İslamî
Marksizmi, Amerikalı Demokrat Sosyalistler örgütünde gördüğümüz reformizme
yönelik bir cevap olarak görüyorum. Bunun sebebi, tüm Marksistlerin Müslüman
olması değil, İslam’ın günümüzde imparatorluğa karşı en büyük direnişi
sergileyen güç olduğunu ispatlamış olmasıdır. SSCB denilen hikâyenin son bulduğu
günden beri Direniş Ekseni, Washington’a karşı mücadelede asli rolü
üstlenmiştir, dolayısıyla, başarıya yazgılı her bir işçi hareketinin İslam’ı
hesaba katması gerekmektedir.
Demokrat
Parti bu gerçeği gördü. Bu sebeple, son dönemde bu sürece bir dizi “ilerici”
Müslümanı aday gösterecek cevap verdi. Reformistlerin son zamanlarda
komünistlerin önüne geçmek için epey bir çaba sarf ettiği gerçeği göz önüne
alındığında, muhtemelen bu taktiğin kaynağı, doğrudan devrimci hareketin
karşısına çıkartılacak güç arayışı. Reformistlerin dikkatleri dağıtma
gayretlerinin işe yaradığını, ama bu gayretlerin de sadece “demokrat
sosyalistler”in teşkil ettikleri koalisyonu bir arada tutabildikleri ölçüde anlam
kazanacağını görmek gerekiyor. Sosyal demokrasi kampında yeni bölünmeler
yaşanıyor. DSA’in siyaseti başarısız olduğu, sonuçsuz kaldığı ölçüde gerçekten
devrimci eğilimler öne çıkacak.
Bugün
bu türden eğilimler cem oluyorlar. İslami kampla Marksist kamp arasında eşi
benzeri görülmemiş bir yakınlaşmaya şahit olunuyor. Aslında iki taraf da bir ve
aynı olduklarını keşfediyorlar.
Partim
Amerika Komünist Partisi’nin başkanı, kısa süre önce İslam’ın Marksizm olduğunu
söylerken, bu tespitiyle ilgili
yeterince tarihsel kanıt sunmuştu. DSA kampı içinde hayal kırıklığına uğramış
bireyler alternatifler ararken giderek daha fazla özümseyecekleri kanıtlar
bunlar.
Şii
İslamı’nın adaletsizliğe sürekli direnme dürtüsünden nasıl doğduğuna ve bu
hareketin doğrudan çatışma felsefesinin Avrupa’ya ait arabuluculuk teorilerini
nasıl reddettiğine baktığınızda, bu İslamî eğilimin “Marksizm”le hiçbir
çelişkisi olmadığı alenen ortaya çıkıyor. Sadece laikliği putlaştıran dogmatik
ve şovenist Batı “Marksizm”iyle çatışma yaşanıyor.
Bizim
bu eğilime mevziler kazandırmamız, onu güçlendirmemiz şart. İlgili eğilimin DSA
içinde açığa çıkan çelişkilere kusursuz bir biçimde cevap sunduğunu görmek gerekiyor.
“Demokratik
sosyalist” liderler, duyarcılık karşıtlığına oynuyorlar. Bu yönde duyar kasıyorlar.
Alexandria Ocasio-Cortez’in duyarcılığın özgün versiyonunun “çılgınlık” olduğu
yönündeki açıklamasını bu bu şekilde değerlendirmek gerekiyor. Bu tür “ilericiler”,
esasen Siyonist sağın ve Demokrat Parti içindeki müttefiklerinin mantığını
paylaşıyorlar. Bu sosyal demokratlar duyarcılığı reddettiklerinde, dolaylı
olarak Hasan Piker’in ilkeli anti-emperyalist pozisyonlarından bahsediyorlar;
Piker, dün yardım ettiği liberallerce giderek daha fazla dışlanıyor.
Kitlelerde,
ilkeli anti-Siyonist politikalara yönelik artan bir istek var, ancak bu
“sosyalistler” Hasan’dan faydalanabildikleri anda bu politikaları ezmeye
yöneldiler. Marksistler Hasan’ın kitlesine ancak, tutarlı bir anti-emperyalist
pozisyondan kök alan, hakiki bir “duyarcılık” versiyonu sunabiliyorlar.
Bizse
pratiğin sınadığı bir konumu savunuyoruz. Mao da gerçek dünyada uygulanabilecek
herhangi bir teorinin oluşturulması için pratiğin sınavını esas kabul ediyor:
“Doğa bilimlerine ait
birçok teori, yalnızca doğa bilimciler tarafından ortaya atıldıklarında öyle
kabul edildikleri için değil, aynı zamanda sonraki bilimsel uygulamalarda da
doğrulandıkları için doğru kabul edilir. Aynı şekilde, Marksizm-Leninizm,
yalnızca Marx, Engels, Lenin ve Stalin tarafından bilimsel olarak formüle
edildiğinde öyle kabul edildiği için değil, aynı zamanda devrimci sınıf
mücadelesi ve devrimci ulusal mücadeleye ait pratiklerde de doğrulandığı için
doğru kabul edilir. Diyalektik materyalizm, her yerde doğrudur çünkü hiç
kimsenin kendi pratiğinde onun alanından kaçması mümkün değildir. İnsan
bilgisinin tarihi, bize birçok teorinin doğruluğunun eksik olduğunu, bu
eksikliğin pratiğin sınavıyla giderildiğini söyler. Birçok teori hatalıdır. Hataları
pratiğin sınavıyla düzeltilir. Bu nedenle pratik, doğruluk ölçütüdür,
dolayısıyla, ‘bilgi teorisinde yaşamın, pratiğin sunduğu bakış açısı, öncelikli
ve temel olmalıdır’. Stalin’in güzel tabiriyle, ‘Teori, devrimci pratikle
bağlantılı olmadığı sürece amaçsız kalır; aynı şekilde, pratik de yolu devrimci
teoriyle aydınlatılmadığı takdirde, karanlıkta yolunu şaşırır.’ [...]”
Şu
anda, Filistin direnişini destek sunarken radikalleşen nesil, DSA’in pratik
biçimini kendince sınava tabi tutuyor. Eğer DSA’in politikaları ivmesini
koruyamazsa (ki tüm burjuva idealist akımların bir ömrü olduğundan, bu partinin
mevcut ivmeyi koruması mümkün değil), partinin kitle tabanının elinde, kurumsal
pratikten yoksun bir yol kalacaktır.
Siyonizmi
yenmenin yolunu arayan DSA solcuları için tek yol, sistemin dışına çıkmak
olacaktır, zira bu kesimin akademiye ve STK alanına ricat etmesi bile mümkün
değildir. Akademi ve STK’lar giderek ortadan kaldırılıyor, bu anlamda, iki
alanın duyarcı Z kuşağına vaat ettikleri eski kariyer fırsatları ortadan
kalkıyor. O noktada şu soru sorulacak: Hangi muhalif politika türü doğru?
Kitlelerden
kopmuş olan DSA solcularının, kitleyi örgütleme pratiklerini reddedip şiddeti aşırı
ölçüde putlaştıran, müfrit sol maceracıların eline geçimesine izin veremeyiz.
Bu yıkıcı siyaset biçimini, Lenin’in yaptığı gibi, bir düşman olarak ele
almalıyız. Ama bu demek değil ki ortaya koyacağımız alternatif, DSA’in mevcut
yönelimine benzer şekilde”ılımlı” bir siyaset olmalı. Tam tersini yapmalı, DSA’in
boyun eğdiği soykırımcı pozisyona tümüyle karşı bir yol çizmeliyiz. Bu yol,
Gazze'nin radikalleştirdiği kuşağın direniş yanlısı siyasetine çok benziyor, ama
bizim bu noktada meydan okuyan ruhu Amerika’nın kendi sınıf savaşına
dönüştürmek için bir teorik çerçeve sunabilmeliyiz.
Duyarcı
aktivizmi denilen alana çekilenlerde etkili bir devrimci örgütlenme modeline
duyulan özlemi biz de görüyoruz. Benimsedikleri siyaset biçimi, onlara devrim
yapmalarını söylüyor veya en azından bunu istemeye mecbur ediyor. Ancak
kaçınılmaz olarak liderleri onları hayal kırıklığına uğratıyor, okudukları
teori, uygulanabileceği bir alan bulamıyor. Liderlerinin sendikal örgütlenme
pratiğini ve kitle çalışmalarını baskı altına almaları karşısında bu yıl içinde
örgütlerinden ayrılan Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi üyelerinin de yaşadıkları
buydu.
Zaman
geçtikçe, harekete iştirak edenler içinde çok fazla insan, küçük burjuva
radikalizmi karşısında hayal kırıklığına uğruyor. Zaten birçoğu, burjuva kimlik
politikalarını reddeden çizgimize geldi. Bu kişileri daha fazla saflarımıza kazanacağız.
Bu örgütleme işini, radikal liberalleri kitle çalışmasının merkezine yerleştirerek
değil, radikal liberalizmin yapamadığını yaparak ifa edeceğiz. Bu radikal
liberal politika, biçim ve itici güç açısından, emperyalist hegemonyadan kopmaya
yazgılı. Ama bu kopuşu ancak İslamî direnişin izlediği yolu yürüyerek gerçekleştirebilir.
Covid dönemini yaşamış neslin büyük bir kısmı, anti-Siyonist direnişin haklı
olduğunu zaten kavradı. Geriye sadece, İslam’ın kendi sınıf savaşlarıyla ne
kadar temelden bağlantılı olduğunu keşfetmek ve İslam’ın devrimci ruhunu
Amerika’ya getirmek kaldı.
Rainer Shea
25
Ağustos 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder