayaklanmaları olmadan da olamazdı. Bu nedenle, yerli temasına yönelik sınıf (ve kültürel kimlik) temelli bir yaklaşım, Amauta’da önemli bir yer tutar. Öyle ki, Ocak 1927’de yayınlanan 5. sayıdan itibaren, derginin sayfalarına “Yerlilerin Savunması Bülteni”, “Toprak Sahiplerinin Yargılanması” başlığıyla dâhil edildi. Amauta ismi, 1780’deki II. Tupac Amaru isyanı olmasaydı mümkün olmazdı.

Aynı zamanda şu soru da geçerliliğini koruyor: Augusto Leguía rejiminin (1919-1930) karakteristik özelliği olan yerli yanlısı söylem olmasaydı, bu isim mümkün olabilir miydi? Aynı Leguía, Mariátegui’ye sürgün hayatını dayatmış, daha sonra hem kendisine hem de başta Amauta olmak üzere, tüm politik, kültürel ve yayıncılık faaliyetlerine saldırmıştı.

Amauta’nın Mayıs 1927’de 9. sayıya ulaştıktan sonra Leguía hükümeti tarafından kapatıldığını, 10. sayıyı çıkartmak için Aralık ayına kadar beklemek zorunda kaldığını hatırlamakta fayda var. Devlet, diktatöre karşı “komünist komplosu”nun kurulduğu bahanesinin arkasına sığındı. Ona göre Mariátegui de Amauta da bu komplonun parçasıydı. Esasında suçlama asılsızdı. Mariátegui’nin tutuklanıp hapsedildiği o aylarda, Amauta deneyinin sona erdiği düşünülüyordu, oysa daha gidilecek uzun bir yol vardı.

Amauta ismi, Mariátegui’nin Víctor Raúl Haya de la Torre ile birlikte üyesi olduğu, 1924’te kurulan Amerikan Halkının Devrimci İttifakı (APRA) olmadan da mümkün olmazdı. Ancak bu isim, özellikle 1919, 1920, 1921 ve 1922’deki ilk dört kongre olmak üzere, Komünist Enternasyonal’in kongreleri olmadan da mümkün olmazdı.

Amauta ismi, APRA ile Komünist Enternasyonal arasındaki gerilim olmadan; 1928-1930 arası dönemde Mariátegui ve Haya de la Torre arasında gelişen polemik olmadan da mümkün olmazdı. Amauta’nın ilk sayılarında APRA hareketinin kilit isimlerinin güçlü varlığını görmek gerek: Örneğin Antenor Orrego, Manuel Cox ve tabii Nisan 1927 tarihli 8. sayıda “Anti-Emperyalist Mücadelenin Anlamı” başlıklı makalesini yayınlayan Haya de la Torre’nin bizatihi kendisi.

Amauta ismi, Peru’nun derinliklerinde var olan “köklü işbirliği kurma alışkanlıkları” ve Haziran 1929’da Buenos Aires'te düzenlenen Birinci Latin Amerika Komünist Konferansı’nda sunulan tezlerden biri olan “Latin Amerika'da Irklar Sorunu”nda bahsi edilen “kolektivist eğilimlere sahip kurumlar” olmasaydı, akla hayale bile gelemezdi.

Amauta ismi, Rus ve Meksika devrimleri olmadan; dünyanın dört bir yanında, özellikle Latin Amerika’da, ardı ardına kurulan komünist partiler olmadan; moderniteyi milliyetçilikle birleştirmeyi amaçlayan ve büyük ölçüde halk milliyetçiliği geleneğine yol açan akımların gelişmesi olmadan da mümkün olmazdı.

Aynı şekilde, Amauta ismi, hem Peru’da hem de diğer birçok Latin Amerika ülkesinde, daha önce bahsi edilen orta sınıfların yükselişine ve üniversiteye kayıt olan insanların sayısının artmasına tanıklık eden (1918 reform hareketini tetikleyen) süreç olmadan da mümkün olmazdı.

Peki 1922’de o cesur eylemler yapılmamış olsaydı, Amauta ismi mümkün olabilir miydi? Brezilya’nın São Paulo şehrindeki Modern Sanat Haftası olmasaydı; César Vallejo ve Trilce isimli şiir kitabı olmasaydı; Oliverio Girondo ve Tramvayda Okunacak Yirmi Şiir’i olmasaydı; Gabriela Mistral ve Çoraklık eseri olmasaydı; James Joyce ve Ulysses’i olmasaydı, dile dökülebilir miydi?

1922’de Diego Rivera ilk duvar resmi Yaratılış’ı yaptı, Ressamlar Sendikası’nı kurdu ve sanatının özünü tanımlayacak malzemeyi bulmak için Tehuantepec’e gitti. Rivera’nın hayatındaki bu olaylar ile Amauta ismi arasında bir bağlantı yok mu?

25 Ekim 1922’de Kızıl Ordu, Vladivostok’u ele geçirmeseydi, Amauta ismi mümkün olabilir miydi?

Mariátegui’nin 1920 yılında ziyaret ettiği Venedik Uluslararası Sanat Sergisi olmasaydı, Amauta ismi mümkün olabilir miydi? Robert Wiene’nin yönettiği Dr. Caligari’nin Kabinesi ve Friedrich Wilhelm Murnau’nun yönettiği Nosferatu olmasaydı, Amauta ismi mümkün olabilir miydi? Marc Chagall ve Wassily Kandinsky, Oleksandr Arçipenko ve Jean Arp, Erwin Piscator ve Max Reinhardt olmasaydı, Amauta ismi mümkün olabilir miydi?

Şunu açıktan söylemek gerek: Bu türden doğrudan ve dolaylı öncüller olmasaydı, Amauta var olmazdı, hatta Mariátegui de en nihayetinde o olduğu kişi olamazdı. Bundan eminiz.

Miguel Mazzeo
5 Eylül 2026
Kaynak

0 Yorum: