03 Eylül 2026

, , ,

İslamî Marksizm ve DSA


İslamî Marksizmi, Amerikalı Demokrat Sosyalistler örgütünde gördüğümüz reformizme yönelik bir cevap olarak görüyorum. Bunun sebebi, tüm Marksistlerin Müslüman olması değil, İslam’ın günümüzde imparatorluğa karşı en büyük direnişi sergileyen güç olduğunu ispatlamış olmasıdır. SSCB denilen hikâyenin son bulduğu günden beri Direniş Ekseni, Washington’a karşı mücadelede asli rolü üstlenmiştir, dolayısıyla, başarıya yazgılı her bir işçi hareketinin İslam’ı hesaba katması gerekmektedir.

Demokrat Parti bu gerçeği gördü. Bu sebeple, son dönemde bu sürece bir dizi “ilerici” Müslümanı aday gösterecek cevap verdi. Reformistlerin son zamanlarda komünistlerin önüne geçmek için epey bir çaba sarf ettiği gerçeği göz önüne alındığında, muhtemelen bu taktiğin kaynağı, doğrudan devrimci hareketin karşısına çıkartılacak güç arayışı. Reformistlerin dikkatleri dağıtma gayretlerinin işe yaradığını, ama bu gayretlerin de sadece “demokrat sosyalistler”in teşkil ettikleri koalisyonu bir arada tutabildikleri ölçüde anlam kazanacağını görmek gerekiyor. Sosyal demokrasi kampında yeni bölünmeler yaşanıyor. DSA’in siyaseti başarısız olduğu, sonuçsuz kaldığı ölçüde gerçekten devrimci eğilimler öne çıkacak.

Bugün bu türden eğilimler cem oluyorlar. İslami kampla Marksist kamp arasında eşi benzeri görülmemiş bir yakınlaşmaya şahit olunuyor. Aslında iki taraf da bir ve aynı olduklarını keşfediyorlar.

Partim Amerika Komünist Partisi’nin başkanı, kısa süre önce İslam’ın Marksizm olduğunu söylerken, bu tespitiyle ilgili yeterince tarihsel kanıt sunmuştu. DSA kampı içinde hayal kırıklığına uğramış bireyler alternatifler ararken giderek daha fazla özümseyecekleri kanıtlar bunlar.

Şii İslamı’nın adaletsizliğe sürekli direnme dürtüsünden nasıl doğduğuna ve bu hareketin doğrudan çatışma felsefesinin Avrupa’ya ait arabuluculuk teorilerini nasıl reddettiğine baktığınızda, bu İslamî eğilimin “Marksizm”le hiçbir çelişkisi olmadığı alenen ortaya çıkıyor. Sadece laikliği putlaştıran dogmatik ve şovenist Batı “Marksizm”iyle çatışma yaşanıyor.

Bizim bu eğilime mevziler kazandırmamız, onu güçlendirmemiz şart. İlgili eğilimin DSA içinde açığa çıkan çelişkilere kusursuz bir biçimde cevap sunduğunu görmek gerekiyor.

“Demokratik sosyalist” liderler, duyarcılık karşıtlığına oynuyorlar. Bu yönde duyar kasıyorlar. Alexandria Ocasio-Cortez’in duyarcılığın özgün versiyonunun “çılgınlık” olduğu yönündeki açıklamasını bu bu şekilde değerlendirmek gerekiyor. Bu tür “ilericiler”, esasen Siyonist sağın ve Demokrat Parti içindeki müttefiklerinin mantığını paylaşıyorlar. Bu sosyal demokratlar duyarcılığı reddettiklerinde, dolaylı olarak Hasan Piker’in ilkeli anti-emperyalist pozisyonlarından bahsediyorlar; Piker, dün yardım ettiği liberallerce giderek daha fazla dışlanıyor.

Kitlelerde, ilkeli anti-Siyonist politikalara yönelik artan bir istek var, ancak bu “sosyalistler” Hasan’dan faydalanabildikleri anda bu politikaları ezmeye yöneldiler. Marksistler Hasan’ın kitlesine ancak, tutarlı bir anti-emperyalist pozisyondan kök alan, hakiki bir “duyarcılık” versiyonu sunabiliyorlar.

