15 Eylül 2026

,

Ulus Sorunu Üzerine


Başkan Gonzalo’nun Peru Ayakuço Bölgesi Huamanga Şehri
Öğretmenler Sendikası’nın Örgütlediği Konferansta Yaptığı Konuşma
1974

 

Bugünün Peru Toplumu

Toplumumuzun niteliği.

Peru toplumundaki devrimci sürecin niteliği.

Bürokratik Kapitalizm

Bürokratik kapitalizm ifadesinden neyi kastediyoruz?

Bürokratik kapitalizmde üç hat.

Ülkenin bugünkü durumu.

Mevcut rejimi üreten koşullar.

Rejimin planları ve özellikleri.

Açıkçası, Peru toplumunun niteliğini analiz etmek çok önemli bir iştir ve gereklidir; çünkü eğer onu net bir şekilde anlamazsak, bugün içinde yaşadığımız süreci yeterince kavrayamaz ve açıklayamayız. Bu nedenle, eğitim yasası veya maden yasası gibi günümüzün somut sorunlarını ve mevcut siyasi durumu, çağdaş Peru toplumunun niteliğini anlamadan anlamak mümkün değildir. Ne yazık ki, ulus sorunu hakkında çok az şey biliniyor ve bu durum, devletin son zamanlarda bu konuda başlattığı büyük dezenformasyon kampanyasıyla daha da kötüleşiyor.

Günümüz Peru Toplumunun Niteliği

Peru, yarı-feodal ve yarı-sömürge bir toplumdur. Ülkemiz, bağımsızlığını geçen yüzyılda kazandı. 150 yıldan fazla bir süre önce, İspanya’nın bir kolonisiydik. Onun egemenliği altında yaşadık, hiçbir siyasi bağımsızlığımız yoktu. Öte yandan, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Peru feodal bir ülkeydi, toplumumuz, temelde ekonomik temeli olan tarıma dayanıyordu. Elbette ticaret ve gelişmekte olan sanayi biçimleri mevcuttu, ancak ekonomik temel feodalizmdi. Toplum, bir avuç insana ait büyük latifundiaların (büyük çiftlikler veya haciendaların) varlığına dayanıyordu ve bu tür mülkiyet düzeninde kölelik vardı. Köylüler acımasızca sömürülüyor, bir toprak parçasına sahip olmak için feodal lordun arazisini işlemek ve ev hizmetleri de dâhil olmak üzere kişisel hizmetler vermek zorunda kalıyorlardı.

Ülkemiz geri kalmıştı. Tümüyle çökmüş eski üretim biçimlerinin ve yönetim biçimlerinin uygulanması kural halini almıştı. On dokuzuncu yüzyılın başlarında, ülkenin bugün hâlâ kimi küçük değişikliklerle varlığını sürdüren iki sorunu mevcuttu.

1. Toprak sorunu, feodalizm sorunu, latifundia mülkiyetine dayalı köylülüğün köleliği;

2. Ulusal egemenlik sorunu (ulusumuz İspanya’nın bir kolonisiydi).

Bağımsızlık mücadelesi, bu iki sorunu gündeme getirdi. Egemenlik sorunu, bağımsızlığın ancak toprakların köylülere teslim edilmesiyle sağlanabileceği önerisinin öne sürüldüğü parlamento tartışmalarında gündeme geldi; bu durum, Bolivar’ın toprak mülkiyeti hakkındaki kararnameleriyle de kanıtlanmıştır. Ancak bağımsızlık, yalnızca İspanya’nın boynumuza taktığı zincirlerin kırılmasını ifade ediyordu. Kısa süre sonra ülke, İngiltere’nin kontrolü ve egemenliği altına girdi. Bu büyük kapitalist güç, tüm Latin Amerika’ya hükmetti.

İngiltere’nin ülkemizdeki egemenliğinin önemi nedir? Bağımsızlığa kadar feodal ve sömürgeci bir ülkeydik, ancak bağımsız olduktan sonra feodal temellerimizi korusak da belirli bir siyasi bağımsızlık elde ettik. Kurtuluşun getirdiği sorunlara rağmen cumhuriyet olduk. İngiltere, ülkeye daha yüksek kalkınma biçimleri, özellikle de guano gübresi (deniz kuşu dışkısı) dünya pazarına bağlı ticarette kapitalist biçimleri gündeme getirdi. Sonuç olarak, İngiltere mal getirdiği ve kapitalist üretim yöntemini ülkeye takdim ettiğinden, feodalizmin yıkım süreci ilerledi. Öte yandan, İngiltere, ülkeyi kontrol etmeye ve sömürgeleştirme sürecini başlatmaya başladı. İngiliz egemenliği, bir değişimin başlangıcına yol açtı: yarı feodal ve yarı sömürge bir toplumun oluşumuna doğru bir adım.

XX. yüzyılda ABD, 1920’ler civarında Amerika kıtasındaki İngiliz egemenliğinin yerini aldı ve egemen güç haline geldi. Böylece ülkemiz, başka bir dünya gücü, emperyalist bir güç tarafından yönetilmeye başladı. ABD, zaten gelişmiş bir tekel sistemi ve ABD ekonomisini yoğunlaştıran büyük şirketlere sahip emperyalist bir ülke iken geldi. Zaten Latin Amerika’da, hatta Asya’nın bazı bölgelerinde sömürgecilik pratiğini geliştiren bir güçtü.

Yanki emperyalizminin egemenliği altında toplumumuz, yarı feodal niteliğini daha da geliştirdi. Ancak tamamen yok olmadı. Hayatta kalmaya devam etti. İngiliz egemenliği altında (özellikle Şili ile savaştan sonra) olduğu gibi, büyük tekellerle bağlantılı ve emperyalizme bağımlı bir kapitalizm biçiminin gelişmesiyle feodalizmin yıkılmasına yönelik büyük bir itici güç açığa çıktı. Ülkemiz, yarı-feodal niteliğini korumasının yanı sıra, siyasi bağımsızlığını ilan etmiş olsa da ekonomik, diplomatik, kültürel ve askeri konularda emperyalist bir gücün egemenliği altında olan bir yarı-sömürge olmaya devam etmektedir. Bu egemenlik, Peru’nun ilan ettiği siyasi bağımsızlığı bir formaliteye dönüştürmektedir.

Özetle, on dokuzuncu yüzyıldan beri Peru toplumu, feodal bir toplumdan yarı-feodal bir topluma ve sömürge toplumundan yarı-sömürge toplumuna evrilmiştir. Bu uzun süreçte üç güç bizi yönetmiş ve sömürmüştür: İlk olarak 1821'e kadar İspanya (her ne kadar egemenliğini daha uzun yıllar sürdürse de). Sonra İngiltere, bizi daha incelikli bir şekilde yönetti. İngilizler, burjuva niteliğinde siyasi partiler bile kurdular ve bizi daha iyi bir şekilde boyunduruk altına almak için daha iyi bir devlet aygıtı inşa ettiler. Bu işini incelikle yapan bir egemenlikti, ancak öncekinden daha az sömürücü değildi. Son olarak, ABD, bizi ezmeye ve sömürmeye devam etmektedir, tüm bağımsızlık iddialarına rağmen, her düzeyde bizi yöneten emperyalizmdir.

Sömürge ülkesi olduğumuzda iki sorunla yüzleştik: toprak sorunu ve ulus sorunu. İngiliz egemenliği altında yarı-feodal ve yarı-sömürge bir toplumduk (şimdikinden daha az gelişmiştik), o vakit iki sorunumuz vardı: toprak ve ulus. Topraklar, birkaç kişinin elinde toplanmış ve ülkede kölelik devam etmiştir. Yirminci yüzyılda ABD egemenliği altında, yarı-feodal ve yarı-sömürge bir toplum olmaya devam ediyoruz (şüphesiz öncesine göre çok daha gelişmiş olsak da), ancak ülkenin temel sorunları daha önce bahsedilen iki sorun olmaya devam ediyor: toprak ve ulus. Toprak sorunu, feodal sömürü biçimlerinin hâlâ hayatta kalması ve tüm toplumumuzu etkisi altına almasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, bilim dışı ve batıl inançlara dayalı zihniyetimiz, genel ideolojimiz, toplumsal-politik ilişkilerimiz, hâlâ birçok feodal yönü barındırmaktadır. Ulus sorunu ise, görünüşte özgür, ancak özünde birçok yönden boyunduruk altına alınmış, ezilmiş bir ulus olmamızdan kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle, ulusun on dokuzuncu yüzyıldan günümüze dek uzanan tarihi, İngiliz kapitalizmi, ardından Yanki emperyalizminin egemenliği altında evrimleşip yarı-feodal ve yarı-sömürge bir topluma dönüşen feodal ve sömürgeci sınıf mücadelesidir; bu toplumun hâlâ çözülmemiş iki temel sorunu vardır: toprak sorunu ve ulus sorunu.

Peru Toplumunun Devrimci Sürecinin Niteliği

Peru toplumunun niteliğini ortaya koyarken şu soru gündeme geliyor: devrimci dönüşümün yolu nedir? Somut olarak, Peru devriminin niteliği nedir? Bugün iki sorun olduğunu belirledik: toprak sorunu ve ulus sorunu. Bunlar çözülünce ulusun geri kalan sorunları da çözülecek. Tüm ulus sorunu, Peru toplumunun yarı-feodal ve yarı-sömürge niteliğine bağlıdır. Bu nedenle, Peru toplumunun değişmesi, gerçekten devrimci olması için bu iki sorunun çözülmesi gerekir:

Toprak sorunu, çözümü yarı-feodalizmin ortadan kaldırılmasını gerektirir. Bu yapılmadıkça toprak sorunu çözülemez;

Çözümü Yanki emperyalizminin baskısının ortadan kaldırılmasını gerektiren ulus sorunu, eğer bu yarı-sömürgeci egemenlik ortadan kaldırılmazsa çözülemez.

Bu nedenle, yarı-feodal, yarı-sömürge hali ortadan kaldırmadan Peru toplumunu gerçekten dönüştürmek mümkün değildir. Dahası, bugün muktedir sınıfın ilan ettiği şey yeni değil. Örneğin, 1919’da da halkı kandıracak nağmeler tutturulmuştu. Sonuç olarak, bilimsel olarak Peru devrimi olarak adlandırılan Peru toplumunun dönüşüm sürecinde gerçekleştirilmesi gereken iki görev, yarı-feodal, yarı-sömürge hali tümüyle yok etmektir. Bunlar, Peru devriminin ilk aşamasında üstlenmesi gereken iki görevdir. Bu, Peru devriminin feodalizm karşıtı ve emperyalizm karşıtı olduğu anlamına gelir. Devrim, feodal kalıntıları ve emperyalist egemenliği yok etmelidir. Bu nedenle, Peru devrimi zorunlu olarak demokratik ve ulusaldır. Bilimsel olarak konuşacak olursak, Peru devriminin niteliği ulusal-demokratik bir devrimdir; demokratiktir, çünkü ulusun feodal ilişkilerini yıkacaktır; ulusaldır, çünkü Yanki emperyalizminin baskısını yok edecektir. Dolayısıyla, bugünün yarı-feodal ve yarı-sömürge Peru toplumunda, yalnızca ulusal-demokratik, anti-feodal ve anti-emperyalist bir devrime yer vardır.

Şimdi Peru devriminin niteliğini somut tarihsel koşullarla ilişkili olarak analiz edelim. Ülkenin iki sorunu (toprak ve ulus), yirminci yüzyılda on dokuzuncu yüzyıla kıyasla büyük farklılıklar arz etmektedir. Geçen yüzyılda bugünkü gibi bir emperyalizm yoktu ve devrime önderlik edebilecek uluslararası bir işçi sınıfı da mevcut değildi. Ülkemizde gelişmiş bir işçi sınıfı bulunmuyordu. Oysa bugün, zafer kazanmış bir işçi sınıfımız ( Ekim Devrimi, Çin, vb.) ve ülkemizde uzun bir mücadele geçmişine sahip bir işçi sınıfımız var. Bunlar, ülkemizin devrimci sürecinde çok önemli farklılıklardır.

1920’lere dek ülkemizdeki burjuvazi, bu iki sorunun çözümüne yönelik dönüşüm sürecine önderlik edebilecek kapasitedeydi, ancak bunu yapmadı. Bununla birlikte, ülkemizde 1920’lerden önce büyük mücadeleler, kahramanca mücadeleler ve sürekli köylü ayaklanmaları, seferberlikler, öğrenci mücadeleleri ve işçi sınıfının güçlü eylemleri vardı. Bütün bunlar, proletarya ideolojisinin yayılmaya ve gerçekliğimize uygulanmaya başlandığı büyük bir siyasi mücadele sürecini doğurdu. Yorulmak bilmeyen çalışmalarıyla tarihte bir dönüm noktası oluşturan José Carlos Mariategui gibi olağanüstü bir isim ortaya çıktı. Mariategui, 1928’de Peru’da işçi sınıfının partisi olan Komünist Parti’yi kurdu. Bu dönem, emperyalist egemenlik koşulları ve mücadeleyle şekillenmiş bir işçi sınıfının varlığı altında burjuvazinin artık ulusumuzun devrimci sürecine önderlik edemeyeceği temel bir devrim değişikliğine yol açtı.

Böylece, işçi sınıfı öne çıktı ve gelişti. Burjuvaziyle devrimin liderliği konusunda tartışmanın ötesinde, Peru devrimini zafere taşıyabilecek tek sınıf oldu. Ülkedeki burjuva devriminin iki dönemi vardır:

Bu yüzyılın başlarında burjuva liderliğinde tamamlanabilen eski burjuva devrimi; yeni burjuva devrimi veya ulusal-demokratik devrim veya yeni bir tür burjuva devrimi, ülkenin tek tarihsel perspektifi olan proletaryanın önderliğinde gerçekleşmelidir.

1928’den sonra proletarya, siyasi örgütlenmeyi becerdi, burjuvaziyi devrimci sürecin tarihsel önderliğinden uzaklaştırdı; ulusal demokratik devrimi tamamlayabilecek tek sınıf oldu. Dolayısıyla, 1928’den sonra ülkedeki devrim, feodalizmin ve emperyalist egemenliğin yıkılması, ancak proletaryanın önderliğinde tamamlanabilir. Proletarya, tarihsel rolünü yerine getirmek için köylülükle sağlam bir işçi-köylü ittifakı içinde birleşmelidir, çünkü köylülük, çoğunluk olarak devrime önderlik etmese de, ana güçtür.

Ülkede proletaryanın, partisiyle birlikte harekete önderlik etmesi gerektiği, aksi takdirde ulusal-demokratik bir devrimin olamayacağı görüşünü savunuyoruz. Kendimizi kandırmayalım, yoksa doğrudan veya dolaylı olarak sınıfın düşmanlarına hizmet etmiş oluruz.

Sonuç olarak, açıkladıklarımızın tam tersi tezlerin de olduğunu belirtmeliyiz. Örneğin, Peru toplumunun kapitalist olduğunu savunan bir tez var. Bu, en tehlikeli olanıdır. Eğer ülke kapitalist ise, devrim sosyalist olmalı, köylülük değil, proletarya ana güç olmalıdır. Bu tez, devrimin yolu gibi son derece önemli bir sorunu temelden değiştiriyor. Burada gördüğümüz gibi, iki devrimci yol vardır:

Ekim Devrimi’nin yolu, şehirden kıra doğru olan ve kapitalist ülkelerin sosyalist bir devrim yoluyla izlediği yol; örneğin eski Rusya’nın veya bugün Fransa’nın izlemesi gereken yol; ve Çin Devrimi’nin yolu, kırdan şehre doğru olan ve yarı-feodal ve yarı-sömürge ülkelerin ulusal-demokratik bir devrim yoluyla izlediği yol; örneğin Vietnam’ın bugün izlediği yol. Dolayısıyla, ülkenin yarı-feodal mi yoksa kapitalist mi olduğu sorusu, basit manada Bizans’ın yıkılmadan önce yürüttüğü meleklerin cinsiyeti türünden bir tartışma değildir. Çünkü toplumun niteliği konusunda yanılgıya düşersek, devrimin gidişatı konusunda da yanılmış oluruz, neticede devrim, zafer kazanamaz.

Peru toplumunun kapitalist niteliğine ilişkin tez, Troçkizm ve ona yakın görüşler tarafından savunulmuş, savunulmaya devam etmektedir; ancak bu tür görüşler, rejime olan teslimiyetini derinleştirmek amacıyla revizyonizm tarafından da savunulmaya başlanmıştır.

Bürokratik Kapitalizm

Bu sorun, Peru toplumunun anlaşılması için önemlidir ve bunun bilinmemesi ciddi siyasi hataların kökenidir. Bürokratik kapitalizm tezi, klasiklerde ve Mariátegui’de bulunur, ancak o başka bir terim kullanmıştır.

Bürokratik kapitalizmden ne kastediyoruz?

Bu, emperyalizmin geri kalmış bir ülkede teşvik ettiği kapitalizmdir; emperyalist bir ülke tarafından geri kalmış bir ülkeye, ister yarı feodal ister yarı sömürge olsun, dayatılan kapitalizm türü, kapitalizmin özel biçimidir. Bu tarihi süreci analiz edelim.

Eski Avrupa uluslarında kapitalizm nasıl gelişti? Fransa’yı ele alalım: on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru, 20 ila 22 milyon köylüye ve sadece 600.000 civarında işçiye sahip feodal bir ülkeydi (bu da feodal geçmişini gösteriyor). Fransa, çeşitli kölelik biçimlerini temel alıyordu. Bununla birlikte, Fransa’nın feodal yapısı içinde yeni üretim biçimleri, imalat ve kapitalist biçimler ortaya çıktı, burjuvazi denilen sınıf, giderek daha fazla güç, daha fazla ekonomik kudret ve siyasi nüfuz kazandı. Şunu soruyoruz: Fransa, başka bir ülke tarafından boyunduruk altına alınmış bir ülke miydi? Hayır. Fransa, küresel hegemonya için İngiltere ile mücadele eden mutlak bir monarşiydi, kimse tarafından ezilmiyordu. Sosyo-ekonomik ve tarihsel koşulları onu bu şekilde gelişmeye itmişti. O dönemde emperyalizm var mıydı? Yoktu. Emperyalizm, bu yüzyılın bir olgusudur. İngiltere gibi kapitalist gelişme sürecinden geçen Fransa, bağrında bağımsız olarak kapitalist bir toplum geliştiriyordu. Diğer ülkeler de aynı yolu izledi. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Fransa, İngiltere, Belçika, Hollanda vb. bağımsız olarak gelişen kapitalist ülkelerdi.

Bu yüzyılda Latin Amerika’nın durumu neydi? Amerika’nın bağımsızlaşma süreci başladığında (1810), Avrupa ulusları zaten güçlüydü, oysa Latin Amerika ulusları henüz ulusal kimliklerini yapılandırmaya yeni başlamışlardı ve bu sorun, henüz çözüme kavuşmamıştı. Dahası, bağımsız olduktan kısa bir süre sonra bu uluslar bir gücün, yani İngiltere'nin egemenliği altına girdiler; böylece kapitalizmleri İngiliz egemenliği altında, bir tür bağımlı kapitalizm olarak gelişti. Dolayısıyla, Avrupa sürecine kıyasla, herkesin bildiği o tarihsel, ekonomik ve politik farklılık açığa çıktı.

Öte yandan, Latin Amerika’da gelişen burjuvaziler, egemen ülkeye giderek daha fazla bağlanmaya başlıyorlar; öyle ki, bu zayıf burjuvaziler, Avrupalılar gibi bağımsız olarak gelişmek ve ulusal çıkarlara hizmet etmek yerine, boyun eğmiş burjuvaziler olarak evrimleşiyorlar, bedenlerini ve ruhlarını emperyalist güçlere (İngiltere veya ABD) teslim ediyorlar, hatta kendilerini zengin ve gelişmiş orta sınıf burjuvazilere dönüştüreceklerine inanıyorlar, bu yüzyıldaki tarihimiz bu tespitlerin doğruluğuna ilişkin kanıtlarla dolu.

Bu son yol, Peru’da izlenen yoldur. Gördüğümüz gibi, bu yüzyılın ikinci on yılında Yanki emperyalizmi İngiliz egemenliğinin yerini aldı.

Bürokratik Kapitalizmin Üç Çizgisi

Bürokratik kapitalizm, süreç dâhilinde üç çizgi geliştirir: kırsalda toprak sahiplerinin çizgisi, sanayide bürokratik çizgi ve ideolojik alanda da bürokratik bir çizgi. Bunların haricinde de çizgiler oluşur ama bu çizgilere burada değinmeye gerek yok.

Bürokratik kapitalizm, kırsalda toprak sahiplerinin çizgisini, feodal toprak sahibi sınıfını ve mülklerini yok etmeyi değil, köylüler için toprak satın alma ve ödeme yoluyla onları kademeli olarak geliştirmeyi amaçlayan kamulaştırıcı tarım yasaları yoluyla ortaya koyar. Sanayideki bürokratik çizgi, sanayi üretimini, ticareti vb. kontrol etmeyi ve merkezileştirmeyi, bunları giderek daha fazla tekellere teslim etmeyi, böylece daha hızlı ve sistematik bir sermaye birikimini desteklemeyi amaçlar; bu da doğalında işçi sınıfının ve diğer işçilerin zararına, en büyük tekellerin, dolayısıyla, emperyalizmin yararına olur. Bu süreçte, işçilerin maruz kaldığı zorunlu tasarruf, endüstri hukukunda da görülebileceği gibi önemli bir rol oynar. İdeolojideki bürokratik çizgi, özellikle bürokratik kapitalizme hizmet eden siyasi anlayışların ve fikirlerin kitlesel yayılımı yoluyla insanları şekillendirme sürecinden oluşur. Genel eğitim yasası, bu çizginin yoğunlaştırılmış bir ifadesidir ve bu çizginin değişmezlerinden biri de açık veya gizli anti-komünizm ve anti-Marksizmdir.

Bu üç çizgi, halkın devrimci yolu olan demokratik yolun karşı çıktığı bürokratik yolun bir parçasını oluşturur. İlki, feodal mülkiyeti savunurken, ikincisi, onun yok edilmesini önerir ve kamulaştırma yoluyla toprak satın alınmasına karşı çıkar; ilki, emperyalist sanayi mülkiyetini tanır ve güçlendirirken, ikincisi, onu reddeder ve kamulaştırılması için mücadele eder; ilki, halkı ideolojik olarak boyunduruk altına almaya çalışırken, ikincisi, onu ideolojik olarak silahlandırmaya çalışır; ilki Marksizme saldırırken, ikincisi, gerçeği anlamanın tek bilimsel aracı olarak Marksizmi rehber edinmemiz gerektiğini söyler. Dolayısıyla, bunlar tamamen zıt iki yoldur. Bu yüzyılda ülkenin tarihi, bu iki yol arasındaki mücadelenin tarihidir: emperyalizme boyun eğmiş kapitalizmi ifade eden bürokratik yol ile işçi sınıfının, köylülüğün, küçük burjuvazinin ve belirli koşullar altında ulusal burjuvazinin yolu olan demokratik yol.

Bürokratik kapitalizmi anlamak için, feodalizmin yıkım sürecinin daha da ilerlediği altmışlı yılları incelemek ve analiz etmek çok faydalı olacaktır. Bu dönemde sanayi ve tarımdaki kapitalist ilişkiler güçlendi. Öte yandan, sınıf mücadelesi büyük ölçüde gelişti, sendika hareketi, köylü hareketi ve öğrenci hareketi daha yüksek seviyelere ulaştı. Böylece, belirli bir anda yerel yönetimleri ve patronları rehin alan güçlü bir sendika hareketi gelişti. Köylü hareketi de büyük bir zirveye ulaştı, 1963’ün ikinci yarısında ülkenin merkezinden güneyine barut izi gibi yayıldı. Öğrenci hareketi hızla yükseldi. Özetle, kitle mücadeleleri, bu siyasi mücadele döneminde büyük deneyimler edindi.

Böylece, parti siyaseti zirveye ulaştı. Bir yandan gerici siyasi partiler, 1967 ve 1968’de sözde “temsilî demokrasi” krizine yol açan ciddi zorluklar ve mücadeleler içine girerken, diğer yandan sol, Marksizm ve revizyonizm arasındaki mücadeleyi başlatan, daha sonra devrimin gelişmesi için bir koşul olarak Mariategui’nin yolunu yeniden izleyen güçlü bir siyasi pratik geliştirdi.

Yeterince incelenmemiş bir diğer çok önemli olay ise gerilla meselesidir: 1965’te, bu bölge de dâhil olmak üzere, gerilla savaşı patlak verdi. Ülkedeki gerilla hareketi, ulusal sürecin bir parçasıdır. Bu, vurgulanması gereken temel bir sorudur çünkü sekterlik nedeniyle bazen sadece bir örgütün deneyimi olarak kabul edilir ve Peru halkının deneyimi olarak görülmez. Bu, ülkenin siyasi süreciyle yakından bağlantılı, küçük burjuva anlayışlarına göre gelişen bir harekettir. Bu, verimli dersler çıkarmak için proletaryanın bakış açısından analiz edilmesi gereken büyük bir deneyimdir.

1970’ten beri içinde bulunduğumuz durumu ve bakış açısını, altmışların somut koşullarını anlamadan anlamak imkânsızdır. Gene de iyi şeyler oluyor: Son birkaç yıldır Peru aydınları, altmışlar dönemini incelemenin gerekliliğini anlamaya başlıyorlar. Sadece bu dönemi anlamak suretiyle, mevcut durumu idrak edebilmek için gerekli ideolojik donanıma sahip olacağız.

Bürokratik kapitalizm sorunu önemli, çünkü emperyalizmin geri kalmış, yarı feodal ve yarı sömürge bir ülkeye dayattığı hâkim yolun hangisi olduğunu anlamamızı sağlar. Bu sorunu anladığımızda, ülkenin kapitalist niteliğiyle ilgili teze ve siyasi türevlerine karşı mücadele etmek için gerekli donanımı kuşanma imkânı buluruz.

Bu konuya dair değerlendirmemizi sonlandırırken şu hususlara değinmek zorundayız: Bazıları, ülkede bürokratik kapitalizmin varlığını savunmanın, ülkenin yarı feodal ve yarı sömürge niteliğini görmezden gelmek anlamına geldiğini, ülkenin zımnen kapitalist olduğunu öne sürdüğünü iddia etmektedir. Bu, ülkemizin ve geri kalmış ülkelerin toplumsal gelişim yasalarını göz ardı eden bir hatadır. Çünkü bürokratik kapitalizm, yarı feodal ve yarı sömürge bir ülkede emperyalizmin dayattığı bir yoldan başka bir şey değildir. Ülke, yarı-feodal ve yarı-sömürge olmasaydı, burada bürokratik kapitalizm de olmazdı. Dolayısıyla, bürokratik kapitalizmin var olduğu iddiası, ülkenin yarı feodal ve yarı sömürge olduğu öncülünü temel alır.

Ülkenin Bugünkü Durumu

Mevcut rejim, hangi koşullarda ortaya çıktı? Altmışların sonuna geri dönelim. Neler oluyordu? Ekonomik sorunlar: 1967’de para devalüe edildi, kredilerin donduruldu vs. Bir ekonomik kriz yaşandı. Öte yandan, kitlelerin mücadelesi yükseliyordu, güçlü işçi ve köylü mücadeleleri vardı, on yıllık dönemin ilk yılında görülenlere benzer özelliklerin ortaya çıkmaya başladığına her gün şahit oluyorduk. Kitle hareketinin ileride güçleneceğini öngörüyorduk. Siyasette, egemen sınıfların politik örgütleri arasında ve içinde çatışmalar ve bölünmeler açığa çıkıyor, meclis ve yürütme organı arasında ihtilaflar yaşanıyordu. Dahası, seçimler yaklaşıyordu ve bu durum, ülkenin birçok sorununun, hatta çekişme içindeki partilerin bile, oy alma hevesiyle “kirli çamaşırlarını ortaya dökmeleri” için bir zemin olarak iş görüyordu. İdeolojik olarak ülkemiz, derin bir fikir tartışmasından geçmişti. Bu tartışma, Marksizmin ve revizyonizmin ne olduğunu büyük ölçüde açıklığa kavuşturmuştu. Ayrıca, Marksizmin ülkenin somut koşullarına uygulanmasıyla Mariátegui’nin yolu yeniden izlenmeye başlanmıştı. Yukarıdakilere ek olarak, iki durumu vurgulamamız gerekiyor:

1. Ülkenin ekonomik durumu, yani bürokratik kapitalizmin gelişimi, eski yöntemlerle gelişmeye devam edemez hale gelmiş, kriz derinleşmiştir. Sırf emperyalizm biçimi altında ilerleyen süreç aksın diye geniş bir yol açılmıştır. Sürecin önceki biçimlerle ilerlemesi mümkün değildi. Tarım sorununun uzun yıllar boyunca tartışıldığını, hatta tarım yasalarının bile çıkarıldığını unutmamalıyız: Beltran projesi, Perez Godoy ve Belaunde yasaları. Bir diğer konu: Sanayi sorununda, Prado’nun ikinci hükümetinin çıkarttığı yasa, artık yetersiz kalmış, sanayi parklarının kurulması, planlamada devletin rolüne öncelik verilmesi vs. gerekliliğini yeniden gündeme getirmiştir. 1967-1970 yılları arasında Belaunde’nin planı, “milliyetçi, demokratik ve Hristiyan olan yeni bir toplum” inşa etmek için ülkedeki toplumsal koşulların değiştirilmesi gerekliliğini dile getirmiştir. Neticede, bürokratik kapitalizm süreci mecburen derinleştirilmiştir.

2. Ülkede sözde ‘temsilî demokrasi” vardı, ancak parlamentarizm sömürücülerin ihtiyaçlarını karşılamadı; halk kitleleri, nispeten kolay bir biçimde, sömürücü sınıfları geçisi süre zor durumlarla yüzleştirdi. Bu nedenle, temsilî demokrasi yöntemini, parlamentarizmi değiştirmeleri gerekiyordu. Bu, sadece ülkemizde yaşanan, buraya has bir durum değildi. Altmışlar, Latin Amerika’da sözde “temsilî demokrasi rejimi”nin kırılgan olduğunu, parlamentarizmin krize girdiğini, dolayısıyla, tepki için daha etkili devlet yöntemlerine başvurulması gerektiğini ortaya koyan kanıtlarla doluydu.

Özetle, bürokratik kapitalizmin derinleşmesinin ekonomik gereklilikleri ve parlamentarizmin kırılganlığı, belirtilen koşullar altında, sömürücü sınıfları ve emperyalizmi ülke için yeni bir siyasi yapılanma gerekliliğiyle karşı karşıya bıraktı. Dolayısıyla, mevcut rejim, bürokratik kapitalizmin derinleşmesinin ekonomik, toplumsal ve politik gerekliliklerinden doğmuştur.

Rejimin Planları ve Özellikleri

Şu anda hakkında çok az konuşulan bir sosyo-ekonomik plan mevcut. Özetle, bu plan, işçilerin ve köylülerin çabalarıyla bürokratik kapitalizmin yeniden canlandırılması ihtiyacını ortaya koymaktadır. İşçilerin çabaları sanayi hukuku, köylülerin çabaları ise tarım hukuku yoluyla gerçekleştirilecektir. Aynı zamanda plan, özel sermaye için yatırım koşullarını oluşturak amacıyla devletin doğrudan ve asli müdahalesi önerisinde bulunmaktadır. Bu sermayenin finansmanı zorunlu olarak emperyalizmden gelmektedir. İlgili finansman yetersiz olduğundan, temelde kendi kaynaklarından beslenmelidir. Bu plan, ülkedeki bürokratik kapitalizm süreciyle olan bağlantısını açıkça göstermektedir. Bu oyun her gün Belaunde’nin oyunuyla, dolayısıyla, ülkenin tüm bürokratik kapitalizm sistemiyle bağlantılıdır.

Ekonomik plan ile toplumsal seferberlik arasında çok derin bir ilişki mevcut, bu da çok net olmayan bir başka nokta. Rejim, (tarım, sanayi ve eğitimde) aldığı temel önlemlere onay vermek suretiyle örgütsel bir aşamaya geçti. Bugün olduğu gibi yakın gelecekte de kalkınma süreci, rejimin teşvik ettiği örgütlenme, seferberlik ve katılım zemininde işleyecek. Toplumsal seferberlik, ekonomik süreçle bağlantılı olarak anlaşılmalıdır. Aynı hükümet, toplumsal seferberlik olmadan sosyo-ekonomik planını tamamlayamayacağını söylüyor ve toplumsal seferberliğin temelinin mülkiyete katılım olduğunu öne sürüyor. Son dönemde rejim temsilcileri, toplumsal mülkiyetten bahsediyor: burada amaç nedir? Bu mülkiyet, mülkiyete katılım kılıfı altında, kitleleri bürokratik kapitalizmin yararına seferber etmeye hizmet ediyor. Bu nedenle, toplumsal seferberliğin temeli, toplumsal katılımdır.

Peki bu toplumsal seferberlik neye hizmet ediyor? Toplumsal seferberlik, rejimin kendi anlayışlarını güçlendirmek ve “ne kapitalist ne de komünist olan bir yol” açmak, yani fikirlerini yaymak için kullandığı siyasi bir araçtır. Fikirlerini yayarken, “yabancı, tuhaf fikirlerin kitlelerde kök bulmasına mani olmayı” amaçlıyorlar. Burada hangi fikirlerden bahsediyorlar? Tabii ki Marksizmden. Bu ideolojik süreç, kitlelerin Marksizm hakkında bilgi edinmesini, böylece bürokratik kapitalist yola bağlanmasını önlemeyi hedefliyor. Dolayısıyla, seferberlik, mülkiyet biçimlerinden başlayarak kitleleri örgütlemenin ve onları dikey bir otoriteye yönlendirmenin bir aracıdır. Sosyal seferberlikten kastettikleri budur. Ekonomik ve politik planlarının hizmetinde olan sistemin bir başyapıtıdır. Ekonomik planın umdukları gibi ilerlememesinin nedenlerinden biri de “toplumsal seferberlik” dedikleri şeyin devreye sokulamamış olmasıdır.

Yukarıdaki tespitler üzerinden şu sonuca varıyoruz: Ülkenin mevcut politik durumu, kitlelerin seferberliği sorunu etrafında şekilleniyor. Şimdi ve yakın gelecekte bu noktada ilerliyoruz: Kitleleri kim seferber ediyor ve kitleler nasıl seferber ediliyor? Hükümet, onları kendi anlayışına göre hareket ettiriyor gibi görünüyor; eylemleri bunu kanıtlıyor. Rejim, köylü kitlelerini örgütlemeyi amaçlıyor. 19.400 sayılı yasa, bu amaca hizmet ediyor, işçileri sözde CTRP (Peru Devrimi İşçi Konfederasyonu) ile örgütlemeyi hedefliyor.

“Milliyetçiler, devrimci katılımcılar” gibi, öğrenciler arasında bir gün doğup ertesi gün kaybolan örgütler kuruyorlar. Bütün bunlar, işçi, köylü ve öğrenci kitlelerini örgütleme niyetini ortaya koyuyor, mücadelenin örgütsel bir düzlemde gerçekleştiğini gösteriyor.

Bununla birlikte, rejimin ve takipçilerinin propagandasına ve çabalarına rağmen, kitlelerin mücadelesi canlıdır ve gelişmektedir. Peki neden? Çünkü kitlelerin yaşam koşulları, sistemin kendisi nedeniyle kötüleşmektedir. Bu nedenle, kitleleri harekete geçiren ve kışkırtanın “aşırı sol” olduğunu ne kadar bağırıp dursalar da, kesin olan şu ki, kitleler, kendi çıkarları uyarınca harekete geçiyorlar, bilinçli oldukları ölçüde o çıkarları savunuyorlar. Özetle, toplumsal, ekonomik ve politik koşullar, kitle mücadelesinin keskinleşmesine yol açıyor. Bu koşullarda, örgütlenme sorunu, rejimin örgütlenme saldırısı karşısında karşılaşılan ciddi zorluklarla yüzleşme meselesi olarak görülmeli. Bu rejim, tam kontrolü sağlayamayacak ve daha çok sistematik baskıya başvurmak zorunda kalacak (ki bu tespiti doğrularcasına rejim, giderek çok daha fazla adım atıyor).

Sonuç olarak: rejimin ideolojisi ve politikası, örgütlenme biçimi de dâhil olmak üzere, faşist bir nitelik arz etmektedir. Rejimin liderlerinin ifade ettiği önlemler, örgütlenme tarzı, temsili rejime karşı tutumları, sivil özgürlüklere yaklaşım biçimleri tek bir şeyi ortaya koymaktadır: demokratik liberal ve temsili sistemin terk edilmesi ve faşizme bağlılık. Sinamos’un [Toplumsal Seferberliği Desteklemek İçin Ulusal Sistem: Velasco rejimi tarafından kurulan paramiliter birlikler] şefi bile, devrimi önceleyen dönemi tecrübe ettiğimizi, yeni toplumsal koşullarda tüm rejimlerin ve politik örgütlerin geçersiz hale geldiğini söylemiştir.

Diğer yandan, siyaset, ekonomi ve örgütlenme alanlarında uygulanan önlemler, gerçekten de bir korporatist sistemin temellerini attıklarını kanıtlıyor. Bu sorunun özü, patronların, işçilerin ve devletin katılması gereken farklı seviyelerdeki örgütlenmelerdir. Örgütlerin üç bölümü, geçen yüzyıldan beri şirket olarak tanımlanmıştır. Bu, 1920’den beri korporatizmi savunanlarca önerilen, bugün İspanya ve Portekiz’de savunulan biçimdir.

Bu nedenle, mevcut rejim, ideolojik açıdan faşizme meyilli bir sistemdir ve korporatist sistemin temellerini atmaktadır. Bu da başka bir tez. Her şey çok açık. Bu tezin kesin olmadığını söyleyen bir tez var. Bazıları, devrimin bir aşamasını tamamlayan devrimci bir burjuva rejimiyle karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. Gördüklerimizi hatırlarsak, bu politik, ideolojik veya ekonomik bir temeli olmayan bir konumdur. Başka bir tez ise bunun burjuva reformist bir rejim olduğunu, reformlar uyguladığını söylemektedir. Peki ama nedir reformlar? Reformlar, halkın mücadeleleriyle kazandığı tavizlerdir veya Lenin’in dediği gibi, devrimin yan ürünleridir. Tarım, sanayi veya eğitim yasaları halka verilen tavizler midir? Bu, ilgili tezin tutarsızlıklarını göstermek için yeterlidir.

Sonuç olarak: Kendimizi özgürleştirdiğimizde iki sorunumuz vardı: toprak ve ulus sorunu; feodalizm sorunu ve yabancı bir gücün egemenliği sorunu. Aradan uzun yıllar geçti ve toplumumuz ilerledi. Bugünün insanları, dünün insanları değil. Bugün, bunca yıl sonra, hâlâ iki sorunumuz olduğunu düşünüyoruz: toprak sorunu ve ulus sorunu. Bu nedenle, ülkemizdeki dönüşüm süreci, bilimsel zeminde ulusal demokratik devrim olarak adlandırılır ve bu devrim, ancak proletarya tarafından yönetilebilir.

Tüm tartışmalar, görüşlerini dile getirenler için açıktır, sessiz kalanlar için değil.

[J. C. Mariátegui]

Polemikler, teorileri ve eylemleri açıklığa kavuşturmak amacıyla ortaya konulduğunda ve yalnızca net fikirler ve dürtüler ortaya konulduğunda faydalıdır.

[J. C. Mariátegui]

Abimael Guzmán

[Kaynak: Collected Works of the Communist Party of Peru Cilt 1. 1968-1987, Yayına Hazırlayanlar: Christophe Kistler ve Josef Hallqvist, Birinci Basım 2016, s. 96-114.]

0 Yorum: