Başkan Gonzalo’nun Peru Ayakuço Bölgesi
Huamanga Şehri
Öğretmenler Sendikası’nın Örgütlediği Konferansta Yaptığı Konuşma
1974
Bugünün Peru Toplumu
Toplumumuzun niteliği.
Peru toplumundaki devrimci sürecin niteliği.
Bürokratik Kapitalizm
Bürokratik kapitalizm ifadesinden neyi kastediyoruz?
Bürokratik kapitalizmde üç hat.
Ülkenin bugünkü durumu.
Mevcut rejimi üreten koşullar.
Rejimin planları ve özellikleri.
Açıkçası, Peru toplumunun niteliğini analiz etmek çok
önemli bir iştir ve gereklidir; çünkü eğer onu net bir şekilde anlamazsak,
bugün içinde yaşadığımız süreci yeterince kavrayamaz ve açıklayamayız. Bu
nedenle, eğitim yasası veya maden yasası gibi günümüzün somut sorunlarını ve
mevcut siyasi durumu, çağdaş Peru toplumunun niteliğini anlamadan anlamak
mümkün değildir. Ne yazık ki, ulus sorunu hakkında çok az şey biliniyor ve bu
durum, devletin son zamanlarda bu konuda başlattığı büyük dezenformasyon
kampanyasıyla daha da kötüleşiyor.
Günümüz Peru Toplumunun Niteliği
Peru, yarı-feodal ve yarı-sömürge bir toplumdur. Ülkemiz, bağımsızlığını geçen yüzyılda kazandı. 150 yıldan fazla bir süre önce, İspanya’nın
bir kolonisiydik. Onun egemenliği altında yaşadık, hiçbir siyasi
bağımsızlığımız yoktu. Öte yandan, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Peru feodal
bir ülkeydi, toplumumuz, temelde ekonomik temeli olan tarıma dayanıyordu.
Elbette ticaret ve gelişmekte olan sanayi biçimleri mevcuttu, ancak ekonomik
temel feodalizmdi. Toplum, bir avuç insana ait büyük latifundiaların
(büyük çiftlikler veya haciendaların) varlığına dayanıyordu ve bu tür mülkiyet
düzeninde kölelik vardı. Köylüler acımasızca sömürülüyor, bir toprak parçasına
sahip olmak için feodal lordun arazisini işlemek ve ev hizmetleri de dâhil
olmak üzere kişisel hizmetler vermek zorunda kalıyorlardı.
Ülkemiz geri kalmıştı. Tümüyle çökmüş eski üretim
biçimlerinin ve yönetim biçimlerinin uygulanması kural halini almıştı. On dokuzuncu
yüzyılın başlarında, ülkenin bugün hâlâ kimi küçük değişikliklerle varlığını
sürdüren iki sorunu mevcuttu.
1. Toprak sorunu, feodalizm sorunu, latifundia
mülkiyetine dayalı köylülüğün köleliği;
2. Ulusal egemenlik sorunu (ulusumuz İspanya’nın bir
kolonisiydi).
Bağımsızlık mücadelesi, bu iki sorunu gündeme getirdi.
Egemenlik sorunu, bağımsızlığın ancak toprakların köylülere teslim edilmesiyle
sağlanabileceği önerisinin öne sürüldüğü parlamento tartışmalarında gündeme
geldi; bu durum, Bolivar’ın toprak mülkiyeti hakkındaki kararnameleriyle de
kanıtlanmıştır. Ancak bağımsızlık, yalnızca İspanya’nın boynumuza taktığı zincirlerin
kırılmasını ifade ediyordu. Kısa süre sonra ülke, İngiltere’nin kontrolü ve
egemenliği altına girdi. Bu büyük kapitalist güç, tüm Latin Amerika’ya
hükmetti.
İngiltere’nin ülkemizdeki egemenliğinin önemi nedir?
Bağımsızlığa kadar feodal ve sömürgeci bir ülkeydik, ancak bağımsız olduktan
sonra feodal temellerimizi korusak da belirli bir siyasi bağımsızlık elde
ettik. Kurtuluşun getirdiği sorunlara rağmen cumhuriyet olduk. İngiltere,
ülkeye daha yüksek kalkınma biçimleri, özellikle de guano gübresi (deniz
kuşu dışkısı) dünya pazarına bağlı ticarette kapitalist biçimleri gündeme
getirdi. Sonuç olarak, İngiltere mal getirdiği ve kapitalist üretim yöntemini ülkeye
takdim ettiğinden, feodalizmin yıkım süreci ilerledi. Öte yandan, İngiltere,
ülkeyi kontrol etmeye ve sömürgeleştirme sürecini başlatmaya başladı. İngiliz
egemenliği, bir değişimin başlangıcına yol açtı: yarı feodal ve yarı sömürge
bir toplumun oluşumuna doğru bir adım.
XX. yüzyılda ABD, 1920’ler civarında Amerika kıtasındaki
İngiliz egemenliğinin yerini aldı ve egemen güç haline geldi. Böylece ülkemiz,
başka bir dünya gücü, emperyalist bir güç tarafından yönetilmeye başladı. ABD,
zaten gelişmiş bir tekel sistemi ve ABD ekonomisini yoğunlaştıran büyük
şirketlere sahip emperyalist bir ülke iken geldi. Zaten Latin Amerika’da, hatta
Asya’nın bazı bölgelerinde sömürgecilik pratiğini geliştiren bir güçtü.
Yanki emperyalizminin egemenliği altında toplumumuz, yarı
feodal niteliğini daha da geliştirdi. Ancak tamamen yok olmadı. Hayatta kalmaya
devam etti. İngiliz egemenliği altında (özellikle Şili ile savaştan sonra)
olduğu gibi, büyük tekellerle bağlantılı ve emperyalizme bağımlı bir kapitalizm
biçiminin gelişmesiyle feodalizmin yıkılmasına yönelik büyük bir itici güç açığa
çıktı. Ülkemiz, yarı-feodal niteliğini korumasının yanı sıra, siyasi
bağımsızlığını ilan etmiş olsa da ekonomik, diplomatik, kültürel ve askeri
konularda emperyalist bir gücün egemenliği altında olan bir yarı-sömürge olmaya
devam etmektedir. Bu egemenlik, Peru’nun ilan ettiği siyasi bağımsızlığı bir
formaliteye dönüştürmektedir.
Özetle, on dokuzuncu yüzyıldan beri Peru toplumu, feodal
bir toplumdan yarı-feodal bir topluma ve sömürge toplumundan yarı-sömürge
toplumuna evrilmiştir. Bu uzun süreçte üç güç bizi yönetmiş ve sömürmüştür: İlk
olarak 1821'e kadar İspanya (her ne kadar egemenliğini daha uzun yıllar
sürdürse de). Sonra İngiltere, bizi daha incelikli bir şekilde yönetti.
İngilizler, burjuva niteliğinde siyasi partiler bile kurdular ve bizi daha iyi
bir şekilde boyunduruk altına almak için daha iyi bir devlet aygıtı inşa
ettiler. Bu işini incelikle yapan bir egemenlikti, ancak öncekinden daha az
sömürücü değildi. Son olarak, ABD, bizi ezmeye ve sömürmeye devam etmektedir, tüm
bağımsızlık iddialarına rağmen, her düzeyde bizi yöneten emperyalizmdir.
Sömürge ülkesi olduğumuzda iki sorunla yüzleştik:
toprak sorunu ve ulus sorunu. İngiliz egemenliği altında yarı-feodal ve yarı-sömürge bir toplumduk (şimdikinden daha az gelişmiştik), o vakit iki sorunumuz
vardı: toprak ve ulus. Topraklar, birkaç kişinin elinde toplanmış ve ülkede
kölelik devam etmiştir. Yirminci yüzyılda ABD egemenliği altında, yarı-feodal
ve yarı-sömürge bir toplum olmaya devam ediyoruz (şüphesiz öncesine göre çok
daha gelişmiş olsak da), ancak ülkenin temel sorunları daha önce bahsedilen iki
sorun olmaya devam ediyor: toprak ve ulus. Toprak sorunu, feodal sömürü
biçimlerinin hâlâ hayatta kalması ve tüm toplumumuzu etkisi altına almasından
kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, bilim dışı ve batıl inançlara dayalı
zihniyetimiz, genel ideolojimiz, toplumsal-politik ilişkilerimiz, hâlâ birçok
feodal yönü barındırmaktadır. Ulus sorunu ise, görünüşte özgür, ancak özünde
birçok yönden boyunduruk altına alınmış, ezilmiş bir ulus olmamızdan
kaynaklanmaktadır.
Bu nedenle, ulusun on dokuzuncu yüzyıldan günümüze dek
uzanan tarihi, İngiliz kapitalizmi, ardından Yanki emperyalizminin egemenliği
altında evrimleşip yarı-feodal ve yarı-sömürge bir topluma dönüşen feodal ve
sömürgeci sınıf mücadelesidir; bu toplumun hâlâ çözülmemiş iki temel sorunu
vardır: toprak sorunu ve ulus sorunu.
Peru Toplumunun Devrimci Sürecinin Niteliği
Peru toplumunun niteliğini ortaya koyarken şu soru gündeme
geliyor: devrimci dönüşümün yolu nedir? Somut olarak, Peru devriminin niteliği
nedir? Bugün iki sorun olduğunu belirledik: toprak sorunu ve ulus sorunu. Bunlar
çözülünce ulusun geri kalan sorunları da çözülecek. Tüm ulus sorunu, Peru
toplumunun yarı-feodal ve yarı-sömürge niteliğine bağlıdır. Bu nedenle, Peru
toplumunun değişmesi, gerçekten devrimci olması için bu iki sorunun çözülmesi
gerekir:
Toprak sorunu, çözümü yarı-feodalizmin ortadan
kaldırılmasını gerektirir. Bu yapılmadıkça toprak sorunu çözülemez;
Çözümü Yanki emperyalizminin baskısının ortadan
kaldırılmasını gerektiren ulus sorunu, eğer bu yarı-sömürgeci egemenlik ortadan
kaldırılmazsa çözülemez.
Bu nedenle, yarı-feodal, yarı-sömürge hali ortadan
kaldırmadan Peru toplumunu gerçekten dönüştürmek mümkün değildir. Dahası, bugün
muktedir sınıfın ilan ettiği şey yeni değil. Örneğin, 1919’da da halkı
kandıracak nağmeler tutturulmuştu. Sonuç olarak, bilimsel olarak Peru devrimi
olarak adlandırılan Peru toplumunun dönüşüm sürecinde gerçekleştirilmesi
gereken iki görev, yarı-feodal, yarı-sömürge hali tümüyle yok etmektir.
Bunlar, Peru devriminin ilk aşamasında üstlenmesi gereken iki görevdir. Bu,
Peru devriminin feodalizm karşıtı ve emperyalizm karşıtı olduğu anlamına gelir.
Devrim, feodal kalıntıları ve emperyalist egemenliği yok etmelidir. Bu nedenle,
Peru devrimi zorunlu olarak demokratik ve ulusaldır. Bilimsel olarak konuşacak
olursak, Peru devriminin niteliği ulusal-demokratik bir devrimdir;
demokratiktir, çünkü ulusun feodal ilişkilerini yıkacaktır; ulusaldır, çünkü
Yanki emperyalizminin baskısını yok edecektir. Dolayısıyla, bugünün yarı-feodal
ve yarı-sömürge Peru toplumunda, yalnızca ulusal-demokratik, anti-feodal ve
anti-emperyalist bir devrime yer vardır.
Şimdi Peru devriminin niteliğini somut tarihsel
koşullarla ilişkili olarak analiz edelim. Ülkenin iki sorunu (toprak ve ulus), yirminci
yüzyılda on dokuzuncu yüzyıla kıyasla büyük farklılıklar arz etmektedir. Geçen
yüzyılda bugünkü gibi bir emperyalizm yoktu ve devrime önderlik edebilecek
uluslararası bir işçi sınıfı da mevcut değildi. Ülkemizde gelişmiş bir işçi
sınıfı bulunmuyordu. Oysa bugün, zafer kazanmış bir işçi sınıfımız ( Ekim
Devrimi, Çin, vb.) ve ülkemizde uzun bir mücadele geçmişine sahip bir işçi
sınıfımız var. Bunlar, ülkemizin devrimci sürecinde çok önemli farklılıklardır.
1920’lere dek ülkemizdeki burjuvazi, bu iki sorunun
çözümüne yönelik dönüşüm sürecine önderlik edebilecek kapasitedeydi, ancak bunu
yapmadı. Bununla birlikte, ülkemizde 1920’lerden önce büyük mücadeleler,
kahramanca mücadeleler ve sürekli köylü ayaklanmaları, seferberlikler, öğrenci
mücadeleleri ve işçi sınıfının güçlü eylemleri vardı. Bütün bunlar, proletarya
ideolojisinin yayılmaya ve gerçekliğimize uygulanmaya başlandığı büyük bir
siyasi mücadele sürecini doğurdu. Yorulmak bilmeyen çalışmalarıyla tarihte bir
dönüm noktası oluşturan José Carlos Mariategui gibi olağanüstü bir isim ortaya
çıktı. Mariategui, 1928’de Peru’da işçi sınıfının partisi olan Komünist Parti’yi
kurdu. Bu dönem, emperyalist egemenlik koşulları ve mücadeleyle şekillenmiş bir
işçi sınıfının varlığı altında burjuvazinin artık ulusumuzun devrimci sürecine
önderlik edemeyeceği temel bir devrim değişikliğine yol açtı.
Böylece, işçi sınıfı öne çıktı ve gelişti. Burjuvaziyle
devrimin liderliği konusunda tartışmanın ötesinde, Peru devrimini zafere
taşıyabilecek tek sınıf oldu. Ülkedeki burjuva devriminin iki dönemi vardır:
Bu yüzyılın başlarında burjuva liderliğinde
tamamlanabilen eski burjuva devrimi; yeni burjuva devrimi veya
ulusal-demokratik devrim veya yeni bir tür burjuva devrimi, ülkenin tek
tarihsel perspektifi olan proletaryanın önderliğinde gerçekleşmelidir.
1928’den sonra proletarya, siyasi örgütlenmeyi becerdi,
burjuvaziyi devrimci sürecin tarihsel önderliğinden uzaklaştırdı; ulusal
demokratik devrimi tamamlayabilecek tek sınıf oldu. Dolayısıyla, 1928’den sonra
ülkedeki devrim, feodalizmin ve emperyalist egemenliğin yıkılması, ancak
proletaryanın önderliğinde tamamlanabilir. Proletarya, tarihsel rolünü yerine
getirmek için köylülükle sağlam bir işçi-köylü ittifakı içinde birleşmelidir,
çünkü köylülük, çoğunluk olarak devrime önderlik etmese de, ana güçtür.
Ülkede proletaryanın, partisiyle birlikte harekete
önderlik etmesi gerektiği, aksi takdirde ulusal-demokratik bir devrimin
olamayacağı görüşünü savunuyoruz. Kendimizi kandırmayalım, yoksa doğrudan veya
dolaylı olarak sınıfın düşmanlarına hizmet etmiş oluruz.
Sonuç olarak, açıkladıklarımızın tam tersi tezlerin de
olduğunu belirtmeliyiz. Örneğin, Peru toplumunun kapitalist olduğunu savunan
bir tez var. Bu, en tehlikeli olanıdır. Eğer ülke kapitalist ise, devrim
sosyalist olmalı, köylülük değil, proletarya ana güç olmalıdır. Bu tez,
devrimin yolu gibi son derece önemli bir sorunu temelden değiştiriyor. Burada
gördüğümüz gibi, iki devrimci yol vardır:
Ekim Devrimi’nin yolu, şehirden kıra doğru olan ve
kapitalist ülkelerin sosyalist bir devrim yoluyla izlediği yol; örneğin eski
Rusya’nın veya bugün Fransa’nın izlemesi gereken yol; ve Çin Devrimi’nin yolu,
kırdan şehre doğru olan ve yarı-feodal ve yarı-sömürge ülkelerin
ulusal-demokratik bir devrim yoluyla izlediği yol; örneğin Vietnam’ın bugün
izlediği yol. Dolayısıyla, ülkenin yarı-feodal mi yoksa kapitalist mi olduğu
sorusu, basit manada Bizans’ın yıkılmadan önce yürüttüğü meleklerin cinsiyeti
türünden bir tartışma değildir. Çünkü toplumun niteliği konusunda yanılgıya
düşersek, devrimin gidişatı konusunda da yanılmış oluruz, neticede devrim,
zafer kazanamaz.
Peru toplumunun kapitalist niteliğine ilişkin tez,
Troçkizm ve ona yakın görüşler tarafından savunulmuş, savunulmaya devam
etmektedir; ancak bu tür görüşler, rejime olan teslimiyetini derinleştirmek
amacıyla revizyonizm tarafından da savunulmaya başlanmıştır.
Bürokratik Kapitalizm
Bu sorun, Peru toplumunun anlaşılması için önemlidir ve
bunun bilinmemesi ciddi siyasi hataların kökenidir. Bürokratik kapitalizm tezi,
klasiklerde ve Mariátegui’de bulunur, ancak o başka bir terim kullanmıştır.
Bürokratik kapitalizmden ne kastediyoruz?
Bu, emperyalizmin geri kalmış bir ülkede teşvik ettiği
kapitalizmdir; emperyalist bir ülke tarafından geri kalmış bir ülkeye, ister
yarı feodal ister yarı sömürge olsun, dayatılan kapitalizm türü, kapitalizmin
özel biçimidir. Bu tarihi süreci analiz edelim.
Eski Avrupa uluslarında kapitalizm nasıl gelişti? Fransa’yı
ele alalım: on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru, 20 ila 22 milyon köylüye ve
sadece 600.000 civarında işçiye sahip feodal bir ülkeydi (bu da feodal
geçmişini gösteriyor). Fransa, çeşitli kölelik biçimlerini temel alıyordu.
Bununla birlikte, Fransa’nın feodal yapısı içinde yeni üretim biçimleri, imalat
ve kapitalist biçimler ortaya çıktı, burjuvazi denilen sınıf, giderek daha
fazla güç, daha fazla ekonomik kudret ve siyasi nüfuz kazandı. Şunu soruyoruz:
Fransa, başka bir ülke tarafından boyunduruk altına alınmış bir ülke miydi?
Hayır. Fransa, küresel hegemonya için İngiltere ile mücadele eden mutlak bir
monarşiydi, kimse tarafından ezilmiyordu. Sosyo-ekonomik ve tarihsel koşulları
onu bu şekilde gelişmeye itmişti. O dönemde emperyalizm var mıydı? Yoktu.
Emperyalizm, bu yüzyılın bir olgusudur. İngiltere gibi kapitalist gelişme
sürecinden geçen Fransa, bağrında bağımsız olarak kapitalist bir toplum
geliştiriyordu. Diğer ülkeler de aynı yolu izledi. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde
Fransa, İngiltere, Belçika, Hollanda vb. bağımsız olarak gelişen kapitalist
ülkelerdi.
Bu yüzyılda Latin Amerika’nın durumu neydi? Amerika’nın
bağımsızlaşma süreci başladığında (1810), Avrupa ulusları zaten güçlüydü, oysa
Latin Amerika ulusları henüz ulusal kimliklerini yapılandırmaya yeni
başlamışlardı ve bu sorun, henüz çözüme kavuşmamıştı. Dahası, bağımsız olduktan
kısa bir süre sonra bu uluslar bir gücün, yani İngiltere'nin egemenliği altına
girdiler; böylece kapitalizmleri İngiliz egemenliği altında, bir tür bağımlı
kapitalizm olarak gelişti. Dolayısıyla, Avrupa sürecine kıyasla, herkesin
bildiği o tarihsel, ekonomik ve politik farklılık açığa çıktı.
Öte yandan, Latin Amerika’da gelişen burjuvaziler, egemen
ülkeye giderek daha fazla bağlanmaya başlıyorlar; öyle ki, bu zayıf
burjuvaziler, Avrupalılar gibi bağımsız olarak gelişmek ve ulusal çıkarlara
hizmet etmek yerine, boyun eğmiş burjuvaziler olarak evrimleşiyorlar,
bedenlerini ve ruhlarını emperyalist güçlere (İngiltere veya ABD) teslim ediyorlar,
hatta kendilerini zengin ve gelişmiş orta sınıf burjuvazilere dönüştüreceklerine
inanıyorlar, bu yüzyıldaki tarihimiz bu tespitlerin doğruluğuna ilişkin
kanıtlarla dolu.
Bu son yol, Peru’da izlenen yoldur. Gördüğümüz gibi, bu
yüzyılın ikinci on yılında Yanki emperyalizmi İngiliz egemenliğinin yerini
aldı.
Bürokratik Kapitalizmin Üç Çizgisi
Bürokratik kapitalizm, süreç dâhilinde üç çizgi
geliştirir: kırsalda toprak sahiplerinin çizgisi, sanayide bürokratik çizgi ve
ideolojik alanda da bürokratik bir çizgi. Bunların haricinde de çizgiler oluşur
ama bu çizgilere burada değinmeye gerek yok.
Bürokratik kapitalizm, kırsalda toprak sahiplerinin
çizgisini, feodal toprak sahibi sınıfını ve mülklerini yok etmeyi değil, köylüler
için toprak satın alma ve ödeme yoluyla onları kademeli olarak geliştirmeyi
amaçlayan kamulaştırıcı tarım yasaları yoluyla ortaya koyar. Sanayideki
bürokratik çizgi, sanayi üretimini, ticareti vb. kontrol etmeyi ve
merkezileştirmeyi, bunları giderek daha fazla tekellere teslim etmeyi, böylece
daha hızlı ve sistematik bir sermaye birikimini desteklemeyi amaçlar; bu da
doğalında işçi sınıfının ve diğer işçilerin zararına, en büyük tekellerin,
dolayısıyla, emperyalizmin yararına olur. Bu süreçte, işçilerin maruz kaldığı
zorunlu tasarruf, endüstri hukukunda da görülebileceği gibi önemli bir rol
oynar. İdeolojideki bürokratik çizgi, özellikle bürokratik kapitalizme hizmet
eden siyasi anlayışların ve fikirlerin kitlesel yayılımı yoluyla insanları
şekillendirme sürecinden oluşur. Genel eğitim yasası, bu çizginin
yoğunlaştırılmış bir ifadesidir ve bu çizginin değişmezlerinden biri de açık
veya gizli anti-komünizm ve anti-Marksizmdir.
Bu üç çizgi, halkın devrimci yolu olan demokratik yolun
karşı çıktığı bürokratik yolun bir parçasını oluşturur. İlki, feodal mülkiyeti
savunurken, ikincisi, onun yok edilmesini önerir ve kamulaştırma yoluyla toprak
satın alınmasına karşı çıkar; ilki, emperyalist sanayi mülkiyetini tanır ve
güçlendirirken, ikincisi, onu reddeder ve kamulaştırılması için mücadele eder;
ilki, halkı ideolojik olarak boyunduruk altına almaya çalışırken, ikincisi, onu
ideolojik olarak silahlandırmaya çalışır; ilki Marksizme saldırırken, ikincisi,
gerçeği anlamanın tek bilimsel aracı olarak Marksizmi rehber edinmemiz
gerektiğini söyler. Dolayısıyla, bunlar tamamen zıt iki yoldur. Bu yüzyılda
ülkenin tarihi, bu iki yol arasındaki mücadelenin tarihidir: emperyalizme boyun
eğmiş kapitalizmi ifade eden bürokratik yol ile işçi sınıfının, köylülüğün,
küçük burjuvazinin ve belirli koşullar altında ulusal burjuvazinin yolu olan
demokratik yol.
Bürokratik kapitalizmi anlamak için, feodalizmin yıkım
sürecinin daha da ilerlediği altmışlı yılları incelemek ve analiz etmek çok
faydalı olacaktır. Bu dönemde sanayi ve tarımdaki kapitalist ilişkiler güçlendi.
Öte yandan, sınıf mücadelesi büyük ölçüde gelişti, sendika hareketi, köylü
hareketi ve öğrenci hareketi daha yüksek seviyelere ulaştı. Böylece, belirli
bir anda yerel yönetimleri ve patronları rehin alan güçlü bir sendika hareketi
gelişti. Köylü hareketi de büyük bir zirveye ulaştı, 1963’ün ikinci yarısında
ülkenin merkezinden güneyine barut izi gibi yayıldı. Öğrenci hareketi hızla
yükseldi. Özetle, kitle mücadeleleri, bu siyasi mücadele döneminde büyük
deneyimler edindi.
Böylece, parti siyaseti zirveye ulaştı. Bir yandan gerici
siyasi partiler, 1967 ve 1968’de sözde “temsilî demokrasi” krizine yol açan
ciddi zorluklar ve mücadeleler içine girerken, diğer yandan sol, Marksizm ve
revizyonizm arasındaki mücadeleyi başlatan, daha sonra devrimin gelişmesi için
bir koşul olarak Mariategui’nin yolunu yeniden izleyen güçlü bir siyasi pratik
geliştirdi.
Yeterince incelenmemiş bir diğer çok önemli olay ise
gerilla meselesidir: 1965’te, bu bölge de dâhil olmak üzere, gerilla savaşı
patlak verdi. Ülkedeki gerilla hareketi, ulusal sürecin bir parçasıdır. Bu,
vurgulanması gereken temel bir sorudur çünkü sekterlik nedeniyle bazen sadece
bir örgütün deneyimi olarak kabul edilir ve Peru halkının deneyimi olarak
görülmez. Bu, ülkenin siyasi süreciyle yakından bağlantılı, küçük burjuva
anlayışlarına göre gelişen bir harekettir. Bu, verimli dersler çıkarmak için
proletaryanın bakış açısından analiz edilmesi gereken büyük bir deneyimdir.
1970’ten beri içinde bulunduğumuz durumu ve bakış
açısını, altmışların somut koşullarını anlamadan anlamak imkânsızdır. Gene de
iyi şeyler oluyor: Son birkaç yıldır Peru aydınları, altmışlar dönemini
incelemenin gerekliliğini anlamaya başlıyorlar. Sadece bu dönemi anlamak suretiyle,
mevcut durumu idrak edebilmek için gerekli ideolojik donanıma sahip olacağız.
Bürokratik kapitalizm sorunu önemli, çünkü emperyalizmin
geri kalmış, yarı feodal ve yarı sömürge bir ülkeye dayattığı hâkim yolun
hangisi olduğunu anlamamızı sağlar. Bu sorunu anladığımızda, ülkenin kapitalist
niteliğiyle ilgili teze ve siyasi türevlerine karşı mücadele etmek için gerekli
donanımı kuşanma imkânı buluruz.
Bu konuya dair değerlendirmemizi sonlandırırken şu
hususlara değinmek zorundayız: Bazıları, ülkede bürokratik kapitalizmin
varlığını savunmanın, ülkenin yarı feodal ve yarı sömürge niteliğini görmezden
gelmek anlamına geldiğini, ülkenin zımnen kapitalist olduğunu öne sürdüğünü
iddia etmektedir. Bu, ülkemizin ve geri kalmış ülkelerin toplumsal gelişim
yasalarını göz ardı eden bir hatadır. Çünkü bürokratik kapitalizm, yarı feodal
ve yarı sömürge bir ülkede emperyalizmin dayattığı bir yoldan başka bir şey
değildir. Ülke, yarı-feodal ve yarı-sömürge olmasaydı, burada bürokratik
kapitalizm de olmazdı. Dolayısıyla, bürokratik kapitalizmin var olduğu iddiası,
ülkenin yarı feodal ve yarı sömürge olduğu öncülünü temel alır.
Ülkenin Bugünkü Durumu
Mevcut rejim, hangi koşullarda ortaya çıktı? Altmışların
sonuna geri dönelim. Neler oluyordu? Ekonomik sorunlar: 1967’de para devalüe
edildi, kredilerin donduruldu vs. Bir ekonomik kriz yaşandı. Öte yandan,
kitlelerin mücadelesi yükseliyordu, güçlü işçi ve köylü mücadeleleri vardı, on
yıllık dönemin ilk yılında görülenlere benzer özelliklerin ortaya çıkmaya
başladığına her gün şahit oluyorduk. Kitle hareketinin ileride güçleneceğini
öngörüyorduk. Siyasette, egemen sınıfların politik örgütleri arasında ve içinde
çatışmalar ve bölünmeler açığa çıkıyor, meclis ve yürütme organı arasında
ihtilaflar yaşanıyordu. Dahası, seçimler yaklaşıyordu ve bu durum, ülkenin
birçok sorununun, hatta çekişme içindeki partilerin bile, oy alma hevesiyle “kirli
çamaşırlarını ortaya dökmeleri” için bir zemin olarak iş görüyordu. İdeolojik
olarak ülkemiz, derin bir fikir tartışmasından geçmişti. Bu tartışma, Marksizmin
ve revizyonizmin ne olduğunu büyük ölçüde açıklığa kavuşturmuştu. Ayrıca,
Marksizmin ülkenin somut koşullarına uygulanmasıyla Mariátegui’nin yolu yeniden
izlenmeye başlanmıştı. Yukarıdakilere ek olarak, iki durumu vurgulamamız
gerekiyor:
1. Ülkenin ekonomik durumu, yani bürokratik kapitalizmin
gelişimi, eski yöntemlerle gelişmeye devam edemez hale gelmiş, kriz
derinleşmiştir. Sırf emperyalizm biçimi altında ilerleyen süreç aksın diye geniş
bir yol açılmıştır. Sürecin önceki biçimlerle ilerlemesi mümkün değildi. Tarım
sorununun uzun yıllar boyunca tartışıldığını, hatta tarım yasalarının bile
çıkarıldığını unutmamalıyız: Beltran projesi, Perez Godoy ve Belaunde yasaları.
Bir diğer konu: Sanayi sorununda, Prado’nun ikinci hükümetinin çıkarttığı yasa,
artık yetersiz kalmış, sanayi parklarının kurulması, planlamada devletin rolüne
öncelik verilmesi vs. gerekliliğini yeniden gündeme getirmiştir. 1967-1970
yılları arasında Belaunde’nin planı, “milliyetçi, demokratik ve Hristiyan olan
yeni bir toplum” inşa etmek için ülkedeki toplumsal koşulların değiştirilmesi
gerekliliğini dile getirmiştir. Neticede, bürokratik kapitalizm süreci mecburen
derinleştirilmiştir.
2. Ülkede sözde ‘temsilî demokrasi” vardı, ancak
parlamentarizm sömürücülerin ihtiyaçlarını karşılamadı; halk kitleleri, nispeten
kolay bir biçimde, sömürücü sınıfları geçisi süre zor durumlarla yüzleştirdi.
Bu nedenle, temsilî demokrasi yöntemini, parlamentarizmi değiştirmeleri
gerekiyordu. Bu, sadece ülkemizde yaşanan, buraya has bir durum değildi. Altmışlar,
Latin Amerika’da sözde “temsilî demokrasi rejimi”nin kırılgan olduğunu,
parlamentarizmin krize girdiğini, dolayısıyla, tepki için daha etkili devlet
yöntemlerine başvurulması gerektiğini ortaya koyan kanıtlarla doluydu.
Özetle, bürokratik kapitalizmin derinleşmesinin ekonomik
gereklilikleri ve parlamentarizmin kırılganlığı, belirtilen koşullar altında,
sömürücü sınıfları ve emperyalizmi ülke için yeni bir siyasi yapılanma
gerekliliğiyle karşı karşıya bıraktı. Dolayısıyla, mevcut rejim, bürokratik
kapitalizmin derinleşmesinin ekonomik, toplumsal ve politik gerekliliklerinden
doğmuştur.
Rejimin Planları ve Özellikleri
Şu anda hakkında çok az konuşulan bir sosyo-ekonomik plan
mevcut. Özetle, bu plan, işçilerin ve köylülerin çabalarıyla bürokratik
kapitalizmin yeniden canlandırılması ihtiyacını ortaya koymaktadır. İşçilerin
çabaları sanayi hukuku, köylülerin çabaları ise tarım hukuku yoluyla
gerçekleştirilecektir. Aynı zamanda plan, özel sermaye için yatırım koşullarını
oluşturak amacıyla devletin doğrudan ve asli müdahalesi önerisinde
bulunmaktadır. Bu sermayenin finansmanı zorunlu olarak emperyalizmden gelmektedir.
İlgili finansman yetersiz olduğundan, temelde kendi kaynaklarından beslenmelidir.
Bu plan, ülkedeki bürokratik kapitalizm süreciyle olan bağlantısını açıkça
göstermektedir. Bu oyun her gün Belaunde’nin oyunuyla, dolayısıyla, ülkenin tüm
bürokratik kapitalizm sistemiyle bağlantılıdır.
Ekonomik plan ile toplumsal seferberlik arasında çok
derin bir ilişki mevcut, bu da çok net olmayan bir başka nokta. Rejim, (tarım,
sanayi ve eğitimde) aldığı temel önlemlere onay vermek suretiyle örgütsel bir
aşamaya geçti. Bugün olduğu gibi yakın gelecekte de kalkınma süreci, rejimin
teşvik ettiği örgütlenme, seferberlik ve katılım zemininde işleyecek. Toplumsal
seferberlik, ekonomik süreçle bağlantılı olarak anlaşılmalıdır. Aynı hükümet,
toplumsal seferberlik olmadan sosyo-ekonomik planını tamamlayamayacağını
söylüyor ve toplumsal seferberliğin temelinin mülkiyete katılım olduğunu öne
sürüyor. Son dönemde rejim temsilcileri, toplumsal mülkiyetten bahsediyor: burada
amaç nedir? Bu mülkiyet, mülkiyete katılım kılıfı altında, kitleleri bürokratik
kapitalizmin yararına seferber etmeye hizmet ediyor. Bu nedenle, toplumsal
seferberliğin temeli, toplumsal katılımdır.
Peki bu toplumsal seferberlik neye hizmet ediyor?
Toplumsal seferberlik, rejimin kendi anlayışlarını güçlendirmek ve “ne
kapitalist ne de komünist olan bir yol” açmak, yani fikirlerini yaymak için kullandığı
siyasi bir araçtır. Fikirlerini yayarken, “yabancı, tuhaf fikirlerin kitlelerde
kök bulmasına mani olmayı” amaçlıyorlar. Burada hangi fikirlerden
bahsediyorlar? Tabii ki Marksizmden. Bu ideolojik süreç, kitlelerin Marksizm
hakkında bilgi edinmesini, böylece bürokratik kapitalist yola bağlanmasını
önlemeyi hedefliyor. Dolayısıyla, seferberlik, mülkiyet biçimlerinden
başlayarak kitleleri örgütlemenin ve onları dikey bir otoriteye yönlendirmenin
bir aracıdır. Sosyal seferberlikten kastettikleri budur. Ekonomik ve politik
planlarının hizmetinde olan sistemin bir başyapıtıdır. Ekonomik planın
umdukları gibi ilerlememesinin nedenlerinden biri de “toplumsal seferberlik”
dedikleri şeyin devreye sokulamamış olmasıdır.
Yukarıdaki tespitler üzerinden şu sonuca varıyoruz:
Ülkenin mevcut politik durumu, kitlelerin seferberliği sorunu etrafında
şekilleniyor. Şimdi ve yakın gelecekte bu noktada ilerliyoruz: Kitleleri kim
seferber ediyor ve kitleler nasıl seferber ediliyor? Hükümet, onları kendi
anlayışına göre hareket ettiriyor gibi görünüyor; eylemleri bunu kanıtlıyor.
Rejim, köylü kitlelerini örgütlemeyi amaçlıyor. 19.400 sayılı yasa, bu amaca
hizmet ediyor, işçileri sözde CTRP (Peru Devrimi İşçi Konfederasyonu) ile
örgütlemeyi hedefliyor.
“Milliyetçiler, devrimci katılımcılar” gibi, öğrenciler
arasında bir gün doğup ertesi gün kaybolan örgütler kuruyorlar. Bütün bunlar,
işçi, köylü ve öğrenci kitlelerini örgütleme niyetini ortaya koyuyor,
mücadelenin örgütsel bir düzlemde gerçekleştiğini gösteriyor.
Bununla birlikte, rejimin ve takipçilerinin
propagandasına ve çabalarına rağmen, kitlelerin mücadelesi canlıdır ve
gelişmektedir. Peki neden? Çünkü kitlelerin yaşam koşulları, sistemin kendisi
nedeniyle kötüleşmektedir. Bu nedenle, kitleleri harekete geçiren ve
kışkırtanın “aşırı sol” olduğunu ne kadar bağırıp dursalar da, kesin olan şu
ki, kitleler, kendi çıkarları uyarınca harekete geçiyorlar, bilinçli oldukları
ölçüde o çıkarları savunuyorlar. Özetle, toplumsal, ekonomik ve politik
koşullar, kitle mücadelesinin keskinleşmesine yol açıyor. Bu koşullarda,
örgütlenme sorunu, rejimin örgütlenme saldırısı karşısında karşılaşılan ciddi
zorluklarla yüzleşme meselesi olarak görülmeli. Bu rejim, tam kontrolü
sağlayamayacak ve daha çok sistematik baskıya başvurmak zorunda kalacak (ki bu tespiti
doğrularcasına rejim, giderek çok daha fazla adım atıyor).
Sonuç olarak: rejimin ideolojisi ve politikası,
örgütlenme biçimi de dâhil olmak üzere, faşist bir nitelik arz etmektedir.
Rejimin liderlerinin ifade ettiği önlemler, örgütlenme tarzı, temsili rejime
karşı tutumları, sivil özgürlüklere yaklaşım biçimleri tek bir şeyi ortaya
koymaktadır: demokratik liberal ve temsili sistemin terk edilmesi ve faşizme
bağlılık. Sinamos’un [Toplumsal Seferberliği Desteklemek İçin Ulusal Sistem: Velasco
rejimi tarafından kurulan paramiliter birlikler] şefi bile, devrimi önceleyen
dönemi tecrübe ettiğimizi, yeni toplumsal koşullarda tüm rejimlerin ve politik
örgütlerin geçersiz hale geldiğini söylemiştir.
Diğer yandan, siyaset, ekonomi ve örgütlenme alanlarında
uygulanan önlemler, gerçekten de bir korporatist sistemin temellerini
attıklarını kanıtlıyor. Bu sorunun özü, patronların, işçilerin ve devletin
katılması gereken farklı seviyelerdeki örgütlenmelerdir. Örgütlerin üç bölümü,
geçen yüzyıldan beri şirket olarak tanımlanmıştır. Bu, 1920’den beri
korporatizmi savunanlarca önerilen, bugün İspanya ve Portekiz’de savunulan biçimdir.
Bu nedenle, mevcut rejim, ideolojik açıdan faşizme
meyilli bir sistemdir ve korporatist sistemin temellerini atmaktadır. Bu da
başka bir tez. Her şey çok açık. Bu tezin kesin olmadığını söyleyen bir tez var.
Bazıları, devrimin bir aşamasını tamamlayan devrimci bir burjuva rejimiyle
karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. Gördüklerimizi hatırlarsak, bu politik,
ideolojik veya ekonomik bir temeli olmayan bir konumdur. Başka bir tez ise
bunun burjuva reformist bir rejim olduğunu, reformlar uyguladığını söylemektedir.
Peki ama nedir reformlar? Reformlar, halkın mücadeleleriyle kazandığı
tavizlerdir veya Lenin’in dediği gibi, devrimin yan ürünleridir. Tarım, sanayi
veya eğitim yasaları halka verilen tavizler midir? Bu, ilgili tezin
tutarsızlıklarını göstermek için yeterlidir.
Sonuç olarak: Kendimizi özgürleştirdiğimizde iki
sorunumuz vardı: toprak ve ulus sorunu; feodalizm sorunu ve yabancı bir gücün
egemenliği sorunu. Aradan uzun yıllar geçti ve toplumumuz ilerledi. Bugünün
insanları, dünün insanları değil. Bugün, bunca yıl sonra, hâlâ iki sorunumuz
olduğunu düşünüyoruz: toprak sorunu ve ulus sorunu. Bu nedenle, ülkemizdeki
dönüşüm süreci, bilimsel zeminde ulusal demokratik devrim olarak
adlandırılır ve bu devrim, ancak proletarya tarafından yönetilebilir.
“Tüm tartışmalar, görüşlerini dile getirenler için
açıktır, sessiz kalanlar için değil.”
[J. C. Mariátegui]
“Polemikler,
teorileri ve eylemleri açıklığa kavuşturmak amacıyla ortaya konulduğunda ve
yalnızca net fikirler ve dürtüler ortaya konulduğunda faydalıdır.”
[J. C. Mariátegui]
Abimael Guzmán
[Kaynak:
Collected Works of the Communist Party of Peru Cilt 1. 1968-1987, Yayına
Hazırlayanlar: Christophe Kistler ve Josef Hallqvist, Birinci Basım 2016, s.
96-114.]


0 Yorum:
Yorum Gönder