Bizse pratiğin sınadığı bir konumu savunuyoruz. Mao da gerçek dünyada uygulanabilecek herhangi bir teorinin oluşturulması için pratiğin sınavını esas kabul ediyor:

“Doğa bilimlerine ait birçok teori, yalnızca doğa bilimciler tarafından ortaya atıldıklarında öyle kabul edildikleri için değil, aynı zamanda sonraki bilimsel uygulamalarda da doğrulandıkları için doğru kabul edilir. Aynı şekilde, Marksizm-Leninizm, yalnızca Marx, Engels, Lenin ve Stalin tarafından bilimsel olarak formüle edildiğinde öyle kabul edildiği için değil, aynı zamanda devrimci sınıf mücadelesi ve devrimci ulusal mücadeleye ait pratiklerde de doğrulandığı için doğru kabul edilir. Diyalektik materyalizm, her yerde doğrudur çünkü hiç kimsenin kendi pratiğinde onun alanından kaçması mümkün değildir. İnsan bilgisinin tarihi, bize birçok teorinin doğruluğunun eksik olduğunu, bu eksikliğin pratiğin sınavıyla giderildiğini söyler. Birçok teori hatalıdır. Hataları pratiğin sınavıyla düzeltilir. Bu nedenle pratik, doğruluk ölçütüdür, dolayısıyla, ‘bilgi teorisinde yaşamın, pratiğin sunduğu bakış açısı, öncelikli ve temel olmalıdır’. Stalin’in güzel tabiriyle, ‘Teori, devrimci pratikle bağlantılı olmadığı sürece amaçsız kalır; aynı şekilde, pratik de yolu devrimci teoriyle aydınlatılmadığı takdirde, karanlıkta yolunu şaşırır.’ [...]”

Şu anda, Filistin direnişini destek sunarken radikalleşen nesil, DSA’in pratik biçimini kendince sınava tabi tutuyor. Eğer DSA’in politikaları ivmesini koruyamazsa (ki tüm burjuva idealist akımların bir ömrü olduğundan, bu partinin mevcut ivmeyi koruması mümkün değil), partinin kitle tabanının elinde, kurumsal pratikten yoksun bir yol kalacaktır.

Siyonizmi yenmenin yolunu arayan DSA solcuları için tek yol, sistemin dışına çıkmak olacaktır, zira bu kesimin akademiye ve STK alanına ricat etmesi bile mümkün değildir. Akademi ve STK’lar giderek ortadan kaldırılıyor, bu anlamda, iki alanın duyarcı Z kuşağına vaat ettikleri eski kariyer fırsatları ortadan kalkıyor. O noktada şu soru sorulacak: Hangi muhalif politika türü doğru?

Kitlelerden kopmuş olan DSA solcularının, kitleyi örgütleme pratiklerini reddedip şiddeti aşırı ölçüde putlaştıran, müfrit sol maceracıların eline geçimesine izin veremeyiz. Bu yıkıcı siyaset biçimini, Lenin’in yaptığı gibi, bir düşman olarak ele almalıyız. Ama bu demek değil ki ortaya koyacağımız alternatif, DSA’in mevcut yönelimine benzer şekilde”ılımlı” bir siyaset olmalı. Tam tersini yapmalı, DSA’in boyun eğdiği soykırımcı pozisyona tümüyle karşı bir yol çizmeliyiz. Bu yol, Gazze'nin radikalleştirdiği kuşağın direniş yanlısı siyasetine çok benziyor, ama bizim bu noktada meydan okuyan ruhu Amerika’nın kendi sınıf savaşına dönüştürmek için bir teorik çerçeve sunabilmeliyiz.

Duyarcı aktivizmi denilen alana çekilenlerde etkili bir devrimci örgütlenme modeline duyulan özlemi biz de görüyoruz. Benimsedikleri siyaset biçimi, onlara devrim yapmalarını söylüyor veya en azından bunu istemeye mecbur ediyor. Ancak kaçınılmaz olarak liderleri onları hayal kırıklığına uğratıyor, okudukları teori, uygulanabileceği bir alan bulamıyor. Liderlerinin sendikal örgütlenme pratiğini ve kitle çalışmalarını baskı altına almaları karşısında bu yıl içinde örgütlerinden ayrılan Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi üyelerinin de yaşadıkları buydu.

Zaman geçtikçe, harekete iştirak edenler içinde çok fazla insan, küçük burjuva radikalizmi karşısında hayal kırıklığına uğruyor. Zaten birçoğu, burjuva kimlik politikalarını reddeden çizgimize geldi. Bu kişileri daha fazla saflarımıza kazanacağız. Bu örgütleme işini, radikal liberalleri kitle çalışmasının merkezine yerleştirerek değil, radikal liberalizmin yapamadığını yaparak ifa edeceğiz. Bu radikal liberal politika, biçim ve itici güç açısından, emperyalist hegemonyadan kopmaya yazgılı. Ama bu kopuşu ancak İslamî direnişin izlediği yolu yürüyerek gerçekleştirebilir. Covid dönemini yaşamış neslin büyük bir kısmı, anti-Siyonist direnişin haklı olduğunu zaten kavradı. Geriye sadece, İslam’ın kendi sınıf savaşlarıyla ne kadar temelden bağlantılı olduğunu keşfetmek ve İslam’ın devrimci ruhunu Amerika’ya getirmek kaldı.

Rainer Shea
25 Ağustos 2026
Kaynak

0 Yorum: